Dünyada Kur’an’ın en çok satan ve dağıtılan kitaplar listesinde ilk başlarda olduğunu biliyoruz.
Bu dünyada en çok istediğimiz şeylerden biri de Kur’an’ın satışta ve dağıtımda yakaladığı bu noktayı okunmada, anlaşılmada ve yaşanmada da yakalaması.
Bu isteğimizi gerçekleştirme adına 2013 yılında bir meal çalışması yaptık. Bugün geldiğimiz noktada o mealimiz (Allah’a hamd olsun) 30’a yakın baskı yaptı. Aradan geçen on yıl içinde bizden en çok talep edilen şeylerden biri de mealde izlediğimiz yöntemi tefsire yansıtmamızdı.
O talebi yayınevimizle birlikte değerlendirdik ve bu tefsir çalışmasına başladık.
Bu değerlendirmelerde; “114 sûre üzerinden bu tefsirin bitmesi uzun bir zaman alacak. Bittiğinde de büyük ihtimal hacim olarak en az beş-altı cilt bir kitap olacak ve sürekli artan maliyetler bu kitaba ulaşmayı daha da zorlaştıracak.O yüzden biz bu çalışmayı internet üzerinden okuyucularımıza ücretsiz olarak sunalım.” şeklinde özetleyeceğimiz bir karara vardık.
Bu amaçla Açıklamalı Mealimizin1 ve Tefsir Usûlü kitabımızın -baş tarafında bulunan- künye sayfasına bir QR kodu koyduk.
Bu kodu telefonuna taratan her okuyucumuz ücretsiz olarak “Evrensel Kur’an Tefsiri” çalışmamıza ulaşabilecek.
Allah nasip ederse taslak olarak büyük bir bölümü hazır olan tefsir çalışmamızı gelen sorularla son güncellemelerini yaparak 2-3 yıl içinde tamamlamayı düşünüyoruz. Bu süre içinde güncellemesini ve son okumasını yaptığımız her bölümü internet sayfamız üzerinden okuyucularımıza sunacağız.
Bu çalışmanın şöyle güzel bir özelliği olacak.
Bu çalışma internet üzerinden devam ettiği için, okuyucularımızla interaktif bir ilişkimiz olacak. Bu çalışma devam ederken her okuyucumuz hem siteye yüklenen sûre ve âyetler hakkında hem de gelecek bölümler hakkında diledikleri soruları “velitahir@hotmail.com” adresi üzerinden bizlere sorabilecekler. O soruları da cevaplamaya çalışacağız.
Bu çalışmanın giriş bölümü de bir nevi önsöz gibi olduğu için, önsöze burada nokta koyuyor, bu çalışmamızın da hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
Veli Tahir ERDOĞAN
Yağmurlu Büyük Oba Köyü
Ağustos 2023
Daha önce yazmış olduğumuz mealle, bu tefsiri yazma sebebimiz aynı. 1995 yılından beri sohbet ve vaazlarımızda anket tarzında sorduğumuz sorulardan biri de şuydu,
“Çevrenizde tanıdığınız 100 Müslümandan yüzde kaçı bir meal ve tefsiri baştan sona bir defa okumuştur?”
Mealimizi yazdığımız 2013 yılına kadar bu soruyu yüzlerce insana sormuş ve o soruların sonucunda meal okuma oranı için ortalama %4, tefsir okuma için de %1 bile diyemeyeceğimiz bir oranını tespit etmiştik.
Bu oranlar sevap kazanmak için Kur’an’ı anlamadan Arapça metninden (yüzünden) okumayla kıyaslandığında, oldukça düşük oranlardı.
Bu oranlardan sonra bir farkındalık meydana getirme adına şu soruları sorduk:
Müslümanların büyük bir çoğunluğu anlayarak okumak varken, neden anlamadan okumayı daha çok tercih ediyorlar?
Müslümanların büyük bir çoğunluğunda Kur’an’ın içeriğine karşı bu ilgisizliğin sebebi nedir?
Bu ve benzeri sorular için birçok cevaplar verilebilir ama bizim mealimize ve tefsirimize bakan yönüyle öne çıkardığımız sebeplerden biri şu oldu:
Yazılan meallerin ve tefsirlerin yazılmasında izlenen yöntem.
Biz bu sebebi tespit ettikten sonra meal yazmada farklı bir yöntem izledik.
Allah’a hamd olsun bugün geldiğimiz noktada mealimiz 30’a yakın baskı yaptı. Binlerce insana ulaştı. Binlerce insandan aldığımız geri dönüşlerin sonucunda çok doğru bir iş yapmanın hamdini şükrünü yaşadık ve yaşıyoruz.
Bu geri dönüşler arasında bizden en çok talep edilen şeylerden biri de mealde izlediğimiz yöntemi tefsire de yansıtmamızdı.
Bu isteğin mealimizin ilk baskılarından sonra artarak devam etmesi bizim bu tefsir çalışmasını yapmamızın en önemli sebeplerden biri oldu.
Bu tefsir çalışmasını yapma sebebimizi bu şekilde ifade ettikten sonra tefsirde izlediğimiz yöntemi anlatmaya geçebiliriz.
Bu yöntemde dört nokta öne çıkıyor;
Birinci Nokta: İhtiyacın Tespiti
Ticari bir dille söylersek, üretilen hemen her şey bir ihtiyacı karşılamak için üretilir. Bu üretimde başarılı olabilmenin şartlarından biri de iyi bir piyasa araştırması yapmak ve “ihtiyaç nedir?” sorusuna en doğru cevabı bulmaktır.
Biz mealimizde yaptığımız gibi tefsirimizi hazırlama aşamasında da çok ciddi bir saha araştırması yaptık.
İçlerinde farklı ülkelerde yaşayan kişilerin de olduğu arkadaş, dost, okuyucu çevremizden yüze yakın insana şu soruyu sorduk:
Günümüzde yazılan ve günümüz insanına hitap eden bir tefsir nasıl olmalı/olmamalı?
Aldığımız cevapların özeti şöyleydi;
Tefsir 5-10 cilt olmamalı.
Tefsiri yapılan âyetler hakkındaki açıklamalar uzun ve zor anlaşılır olmamalı.
Tefsirin dili ağır olmamalı.
Tefsiri okuyanlar detaylar arasında kaybolmamalı.
Tefsir geçmişten aktardığı rivayetleri vahyin, aklın ve mantığın süzgecinden geçirip makûlü ortaya koymalı.
Tefsir yerele inen Kur’an’ı; örf, adet, gelenek gibi yerel ambalajlardan ayırıp evrensel bir ambalaj içinde sunmalı.
Tefsir Kur’an’ı anlamada bir usul, bir yöntem, bir bakış açısı ortaya koymalı.
Tefsir günümüzde onu okuyan her insanda “Açıklaması yapılan bu âyetler dün indi, bügün bana hitap ediyor.” hissi uyandıracak kadar yaşadığımız çağa hitap etmeli.
Tefsir günümüzde din başlığı altında konuşulan ne kadar konu varsa, o konularda okuyana makûl ve evrensel bir bakış açısı sunmalı.
Tefsir onu okuyana “İslâm dini Allah’ın dinidir. O’nun dininde makûl bir cevabı olmayan hiçbir soru, makûl bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.” diyebileceği bir özgüven vermeli.
Bu cevaplar tefsir çalışmamızın ana çerçevesini belirlemede bize yardımcı oldu.
İkinci Nokta: İhtiyacın Karşılanması
İhtiyacı tespit ettikten sonra ikinci aşama bu ihtiyacın “nasıl karşılanacağı” oldu.
Bunun için yine arkadaş, dost ve okuyucu çevremizden yüze yakın insana şu ricada bulunduk: “Sizler genelde Kur’an’ı bir meal eşliğinde okuyan insanlarsınız; “İniş sırası üzerinden bir Kur’an okuması yapsanız ve aklınıza gelen bütün soruları bize sorsanız.”
Sorarken,
Öncelikle kendi aklınıza gelenleri sorsanız,
Bunun yanında çevrenizde ateist, deist veya agnostik olan birileri varsa onların sordukları soruları sorsanız,
Soruları gönderirken, “Acaba bunu sorarsam yanlış anlaşılır mıyım?” gibi bütün endişeleri bir kenara bıraksanız,
İçinizden geldiği; aklınızdan geçtiği gibi size nasıl sorulmuşsa öyle sorsanız…
Bu ricamız üzerine yüzlerce soru geldi ve gelmeye de devam ediyor.
Bu soruların yanında biz de tefsirini yapacağımız âyetleri okurken bilinmesinde fayda gördüğümüz soru ve konuları da bu gelen soruların içine kattık.
Peki, ortaya ne çıktı?
Cevabı ticari dille söylersek: Büyük ölçüde genelin ihtiyacına hitap eden, o ihtiyaçları karşılamaya yönelik hazırlanmış bir ürün çıktı.
Üçüncü Nokta: İhtiyacın Sunumu
Bu tefsirin yazılmasında geleneksel anlayıştan farklı olarak bir sohbet dili tercih ettik.
Bu sohbet diliyle okuyucunun şunu hissetmesini hedefledik: Bu kitapla birlikte onun yaşadığı yer ve zamanda, onun evindeyiz ve sanki onunla karşılıklı konuşuyoruz.
Bu hedefi gerçekleştirmeye çalışırken verdiğimiz bütün bilgilerin doğru, güvenilir olması noktasında bütün akademik disiplinlere riâyet ettik ama çalışmamızı bilerek ve isteyerek akademik bir dil ve seviyede hazırlamadık.
Dilin sadeliğini ve akıcılığını koruma adına teknik detay gerektiren hemen her konuda dipnotlarda açıklama yapmayı tercih ettik.
Tefsirini yaptığımız sûrelere son noktayı koymadan önce, üzerinde çalıştığımız her bölüm için soru gönderen arkadaşlarımızdan bir test okuması rica ettik.
Bu okumalarda yukarıda özetini sunduğumuz bir tefsirde olması ve olmaması gereken noktalar üzerinden bir değerlendirme rica ettik.
Aldığımız geri dönüşlerin özeti şöyleydi:
Bu tefsir önceki yazılanların hiçbirine benzemiyor.
Kur’an’ı dün inmiş bugüne hitap eden makûl ve evrensel bir kitap olarak sunuyor.
Sunarken kullandığı sade, akıcı ve anlaşılır dille tefsirler hakkındaki birçok ön yargının değişmesine vesile oluyor.
Dördüncü Nokta: Tefsir Usûlü
Biz uzun yıllara dayalı bir gözlemin sonucunda, yapılacak bir tefsir çalışmasının, okuyucuya bütüncül bir bakış açısı kazandıracak bir tefsir usûlü çalışması ile birlikte olmasının daha faydalı olacağını gördük.
Bu düşüncemizi “Esmâ ve Yasa Temelli Tefsir Usûlü” kitabımızla hayata geçirdik.
Hazırlamış olduğumuz bu tefsir usûlü kitabımızla Kur’an arasında harita-şehir arasındaki bağlantıya benzer bir bağlantı kurduk.2
Bu bağlantıda Kur’an’ı 6236 caddesi ve sokağı, 80 mahallesi, 33 büyük ilçesi olan büyük bir şehre benzettik.
33 ilçe Kur’an’da 33 temel konunun,
80 mahalle 33 temel konu ile bağlantılı olan 80 alt konunun,
6236 cadde ve sokak da Kur’an şehrindeki bütün âyetlerin karşılığı oldu.
Bu benzetmeye göre tefsirimizi okuyacak olan kişi;
Önce şehir haritası mesabesinde olan tefsir usûlünü okuyacak. Bu okuma sonucunda, şehrin 33 ilçesi ve 80 mahallesi hakkında bütüncül bir bakış açısı elde edecek.
Sonra şehrin mahallelerinde gezdiğinde; hangi âyetin bulunduğu sokağa geldiyse o âyet hangi konu ile ilgili ise o âyete o konudaki bütüncül bakış açısı ile bakacak.
Böyle bir okumada,
Tefsir Usûlümüz Kur’an şehrinde yolculuğa çıkan her yolcunun yanında bir rehber konumunda olacak.
Hangi sokağa gitse onun yanında bulunacak.
Okuyucumuz, o sokakta hangi soru ve konuyla karşılaşsa onların cevabı ve izahı noktasında rehberden yardım alacak.
Özetlersek, buraya kadar bu tefsiri yazma sebebimiz ve izlediğimiz yöntem hakkında bilgi verdik. Bundan sonrasına aşağıdaki başlıklarla devam edelim.
Bu sorunun kısa cevabı şu: Evet, mutlaka olmalı.3
Neden? Çünkü İslâm dini Allah’ın dinidir. O’nun tarafından bütün insanlara gönderilmiştir.
Allah (cc) mükemmeldir. Yasaları onun tarafından konmuş olan bu dinin de mükemmel olması gerekir.
Bunun şahidi bilim insanlarıdır.4
Biz Tefsir Usûlü çalışmamızda 3+1 ev benzetmesi yapmıştık. Bu benzetmeyi yeri geldikçe tefsir çalışmamızda da hatırlatıyoruz.
Bu benzetmeye göre insanın dört evi var;
Birinci Ev: İçinde tek başına yaşadığı beden evi. Bu evle alakalı şimdiye kadar hiçbir insanın “Ben olsaydım bu evi şöyle yaratırdım; karaciğeri buraya değil şuraya koyardım, kalbe şu görevleri de yüklerdim” dediği duyulmadı.
İkinci Ev: İçinde bütün insanlarla birlikte yaşadığı dünya evi; bu ev için de şimdiye kadar hiçbir insanın “Ben olsaydım bu evi şöyle yaratırdım; dünyanın dönme hızını azaltır, yerin çekme kuvvetini arttırırdım.” dediği duyulmadı.
Üçüncü Ev: Allah’ın dünyada bütün insanları davet ettiği İslâm evi.
Dördüncü Ev: Allah’ın ahirette bütün insanları davet ettiği âhiret evi.
Âhiret evi dünya hayatından sonra olacağı için, biz burada onu değerlendirme dışı tutarak diğer evler üzerine yoğunlaşacağız.
İlk iki ev için konuşursak: Bu iki evle alakalı hiçbir insanın şimdiye kadar “Ben olsaydım şöyle yaratırdım.” diyemeyişi bu iki evin yasalarındaki mükemmelliği gösteriyor.5 Bilim insanlarının icatları ve keşifleri bu mükemmelliğin şahidi oluyor.
Bu iki evin yapmış olduğu bu şahitlik üçüncü ev için şu anlama geliyor: Bu iki evin yasalarını Allah koyduğu gibi, İslâm evinin yasalarını da Allah koymuştur. Nasıl beden ve dünya evindeki yasalar mükemmelse Allah’ın üçüncü evindeki yasalar da mükemmeldir.
Bu açıklamalardan sonra yukarıdaki sorunun cevabına gelirsek.
Beden ve dünya evi için mükemmel yasalar koyan Allah, İslâm evi için de mükemmel yasalar koymuştur.
Bu iki ev nasıl mükemmelse İslâm evi de öyle mükemmeldir.
İslâm evi mükemmel olunca o evin yasalarına zarf olan Kur’an da mükemmeldir.
Bütün bunlar mükemmel olunca, tefsirimizin iddiası şu oluyor:“İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde makûl bir cevabı olmayan hiçbir soru, makûl bir açıklaması olmayan hiçbir konu yoktur.”
Bu iddiamızı aşağıdaki başlıkla biraz daha açalım.
AKIL İLE ONA TEKLİF EDİLEN DİN ARASINDA TEZAT OLAMAZ
Neden olamaz? Çünkü aklı yaratan da onu başında taşıyan insanın davet edildiği dinin yasalarını koyan da Allah’tır.
Nasıl gözle renkler, dille tatlar, kulakla sesler, burunla kokular, akciğerle hava, mide ile gıdalar arasında bir uyumsuzluk yoksa,
İnsan ile İslâm, akıl ile vahiy/Kur’an arasında asla ve kat’a bir uyumsuzluk olamaz.
Biz bu gerçeğe bütün benliğimizle iman ediyor, atomdan güneşe kadar yaratılan her şeyin bu imanımızın şahidi olduğunu da ilan ediyoruz.
İşte bütün bunlardan yola çıkarak bin kere ilana denk gelecek şekilde bir kere daha ilan ediyoruz: “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde makûl bir cevabı olmayan hiçbir soru, makûl bir açıklaması olmayan hiçbir konu yoktur.”
Bu açıklamalardan sonra soru şu:
Kur’an bu iddiayı ispat ediyor. Onda şüphe yok. Çünkü onun arkasında ilmi, iradesi, kudreti sınırsız olan ve bütün kemal sıfatları ile mükemmel olan Allah (cc) var.
Tefsire gelince, onu kim yazarsa yazsın onun arkasında her şeyi ile sınırlı olan insan var.
Bu gerçeği böyle tespit ettikten sonra biz kendi tefsirimiz adına şunu ifade edebiliriz: Yukarıda yaptığımız ev benzetmeleri dikkate alındığında,
Bu tefsir, Kur’an için eksiksiz, kusursuz ve mükemmel bir kitap iddiasını ortaya koyuyor.
Bu tefsir, sorulara verdiği cevaplarla konular hakkında yaptığı açıklamalarla bu iddiayı ispata çalışıyor.
Bu noktada şu tespiti yapıyoruz:
Bu cevap ve açıklamalarda ortaya çıkan bütün güzellikler mükemmel olan Kur’an’a ve onu bize gönderen Allah’a aittir.
Bu cevap ve açıklamalarda ortaya çıkan bütün eksik, kusur ve hatalar da bu tefsirin yazarına aittir.
Bu tespit üzerinden okuyucularımıza şu mesajı veriyoruz: Kur’an mükemmeldir. Biz bazı soru ve konular için yaptığımız açıklamalarda Kur’an’ın güzelliğini tam olarak yansıtamamış olabiliriz. Bu yansıtamama o güzelliğin olmadığı anlamına gelmiyor; o güzelliği şu an bizim tam olarak kavrayamadığımız, anlayamadığımız ve anlatamadığımız anlamına geliyor… Biz anlamak ve anlatmak için çalışmaya devam edeceğiz. Bugün olmazsa yarın, biz olmazsak başkası mutlaka o güzelliği tefsirine yansıtacaktır.
TEFSİRDE ÖZGÜNLÜK
Günümüzde matematikten fiziğe, kimyadan biyolojiye, jeolojiden astronomiye… çok sayıda bilim dalı var. Bugün adına teknolojik yenilik dediğimiz ne varsa, onların arkasında bu bilimlerden biri var.
Bu bilimleri baş sayfası belli olan kitaplara benzetirsek, bu kitapların son sayfaları bilinmiyor. O yüzden de hiçbir bilim insanı şöyle bir cümle kurmuyor: “Madenlerde olduğu gibi evrende bilimlerin de belli bir rezervi var. Biz şimdi o rezervin sonuna geldik. 3-5 yıl sonra hem öğrenecek yeni bir şey kalmayacak hem de keşfedilecek ve üretilecek yeni bir teknoloji olmayacak.”
Allah’ın yarattığı kâinat kitabındaki zengin içerik hiç kimseye hiçbir konuda böyle demeye izin vermiyor.6
İzin vermediği için biz genelde dini konular, özelde tefsir ilmi için şunu diyemiyoruz: “Geçmişte sağ olsunlar alimlerimiz, hocalarımız, büyüklerimiz yazılacakları yazmışlar, geriye aşılmaz ve geçilmez eserler bırakmışlar. O yüzden yeni yazacak bir şey yok. Bize düşen yazılanları okumaktır…”
Biz şunu diyoruz: Bize düşün iki şey var:
Birincisi onların yazdıklarını okumak. Onları hayırla rahmetle yad etmek.
İkincisi onların eserlerini basamak yaparak yeni özgün ve orijinal eserler ortaya koymak.
Biz, bunlardan birincisini yaptığımız okuma ve dualarla yerine getirirken, ikincisini de yazdığımız kitaplarla yerine getirmeye çalışıyoruz.
Bu tefsir çalışması böyle bir gayretin neticesi olarak ortaya çıktı.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi test okumasını yapan hemen her okuyucumuz bu çalışmayı özgün ve orijinal buldu.
İNİŞ SIRASINA GÖRE TEFSİR OKUMAK, KUR’AN’IN MÜFREDATINI OKUMAKTIR
Bütün eğitim sistemlerinde müfredatlar genelde temel konuları başa koyar; kolaydan zora, kısadan uzuna, özetten detaya şeklinde hazırlanır.
İniş sırasından Kur’an okumak, Asr-ı Saadet isimli okulun 23 yıllık müfredatını okumak gibi bir şeydir.
Müfredat mantığının bilinmesi iniş sırası üzerinden bir meal ve tefsir okumada çok önemlidir.
Müfredat mantığında konuları ilaç gibi düşünürsek, 23 yılda verilecek ilacın tamamı ilk birkaç yıl içinde verilmez. Her yıl dozu artarak zaman içinde verilir.
Kur’an’da temel konuların verilişi de böyledir.
O yüzden tevhid, nübüvvet (geçmiş kavimlerin ve peygamberlerin kıssaları), ahiret (kıyâmet, mahşer, cennet, cehennem), emanet bilinci gibi konuların altında yer alan âyetleri farklı yıllarda görmek mümkündür.
Burada soru şu: Aynı konu ile ilgili âyetlerin her yıl gelmesi bir tekrar mıdır?
Evet, bunlar tekrardır ama bunlar ilköğretim ve lise de hemen hemen her sınıfta 12 yıl matematik dersi almak gibi bir sonraki bilgiyi anlamada basamak olan ve birbirini tamamlayan tekrarlardır. Yani dersin üst başlığı 23 yıl boyunca aynı ama içerik her yıl zenginleşerek ve gelişerek sürekli değişiyor.
İLK SÛRELERİN TEFSİRİNDE ÖNE ÇIKAN VURGU
Genelde Kur’an’ın ilk inen sûre ve âyetlerinde çok güçlü bir şekilde tevhid vurgusu yapıldığı bütün tefsirlerde geçer. Ama her nimetin bir emanet olduğu gerçeğinden yola çıkarak emanet bilinci ve emanet ahlakı vurgusu çok fazla öne çıkmaz.
Bu nedenle biz birinci ve ikinci yıllarda inen yaklaşık 20 sûrenin tefsirinde çok yoğun bir şekilde var olan emanet konusunu tevhid bilincinin yanında emanet bilinci ve ahlakı olarak öne çıkardık.
Bununla fark ettiğimiz şu gerçeği okuyucunun da fark etmesini istedik; Asr-ı Saadet okulunda Kur’an 23 yıllık dersinde tevhid, emanet ve ahiret bilincine hiç ara vermeden her vesileyle her yıl vurgu yapıyor.
İNİŞ SIRASINDA TEMEL KONU VE KAVRAMLARA VURGU
Yukarıda “İniş sırasından Kur’an okumak, Asr-ı Saadet isimli okulun 23 yıllık müfredatını okumak gibi bir şeydir.” demiştik.
İniş sırasından yapılan bir okumada Kur’an onlarca konuya -çekirdeğin ağaç olma yolculuğuna başlaması gibi- bir noktadan başlıyor; bu başlangıçlarda çok sayıda temel kavram kullanıyor.
Biz iniş sırasını takip ederken bu konu ve kavramlara ilk temas edilen yerlerde, bunların gelecek ayetlerde Kur’an’da geçtiği yerleri de dikkate alarak yaptığımız değerlendirmelerle, okuyucuya bütüncül bir bakış açısı sunuyoruz.
TEFSİRE BAŞLARKEN DUAMIZ
Hemen her âyetin tefsirini yapmadan önce şöyle bir dua yapıyoruz:
Ey Rabbimiz!
Az sonra anlamaya ve anlatmaya başlayacağımız ayetleri razı olduğun şekilde anlamayı ve anlatmayı nasip eyle!
Yerele inen bu âyetlerin zaman üstü ve evrensel olduğuna iman ediyoruz.
Ne olur! Bu imanın meyvesi olarak bu âyetleri dün inmiş bugün bize hitap ediyor, tazeliğinde anlamayı nasip eyle!
Aklı yaratanın da bu dini akıl sahipleri insanlara sunanın da sen olduğuna iman ederken, senin kitabında mâkul bir cevabı ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir sorunun ve konunun olamayacağına da iman ediyoruz.
Ne olur! Bu imanın meyvesi olarak Kur’an sofrasından aklımızla, kalbimizle tüm duygularımızla istifade etmeyi bizlere ve yazdıklarımızı okuyan bütün kardeşlerimize nasip eyle!
Bilerek ve isteyerek hata yapmaktan sana sığındığımız gibi, unutarak ve yanılarak da hata yapmaktan sana sığınırız.
Ne olur! Hata ve yanlışlarımız olursa, hayırhah dostlar üzerinden onları en kısa sürede fark etmeyi ve bir daha tekrar etmemeyi bizlere nasip eyle!
Bu dua, bizim bir talebe gibi Kur’an’ı okuma, anlama, yaşama ve anladıklarımızı yazma niyeti ile onun önüne oturduğumuzda yaptığımız standart duaların özeti.
Bu vesile ile bu duayı bütün okuyucularımıza tavsiye ediyoruz.
Biz bu tefsir çalışmasını öncelikli olarak tablet ve telefon gibi mobil cihazlarda kullanılacak şekilde optimize ettik.
Okuyucularımız önsözde anlattığımız şekliyle (QR kodu üzerinden) internet sayfasına girdiklerinde karşılarında sûrelerin iniş sırasına göre düzenlendiği bir arayüz görecekler.
Bu arayüzde 114 sûre olacak. Tefsirini okumak istedikleri sûreye dokunduklarında, sûredeki âyetlerin tefsiri karşılarına çıkacak.
Taslak olarak büyük bir bölümü hazır olan bu tefsir çalışmamızda; yeni gelen sorularla son güncellemesini ve son okumalarını yaptığımız sûreler yayınevimiz tarafından belli aralıklarla sayfaya yüklenecek.
TEKRARI AZALTMAK İÇİN YAPILAN ATIFLAR
Biz bu tefsir çalışmasını önceden yazmış olduğumuz Meal ve Tefsir Usûlü çalışmamızın devamı olarak hazırladık.
O nedenle orada yazdıklarımızı burada tekrar etmemeye çalıştık. İlgili konular geldikçe mealimize ve usul kitabımıza atıfta bulunduk.
Mealimize atıf yaparken, özellikle 27. baskıdan sonraki baskıların sayfa numaralarını vererek atıf yaptık.
Tefsir Usûlümüzdeki 33 yasaya ve 80 alt yasaya atıf yaparken de aşağıdaki gibi bazı kısaltmalar kullandık;
“(8) İmtihan Yasası” şeklinde bir ifade kullandığımızda, bu ifadede yer alan parantez içindeki rakamla ilgili yasanının Tefsir Usûlümüzdeki sırasına işaret ettik.
“(22/2) Tartışma Yasası” şeklinde bir ifade kullandığımızda bu ifadede yer alan parantez içindeki rakamla ilgili yasanın Tefsir Usûlümüzdeki 22. temel yasa olan İhtilaf Yasasının 2. yasası olan Tartışma Yasasına işaret ettik.
Tefsirimizde bazı kavram ve konular hakkında detaylı bilgiye ihtiyaç olduğunda o bilgiler için Türkiye Diyanet Vakfının İslâm Ansiklopedisinde ilgili maddelere atıfta bulunduk.
Bu yöntemde iki nokta öne çıkıyor;
Birinci Nokta: İçerik Olarak İzlenen Yöntem
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi her âyet hakkında önce okuyucularımızdan gelen sorulara öncelik verdik. O soruları bizim anlatacağımız konular içinde harmanlayıp o şekilde cevaplamaya çalıştık.
Bunun yanında tefsirini yaptığımız âyetlerde şu hususlara dikkat ettik;
Eğer,
İlgili âyetlerde bilinmesi gereken temel bir kavram varsa, o kavramı açıkladık.
İlgili âyetler bir yönteme işaret ediyorsa, o yöntemi izah ettik.
İlgili âyetlerin başka konu ve âyet grubu ile bağlantısı varsa, o bağlantılara dipnotta işaret ettik.
İkinci Nokta: Şekil Olarak İzlenen Yöntem
Bu yöntemde dört farklı başlık kullandık.
Birinci Başlık: Konu Bütünlüğü
Kur’an’da genelde her âyet bir konu bütünlüğü içinde geliyor. O yüzden o bütünlüğe dikkat çekmek için her konu başında şöyle bir başlık kullandık;
“1-8 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ”
Başlıktaki rakamlar ilgili sûrede hangi âyet grubunun tefsirini yaptığımızı gösteriyor.
İkinci Başlık: Âyet Numarası
Âyet grupları içinde tefsirini yaptığımız konu ile ilgili alt başlıklar yer alıyor. Alak sûresinden örnek iki başlık verelim;
“(2) OKUMAYA NEREDEN BAŞLAYAYIM?”
“(6-8) AYNA TUTMA YÖNTEMİ”
Bu başlıkta parantez içindeki rakam (veya rakamlar) ilgili başlığın hangi âyet(ler)in tefsiri olduğunu gösteriyor.
Üçüncü Başlık: Bana Ne Diyor?
Genelde uzun olan âyet gruplarında bölümün sonunda konuyu özetleyen şöyle bir başlık yer alıyor;
“(1-8) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?”
Bu başlıkta parantez içi rakamlar “Bana Ne Diyor?” mesajının hangi âyet aralığındaki konular üzerinden verildiğini gösteriyor.
Dördüncü Başlık: Genel Bakış Açısı
Bu tür başlıkların önünde âyet numarası bulunmuyor. Bu tür başlıklar genelde âyet grubunun başında ilgili konu hakkında genel bir bakış açısı sunuyor.
“Bana Ne Diyor” Mesajını Çoğaltan Sonuç Cümleleri
Mealimizde olduğu gibi tefsirimizde de “Bana Ne Diyor?” mesajını öne çıkarmak istedik.
Âyet grubunun sonunda “Kısa Özet Bana Ne Diyor?” mesajının yanında, o mesaja gelene kadar hemen her başlığın altında “özetlersek ve kısaca” gibi ifadelerle “Bana Ne Diyor?” mesajına benzer vurgular yaptık.
Bunların yanında âyet grupları arasında kısa bilgiler vereceğimiz zaman da şu ifadeleri kullandık.
“ÖN BİLGİ” ve “ARA BİLGİ”
Özetlersek, tefsir okumak Kur’an isimli şehirde uzun bir yolcuğa çıkmak gibi bir şeydir.
O yüzden burada teknik konular başlığı altında anlattığımız hususlar o şehirde yön ve yol gösteren levhalar olarak değerlendirilebilir.
SÛRE, İniş Zamanı Üzerinden Bana Ne Diyor?
Vahyin Rehberliğinde 1. günde Mekke’deyiz. Mânevî cehalet diz boyu; insanî değerlerin birçoğu dibe vurmuş; Peygamber Efendimiz (sav) bu manzara karşısında kayıtsız kalamıyor, son beş yıldır Nur Dağı’nda bulunan Hira Mağarası’na çıkıyordu. Kafası sürekli şu soruların cevabıyla meşguldü; “Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim, nereden başlamalıyım?”
İşte ilk gelen âyetler bu soruların cevabı oluyordu... İşe okumaktan başlayacaksınız. Kâinatı bir kitap gibi okuyacak, bu okumayla Rabbinizi tanıyacak, tanıma sevmeye, sevme sevdiği Allah’ı insanlara tanıtma ve sevdirme arzusuna dönüşecek.
BANA NE DİYOR?Bütün zamanlarda İslâm’ı en güzel şekilde temsil etmek istiyorsanız bunun yolu “Bilgi toplumu” olmaktan geçer. Bilgi toplumu olmanın yolu da ilimlerin penceresinden kâinat kitabını “Okumaktan” geçer.
Sûre, İsmi Üzerinden Bana Ne Diyor?
İnsanın yaratılışını anlatan, alak kelimesinin insan gibimaddî-mânevî iki boyutu vardır; maddî boyutta embriyo ve zigot anlamına gelirken, mânevî boyutta sevgi, bağlantı, ilgi, alaka mânalarına gelir.
Bu mânaya göre; Allah, insanla ana rahmi arasındaki alâkayı/bağlantıyı kurduğu gibi, insanla evren arasındaki bağlantıyı da kurandır.
Güneşle, havayla, suyla, kokuyla, sesle, meyveyle, sütle vb... Peki bu kadar bağlantıdan sonra insana düşen nedir? Her şeyle bağlantısını kuran, bütün ihtiyaçlarını karşılayan yaratıcı ile bağlantıya zarar verecek her şeyden sakınmaktır.
BANA NE DİYOR?Allah’ın verdiği nimetlere bağlı yaşayıp da Allah ile kulluk bağlantısını kesmek, işverenle bağlantıyı kesip de, maaş almaya devam etmeyi istemek gibi bir şeydir.
Sûre, Öne Çıkan Konu Üzerinden Bana Ne Diyor?
Kur’an Okumak Allah ile İnsan Arasındaki Sözleşmeyi Okumaktır
Kur’an, Allah ile insan arasındaki yazılı sözleşmedir. Kur’an okumak Allah ile insan arasındaki sözleşmeyi okumaktır. Böyle derken bir benzetme yapmadan, gerçeğin ta kendisini ifade ediyoruz.
Bir sözleşmede iki husus vardır: Sözleşme maddeleri ve taraflar. Taraflardan biri “Şunları şunları yaparsan sana şunu vereceğim” der. Taraflardan diğeri veya diğerleri de vaad edilen şeyleri kazanmak için “Biz de şunları şunları yapmayı kabul ediyoruz” der.
Allah ile insan arasındaki sözleşmede,
3 Kur’an sözleşmenin yazılı olduğu metindir.
3 Allah vaad eden taraftır. Kur’an ve sünnet ölçülerinde yaşayanlara ebedî cenneti vaad eder.
3 İnsanlar da vaad edilen şeyleri kazanmak için Kur’an’dan öğrendikleri mükellefiyetleri yerine getirmesi gereken taraftır.
3 Hz. Muhammed (sav) bu sözleşmede, insana sözleşmenin nasıl anlaşılıp, uygulanması gerektiği konusunda örnek olan rehberdir.
Günde kırk rekât namazda 40 defa okunan Fâtiha sûresindeki “iyyake na’budu” ifadesi “Ben bu sözleşmeyi okudum anladım şimdi de gereğini yapıyorum” anlamına gelen kavlî ve fiilî bir imzadır.
Sözleşmeyi böylece tespit ettiğimizde “Ben Müslüman’ım” demek “Ben özgür irademle Allah’ın iradesine teslim oldum, artık istediğimi değil, isteneni yapacağım” demektir. Allah ile insan arasındaki bu söyleşmeye uyanlar bir başka sözleşmenin daha farkına varırlar; “FITRAT SÖZLEŞMESİ” Bu sözleşmeyi Peygamber Efendimiz (sav) şöyle haber veriyor. “Her doğan çocuk, fıtrat üzerine doğar...7”
Fıtrata alt yapı dersek, fıtrat dini olan İslâm, o alt yapının üstünde yükselen üst yapı oluyor. Bu durumda Müslüman olmak birbirini tamamlayan iki sözleşmeye göre yaşamak oluyor.
Bana ne diyor?Kur’an’ı, tarafı olduğun bir sözleşme gibi okuyor musun?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
19. âyet: 13 yıllık Mekke döneminin stratejisini belirliyor. “Onlar size ne yaparsa misliyle karşılık verin” denmiyor. Bu âyet üzerinden “Onlar size ne yaparsa yapsın, siz kendi gündeminizden kopmayın ve kendinize yakışanı yapın” deniyor.
1-5 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHİM
Sevgiliden Gelen Mektubu Oku!
1. (Ey insan!) Yaratan Rabbinin adıyla oku! (Yaratılanla Yaratan, nimetle o nimetleri gönderen arasındaki bağlantıyı kurarak oku! Böyle bir okuma yaptığında Allah’ın seven, insanın sevilen, sayısız nimetlerin de sevgiliye verilen hediyeler olduğunu fark edecek, bu farkındalığın bir sonucu olarak, Kur’an’ı sevgiliden gelen mektup gibi okuyacaksın.)
2. (Bu gerçeği görmek için okumaya kendinden başla! Rabbin) İnsanı (maddî yönüyle rahim duvarına asılı duran) alak’tan (yani embriyodan yarattı. Mânevî yönüyle de sevgi8alâka’dan) yarattı.
3. (Kendini okuduğun gibi, atomdan güneşe kadar kendinle alâkadar olan her şeyin yaratılış hikâyesini de) Oku! (Okuduğunda anlayacaksın ki) Rabbin en büyük kerem (ikram ve cömertlik) sahibidir.
(O’nun en büyük ikramlarından biri de, okumanın, öğrenmenin ve öğrendiklerini paylaşmanın sembolü olan kalemdir.)
4.O9 (insana) kalemile (yazmayı) öğretti.
5. (Yine bu ikrama bağlı olarak) İnsana bilmediği şeyleri (öğrenmeyi) öğretti.
(1) BİRİ SİZE KUR’AN’I BANA ÖZETLE DERSE, O ÖZET NE OLURDU?10
O özet, Kur’an’ın iniş sırasındaki ilk âyet olan “Yaratan Rabbin adıyla oku!” emri olurdu.
Bu emir karşısında, dünyadaki bütün insanlar iki farklı duruş sergiler;
Birinci duruş: Yaratan Rabbin adıyla okuyanların duruşu,
İkinci duruş: Yaratan Rabbi görmezden gelerek okuyanların duruşu,
Bu iki duruş; hayata iki farklı dünya görüşü ve yaşam tarzı olarak yansıyor.
Yaratan Rabbin adıyla okuyan bir insan bu okumada şunu fark ediyor: Ben dâhil, benim ihtiyacım olan her şey; yaratılıp benim istifade sunuluyor. Bu durumda, mülkiyet yasasının gereği olarak, bedelini ödeyemediğim hiçbir şeye “benim” diyemem, “ben de emanet” diyebilirim. Emanet olduğu için de o nimetleri emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle kullanmam gerekir.
Yaratan Rabbin adıyla okumayanlar, mülkiyet yasasını görmezden geliyor ve “Hayat benim, dilediğim gibi yaşarım.” diyorlar.
Evet, özet budur.
Arada gel-git yaşayanları saymazsak, dünyadaki bütün insanlar bu iki gruptan biri içinde yer alır.
Bu iki gruba dünyanın resmi dersek Kur’an’ın konusu baştan sona bu resim üzerinedir. Kur’an’da bütün âyetler bu resim etrafında döner.
Bu özet Kur’an’ın resmidir.
Tefsirimiz bu özetin açılımı olacak. Kur’an’da olduğu gibi,11 tefsirimizde de her konu bu özet etrafında dönecek.
İLK ÂYETLER VE İSLÂM’IN EVRENSEL MESAJI
Alak sûresinin ilk beş âyeti, iniş sırasında Kur’an’ın ilk inen âyetleridir.
Bu âyetlerden yola çıkarak “İlk inen âyetler İslâm dini hakkında hangi sorularımızın cevabı oluyor?” şeklinde bir soru sorarsak, öne çıkacak sorulardan birkaçı şunlar olurdu;
İslâm dininin,
Öncelik sıralaması nedir?
En fazla neye önem verir?
Dinin doğru tanınması ve onun maksadının doğru anlaşılması neye bağlıdır?
Buradan sonrasında bir kurgu yapalım.
Eğer İslâm dini bir insan olsaydı; bu soruların cevapları üzerinden bütün zamanlara evrensel mesajı şu olurdu:
Benim bir insan ve insan toplumu için öncelikler listemin başında eğitim vardır.
Benim bu dünyada en fazla önem verdiğim şeyin adı eğitimdir.
Ben, karşımda, yaptığı her şeyi neden ve niçin yaptığını bilen, eğitimli bir bilgi toplumu istiyorum.
Bazıları bu öncelik sıralamasına, başta tevhid olmak üzere başka şeyler koyabilir. Ama ne koyarsak koyalım, onlara bilinçli bir şekilde inanılması ve onların uygulanması okumaya, anlamaya kısaca eğitime bağlıdır.
Bu mesajın sağlamasını yapmak için bir an düşünelim; eğitimin zıddına “cehalet” dersek cehaletin olduğu yerde Kur’an’ın istediği ölçülerde bir tevhid, bir âhiret ve bir emanet bilinci olabilir mi? … Olamayacağı herkesin kabul edeceği bir gerçek.
Özetlersek, İslâm’ın bu evrensel mesajından onun öncellikli olarak ne istediğini anlarken ne istemediğini de anlıyoruz. İslâm dini “Ben karşımda eğitime önem vermeyen, yaptığı şeyleri yaparken bilinçli yapmayan, cahil bir toplum istemiyorum.” diyor.
(1) OKUMAK NEDİR?12
Günümüzde, Kur’an önümüzde basılı bir kitap olarak duruyor. Müslümanlar onu anlayarak veya anlamayarak okuyor. Bunun yanında okunan milyonlarca sanal veya gerçek kitap ve gazete var. Bütün bunların varlığı, “okuma” dendiği zaman akla; yazılı bir metni getiriyor.
Oysa ki, 7. asırda Hira mağarasında Kur’an’ın ilk âyetleri indiğinde ortada basılı bir kitap yoktu.
Kur’an’ın indiği şehir olan Mekke’nin tahmini nüfusu 10 bin kadardı ama okuma yazma bilen insan sayısı, en yüksek rakamlarda bile 40’ı geçmiyordu.
Bu noktada soru şu: Kur’an’ın ilk muhatapları oku emrini nasıl anladı?
Cevap: ilk insandan o güne kadar nasıl anlaşıldıysa öyle anladı.
Okuma eylemi evrenseldir ve dünyanın her yerinde aynı anlaşılır ve uygulanır.
Nasıl olduğunu anlatalım;
Bir insan okuyunca ne yapar? … Anlar. Peki, sadece okuyunca mı anlar? Hayır. İnsan baktığında, gördüğünde, duyduğunda, tattığında, kokladığında, dokunduğunda ve düşündüğünde de anlar. Anlama işinde bizde duyu organı olarak hangi organlar varsa, onların tamamı aktiftir.
O yüzden; gözle yazıları, kulakla sesleri, burunla kokuları, akılla olayları okuruz… tespiti yerinde ve doğru bir tespit olur.
Bu tespite göre: İnsan için “anlama sonucu veren” her eylem okumaktır.
Eğer anlamak sadece kitap okumanın sonunda olacak olsaydı, ilk insandan bugüne hayatında kitap görmemiş insanların, hiçbir şey anlamaması gerekirdi.
İşte bu nedenle, okumakla ilgili bütün ezberlerimiz güncellenmeli ve anlamak sonucu veren her eylemi okumak olarak tanımlarken, anlama sonucu vermeyen bütün eylemleri de “anlamadan bakmak” olarak tanımlayabiliriz.
Okumanın tanımını böyle yaptığımızda, “Ben Kur’an’ı 10 defa hatmettim” diyen birini gördüğümüzde, normalde şunu anlamamız gerekir: “Ben Kur’an’ı 10 defa baştan sona anlayarak okudum.”
Eğer Kur’an anlayarak okunmamışsa, Kur’an’ın “oku” emri doğru anlaşılmamış olur. Bu nedenle Arapça bilmeyen toplumlarda, Kur’an’ın, Arapça metninin yanında,
Mealinden okunması da anlama adına atılacak ilk ve çok önemli adımlardan biridir.
İkinci ve daha önemli bir adım onu tefsirlerden okumaktır.
Üçüncü ve çok daha önemli bir adım, onu ilimlerin penceresinden; yaratılan âyetlerle birlikte okumaktır.
Allah nasip ederse, biz bu tefsirimizde üç okumayı da bir arada yapacağız.
(1) “YARATAN RABBİN ADIYLA OKU!” EMRİNDEN BİR İNSAN İLK OLARAK NE ANLAMALI?
İlk olarak çok şey anlaşılabilir. Nitekim insanlar, okuduklarında çok şey anlıyorlar ve anlatıyorlar.
İşte bu nedenle, Kur’an’ın öncelikli olarak anlaşılmasını istediği şeyin arada kaynamaması için, başlıktaki sorunun mutlaka sorulması gerekiyor.
Sorduk. Peki cevap ne?
“Cevap şudur” demek yerine, tefekkür denen emeği vererek cevaba gidelim.
Cevaba giderken “yaratan” kelimesi anahtar kelimelerimizden ilki olacak.
İnsan bu kelime üzerinde düşündüğünde, Allah’ın yaratan, kendisi dâhil her şeyin yaratılan olduğunu anlıyor.
İkinci anahtar kelimemiz “Rab” kelimesi.
İnsan bu kelime üzerinde düşündüğünde, yaratılan her şeyin amaçsız gayesiz olmadığını, Allah’ın (cc) Rab ismiyle yaratılan her şeyi varlık gayesine uygun olarak terbiye ettiğini anlıyor.
Bütün bunları anladığında şunları da anlıyor:
Bu evrende en akıllı varlık benim, ama ben atomdan güneşe kadar yaratılan hiçbir şeyi yaratamadığım gibi, onları varlık gayesine uygun olarak terbiye de edemiyorum.
Bu durumda yaratılan her şeyi Allah’tan başkası yaratamaz ve terbiye edemez.
Bu gerçeği anlamaya,
Bu gerçeği KELİME-İ TEVHİD olan “Lâ ilâhe illAllah”13 sözü ile ilan etmeye,
Kâinat kitabını “Yaratan Rabbin ismiyle okumaya” ve bu okumanın sonucunda yaratılan her şeyin BİR şey ile bağlantısını kurmaya TEVHİD BİLİNCİ diyoruz.14
Özetlersek, “Yaratan Rabbin ismiyle oku!” emrinden insanın ilk anlayacağı şeylerin başında tevhid gerçeğinin gelmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
Tevhid Gerçeğinden Sonra Emanet Gerçeği
Tevhid gerçeğini anladıktan sonra ikinci anlaşılacak şeyin adı emanet gerçeğidir. Emanet gerçeği, Mülkiyet Yasasının15 bilinmesiyle anlaşılan bir gerçektir.
Bu yasaya göre, insan, “Bedelini ödeyemediği şeye benim” diyemeyeceğini anlar. Bunu anladığında şöyle der:
Yaratılan ve benim istifademe sunulan her nimet “benim” değildir. “Ben de emanettir.”
Bu nedenle “Hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyemem.
“Hayat bende emanettir, emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle yaşamam gerekir.”
Tevhid ve emanet bilinci çok ama çok önemli olduğu için Kur’an, bu iki gerçeği anlayacağımız bir başlangıç yapıyor.
Hatta sadece başlangıç yapmıyor, neredeyse gelecek âyetlerin tamamında, bu iki gerçeği sürekli hatırlamamızı isteyen bir dil kullanıyor.
ARA BİLGİ: Alak sûresinin açıklamasını yapan tefsirlerde tevhid gerçeğine yapılan vurguları görüyoruz. Ama emanet gerçeğine yapılan vurguları pek görmüyoruz. O nedenle, önemine binaen emanet gerçeğini burada biraz daha açmak istiyoruz.
(1) EMANET AHLAKI NEDEN ÖNEMLİ?
“Kur’an’ın insana kazandırmak istediği ilk ve en önemli temel ahlakî özellik nedir?” diye bir soru sorulsa, bu sorunun öncelikli cevabı; emanet bilincinin hayata yansıması olan emanet ahlakıdır.
Neden?
Çünkü, bu dünyadaki bütün insanlar, önlerindeki nimete ya “benim” derler ya da “ben de emanet” derler.
“Benim” diyenler, böyle demenin üzerine bir hayat tarzı ve bir dünya görüşü inşa ederler. Bu hayat tarzının üst başlığı “Hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım.” Üst başlık bu olunca, gerisi şöyle gelir: “Göz benim istediğime bakarım, beden benim istediğimi giyerim, para benim istediğim gibi harcarım, çocuk benim istediğim gibi yetiştiririm...”
“Emanet” diyenler, sahibi göründüğü her şeyi emanet bilir. Böyle bildiği için de göz, beden, para, çocuk ve diğer bütün nimetleri emanetin sahibi nasıl istiyorsa, öyle kullanırlar.
Açıklamalar şunu gösterdi: “Benim” demekle, “emanet” demek arasındaki fark, siyahla beyaz arasındaki fark gibi net ve keskin bir farktır.
“Benim” diyen insan, yaptığı her şeyi yaparken, işin başına “bana göre”yi koyar.
“Bende emanet” diyen Müslüman “Allah’a göre”yi koyar.
İşte bu noktada, bu gerçeği ifade eden bir farkındalık ifadesi duyarız.
(1) BİR FARKINDALIK İFADESİ OLARAK “BESMELE”
Burada bir soru soralım; Kur’an’ın ilk âyetini anlaşılması gereken şekilde anlayan bir Müslüman, bir işe başlarken işin başında ne yapar?
Cevap: Besmele çeker.
“Rahmân ve Rahîm olan16 Allah’ın adıyla” başlarım anlamına gelen “BismillahirRahmânirRahîm” cümlesi, çok büyük bir farkındalık ifadesidir.
Bu cümleyi söyleyen,
Ben neye başlarsam başlayayım başladığım nimetin “benim” değil “bende emanet” olduğunun farkındayım.
Bende emanet olan nimetle emanetin sahibinin razı olduğu işlere başlamam gerektiğinin de farkındayım.
Bende emanet olan nimetlerle emanetin sahibinin razı olmayacağı işlere başlamamam gerektiğinin de farkındayım.
O yüzden başına besmele koyabileceğim her iş benim başlayabileceğim iş olurken, koyamayacağım her iş de benim uzak duracağım iştir.
Denilse ki, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” âyeti ile başlayan Kur’an’ın insana kazandırmak istediği en büyük farkındalık nedir?
Cevap: Anlamına burada kısaca değindiğimiz Besmeledir.
(1) EMANET AHLAKI ÜZERİNE BİR TEMENNİ
Gönül ister ki,
Yazılan ne kadar meal ve tefsir varsa, Alak sûresinin ilk âyetinde “emanet bilincini ve ahlakını” öne çıkarsın,
Bu âyeti okuyan, anlayan ve anlatan her Müslüman bu ahlakın önemine vurgu yapsın,
Akıl baliğ olan her Müslüman çocuk bu ahlaka sahip olarak hayata başlasın,
Bu temenniler gerçekleşirse ne olur?
Her Müslüman bedelini ödeyemediğim şey “benim” değildir “ben de emanettir” gerçeğini bilir.
Bu gerçek, ne kadar iyi bilinirse, bunu bilen bir Müslümanın Allah ile Peygamber ile Kur’an ile bağlantısı o derece güçlü olur.
Bu gerçek iyi bilinmezse, kişide emanet bilinci zayıf olursa, en değerli nimetlerden biri olan din külfet olur. Dinde farzlar; mantığı anlaşılamayan zahmetli işler olur. Böyle olunca da aksatmalar ve ihmaller çok olur.
Bu temennilerimizin her Müslümanın temennisi olması dileğiyle…
(1) “İSİM” İLE OKUMAK ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Arapçada isim kelimesinin çoğul formu, “esmâ”dır. Esmâ, isimler anlamına gelir.
Burada soru şu: “Yaratan Rabbin ismiyle” yapılacak bir okumada isim kelimesi üzerinden verilen mesaj nedir?
Kur’an’da bu şekilde gelen âyetlerde, genelde “isim” kelimesi, Allah’ın güzel isimleri olarak ifade edilen esmâ-i hüsnâya işaret eder.
İsim kelimesi birinci âyet üzerinden bize şunu der: Yaratan Rabbin ismiyle okurken, yaratılışa konu olan şey üzerinde Allah’ın hangi isimlerinin tecelli ettiğini de oku!
Burada yaratılışa konu olan şey, insan. İnsan, bu kâinatta Allah’ın güzel isimlerinin, en güzel ve en kapsayıcı şekilde tecelli ettiği tek varlıktır.
O yüzden bu âyeti şöyle de anlayabiliriz. Yaratan Rabbin adıyla okurken, bu okumada Allah’ın şaheseri olan insanda; yaratmayla birlikte tecelli eden Rahmân, Rahîm, Kerîm, Alîm, Basîr, Semî’ ve Rezzâk esmâsını da oku…
Bu şekilde okuma çok ama çok önemli bir okuma.
Bu okuma sadece bu âyetle sınırlı kalmaz. Bu âyet gibi her işin başında söylenen “B-(i)smi-(A)llah” ifadesindeki isim kelimesinde de benzer mesajlar vardır.
Orada ki mesajlardan öne çıkanlardan bazıları,
Ey insan!
Allah’ın Hâlık ismi sende bedenin yaratılması olarak tecelli etmeseydi, şu an sen yoktun ve hiçbir şeye başlayamazdın.
Allah’ın Alîm ismi sende ilim olarak tecelli etmeseydi, şu an başladığın şeye nasıl başlanacağını bilemeyecektin.
Allah’ın Kâdir ismi sende güç olarak tecelli etmeseydi, şu anda az veya çok güç gerektiren hiçbir işe başlayamayacaktın.
…
Kur’an, hem bu “isim” kelimesinin geçtiği âyetlerde17 hem de Allah’ın isimlerinden bir veya ikisinin geldiği âyet sonlarında geçen esmâ üzerinden şu mesajı veriyor: Kur’an bir esmâ tefsiridir. Onu okurken her bir esmânın bu kâinatta bir yasaya karşılık geldiğini bilerek, o isimlerin geçtiği âyetlerin o yasanın hayatın içindeki karşılığına işaret ettiğini fark ederek okuyun.”
Biz Kur’an’ın bu konuya verdiği önemi bildiğimiz için ve okuyucunun Kur’an’ın bu yönünden maksimum istifade edebilmesi için esmâ ve yasa temelli bir Tefsir Usûlü hazırladık.
Tefsir Usûlünde ortaya koyduğumuz bakış açısını, burada tefsirini yaptığımız ilgili âyetlere de yansıtmaya çalıştık.
ARA BİLGİ: Şu anda tefsirdeki ilerleyişimizi görüyorsunuz. Daha hâlâ birinci âyetteyiz. Bir bal arısı gibi her kelimenin üzerine konuyor, onlardaki nektar ve polenleri topluyor, onlar üzerinden tefekkür yapıyor, onlardan bal tadı veren özgün yorumlar üretmeye çalışıyoruz.
Aslında tefsir böyle bir şeydir. Kur’an’daki her bir âyet, çok katlı bir bina gibidir. Her katında ayrı bir mâna vardır. O mânalara tefekkür merdiveni ile çıkılır.
Biz Kur’an’da mesajın yoğunlaştığı âyetlerde, burada olduğu gibi yaptığımız değerlendirmeleri de çoğaltarak, maksimum seviyede mânevî “bal” üretip ikram etmeye çalışacağız.
(2) OKUMAYA NEREDEN BAŞLAYAYIM?
Birinci âyet bütün zamanlardaki Müslümanların, “Bir Müslüman olarak işe nereden başlayayım?” sorusuna “Yaratılan her şeyi oku!” diyerek genel bir cevap veriyor. İkinci âyet, “Tamam okuyayım da okuma işinde önceliğim ne olsun?” sorusuna “Okumaya kendinden başla!” cevabını veriyor.
Evet, her insan için ilk okunacak kitap kendisidir. Çünkü insan bu dünyada Allah’ın şaheseridir. İnsan; bu dünyada Allah’ı en iyi ve en güzel şekilde tanıtan eserdir.
(2) “ALAK”TAN YARATMA 7. ASIRDA İLK OLARAK NASIL ANLAŞILDI?
Arap dili sözlüklerine baktığımızda, Alak kelimesinin “kan emen sülük, pıhtılaşmış kan, ilgi, alâka ve sevgi mânalarına geldiğini görüyoruz.18
Kelimenin ilk anlamlarından yola çıkarak, anlaşılan ilk mâna: “Ana rahminde bir çiğnem et parçası var; o et parçası bir sülük gibi ana rahmine yapışmış ve oradan kan emiyor. Bu emmeyle birlikte kadının gebeliği başlıyor.” şeklinde oldu.
Tabii o günün tıp bilgisiyle, hamilelik en erken ayhalinin gecikmesi ve aybaşı kanının kesilmesiyle bilinebiliyordu.
Kısaca, âyet o gün kelimenin ilk mânası üzerinden böyle anlaşıldı.
Burada bir soru daha soralım; Kur’an, başka âyetlerinde yaratılışın toprak,19 yapışkan çamur,20 çamurdan süzülen öz,21 kuru çamur22 ve meni23 aşamalarından bahsederken, burada neden alaka aşamasını tercih etmiş?
Bu sorunun cevabı için “Allâhü a’lem” diyerek şu yorumu yapabiliriz: “Birden fazla mâna anlaşılması murad edilmiş.”
Biz anlaşılan sevgi ve alâka gibi ikinci ve üçüncü mânalara hem Alak sûresinin girişinde hem de bu âyetin mealinde işaret ettik.
O yüzden bu âyeti okunurken sevgi ve alâka mânaları üzerinde ayrıca tefekkür etmenin güzel meyveleri görülebilir.
(2) 7. ASIRDA, DÜNYA OKULUNDA MEKKE SINIFINDA BİLİMSEL SEVİYE
Bir önceki başlıkta Alak kelimesinden ilk anlaşılan mâna ile ilgili yaptığımız açıklama o günkü bilimsel seviye hakkında fikir verdi.
Bu konuyu bundan sonra bilimlere işaret eden âyetlerin daha iyi anlaşılması adına bu başlık altında biraz daha açalım.
Dünyanın teknolojiyle tanışması ilk insan topluluklarında; kaşığın, çatalın, kılıcın, kalkanın, mızrağın kullanılmasıyla başlar. Ama bu başlangıçlar 18. asra kadar genelde çok büyük gelişme göstermeden, aynı çizgide devam etti.
İlk insandan 18. asra kadar dünyanın dekoru genelde aynı idi; ulaşım hayvanlarla sağlanıyor, tarım hayvanlarla ve çok gelişmemiş aletlerle yapılıyordu. Elektrik bulunamamış, ampul icat edilememiş, aydınlatma araçları, asırlardır aynı kalmıştı.
İnsanlık tarihinde dünyanın dekorundaki keskin değişim ve dönüşüm 18. asırda gerçekleşen sanayi devrimi ile başladı.
Bu manzarayı dikkate aldığımızda, özelde 7. asrın Arap toplumunda, genelde tüm dünyada, adına ilim bilim dediğimiz her şeyle alakalı bilgiler bugünün ilkokul 3. sınıf seviyesinde bile değildi.24
Ayrıca, o gün için 10 bin nüfuslu Mekke’de, 10 bin kişi içinde tıp, biyoloji, fizik, kimya gibi ilimlerden -bugünle kıyaslandığında- “damla” seviyesinde bilen insan yok denecek kadar azdı.
Kur’an bilimsel seviyenin böyle olduğu bir ortama indi.
(2) KUR’AN’DA BİLİMSEL ÂYETLERE İŞARETTE İZLENEN YÖNTEM25
Kur’an bir bilim kitabı değildir. Kur’an bir hidâyet kitabıdır. O yüzden Kur’an bilimsel konulara, o asırdaki insanların anlayışı seviyesinden; bir yaratıcının ve âhiretin varlığına delil olmasına bakan yönleriyle işaret etti.
O işaretin arkasından öğrenilmesi gerekenleri zamana, bilimlerin rehberliğinde insanın aklını kullanmasına; çabasına ve gayretine bıraktı.
Alak sûresinin 2. âyetinde insanın mucize olan yaratılışına işaret ediliyor. Bu işaret üzerinden bütün zamanlardaki bilim insanlarına şu mesaj veriliyor: “Kâinatı ve insanı yoktan yaratan Allah’tır. Allah dileseydi 7. asırda insanın yaratılışı hakkında verdiği bilginin seviyesini, 21. asırda gelinen seviyeden de verebilirdi.
Örnek olarak şöyle diyebilirdi.
Allah insanı alaktan (embriyodan) yarattı? Alak insanın yaratılışında bir aşamadır. Bu aşamanın öncesinde erkekten gelen sperm, kadın bedeninde dişi yumurta hücresiyle döllenme gerçekleştirir. Döllenme sonrası ortaya çıkan birleşik hücreye zigot denir.
Zigot bölünmeye başlar ve hızla çoğalır. Bu süreçte çoğalan hücreler alakı/embriyoyu oluşturur. Dışarıdan bakıldığında bir kan pıhtısına veya bir çiğnem ete benzeyen alak uterusa (ana rahmine) yerleşir. Embriyo bir sülük gibi yapıştığı rahmin içinde büyümeye gelişmeye devam eder.
Bu gelişimin ikinci haftasında embriyonun içinde endoderm, mezoderm ve ektoderm adı verilen tabakalar oluşur.
Endoderm sinir ve solunum sistemlerinin temelini oluşturur.
Mezoderm kaslar, kemikler, dolaşım ve üreme sisteminin gelişimine yardımcı olur.
Ektoderm sinir sistemi, cilt ve saç gibi yapıların oluşumunu kontrol eder.
Bu gelişimin 8. haftasında embriyo fetüs ismini alır…
Bu kısa teknik bilgiden sonra soralım,
İnsanı yaratan Allah’ın (haşa) bunları bilmemesi düşünülebilir mi?
Peki, 7. asırda bunlar bu şekilde anlatılsa ne olurdu?
Cevap: İlkokul üçüncü sınıfta Hayat Bilgisi dersine giren bir öğretmenin, “konunun tamamına vakıfım” diyerek, doğum ve üreme konusunda üniversitede tıp fakültesi öğrencilerinin seviyesinden ders vermesi gibi eğitimin doğasına dolayısıyla fıtrata aykırı olurdu.
Burada yaptığımız bu açıklama Kur’an’daki bütün bilimsel âyetler için geçerlidir.
(3) “OKU” EMRİ NEDEN TEKRARLANIYOR?
Bu sorunun ilk cevabını yukarıda okumanın önemine yaptığımız vurgu içinde verdik.
İkinci cevabımız;
Birinci okumanın zahire/dışa, insanın biyolojik maddî donanımına bakan bir okuma olması,
İkinci okumanın batına/içe, insanın mânevî donanımına bakan bir okuma olması,
Bu iki okuma, bize şunu diyor:
Okumalarınızı tek boyutlu yapmayın.
Bu dünyada madde mânanın önünde perdedir.
Maddeyi okurken mânayı, mânayı okurken maddeyi ihmal etmeyin.
Maddeyi maddî ilimlerle, mânayı da mânevî ilimlerle okuyun.
Ama ikisinin de bir bütünün parçası olduğunu unutmayın.
(3) İNİŞ SIRASINDA İLK ÖNE ÇIKAN ESMÂ HANGİSİDİR?
Alak sûresinin ilk beş âyetini ilk inen âyetler olarak kabul edince, bu sorunun cevabı Allah’ın (ikram eden mânasında) Kerîm isminin, ismi tafdil formu olan ve daha Kerim, çok kerim anlamına gelen Ekrem ismidir.
Başlıktaki soruya, sûre bazında ilk inen sûre olan Fatiha’nın başında bir âyet olarak yer alan Besmele üzerinden cevap verirsek. İlk öne çıkan esmâ Rahmân ve Rahîm olur.
Öyle olduğunu kabul edersek vereceğimiz mesaj daha da netleşir. Allah (cc) en büyük ikramın sahibidir. Bu büyük ikramın arkasında, her ismin arkasında olan Rahmân ve Rahîm esmâsı vardır.
Peki, bu isimlerin insana mesajı nedir?
Mesajlardan biri şudur: Ey insan! Allah (cc) zatında olan bu güzel isimlerin tecellilerini sende de görmek istiyor. Merhamet ve ikram (cömertlik, infak) senin de en baskın özelliğin ve güzelliğin olsun.
(4-5) ALLAH’IN EN BÜYÜK İKRAMI NEDİR?
Bu soruya cevap olarak farklı şeyler akla gelebilir ama bu sorunun en doğru cevabının akıl olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü akıl olmasaydı, insan da diğer varlıklardan biri olacaktı. Akıl olmasaydı, insan en büyük ikramlar listesinde ilk sıralarda olan iman, Kur’an, peygamber, ahlak, sağlık, aile, çocuk, eş ve iş gibi nimetlerin kıymetini bilemeyecekti.
1. ve 2. âyetlerde Allah’ın biyolojik canlı olarak her varlığa yaptığı genel ikramları anlatılırken, 4. 5. âyetlerde insanı diğer varlıklardan ayıran yüksek donanıma işaret ediliyor.
Âyetlerde Allah (cc) doğrudan “Allah’ın insana en büyük ikramı “akıldır” demek yerine, aklın varlığına şahit olan eylemleri öne çıkarıyor. Öne çıkan bu eylemlerden herkes şunu anlıyor, akıl olmasa insan kalem ile yazamaz, akıl olmasa insan bilmediği şeyleri öğrenemez.
Biz Tefsir Usûlünde (2) Aklın İşleyiş Yasasında aklın önemine işaret ettik. Özellikle (11) Peygamberlik Yasasında şu iki başlık altında çok önemli açıklamalar yaptık.
Bütün Peygamberler, Aklı Doğru Kullanmayı Öğretmek İçin Gelmiştir.
Sünnet, Aklı Vahyin Rehberliğinde Kullanmaktır.
(4) KALEM BİZE NE DİYOR?
İnsanın içindeki bilgiyi dışarı aktarması için üç araç var; insan içindeki bilgiyi ya konuşarak ya davranışlarıyla ya da yazıyla dışa aktarır.
Soru şu: Kur’an kalem yerine bunlardan birini de kullanabilirdi. Neden kalemi kullandı?
Söz ve davranışın eserleri belli bir zamanla sınırlı kalabilir ve yazıya dökülmezse unutulabilirdi. Ama söz ve davranışların eserleri kalem ile yazıya dökülürse, “sözün uçması”26 önlenmiş, insanlığın bilgi birikimi gelecek kuşaklara taşınmış olur.
Ayrıca kalem, insanlık tarihinde sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin de sembolüdür.27
Burada, konuyu açmak için bir soru daha soralım,
Kalemin Geleceği Ne Olacak?
Günümüzde, kalemle yazmanın yerini alan araçlardan biri de fiziki ve sanal klavyeler. Bir diğeri de şu anda gelişme aşamasında olan beyin bilgisayar ara yüzü (Brain Computer İnterface BCI) adı verilen teknolojiler.
Bu teknolojiler insanın beynindeki sinyalleri dönüştürerek bilgisayarlarla iletişim kurmasına yardımcı oluyor.
Özetlersek, Kur’an 7. asırda kalemden bahsederken aslında, gelecekte kalemin yerini alacak her şeyden de dolaylı olarak bahsetmiş oluyor. Peki başlıktaki sorunun cevabı nedir?
Tahminimiz kaleme olan ihtiyaç gün geçtikçe azalacak ama kalem bir nostalji olarak hep hayatımızın bir kenarında duracak gibi.
(5) VAHYİN ÖĞRETME YÖNTEMİ
Beşinci âyeti şöyle de anlayabiliriz. Allah (cc) insana bilmediğini öğrenmeyi öğretirken, bitkilere ve hayvanlara bilmediğini öğrenmeyi öğretmedi.
Öğretmediği için de,
Bundan 5 bin yıl önceki ağaç da öğrenemeyen ağaçtı bugünkü de.
Bundan 5 bin yıl önceki tavşan da öğrenemeyen bir tavşandı28 bugünkü de.
Tefsir Usûlünde (21) İlim/Bilim Yasasında ifade ettik. Allah (cc) bu dünyada insanın aklıyla bulamayacağı alanlarda, ona vahiy üzerinden bilgi aktarırken, aklıyla bulabileceği alanlarda bilmediğini öğrenmeyi ona bırakıyor.
Aslında böyle yaparak, bütün öğretmenlere bütün eğitimcilere şu mesajı veriyor: Öğretmen olarak bilginin tamamını vermeyin. Bilgiye ulaşmanın yollarını öğretin.
Kısaca vahyin öğretme yöntemi, “balık vermek yerine balık tutmayı öğretme” deyimi ile anlatılan “öğrenmeyi öğretme” yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.
(5) ÖĞRETENİN ALLAH OLMASI, HANGİ MESAJI VERİYOR?
5. âyet aynen şöyle: “(Allah)İnsana bilmediği şeyleriöğretti.” Konuya insanın fiilleri noktasından bakarsak, öğrenen insan olduğu halde, Allah (cc) “öğreten benim” diyor.
Bu konuya Tefsir Usûlünde (27/1) Sermaye Yasasında değindik.
O bilgileri hatırladığımızda 5. âyetin ilk mesajı şu oluyor: “Ey insan! Nasıl sahibi göründüğün bütün maddî imkanlara Allah’ın verdiği nimetlerle sahip oluyor ve bu nedenle onlara “benim değil bende emanet” diyorsan, aynen onun gibi öğrendiğin her şeyi de Allah’ın sana emanet olarak verdiği akıl nimeti ile öğreniyorsun. O yüzden, Karun’un yaptığı yanlışı yaparak şöyle deme “Bu serveti sahip olduğum bilgi (beceri ve tecrübe)sayesinde ben elde ettim.”29
Buradaki “öğretti” ifadesinin benzerini Enfâl sûresinin 17. âyetinde de görüyoruz. “Attığınız zaman da sen atmadın Allah attı.”
Bu âyete geldiğimizde anlatacağız, bu âyet Bedir savaşında elde edilen başarıyı kendinden bilenlere yönelik bir ifade. Bu ifade üzerinden şu mesaj veriliyor: “Allah’ın verdiği imkanlarla elde ettiğiniz başarılara “benim” demeyin. Onları Allah’tan bilin ve şükrünü eda edin.”
Alak sûresi 5. âyette de benzer bir durum var: Bu benzer durumu dikkate aldığımızda âyetin ikinci mesajı şu oluyor: Ey insan! Allah’ın sana verdiği akıl ve bilgi nimeti ile elde ettiğin başarılara “benim” deme. O başarıları Allah’tan bil. Başarıların senin gururunu, kibrini değil tevazunu, hamdini ve şükrünü artırsın.
6-8 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
Peki, insan bütün bu ikramların kıymetini biliyor ve yaratılış gayesine uygun hareket ediyor mu?)
6. (Maalesef) Hayır. (Bu ikramların kıymetini bilmeyen) İnsan (haddini aşarak) azgınlık eder. (Neden dersen?)
7. (Bunun sebebi: İnsanın, gerçekte birer emanet olan, bilgi, servet ve güç gibi nimetleri kendinden bilip) Kendini kendine yeter görmesidir.
8. (Peki “yeter mi?” Hayır) Kesinlikle (yetmez. Bir gün hayat pili biter, o zaman anlar ki) dönüş Rabbinedir.
(6-8) KARŞILAŞTIRMALI OKUMA YÖNTEMİ
6-8 arası âyetlerin tefsirine geçmeden önce burada Kur’an’ı doğru anlama yöntemi adına bir tespit yapalım.
Kur’an’ın mesâni özelliği vardır.30 Bu özelliğe ikilik/çift kutuplu anlatım veya zıddı zıddıyla anlatma yöntemi de diyebiliriz. Bu yöntemde Kur’an okuyucuya karşılaştırmalı okuma imkanı sunar.
1-5 ve 6-8 âyetlerde Kur’an’da birçok âyette karşımıza çıkan yöntemi görüyoruz. 1-5 arası âyetlerde Kur’an “Yaratan Rabbin adıyla okumaktan” bahsederken, 6-8 arası âyetlerde, insanın içinden geçebilecek olan “Böyle okumayan bir insan nasıl olur?” sorusunun cevabını da veriyor.
Bu özelliğini sürekli hatırda tutup Kur’an okuyanlar şunu fark ederler; genelde Kur’an’da bir sonra gelen âyet, bir önceki âyette akla gelen soruların cevabını verecek şekilde gelir.
(6-8) AYNA TUTMA YÖNTEMİ
Bu yöntem de “mesânî” yönteminin bir parçasıdır. Kur’an’da her zıt insana ayna tutar. Bu aynada insana verilen mesaj şudur: “Burada anlatılan zıt, sana uzak değildir. Her insan gibi sende de nefis var ve nefis iyi olmaya açık olduğu gibi, kötü olmaya da açıktır.”31
Bu yöntemi bilen insan Kur’an’ın anlattığı her kötüyü ve kötülüğü okurken ilk olarak nefsine yönelik okur. Bu okumada nefse verilen mesaj şudur: Yaratan Rabbin adıyla okumazsan sen de böyle olabilirsin?
Bu gerçeği bilerek okuyanlar için, 8. âyeti takip eden âyetlerde “azan insan” için örnek gösterilen Ebû Cehil ve gelecek sûrelerde karşımıza çıkacak olan Firavun, Nemrut, Haman, Karun ve bütün bunların yaptığı kötülüklerin mânevî sponsoru olan şeytan, -onlara benzeme yönüyle- bize hiç de uzak değildir.32
Uzak olmadığını aşağıdaki örnek üzerinden hemen gösterelim.
(6) İNSAN AZAR. PEKİ, SEN HİÇ AZDIN MI?
Soru sert bir soru. Bu sorular üzerinden yaptığımız bütün okumalarda muhatabımız nefsimizdir.
Türkçemizde “azma” kelimesi, sanki kötünün çok kötü haline karşılık geliyor gibi bir anlamı çağrıştırıyor.
Arapçada “Nehrin yatağından taşması” azma anlamına gelen “Tagâ” fiiliyle anlatılır. Bu azma/taşma az olabileceği gibi, çok da olabilir.
Bu azmaya 1’den 100’e kadar derece verdiğimizde. Azmanın “az hali” küçük günahlara karşılık gelirken, azmanın sele dönüşmüş “çok hali” büyük günahlara karşılık gelir.
Kur’an’ın insanı davet ettiği “doğru yola” nehrin yatağında akması dersek, doğru yoldan az veya çok her sapma insanın azması olur.
Bu tespitten sonra “İnsan azar” âyetini “Her insan azabilir, her insanda azma, yani kötü olma potansiyeli vardır.” şeklinde nefsimize yönelik okuyabiliriz.
Böyle okuduğumuzda “Damlaya damlaya göl olur” atasözü bize ufak azma ve sapmalara karşılık gelen küçük günahların damlaya damlaya önce göl sonra denize dönüşebileceği mesajını verir.
Bu mesaj da şu mesajı verir. Günahın büyüğünden sakındığın gibi, küçüğünden de sakın. Çünkü günahlarda mıknatıs özelliği vardır. Küçüğüne kapı açarsan, büyüğü de gelebilir.
(7) EVET, İNSAN AZAR. PEKİ NİÇİN AZAR?
7. âyet 6. âyeti okuduktan sonra iç sesimizin sorduğu “niçin” sorusuna cevap veriyor. Bu cevap, “bir cevap” ama birçok azma sebebini içine alan bir cevap; “insanın kendini kendine yeter görmesi” imkansızı mümkün zannetmesidir. Bu imkansızı mümkün görme, yukarıda bahsettiğimiz “hayat benimdir dilediğim gibi yaşarım.” anlayışının da temelidir.
İnsan bedenine bir ülke dersek bu ülkenin var olması Allah’ın yaratmasına bağlı olduğu gibi, varlığını sürdürebilmesi de Allah’ın yarattığı nimetlere bağlıdır.
Gerçek böyle olduğu halde, bu ülke bağımsızlık ilan edip, Allah ile bütün bağlantılarını koparabilir mi?
Böyle bir şeyi aklından geçirdiğinde ona şu denir: Tamam madem Allah ile bağlantını koparmak istiyorsan, Allah’ın yarattığı her şeyi terk et ve yaşamaya devam et. Mümkün mü? Hayır.
İşte, yaratan Rabbin adıyla okumak; her şeyi yaratan Allah ile bağlantıyı kesmenin “ben bana yeterim” diyerek yaşamanın imkansız olduğunu gösteren bir okumadır.
(8) BİR ŞEY EKSİK, O YÜZDEN DÖNÜŞ RABBİNE…
Allah (cc) dünya denen bu eve, bir şey hariç insanın bütün ihtiyaçlarını koymuş. İnsan, -ismiyle müsemma- unutmaya açık bir varlık olduğu için zannediyor ki, ben bana yeterim.
İlim ve teknolojinin gelişmesi bu gelişmelerin sağlık sektörüne hastalıkların üstesinden gelme ve insanın ömrünün uzaması gibi yansımaları insanın “ben bana yeterim” zannını daha da güçlendiriyor. Bu zan güçlendikçe, dünyada ebedî yaşama arzusu da güçleniyor. Buna bağlı olarak bu noktadaki arayışlar her geçen gün artarak devam ediyor.
İşte, tam bu noktada 8. âyetin şu mesajı devreye giriyor. Ey insan! Şu dünya evinde hemen hemen her ihtiyacını bulabilirsin ama ebedî yaşama ihtiyacını bulamazsın.
Onu da burada bulmak istiyorsan, “Yaratan Rabbin adıyla oku!” Böyle okuduğunda iman ile fâniyi bâkiye dönüştürecek, dünyanın arkasından gelecek olan âhiret hayatında aradığını bulacaksın.
(7) KUR’AN’LA YOLCULUKTA “TAĞÂ/AZMA” KELİMESİNE DİKKAT
Önemine binaen bölümün sonunda tağut ve tuğyan kelimeleriyle aynı kökten gelen tağâ kelimesine dikkat çekmek istiyoruz.
Bu kelime, Kur’an’la yaptığımız yolculukta, özellikle ilk âyetlerde karşımıza çok çıkacak.33 Çıktığı her yer de “Yaratan Rabbin adıyla okumayan, tevhid ve emanet bilincine sahip olmayan bir insan ne kadar azabilir, bu azma sonucunda neler yapabilir?” gibi sorularımızın cevabı olacak.
Bu cevaplar tağâ/azma işinde zirve isimler olan Firavun, Karun, Haman, Nemrut, Ebû Cehil, Velid bin Muğire, Ebû Leheb, As bin Vail ve en çok da şeytan isimleriyle karşımıza çıkacak.
Bu bağlamda tuğyan kelimesi taşmanın artık “bardaktan taşma” seviyesini anlatırken, tağut kelimesi bu taşmada zirveye ifade eder. Taşmanın zirvesinde, Allah’tan başka varlıklara ilahlık verme, onları putlaştırma, onlara tapma vardır. Tapılanlar; cansız varlıklar, şahıslar ve o şahıslarla özdeşleşen sistemler olabilir.
Tefsir okurken bu okumayı, kelime ve kavram tahlili seviyesinden yapanlar için “tağâ” kelimesi, en temel kavramlardan biridir.
(1-8) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“Yaratan Rabbin adıyla Kur’an okumak” anlama sonucu veren bir okumadır. Böyle bir okumada, ilk anlaşılacak olan da “Benim değil bende emanet gerçeğini” anlamaktır.
Bu gerçeği anlamanın en önemli göstergesi de en büyük ikramlardan biri olan akıl nimetini veriliş amacına uygun kullanmandır.
Sor kendine, kullanıyor musun?
9-14 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
9. (‘Azgınlık edenler’ ne yapar? Bu konuda bir örnek var mı?” dersen. Şu) Engelleyene bak.
10. (Adı Ebû Cehil olan bu gafil) Allah’a yönelen34(Allah’ın dinine insanları davet eden) bir kulu (zor kullanarak engelledi.)
11. (Bu zalim) Hiç düşünmez mi, ya engellediği kişi doğru yoldaysa,
12. Yahut (insanlara Allah’ın razı olmadığı her şeyden) sakınmayı (öğütleyip) tavsiye ediyorsa. (Bunların neresi yanlış?)
13. (Ayrıca, bu gafil dönüp de) Hiç kendine bakmaz mı? Ya kendisi yalan söylüyor ve doğrulara sırt çeviriyorsa?
14. (Ebû Cehil lafa gelince “Ben de Allah’a inanıyorum” diyor. Peki) O, Allah’ın (her şeyi) gördüğünübilmiyor mu?
(9) ÂYETTEKİ NAMAZ, HANGİ NAMAZ?
9. âyetin dipnotunda da ifade ettiğimiz gibi, âyette geçen sallâ kelimesi geniş anlamlı bir kelime. Bu kelime, Mekke döneminin ilk yıllarındaki bütün Allah’a yönelişleri içine alan bir ifade olduğu gibi, gelecek yıllarda son şeklini alacak olan namaza da işaret ediyor.
O yüzden biz mealimizde, Mekke döneminin ilk yıllarında inen âyetlerde geçen Sallâ/salat kelimelerine önce geniş anlamını, sonra da asli anlamını verdik.
Ama şunu da ifade edelim, Mekke döneminde ilk âyetlerde geçen salat kelimesini “namaz” diye çevirmek, burada yaptığımız açıklamaların benzerini yaptıktan sonra, âyetin ruhuna aykırı olmaz.
Bunu şöyle bir benzetme ile anlatabiliriz; kayısı ağacının ağaç olma/tekâmül sürecinde dört hali var dersek ilk hali çekirdek, ikinci hali filiz, üçüncü hali fidan ve son hali ağaçtır.
Mekke’nin ilk yıllarında inen âyetlerde geçen salat kelimelerini de ileride tekâmül edip kayısı ağacı olacak çekirdekler gibi düşünebiliriz.
(9) ENGELLEYENE BAK! UZAĞA GİTME, KENDİNE BAK!
6. âyet yaratan Rabbin adıyla okumayan insan “azar” demişti. 9. âyet ve sonrası “Azan insan ne yapar?” sorusuna “Azan insan, kendi azmakla kalmaz, başkasını azdırmak için de çalışır.” cevabını yaşanmış bir olay üzerinden veriyor.
Yukarıdaki “ayna tutma yöntemi”ni hatırlar, kendimize ayna tutar ve buradaki Allah’a yönelmeyi namaz olarak anlarsak, nefsimize soracağımız soru şu olur: Evinde yalnız olduğunda, dışarıda sabah ezanı okunduğunda, senin namaza kalkıp Allah’a yönelmeni engelleyen kimdir? …
Yukarıdaki âyetlerden 9, 11 ve 13. âyetler birebir çeviride Türkçe “gördün mü” anlamına gelen “Eraeyte” ifadesiyle başlıyor. 21. asırda bu âyetleri okuyan hiçbir insan Peygamber Efendimizin (sav) namaz kılmasına engel olan kişi olduğu söylenen Ebû Cehil’in o gün yaptığını gözüyle görmedi. Fakat âyet görmediğimiz bir olay için bize “gördün mü” diye soruyor.
İşte burada, Kur’an’ı yerelden evrensele taşırsak âyetin evrensel mesajı şu olur: Ebû Cehil’i uzaklarda aramanıza gerek yok. Kur’an’ı yaratan Rabbin adıyla okumazsanız, “ben bana yeterim” der Allah ile bağlantıyı keser, O’na yönelme işini aksatırsanız, nefsinizin Ebû Cehil’in nefsine benzediğini görebilirsiniz.
(10) NİÇİN NAMAZ?35
Bu âyetlerin ilk inen âyetlerin arasında olduğu kesin. Burada soru şu: İlk inen âyetler arasında Allah’a yönelme mânasında namazın öne çıkarılmasının sebebi nedir?
Cevap: İslâm dininde bütün ibadetler Allah’a yönelmedir. Namaz bütün bu yönelmelerin içindeki mânaya zarf olması yönüyle onların fihristi ve özeti olan bir ibadettir.
Bütün ibadetlerin özünde, Allah’ın istemesiyle bir şeylerden ayrılma vardır.
Oruçta belli bir süre yemeden içmeden,
Zekatta malın bir kısmından
Hacda belli bir mekandan ayrılma vardır.
Bu üç ibadette ayrılma yılda ve ömürde bir defa olurken namazda bütün bu ayrılmaların özeti günde beş defa tekrar eder.
Bir Müslüman için ezan sadece ezan değil namaz sadece namaz değildir.
Ezan üzerinden şu iki soru sorulur:
Sahibi göründüğün nimetler kimin?
Sen vereni mi daha çok seviyorsun verilenleri mi?
Bu iki soruya namaz üzerinden şu cevaplar verilir?
Sahibi göründüğüm bütün nimetler benim değil bende emanettir.
Bunu bildiğim için, buna yürekten iman ettiğim için emanet sahibi çağırdığında, her şeyi bırakıp onun huzuruna gidiyorum,
Böyle yapmakla da ben bütün bu nimetleri veren Allah’ı verilen her şeyden daha fazla seviyorum, veren çağırdığında verilen hiçbir şeyin ona giden yolda önüme geçemeyeceğini fiili olarak ilan ediyorum.
10. âyette geçen ve bütün Allah’a yönelişlerin zarfı olan namazı böyle anladığımızda, özelde namaz, genelde bütün ibadetler “Yaratan Rabbin adıyla Kur’an okumanın” sonucunda kazanılan bir ahlak olan emanet ahlakını besleyen en önemli kaynak oluyor. İbadetlere devam bu kaynağı güçlendirirken, ibadetlerin terki bu kaynağı zayıflatıyor.
(9-14) BİR ENGELLE KARŞILAŞIRSAK NE YAPALIM?
Yukarıda ifade etmiştik, Kur’an’da genelde sonraki gelen âyetler, önceki gelen âyetleri okumanın sonucunda akla gelen sorulara cevap veriyor. Burada da bu konuya dair çok sayıda örnekten birini görüyoruz.
9-14 arası gelen âyetler, başlıktaki soruya, “Onlar size nasıl davranıyorsa, siz de öyle davranın cevabını vermiyor.”
Alak sûresinin baş tarafını dikkate aldığımızda dolaylı olarak şu cevabı veriyor:
Siz işe okumakla başlayan bir toplumsunuz.
Hedefiniz bilgi toplumu olmak.
Hedefiniz güçlü olanın değil, haklı olanın güçlü olduğu bir medeniyet kurmak.
O yüzden sizi engelleyenlerle size yakışan şekilde mücadele edin. Onlara karşı sorularınız silahınız olsun. O silahla onların akıllarını hedef alın.
Âyetlerde geçen, “Düşünmüyor musun, bakmıyor musun, bilmiyor musun?” gibi soruların tamamı üzerinden Rabbimiz bize şu mesajı veriyor: “Bir engelle karşılaşırsanız, bu sorular üzerinden size öğrettiğim yöntemi kullanın...”
Yani silah kullanmayın. Önce aklınızı kullanın.
(9-14) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İçinizde ve dışınızda sizi engelleyenler her devirde her zaman olacaktır. Ama şunu hiç unutma. Senin için en yakın ve en tehlikeli engel içindeki nefsin olabilir. Bu engeli aşmanın yolu, emanet ahlakı bilincini canlı tutmaktır. Onu canlı tutacak en önemli kaynak da ibadetlerdir. İbadetleri aksatma!
Dışınızdaki engellere gelince, o konuda da vahyin size öğrettiği yöntemlerin dışına çıkmayın. Siz, her zaman vahyin ölçülerine uyarak, size yakışanı yapın.
15-19 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
15.-16. Sakın ha (zannetmesin ki, yaptıkları yanına kalacak) eğer o (bu çirkin davranışlarına) bir son vermeyecek olursa, onu (beyninin frontal lobunun36 önündeki) yalancı ve günahkâr perçeminden yakalarız.37 (O zaman kimin kimi engelleyebileceğini görür.)
17. (Eğer derse, “Benim arkam güçlü, hiç kimse bana bir şey yapamaz.”) O zaman yandaşlarını çağırsın (bakalım.)
18. Biz de (günü geldiğinde, onun gibilere muhatap olan cehennem) zebanilerini çağıracağız.
(Peki, işin sonunda galip gelme veya kendisine vaad edilen o acı sondan kurtulma ihtimali var mı?)
19. (Kesinlikle) Hayır; (Ey Resûlüm! Sen, sana yakışanı yap ve her şeye rağmen sabret. Vahyin rehberliğinde yoluna devam et. Ne olursa olsun) ona (ve onun gibilere) boyun eğme (tam bir teslimiyetle Rabbine boyun eğerek) Secde et38 ve (razı olduğu şeyleri yapmak sûretiyle O’na) yaklaş.
(15) KUR’AN’IN İNİŞ SÜRECİNDE ALLAH’IN İLK VAADİ NEDİR?
15. âyette bu sorunun cevabını görüyoruz.
18. âyette geçen “zebaniler” kelimesini, mecazi anlamda Allah’ın kolluk güçleri (polis, asker) olarak değerlendirirsek, bu âyet vahye ilk kez muhatap olan bir toplumda şöyle anlaşılıyor. “Eğer müşrikler, Müslümanlara yaptıkları engellemelerden, baskılardan vazgeçmezlerse, Allah’ın zebanileri/polisleri gelecek onları yakalayacak ve etkisiz hale getirecek.”
Eğer sorulursa: “Bu âyetin bu kurguda anlattığımıza benzer bir şekilde anlaşıldığını nereden biliyoruz?”
Cevap: Ortaya çıkan beklentiden biliyoruz.
Mekke döneminde bu ve benzeri âyetler indiğinde,
Müşriklerin beklentilerine işaret eden âyetlere bir örnek: “Senden (tehdit edildikleri) azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip çatmıştı…”39
Müslümanların beklentilerine işaret eden âyetlere bir örnek: “(Ey Resûlüm!) Onlara karşı (azap konusunda) acele etme. (Onlara mühlet verdik) Biz onların (kalan) günlerini tek tek sayıyoruz.
Bu beklentinin olduğu yerde, “acele etmeyin” şeklinde gelen âyetlerden sonra müminler sabrederken, müşrikler azabın bir an önce gelmesi noktasında ısrarlarına devam ettiler.
Onların ısrarı karşısında 13 yıllık Mekke döneminde, farklı yıllarda benzer lafızlarla “Siz bekleyin, Şüphesiz biz de bekliyoruz” anlamına gelen 6 âyet indi.40
Bu açıklamalardan sonra soralım,
(15) ALLAH’IN “YAKALARIZ” DEMESİNDEN NE ANLAMAK LAZIM?
Anlayacağımız çok şey olacak. Onları gelecek âyetlere havale ederek, burada birkaç noktaya işaret edelim.
Birinci nokta: Zatını yok sayma gibi, büyük bir saygısızlığa karşı her şeyi dilediği zaman yapmaya kâdir olan Allah’ın anında ceza vermemesi üzerinden kullarına karşı merhametini görüyoruz.
İkinci nokta: 18. âyette geçen ve cehennemdeki kolluk güçleri olarak değerlendirebileceğimiz “zebaniler” kelimesi bize bu yakalamanın öldükten sonra olacağı konusunda güçlü bir işaret veriyor.
Üçüncü nokta: Bu tür âyetlerde Allah’ın muradı bir an önce yakalayayım ve ceza vereyim şeklinde değil. Asırlarca şirk batağında kalmış olan insanların birden tevhide dönemeyeceğini bilen Allah (cc) kullarına mühlet veriyor.41 Bu mühletin meyveleri zaman içinde görülüyor ve 23 yılın sonunda 100 bin insan Müslüman oluyor ve âhirette zebaniler tarafından karşılanmaktan kurtuluyor.
Dördüncü nokta: Burada müminlerin duruşu çok büyük önem arz ediyor. Onlar zaman içinde bu sürecin işleyişini gördükten sonra “Allah, müşrikleri bir an önce yakalasa da cezalarını verse” diye beklemiyorlar. Tam aksine, Müslümanlar bu mühleti, onların hidâyeti noktasında ellerinden gelenin en güzelini yaparak değerlendiriyorlar.
15. ÂYET BUGÜNE NE DİYOR?
Denilen şu: Bugün de dünyada zalimler var. Bugün de yakalanmayı hak edenler var. Bu konularda acele etmeyin.42 Bu konularda Allah’ın yasalarındaki işleyişi bilin. Bu işleyişi bilmek, sizi üzerinize sekine43 inmiş gibi sakinleştirir. Beklentilere girmek yerine, müspet hareket noktasında yapmanız gerekenlere odaklanırsınız.
Bunu yaparken, yanınızda yörenizde “Allah onların belasını versin.” diye beddua edenler olursa, onlara “Bu bedduayı yapmadan önce, Allah bizlere güzel örnek olmayı ve onların hidâyetine vesile olmayı nasip etsin.” şeklinde bir dua yapmasını tavsiye edersiniz. Buna rağmen hâlâ belâ istemede ısrar ederlerse de yukarıda bahsettiğimiz “bekleme ve zebani” konusu üzerinden Allah’ın yasalarındaki işleyişi hatırlatırsınız.
(17) BÜTÜN DÜNYA YANDAŞI OLSA, ONU KURTARAMAZ
17. âyette “yandaşlardan” bahsediliyor. Bu âyetin indiği zaman diliminde Ebû Cehlin arkasında o günkü güç odağı, Mekke’deki müşriklerinin ileri gelenlerinin toplandığı “Dârünnedve” denilen meclisti.
Günümüzde de engelleme işini yapanlar bu işi bireysel yapabilecekleri gibi bir güç odağının, bir şer şebekesinin maşası olarak da yapabilirler.
Bu âyet engelleme işini yapan maşalara diyor ki: Arkanızda bir milyon da olsa, bir milyarda olsa, onların varlığı Allah’ın yasalarındaki işleyişi değiştiremez. Bugün olmasa bile yarın ölüm gelecek ve sizi de onları da bu dünyadan alıp götürecek. Gelin iş işten geçmeden önce bu gerçeği görün ve engelleme işinden vazgeçin.
(19) MEKKE, DEV BİR FİLM PLATOSU OLUYOR
Bu âyetlerin indiği Mekke’ye film platosu dersek, bu filmin dekorunda şunları görüyoruz.
Yaratan Rabbin adıyla okuyan ve bu okumanın sonucunda tevhid ve emanet bilincine sahip olan müminler var; bunların sayıları oldukça az.
Yaratan Rabbin adıyla okuma davetine icabet etmeyen, bu nedenle tevhid ve emanet bilincine sahip olamayan müşrikler var; bunlar hem daveti kabul etmiyorlar hem de daveti kabul edenlerin inandıkları gibi yaşamalarına engel oluyorlar.
Bu dekorda,
Sayıları çok ve güçlü olan Mekke müşrikleri, bu halleriyle; savunmasız olan Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin ordusuna ve fil sürülerine benzerken,
Sayıları oldukça az olan müminler; bu güç karşısında savunmasız ve zayıf olan Kâbe’ye benziyor.
Bu dekoru güreş yapılan mindere benzetirsek; bir tarafta fil sıklet müşrikler, diğer tarafta sinek sıklet müminler var. Kimin galip geleceği baştan belli gibi görünüyor.
Müşrikler, kendilerinden çok emin, “Bu maçın galibi kesin biz oluruz.” diyorlar ama 13 yıl boyunca müminlerin sırtını yere getiremiyorlar.
Filmin ikinci bölümü olan Medine sahnesine geçildiğinde, 15. yıldan sonra güçler dengesi değişiyor. “Sırtımız yere gelmez” diyen fillerin sırtı yere geliyor…
Bütün zamanlarda Kur’an’ı nüzul sırasından okumak, yaşadığı asırda bu filmi başından başlayarak seyretmektir. 44
Bütün zamanlarda mümin olmak, yaşadığı asırda bu filmin (yön verilen değil yön veren, etkilenen değil etkileyen, taklit eden değil örnek alınan, alan el değil veren el olan, pasif değil aktif) öznesi olmak demektir.
Bu sûrenin 19. âyeti, yaşadığı asırda bu filmin öznesi olmaya aday olanlara şu mesajı veriyor: Her devirde engelleyenler olacak. Engelleyenler bazen fil süreleriyle bazen de top, tüfekle engel olmak isteyecek. Ama siz sakın ha sakın onlara boyun eğmeyin. Siz “Bizim boynumuz Allah’tan başkası önünde eğilmez.” deyip, Allah’a secde edin. O’nun, Kur’an üzerinden size öğrettiği yolu takip ederseniz, o yol sizi O’na yaklaştıracak, O’nun razı olmadığı her şeyden de uzaklaştıracaktır.
19 “SECDE ET VE YAKLAŞ” EMRİ UZUN BİR YOLUN HİÇ DEĞİŞMEYEN YOL HARİTASIDIR
Kur’an’da seçilen her kelimenin bir değil birden çok hikmeti olduğuna inananlardanız.
Kur’an, gelecek âyetlerde “Secde kelimesini nerelerde nasıl kullanıyor?” diye baktığımızda, Kur’an Hac sûresinin 18. âyetinde “Gökte, yerde, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, dağlar, hayvanlar… kısaca yaratılan her şey secde eder” diyor.
Kur’an’da bu âyetin yanına, kâinatta her şeyin bir Müslüman gibi Allah’ın yasalarına teslim olduğunu45 ve her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini46 anlatan âyetleri de koyarsak, o âyetler üzerinden bir betimleme yapar;47 o betimlemede kâinatın dev bir mescit (secde edilen yer) olduğu, yaratılan her şeyin o mescitte her an secde halinde olduğunu görebiliriz.
Her an tesbih ve secde halinde olmanın diğer adı, Allah’ın yasalarına teslim olmak ve o teslimiyetin gereği olarak varlık gayesine uygun hareket etmektir.
Biz, içinde sürekli tesbihin ve secdenin yaşandığı bu manzaraya kâinatın değişmeyen gündemi diyoruz.
Kâinattaki bütün varlıkların itaat ve teslimiyet noktasında yaptığı ortak işin adının secde ile ifade edilmesi, kavram olarak secde kelimesine ayrı bir derinlik kazandırıyor.
Secde kavramındaki bu derinliği dikkate aldığımızda, Alak sûresinin 19. âyetini Mekke’nin ilk günleri itibarıyla şöyle anlıyoruz.
“Ey iman edenler! Size sataşanlar olacak, sizinle alay edenler olacak. Onlara takılmayın, onlara aldırmayın, onları Allah’a havale edin. İçinde sürekli itaatin, teslimiyetin ve varlık gayesine göre hareket etmenin yaşandığı kâinatın gündemi sizin de gündeminiz olsun.”
Bu mânasıyla “Secde et” demek, “Vahiy size varlık gayenizi öğreten bir yol haritasıdır. Bu haritanın çizdiği rotadan ayrılmayın.” demektir.
Bu âyetteki “yaklaş” emri “uzak dur” emrini de içine alan bir emirdir.
Çünkü Allah’a yakın olmak için razı olmadığı her şeyin uzağında olmak gerekiyor.
Bu mânayı dikkate aldığımızda âyeti şöyle anlıyoruz: Sizi varlık gayenizden alıkoyacak, rotanızdan sapmanıza sebep olacak her şeyden uzak durun. Sizi Allah’a, O’nun razı olduğu şeylere yaklaştıracak her şeyin de yanında, arkasında ve içinde olun.
Özetlersek, 19. âyetin gösterdiği rota ve verdiği yol haritası; Müslümanlara sadece 23 yıllık değil, kıyâmete kadar geçerli olacak bir rota ve yol haritası veriyor. Fatiha sûresi 6. âyette de bu rotaya doğru yol anlamında “sırat-ı müstakim” deniyor. Bizim de duamız şu oluyor: “İhdina’s-sırâte’l-mustakîm.”
(15- 19) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Engelleyenler karşısında boyun eğmez, duruşunu değiştirmezsen, bu işin başındakilerin yaşadığı mutlu sonu sen de görebilirsin. Burası imtihan dünyası, bu mutlu son dünyada görülmese bile âhirette mutlaka görülecektir.
Yeter ki sen, seni Allah’a yaklaştıran yoldan ayrılma, duruşunu değiştirme ve Allah’tan başkasına boyun eğme.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Misal: O günlerde dünyaya dışarıdan biri gelseydi, kötü ahlakın en kötü örneklerini göreceğim bir müze arıyorum deseydi, herhalde o müzelerden biri de Mekke olurdu. Nasıl ışığın değeri, karanlığın en koyu olduğu yerde anlaşılıyor, aynen öyle de kötü ahlakın en kötü örneklerinin olduğu bir zemine, yeryüzünde gelmiş gelecek bütün insanlar içinde en güzel ahlakın sahibi olan Hz. Muhammed (sav) gibi bir elçi gönderiliyor.
BANA NE DİYOR? Sen de sünnetine tâbi olup onun yolundan gitmekle elçinin elçisi oluyor, aynı zamanda bulunduğun her yerde de güzel ahlakın bir temsilcisi oluyorsun. Peki, lâyıkıyla temsil ediyor musun?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İçimizdeki bilgi görünmeyendir, o bilginin kâğıda dökülmüş hali görünendir. Kalem ise görünmeyenle görünen arasındaki elçidir. Kur’an, kalemin bu özelliğini bir metafor olarak kullanıyor ve onu görünmeyen âlemin mesajını görünen âlemde, görünür hale getiren elçiye benzetiyor.
BANA NE DİYOR? Sen de bir kalemsin, kalem nasıl insanın içindeki görünmeyen bilgiyi kâğıt üzerinde görünür hale getirirse, Müslüman da içindeki görünmeyen imanı, hayat kitabının sayfaları üzerinde davranışları ile görünür hale getirendir. Davranışlar üzerinde etkisi görünmeyen iman, yazmayan kalem gibidir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İniş sırasında ilk Müslümanlara –geçmiş peygamberler arasından– ilk olarak örnek gösterilen peygamber, Hz. Yûnus’tur. Hz. Yûnus (as) üzerinden “Onun yaptığı gibi yapmayın” deniyor. Bu da şu soruyu akla getiriyor.
Peygamberler Hata Yapar mı?
Bu sorunun iki cevabı var. Bir; yapmaz. İki; yapar. “Yapmaz” dendiğinde şu kastedilir: Onlar Allah’tan gelen vahyi insanlara aktarma işinde, Allah’ın inâyeti ile hata yapmazlar. Gelen vahyi olduğu gibi, ne bir harf eksik, ne bir harf fazla tam olarak aktarırlar. Peygamberlerin İsmet sıfatı ile muttasıf oldukları söylendiğinde işin bu yönü kastedilir.
“Yaparlar” dendiğinde kastedilen şudur: Onlar da insandır. Kendi içtihatları ile karar verdiklerinde bazen hata yapmışlardır. Ama hiçbirisi hatada ısrar etmemiş, hatasıyla beraber uzun zaman yaşamak gibi bir yanlışa düşmemiştir. Peygamberlerin insan olarak tercihlerinde hata yapmaları vazifeleriyle de mütenasiptir. Eğer onlar tercihlerinde hata yapmasalardı, onları örnek almak, melekleri örnek almanın imkânsız olduğu gibi imkânsız olacaktı. Onların hataları; “Hata yaptığımızda ne yapacağız, nasıl düzeltiriz?” konusunda da bizlere rehber olmuştur.
BANA NE DİYOR? Hata yapmaman imkânsız ama hatalarından ders alarak onları tekrar etmemen mümkündür.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
4. âyet: “Dinin emeli aynı zamanda temelidir” diyor. Güzel ahlakın olmadığı yerde din de olmaz. Bu âyet Kur’an’ın inşâ edeceği insanın fotoğrafını veriyor.
1-4 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1. (Yaratılan âyet olan atomu maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Nun (ve “nun” gibi Kur’an’ı oluşturan tüm harfler bu hakikate şahittir. Ey Resûlüm! İlahî vahyin insanlara ulaştırılmasının sembolü olan) Kalem ve (onunla) yazılan (tüm) satırlar (da şu gerçeğe) şahittir;48
Güzel Ahlakın En Güzel Örneği
2. Sen, Rabbinin lütfuyla (cinlerin etkisinde kalmış bir) mecnun değilsin.
3. (Tam aksine sen, insanlığın en büyük derdiyle dertlenen tüm velîlere rehberlik eden Son Nebîsin. İşte bu yüzden) Senin için (ve senin yolunu takip edenler için Rabbin katında) bitip tükenmek bilmeyen (muhteşem) bir ödül vardır.
4. Ve şüphesiz (bundan önceki hayatın şahittir ki) sen (bütün insanlara örnek olacak) muazzam bir ahlaka sahipsin.
ÖNE ÇIKAN EVRENSEL MESAJ: EMANET AHLAKI
Kur’an yerele iniyor ama muhatabı olan insan evrensel.
Kur’an yerele iniyor ama öne çıkardığı konuların tamamının evrensel de bir karşılığı var.
Bu açıdan bu sûreye baktığımızda, bu sûrenin ana konusu emanet ahlakı.
Hemen hemen her sûre Alak sûresinin girişinde “Biri Size Kur’an’ı Bana Özetle Derse, O Özet Ne Olurdu?” sorusu altında anlattığımız özet etrafında dönüyor.
Bu sûrede de “Yaratan Rabbin adıyla okuyan ve okumayanların” fotoğrafını görüyoruz.
Bu fotoğrafta,
Bir tarafta “Yaratan Rabbin adıyla okuma” işinde ve nimete emanet deyip, emaneti veriliş amacına göre kullanmada en güzel örnek olan Hz. Muhammed (sav) yer alırken,
Fotoğrafın diğer tarafında “Yaratan Rabbin adıyla okumayan” ve nimete “benim” diyen ve “benim olanı istediğim gibi harcarım” diyen Velid bin Muğire ve bahçe sahiplerini görüyoruz.
Sûrede gördüğümüz bu fotoğrafa zamandan mekandan bağımsız baktığımızda bu fotoğrafta öne çıkan karakterler evrensel oluyor.
Bir tarafta Allah’ın razı olduğu karakterin örneği, diğer tarafta razı olmadığı karakterin örneği.
Bu fotoğraf üzerinden bütün insanlara sorulan soru ve verilen mesaj şu: Hangi taraftasın? Dünyada seçtiğin taraf, âhirette ebedî kalacağın tarafı belirleyecek.
KUR’AN’I BİR SENARYO GİBİ OKUMAK, KENDİNE ROL VERMEK, EMPATİ YAPMAK
Kur’an okurken istifadeyi artıracak birçok yöntem var. Onlara yeri geldikçe ilgili âyetlerde işaret edeceğiz.
Onlardan biri de Kur’an’ı 1400 yıl önce Arap yarımadasında vizyona girmiş bir filmin senaryosu gibi okumak.
Okuduğunuzda şunu anlıyorsunuz; filmin yönetmeni bu filmin her asırda vizyonda olmasını, her asırda yaşayan Müslümanların bu filmde “güzel örnek olarak” yer almasını istiyor.
Kur’an’a bu pencereden bakan bir Müslüman, Kur’an okurken “Yaratan Rabbin adıyla okuma” işi yapan her karakterin yerine kendini koyarken, okumayanların yerine de kendini koyar.
Hayalinde bu tercihinin sonuçlarını canlandırır. Canlandırmada iyinin yerinde olmanın verdiği huzur ve mutluluğu, kötünün yerinde olmanın verdiği mânevî sıkıntıyı hayalen yaşar ve tadar.
İşte bunu yaşamaya empati diyoruz.
Bu empati büyük bir süngerin suyu çekmesine benzer. Bu yöntemle Kur’an okuyan biri, varsayalım okuduğu âyet bir kova olsun, süngerini o kovaya soktuğunda, kendi çapında âyetlerin mesajını içselleştirme adına maksimum bir istifade yaşar.
Bu empati sonucunda yaşadığı asırda hem iyinin yerinde ve tarafında olmanın hem de kötünün yerinde ve tarafından olmamanın şükrünü yaşar.
Bu değerlendirmelerden sonra senaryoda iyinin yerine kendimizi koyarak bir empati yapalım.
(1) “SEN DELİ MİSİN?”
Bu sûrenin 2. âyetinde Peygamber Efendimize (sav) “deli” deniyor.
Kendimize soralım. “Ben deli miyim?” Bu soruyu da şu sorularla açalım.
Günümüzde bir insan ne yaparsa deli deriz?
Bir Müslüman ne zaman deli olur?
Varsayalım, evinde yalnız olan bir insanı gizli kameralardan görüyoruz. Bu insan, günde beş defa sanki karşısında çok önemli biri varmış gibi saygı duruşunda duruyor. Günde beş defa karşısında olmayan birine el sallıyor, ona sarılıyor gibi yapıyor. Ondan bir şeyler istiyor. Onun yardım etmesini bekliyor.
Kendisine “Bütün bunları neden yapıyorsun?” diye sorulduğunda, olmayan biri için “Biri var, beni görüyor, her yaptığımı biliyor, her istediğimi vermeye gücü yetiyor…” diyorsa…
Evet, etrafında, hiç kimsenin olmadığı bir insan, her gün bunları yapsa ve bu şekilde cevaplar verse, tıpta bu davranışlar, o insana şizofreni (deli) hastalığı teşhisi koymanın gerekçesi olabilir.
Genelde Allah’a ve âhirete inanan bütün insanlar, özelde bütün Müslümanlar olmayan bir şeye inansaydı ne olurdu?
Yukarıda örneğini verdiğimiz insana benzerler miydi?
…
İşte hayatlarında, Allah’a ve âhirete imanı olmayan insanların baktığı yerden bütün inananlar böyle görülüyor. Onlara açıktan “deli” denmese bile, yapılanlar saçma olarak değerlendiriliyor.49
Bunun yanında, bunlara inandığını söyleyen ama inanmanın gereklerini yerine getirmeyen insanlara baktığımızda, görünmeyen Allah karşısında görüyor olma şuuruyla davranma konusunda ciddi şüpheleri olduğunu fark ediyoruz.
İşte tam bu noktada 1. âyet; 2. âyette iman edenlere “deli” diyenlere, onların yaptıklarını mantıksız ve saçma olarak değerlendirenlere, inançlarını yaşama konusunda gel-gitler yaşayanlara aşağıdaki mesajı veriyor.
(1) “SEN DELİ DEĞİLSİN!”
Allah’ın iki kitabı var; birine “yaratılan âyet/kâinat kitabı”, diğerine de “indirilen âyet/Kur’an” diyoruz. İkisi de kalem ile yazılıyor; kâinat kitabı sembolik olarak Allah’ın kudret kalemiyle yazılırken, Kur’an bildiğimiz kalemlerle yazılıyor.
1. âyette “Kalem ve onunla yazılan satırlar şahit olsun” denilirken bütün zamanlara verilen mesajlardan biri şu:
“Ey iman edenler! Siz kandırılmıyorsunuz. Siz başkalarını da aldatmıyorsunuz.
Siz hem yaratılan hem de indirilen âyetlerin varlığına şahitlik ettiği Allah’a ve âhirete iman ediyorsunuz.
Yaratılan âyetleriyle atomdan güneşe her şeyi içine alan kâinat ve indirilen âyetleriyle baştan sona bütün Kur’an âyetleri sizin deli olmadığınıza ve olamayacağınıza şahittir.
Siz, körü körüne iman etmiyorsunuz, siz Allah’ın size verdiği Aklın İşleyiş Yasası’nın gereğini yapıyorsunuz.50
Siz bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hz. Muhammed (sav) ve ona tabi olan sahabiler gibi bilinçli bir şekilde iman ediyorsunuz.”
Bu mesajların zarfı olarak inen ilk âyetler, Peygamberimiz ve Sahabilerin özelinden bütün zamanlarda gelecek müminlere müthiş bir özgüven veriyor.
Bu özgüvenin mesajı şu: Ey iman eden kişi! Sen deli değilsin, sen birileri tarafından aldatılmış veya kandırılmış da değilsin. Sen iman etmekle, bu dünyada yapılacak şeyler arasında en önemli, en doğru en akıllıca ve en mantıklı işlerin başında gelen iman etme işini yapıyorsun.
Bu açıklamalar şunu gösteriyor: Kur’an sadece Peygamberimize ve ona iman eden ilk Müslümanlara hitap etmiyor. Onların şahsında bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara “Siz de mecnun değilsiniz.” mesajını güçlü bir şekilde veriyor.
(2) MEKKE’NİN “OLİGARK”LARI NEDEN “MECNUN” DEDİLER?
Mekke’deki yönetim şeklini günümüz yönetim şekilleri için üretilen kavramlar üzerinden anlatırsak Mekke’de aristokratik oligarşi51 ve bu yönetimin nimetlerinden en fazla faydalanan Ebû Cehil, Ebû Leheb, Velid bin Muğire gibi oligarklar vardı.
Bu oligarklar Peygamber Efendimize doğrudan (haşa) “yalancı, sahtekar, üç kağıtçı” gibi iftiralar attıklarında tutmayacağını biliyorlardı.
Çünkü ortada, yaşanmış bir ömür vardı.
Peygamber Efendimiz, Peygamberliğinden önceki 40 yıllık ömrünü Mekkeli müşriklerin içinde yaşamış, bu süre içinde hiçbir kimse onun bir tek yalanına şahit olmamıştı. Yaklaşık 20 yıllık ticaret hayatında ondan alış-veriş yapan bir tek insan “beni aldattı” dememişti. O gün için Mekke’de “Bu şehrin en güvenilir insanı kim?” şeklinde bir anket yapılsaydı, bütün parmakların onu göstereceği kesindi. Çünkü bütün şehir onu en güvenilir insan mânasında “el-emin” olarak tanıyor ve tanıtıyordu.
İşte bu yüzden, atacakları her iftiraya zemin hazırlamak, o iftiraların halk arasında “mâkul” karşılanması için “mecnun” dediler.
Bir psikolojik harp tekniği52 olarak Mecnun iftirası üzerinden halkta meydana getirmek istedikleri algı şuydu: “Bu Muhammed, önceden çok iyi ve dürüst bir insandı. Hiç yalan söylediğini gören duyan olmadı. Ama şimdi ona cinler musallat olmuş. O yüzden akli dengesini kısmen kaybetmiş. Adeta bir deli gibi konuşuyor. Olmayan şeyleri olmuş gibi anlatıyor.”
Evet, günümüz ifadesiyle söylersek, oligarkların elinde olan medya akşamdan sabaha bütün haber kanallarında bütün sosyal medya platformlarında 13 yıl boyunca bir kara propaganda olarak bu yalanı tekrar etti durdu.
Mekke’nin oligarkları günümüzde benzer propaganda yapanlar gibi çamur atınca iz kalacağını “Bir yalanın (toplumda saygın bilinen insanlar tarafından, bütün medya araçlarında) sıkça tekrar edilmesinin, o yalanın gerçek gibi algılanmasına neden olacağını”53 biliyorlardı.
13 yıl boyunca Peygamber Efendimize (sav) “mecnun çamuru attılar.” Bu “çamur siyaseti”yle, binlerce insanın hidâyetini geciktirmeyi başardılar (!) İşte bu nedenle, Mekke döneminin sonunda Peygamber Efendimizin davetine gelen insan sayısı en yüksek rakamlarda 400’e ulaşmadı.
(3) HEDEF ÖDÜL DEĞİL, HEDEF ÖDÜLE LAYIK OLACAK AHLAK
Müslümanın hiçbir işinde öncelik ödül anlamında sevap olamaz.54 Kazanılacak sevap hesabıyla bir işe başlanmaz. Böyle bir başlangıç, çocukların seviyesinde mazur görülse bile yetişkinler için bir hamlık belirtisidir.
3. âyetin ardından gelen 4. âyet aslında 3. âyette bahsedilen büyük ödülün niçin verildiğini ve bütün anne-babaların çocuklarına ödül verirken, neyi baz almaları gerektiğine işaret ediyor.
Çocuk-büyük fark etmez. Her Müslüman için ilk hedef güzel ahlak sahibi olmaktır. Bu hedef, bu hedefe ulaşmanın arkasından gelecek olan Allah’ın rızasını kazanma ve onu kazananlara verilen cennet ödülünün gerekçesi olacak. Bu ilk hedefin meyvesi olan güzel ahlak olmadığında, bu hedefe bağlı ödüller de olmuyor.
O yüzden bu âyet, bu gerçeği bilen Müslümanlara şunu diyor: Bu dünyada sizin kendinize vereceğiniz en büyük ödül güzel ahlaktır. Çünkü o ödül olmadığında, size verilecek hiçbir ödül de olmayacak.
Bu durumda 3. âyet, 4. âyette anlatılan güzel ahlakı kazanmaya teşvik eden bir ödül oluyor.
(4) AHLAK, SÜNNET İLİŞKİSİ NEDİR?
4. âyette Peygamberimizin muazzam bir ahlaka sahip olduğu anlatılıyor. Bu âyetin şöyle bir özelliği var. Bu âyette geçen ve ahlak anlamına gelen “hulk” kelimesi Kur’an’da bir tek burada geçiyor.
Ve sanki bu “tek”lik üzerinden şu mesaj veriliyor: Bu ahlak öyle güzel, öyle özel, öyle büyük ve öyle değerli ki, dünyada eşi benzeri yok.
Biz bu âyette geçen “hulk” ifadesi üzerinden konumuzu açalım.
İnsanın, maddî-mânevî olarak ayırdığımız bir beden bir de ruh tarafı var. “
“Halk” kelimesiyle onun beden tarafındaki yaratılışı ifade edilirken,
Ahlak anlamına gelen “hulk” kelimesiyle onun mânevî tarafı kastedilir.
“Halk” tarafında var olan her organ, varlık gayesine göre hareket eder; gözün varlık gayesi görmek, kulağın varlık gayesi duymak, midenin varlık gayesi sindirmektir…
“Halk” tarafında, Allah’ın dilemesiyle her organ gayr-ı iradi varlık gayesine uygun hareket ederken “hulk” tarafında varlık gayesine uygun hareket, insanın özgür iradesiyle yapacağı tercihlerine bırakılmıştır.
Bu açıklamalardan sonra şu tespitleri yapabiliriz;
Kur’an, varlık gayesine giden yolda en güzel rehberdir.
Hz. Muhammed (sav) varlık gayesine giden yolda en güzel örnektir.
Yol mânasına gelen Sünnet; bu en güzel örneğin, Kur’an’ı okumada, anlamada, yaşamada ve yaşadığı hayatı insanlara anlatmada izlediği yolun adıdır.
Bu noktada Peygamberin sünnetine tabi olmak demek:
Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak,
Kur’an’ı anlamada Peygamberin (as) takip ettiği yolu takip etmek,
Varlık gayesine giden yolda, yaptığı bütün tercihlerde Allah’ın rızasını gözetmektir.
Ahlak sünnet ilişkisine bu şekilde işaret ettikten sonra, aşağıdaki soruların cevabıyla konumuza devam edelim,
(4) GÜZEL AHLAK, DİNDARLIKLA KAZANILAN BİR DEĞER Mİ?
4. âyet, bu soruya “hayır” cevabı vermemizin gerekçesi oluyor. Bu âyetler, malum Peygamberimizin peygamberliğinin birinci yılının ilk aylarında indi. Peygamber Efendimiz (sav) Kur’an tarafından övülen ahlakını ilk birkaç ayda kazanamayacağına göre burada övülen ahlak, Kur’an gelmeden önce Mekke’nin cahiliye toplumu içinde kazanılan bir ahlaktı.
Bu da bizi geçmişte ve günümüzde, dini değerlerin olmadığı veya zayıf olduğu toplumlarda yaşayan insanların da güzel ahlak sahibi olabileceğini gösteriyor.55
(4) İSLÂM AHLAKININ FARKI NEDİR?56
Tefsir Usûlümüzde (4) Mülkiyet (Emanet) Yasasında ve Alak sûresinin başlangıcında ve 1. âyetin de işaret ettik. O işaretlerde yeri geldikçe bu konuya dikkat çekeceğimizi söylemiştik. Burada, önemine binaen bir kere daha işaret etmek istiyoruz.
İslâm ahlakı “kimin” sorusuna verilen cevapla başlar.
Eğer bir insan, sahibi göründüğü nimetlere “benim” diyor, ardından da “hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyorsa, bu ahlakın adı, kişiye göre değişen ahlaktır. Bu ahlak anlayışında çeşitlilik olabilir.
Eğer bir insan, sahibi göründüğü nimetlere “Benim değil, ben de emanet” diyor, ardından da “Emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle yaşarım.” diyorsa, bu ahlak kişiye göre değil, Kur’an ve sünnete göre belirlenen bir ahlaktır.
İşte bu nedenle İslâm ahlakı özgün ve standartları olan evrensel bir ahlaktır.
Bu tespitlerden sonra şunu diyebiliriz; Peygamberimizin, peygamberlikten önceki güzel ahlakı, emanet ahlakı ile birlikte tamamlanan bir ahlak oldu.
Böyle olduğunu şu hadisi şeriften de öğreniyoruz: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”57
Bu hadisi, yukarıda yaptığımız değerlendirmelerin özeti olacak şekilde parantez içi ilavelerle şöyle okuyabiliriz: “(Temelinde emanet ahlakı olan özgün İslâm ahlakı, güzel ahlakı tamamlayan bir ahlaktır.) Ben (ahlakımı emanet ahlakıyla taçlandırıp) güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.
Bu değerlendirmelerden sonra şu açıklamayı yapmak istiyoruz. Bizim bu tefsir çalışması içinde kullanacağımız bütün “güzel ahlak” ifadelerinden kastımız; emanet ahlakı ile birlikte kazanılan Özgün ve Evrensel İslâm Ahlakı olacaktır.
Bu tespitlerden sonra, 4. âyeti “Bana Ne Diyor?” formatında okuyabiliriz.
(4) SEN DE MUAZZAM BİR AHLAKA SAHİP OLMALISIN
İki benzetme ile başlayalım,
İslâm dini bir fabrika olsaydı, fabrikada var olan (imanın ve İslâm’ın şartları gibi) bütün makinaların hedefi, “güzel ahlak” denen değeri üretmek olacaktı,
İslâm dini bir ağaç olsaydı, ağaçta var olan (kök, gövde, dal, yaprak gibi) bütün unsurların hedefi, “güzel ahlak” denen meyveyi vermek olacaktı.
İslâm dini ile güzel ahlak ilişkisini böyle anladıktan sonra 4. âyeti şöyle anlayabiliriz.
4. âyet Peygamber Efendimiz için “Sen muazzam bir ahlaka sahipsin” derken dolaylı olarak “ben de Müslümanım, Hz. Muhammed (sav) benim de Peygamberim” diyen bütün insanlara şunu diyor: Siz de (kendi çapınızda) övülen, takdir edilen, örnek gösterilen bir ahlaka sahip olmalısınız.
Burada bir soru soralım,
Bir Müslüman İçin Güzel Ahlakı Kazanmak Tercih midir, Zorunluluk mudur?
Sorunun cevabına gitmek için konuya tersinden bakalım.
Güzel ahlak sahibi olmayan bir Müslüman düşünelim; başta kendi çocuklarına kötü örnek oluyor, sonra etrafındaki insanlara kötü örnek oluyor. Onun bu hâlini görenler, “Müslümanlık bu ise, böyle Müslümanlık bizden uzak olsun” diyorsa…
Varsayalım, bu şekilde sözde “Müslümanım” diyen ama uygulamada bir Müslümanda olmaması gereken birçok özelliğin sahibi olan insanların sayısı mevcut Müslümanların yarısından fazlaysa…
Ne olur?...
Böyle bir durumda, bu insanların varlığı, İslâm’a davet edilen insanları çeker mi, iter mi?
Onların hidâyetine vesile olur mu, yoksa onları uzaklaştırır mı?
Güzel ahlaka sahip olmamanın bu ve benzeri sonuçlarını bilen her bilinçli Müslüman, güzel ahlak sahibi bir insan olmayı, kendine vazife bilir.
(1-4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaratılan ve indirilen âyetler şahittir ki: Senin Peygamberin “mecnun” olmadığı gibi sen de “deli” değilsin. Arkanda böylesine güçlü şahitler varken sana düşen; vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde, güzel ahlak sahibi örnek bir Müslüman olmayı hedeflemek ve bu hedefe ulaşmak için, elinden gelen gayreti göstermektir.
5-9 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
5. (Neyse) Yakında (sen de) göreceksin, onlar da görecekler.
6. Sizden, hanginizin (cinlerin etkisinde kalmış bir) mecnun olduğunu.
7. Elbette (onların kimin deli veya doğru yolda olduğuna dair sözlerinin hiçbir anlamı yok! Çünkü) senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını en iyi bilendir; ve kimin de hidâyete erdiğini en iyi bilendir.
8. Şu halde(sakın ha! Seni) yalanlayanlara (onların güçlerinin, sayılarının ve servetlerinin çok olmasından etkilenerek) itaat etme.
9. Onlar (her şeyi güç ve parayla halletmeye alışık oldukları için, değeri olan her şeyin fiyatı da vardır zannıyla) senin (inancından) taviz vermeni (kendilerine yaranmanı ve yağ çekmeni) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yumuşak davranıp (belli bir noktada) uzlaşacaklardı.
(5) KUR’AN “YAKINDA” DİYORSA KASTEDİLEN ZAMAN NE KADAR?
Not: Bu soruya verdiğimiz cevabın Alak sûresinin 15. âyeti ile ilgili yaptığımız değerlendirmelerin devamı olarak okunabilir.
Sadece bu sûrede yakın geleceğe dönük üç işaret görüyoruz.
Birincisi 5. âyette “Yakında göreceksin.” ifadesi.
İkincisi 16. âyette “Biz onun burnunu yere sürteceğiz.” ifadesi.
Üçüncüsü 44. âyette “Onları bana bırak, ben onlara mühlet veriyorum.” ifadesi.
Bu üç işareti de “yakında” olarak anlarsak, “Kur’an ‘yakında’ dediğinde ne anlamalıyız?” sorusuna bir soruyla cevap verelim. Mekkeli müşrikler Müslümanlar karşısında kesin olarak mağlubiyeti ne zaman yaşadılar?
Cevap: Mekke’nin fethinde.
Bu cevaptan yola çıkarak ve yorumlarımızda her zaman olduğu gibi “Allâhü a’lem”i başa koyarak “yakında” ifadesiyle kastedilen zaman yaklaşık 20 yıl diyebiliriz.
Biz Mekke fethini kesin mağlubiyet olarak değerlendirdiğimiz için 20 yıl dedik. Eğer müşriklerin Müslümanlar karşısındaki ilk mağlubiyeti olan Bedir savaşını cevap olarak öne çıkarırsak, Kur’an’da bu cevaba işaret eden iki gaybî yani geleceğe dönük mucize görürüz.
Birincisi 4. yılda inen Kamer sûresinin 45. âyetinde, o tarihten yaklaşık 10 yıl sonra gerçekleşen Bedir savaşında müşriklerin bozguna uğramasına yönelik işaret.
İkincisi 7. yılda inen Rum sûresinin 1-4 âyetlerinde Rumların galip geleceğine, onların galip geldiği günlerde Bedir’de müşriklerin mağlup olacağına dair yapılan işaret.58
Burada soru şu: Bütün bu işaretler bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara ne diyor?
Bu sorunun cevaplarından biri şu: Allah’ın Kur’an’da “yakında” anlamında kullandığı ifadeler hemen “yarın, haftaya veya gelecek ay” anlamında ifadeler değil. Bu ifadeler 10-20 yıllık zaman dilimlerini içine alan süreçler olabiliyor.
O yüzden benzer sıkıntılı süreçler yaşadığınızda, kolunuzdaki saate veya duvardaki takvime bakmayın. Allah’ın kâinata koyduğu; insan tercihlerine bağlı sosyolojik zaman saatine bakın.
Özetlersek ve buradaki tespitlerimize Allah’ın zamana bağlı yasalarındaki işleyiş dersek, bu işleyişi bilen müminlerin en büyük özelliği, yapılması gereken doğruları yapmaya devam ederek sabretmek ve acele etmemektir.
Bu konuya işaret eden âyetler çok sayıda olduğu için biz yeri geldikçe bu değerlendirmeleri farklı açılardan tekrar edeceğiz.
(5) ZAYIFKEN İDDİALI CÜMLE KURMANIN RİSKİ VARDIR
Bu konu yukarıda bahsettiğimiz gaybî mucizelerle bağlantılı bir konu.
5. âyette gördüğümüz ifadelerin benzerlerini Mekke’de inen âyetlerde çokça görüyoruz. “Onları bana bırak. Bekleyin, biz de bekliyoruz. Yakında görecekler…” gibi âyetler, Kur’an’ın bir insan sözü olmasının mümkün olamayacağına yönelik en güçlü delillerden biri oluyor.
Çünkü, Peygamber Efendimizin Mekke’nin ilk yıllarında, müşrikler karşısındaki durumu, elinde silahı olmayan, arkasında ordusu olmayan 1 kişinin 10 bin kişinin karşısına geçip meydan okumasına benziyordu.
Bir kişinin, bütün şartlar aleyhine olduğu bir zaman diliminde gelecekle ilgili olumlu ifadeler kullanması büyük bir risk; ya dedikleri çıkmazsa ya gelecek günler çok daha kötü gelirse…
5. âyette kullanılan dilin benzerinin kullandığı âyetlerin tamamı şunu diyor: Kur’an bu âyetler indiğinde 23 yıl sonrayı bilen, hadiselerin pasif seyircisi olmayan, akışı ve akış içindeki hadiseleri yönlendirme gücüne sahip olan Allah’ın kelamıdır.
(7) NEYİN DOĞRU OLDUĞUNU KİM BELİRLER?
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde genelde dünyada, özelde Mekke’de güçlü olanlar, zengin olanlar, asil ve soylu olanlar, doğruyu ve yanlışı belirlemede kendilerini tek yetkili olarak görüyorlardı. Neye tapılacağına, kime ibadet edileceğine, kime mecnun denilip denilmeyeceğine, kimin doğru yolda olup olmadığına onlar karar veriyordu.
Kur’an’ın ilk âyetleri böyle bir ortama indi ve 7. âyet üzerinden bütün zamanlara şu mesajı verildi: “Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verme yetkisi; bütün bir kâinatı yoktan yaratan, insanı dünya ve beden evinde misafir eden ve hem bu iki evin yasalarını koyan hem de insanları davet ettiği üçüncü ev olan İslâm evinin yasalarını koyan Allah’a aittir.”
Bu mesajdan şunu anlıyoruz: Allah bir insandan razı oluyorsa, onun ahlakını övüyorsa, o insana bütün dünya “mecnun” dese bunun bir kıymeti yok.
(8) ÜÇ DEFA ARKA ARKAYA VERİLEN “İTAAT ETME” EMRİ
“Yaratan Rabbin adıyla oku” emrinden sonra, o günün Mekke’sinde iki taraf oldu; Allah’ın razı olduğu ve olmadığı taraf.
O gün için Allah’ın razı olmadığı tarafta sayı ve imkan yönüyle güçlü olan müşrikler vardı. Razı olduğu tarafta da sayı ve imkan yönüyle zayıf olan Müslümanlar vardı.
O gün için, iman ettikten sonra müşriklere itaat etmek, tarafını değiştirmekti; “yanlış ve batıl” diyerek terk ettiği tarafa geri dönmekti.
O gün için “onlara itaat etmeyin” âyetinin mesajı şuydu: “Ey iman edenler! İman etmekle tarafınızı seçtiniz. Bundan sonrasında inandığınız yolda baskı ve zorluklar artsa bile sakın tarafınızı değiştirmeyin.
Bu noktada, bu sûrede 8. âyetin hemen arkasından 10. âyette tekrar eden itaat etme emrini, bundan önceki sûre olan Alak sûresinin 19. âyetindeki itaat etme emriyle birlikte düşündüğümüzde, bu üç âyet, daha ilk yıllarda Müşriklerin “itaat edin” anlamında yaptıkları baskının dozunu tahmin etmede bize yardımcı oluyor.
Bunun yanında şunu da anlıyoruz; tekrar eden “itaat etme” emirleri üzerinden şu mesaj da veriliyor: “İtikat ve ahlak noktasında onlara benzeme. Benzersen onlardan farkın kalmaz. Sen cetvelsin, sende en ufak bir eğri, seni örnek alacaklarda daha büyük eğrilikler olarak karşına çıkar. Her şeye rağmen doğru yolda ‘Emir olunduğun gibi dosdoğru ol.’”59
Peki, Aynı Âyetlerin Bugüne Mesajı Nedir?
Bugüne mesajı şu: Bu dünya imtihan dünyası, dünyanın son gününe kadar bu dünyanın dekoru değişmeyecek. Bu iki taraf her zaman olacak.
Bazen nefsiniz; arzu ve istekleriniz sizi içinizden engelleyecek ve “Allah’ın emirlerine boyun eğme.” diyecek.
Bazen dışınızdan, kişi veya kişiler sizi korkutacak, sizi tehdit edecek, size “Ya bizim tarafımızda olursunuz ya da bertaraf olursunuz.” diyecek.
Ey iman edenler! Siz ne olursa olsun, tarafınızı değiştirmeyin.
(9) MÜSLÜMAN DEĞERİ OLAN, FİYATI OLMAYAN İNSANDIR
Genelde 7. asrın dünya dekorunda hem dünya genelinde hem de Mekke özelinde, paran ve gücün varsa, fiyatını verince veya güç kullanınca her şeye sahip olabiliyordun.
Bunun yanında, Mekkeli müşrikler, Arap yarımadasının farklı yerlerinde yaşayan kabilelerden hac amacıyla Kâbe’ye gelen insanları müşteri gibi görüyor. Oraya daha fazla müşteri çekmek için o gün Arap yarımadasında tapılan ne kadar put varsa, o putların benzerlerini Kâbe’nin içine ve etrafına diziyorlardı.
Dini değerlere bakışları bu olan Mekke müşrikleri; insanları İslâm dinine davet eden Peygamber Efendimizi de kendileri gibi zannederek şöyle dediler:
“Sen taviz ver, biz de taviz verelim, sen geri adım at, biz de geri adım atalım. Senin dininle bizim dinimizi ortak bir yerde buluşturalım. İstersen bir yıl sen bizim ilahlarımıza taparsın, sonraki bir yıl biz senin ilahına taparız.”
Uzun bir konuşmanın sonunda, Peygamber Efendimize birtakım maddî şeyler teklif ettiler. Bu tekliflerin özeti şuydu: “Her şeyin bir fiyatı var. Senin de senin şu davet ettiğin dinin de bir fiyatı vardır. Fiyatını söyle. Verelim o fiyatı bu iş burada bitsin.”
Bu teklife Peygamberimizin cevabı şu oldu: “Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız, ben yine inandığım bu davadan vazgeçmem.”60
Bu şu demekti, neye niçin inandığını bilen bir Müslüman değeri olan ama fiyatı olmayan bir insandır.
Kısaca özetlersek 9. âyet o günkü müşriklerin dünya görüşlerini ve hayata bakışlarını en iyi yansıtan âyetlerden biridir.
(5-9) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaratan Rabbin adıyla okumak, Müslüman olmak, iman etmek taraf olmaktır. Allah’ın razı olduğu tarafta olmaktır.
Taraf olduğunda, “tarafını değiştir” şeklinde -nefsinden/içinden ve dışarıdan- gelen baskılar hiç bitmeyecek. Bu baskıların en büyüğü ve en tehlikelisi senin içinden olacak. Nefsin hevâ61 tarafı, hiç ama hiç boş durmayacak.
10-16 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
10. (Ey Resûlüm! Sen, güzel ahlakın en güzel örneğisin. Bir toplumu kötüden iyiye dönüştürmek için gönderildin. Aşağıda Velid bin Muğire’nin şahsında bazı kötü özelliklerini sayacağımız müşriklerin) Hiçbirineitaat etme: (Doğru yanlış demeden her konuda) Yemin edip duran (böyle yapmakla) aşağılık (olmaktan, itibar kaybetmekten rahatsız olmayan,)
11. (Kendisi gibi düşünmeyen insanları) Alabildiğine ayıplayıp, kötüleyen (onların arasında kin ve nefret tohumları ekmek için) söz getirip götüren,
12. (Her türlü) İyiliğin önünü kesen, saldırgan (ve) günahkâr (olan)
13. (Son derece) Kaba (katı kalpli, zorba ve) kötülüğü ile ün salmış olan,62
14. Mal ve oğulları var diye (şımarıp kendini güçlü gören)
15. Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: “Eskilerin uydurma masallarıdır” diyen (Velid bin Muğîre ve benzeri bütün müşriklere sakın boyun eğme! Eğer onlara uyacak olursan, sen ve sana tâbi olacak mü’minler bütün zamanlarda güzel ahlâkın örneği olma liyakatini kaybederler.)
16. (Sabredin!) Yakında Biz onun (kibrine, gururuna sembol olan) burnunu yere sürteceğiz.
(10) KARŞILAŞTIRMALI OKUMA YÖNTEMİ
İnsan hem iyi hem de kötü olma potansiyeline sahip bir varlık. İyilik insanın içinde olduğu gibi, ne kadar kötülük varsa onları yapma duygusu da içinde.
İnsan böyle olduğu için, muhatabı insan olan Kur’an da buna göre şekilleniyor. Birçok Kur’an âyetinde ya önce iyi sonra kötü ya da önce kötü sonra iyi geliyor.
Bunun ilk örneğini Alak sûresinde 1-5, 6-8 âyetler arasında görmüştük. Orada “Yaratan Rabbin adıyla okuyan ve okumayan” insan kıyaslanmıştı. O kıyasta, “Yaratan Rabbin adıyla okumayan, insan ne yapar?” sorusuna “azar” denmiş ve bu soyut ifade Ebû Cehil üzerinden ete kemiğe büründürülmüş ve somut olarak anlatılmıştı.
Ebû Cehil üzerinden azan insanın dışa dönük eylemi anlatılırken, burada azan insanın dışa dönük kötü eylemlerinin arkasındaki kötü sıfatlara da dikkat çekiliyor.
(10) “EY İNSAN! VELİD BİR AYNA. BAK O AYNAYA. SIFATLARIN ONA BENZİYOR MU?”
Alak sûresinde (6-8) “ayna tutma yönteminden” bahsettik. Orada karşımızda azan insan olarak Ebû Cehil vardı. Burada azan insan olarak Velid bin Muğire var.
Aslında bu isimler önemli değil; zaman ve mekan üstü bir hitap olarak Kur’an için önemli olan sıfatlardır. O yüzden Kur’an’da -Peygamberlerin ismini saymazsak- hem olumlu hem de olumsuz örneklerde çok az sayıda insanın ismi geçer. Bunun mesajlarından biri de şudur: “Ölümlü olan şahıslara değil, kıyâmete kadar ölümsüz olan sıfatlara bakın.”
Burada Velid’e ait sekiz sıfat sayılıyor. Velid ve onun gibiler Allah’ın razı olmadığı örnekleri somut olarak gösteren birer ayna.
Bizim burada kendimize soracağımız birinci soru şu: Bu aynada görünen sıfatlar ben de var mı yok mu?
İkinci soru da şu: Arka arkaya gelen itaat etme emri, 21. asırda yaşayan bana ne diyor?
(10) DENİLEN ŞU: “SEN DE İTAAT ETME!”
Yukarı ile bağlantılı olarak bu cevabı açalım.
Bir Müslüman için iki tehlike vardır. Biri yakın diğeri uzak.
Bir Müslüman için “Ben kâfir oldum. Ben münafık oldum. Ben müşrik oldum.” anlamında, İslâm dininden çıkmak uzak bir tehlikedir. Ama bir kâfirde, bir münafıkta, bir müşrikte bulunması gereken sıfatların bir Müslümanda bulunması hem yakın tehdit hem de yakın bir tehlikedir.
Kur’an, ilk muhataplar üzerinden, bütün zamanlarda Kur’an okuyan her Müslümana diyor ki “Sen de itaat etme!”
Eğer bir Müslüman “Ben zaten itaat etmiyorum” derken âyetlerde bahsedilen 8 sıfatın benzerlerini üzerinde taşıyorsa; bu kişinin durumu “evime hırsız giremez” derken evinden çalınmış eşyalardan haberi olmayan insana benzer.
“Ben de itaat etmiyorum.” demek, “Nefsimden ve arzularımdan gelen her türlü iç baskıya rağmen bu 8 özellik gibi bütün kötü özelliklerden uzak duruyorum.” demektir.
(10) “SEN DE VELİD GİBİ ÇOKÇA YEMİN EDİYOR MUSUN?”
Bir konuşmada “Vallahi, Billahi, şunun üzerine, bunun üzerine yemin ederim.” gibi ifadeler geçiyorsa, söyleyen farkında olsa da olmasa da bu yemin ifadelerde kastedilen Allah olduğunda mâna şudur: “Benim bu yaptığım konuşmanın doğruluğuna Allah şahittir. Eğer şu an Allah görünüyor olsaydı yani burada yanımızda olsaydı ‘Benim adımı kullanarak yemin eden bu kulumun doğru konuştuğuna ben şahidim’ derdi.”
Eğer biri yemin ederken ben bu mânayı kastetmiyorum diyorsa, o zaman yemine gerek yok. Yemini yemin yapan, yemine inandırıcılık etkisi katan unsur, yeminde Allah’ın şahit gösterilmesidir.
Biraz daha açarsak, yemin eden kişi zımnen şunu der: “Beni Allah’a sor. Benim çalmayan, çırpmayan, aldatmayan biri olduğumu en iyi o bilir.”
Güven veren bir ifade olarak yeminde bu mânalar ve daha fazlası vardır. O yüzden yemin çok değerlidir ve çok önemlidir.
Gelelim Velid’in yeminine; Velid Allah’ın adını veya kendi için değerli olan putların üzerine yaptığı yeminleri; insanları aldatmak ve kandırmak için kullanıyordu.
Haşa Allah’ı “üç kuruş fazla kâr edeceğim” diye çıkarlarına alet ediyordu.
Velid’den gelelim günümüze, yemin edip gereğini yapmayan, hele bir de yemin edip gereğini yapmamayı alışkanlık haline getiren insanlara “Velid” diyemeyiz ama sıfatlar noktasında Velid’e benzemede ciddi mesafe almış diyebiliriz.
Yemin konusu çok ama çok önemli. Bu konuda âyetler geldikçe burada yaptığımız değerlendirmelere atıf yaparak farklı değerlendirmeler yapacağız.
(14) “MAL ve OĞUL” AYRINTISI BÜTÜN ZAMANLARA NE DİYOR?
Mal ve oğul ayrıntısı “Özelde Velid, genelde Müşrikler iman edenlere karşı bütün bu haksızlıkları yaparken güçlerini nereden alıyorlar?” sorusunun cevabı oluyor. “Yaratan Rabbin adıyla okumayan” insanlar, her biri emanet olan nimetlere “benim” der ve onları yapacakları her türlü kötü işi yapmanın aracı yaparlar.
“Mal ve evlat” emanet bilinirse, insanın hamdini şükrünü artırır. Tersi olursa, insanın gururunu, kibrini artırıp haktan uzaklaşmasına neden olur.
Peki, mal ve evlat bugüne ne diyor? Her şey gibi mal de evlatta emanettir. Emanetleri veriliş amacına uygun kullanın.
(15) MADEM KUR’AN BİR MASAL, HAYDİ SİZ DE BİR MASAL YAZDIRIN63
15. âyette geçen “Eskilerin masalları” ifadesi, o günkü müşriklerin kara propagandayı nasıl yaptıklarını gösteren çok önemli bir ifade. Amaçları insanları Kur’an’dan uzak tutmaktı. Henüz Kur’an’dan haberi olmayan insanların kafasında Kur’an’a karşı bir ön yargı oluşturmaktı.
Bugün de benzer şeyleri görmek mümkün. O gün ve bugün bunları diyenlerin en büyük sorunları, iddialarının lafta kalmasıydı.
Oysa ki yapılacak şey şu: Madem bu kitapta yazanların tamamı bir insan uydurmasından ibaret olan masallar. O zaman, bu ispat için yapılacak olan çok kolay bir şey var:
(Haşa) Bunu uydurduğunu iddia ettikleri Peygamber Efendimizin bilgi seviyesinden bir insan bulup, “Haydi kardeşim şunun benzerini yaz.” diyecekler. Eğer, o bilgi seviyesindeki insandan, bu muhtevada bir kitap çıkıyorsa, “uydurulmuş iddiası” ispat edilmiş olacak.
Var mı bunu yapan? Yok… Hem “Kur’an’ uydurulmuş” diyecekler, “masal” diye onu küçümseyecekler hem de böyle bir yöntemi tercih etmeyecekler.
Bu kadar kolay bir yöntemi tercih edemeyişleri şu anlama geliyor: Bizim “masal” dememizin ciddi ve bilimsel hiçbir karşılığı yok. Diyecek bir şey bulamadığımız için bunu diyoruz…
(16) “BURNUNU YERE SÜRTMEK” NE DEMEK?
17. âyette ilginç bir deyim var. Bizim, mealimizde burnunu yere sürtmek anlamında verdiğimiz ifadenin motamot çevirisi, “Hortumu üzerine damga vuracağız.”
Burada hortumdan kasıt sembolik olarak, malı, evladı, serveti, askeri üzerinden gücüne güven, bütün bunlara sahip olmanın verdiği kibir ile her türlü haksızlığı yapmayı kendine hak gören bir tip.
Mekke oligarşisinde Velid’e parça dersek, Velid bu “tip”in parçadaki görüntüsü idi. Kur’an parça üzerinden bütünü hedef alıyor. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” hesabı bütün Mekke oligarklarına mesaj veriyordu.
Mesaj şuydu: Yakında burnunuz yere sürtecek. Peki ne kadar yakında? Bu soruya bu süreninin 5. âyetini değerlendirirken, “Kur’an “Yakında” Diyorsa Kastedilen Zaman Ne Kadar?” başlığı altında cevap verdik.
Allah (cc) 20 yıl sonra Mekke’nin fethinde, bir AVM gibi işlettikleri Kâbe’nin avlusunda Mekke müşriklerinin burnunu yere sürttü.
Burada Soru Şu: Allah Bir İnsanın Burnunu Nasıl Yere Sürter?
Allah’ın öncelikli olarak muradı dünyada kulunu rezil, zelil etmek değildir. Allah’ın muradı kulunun er ya da geç hidâyetidir. Bu noktada ona nefes gibi değerli bir nimeti verdiği her an hidâyet fırsatını sunar.
Mekke’nin fethinde de öyle oldu.
Allah dileseydi; Mekke’nin fethinde arkasında 10 bin kişilik askeri gücü olan Peygamberine Mekke’de taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmayacak emrini verebilirdi.
Allah dileseydi, Peygamberine müşriklerin onur ve haysiyetlerini ayaklar altına alacak şekilde davranma emrini de verirdi. Onları eşleri ve çocukları önünde rezil de edebilirdi.
Ama bütün bunların yapılması hidâyet gibi sonuçtan daha çok; ezilen, büzülen korktuğu için istenilen şekli alan, ilk fırsatta içinde biriktirdiği kin ve nefret gibi duyguları hiç beklenmedik anlarda kusan insanlar üretirdi.
Bu değerlendirmelerden sonra “burnunu yere sürtme” deyimini maksatlarına ulaşamama, güzel sıfatlar karşısında kötü sıfatların mağlubiyetini yaşayarak görme olarak anlayabiliriz.
Böyle anlamamızın en önemli sebeplerinden biri de 16. âyette anlatılan sonu; Velid bin Muğire’nin ölümünde arayıp, sonra aradığını bulamayanlar. Çünkü Velid’in ölümü bu âyetlerden yaklaşık 12 yıl sonra Hicretten önce -polis diliyle söylersek- ayağında çıkan bir yaraya bağlı “adi” basit bir olay üzerinden oldu.64 Bu âyetten yola çıkarak ibretlik bir son bekleyenlerin beklediği gibi olmadı.
Tabii bu âyetin bir de âhirete; cehenneme bakan tarafı var. Dünyada hidâyet olmazsa, o tarafı herkes az çok tahmin edebilir.
(10-16) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kâfir, münafık, müşrik sıfatları birer mânevî elbisedir. Bu sıfatların damla ağırlığında olanı da vardır, göl ağırlığında olanı da vardır. Damlaya damlaya göl olabileceğini daha önce söylemiştik. Gölde boğulmak istemiyorsan, damladan da uzak duracaksın.
17-35 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
Servete Bakış
(Yakın bir gelecekte bu sürtmenin nasıl olacağını görmek istersen, geçmişe doğru kısa bir yolculuk yap. Zira Kur’an, kıssalar üzerinden, kıssalardaki kişilerin tercihleri üzerinden geleceğin, nasıl geleceği konusunda sana fikir verir.)
17. Biz (geçmişte, Yemen’de San’a şehri civarında yaşayan, servete bakış noktasında, Mekke’nin zengin müşriklerine benzeyen) bahçe sahiplerini yıpratıcı bir imtihandan65 geçirdiğimiz gibi Mekke müşriklerini de yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz. Hani onlar (babaları hayattayken mallarındaki yoksul hakkını veriyorlardı fakat babaları vefat ettiğinde çeşitli bahanelerle mallarını yoksullara vermez olmuşlardı. İşte bu adamın bencilleşen oğulları) sabah olunca bahçeyi mutlaka hasat edeceklerine dair yemin etmişlerdi.
(İçlerinden akl-ı selim sahibi olan kardeşlerinin “Böyle kesin bir dille konuşmayalım “İnşâallah” diyelim, ayrıca malımızdaki fakir fukarının hakkını ayıralım” şeklindeki uyarılarını dikkate almadılar.)
18. (Onların zannına göre, sebepleri yerine getirmek sonucu garanti ediyordu. O yüzden) Hiçbir (şekilde Allah’ın izin ve iradesini hesaba katmıyor, “inşâallah” diyerek) istisna yapmıyorlardı.
19. Fakat onlar, uyuyorlarken, (hiç de hesapta olmayan bir şey oldu ve) Rablerinden gelen bir afet bahçeyi tamamen kuşatıverdi.
20. (Bu kuşatma sonunda, içi meyvelerle dolu olan) Bahçe kapkara bir toprak oldu.
21. Nihâyet sabah vakti (uyandıklarında gece olup bitenlerden habersiz olarak) birbirlerine seslendiler.
22. “Eğer ürününüzü hasat edecekseniz erkence kalkıp (yola) çıkın.”
23. Derkenyola koyuldular. (Yolda kendi) Aralarında gizli gizli konuşuyorlardı:
24. “Bugün (gerekli önlemleri alın) sakın oraya hiçbir yoksul girip de (sizden bir şeyler dilenmek için) karşınıza çıkmasın.”
25. (Bu şekilde karar verdikten sonra) Yoksullara engel olma niyetiyleerkenden yola çıktılar.
26. (Bahçeye geldiklerinde) “Bahçeyi (yanmış, yıkılmış) görünce (gözlerine inanamadılar) “Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız” dediler.
27. (Fakat çok geçmeden gerçeği anladılar) “Hayır (hayır; her şey gün gibi ortada) doğrusu (yoksulları mahrum bırakalım derken) biz mahrum bırakıldık (diyerek, feryadı figan ettiler.)
28. Onların (içlerinde) en akl-ı selim sahibi olanı (ve onları daha önce de defalarca uyaranı) şöyle dedi, “Ben size İnşaallah diyelim66(Allah’ı yok sayarak konuşan gafillerden olmayalım) dememiş miydim?”
29. (Bu uyarılardan ve musibetten aldıkları dersin ardından şöyle) Dediler: “Rabbimiz (bundan sonra yakın ve uzak gelecekte yapacağımız her şey için “inşâallah” diyerek)Seni(anar, Seni hatırlar ve) tesbih ederiz. Biz (malımızdaki fakirin fukaranın hakkını gözetmemekle) kendimize gerçekten yazık ettik.
30. (Bu pişmanlığın) Ardından dönüp birbirlerini suçlamaya başladılar.
31. (Ve) Şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize,biz gerçekten (Allah yokmuş gibi konuşmakla, verilen nimetleri kendimizden bilmekle çok) azmışız.”67
32. (Eğer aklımızı başımıza alırsak, hatamızın derin pişmanlığını yaşarsak) Umulur ki Rabbimiz, (bize acır, bize merhamet eder ve) o gidenlerin yerine daha hayırlısını verir; (biz dersimizi aldık) artık bizim rağbetimiz (bağa, bahçeye değil) Rabbimizedir”
33. İşte (dünyadaki) azap böyledir (bazen bağın bahçenin yanması ile bazen de canın cananın kaybedilmesi ile gelir. Fakat iyi bilin ki;) Âhiret azabı çok daha şiddetlidir; Eğer(insanlar, o azabın ne kadar büyük olduğunu bir) bilselerdi. (Ateşten uzak durdukları gibi, insanın ateşe girmesine, cehennem azabını tatmasına sebep olacak günahlardan da öyle uzak dururlardı.)
34. (Bahçe sahibi gençlerin ayağını kaydıran bencillik ve gaflet gibi Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınan) Muttakileriçin Rableri katında (dünyanın bütün bağ ve bahçelerinden daha güzel olan ve sayısız nimetlerle donatılmış) naîm cennetleri vardır.
35. Biz, hiç (Allah’ın iradesine teslim olan, elindeki nimetlere emanet olarak bakan) Müslümanları (“hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyen) günahkârlarla bir tutar mıyız? (Asla!...)
(17) SOYUTA, SOMUT ELBİSE GİYDİRME68
Kur’an’da soyut anlatımları kıssa, hikaye, mesel gibi edebi anlatımlarla somut hale getirme çok yaygın bir anlatım yöntemidir.
Alak sûresi 9. âyet ve devamında gördüğümüz “engelleyen” örnekten sonra, burada anlatılan bahçe sahibi kıssasında da aynı yöntemi görüyoruz. Bu yöntemde Kur’an bu ve benzeri birçok kıssada olduğu gibi bazen yer ve şahıs isimlerini vermez. Bunun bütün zamanlara mesajı şudur: Kur’an bir kıssada yer ve zaman söylemiyorsa, anlayın ki bu kıssa her yerde ve her zaman yaşanabilir.
Bu mesaja bağlı olarak, ikinci mesaj, yukarıda anlatılan bahçenin bütün zamanlardaki karşılığı sadece bahçe değildir. Mal, mülk, servet başlığı altında -az veya çok- Allah yolunda verilebilecek her şey, o bahçeye karşılık gelebilir.
(17) İNSAN “AZAR”SA NE OLUR?
Kur’an’ın en büyük özelliklerinden biri de kendi kendini açıklayan/tefsir eden bir kitap olması; Alak sûresinin 6. âyetinde Rabbimiz 1-5 arası âyetleri okuduktan sonra içimizden geçen “Yaratan Rabbin adıyla okumayan insan ne yapar?” sorusuna “azar” cevabını vermişti.
Bu sûrenin 31. âyetinde geçen “Yazıklar olsun bize,biz gerçekten azmışız” ifadesinde azmanın başka bir örneğini görüyoruz. Kur’an’da bundan sonra anlatılacak her kötü örneği, Alak 6’daki “insan azar” âyetinin tefsiri olarak okuyabiliriz.
(17) HER AN DEVAM EDEN İMTİHAN69
17. âyetin bütün zamanlara verdiği mesajlardan biri de şu: İmtihan bütün zamanlarda; baktığımız her şeyle, dinlediğimiz her şeyle, konuştuğumuz her şeyle, aldığımız her nefesle kısaca; adı emanet olan her nimeti kullandığımız her an devam ediyor.
Bu imtihanların kimisi zor, kimisi kolay, kimisi az, kimisi çok yıpratıcı olabiliyor.
İmtihanların şekli, içeriği, yeri, zamanı ve şahısları değişse bile imtihan gerçeği hiç değişmiyor.
İmtihanda bakılan tek şey var: İçteki niyetin dıştaki şahidi olan TERCİH. Yani imtihan dünyasında insan hangi şıkkı tercih edecek;
Nimetlere “emanet” diyecek, emanet sahibinin razı olduğu şıkkı mı?
Nimetlere “benim” diyecek, zevkine, keyfine, çıkarına hitap eden şıkkı mı?
Bu şıklardan,
“Emanet” diyerek işaretlediğimiz her şık “doğru” olurken,
“Benim” diyerek işaretlediğimiz her şık, “yanlış” olacak.
Kısaca, yaşadığımız her an, yaptığımız her tercihimizle devam eden bir imtihanın içindeyiz.
(17) BU BAHÇE BANA NEDEN VERİLDİ? “KERİM ve CÖMERT OL” DİYE
Yukarıda bu kıssada anlatılan bahçenin adı nimet, adı servet olan her şeye karşılık geldiğini söyledik.
O söylemi hatırlar ve devam edersek; Alak sûresinin 3. âyetinde Allah (cc) zatını Ekrem yani en büyük ikram sahibi olarak tanıttı. O tanıtımın buradaki mesajı şu: Ey insan! Senin Rabbin en büyük ikramın sahibi, sana verdiği her nimeti yolunda veresin diye verdi. Yolunda verirsen, kerim ve cömert bir insan olursun. Verdiklerin âhirette sana daha güzel bir şekliyle geri verilir. Eğer vermezsen bahçe sahipleri örneğinde olduğu gibi büyük bir mahrumiyet yaşayabilirsin. Dünya imtihan dünyası olduğu için bu mahrumiyet dünyada her zaman görülmeyebilir ama âhirette kesin görülecektir.”
(17) MEKKE MÜŞRİKLERİNİN VE BAHÇE SAHİPLERİNİN BENZER SONLARI
17. âyet ilginç bir ifadeyle başlıyor.
“Biz bahçe sahiplerini yıpratıcı bir imtihandan70 geçirdiğimiz gibi Mekke müşriklerini de yıpratıcı bir imtihandan geçireceğiz.”
Bu âyet Mekke müşriklerine dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Son Peygamberle birlikte Allah’ın Helak Yasası değişti.71 O yüzden sizi bekleyen son; Nûh, Ad, Semud ve Lût kavminde olduğu gibi toplu helak şeklinde olmayacak.”
17. âyet ve sonrasında anlatılan bahçe sahiplerinin sonu, içinde bulundukları bahçe ile birlikte “yok olmak” şeklinde olabilirdi. Öyle olmadı, sadece servetlerinden mahrum olmak şeklinde oldu.
Mekke müşriklerinde de benzer bir son görüyoruz; bir nimet olan Kâbe’yi AVM’ye dönüştürerek putlaştırmışlardı; Allah (cc) Mekke’nin fethiyle Kâbe’ye asli hüviyetine kavuşturmakla onların putlarını kırdı onları kısmen servetlerinden mahrum etti.
İki mahrumiyette de daha kötüden dönme gibi bir fırsatın kapısını açtı.
Burada bir soru akla gelebilir. Neden mahrumiyet şeklinde gelen musibet helak şeklinde gelmedi?
Cevap:Allâhü a’lem içlerinde iyilerin varlığı musibetin dozunu azalttı.
28. âyette bahçe sahipleri içinde akl-ı selim vicdan sahibi birinden bahsediliyor.
Benzer akl-ı selim vicdan sahibi insanları Mekke’de de görüyoruz. 10 bin nüfuslu Mekke’nin tamamı ilk Müslümanlara yapılan zulmü desteklemiyordu. Zamanın geçmesiyle vicdanı kanayan ve bu kanamayı dindirmek için tarafını değiştirip Müslüman olanlar da vardı.72 Karşı tarafta müşrik olarak kalsa bile yapılan zulme karşı tavır alanlar da vardı.73
Kısaca Müslüman olmayan her insan, Müslümanlar karşısındaki duruşu aynı şekilde olmadığı için aynı sonu yaşamıyor. Zalim olanlar zulmün dozunu sürekli artıranlar helak olurken; zalim olsalar bile zulmün dozunu düşürenler, vazgeçenler veya zalimlere karşı tavır alanlar farklı sonlar yaşayabiliyor.
(32) MUSİBET AHLAKI: MUSİBETTEN DERS ALMAK
Bu dünyada insana verilen her nimet, alınmak için verilmiştir. Bu değişmez ve değiştirilemez bir gerçektir.
İmtihan dünyasında var olan başta ölüm olmak üzere deprem, sel, yangın, kaza gibi vesilelerin tamamı nimetlerin alınma şekillerinden biridir.
Nimetin verilmesi ve verilmemesi bir imtihan olduğu gibi, bahçe sahipleri örneğinde olduğu gibi verildikten sonra bir şekilde alınması da bir imtihandır.
Allah imtihan eder; bu imtihanda öne çıkan sorulardan biri de şudur: Verildiğinde sevinen, şükreden insan, alındığında ne diyecek?
Bu soru karşısında Kalem sûresinin 32. âyeti “alındığında ne dememizi öğreterek” bizlere musibet ahlakı konusunda ders veriyor.
(33) BÜTÜN MUSİBETLER RAHMETTİR
Allah’ın iki türlü azabı vardır. Biri cehennem azabıdır. Bu kalıcı ve ebedidir. Diğeri dünyadaki azaplar; bunlar geçicidir.
Dünyadaki bütün azaplar ne kadar büyük olursa olsun âhiretteki asıl azabın “tadımlık” birer numunesidir. Bu sûresinin 33. âyetinde de bunu görüyoruz.
Tadımlık numunelerin ortak mesajı şudur: “Ey insan! Başına gelen musibetler genelde ‘Yaptığın iş iş değil, tuttuğun yol yol değil. Eğer bu yoldan dönmezsen, ben gelirim. Eğer hâlâ ısrar edersen benden büyüğü gelebilir’ mesajını vermek için gelir.”
Bu mesajların tamamında, sevenin sevdiğini, daha büyük bir felaketten korumak için yaptığı uyarı vardır.
Bu uyarı; rahmetin farklı bir şekilde tecelli etmesidir.
(17-35) SEBEPLER SONUCU GARANTİ ETMİYOR
Bahçe sahipleri örneğinde şunu da görüyoruz. Bahçe sahipleri işin en başından itibaren bir bahçeden ürün alabilmek için gereken bütün sebepleri yerine getirmişler. O kadar yerine getirmişler ki kendilerinden çok emin bir şekilde bir de “Sabah olunca bahçeyi kesin hasat edeceğiz.” diye yemin ediyorlar.
Ama bahçeye gittiklerinde hiç beklemedikleri bir sonuçla karşılaşıyorlar. Bu sonuç bütün zamanlara şunu diyor: bu dünyada sebeplerin yerine getirilmesi -her zaman için- beklenen sonucu garanti etmez.74
Sebeplerin sonucu garanti etmemesi, “sebepleri ihmal edin” demiyor. Şunları diyor:
Bu dünyanın fâni olduğunu, geçici olduğunu unutmayın.
Bu dünyada size verilen emanetler “bencillik ve cimrilik yapasınız” diye verilmedi, aksine “kerim ve cömert bir insan olasınız” diye verildi.
Bu bilgiler üzerinden verilen kısa mesaj şu: Verilen hiçbir nimet, size bu dünyadaki bulunma gayenizi unutturmasın. Çünkü, elinizde olan hiçbir şeyin, elinizde kalma garantisi yoktur.
(28) BİR FARKINDALIK İFADESİ OLARAK İNŞALLAH
Kur’an’da “İnşallah” ifadesi beş âyette geçer.75 Bu sûrede doğrudan geçmiyor ama mealde de işaret ettiğimiz gibi, 18 ve 28. âyetlerde dolaylı bir şekilde geçiyor.
İnşallah “Allah dilerse, isterse, izin verirse” anlamına gelen bir ifadedir. Bu ifade de “Bismillah” gibi büyük bir farkındalık ifadesidir.
“İnşallah” diyen bir Müslüman bunu derken, “İnşallah”ı şu mânaya zarf yapar: “Ben başladığım neye başlarsam başlayayım, Allah’ın bende emanet olan nimetiyle başlıyorum. O’nun olanla, O’nun izin vermediğine başlayamam. O izin veriyorsa başlayabilirim.”
Bu mânaları dikkate aldığımızda işin başında bismillah ve inşallah denilmesi hem işin başındaki niyeti hem işin sonundaki hedefi hem de baştan sona izlenecek süreci belirleyen -içi şuur dolu- ifadeler oluyor.
(17-35) BAHÇE SAHİPLERİ KISSASINI SÜREKLİ VİZYONDA OLAN BİR FİLMİN SENARYOSU GİBİ OKUMAK
Bu kıssa, geçmişte bir zaman Yemen’in San’a şehrinde yaşanmış ve bitmiş bir kıssa değil. Film diliyle konuşursak; bu kıssa ilk insandan bugüne sürekli vizyonda olan bir film.
Bu filmin bir ana konusu bir de ona bağlı alt konuları var.
Ana konu: Yaratan Rabbin adıyla okumayanların servete bakışı, servete “emanet” demek yerine, “benim” demeleri ve bunun ibretlik sonunu yaşamaları.
Alt konu: Servetin putlaştırılma ihtimali.
Alt konu: Gelen musibetin rahmet olarak gelmesi,
Alt konu: Servetle imtihanın insanların gerçek karakterlerini ortaya çıkarması,
Bunların yanında bu film; mevcut film türleri içinde hangi türe girer denirse? İşin uzmanları bu filmi; türü dram ve ona göre iki tık geride gerilim olarak değerlendiriyorlar. Bunların yanında bahçenin bir şekilde helakinden az da olsa bir aksiyon sahnesi öne çıkıyor.
Bu filmde çoklu kamera çekim teknikleri kullanılıyor. Kameranın biri bahçe sahiplerinin görüntüsünü verirken, diğeri onlar uyuduklarında onlardan habersiz bahçenin harap olmasını gösteriyor.
Bu durumda bahçe sahipleri kendilerini bekleyen sondan habersizken, filmi izleyen seyirci onların sabah anlayacakları acı gerçeği geceden öğreniyor.
Bu sahneden sonra seyircide merak tavan yapıyor. Seyirci bu gerçekten habersiz olan bahçe sahiplerinin neler konuşacaklarını ve bahçeye gittiklerinde hangi sonla karşılaşacaklarının merakını yaşıyor…
Özetlersek, gerçekten Kur’an kıssaları sıradan basit anlatımlar değil. Her karesinde, her sahnesinde ibretlik mesajlarla dolu bir film gibi.
(17-35) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Adına ister bahçe ister mal ister para densin; servet nimettir. Ona emanet olarak bakarsan verene olan sevginin artmasına sebep olur. Ona “benim” der isteğin gibi harcarsan, bir gün gelir hem onu kaybedersin hem de onu verenin yanında değerli bir kul olma nimetinden ve fırsatından mahrum olabilirsin.76
36-41 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
36. (Ey Mekke müşrikleri! “Öldükten sonra dirilme yoktur, ölünce Müslüman olanla-olmayanın sonu aynı olacak” derken)Size ne oluyor? (Neye göre) Nasıl (böyle) hüküm veriyorsunuz?
37. Yoksa (elinizde Kur’an’a alternatif olarak) okuyup ders aldığınız (ilahî) birkitap mı var?
38. (O nasıl bir kitap ki) İçinde (neye nasıl inanmak istiyorsanız o konuda) istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz.
39. (Bu keyfiliğin sebebi ne?) Yoksa (o kitapta) “dilediğiniz şekilde hükmedebilirsiniz” diye kıyâmete kadar geçerli (olacak) Bizden alınmış (özel) bir söz mü var?
40. (Ey Resûlüm! Eğer, böyle bir “söz var” diyorlarsa, bu iddia, dünyanın en büyük yalanıdır. Şimdi)Onlara sor (bakalım) içlerinden hangisi bu (büyük yalan nedeniyle) sorumluluğu üzerine alacak?
41. Yoksa onların (Allah’a ait yetkilere ortak olan, onlara diledikleri zaman vahiy gönderen) ortakları mı var? Haydi, eğer doğru sözlü kimselerse, ortaklarını getirsinler. (Hayır, getiremeyecekler. Çünkü yalan söylüyorlar.)
(36-41) “BUNLARA CEVABIMIZ NE OLSUN?”
Benzer âyetleri, Alak sûresinde de gördük (11-14); bu âyetlerde, bu sûrenin 46 ve 47. âyetlerinde ve gelecek birçok sûrede de göreceğiz.
Bu âyetlerin tamamı vahyin indiği ortamda Peygamberimizin ve müminlerin içinden geçen şu soruya cevap veriyor: "Ya Rabbi! İnen âyetleri müşriklere tebliğ ettik; onlar da bize “şunları şunları” diyor. Bizim onlara vereceğimiz cevap ne olsun?” 31-47 ve benzeri bütün âyetler, “Cevabınız şu olsun.” şeklinde gelen âyetlerdir.
Bu cevapların toplamı bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Allah’ın âyetleri karşısında insanlar ne derse desin; onlara verilecek mutlaka mâkul bir cevap vardır.
Çünkü İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde cevabı olmayan hiçbir soru olmadığı gibi, izahı olmayan hiçbir konu da yoktur.
Bu âyetlerin tamamı iman edenlere özgüven vermeye yönelik âyetler.
(36-41) BİLGİ GÜÇTÜR
37. Âyet üzerinden müminler, müşriklere soruyor, “Nasıl hüküm veriyorsunuz. Elinizde bir kitap var mı?”
Bu soru çok ama çok önemli. Bu ve benzeri sorular üzerinden ilk iman eden müminler elinde güç olan ve “güçlü olan haklıdır” anlayışını benimseyen Mekkeli müşriklerin karşısına kitapla çıkıyorlar.
Peki, Kitap Nedir?
Kitap bilginin zarfıdır. Kitapta bilgi vardır. Kitaptaki bilgi aynı zamanda belgedir.
Müşrikler kitabın karşısına kitap koyamadılar. Kitaptaki bilgiyi, bilgiyle belgeyle çürütemediler.
Yukarıda ifade ettik “mecnun” iftirası atmaktan, “öncekilerin masalları” gibi temelsiz birtakım iddiaları ortaya koymaktan öte bir şey yapamadılar.
Bunlardan sonuç alamayınca güç kullanmaları; fikren zayıf olmanın, bilgi ve belgeden yoksun olarak hareket etmenin dolaylı bir şekilde itirafıydı.
Bu âyetler bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Bilgi güçtür. Kaynağı vahiy olan, vahiyden beslenen bilgi daha büyük bir güçtür. Dünyanın hiçbir maddî silahı size bu gücü veremez. Bu gücün kıymetini bilin. Gücünüzü bu güç kaynağından alın.
(36-41) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Şunu diyor: “Ara sıra 36. âyeti nefsine oku.” Sana ne oluyor? Neye göre hüküm veriyorsun? …
42-43 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
Kıyâmet ve Sonrası
42. (Onların yalanladıkları kıyâmet günü mutlaka gelecek) Ogün (geldiğinde, amel defterleri açılır. İnkâr edenler için) işler son derece zorlaşır, paçalar tutuşur, (son bir fırsat isterler. Fırsatın kaçtığını görsünler diye) secdeye davet edilirler, fakat (iş işten geçmiştir artık isteseler de) secde edemezler.
43. (Pişmanlık ve mahcubiyetten) Gözleri önlerine düşer, (dünyada secde etmeyi zillet görürken burada) zilleti iliklerine kadar hissederler. Oysa (bu zilleti yaşamamaları için kendilerine) sağlık ve afiyet içindeyken (birçok fırsatlar sunulmuş, defalarca) secdeye çağrılmışlardı.
(42, 43) SONUÇ EĞİTİMİ YASASI NASIL ÇALIŞIR?77
Tefsir Usûlümüzde Sonuç Eğitimi Yasası altında bu yasa ile ilgili genel bir bakış açısı ortaya koyduk ve orada “Bu yasa Kur’an’da hemen her sayfada karşımıza çıkan, bu yönüyle Kur’an’da en çok kullanılan yasadır.” demiştik.
Şimdi burada bu yasanın işleyişini örnekler üzerinden anlatalım.
Kalem sûresinde geçmişe ve geleceğe ait iki olay var.
Geçmişe ait olanı bahçe sahipleri örneğinde gördük. Bunlar “Yaratılan Rabbin adıyla okumuyor” bir kitaba göre hareket etmek yerine kafalarına göre hareket ediyor, Allah’ın verdiği emanete “benim” diyorlar.
Geleceğe ait olayı da 42. ve 43. âyetlerde görüyoruz. Kur’an önümüze âhiretten bir manzara koyuyor.
Şu anda dünyanın herhangi bir yerinde bu saatte bu âyetleri okuyanlar, geçmiş ve gelecek arasında şimdiki zamanda okuyorlar.
Kur’an bu âyetleri okuyan bizi; şimdiki zamanda adına geçmiş ve gelecek zaman denen iki presin arasında alıyor ve diyor ki:
Önce geçmişe bak. Eğer sen de bahçe sahiplerin yaptığına benzer tercihler yapıyorsan ve bu tercihleri yapanları bekleyen sonuçları da görmek istiyorsan, 42. ve 43. âyetlerde anlatılan geleceğe bak. Geçmişten ders alıp, gelecekte bu sonucu yaşamak istemiyorsan, her biri bir servet değerinde olan maddî ve mânevî nimetler üzerinde şimdiki zamanda yapacağın bütün tercihleri buna göre yap.
Evet, Kalın Kalın Altını Çizelim.
Kur’an bir hayat kitabıdır. Hayatın içindeki geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman Kur’an’ın hemen her sayfasında karşımıza çıkar. Kur’an şimdiki zamanda yaşayan bize sürekli ama sürekli geçmiş zamana ait kıssalar, gelecek zamana ait âhiret manzaraları üzerinden ayna tutar.
Bu aynadan bize verilen mesaj çok nettir: Geçmişten ders al, gelecekte hangi sonucu yaşamak ve yaşamamak istiyorsan bugün, şimdi, şimdiki zamanda yapacağın tercihleri ona göre yap.
Biz gelecek âyetlerde Sonuç Eğitimi Yasasına yine dikkat çekeceğiz ama bir yerden sonra okuyucuya bırakacağız. Çünkü bu yasa Kur’an’da kıssalar üzerinden geçmiş ve âhiret üzerinden de geleceğin anlatıldığı tüm âyetlerde karşımıza çıkan bir yasadır.
(42, 43) SECDE ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ NEDİR?
Bu âyetlerde mahşerde secdeye davetten bahsedilir. Burada şu sorular akla geliyor.
İnsanlar dünyada imtihan bittikten sonra neden secdeye davet ediliyor?
Neden namaz değil, neden namazın içindeki diğer kıyam ve ruku gibi rükünler değil de secde öne çıkıyor?
Birinci soru için şunu ifade edelim. Kur’an’daki bütün ama bütün âhiret anlatımlarının mesajı; bu âyetleri dünyada şimdiki zamanda okuyan muhataba yöneliktir.
Bu âyetler muhataba der ki: Dünyada secdeye davet edildin. Bu davete orada icabet etmedinse, âhirette de edemeyeceksin. Gel iş işten geçmeden hâlâ nefes denilen nimeti alıp verirken secde edenlerden ol.
İkinci soruya gelince, Kur’an’da en genel anlatımla secde itaatin, tevazunun, teslimiyetin ve çok derin bir saygıyla Allah’a yönelişin sembolüdür.
Alak sûresinin 1. âyetini ve “Secde et ve yaklaş” şeklinde biten 19. âyetini hatırlarsak; secde sembolü üzerinden anlatılan özellikler yaratılan ve indirilen âyetleri Yaratan Rabbin adıyla okuyan insanların en temel özelliğidir.
Bu özellik, “Yaratan Rabbin adıyla okumayanlara” sürekli kötüyü telkin eden şeytanın da yerine getirmediği bir özelliktir.
Âdem- şeytan kıssasına geldiğimizde bu kıssaların bütün zamanlara “Tarafınızı seçin” şeklinde verdiği mesajın üzerinde duracağız.
Bu dünyada iki taraf vardır; Secde edenlerin ve etmeyenlerin tarafı. Şeytan secde etmeyenlerin tarafında kibrin sembolü olarak dururken, müminler secde eden tarafta itaatin sembolü olarak dururlar.
O yüzden bu âyetlerde secdeye atıf sıradan bir atıf değildir. Bu atıf üzerinden bütün zamanlarda Velid bin Muğire gibi müşriklerin üzerindeki sıfatları üzerinde bulunduran insanlara mesaj vardır. Tarafınız şeytanın tarafı; o tarafta kalır, o tarafta ölürseniz, âhirette o taraftakileri bekleyen akıbeti yaşarsınız.
(42, 43) KUR’AN’DA YAŞANMAMIŞ ZAMANIN YAŞANMIŞ GİBİ ANLATILMASI ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Burada bahsedeceğim konu bir önceki Sonuç Eğitimi Yasasında olduğu gibi Kur’an okurken bize çok ama çok lazım olacak konulardan biridir.
42. ve 43. âyetlerde anlatılan konu gelecek zamanla ilgili; bugünden bakarsak daha henüz yaşanmamış bir zaman dilimi.
Kur’an geçmişte ve bugün kendisini okuyan insanların henüz yaşamadıkları zaman dilimini sanki olmuş, bitmiş her yönüyle gerçeklemiş bir zaman dilimi olarak anlatır. Anlatırken o kadar çok detaya girer ki, cennetteki ve cehennemdeki insanların konuşmalarındaki ayrıntılara kadar verir.
Bu noktada akla şu sorular gelir: Henüz imtihan devam ederken, daha kıyâmet kopmamışken, kimin nereye gideceği daha belli değilken, bu anlatılanları nasıl anlayacağız?
Şu an cennet ve cehennem aktif olarak var mı? Şu an ödülünü almış olan veya cezasını çeken var mı? …
Biz önemine binaen bu ve benzeri soruların cevaplarını içeren konuları Tefsir Usûlümüzde 16. ve 17. yasalar olan Kader ve Vahiy Yasasında geniş olarak ele aldık. Bu konuda Kur’an okuyan her insana okuduğunu doğru anlamada yardımcı olacak bakış açılarını orada ortaya koyduk. Bu konuların daha iyi anlaşılması adına o yasalara bakılmasını önemle tavsiye ederek bu bölüme nokta koyuyoruz.
(42, 43) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu satırları okuduğun “ân”ın senin şimdiki zamanın. Bunun yanında geçmişteki tercihlerine göre şekillenmiş bir geçmiş zamanın bir de şekillenecek gelecek zamanın var.
Buna “hayatın değişmez dekoru” dersek, Kur’an seni bu dekorun içine alır ve presler.
Kur’an’ın amacı;
Sana, senin ve tüm insanların geçmişte yapmış oldukları tercihler üzerinden ders vermek,
Gelecekte o tercihlerin sonuçlarını göstermek,
Senin şu anda şimdiki zamanda yapacağın tercihlerde sana rehberlik yapmaktır.
Rehberin Kur’an olursa, tercihlerin de doğru olur.
44-45 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
44. (Ey Resûlüm! Bu uyarılarla, kendilerine “dünyada secde etmezseniz, âhirette isteseniz bile secde edemezsiniz” mesajı verilmesine rağmen secde etmeyen, her fırsatta sana tuzak kurmaya devam eden ve)Bu ilahî kelamı yalan sayanları Bana bırak. (Onlar tercihe göre takdir yasasının nasıl aleyhlerine işlediğini yaşayarak görecekler. Yaptıkları her yanlış tercihte)Onları(adım adım hedeflerine ulaştıklarını zannederken hiç) bilmedikleri (ve hiç ihtimal vermedikleri) bir yerden adım adım azaba yaklaştıracağız.
(Eğer birileri derse, “Allah’ın vaad ettiği azap neden hâlâ gelmiyor, neden hâlâ Ebû Cehil ve Velid bin Muğire gibi kâfirlerin ‘burnu yere sürtmüyor’78, neden hâlâ onların mü’minlere zulmetmesine izin veriliyor?”)
45. (Çünkü burası imtihan dünyası, koyduğum yasalar gereğince) Ben onlara süre tanıyorum. (Onların kurdukları tuzaklar, yaptıkları planlar karşısında) Benim planım (onların bütün tuzaklarını boşa çıkaracak kadar) sağlamdır.
(44) “BANA BIRAK” ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Bu mesaja bu sûrenin 5. âyetinde “Kur’an ‘Yakında’ Diyorsa Kastedilen Zaman Ne Kadar?” başlığı altında değindik.
Burada konuya farklı bir açıdan bakalım;
“Bana bırak” ifadesini Peygamber Efendimiz ve onu örnek alan hiçbir sahabi “siz bir şey yapmayın” şeklinde anlamadı.
Allah (cc) bu tür ifadeler üzerinden “Siz, size düşeni yapın; sizin yapamayacaklarınızı ben üzerime alıyorum.” mesajını verdi.
Bu mesajın detaylarına Tefsir Usûlümüzde (13. 14. 28. yasa) Mucize, Helak ve Dua Yasalarında değindik.
O yasalarda anlattığımız bakış açısına ilaveten bu tür âyetlerde geçen “bana bırak” ve benzeri ifadelerin doğru anlaşılabilmesi için burada basit bir misal verelim.
Varsayalım 3 yaşında bir çocuğunuz var. O çocuğunuzun kendisinin yapabildiği ve yapamadığı işler var. Gün geçtikçe -büyümesine bağlı olarak- yapabildikleri çoğalırken, yapamadıkları azalıyor. Böyle bir akış içinde siz çocuğunuzun yapamadığı şeyler için “onları bana bırak” diyorsunuz.
İşte bu ve benzeri âyetlerdeki Allah’ın (cc) “bana bırak” ifadeleri şu mânaya zarf oluyor: “Siz şimdi zayıfsınız, size düşmanlık edenleri bana bırakın. Benim Alak sûresinin 19. âyetinde ‘Secde et ve yaklaş’ şeklinde özetleyerek verdiğim yol haritasına uyarsanız, bunlar size zarar veremeyecek. Gün gelip güçlendiğinizde, onları durdurma ve caydırma işini size bırakacağım.”
Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde, vahyin rehberliğinde yapılan yolculuğa baktığımızda, burada anlatılanların aynıyla yaşandığını görüyoruz.
(44) GALİBİYET YAKIN DERKEN, MAĞLUBİYETİ TATMAK
44. âyet Allah’ın yasalarındaki işleyişi anlatıyor. Allah (cc) zalimlere mühlet verdiğinde onlar şöyle zannedebiliyor.
Başımıza bir şey gelmiyorsa, demek ki biz haklıyız.
Başımıza bir şey gelmiyorsa, demek ki onların inandıkları gibi bir ilah yok.
Başımıza bir şey gelmiyorsa, korkacak çekinecek herhangi bir tuzak da yok.
Bu ve benzer zanlar, zalimlere zulme devamda cesaret verebildiği gibi “hedefe ulaşmamıza az kaldı” demelerine de sebep olabiliyor.
Bu noktada 44. âyetin şu bölümü “söz öyle zannedin” anlamında şöyle diyor: “…Onları, (adım adım hedeflerine ulaştıklarını zannederken hiç) bilmedikleri (ve hiç ihtimal vermedikleri) bir yerden adım adım azaba yaklaştıracağız.”
Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu azap dünyada tadımlık olarak yaşanmasa bile, âhirette kesin olarak yaşanacak.
Bu âyetin bütün zamanlardaki zalimlere mesajı şu: Masumlara zulmetmenin, size kazandıracağı hiçbir şey yok. Kazanç diye gördüğünüz şeyler, âhiretteki kaybınızı daha da arttıracak olan şeylerdir… Gelin bu âyetlerden ders alın. Yol yakınken dönün!
(45) ALLAH’IN KURDUĞU TUZAĞIN İŞLEYİŞİ
Tefsir Usûlümüzde (8) İmtihan Yasasında 5. ve 6. alt yasalar olan Mühlet Verme ve Tuzak Kurma Yasalarında bu konuya kısaca değindik. Burada bu âyet vesilesiyle konuyu açalım.
Bizim 45. âyetin mealinde “benim planım” şeklinde verdiğimiz ifadeyi, başka meallerde “Benim tuzağım” şeklinde görmek mümkün.
Burada soru şu: Allah tuzak kurar mı, kurarsa nasıl işler?
“Tuzak” dediğimiz şey, genelde anlık olmaz. Öncesinde bir planlama vardır. O yüzden tuzağı bozmaya, “planı boşa çıkarma” da diyebiliriz.
Allah’ın (cc) Kur’an’da “Ben de tuzak kurarım” anlamındaki ifadelerinin tamamı, o tuzakları bozma ve onları kuranları caydırmaya yönelik ifadelerdir.
Bu ifadeler üzerinden tuzak kuranlara şu mesajlar veriliyor: Haklarında, onları bitirme, yok etme planı yaparak tuzak kurduğunuz müminlerin bu yapılanlardan haberi olmasa bile Allah’ın haberi var. Gelin yol yakınken bu planlardan vazgeçin. Eğer vazgeçmezseniz, bu planlar aleyhinize işleyecek ve kurduğunuz tuzağa kendiniz düşeceksiniz.
Bütün tuzak âyetleri genelde tuzak kuranlara bu mesajı veriyor.
Tuzakların İşleyişine Gelince,
Din dekorunda her şeyi dünya ve âhiretle birlikte düşünmek gerekir. Sadece dünya penceresinden bakılırsa müminlere tuzak kuranların hak ettikleri sonları yaşamadan dünyadan gittiklerini görmek mümkün.
O yüzden din dekorunda Allah’ın adaletinin tam olarak görünmesi, dünyaya âhiret ile bakılmasına bağlıdır.
Böyle bakıldığında, dünyada müminler aleyhinde tuzak kuran; kurdukları tuzaklarla müminlere acı yaşatmak isteyen kim varsa; âhirette yaşatmak istedikleri acıların daha büyüğünü yaşayacaklar.
Bu yönüyle âhiret; bütün tuzakları bozan en büyük tuzak oluyor.
Konuya sadece dünyadan bakarsak, özelde Peygamberimizin 23 yılına, genelde geçmiş peygamber kıssalarına; müminlere tuzak kuranların çoğunun âhirette tadacakları azabın, tadına dünyada baktıklarını görüyoruz.
Bu arada şunu da ilave etmek gerekiyor:
Dünyada müminler aleyhinde kurulan tuzakların boşa çıkması büyük ölçüde iman edenlerin, “Secde et ve yaklaş” şeklinde özetlenen vahyin çizdiği rotayı izlemelerine bağlıdır.
Bu rota izlendiğinde kurulan birçok tuzağın nasıl boşa çıkacağı noktasında, Peygamber Efendimizin yaşadığı 23 yıl, geçmiş bütün peygamber kıssalarının özeti oluyor.
Adeta 23 yıl üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: Peygamberin Kur’an’ı hayata aktarmada izlediği yol olan sünnet-i seniyye bütün tuzakları boşa çıkarmada izlenecek yoldur.
(44, 45) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaşadığın asırda, içinde bulunduğun toplumda güçler dengesini ve elindeki imkanları dikkate alarak üzerine vazife olanları ve Allah’a bırakacaklarını iyi tespit etmen gerekiyor.
Bu tespiti iyi yapar “Secde et ve yaklaş” rotasını takip edersen, bu rota seni korktuklarından emin, umduklarına nail eyleyen bir rota olur. Allah’ın izniyle.
46, 47. ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
46. (Peki neden hâlâ inanmıyorlar?) Yoksa sen (bu işi dünyevî menfaat karşılığında yapıyorsun, bu menfaati elde etmek için de) onlardan bir ücret istiyorsun da onlar (da bu) ağırborç altında eziliyorlar mı? (Hayır! Senin ve senin yolunda olan davetçilerin yaptıkları tebliğ karşılığında herhangi bir ücret istemeleri mümkün değil!)
47. Yoksa (sadece Allah’ın bildiği) gaybın bilgisi onların yanında da (her şeyin kaderini) onlar mı yazıyorlar? (Bu yüzden de bir peygamberin rehberliğine gerek yok mu diyorlar?)
(46, 47) ÂYETLER ARASI KONU BÜTÜNLÜĞÜ VE DİZİLİŞİ
Kur’an’da âyetlerin dizilişi hayatın akış yasasına göre şekilleniyor. Bu gerçeği bilmeyenler, burada olduğu gibi birbiriyle doğrudan bağlantılı olarak gelmeyen ve aralarında konu bütünlüğü olmayan âyetleri anlamakta zorluk çekebiliyor.
Tefsir Usûlümüzde (18) Nüzul Sırası Yasasında bu konu üzerinde geniş olarak durduk. Sûrelerdeki âyetlerin dizilişi oturup masa başında yazılan ve konu bütünlüğü olan kitaplardaki diziliş gibi değildir.
Âyetlerin zarfı olan Kur’an önce hitap olarak gelen sonra kitap haline getirilen evrensel bir mesajdır. Âyetler Allah’ın hitabı olunca hitabın muhatabı; Arap yarımadası özelinde dünyanın geneli oluyor.
Konuya buradan bakarsak 24 saatte, hayatın içinde, aralarında konu bütünlüğü olan hadiseler yaşanmıyor. Yani insanlar “Bugün şu konu ile ilgili hadiseleri yaşayalım, yarın başka bir konu olsun, bir aylık toplam yaşananlara baktığımızda da kitaplarda olduğu aralarında konu bütünlüğü olan bir dizilim olsun.” demiyorlar. Hayatın (kaza, bela, suç ve ceza gibi) kısmen insan iradesinden bağımsız gelişen tarafı böyle demeyi imkansız hale getiriyor. Hadiseler spontane gelişiyor. Bir gün içinde birbirinden farklı birçok konu ile ilgili olaylar yaşanırken, insanların akıllarından yüzlerce farklı konu geçebiliyor.
Hayatın doğal akışı böyle olduğu için, âyetler de bu akışla uyumlu geliyor.
Özetlersek, Kur’an’ın konusu hayatın kendisi olunca, Kur’an’ın içindeki konuların tamamı hayat kitabıyla uyumlu oluyor.
(46) ÜCRET ALMAYIN, ALIRSANIZ ALEYHİNİZE MALZEME OLUR
Peygamberimiz, Peygamberlik görevini yaparken asla ücret istemedi. Geçmiş peygamberler de istemediler. Özellikle Şu’arâ sûresinde bu konunun altı arka arkaya gelen peygamber kıssalarında kalın kalın çiziliyor.
46. âyet ve benzeri bütün âyetlerin bütün zamanlara mesajı şu oluyor: Kur’an’ın mesajlarını insanlara taşımak, bir yönüyle Peygamber mesleğini yapmaktır. Bu mesleği yapanlar, değil ücret almak, bunu aklından bile geçirmesin.
Ücret alırsanız sözünüzün tesirini kırarsınız; alırsanız sizin aleyhinizde malzeme arayanlara, davetinize gelmemek için bahane arayanlara, istediklerini vermiş olursunuz...79
(46, 47) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İdeal olan örnek bir Müslüman olman. Yaşadığın hayatın güzelliği ile insanları İslâm’a hayran bırakan bir insan olman.
Bu senin hedefin olsun. Bu hedefe gitmek için elinden geleni yap. Hedefe tam olarak gidemesen bile âhirete bu niyetle gitmeye gayret et.
48-50 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
“Yûnus Gibi Olma!”
48. (Ey Resûlüm! Onların bahaneleri bitmez, bu “yoksa”ların sonu da gelmez...) Şimdi sen (bütün bu olanlar karşısında) Rabbinin hükmüne sabret. (Hangi zorlukla karşılaşırsan karşılaş, görev yerini terk eden) Balık sahibi (Yûnus) gibi olma; Hani o (“kavmim beni dinlemiyor benim yüzümden onlara bela musibet gelecek” endişesiyle görev yerini terk ettikten sonra bir gemiye binmiş, fakat gemi ani bir fırtınayla batma tehlikesi geçirmişti. Bu olayın aralarında bulunan bir günahkâr yüzünden başlarına geldiğini düşünen gemi mürettebatı bu kişiyi bulmak için kura çekmişler. Kura her defasında Yûnus’a çıkmış; bunun üzerine Yûnus, denize atılmış, balık onu yutmuş o da balığın karnında) dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
49. Şâyet Rabbinden ona (tevbesini kabul etme gibi) bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir hâlde (uzun süre balığın karnında kalacak sonra da) ıssız bir yere atılacaktı.
50. Fakat (öyle olmadı, Yûnus içtenlikle tevbe edince) Rabbi onu (bir kere daha) seçti ve onu sâlihlerden kıldı.
(Ey Resûlüm! Sen ve seninle beraber iman eden bir avuç insan, henüz yolun başındasınız. Yûnus’un yaşadıklarının benzeri sizlerin de başına gelecek. Ne olursa olsun tebliğ görevini ihmal etmeyin!)
(48) İNİŞ SIRASINDA KENDİSİNDEN İLK BAHSEDİLEN PEYGAMBER NEDEN HZ. YUNUS (as)?
Önce şunu ifade edelim, Kur’an’da genelde her âyet; bu âyetlerin indiği yıllarda mutlaka bir ihtiyacı karşılamak için iniyordu. Bu bağlamda geçmiş peygamberlere ait kıssalar da yaşanan ve yaşanacak gündeme dair önemli ihtiyaçları karşılıyordu.
Yani Kur’an’da peygamberlere ait hiçbir kıssa “hikaye olsun” diye anlatılmadı.80 Bu kıssalarda adeta her bir peygamber tecrübeli, alanında uzman bir danışman oluyor ve ihtiyaç olduğu anda danışmanlık hizmeti vermek için Müslümanların yanında mânen hazır bulunuyordu.
Buna bakış açısı dersek, biz tefsir çalışmamızda bütün peygamberlere bu açıdan baktık.
Bu kısa girişten sonra soralım;
“Kur’an’ın iniş sırasında ilk inen âyetlerde ilk anlatılan peygamber neden Hz. Yûnus (as) oldu?”
Bu sorunun cevabını birkaç nokta üzerinden verelim.
Birinci Nokta: Zor Zamanlarda Akla Gelenler
Tefsir Usûlünde (1/5) Korku Yasası’nda bahsettik.
Her insan korkabilir. Korkmak insani bir duygudur. Zor zamanlarda korkunun iyi yönetilmesi gerekir.
Bu âyetlerin indiği yıllara hayalen gidersek, öyle bir ortamda insanların aklından birtakım olumsuz şeyler geçebilirdi;
İlk Müslümanlar arasında “Engelleyenleri, ‘mecnun’ diyerek hakaret edenleri görünce, böyle giderse, bu işin sonu iyi görünmüyor, acaba dönsek mi?” düşüncesini aklından geçirenler olabileceği gibi,
İlk iman edenlerin yakınları arasında “Gel bizi dinle bu işten vazgeç.” diyenler de olmuş olabilir.
Bu ve benzeri duygu ve düşünceler insanın olduğu, zorlukların yaşandığı her zemin ve zamanda akla gelebilecek şeyler.
48. âyet işte böyle ortama iniyor ve diyor ki: “Aklınızdan bunlar geçebilir ama sabredin. Sakın çıktığınız bu yoldan dönmeyin, döndüğüne bin pişman olan Hz. Yûnus (as) peygamberin kıssasından ders alın ve Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyeceğiniz yanlış bir tercih yapmayın.”
İkinci Nokta: Bir Hata Yaparsak Ne 0lur?
Mekke’nin ilk yılarında, zor zamanda insanın aklına geliyor. Hz. Muhammed’in (sav) davetine icabet ederek çıktığım bu yolda “Ya dönersem ne olur? İkinci bir şansım olur mu? Yoksa Rabbim beni siler mi?”
50. âyet insanın ve zorluğun olduğu her yerde içten geçebilecek bu soruların cevabını vermek için iniyor ve zımnen şöyle diyor: “Sıfır hata” insan için imkansızdır. İstenmez ama illa ki hata yaparsınız. Hata yaptığınızda Rabbiniz sizi silmez. Yûnus kuluna verdiği gibi size de fırsat verir. Çıktığınız yol uzun ve zorlukları olan bir yol. Hata yapmaktan korkun ama daha çok da aynı hatada ısrardan korkun. Hatanızda ısrar etmediğiniz müddetçe, tevbe kapısı her insana açık olduğu gibi size de açık olacak.
Üçüncü nokta: İnsanların putlaştırılması
Mealimizde; bu sûrenin girişinde peygamberlerin hataları için şöyle dedik: Peygamberler Allah’tan aldıkları vahyi insanlara aktarma noktasında tek bir harfi bile eksiltme hatası yapmazlar. Ne duydularsa aynen duyururlar. Onlar için geçerli olan “ismet sıfatı” bu alanda geçerlidir.
İnsanlara duyurdukları vahyin gereğini yaparken onlar da hata yapabilir. Ama onlardan hiçbiri hatasında ısrar etmez.
Bu açıklamalardan sonra burada mesaj şu: Hatasız olan sadece Allah’tır. “Allah’tan başka ilah yoktur.” demek, aynı zamanda “Allah’tan başka hatasız kimse yoktur.” demektir. Hata yapan ilah olamaz. Öyle ise “mânevî olarak büyük” diye, “Allah’a yakın” diye, “şöyle büyük meziyetleri var” diye, hiç kimseyi putlaştırmayın, ilahlaştırmayın, sadece Allah’a has olan sıfatları, yaratılanlara vermeyin.
Bu üç noktadan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek; Allah yolunda yola çıkan her Müslüman, yolun başında bu sözleri bir şekilde duymalı. Allah (cc) Hz. Yûnus’un hayatından bir kesiti duyulması ve bilinmesi gereken bu ve benzeri sözlerin duyurulmasına vesile yapıyor. Allâhü a’lem.
51-52 ARASI ÂYETLERİN TEFSİRİ
51. Müşrikler, bu ilahî öğüdü duyduklarında, kin ve nefret dolu bakışlarıyla seni yiyip bitireceklerdi. (Seni itibarsızlaştırmak, insanları senden uzaklaştırmak için) “Hiç şüphe yok, o (cinlerin etkisinde kalmış) bir mecnun” diyorlar.
52. O (mecnun değildir. O âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir elçidir. Ona gelen Kur’an da) tüm insanları kucaklayan (evrensel bir) öğütten başka bir şey değildir. (Siz denilenlere aldırmayın, insanlara öğüt vermeye devam edin!)
(51) PSİKOLOJİK HARP NASIL YAPILIR?
Kalem sûresi 51. âyet bu sorunun cevabını veriyor. O gün müşrikler yaptıkları işin psikolojik harp tekniklerinden biri olduğunu belki bilmiyorlardı ama 13 yıllık Mekke döneminde bu harbin tekniklerinden olan; dezenformasyon, manipülasyon, korku salma, yalan söyleme, iftira atma, hakaret etme, tehdit etme ve işkence yapma gibi unsurların tamamını kullandılar.
Peki sonuç aldılar mı? Hayır. Bekledikleri sonuçları alamadılar ama İslâm’ın mesajının insanlara ulaşmasını yavaşlattıkları söylenebilir.
Bu konuda 2. âyetin tefsirinde “Mekke’nin “Oligark”ları Neden Mecnun Dediler?” başlığı altında gerekli açıklamaları yaptığımız için, bu konuyu oraya havale ediyoruz.
(52) “KUR’AN BENİ YERELE HAPSETMEYİN BEN EVRENSELİM” DİYOR
Kur’an’ın evrensel bir hitap olduğuna, Kur’an’dan verilecek delillerden biri de bu âyettir.
Kur’an ilk inen âyetler grubunda olan bu âyet üzerinden indiği yerdeki insanlara şunu diyor: “‘Yerele geldim’ diye beni yerel zannetmeyin. Ben, benim mesajlarımı yerelden evrensele taşımanız için geldim. O yüzden yerele ait olan gelenekleri, görenekleri, örfünüzü ve adetlerinizi yaşayın ama onları benim ambalajım yapmayın. Beni insanlara sunarken evrensel bir ambalaj içinde sunun.”
Bizim, bu tefsir çalışmasını yapmamızın en önemli sebeplerinden biri de Kur’an’da var olan bu özelliği ve güzelliği onun bütün âyetlerinde göstermektir. Allah’ın izniyle.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Yeryüzü, vahiyle daha yeni yeni şerefleniyor. İnsanlar içinde iman edenler, vahiyle daha yeni yeni değerleniyor. Etrafında yaşanan hayattan rahatsız olan, insanlığın dibe vurmasının üzüntüsünü içinde yaşayan bu yüzden de 35 yaşından sonra Hira’ya çıkan biri var. O birinin içinden geçen sorular var; “Ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, nereden başlamalıyım?” Evet, ilk inen sûrelere baktığımızda gelen âyetler bu derde deva, bu duaya cevap olarak geliyor.
BANA NE DİYOR? Dertlenmenin de sünnet olduğunu biliyor muydun?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Müzzemmil kelimesinin kök anlamına baktığımızda “zml” kökünden yük yüklenmek anlamına geliyor. Bu mânadan yola çıktığımızda sûrenin ismi üzerinden şöyle bir mesaj verilebilir. “Ey vahyin ağırlığını, onu insanlara ulaştırmanın ağır sorumluluğunu omuzlarına yüklenen Peygamber, ayağa kalk! Senin vazifen bir kenara çekilip, örtüye bürünmek değil! Senin vazifen, seni örnek alanlara bu yükün nasıl kaldırılabileceğini yaşayarak göstermektir!”
BANA NE DİYOR? Sağ elle yemek yemek sünnet; doğru ama ondan daha kuvvetli sünnet, vahyin mesajını muhtaç insanlara ulaştırmanın sorumluluğunu omuzlarında hissetmektir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Gece Âbid Olmayandan Gündüz Mücâhit Olur mu?
İlk âyetler üzerinden verilen mesaj gâyet net: gece âbid olmayan, gündüz mücâhit olamaz. Kendi iç dünyasını aydınlatamayanlar, insanlığın mânevî karanlığına ışık olamazlar. Uykusuna söz geçiremeyenler, yattıkları yorganın altından kalkamayanlar, insanlığın dağlar gibi sorunlarının altından kalkamazlar. İç dünyalarını saray yapamayanlar, dış dünyada medeniyet kuramazlar...
BANA NE DİYOR? Milyarlarca insanın iman ve Kur’an adına güzel örneklerden mahrum yaşadığı şu dünyamızda “işe nereden başlayacağım” diyorsan, gece kalk, güneşten önce doğ, önce kendine güneş ol! Sonra da güneşle birlikte bütün bir insanlığı aydınlatma niyeti ile rahmet olarak doğ!
Dava insanını gece kaldıran nedir?
Kimi insanlar gece kalkmakta zorlanır, kimileri de gece yatmakta zorlanır. Âşıklar, dervişler ve davasını dert edinenler gece uzun uzun yatıp uyumakta zorlanırlar. Peygamberler ve onların getirdiği derdi dava edinen büyük insanlar, insanları kendi evladı gibi severler. Bu sevgi, evladı yoğun bakımda olan annenin hali gibidir. Nasıl annenin evladı yoğun bakımdan çıkmadan annenin gözüne uyku girmez, aynen onun gibi, milyonların imansızlık hastalığına yakalandığı bir dünyada, insanlığın mânevî annesi olan bu zatların da gözlerine uyku girmez.
BANA NE DİYOR? Rahat uyuyor musun?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
10. âyet: Diğer birçok âyet gibi 13 yıllık Mekke döneminin stratejisini belirliyor. “İrşat ve tebliğde yönteminizi duygularınıza göre değil, vahye göre şekillendirin” mesajı veriliyor.
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Gece Kalk!
1. Ey (vahyi insanlığa ulaştırma sorumluluğunu omuzlarında hissederek) örtüsüne bürünen (ve iç dünyasına kapanıp kendi kabuğuna çekilen Resûlüm! “İşe nereden başlayayım” diyorsan, haydi kendinden başla.)
2. (Kendi iç dünyalarını aydınlatamayanlar insanlığı aydınlatamazlar. İşte bu aydınlanmanın ilk adımı olarak) Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk (ve teheccüt namazı kıl!)
3. (İstersen bazı geceler, gecenin) Yarısı kadar ya da (duruma göre) ondan biraz eksilt.
4. Veya (dilersen) üzerine (biraz) ilave et (ama mutlaka az veya çok gecenin bir kısmında kalk.) Ve Kur’an’ı (namazın içinde veya dışında ağır ağır, içine sindire sindire, anlamı üzerinde düşüne düşüne) tertil ile oku.
5. (Çünkü) Biz sana (taşıdığı değer ve yüklediği sorumluluk bakımından) oldukça ağır bir söz indireceğiz.
6. Doğrusu (bu ağır sorumluluğun altından kalkabilmek, gece ibadetine kalkmakla doğru orantılıdır. Çünkü üzerindeki yorganı kaldıramayanlar, bu davanın yükünü kaldıramazlar. Bu işe talip olanlar iyi bilsinler ki) gece ibadeti (öz ve söz uyumuna yaptığı) etki bakımından daha güçlü (özün söze yansıdığı) okuyuş bakımından da daha (akılda kalıcı, daha verimli ve daha) sağlamdır.
7. (Gece ibadetlerini gündüze erteleme! Ertelersen, hem gece aldığın verimi alamazsın hem de aksatma ihtimalin çok yüksek olur.) Çünkügündüzleri (vahyi insanlara ulaştırmanın yanında, derdi maişet adına yapacak) pek çok meşguliyetin var.
(1) “KALK” EMANETİN SAHİBİ SENİ ÇAĞIRIYOR
Bu sûrenin 2. âyeti “gece kalk” emriyle başlıyor. Bu emrin gereği olarak Peygamber Efendimiz (sav) gece kalkıyor teheccüt namazı kılıyor ve Kur’an’ı tertil ile okuyor.
Aynı “kalk” emri gelecek yıllarda farz kılınan beş vakit namazın her vaktinde sabah-akşam “kalk, bırak ve ayrıl” şeklinde devam ediyor.
Saban “kalk” namazını kıl.
Öğlen, ikindinhangi işi yapıyorsan onu “bırak”, o işten geçici bir süre“ayrıl” ve namazını kıl,
Akşam ve yatsı oturduğun yerden “kalk” namazını kıl.
Bütün bu “kalk, bırak, ayrıl” emirlerini yerine getirmek neyi anlamanın sonucu oluyor?
Cevap: Hayatı “Yaratan Rabbin adıyla okumanın, anlamanın” sonucu oluyor.
Bu okumayı yapan mümin; sahibi göründüğü hiçbir şeye “benim” demiyor. Beş vakit ezanı duyduğunda ezan ona “Emanetin sahibi seni çağırıyor, her ne işi yapıyorsan kalk, bırak, ayrıl ve gel.” diyor.
Özetlersek, Müzzemmil sûresinde duyulan kalk emri, “kalk, bırak ve ayrıl” şeklinde o günden bugüne bugünden kıyâmete kadar tekrar eden bir emir oluyor ve bu emrin inanç dekorundaki en önemli varlık sebeplerinden biri de insanda “benim” değil, “bende emanet” bilincini aktif tutmak oluyor.
Bu bilinç aktif olmadığında kişi, “Hayat benim, dilediğim gibi yaşarım.” derken,
Bu bilinç aktif olduğunda “Hayat bir emanet, emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle yaşarım.” diyor.
(1) KENDİNE SOR BAKAYIM, SEN HİÇ ÖRTÜYE BÜRÜNDÜN MÜ?
Bu sorunun yanında bir soru daha soralım; 5. âyette geçen ağır sözden kastedilen nedir?
Kur’an’ı “Yaratan Rabbin adıyla okuyan” bir insanın ilk hissedeceği şeylerden biri nedir?
Kur’an hem bu sûrede hem de gelecek Müddessir sûresinde bu sorunun cevabını veriyor.
Bu iki sûrede de ilk âyetlerde öne çıkan örtüye bürünmek; gelen vahyi okumanın, anlamanın sonucunda fark edilen sorumluluğun sembolü oluyor.
Bu sorumluluğu hissettiren sözler; ağır sözler, ağırlık veren, sorumluluk hissettiren sözler oluyor.
Evet, “Yaratan Rabbinin adıyla Kur’an okuyan” her insan; sahibi göründüğü her nimet gibi, Allah’tan elçi vasıtasıyla kendisine gelen vahyin de bir emanet olduğunu anlar. Bu emanet, kendisini okuyan ve anlayan her bilinçli Müslümana iki sorumluluk verir,
Bunlardan biri okuma, anlama ve yaşama sorumluluğudur.
Bunlardan ikincisi yaşadıklarını muhtaç gönüllere taşıma sorumluluğudur.
Bu sorumluğu hissetmek, bu sorumluluk nedeniyle dertlenmek, bu dertlenmenin sonucunda gece kalkıp Allah’tan yardım dilemek,
Evet, bunların tamamı örtüye bürünmektir.
Örtüye bürünmeyi böyle anladığımızda, mesaj şu olur: Her Müslüman örtüye bürünmelidir. Sık sık örtüye bürünmek; “Vahye muhatap olmanın bana yüklediği sorumlulukları yerine getirdim mi?” şeklinde nefis muhasebesi yapmak bilinçli her Müslümanın ödevi ve görevidir.
Bu âyetleri okurken kendine şunu sor: Sen hangi sıklıkta örtüye bürünüyorsun?
(1-7) MÜZZEMMİL VE MÜDDESSİR SÛRELERİ ARALARINDA İŞ BÖLÜMÜ YAPIYORLAR
Bu iş bölümünde,
Müzzemmil sûresi, sorumluluk noktasında içe dönük bir bilinç verirken,
Müddessir sûresi dışa dönük bir bilinç veriyor.
İçe dönük bilincin mesajı şu oluyor: Önce kendinden başla, önce kendini inşa et. İlk olarak yapacağın şey, ibadetler üzerinden emanet ahlakı kazanmak olsun. İslâm ahlakını özgün ve evrensel yapan emanet ahlakıdır. Emanet ahlakı güzel ahlakın olmazsa olmazıdır.
İçe dönük sorumluluğun dışa dönük meyvesi güzel ahlaktır. Güzel ahlak olmadan şeklen Müslüman olmak mümkün olsa bile, örnek Müslüman olmak mümkün değildir.
Dışa dönük bilincin mesajına Müddessir sûresinin girişinde değineceğiz.
(1-7) “REÇETEYİ OKUDUN, HAYDİ KALK İLAÇLARI KULLAN ve TAVSİYE ET”
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde insanların çoğunda vereni unutma verilenlere “emanet demek” yerine “benim” deme şeklinde tezahür eden mânevî bir hastalık vardı.
Bu hastalık, günümüzde de var. Nerede “Hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım.” diyen varsa bu hastalık orada da vardır.
Hangi asırda, hangi coğrafyada olursa olsun, “Yaratan Rabbin adıyla, Kur’an okumak” bu hastalığın mânevî reçetesini okumaktır.
İşte tam bu noktada, reçeteyi okuyan her insan, her iki sûrenin başındaki “kalk” emrinin muhatabı oluyor.
Birinci emir, reçetenin gereğini önce kendi nefsinde uygula derken,
İkinci emir, kendi üzerinde gördüğün uygulamaların güzelliklerini başkalarına tavsiye et şeklinde geliyor.
(1-7) GECE KALKMANIN SAĞLAMASI NASIL YAPILIR? … KALİTE
Gece kalkmanın özünde şekil yoktur. 2-4 âyetlerde geçen “az-çok, yarısı biraz fazla, biraz eksik” gibi ifadelerden Allah’ın muradının şekil, miktar olmadığını anlıyoruz.
Peki Allah’ın muradı ne?
Allah’ın muradı olarak sayabileceğimiz şeylerden biri şudur: “Kim beni daha çok seviyor, kim benim isteklerime daha çok değer veriyor?” sorusunun cevabına bizi şahit yapmaktır.
Ne demek şahit yapmak?
Şahit yapmak şu: Lafta, sözde herkes “Allah’ı çok seviyorum” diyebilir. Ama bu sözün eylemde bir gayret, çaba olarak karşılığı yoksa, o sevgi lafta kalır. Hayata geçiyorsa, o eylem bizim sözümüzün şahidi olur.
Şimdi asıl geleceğimiz yere gelelim. İslâm dininde bütün ibadetler “Allah’ım ben seni seviyorum.” sözünün şahididir. Gece ibadeti Allah’ım ben seni çok ama çok seviyorum anlamına geldiği için bu ibadet şahitliği bir iki tık yukarı taşır.
Burada asıl soru şu: Allah’ı çok sevmenin sağlaması nasıl yapılır. Bu sevginin hayatın pratiğindeki karşılığı nedir?
Bu sorunun tek kelimelik cevabı “KALİTE”dir.
Çok kelimelik cevabı şudur:
Allah’ı çok sevmenin ilk göstergesi davranış kalitesidir. Yani ahlaktır. Yani ahlakın temeli olan emanet bilincini en başa koymaktır.
Bunun hemen yanına doğruluğu dürüstlüğü, hakkı, hukuku içine alan adalet bilincini koymaktır.
Onun hemen yanına hangi mesleği yaparsa yapsın, o meslekte kaliteyi hedeflemesidir.
Bunlarla birlikte bir diğer ölçü, insanları kırmama, üzmeme, kaba davranmama konusundaki hassasiyettir.
Özetlersek, bütün ibadetlerin artı (+) gece kalkmanın sağlaması KALİTE üzerinden yapılır. Bunu yapanın en büyük hedeflerinden biri; bir insanı iyi ve güzel insan yapan ne kadar evrensel özellik ve güzellik varsa onları şahsında toplamak için gayret etmektir.
(1-4) GECE KALKMANIN OLUMSUZ YAN ETKİLERİ
“Kalite” üzerinden gece kalkmanın olumlu yan etkilerini yukarıda saydık. Gece kalkmanın bir de olumsuz yan etkileri var.
Birincisi, gece kalkıyor ve gündüzde alakalı alakasız her yerde her fırsatta gece kalktığını bir şekilde duyuruyorsan, bu bir hamlık göstergesidir. Bu sadece Allah için yapılan ibadetleri, “insanlar senin için şöyle değerli, böyle önemli bir insan” desinlere alet etmektir.
İkincisi, eşine ve çocuklarına karşı standart vazifelerini aksatıyorsan,
Üçüncüsü, bu ibadeti yaparken, gündüz yaptığın işlerin kalitesi düşüyorsa, geçimini sağlaman gereken işleri aksatıyorsan,
Evet bu üçü oluyorsa yapılan gece ibadetleri dile gelse o insana şunu der: Gel sen bu işleri yapma. Yaptığında seni örnek bir insan yapacak olan bu ibadetleri, seni kötü örnek yapacak hale getiriyorsun. Böyle yaparsan, bunun sana getireceği sevap olmadığı gibi bir sürü de günahı olur. İyisi mi sen gece kalkma, gündüz beş vakitle yetin. Daha iyi olacağım derken, daha geri gidiyorsun…
(1-7) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Gece-gündüz kalkarak namaz kılman senin emanet bilincini ve Müslümanlık kaliteni besleyen en önemli kaynaktır. Kalite düşmesin istiyorsan, bu kaynakla bağlantını kesme…
8-9 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
8. (O halde gece-gündüz rızasına uygun hareket etmekle) Rabbinin ismini an ve (razı olmadığı her şeyden kendini çekerek) tüm benliğinle O’na yönel.
(Tek başına olmana, başkalarının “Doğuda ve batıda yeryüzünün süper güçleri; İran ve Bizans var” demelerine aldırma.)
9. (Senin kendisine yöneldiğin Allah:) Doğunun ve batının (da, her yerin ve her yönün de) Rabbidir. (Doğuda batıda, kuzeyde güneyde, yerde ve göklerde, O’nun yarattıklarını, yönettiklerini, yaratacak ve yönetecek) O’ndan başka İlah yoktur. (Sen sebepleri yerine getirerek ve her işinde hasbî bir tevekkülle) O’nu Vekil tut.
(8) EZBERE ANMA. ÖNCE ANLA, SONRA AN!
Kur’an’da “Rabbinin ismini an” şeklinde karşımıza çıkacak âyetlerin tamamı bize şunu diyor: Önce anla sonra an. Anlamadan anmak ezberdir.
Ezber, anlama işinde ilk seviyedir; ilkokul seviyesidir. Hep o seviyede kalmak sürekli kendini tekrar etmektir. Anlamak mânevî anlamda tekâmüle vesile olan bir terakkidir.
(8) “AN”MADA “RAB” İSMİNİ ANLAMANIN ÖNEMİ
Allah (cc) Rab ismiyle yaratılan her şeyi terbiye eder. Bu terbiye de amaç; yaratılan her şeyin kendini gerçekleştirerek, yaratılış gayesini yerine getirebilecek kıvama gelmesidir.
Bu terbiye özelde dünyada, genelde bütün kâinatta düzen, nizam/intizam, yasa/kanun olarak görünür.
Allah (cc) hem terbiye eden hem de terbiye etmeyi öğreten Rab’dır.
Kâinatı/dünyayı ve insanın maddî yanını Rab ismiyle bizzat kendisi terbiye ederken, iki noktada terbiye işini insanlara bırakmıştır.
Birincisi: insanın mânevî yanının terbiyesini; bu terbiyeye bağlı olarak kendini gerçekleştirmesini insana bıraktı. Bu terbiye insanın bebek olarak dünyaya geldiğinde ilk olarak anne-baba ve eğitimciler üzerinden yapılırken, daha sonrasında kendine bırakılıyor. Bu terbiyede amaç ortaya güzel ahlak sahibi bir insanın çıkması…
İkincisi: İnsanın hayatın devamı için kullandığı araçların terbiyesini ona bıraktı. Bu terbiyede tabir caizse Allah (cc) insana malzemeyi ham madde olarak verdi, onun işlenmesini ve mamul hale getirilmesini ona bıraktı. Bu tespiti açalım, bir medeniyet kurmak için bütün malzemeleri verdi. O malzemelerden evler, yollar, şehirler, köprüler, arabalar, uçaklar yapmayı insana bıraktı.
Birinci terbiyede indirilen âyetleri okumanın meyvesi güzel ahlak, ikinci terbiyede yaratılan âyetleri okumanın meyvesi ilim/bilim ve teknoloji oluyor.
Burada bir soru soralım.
Bu iki meyveden biri olmazsa ne olur?
Birinci meyve olmaz ikinci meyve olursa, ilim/bilim ve teknoloji insanlığın başına bela olabilir. Bunun geçmişte ve günümüzde çok sayıda örneği olduğu için, örneklere girmiyoruz.
İkinci meyve olmaz, birinci meyve olursa, “Birinci meyvenin varlığı bize yeter, ikinci olmasa da olur” demek olmuyor. Çünkü hayatın gerçekleri var; o gerçeklere göre, ikinci meyveden mahrum insanların yaşadığı ülkeler geri kalmış ülkeler oluyor.
Ülke geri kaldığında, fakirlik, işsizlik bunlara bağlı eğitim kalitesinin düşmesi, buna bağlı cehaletin ve tembelliği artması gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Güzel ahlaka gül, bu sorunlara bataklık dersek, bataklıkta güllerin yetişmesi zorlaşıyor.
Özetlersek, “ben Müslümanım” diyen her insanın, Rab ismini her yönüyle anlaması ve anlamanın gereğini maddî-mânevî terakki olarak hayata yansıtması gerekiyor.
Bu yansıtma olmadığında Rab ismini anma işi ezberde yani sözde kalıyor. Sözde kaldığı içinde, beklenen faydalar görülemiyor.
(8) “ALLAH’A YÖNELMEK” “SECDE ET VE YAKLAŞ” EMRİNİN GEREĞİNİ YERİNE GETİRMEKTİR
Allah’a yönelmek kıbleye yönelmek değildir. Allah’a yönelmek, razı olmadığı bütün davranışların en uzağında durmak, razı olduğu bütün davranışların yanında, arkasında ve içinde olmaktır.
Rabbi anmayı ve Allah’a yönelmeyi böyle anladığımızda, bu anlam Alak sûresinin 19. âyetinde ifade ettiğimiz “Secde et ve yaklaş” emrindeki anlamı, tamamlayan bir anlam olur.
Bu anlama tersinden bakarsak, mesaj şu olur: Rabbi anlayarak anmadan yapılacak bir yönelme istenen sonucu vermeyeceği gibi, yaklaşmada da beklenen faydayı vermeyecektir.
(9) “LÂ İLÂHE İLLALLAH”, “LÂ VEKİLE İLLALLAH”I DA İÇİNE ALIR
9. âyette “Lâ ilâhe illalah” cümlesiyle, Allah’ın el-Vekîl ismi birlikte geçiyor.
Konunun başında önce kelime-i tevhid cümlesi olan “Lâ ilâhe illallah”ın el-Vekil ismiyle bağlantısına bir bakalım. Sonra el-Vekil isminin anlamı üzerinde yoğunlaşalım.
Burada iniş sırasında ilk kez karşımıza çıkan kelime-i tevhid; bir tevhid zikridir ve gelecek âyetlerde “Lâ ilâheilla hû/Lâ ilâhe illallah” formunda Kur’an’da 63’defa karşımıza çıkacak.
Bu zikirde ilah kelimesi, bu dünyada insanların adına “ilah” dediği ve diyebileceği her şeyin sembolüdür.
Burada ilah kelimesinin yerine Allah’ın 99 esmâsındaki81 bütün isimler konulabilir ve o şekilde, bilinç seviyesi çok yüksek bir tevhid zikri yapılabilir.
Biz bunun örneklerini 99 Esmâ kitabımızda ve Tefsir Usûlümüzde (9) Tevhid Yasasında gösterdiğimiz için burada 9. âyette önümüze çıkan el-Vekil ismi üzerinden “Lâ Vekîl illalah” zikrini açmaya çalışacağız.
(9) EL-VEKÎL İSMİ ŞAHİT: O’NDAN BAŞKA VEKÎL YOK
Allah’ın güzel isimlerinden biri olan el-Vekîl ismi; tevekkül, müvekkil gibi kelimelerle aynı kökten gelir.
9. âyette “O’nu Vekil tut.” Şeklinde karşımıza çıkan ifade, bize şunu diyor Ey insan! Senin fıtratın, Allah’ı vekil tuttu, sen de vekil tut.
“Fıtrat Allah’ı nasıl vekil tuttu?” sorusunun cevabı için bir kurgu yapalım.
Bu kurguda insanın fıtratı intak diliyle daha dünyaya gelmeden önce insanlarla konuşuyor ve onlara soruyor: İçinizden kim bana vekil olabilir?
Yani ben dünyaya geldiğimde;
Benim güneşe ihtiyacım olacak, onu her sabah kim getirebilir?
Benim suya ihtiyacım olacak, onu yağmur olarak kim yere indirebilir?
Benim havaya ihtiyacım olacak, yeşil bitkilere fotosentez yapmayı kim öğretebilir?
Benim mide, kalp, beyin, el, ayak, göz, kulak gibi organlara ihtiyacım olacak, bunları bana kim verebilir?
İçinizde bütün bunları üzerine alacak, bütün bunları “Senin adına ben yaparım.” diyecek bana el-Vekîl olacak biri var mı?
…
Bu soru karşısında bütün insanlar sessiz kalıyor. Bu sessizlik hal diliyle diyor ki: Ey insan! Bizzat gördün ve şahit oldun ki, bu dünyada en akıllı ve en üstün varlık olan insanlar sana vekil olamıyor. Onların olamadığı yerde, donanım yönüyle onların altında olan varlıklar da sana vekil olamaz.
Sana vekil olacak, senin bütün bu ihtiyaçlarını, senin adına üzerine alacak olan sadece ve sadece Allah’tır. O yüzden bu mânasıyla “Lâ Vekîl illalah” demek “Allah’tan başka Vekil yoktur.” demektir.”
(9) VEKİL’E TEVEKKÜL YASASI NASIL İŞLİYOR?
Allah el-Vekîl. El-Vekîl olarak kendisine tevekkül etmemizi istiyor. Fakat tevekkül etmenin bazı şartları var.
Bir önceki konunun devamı olarak kâinattaki işleyişe baktığımızda Allah (cc) bizim asla gücümüzün yetmeyeceği alanlarda, ihtiyaçlarımızın karşılanması için olması gerekenlerin tamamını üzerine alıyor; güneşin doğması, dünyanın dönmesi, yağmurun yağması gibi…
Ama bizim gücümüzün yeteceği alanlarda, sebepler dünyasında, ulaşabileceğimiz bütün sebepleri yerine getirmemizi istiyor.
Bu âyetleri nüzul bağlamında okursak, Peygamber Efendimizin ve ilk Müslümanların sayıları azdı. Buna bağlı olarak imkanları ve güçleri de azdı. Allah (cc) bu zaman diliminde, 10. âyette geçen “O’nu Vekil tut.” ifadesiyle gücünüzü aşan işleri ben üzerime alıyorum, siz yapabileceğiniz işlere yoğunlaşın mesajını verdi.
(8-9) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Rabbinin ismini anmanın ve Allah’a yönelmenin ne anlama geldiğini bilerek yapman çok önemli. Ne anlama geldiği bilerek yapılmadığında, tevekkülün ön şartı olan kendine düşeni yapma şartı tam olarak yerine getirilmediği için, umduğun, beklediğin sonuçları göremeyebilirsin.
10-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
Sabır, Yolun Olmazsa Olmazı
10. (Vahyin mesajını insanlara ulaştırmana engel olmak isteyenlerle kısır tartışmalara girip enerjini boşa harcama.) Onların söylediklerine karşı (her şeye rağmen) sabret ve onlardan (onların senden ayrıldığı gibi değil, sana yakışan, yeniden diyalog yollarını tıkamayacak şekilde) güzel bir ayrılma tarzıyla ayrıl. (Ayrıca sana ölüm gelene dek, temsil ve tebliğ görevine devam et!)
11. (Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir sömürü düzeni kuran, bu düzende) Nimet içinde yüzen (o nimetleri gönderen Allah’ın âyetleri kendilerine hatırlatıldığında, âyetleri ve onları hatırlatan elçiyi yalanlayan) o yalancılarıbana bırak ve (acele etme) onlara biraz mühlet ver.
(Fakat şunu iyi bilsinler, onlara mühlet verişimiz bir şey yapmayacağımız anlamına gelmez.)
(10) KALİTEDEN ÖDÜN VERME, KÖTÜNÜN SEVİYESİNE İNME
10. âyeti ticari dille anlar ve anlatırsak bize denen şu: “Ey iman edenler! Sizler birer mânevî satıcısınız. Evrensel bir ihtiyaç olan “hidâyet” isimli ürünün satışını yapıyorsunuz. Bu satış sırasında ürünün kıymetini bilmeyen, sizi yanlış anlayan ve anlatan birçok insanla karşılaşacak ve onlardan ağır sözler duyacaksınız. Bunlara karşı sabredin.
O insanların bu ürüne şiddetli ihtiyacı olduğunu unutmayın. O yüzden onlardan ayrılırken, onlar kabalık ve saygısızlık yapsa bile siz bir sonraki görüşmenin önünü kesmeme adına, söylenenlere sabredin. Onların size davrandığı gibi davranmayın.
Eğer davranırsanız, bu davranışlarınız onların tekrar dönüp gelmesine engel olabilir. Nefis ve şeytan “O da sana kötü davranmıştı” der ve onlara dönmemek için bahane verebilir.
İşte bu nedenle siz her zaman size yakışanı yapın, “kötü, kötülük yaptı” diye aynı kötü davranışı siz de yaparsanız, sizin ondan farkınız kalmaz. Örnek olma vasfınızı kaybedersiniz.”
(10) SOSYAL YASA: DÖNÜŞÜM ZAMAN İSTER
11. âyette geçen “…Bana bırak, onlara mühlet ver” ifadesine benzer ifadeleri önceki sûrelerde gördüğümüz gibi, gelecek sûrelerde de göreceğiz.
Bu tür ifadelerin zarfı olan âyetler bizi adına “tedricilik”82 dediğimiz çok önemli bir sosyal yasadan haberdar ediyor.
Bu yasaya göre insan, iyi ve kötü alışkanları olan ve bu alışkanları bir günde değil, uzun bir zaman içinde kazanan bir varlık. Bu nedenle zaman içinde kazandığı kötü alışkanlardan hemen birden kurtulması mümkün olmayabiliyor. Bu konuda ona mühlet verilmesi gerekir.
11. âyet bu yasaya dikkat çekerken, bütün zamanlara şu mesajı veriyor: İnsanları kötüden iyiye doğru davet ederken, kötü alışkanlıkların terki noktasında bir mühlet gerektiğini unutmayın. O insanlara birden “vazgeç” demeyin; onlara vazgeçme bilinci verin, kendi hür iradeleri ile vazgeçebilecekleri kıvama gelmeleri için gerekenleri yapmaya devam edin.
(10-11) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kendine bak! Sendeki hiçbir iyi ve kötü alışkanlığı bir kere yaparak kazanmadın. Bütün insanlar da senin gibi. Onlara yönelik yapacağın davette, onların kötüden vazgeçmesini isterken, bunun birden olmayacağını bilerek davran. “Vazgeç” diyerek emir dili kullanmak yerine, “vazgeçme bilinci” veren ikna dilini kullanmanın faydaları üzerinde bir düşün.
12-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
12. (Eğer dünyada doğru yola gelmezlerse) Hiç şüphesiz Bizim yanımızda (onları bekleyen) ağır prangalar ile (alev alev yanan) cehennem vardır.
13. (Buradaki sofralar, onların dünyadaki sofralarına benzemeyecek. Burada onları bekleyen menüde) Boğaza düğümlenen (boğazdan geçmeyen berbat) bir yiyecek ve acı bir azap vardır.
14. (Sahip oldukları güce ve kurdukları sistemlere güvenmesinler. Yalanladıkları kıyâmet günü bir gün gelecek) O gün (geldiğinde) yer ve dağlar şiddetle sarsılacak ve sonundadağlar kum yığınına dönüşerek eriyip akacak (ve akıldan uzak gördükleri mahkeme-i kübra bütün haşmet ve dehşeti ile kurulacak.)
(Ey müşrikler! Bu gerçekleri ilk yalanlayan siz olmadığınız gibi, sonuncular da siz olmayacaksınız.)
15. Biz (geçmişte sizin gibi güce tapan ve sizden daha güçlü olan) firavuna (Musa adında) bir elçi gönderdiğimiz gibi size de, sizin karşınızda (hakka ve hakikate) şahitlik edecek (sizlere model olacak) bir elçi gönderdik.
16. Fakat firavun (da tıpkı sizin yaptığınız gibi) elçiye karşı geldi, Biz de onu (elçiyle gelen mesajların gereğini yerine getirmeyenlere ibret olsun diye) kıskıvrak yakalayıp, şiddetli bir şekilde cezalandırdık.
17. Eğer (bütün bu uyarılardan sonra hâlâ) inkâr edecek olursanız, çocukların (bile) saçlarını ağartan (dehşetiyle onları birden bire ak saçlı ihtiyarlara benzetecek olan) bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız?
18. (Bırakın sizi) O günün dehşetinden (yarılmaz ve yıkılmaz zannettiğiniz) gök bile yarılıp çatlar. (Bütün bu olacaklar şahittir ki) Allah’ın (yeniden diriltme ve hesaba çekme) vaadi (bir gün) mutlaka gerçekleşecektir.
19. Şüphesiz, bu (anlatıların hepsi kıyâmet gelip çatmadan önce insanlara yapılan) bir hatırlatmadır. (Allah insana seçme özgürlüğü vermiştir.) Artık dileyen (inkâr etsin, dileyen de dünyasını ve âhiretini kurtarmak için) Rabbine (varan) bir yol tutsun.
(12-19) BİR KERE DAHA SONUÇ EĞİTİMİ
Tefsir Usûlümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında, Kur’an’da en çok tekrar eden yasanın bu yasa olduğunu söylemiştik.
Bu yasa burada bir kere daha karşımıza çıktı. Çok kere de çıkacak. Bu yasanın çok iyi anlaşılması adına, tefsirimizin başında ilgili âyetler geldikçe bu yasaya dikkat çekmeye devam edecek, sonrasında dozu biraz düşüreceğiz.
12-19 arası âyetlerde sonuç eğitimi geleceğe açılan bir pencerede; içinde prangalar, bukağılar, boğaza düğümlenen ve insanı boğacak hâle getiren yiyeceklerin olduğu cehennem üzerinden gösteriliyor.
Sonra ondan bir önceki adımda sarsılan ve kum yığınına dönen dağlar üzerinden kıyâmet sahnesi gösteriliyor.
Sonra geleceği gösteren kameranın yanında, geçmişe dönük sahneleri gösteren kamera devreye giriyor. Bu sahnede Musa-Firavun kıssasından kısa bir kesit görüyoruz.
Arkasından tekrar geleceğe dönük kamera devreye giriyor ve tekrar kıyâmetten bir sahne gösteriliyor.
Bakalım bütün bunlar bize ne diyor?
(12-19) TARAFINIZI SEÇİN! MUSA MI, FİRAVUN MU?
Kur’an’da sembol isimler vardır. Bu isimlerden Âdem ve Musa (as) bütün zamanlarda iyilerin, şeytan ve Firavun bütün zamanlarda kötülerin sembol isimleridir.
Bir tarafta tevhid bilinci ve emanet bilinciyle hareket eden insanlar.
Diğer tarafta tevhid bilinci olmayan, emanete “benim” diyen insanlar.
Sonuç eğitimi hakkında daha önce ifade ettiğimiz gibi bu âyetlerde, geçmiş ve gelecek bir pres oluyor, şimdiki zamanda bu âyetleri okuyan bize “Bir arkana bir önüne, bir geçmişe bir de geleceğe bak ve tercihini yap.” diyor ve devam ediyor,
Firavunun tercihlerine benzer tercih yaparsanız, onu bekleyen sonu,
Hz. Musa’nın tercihlerine benzer tercih yaparsanız onu bekleyen sonu yaşarsınız.
Özetlersek, mesaj gâyet net: Tercihlerin tarafına şahit olacak. Tercihlerinin toplamı âhirette ebedî kalacağın tarafı belirleyecek. Tarafını seç!
(12-19) KIYÂMET ve ÖLÜM ÜZERİNDEN VERİLEN SONUÇ EĞİTİMİ
Her insanın iki evi var; Biri dünya, diğeri beden evi. Dünya evi kıyâmetle, beden evi de ölümle birlikte yıkılacak. Yani iki ev de ölümlü.
Bu iki evin ölümünde ortak bir nokta; ikisinin de ne zaman olacağı belli değil.
Her insan 80 yaşına kadar da yaşayabilir, her an da ölebilir.
Dünya yüzlerce yıl var olabileceği gibi, yarın kıyâmetin kopması ile her an ölebilir.
Bu iki evin “her an ölebilir” bir özelliğe sahip olması dünyadaki her insana şu mesajı veriyor: Ey insan! Her “ân”ın son “ân”ın olabilir. Madem öyle, her tercihini son tercihin olacakmış gibi yap.
Bu açıklamalar şunu gösteriyor: Kur’an baştan sona bir tercih rehberidir. Kur’an’da anlatılan her Peygamber, birer doğru tercih öğretmenidir.
(19) DİNDE ZORLAMA YOKTUR, ZORLAMA VARSA DİN YOKTUR
19. âyette geçen “Dileyen Rabbine bir yol tutsun” ifadesinin benzerlerini gelecek âyetlerde de göreceğiz.
Bu âyetlerin toplamı bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Size düşen, sonuç eğitiminin güzel sonuçlarını önce kendi üzerinizde güzel ahlak olarak göstermektir.
“Hal” (beden) dilinizin şahit olduğu bu güzellikleri “kal” (fiziki) dilinizle anlatmaktır.
Bu işi yaparken de şunu hiç unutmayın. İslâm dinini anlatmada güzel örnek olmanın dışında hiçbir yol ve yöntem yoktur.
Bu durumda, dinde zorlama da yoktur. Zorlama olan yerde din de yoktur. Din insanlara özgür dileme/tercih hakkı vermiştir.
(12-19) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sonuç eğitiminin sonuçlarını hayatına Allah’ın razı olmadığı her şeyden uzak durma, razı olduğu her şeyin yanında, arkasında ve içinde olma şeklinde yansıt. Bu durumda kendine soracağın soru şu: Yansıtabiliyor muyum?
20. ÂYETİN
TEFSİRİ
20. (Ey Resûlüm!) Şüphesiz Rabbin, senin veyanındakilerden bir kısmının, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini (onların seni örnek almak için kapasitelerini zorladıklarını) biliyor.
Allah, gece ve gündüzü (yaratıp, işleyişlerini) düzenleyerek takdir eder. (Bu takdir çerçevesinde) Sizin (kapasitenizi de sizden iyi bilir. O yüzden her gece) bunagücünüzün yetmeyeceğini bildiği için sizi bağışladı (ve yükünüzü hafifletti. Fakat omuzlayacağınız ağır göreve hazırlanmanız için bu aşamadan geçmeniz gerekiyordu. Şimdi maksat hâsıl olduğu için, ikinci aşamaya geçebilirsiniz. Fakat bu ilk aşama, işe yeni başlayan her dava insanının nefis terbiyesinde belli bir kıvama gelmesi için kıyâmete kadar tedavülde olacaktır. Haydi) Artık (gece kalktığınızda) Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. (Bu aşamalardan ilk geçen sizler değilsiniz. Geçmişte de birçok dava insanı bu aşamalardan geçti.)
Allah (onlar da olduğu gibi sizin de) içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.
(Allah’ın huzurundaki duruşu, hayatın her anına taşımak için) Namazı dosdoğru kılın (sizi dünya malına karşı bağımlılıktan kurtaran, sizi bencillik ve cimrilik gibi kötü sıfatlardan arındıran) zekâtı verin. (Verdiğiniz her şey O’nun olduğu halde, O, yolunda verdiğiniz her şey için kendini borçlu, sizi alacaklı yazıyor. Haydi, böyle kârlı bir ticaret için sadece farz olan zekâtla yetinmeyin. Vermenin her şekliyle) Allah’a güzel bir borç verin.83(Bu şekilde) Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz onu Allah katında daha güzel bir iyilik ve daha büyük bir mükâfat olarak bulursunuz. (Fakat ne kadar iyilik yaparsanız yapın, yine de gururlanmayın! “Yaptım, ettim” demeyin; ne kadar yaparsanız yapın, hakkıyla yapamamanın mahcubiyetini yaşayarak) Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah(bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti çok olan) Rahîm’dir.
(20) ALLAH’IN, SONUÇLARI “YENİ ÖĞRENMİŞ GİBİ” BİR DİL KULLANMASI
Allah (cc) ezeli ilmin sahibi olduğu için O’nun bir şeyi önce bilmemesi, sonra olunca öğrenmesi mümkün değildir.
Fakat buna rağmen Kur’an durumun böyle olmadığını akla getiren bir dil kullanır. Bu dilin örneklerinden birini84 bu âyette görüyoruz.
Bizim “Sizin bunagücünüzün yetmeyeceğini bildiği için sizi bağışladı” şeklinde meal verdiğimiz âyetin motamot çevirisi şöyle: “Sizin bunagücünüzün yetmeyeceğini bildi ve sizi bağışladı.”
Allah’ın Kur’an’da bu şekilde bir ifade kullanmasına lütfedip kulunun seviyesinden; anlayacağı dilden iletişim kurması anlamında tenezzülât-ı ilahî diyoruz.
Bunun benzerini 5 yaşında çocuğunun seviyesinden konuşan annelerin “Annen senin, piknikte üşüteceğini bildi. O yüzden yanına havlu aldı.” İfadesinde görürüz. Aslında anne onu yeni öğrenmiyor. Çocuğun seviyesinden konuştuğu için o dili kullanıyor.
Kur’an’da benzer bütün ifadeleri buradaki bakış açısı üzerinden anlayabiliriz.
20. ÂYET NE ZAMAN İNDİ?
20. âyette 2. âyette emredilen gece ibadetlerine yönelik bir kolaylaştırma var. Bu kolaylaştırmanın aynı gün, aynı hafta içinde olabileceğini düşünmek mantıklı olmayacağı için arada başlama sürecinden sonra bir zorlanma sürecinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Bunu dikkate aldığımızda bazıları bu âyette geçen “Allah, yolunda çarpışacağını bilmektedir” ifadesinden yola çıkarak bu âyetin savaşların olduğu Medine’de indiği söylemişler.
Fakat, âyetin Arapça metninde geçen ve yakın geleceğe dönük haberlere işaret eden “se” edatının “se’yekûnü” şeklinde kullanılması Allah’ın gelecekten haber verdiğini gösteriyor.85
Bütün bunları dikkate aldığımızda âyetin iniş zamanı için Medine’deki savaşlara çok uzak olmayan, Mekke’deki birinci yıla da çok yakın olmayan bir zaman dilimi tercih edilebilir.
Bizim tercihimiz, Müslümanların Mekke’de çektiği zorlukların artmaya başlamasına bağlı olarak Habeşistan’a yapılan hicretlerin yapıldığı 5. 6. yıllar olabilir. Allâhü a’lem.
(20) “KUR’AN’DAN KOLAYINIZA GELENİ OKUYUN” EMRİNİ NASIL ANLAYACAĞIZ?
Anlamak için iki noktaya bakacağız;
Birinci nokta: Kolaylaştırma emrinin indiği zaman dilimine,
İkinci nokta: Kolaylaştırma emrinin bütün zamanlara verdiği evrensel mesaja,
BİRİNCİ NOKTA
Bu noktayı anlamak için şu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor; Allah (cc) “gece kalk” emrinin zor olacağını baştan biliyordu. Genelde kolaydan zora bir yöntem izleyen Allah (cc) bu konuda neden zordan kolaya bir yöntemi tercih etti?
Önce Allah’ın baştan bilmesine cevap verelim.
Bu konuya yukarıda “Allah’ın, Sonuçları “Yeni Öğrenmiş Gibi” Bir Dil Kullanması” başlığı altında kısmen değinmiştik. Burada biraz daha açalım;
Allah’ın terbiye etmek anlamına gelen Rab ismi dünyadaki bütün eğitimcilere izledikleri yöntemlerde ilham kaynağı olan bir isimdir.86
Bir eğitimcinin bir şeyi baştan bilmesi; onu baştan söylemesini gerektirmiyor. Eğitimci, -eğitimin doğası gereği- eğitime kendi bilgi seviyesinin en üst sınırından başlamıyor. Muhatabı olan öğrencinin seviyesine iniyor; vereceği bilginin içselleşmesi; yeteneğe dönüşmesi için gereken süreci dikkat alıyor. Böylece onun öğreneceği her şeyi yaşayarak öğrenmesini istiyor.
Allah’ın (cc) baştan söylememesi bu örnek üzerinden anlayabiliriz.
Gelelim, zordan kolaya bir yöntem izlenmesine,
Allah (cc) İslam’ın ilk yıllarında hem kolaydan zora hem de zordan kolaya her iki yöntemi birlikte uyguladı.
Siyer kaynaklarına baktığımızda gece kalkıp kılınan teheccüt namazına gece ibadeti dersek, bu ibadetin yanında gün içinde sabah ve akşam şeklinde iki vakit namazın da kılındığını görüyoruz.
İki vakit olarak başlayan bu ibadet, ilerleyen yıllarda beş vakit namaz olarak karşımıza çıkıyor.87
Bu açıdan bakarsak Allah (cc) her konuda olduğu gibi ibadet konusunda da kolaydan zora doğru uyguladığı yöntemi, vahyin ilk yıllarından beri uyguluyor.
Bu uygulama devam ederken, Allah (cc) bu uygulama ile eş zamanlı olarak -ilk inen âyetlerde- gece ibadetiyle zordan kolaya doğru bir uygulama daha tercih ediyor.
Bu noktada yukarıdaki sorumuzun cevabını vermek için soralım: Bunun hikmeti nedir?
Allâhü a’lem hikmetlerden biri şu olabilir: Allah (cc) insanı herkesten çok iyi tanıyor. Bu tanımaya bağlı olarak, “yapın” dediği ibadetleri yapma konusunda bazı insanların üst sınırları zorlayacağını, daha fazlasını yapmak isteyeceklerini ve bunun sonucunda ruhbanlaşacağını biliyor.88
Sonu ruhbanlaşmaya varan böyle bir yolun insan doğasına uygun olmayacağını uygulama içinde öğretiyor ve bu uygulama üzerinden insana; insanın “istiap haddini” (mânevî yük taşıma kapasitesini) gösteriyor.
Bu gösterge üzerinden Peygamber Efendimiz (sav) şu evrensel mesajı veriyor: Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin… nefret ettirmeyin.89
Bu mesaj üzerinden ikinci noktaya geçiş yapabiliriz.
İKİNCİ NOKTA
“Kolayınıza geleni okuyun” emrini “en kısa sûreleri okuyun” şeklinde anlayanlar olduğu, “gece ibadeti için kalktığınız günlerin sayısı azaltın” veya “gece kalktığınızda yaptığınız ibadetlerin sayısını azaltın” şeklinde anlayanlar da olmuş.
Biz onların hepsini doğru kabul ederek, daha genel bir bakış açısı ile aynı âyet içinde iki defa tekrar edilen “kolaylaştırın emrine” günümüz penceresinden baktığımızda şu mesajları görüyoruz;
Yaratana karşı yerine getirdiğiniz ibadet göreviniz; yaratılanlara (eşe, işe, çocuklara, topluma ve nefsinize karşı) karşı görevinize aksatmasın.
Yaratana karşı görevinizi yaparken, ibadetleri yaratılanlarla ilişkinizi aksatmayacak bir seviyeye çekin.
Yaratanla ve yaratılanlarla ilişki bir günlük, bir aylık bir ilişki değil bu ilişki bir ömür sürecek, o yüzden ibadetlerde alt sınır olan beş vakit namazın farzlarını bir ömür devam edebileceğiniz seviye olarak belirleyin.
Çünkü amellerde efdal (en faziletli) olan üç gün zirvede yapıp, beş gün terk etmek değildir. Efdal olan az da olsa devamlı yapmaktır.90
Mesaj şöyle devam ediyor: Hayatın içindeki sorumluluklarınızı dikkate alarak önce kendinizi tanıyın.
Bu tanımadan sonra;
İlk adım: İbadetleri hayatınıza en alt sınırdan ve en kolay yapabileceğiniz seviyede koyun.
İkinci adım: İbadetleri neden ve niçin yaptığınıza dair bilincin artmasına bağlı olarak seviyeyi yükseltmeye çalışın.
Üçüncü adım: Bir gün 24 saat. Hayatın içindeki sınırlar ve sorumluluklar bir yerden sonra -isteseniz bile- ibadetlerdeki sayının artmasının önüne geçiyor. O yüzden siz ibadetlerde mâkul bir seviyeyi yakaladıktan sonra, keyfiyete, verimliliğe, anlama/mânaya ağırlık verin.
Beş vakit Allah’ın huzurda olma şuurunu, her vakte bilinç olarak taşımayı, her vakti Allah huzurunda ihsan şuuruyla yaşamayı hedefleyin.
Özetlersek, her insan farz olan ibadetlerden başlayarak Allah’a karşı temel görevlerini kolayca ve her gün yapabilecek bir seviye belirleyecek. Kısa-uzun tatil günlerde bu seviyenin üstüne çıksa bile, altına inmeden devam etmeyi hedefleyecek.
(20) NEDEN “NAMAZDA KOLAYINIZA GELENİ OKUYUN” DENMEDİ DE …
Şöyle bir soru akla gelebilir: Bu emir neden “Namazda kolayınıza geleni okuyun” şeklinde değil de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” şeklinde geldi?
Önce şunu ifade edelim: Bu emir böyle geldiği halde hiç kimse, burada kastedilen namaz değil sadece Kur’an okumak şeklinde anlamadı.
Öyle anlamak için bu âyetin indiği birinci yılda ortada 5-10 cüz Kur’an âyetleri olması ve her gece bunlardan belli bir sayfadan az okunmamasına dair bir emir olması gerekiyordu.
Böyle bir emir hiç olmadı.
Âyetin siyer bağlamını dikkate aldığımızda, bu emrin “Gece namazında ne okuyalım?” sorusuna cevap olarak geldiğini anlıyoruz. Emrin böyle bir soruya cevap olarak geldiğini düşünürsek, bağlam nedeniyle emrin bu şekilde geldiğini söyleyebiliriz.
(20) EMANET BİLİNCİ ÜZERİNDEN FARZ OLAN ZEKATA HAZIRLIK
Fıkhı olarak yılda bir defa verilen zekat hicretin 2. yılında yani bu âyetlerin inmesinden yaklaşık 15 yıl sonra farz kılındı.
Fakat bu durum, “Kur’an o zamana kadar zekattan hiç bahsetmedi anlamına” gelmiyor.
Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinin girişinde anlattığımız ve diğer Mekki sûrelerde de yer yer anlatacağımız gibi Kur’an Müslümanlara “senin değil, sen de emanet bilinci” verdiği birçok âyetle onları farz olan zekata hazırladı.
Bu hazırlık aşamasında Kur’an Müslümanları özelde zekata hazırlarken, daha genelde, Allah’tan emanet olarak alınan hayatı, Allah’ın razı olduğu şekilde yaşama ve O’na en güzel şekilde geri vermeye hazırladı.
Tefsir Usûlünde (27) İnfak Yasasında da bahsettiğimiz gibi İNFAK: insanın zekat ve sadaka da dâhil, bütün fayda verme şekillerini içine alan bir verme türü olur; sevgiye muhtaç birine sevgi, ilgiye muhtaç birine ilgi, bilgiye muhtaç birine bilgi vermek de infaktır.
Özetlersek, teknik olarak zekat bu âyetlerin inmesinden yaklaşık 15 yıl sonra Medine’de farz oldu ama Kur’an’ın bu farza hazırlık anlamındaki alt yapı çalışmaları ilk inen âyetlerdeki emanet bilinciyle başladı.
(20) ALLAH BORÇ İSTER Mİ?
Bu konuya mealimizde Hadid sûresinin girişinde değindik. Burada bu konuya çok kısa bir şekilde işaret edeceğiz.
"Allah'a, güzel bir borç verin" ifadesi sadece bu âyette geçmez, genelde benzer içerikte 6 âyette gelir.91
Bu ifadede mecazi olarak; insan borç veren, Allah borç alandır. İşin hakikatinde, insanın sahip olduğu her şeyin adı emanettir. O yüzden sembolik olarak insanın “borç verdiği” şeylerin tamamı, aslında Allah’ın ona verdikleridir.
Bu mecazi anlatımda Allah’ın verdiği imkanların tamamını, Allah’ın yolunda harcamaya teşvik vardır. Bu teşvik üzerinden şu mesaj verilir: Allah’ın verdiği imkanları, O’nun yolunda harcasanız da harcamasanız da bir gün o imkanlardan kesin olarak ayrılacaksınız.
Onları “Allah’a borç olarak” verirseniz, “Allah en güvenilir borçludur.” Borcun tamamını geri verdiği gibi sizi ebedî cennet üzerinden alacaklı yapar. Yani Allah yolunda vermek demek, gerçekte verdiğinden daha fazlasını almak demektir.
Ama borç vermezseniz, âhirette büyük bir mahrumiyet yaşamanın yanında, emanete ihanet cezası gibi bir ceza ile karşılaşacaksınız.
(20) GAFÛR VE RAHÎM ESMÂSI BİZE NE DİYOR?
Bu isimlerden önce gelen Ekrem ve Vekîl isimlerini hatırlarsak, Gafûr ve Rahîm isimleri de ilk gelen esmâ arasında sayılabilir.
Bu iki esmânın mesajlarından biri şu: Kur’an’ın size yeni yeni tanıtmaya başladığı Allah (cc):
Kullarına kaldırmayacakları sorumluluklar yükleyen,
Onların açığını arayan; en ufak bir hatada onları cehenneme atmak için fırsat bekleyen bir ilah değildir.
Aksine kullarını çok seven, Kerîm ismiyle onlara sayısız ikramda bulunan,
Vekîl ismiyle onların taşıyamayacağı yükleri üzerine alan bir ilahtır.
“Gece kalkma, namaz kılma, zekat verme gibi ibadetleri tam olarak yapamıyoruz” diye endişe yaşamanız güzel.
Fakat bu endişeler sizi ümitsizliğe ve karamsarlığa sürüklemesin.
Siz niyetinizi, o niyetin şahidi olan gayretlerinizi ve samimiyetinizi ortaya koyduğunuzda Allah’ı Gafûr ve Rahîm olarak bulacaksınız.”
Bu konunun detaylarını Tefsir Usûlümüzde (32) Tevbe ve Af Yasasına havale ederek bu sûre ile ilgili açıklamalarımıza nokta koyuyoruz.
(20) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Elinden geldiğince gece kalkmaya çalış. Bunun yanında sevgini, ilgini, bilgini varsa malından mülkünden vererek elinden gelen bütün imkanlarla Allah yolunda infak et.
Bunu yaparsan, Allah (cc) zatını “borçlu” seni “alacaklı” yazacak. Bunu yapmazsan dünyanın en büyük mânevî ticaretinden elde edeceğin büyük kârdan mahrum olduğun gibi, ebedî bir zarar da karşına çıkacak.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Varlığımızdan haberdar olan müşrikler sözlü sataşmaları ile bizleri rahatsız ediyor. Peygamber Efendimiz hakkında (hâşâ) büyücü/sihirbaz, mecnun/deli, yalancı, çarpılmış, şâir... dendiğini duyuyoruz. Ama bütün bunlara rağmen biz, bize yakışanı yapıyoruz. Vahyin gündemini ev ödevi kabul edip, yapmamız gerekenlere odaklanıyoruz.
BANA NE DİYOR? Kendi gündeminde lokomotif olmak varken, başkasının gündeminde yönü ve yolu belli olmayan doldurulmuş bir vagon olma tuzağına düşme!
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrenin ismi üzerinden verdiği mesajı bulmak için Müddessir ve Müzzemmil kelimeleri arasındaki farka bakmamız gerekiyor. İkisi de örtünme anlamına gelir. Fakat Müzzemmil ev içerisinde battaniye tarzı bir şey ile örtünmedir. Müddessir ise ev dışında çarşıda pazarda palto ve pardösü ile örtünmektir. Bu nüanstan yola çıkarak Müzzemil’in içe doğru bir açılıma, Müddessir’in ise dışa doğru bir açılıma işaret ettiğini söyleyebiliriz.
BANA NE DİYOR? “İçe doğru derinleşmeden, dışa doğru açılım olmaz” diyor.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Korkutarak Uyarmak Doğru mu?
2. âyet: Efendimize “kalk ve insanları uyar” diyor. Uyarmak, sevenin sevdiğine karşı görevidir. “İnsanlık için en büyük tehlike nedir?” diye sorulsa, dünyadan birtakım şeyler sayılabilir. Dünyadan ne sayılırsa sayılsın, hepsinin ortak özelliği fâni olması, gelip geçmesidir. Cehennem gelince geçmeyen en büyük musibettir. Dolayısıyla cehennem, insan için en büyük tehdit ve tehlikedir.
Bütün peygamberler ve onların yolundan gidenler insanlığı bu, en büyük tehlikeye karşı uyarmayı, insan olmanın gereği saymışlar. Nasıl bir anne evladını bekleyen tehlikelere karşı onu uyarır... Nasıl bir öğretmen ders çalışmayan öğrencisini olacaklara karşı uyarır... Nasıl bir doktor hastalarını uyarır... Hiç kimse çıkıp da bu uyarılara “tehdit” demez. Bütün bu uyarılar sevginin ve bir başkasının iyiliğini istemenin tezahürleridir. Aynen bu örneklerde olduğu gibi adı cehennem olan büyük bir tehlikeye karşı insanlığı uyarmak, insan olmanın, Müslüman olmanın gereğidir.
BANA NE DİYOR? Üzerine ateş sıçrayacak bir insanı uyarmada hassas olman güzel, peki, aynı hassasiyeti kendilerini cehenneme götürecek bir hayat yaşayan insanları uyarmak için de gösteriyor musun?
İlk hicret emri ne zaman verildi?
Akla gelen ilk cevabı biliyoruz. Fakat o bilginin doğru bir zemine oturabilmesi için şu bilgilerin bilinmesine de ihtiyaç var.
Peygamber Efendimizin 23 yıllık peygamberlik dönemine baktığımızda birbirini tamamlayan üç hicret görüyoruz.
İdeale doğru hicret,
İdeali yaşamak için hicret,
İdealini insanlığa taşımak için hicret,
İdeale doğru giden hicret bu sûrenin 5. âyetiyle başlıyor. Şu soruyu soralım “Eğer ilk Müslümanlar kötülükleri terk etmeselerdi, hicret ettikleri Medine’de güzel örnek olabilirler miydi?” Hayır. Peygamber Efendimizin Muhacir tanımı da bu tespitin referansı oluyor. “Gerçek muhacir: Allah’ın yasak ettiği şeyleri terk edendir92” Kur’an, 13 yıllık Mekke döneminde, Müslümanları ideallerine göre şekillendiriyor. Kıvama gelen mü’minler ideallerini yaşamak için Medine’ye hicret ediyorlar. Medine’de, o idealleri bütün bir insanlığa taşıyacak medeniyetin temelleri atılıyor ve 23 yılın sonunda 1 kişiyle başlayan dava, 100 binden fazla insana ulaşmış oluyor.
BANA NE DİYOR? İdeallerine doğru giden hicretin neresindesin? Herhangi bir ülke bize örnek bir Müslüman gönderin dese, “O ben olayım” der misin?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
1. âyetten 7. âyete kadar dışa doğru açılımda nelere dikkat edileceği konusunda bilgi veriliyor. Mesaj gâyet net: Güzel örnek olamayanlar davetçi olamazlar.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Kalk ve Uyar!
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Eyörtüsüne bürünen (Peygamber! Gece ibadetleriyle içe doğru derinleşirken, dışa doğru açılmayı da ihmal etme!)
2. (Haydi, sana inen vahyin mesajlarını muhtaç gönüllere götürmek için kalk ayağa!) Kalk ve (yanlış yolda giden insanları, yolun sonunda bekleyen tehlikelere karşı, bir anne şefkatiyle) uyar.
3. Rabbinin (insanlığın hizmetine sunduğu sayısız nimetleri üzerinden O’nun) büyüklüğünü ilan et!.
(Bu işi yaparken, aşağıda senin şahsın üzerinden insanları uyaracak olan her mü’mine verilen şu emirleri de tebliğ et!)
4. (Öncelikli olarak, maddî elbiseni temiz tuttuğun gibi kişilik ve karakterini sembolize eden mânevî) Elbiseni (de) temiz tut.
5. (Bu elbiseleri kirletecek her türlü maddî-mânevî) Pisliktenkaçın.
6. (İnsanlara hangi iyiliği yaparsan yap, kimden hangi nankörlüğü görürsen gör) Yaptığın (hiçbir) iyiliği çok görerekbaşa kakma.
(Ey Resûlüm! Sen, inandığın değerleri duyurmak için harekete geçtiğinde, bundan rahatsız olanlar da harekete geçecekler. Seni bu işten vazgeçirmek için önüne çok büyük engeller koyacaklar.)
7. (Ama sen her şeye rağmen) Rabbin için sabret!
ÜRÜN KADAR, AMBALAJDA ÖNEMLİDİR93
Sûrenin tefsirine başlamadan önce, anlatacaklarımıza zemin hazırlama adına irşat ve tebliğ konusunda önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
Günümüz dünyasında bir ürünün üretimi kadar ambalajı da büyük önem arz ediyor.
Ürün; üretilen, pazarlanan ve müşteriye sunulan şey olurken, ambalaj sunum şekli oluyor. Sunum şekli güzel olmazsa, ürün hedef kitleye tam olarak ulaşamayabiliyor.
Bu örnekten yola çıkarak Müslümanın iç dünyasına; iç dünyasındaki inancına, bilgisine ve ahlakına ürün diyoruz. Müslümanın dışarıdan duyulan ve görünen söz ve davranışlarına da ambalaj diyoruz.
Bu noktada Müzzemmil süresi iç dünyamızı; ürün tarafımızı inşa ederken, Müddessir süresi dışa bakan ambalaj tarafımızı inşa ediyor.
Her iki sûrenin ortak mesajı şu oluyor: içinizdeki güzellik ne kadar önemliyse, onun dışarıda sunumu da en az onun kadar önemlidir.
GÜNÜMÜZDE EN BÜYÜK SORUNLARDAN BİRİ DE EVRENSEL ÜRÜNÜ YEREL AMBALAJLAR İÇİNDE SUNMAKTIR
Ürünün adı İslâm dinidir. Bu ürünün sunumunu yapanlar da Müslümanlardır. Ürün kâinatı/evreni yaratan Allah’tan gelmiş ve evrenseldir. Evrensel olan bu ürünün, yine evrensel ambalajlar içinde sunulması ve tanıtılması gerekir.
Ürünün kalitesinde zerre şüphe yoktur. Ama ürünün sunum şeklinde ciddi sorunlar vardır.
Ürünün kendisi evrensel olmasına rağmen, ilk piyasaya sürüldüğü ortam yereldir. Yani Kur’an o gün için dünyanın neresine inse, indiği bir yer olacak o yüzden de yerel olacaktı. Bu nedenle İslâm dininin iniş zamanı itibarı ile yerel olması kaçınılmazdır.
Bu gerçeği bilen her Müslümanın İslâm’da yerel ve evrensel ayrımını yapması gerekir.
İmana, ibadetlere ve ahlaka zarf olan din evrenseldir ama dinin geldiği toplumun örfü, adeti, geleneği, yaşam tarzı yereldir. Yerel olan evrenselin ambalajı olamaz. Evrensel olan din yerel ambalaj içinde sunulamaz.
Çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu tespitten sonra şu tespiti yapabiliriz: “Müddessir sûresinin ilk âyetleri, evrensel bir ürün için, evrensel bir sunum şekli nasıl olmalı?” sorusuna cevap veriyor. Bu cevaba aşağıda değinelim.
(1-7) ÖN BİLGİ: Burada anlatacağımız konuları Tefsir Usûlümüzde (11) Peygamberlik, (20) Evrensellik ve (25) Cihad Yasasında ortaya koyduğumuz bakış açısı üzerinden okuyabilirsiniz.
(1-7) ÖN BİLGİ: Müzzemmil sûresinin tefsirine başlarken başlangıçtaki benzerlik nedeniyle Müddessir sûresini de içine alacak şekilde ortak açıklamalar yaptık. O açıklamaların okunduğunu varsayarak konuya giriş yapıyoruz.
(2) EMANETİN SAHİBİ “KALK” DİYOR?
Bu âyette Allah (cc) Hz. Muhammed (sav) üzerinden bütün insanlara “kalk” diyor.
Bu âyet karşısında Allah’ın verdiği nimetlerin emanet olduğuna iman edenler, emanetin sahibi “kalk” dediğinde kalkıyor.
Verilen nimetlere “benim” diyenler, kalkmıyor…
Bu sözleri başka bir açıdan söylersek,
“Yaratan Rabbin adıyla okuyanlar” kalkıyor,
Okumayanlar kalkmıyor.
Bu açıklamalar bir kere daha bize şunu gösteriyor. Kur’an bütün âyetleriyle baştan sona bir emanet bilinci inşa ediyor.
Bu bilinç ne kadar güçlü olursa Allah’ın emirlerine itaat o seviyede güçlü oluyor. Zayıf olduğunda veya yok olduğunda bunun zayıflığı veya yokluğu kişinin söz ve davranışlarına sorumsuzluk, ihmal veya itaatsizlik şeklinde yansıyor.
(2) “KALK” EMRİ KİME, PEYGAMBERE Mİ, BANA MI?
“Kalk” emri, Allah’a, Peygambere iman eden; bu imanın sonucu olarak sahibi göründüğü her nimete emanet olarak bakan her Müslümanadır.
Bilinçli her Müslüman Allah’ın insanlara verdiği emirleri Peygamber üzerinden verdiğini bilir. O yüzden Kur’an okuduğunda kendini bu emrin muhatabı olarak görür.
Bilir ki, her Müslüman elçinin elçisidir; Peygamber Efendimiz (sav) Allah’tan vahiy alan ve bütün insanlara tebliğ yapan bir elçidir; bilinçli her Müslüman da o elçinin elçisidir.94 O elçiye gelenleri okur, anlar önce kendi nefsinde güzel bir örnek olarak yaşar ve sonra ailesinden başlayarak bu işi hal ve kal diliyle temsil ve tebliği eder.
(2) KALKIP UYARMAK VE UYARMAMAK NE ANLAMA GELİR?
Olaya emanet açısından bakıldığında ne anlama geldiğini yukarıda ifade ettik. Burada farklı bir açıdan bakacağız.
Bir tehlike karşısında, özellikle de hayati bir tehlike karşısında; bir insanın bir başkasını uyarması en temelde insanlık görevidir.
Varsayalım, karşı binada komşuda yangın var. X isimli şahıs, birtakım sesler duyması üzerine uyanıyor ve yangını fark ediyor. Bu durumda X’in ne yapması gerekir? Bir insan olarak komşusunu uyandırması ve uyarması gerekir.
Ama X öyle yapmıyor, “bana ne, başkası uyarsın” diyor ve uykusuna devam ediyor ve içinden de yangını yılana benzeterek “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyor. O yılanın yarın büyüyüp kendine zarar verme ihtimalini hesaba katmıyor.
Şimdi soru şu: Bu kişinin kalkıp uyarmaması ne anlama gelir? Dünyadaki vicdan sahibi bütün insanlar, bu kişiye ne der?
Bu sorunun cevabı şimdilik dursun. Biz başka bir yangına bakalım.
Âhirette cehennem denen büyük bir yangın var;
Bu yangının varlığına iman eden Müslümanlar var.
Bu yangından haberi olmayan, bu yangını ciddiye almayan böyle bir gerçek yokmuş gibi yaşayan da milyarlarca insan var.
Bu yangının varlığına iman eden bir insandan ne beklenir?
Cevap: Kalkıp uyarması beklenir.
Şimdi acı soru şu: Bu insan kalkıp uyarmıyorsa, bu uyarmama ne anlama gelir?
Bu sorunun cevabını herkes kendi nefsine versin anlamında buraya üç nokta koyuyoruz …
Bu noktalı yere yazılması gerekenler bize şunu diyor: Hem vicdan sahibi bir insan olan hem de bilinçli bir şekilde Müslüman olan her mümin için uyarmak isteğe bağlı bir tercih değildir. Aklın, vicdanın ve imanın o insana yüklediği bir sorumluluktur.
Önemli Not: Biz bu satırları yazarken, dört duvar arasında hayatın gerçeklerinden uzak yaşayan insanlar değiliz. Bu ifadelerimizin “ben Müslümanım” diyen birçok insan tarafından böyle anlaşılmadığının da farkındayız.
Ama burada şunu ifade etmek zorundayız. Bizim için bu âyetleri böyle anlamamız çok seçenek arasında yapılan bir tercih değil.
Buradaki anlam: Âhirete; âhirette cehennemin varlığına iman eden, bu âyetler karşısında bir Müslümanın ne anlaması gerektiğini; nasıl bir sorumluluk hissetmesi gerektiğini bizlere öğreten Peygamber Efendimizin tercihidir.
Bunu nereden biliyoruz? Yaşadığı hayattan biliyoruz.
Bunu nereden biliyoruz? Yaşadığı hayatta bu konulara bakışını özetleyen “İnsanlar iman etmiyorlar, yaptığım davete gelmiyorlar, uyarılarıma kulak vermiyorlar” diye neredeyse kendini helak edeceksin anlamındaki âyetlerden biliyoruz.95
Özetlersek, kalkıp uyarmamanın ne anlama geldiğini her kesin vicdanına havale ederken, kalkıp uyarmak “Kur’an’ı, İslâm’ı ve Hz. Muhammed’i (sav) doğru anlamak anlamına gelir.” diyoruz.
(2) PEKİ “KALK” EMRİYLE KALKTIK, NE YAPACAĞIZ?
Yapacağımız ilk şey şu olacak. Uyarma işine kendimizden başlayacağız. Başkalarını uyarırken “Beni uyarıyorsun ama sen önce kendine bak.” diyeceği her şeyden arınacağız.
Yine ticari dille söylersek, güzel ahlakımızı kaliteli bir ürün olarak müşterinin önüne koyacağız. Ürün müşteriye “al” demeyecek, ürünün güzelliği müşteride “bunu kesin almalıyım” duygusunu meydana getirecek.
Uyarıya kendinden başlamayan bir insanın yapacağı uyarı faydadan çok zarar getirebilir. O kişi şunları duyabilir;
Madem âhiret var. Önce sen varlığına iman ederek yaşasana.
Madem Peygamber de bu işi yapmış, önce sen Peygamberinin şahsındaki güzellikleri üzerinde göstersene…
Burada soru şu: Tamam kendimizi uyardık, başkasını uyarma işini nasıl yapacağız? İşte bu sûrenin ilk âyetleri bu sorumuza cevap veriyor.
Aşağıdaki başlık üzerinden cevaplara geçelim.
İSLÂM’IN EVRENSEL DAVET ÖLÇÜLERİ
Müddessir sûresinin ilk âyetlerinde evrensel uyarma ölçüleri olarak birkaç maddeye değiniliyor. İslâm dininde uyarmanın diğer davettir. Şimdi ilgili âyetlerde öne çıkan davetin ölçülerinden kısaca bahsedelim.
ARA BİLGİ: ÖNEMLİ NOT
“İslâm’a davet yöntemleri” kendisi tek başına kitap olabilecek kadar geniş bir konu; biz tefsir çalışmamızın tamamında bu geniş konunun en alt sınırından; her Müslümanın yapabileceği “bireye bakan tarafını” öne çıkaracak, konunun diğer yönlerini bu konuda yazılmış müstakil kitaplara bırakacağız.
1. ÖLÇÜ: Örtüye Bürünmek
Bu konuya Müzzemmil sûresinde değinmiştik. Örtüye bürünmek sorumluluk hissetmenin semboldür. Davet yapan insana “davetçi” dersek; davetçi her şeyden önce Allah’a karşı kendini sorumlu hisseder. Bu sorumluluğun davete yansıması, daveti en iyi şekilde yapmak için elinden gelenin en güzelini ortaya koyma gayretidir.
Bu gayreti aşağıda açalım,
2. ÖLÇÜ: Uyarmayı/Daveti Bilmek
İslâm’a davet her Müslümanın görevidir. Bu görevin gereği olarak her Müslüman davet işine önce kendinden başlayacak.
Ama burada bir şeyin altını çizmemiz gerekiyor.
Davet işi için karşı taraf dört dörtlük bir insan arasa bile, hiçbir insanın hata ve kusurlarını sıfırlayıp dört dörtlük olması beklenemez. Böyle bir beklenti içine girmek, bazen şeytanın sağdan yaklaşmasına ve şöyle demesine zemin hazırlar “Bak sen dört dörtlük değilsin, olmadığın için de başkalarını davet edemezsin. Önce dört dörtlük ol.”
Burada ölçü şudur: Büyük günahlardan kesin olarak uzak durmak, küçük hata ve kusurlardan da elinden geldiği kadar sakınmaktır.
Kısaca, güzel ahlak sahibi her Müslüman davet işini yapabilir.
Eğer bu ölçüyü kabul etmezsek, dünyada hata ve kusurlarını sıfırlamış “mükemmel insan” olamayacağı için, davet işini meleklere havale etmek gerekir.
Önceki bütün çalışmalarımızda şu gerçeğin altını kalın kalın çizdik: Bir Müslüman için insanları Allah’a davette güzel örnek olmanın dışında hiçbir yöntem yoktur.
Bu gerçeği bilenler, davet işini yaparken, zorlamanın ve zorlama anlamına gelebilecek hiçbir şeyin dinden onay alamayacağını bilirler.
Bunu bilenler, tavsiye edecekleri yazılı görsel araçların yanında; davet işini güzel örnek olmanın arkasından gelecek bir arkadaşlık, komşuluk ve dostluk ortamında; lafın lafı açmasına bağlı olarak yaparlar.
Yine ticaretten örnek verirsek; güzel örnek olan Müslüman ürün olur. Davet edilecek kişi müşteri olur. Müşteri ürünü inceler bu incelemede söz döner dolaşır “ürünü alırsam ne olur almazsam ne olur” muhabbetine gelir. İşte bu muhabbet faslında “almazsan” başlığı altında anlatılan her şey dolaylı bir uyarıdır.
Bu davet şeklinde, muhatap davete karşı kapıyı kendisi açıyor ve bütün anlatılanlar arkadaşlık, komşuluk ve dostluk ortamında “ben kullandığım beğendiğim bir ürünü, arkadaşım olarak sana tavsiye ediyorum” üst başlığı altında oluyor.
Önemli Not: Günümüzde bazılarının daveti böyle anlamadığını; bu yöntemi uzun ve uzak gördüğünü “Hey sen! Seni Allah’ın yarattığını kabul ediyorsan, şunları yapacaksın, şunları da yapmayacaksın.” tarzında; talimat diline benzer bir yönteme daha yakın olduklarını biliyoruz.
Burada şunu da ifade edelim, günümüzde dünya genelinde binlerce örnek bu yöntemin faydadan çok zarar verdiğinin şahididir.
Davette yöntem: Bizim burada merkezine güzel ahlakı koyduğumuz; bilginin, belgenin, hikmetin, nezaketin, letafetin ve tatlı dilin öne çıktığı yöntemdir.
Bu yöntemin referansları da Kur’an’da “Firavuna bile giderken yumuşak dil kullanılmasını; bütün insanları davet ederken davette hikmetli bir dil kullanmayı; güzel ikna edici mâkul örnekler üzerinden bu işi yapmayı emreden âyetlerdir.96
3. ÖLÇÜ: Allah’ın Büyüklüğünü İlan Etmek
Allah’ın büyüklüğünü ilanda, “Allah en büyüktür” anlamında “Allahüekber” demek bir sonuç cümlesidir. Öncesindeki sebepleri yerine getirmeden bu sözü kullananın örneği şu örnekteki adamın haline benzer.
Ortada bir hazine var; hazinenin içinde büyük bir servet var. Adam hazinenin kapağını açmadan, başkasından duyduğu şekliyle “Bu hazine çok büyük, bu hazine en büyük.” diye bağırıyor.
Hazinenin içinde bakanları hayran bırakacak ahlakî güzellikler var.
Hazinenin içinde okuyup anlayanları çağında en gelişmiş örnek toplum yapacak değerler var.
Adamın haline baktığımızda bunlardan eser yok.
Örneğin hakikatine gelirsek;
Allah (cc) bütün ilimlerin bilimlerin kaynak kitabı olan kâinat kitabını ve bütün ahlakî özellik ve güzelliklerin kaynağı olan Kur’an’ı hazinenin içine koymuş.
Bu yönüyle hazinenin içinde büyük bir servet var. O serveti hayata ilim teknoloji, sanat, medeniyet ve ahlak olarak yansıtamayanlara sorarlar; Allah’ın büyüklüğünü anlamının size ne faydası oldu?
Günümüzde Allah’ın büyüklüğünü bilmek, O’nun yasalarına uyarak büyük bir medeniyet kurabilmeyi bilmektir.
Dünyadaki bütün güven endekslerinde Müslümanların yaşadığı ülke ve şehirler en güvenli şehirler listesinde başta oluyor,
En çok suç işlenenler listesinde sonda oluyor,
Bu ülkeler dünyada “alan değil maddî-mânevî en çok veren el” oluyorsa,
Evet, bunlara sebep dersek, “Allahüekber” demek, “Bizim sahip olduğumuz bütün bu güzelliklerin kaynağı Allah’tır, bugün herkesin imreneceği bir noktaya geldiysek Allah’ın evrene koyduğu yasaları okumanın anlamanın sonucunda geldik.” demektir.
Özetlersek, 2 milyar Müslüman olarak burada anlatıldığı gibi Allahüekberi hayata yansıtmak uzak ve zor görülebilir.
…
Doğrudur.
Biz kolay ve daha yakın olan yolu tercih edip kendimizden başlayabiliriz.
4. ÖLÇÜ: Elbiseyi Temiz Tutmak
İnsanın iki elbisesi vardır; biri iç, biri dış. İç elbiseye Kur’an takva elbisesi97 diyor. Dış elbise malum giydiğimiz elbiseler.
Davetçinin her iki elbiseyi de temiz tutması gerekir. Önce birinci elbiseye bakalım:
İç elbise: İç elbisenin diğer adı güzel ahlaktır. Bu konuda çok şey denilebilir ama biz şunu öne çıkaralım. Bir Müslümanın kendisine “üçkağıtçı, sahtekar, yalancı, güvenilmez, niyeti başka…” gibi şeyler denmesine sebep olacak her türlü söz ve davranıştan ateşten sakınır gibi sakınması gerekir. Bu saydıklarımız ve benzerleri iç elbiseyi kirleten davranışlardır. Bu davranışlar elbisenin üzerinde dururken, insanları İslâm’a davet, yukarıda ifade ettiğimiz gibi uyarıya muhtaçken, uyarmak gibi bir şeydir.
Dış elbise: Bu elbise ile fiziki bedenimizin üzerine giydiğimiz elbiseleri kastediyoruz. Bu elbisede ilk tercihimiz temizlik ve sadelik olacak. Sadeliğin göreceli olduğunu; çok zengin ve fakir insanda farklı olduğunu biliyoruz.
Ama hangi maddî seviyede olursak olalım, elbisemizin dışarıya mesajı şu olacak: Ben içinde yaşadığım toplumda; giydiğim elbiseyle, oturduğum semt ve evle, bindiğim arabayla insanların yanında değer kazanmak isteyen biri değilim. Ben kişiliğimin, karakterimin ve ahlakımın zarfı olan iç elbisemle değer kazanmak isteyen biriyim.
5. ÖLÇÜ: Pislikten Kaçınmak
Pislikten kaçınmayı, öncelikli olarak yukarıda bahsettiğimiz her iki elbiseyi kirletecek her şeyden kaçınma olarak anlayabiliriz.
6. ÖLÇÜ: Başa Kakmamak
Davetçi, insanları İslâm’a davet ederken onlara adına “hidâyet” denilen nimeti götürmek gibi en büyük iyiliği yapar. Bu iyiliği yaparken de yanında birçok fedakarlık yapar; özveride bulunur.
Bunlar bilinçli bir davetçi için, kendisinin olan şeylerle değil, Allah’ın verdiği emanetlerle yaptığı işlerdir. O yüzden yapılan işler vazifedir/görevdir; emanetin hakkını vermektir.
Davete böyle bakan birinin, davet ettiği insanların kadir kıymet bilmemesi karşısında “başa kakma” şeklinde hiçbir davranış sergileme hakkı yoktur.
7. ÖLÇÜ: Sabretmek
7. âyette gelen “sabret” emri, davetçiye şu mesajı veriyor: İnsanların hidâyetine vesile olma gayreti, dünyadaki en büyük iyilik hareketidir ve aynı zamanda dünyanın en zor işlerinden de biridir. Bu yolda sebepler sonuna kadar yerine getirilir ve ısrarla getirilmeye devam edilir ama sonuçlar hemen alınmaz. Sonuç almak için sabretmek gerekir. Hatta bazen bu dünyada hiçbir şekilde sonuç alamayabilirsin. Hatta nankörlük ve hakaretle karşılaşabilirsin.
Bu durumlarda, “Biz seferle (yani bize düşen vazifeyi yapmakla) emrolunduk, zaferle değil” diyecek ve yaşadıklarına sabredeceksin.
Bunları yaşayan ilk sen olmadığın gibi son da olmayacaksın. Burası imtihan dünyası olduğu için, bunları yaşamak bu yolun kaderidir.98
(1-7) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kalkıp uyarma işine önce kendinden başlamadığın müddetçe, yapacağın uyarının sana ve başkasına fayda vermesi uzak bir ihtimaldir.
8-25 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Kalkıp uyarmaya başladığında, bu işe her şeyin ve herkesin ölümlü olduğu gerçeğini hatırlatan kıyâmetle başla!)
8. (Dünyadaki imtihanının bitişini haber vermek için) Sûra üflendiği zaman (fâni hayattan bâki hayata geçilecek.)
Zor Gün Ama Kimler İçin?
9. İşte o gün (herkes için) zorlu bir gündür;
10. (Özellikle de Velid bin Muğire ve benzeri) Kâfirler içinhiç de kolay (bir gün) olmayacak.
11. (Her insan gibi) Tek (başına, âciz ve zayıf) olarak yarattığım (sonradan zengin olup şımaran) o kişiyi bana bırak!
12. Ona hesapsız mal verdim.
13. (Ayrıca her birisi Halid bin Velid gibi önemli birer mevki sahibi olan gözde ve) Göz önünde (olan) çocuklar (verdim.)
14. (Bir insanın sahip olmak isteyeceği) Her türlü imkânı önüne serdim.
15. (Ama onun gözü hiç doymuyor) Sürekli daha fazlasını istiyor.
16. (Peki, verecek miyim?) Hayır! (Bundan böyle Benden hiçbir şey ummasın.) Mademki o, âyetlerimizi inatla inkâr ediyor.
17. Ben (de) onu (her türlü içinden çıkılmaz zorluğun, güçlüğün ve zahmetin sembolü olan) sarp bir yokuşa süreceğim!
18. (Çünkü) O, Kur’an hakkında (gerçeği bildiği halde, kafasında nasıl inkâr edeceğini uzun uzun) düşündü (nasıl ifade edeceği noktasında) ölçtü, biçti.
19 Kahrolası (doğruyu bildiği halde) nasıl (da böyle) bir değerlendirme yapıyor?
(Velid iyi bir edipti. Kur’an’ın bir beşer sözü olamayacağını en iyi bilenlerdendi. İşte bu yüzden karar vermekte zorlanıyordu.)
20. (Bir kere daha düşündükten) Sonra (iç dünyasında bir karara vardı.) Ah kahrolasıca (hem de gerçeği bildiği halde) nasıl (böyle insafsızca) karar verdi?
21. (Velid, içine sinmeyen bu karardan) Sonra (etrafına şöyle) bir baktı.
22. Sonra (içindeki sıkıntı yüzüne yansıdı) kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti.
23. Sonra da (bildiği bütün gerçeklere) sırt çevirdi ve (kendisini Allah karşısında diğer insanlarla eşitleyecek olan bir dîne girmekten imtina ederek) büyüklük tasladı.
(Velid, toplumda saygın bir yeri olan ve sözü dinlenen bir insandı. Kamuoyu ondan bir açıklama bekliyordu.)
24. (Bu kadar ölçüp, biçmenin ardından) Şöyle dedi “Bu, yalnızca (geçmişte benzerleri görülen, günümüzde de) devam ede gelen (basit) bir sihirden ibarettir.”
25. (“Ayrıca) Bu, olsa olsa bir insan sözü olabilir.
(Müşrikler duymak istedikleri bir açıklamayı duydukları için, yandaş psikolojisi ile Velid’e şu soruyu sormadılar: “Madem beşer sözü, sen bir edipsin, Muhammed’in söylediklerinden daha veciz sözler söyleyerek onun davasını neden boşa çıkarmadın?”)
(8-25) KALKIP UYARDIĞINDA, UYARI KİMLERE TESİR ETMEZ?
8-25 arası âyetler, şu soruların cevabı oluyor.
1-7 arası âyetler üzerinden yapılan uyarılar kimlere tesir etmez?
Bu uyarıların tesir etmeyeceği insana ait sıfatlar nelerdir?
Bu sıfatları üzerinde taşıyan insanlardan birini örnek gösterir misiniz?
Bu sıfatlar bir Müslümana şunu diyor: Evet, senin Velid bin Muğire olman uzak bir ihtimal ama ondaki sıfatlara sahip olman ilki kadar uzak değil… Dikkatli ol.
(8-25) “VELİD”E BAKARSAN TARİHSELİ, SIFATLARINA BAKARSAN EVRENSELİ GÖRÜRSÜN
Öncelikle şunu ifade edelim. Kur’an zaman ve mekanla kayıtlı şahısları öne çıkarmak yerine, zaman ve mekan üstü olan sıfatları öne çıkarır.
8-25 arası âyetlerde anlatılan sıfatları birer elbiseye benzetirsek, bu âyetlerin indiği zaman diliminde bu sıfat elbisesi tarihi arka planda Velid bin Muğire’nin üzerine tam oturduğu için biz onu öne çıkardık. Bugün bu sıfatlar kime karşılık geliyorsa, muhatap odur.
Neden bu tespiti yapıyoruz, şundan: Bazıları bu âyetleri belli bir zaman ve mekanla kayıtlayarak Kur’an’ı indiği asra hapsedip üzerine tarihsel damgası vurmak gibi büyük yanlışa imza atıyorlar.
Oysa ki burada öne çıkan sıfatlar zamanla mekanla kayıtlanmayan evrensel sıfatlardır.
Biz bu çalışmada bütün kıssalara böyle bakıyor, bu bakış açısı ile Kur’an’ı bugün, şimdi bana inen bir kitap gibi okumanın ve anlatmanın mümkün olduğunu gösterebilmenin hamdini ve şükrünü yaşıyoruz.
Özetlersek, Kur’an yerel olan Velid üzerinden, onun sıfatlarını öne çıkararak bize evrensel ve zaman üstü bir okuma tekniği öğretiyor.
(8-25) VELİD BİN MUĞİRENİN GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI “X MEDYA G.Y.Y.”
Günümüzde doğru habercilik yapan Medya kuruluşları yanında, işin doğrusunu bildiği halde, “Doğrunun yerine yalanı öne çıkarıp, yalanı nasıl doğru gibi gösterebiliriz?” anlayışı ile yayın yapan kuruluşlar da var.
Bu açıdan bakarsak, bundan 1400 yıl önce yaşayan Velid’in içinde yaşadığı müşrik toplumdaki saygın konumuna ve bu konumu kullanarak insanları etkileme potansiyeline baktığımızda, Velid günümüzde “Doğruları nasıl çarpıtırım?” diye kafa yoran bir X medya kuruluşunun başındaki Genel Yayın Yönetmenine (GYY) benziyor.
Günümüz diliyle anlatırsak GYY olan Velid’e Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna dair doğru bir haber geliyor. Velid haberi araştırıyor ve doğruluğunu anlıyor. Sonrasında bunu “doğrudur” diye duyurduğunda, olacakların hesabını yapıyor. Ölçüyor biçiyor, bir türlü doğruluğunu yalanlayacak güçlü bir delil bulamıyor. Sıkıntısı yüzüne yansıyor. Kaşlarını çatıyor, yüzünü ekşitiyor ve sonunda baş sayfadan sorumlu elemanı çağıyor ve diyor ki; yarınki manşet “Kur’an insan sözüdür” olacak.
Ertesi gün Mekke’deki oligarşik düzenin borazanı olan bütün yandaş kanallarda kara propaganda başlıyor. Kanallarda “Kur’an insan sözüdür” haberi ve buna bağlı olarak “Kur’an Allah’ın kelamı” diyen Peygamber Efendimizin “mecnun” olduğuna dair haberler aylar yıllar boyunca birinci haber oluyor.
Özetlersek, Velid öldü ama kişiliği, karakteri ve sıfatları hâlâ yaşıyor.
21. ASIRDA “SARP YOKUŞ” BENİM İÇİN DE GEÇERLİ Mİ?
18. 19. ve 20. âyetlerde bizim ölçtü, değerlendirdi ve karar verdi anlamını verdiğimiz kelimenin aslı kader kelimesiyle aynı kökten gelen “kdr” kelimesi.
Âyetlerde bu kelimenin seçilmesi bir tesadüf değil. Âyetler bize şunu diyor: Tercihleriniz kaderinizdir. Sizin tercihlerinizin yönü, Allah’ın takdirinin yönünü belirler.
İlgili âyetlerde Velid tercihlerini Allah’ın razı olmadığı yönde yapıyor. Ölçüyor biçiyor, tartıyor bile bile yanlışta ısrar ediyor.
Kur’an yanlışta yapılan bu ısrarı sarp yokuşa benzetiyor. Sarp yokuş üzerinden şu mesaj veriliyor: Nasıl sarp yokuş çıkılması zor bir yokuş, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu bildiği halde, yanlışta ısrar da o kadar zordur. Dilin yalan söylese bile, aklın, mantığın, vicdanın seni rahat bırakmaz.
Bu sarp yokuş benzetmesi, sadece Kur’an için geçerli değildir. Bu dünyada doğru olduğu bilinen her şey karşısında bile bile yalan söylenen, bile bile yanlışta ısrar edilen her şey için geçerlidir.
ÂYETTE “KAHROLASI” DENİLEN KİM?
Bu sûrede 19. ve 20 âyetlerde iki defa arka arkaya mealimizde “Kahrolası” mânası verdiğimiz “kutile” ifadesi geçiyor.
Her ne kadar bu ifadenin muhatabı bir şahıs olarak gözükse de Kur’an’da benzeri bütün ifadelerin tamamının muhatabı insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaştıran kötü sıfatlardır.
Kötü sıfatlar insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaştırır. İslâm literatüründe rahmetten uzaklaştırmanın adı “lanet”tir. Bu lanetin zirvesinde de şeytan vardır.
Her “Euzü Besmele” çektiğimizde, çekerken “Şeytan’i-racîm” dediğimizde “Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız.” deriz.
Bu açıklamadan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, cevabımız şu olur: “Kahrolası” denilen; insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıp cehenneme yaklaştıran sıfatlardır. Allah (cc) bu sıfatlara karşı tavrını koyarak, bütün insanlara şunu diyor: Benim razı olacağım bir hayat yaşamak istiyorsanız, bu sıfatlardan uzak duracaksınız.
BEN, “KUR’AN İNSAN SÖZÜDÜR” DİYEBİLİR MİYİM?
Bu konuya hem Tefsir Usûlümüzde (21) İlim/Bilim Yasası’nda hem de önceki âyetlerde kısaca değindik. Ama önemine binaen farklı bir açıdan tekrar değinmek istiyoruz.
25. âyette Velid tarafından söylenen “Kur’an insan sözüdür.” ifadesini, sen dâhil dileyen her insan söyleyebilir.
Bu sözü söylemek kolaydır ama doğruluğunu ispat imkansızdır. Nasıl imkansız olduğunu bizzat görmek için hayal dünyanda şöyle bir kurgu yap.
Kendini 14 asır önceye, Arap yarımadasına Peygamberimizin yaşadığı çağa ışınla, hayalen Peygamber Efendimizle tanış, onun bilgi seviyesini öğren, sonra o asırda, onun bilgi seviyesinde bir insan olarak aynı kitabı hiç kimseden yardım almadan, aynı şartlarda yazmaya çalış.
Buna “birinci aşama” diyelim. Varsayalım bu aşamayı geçtin, ikinci aşamada yazdıkları yalan olan, yazdıklarına kendi inanmayan bir insan olarak 23 sene yazdıkların doğru imiş gibi yaşa, yanındaki eşin bile senden şüphelenmesin. Yaşadığın çağda kendi yalanına 100 bin insanı inandır. Arkadan gelen asırlarda da milyonlarca insanı inandır…
Bu kurgudan sonra dön nefsine şunları sor:
Bunları yapabilir miyim? (Hayır)
Şimdiye kadar bunları, aynıyla yapan bir tane insan çıkmış mı? (Hayır)
Bu sorulara “hayır” cevabı vermek, Kur’an’ın insan sözü olması imkansız demektir.
(8-25) YİNE BİR KERE DAHA SONUÇ EĞİTİMİ
8. âyette Kur’an’da çok sık gördüğümüz sonuç eğitimlerinden birini görüyoruz. Bu eğitimle ilgili âyetler bağlam itibarıyla hem öncesine hem de sonrasına mesajlar veriyor. Burada öncesine verdiği mesaja dikkat çekelim.
Kıyâmetin kopmasına sebep olacak “sûra üfleme” üzerinden bütün insanları ilgilendiren bir sondan bahsediliyor.
Bu son, 1-7 âyetler arasında uyarı görevini yapmayan veya uyarı görevini yapanların uyarılarını dikkate almayan bütün insanlara şu mesajı veriyor: Bu dünyanın bir sonu var. O son bu uyarıları dikkate alanlar için cennette sonsuz mutluluğun başlangıcı olurken, dikkate almayanlar için cehennemde ebedî bitmek tükenmek bilmeyen bir pişmanlığın başlangıcı olacaktır.
8. âyetin kıyâmet üzerinden verdiği mesaj şu: Hangi sonucu yaşamak istiyorsanız tercihinizi ona göre yapın.
Bir başka sonuç eğitimi
Bu âyetlere muhatap olan Velid bin Muğire aynı âyetleri şimdiki zamanda şu anda okuyan bizler için geçmiş zaman oluyor.
25. âyet ve sonrasında “sakar” ismiyle anlatılan cehennem bizim için gelecek zaman oluyor.
Kur’an, geçmiş ve gelecek arasında şimdiki zamanda bizi presliyor ve diyor ki, geçmişten ders al, geleceğe dönük tercihlerini buna göre yap. Tercihlerin Velid’inkine yakın olursa, ondaki sıfatların benzeri sende de olursa, onu bekleyen son sana da yakın demektir. Gel fırsat varken, o sıfatlardan arın.
Önemli not: Baştan beri birçok kere sonuç eğitimine dikkat çektik. Bundan sonrasında, dikkat çekme dozunu düşürecek, sadece işaret edeceğiz.
(8-25) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
(20) Evrensellik ve (26) Sonuç Eğitimi Yasalarını bilirsen, bir de Kur’an’ı sıfatlar üzerinden okursan, Kur’an’ı şimdiki zamanda bugün sana hitap eden bir kitap gibi okuyabilirsin.
Sakar Nedir?
26-29 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
26. (Ey Resûlüm! Bırak onu, yandaşları arasında rahat rahat konuşsun.) Ben onu (verdiğim her nimetten hesaba çektikten sonra) Sakar’a sokacağım.
27. Sakar nedir, sen bilir misin?
28. O (cehennem ateşidir;) ne (diri) bırakır, ne de (ölüme) terk eder. (Kurbanını öldürmez ama ölmekten beter eder.)
29. (Öyle bir ateştir ki) İnsanın derisini sürekli kavurur.
(26) KUR’AN’DA CEHENNEM NEDEN FARKLI İSİMLERLE ANLATILIR?
Bir şeyi farklı isimleriyle anlatma,99 Kur’an’a ait bir yöntemdir. Bu yöntemde amaç hem farklı özellikleriyle cehennemi tanıtmak hem de anlatımda monotonluğun, kendini tekrarın önüne geçmek, böylece muhatabın dikkatini sürekli canlı tutmaktır. (Allâhü a’lem)
Cehennemi ticari bir ürüne benzetirsek, ürünün tanıtımını yapan kişinin her seferinde ürünün farklı bir özelliğini öne çıkararak anlatması olarak düşünebiliriz.
(26) “BEN CEHENNEME GİRERSEM, GEREKÇELİ KARARDA NE YAZACAK?”
Bu soru ve cevabı çok önemli. Bu sorunun cevabına Tefsir Usûlümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında değindik. Burada o bakış açısını detaylandıracağız.
Halk arasında genelde cehenneme girmenin sebebi, kâfir olmak, günah işlemek olarak bilinir. Bunlar ve bunlar gibi sayılacak, birçok şey işin görünen tarafıdır.
Mahkeme dekoru ile anlatırsak, bu konuda ilk bileceğimiz şey; Allah’ın mutlak adil olmasıdır. Bu adaletin olduğu yerde, cehenneme giren her insan Allah’a, “Allah’ım beni buraya koyma gerekçen nedir? Ben bu mahkemede hakkımda verilen hükmün gerekçeli kararını okumak istiyorum.” dediğinde; zerre kadar haksızlık yapmayan Allah (cc) her insanın önüne gerekçeli kararı koyacak ve her insan okunduğunda “Yaptıklarımla burada bulunmayı fazlasıyla hak etmişim. Çok ama çok pişmanım.” diyecek.
Allah’ın mutlak adil olduğuna iman eden her insan için, bu kesin böyle olacaktır.
Gelelim gerekçeli kararda yazacak olanlara; gerekçeli kararda bir ömür boyu işlediğimiz ne kadar günah varsa onları gün, saat, dakika ve saniye olarak orada göreceğiz.
Ama gerekçelerin tamamını topladığımızda karşımıza tek gerekçe çıkacak; o gerekçenin adı emanete ihanettir. Yani verilenlere, bunlar “emanet” demek yerine, emanetleri veriliş amacına uygun kullanmak yerine, emanetlere “benim” demek, bunun sonucu olarak da “hayat benimdir” deyip dilediği gibi yaşamaktır.
Kısaca adı günah olan her şey; Allah’ın emanet olarak verdiği nimetleri, veriliş amacı dışında kullanmaktır.
Emanetleri veriliş amaçları dışında kullanmak, emanete ihanettir.
(27) ALLAH CEVABINI BİLDİĞİ SORUYU NEDEN SORAR?
26. âyetin açıklamasında dediğimiz gibi bu da Kur’an’ın bir anlatma yöntemidir. Bu yöntemde Allah öğrenmek için değil, öğretmek için sorar.
Önce sorunun gelmesi, muhatabın merakını celp eder, dikkatini ayağa kaldırır. Onun odaklanmasını sağlar.
Bu yöntem üzerinden Rab (terbiye) ismiyle en büyük eğitimci olan Allah (cc), bütün eğitimcilere yöntem öğretir.
Bu yöntemin örneklerini gelecek âyetlerde çokça göreceğiz.
(28-29) CEHENNEM, NEDEN İNSANI KORKUTAN BİR DİLLE ANLATILIR?
Bu sorunun cevabına şu soruyla başlayalım, korkunun varlığı iyi mi kötü mü, korku olmasaydı ne olurdu?
Mesela sınıfta kalma, işimizi, sağlımızı, itibarımızı (şeref, onur, haysiyet gibi değerleri), eşimizi ve çocuklarımızı kaybetme korkusu olmasaydı ne olurdu? …
İşin “Ne olurdu?” tarafını düşündüğümüzde, dünya hayatının dekorunda korku için “iyi ki varmış” diyoruz.
Nasıl eğitim sistemlerinde, sınıfta kalma korkusunun amacı, sınıf geçmeye teşvikse, Kur’an’daki bütün cehennem anlatımları, cenneti kazanmak için bir teşviktir.
Dünyada Allah’ın razı olmadığı şeylere yönelmeyi aklımızdan geçirdiğimizde, hemen cehennem karşımıza çıkar ve bu sûrenin 36. âyetinden yola çıkarak derki: “Ben büyük bir uyarıcıyım. Görevim insanları uyarmak. Sakın Allah’ın razı olmadığı yöne yönelmeyin, yöneldiğiniz yolun sonu âhirette bana çıkar. Benimle karşılaşmak istemiyorsanız, yolunuzu ve yönünüzü değiştirin.”
(26-29) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Nasıl gündüzün arkasından gecenin gelmesi bir realiteyse, nasıl bu realiteyi yok sayanların yok sayması bu gerçeği değiştiremiyorsa, âhiret ve âhirette var olan cehennem de bir realitedir. Bu realiteyi ne kadar çok dikkate alırsan, ebedî geleceğin için o nispette iyi tercihler yaparsın.
30-31 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
30. Onun üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır. (Bunlar cehennem zebanileridir.)
31. Biz (birçok işi yapmanın yanında) cehennemin işlerini yapmakla (da) melekleri görevlendirdik. Ve onların sayısını kâfirler için yalnızca bir imtihan vesilesi yaptık (istedik) ki;
1)Kendilerine kitap verilenler (vahyin diline aşina oldukları için bu âyetleri duyduklarında) kesin bir bilgiyle inansın,
2)İman edenlerin de (ilk anda hikmetini anlayamadıkları âyetler için “Rabbimiz hikmetsiz bir iş yapmaz, vardır bir hikmeti” demeleri gerekir ki, gösterdikleri bu teslimiyetle) imanları artsın;
3)Kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (işin iç yüzünü anlayarak) kuşkuya kapılmasın.
4)Kalplerinde (münafıklık gibi) bir hastalık olanlar ile (Kur’an’ı açıktan inkâr eden) kâfirler de (bu tür âyetlerdeki hikmetleri anlamadıkları için kapıdaki on dokuz melekle meşgul olup) şöyle desin: (“Sizin inandığınız) Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi? (Eğer, cehennemde sadece on dokuz melek varsa, biz onların hakkından kolayca geliriz...”)
İşte Allah (kimin hangi tepkiyi vereceğini göstermek için, insanları bazen böyle de imtihan eder. Âyetleri alay konusu yaparak, sapmayı) dileyeni100 saptırır (hikmet nazarı ile bakıp hidâyeti) dileyeni (de) doğru yola iletir. (Sanmasınlar ki) Rabbinin (orduları on dokuz melekle sınırlı. O’nun) ordularını kendisinden başka hiç kimse bilemez.Bütün bunlar, beşer için (üzerinde düşünülmesi gereken, içinde birçok hikmetler barındıran) birer öğüttür.
(Her asırda karşınıza çıkacak olan Velid bin Muğire ve benzeri kâfirler Risâlet güneşinin doğuşuna engel olabilir mi?)
(31) KUR’AN’DA İMTİHAN KAVRAMI
Kur’an’da imtihan kavramı genelde “bly” kökünden türeyen bela, “ftn” kökünden türeyen fitne, “mhn” kökünden türeyen imtihan kelimeleri ile ifade ediliyor. 31. âyette bizim imtihan mânası verdiğimiz kelime fitne kelimesi. İstisnaları olmakla birlikte Kur’an’ın fitne kelimesi kullandığı yer; genelde imtihanın ağırlaştığı, doğru cevabı bulmanın zorlaştığı yerlerdir.
Bu üç kelimenin Kur’an’daki kullanımını şöyle bir benzetme içinde anlatabiliriz.
Bir öğrenci var; okulda bütün bir yıl imtihan oluyor. Bu imtihanlar içinde bazıları zor oluyor. Bu imtihanlarda bazıları hem zor oluyor hem de yanlış cevap vermenin riski çok oluyor.
Bu benzetmeyi imtihan dünyasındaki imtihanımıza uyarlarsak. Biz insanlar her alıp verdiğimiz nefesle her an imtihan ediliyoruz.
İmtihanın sürekli olanı Kur’an’da “mhn” kelimesiyle,
İmtihanın zorlaştığı durumlar “bly” fiiliyle,
İmtihanda yapacağımız tercihin sonuçların riski arttığında “ftn” fiiliyle anlatılıyor diyebiliriz.
Özetlersek, 31. âyette “ftn” fiili geçiyor ve bu da buradaki imtihanın hem zor hem de risk derecesinin yüksek olduğunu gösteriyor.
(30-31) ALLAH (cc) BÜGÜN, BENİ 19 SAYISI İLE NASIL İMTİHAN EDİYOR?
Evet, 31. âyette Allah (cc) “Biz 19’u bir imtihan vesilesi yaptık.” diyor. O gün başlayan imtihan, bugün de devam ediyor.
Bu imtihan sadece 19 görevli melekten bahseden âyet üzerinden olmuyor. Bu imtihan Kur’an’ın mânası kapalı gibi görünen, anlaşılması zor olan, farklı anlamlara açık olan her âyeti üzerinden bütün zamanlarda oluyor.
Bu ve benzeri âyetlere bakıp “Bu kitap Allah’ın sözü olamaz. Bu kitap insan sözüdür” diyenler. Bu sözleri ile imtihan oluyorlar.
Bu ve benzeri âyetlere bakıp, Kur’an’a “insan sözü” demese bile, onun Allah’ın kelamı olduğuna aklıyla, mantığıyla, kalbiyle kısaca bütün benliği ile iman edemeyen, bu nedenle de inandığı değerlere ilgisiz ve uzak duranlar, bu duruşlarıyla imtihan oluyorlar.
Bu ve benzeri âyetlere bakmadan, hayatında bir kere bile Kur’an’ı anlayarak okumayanlar; bu âyetleri duyduklarında, üzerinde hiç düşünmeden kabul edenler, bu duruşlarıyla imtihan oluyorlar.
Bu ve benzeri âyetleri okuduğunda, “Allah’ın kitabında mâkul bir açıklaması olmayan hiçbir âyet yoktur” gerçeğinden yola çıkarak, her âyet için mâkul bir açıklama gayretinde olanların duruşu var.
Bu son duruş bizim duruşumuz. Yaptığımız Tefsir Usûlü çalışmamız ve bu tefsir çalışmamız da bu duruşun bir meyvesi.
Biz Tefsir Usûlümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında ve diğer yasalarda ifade ettiğimiz gibi şöyle diyoruz. “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde, mâkul bir cevabı olmayan hiçbir soru ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.”
Özetlersek, Kur’an âyetleri karşısında, anlayarak veya anlamayarak okuyan, ön yargıları ile uzak duran veya “saçma” deyip okumayan her insan her devirde imtihan oluyor.
Burada soru şu:
(30-31) ANLAMAKTA ZORLUK ÇEKİLEN ÂYETLER KARŞISINDA İDEAL DURUŞ NEDİR?
İdeal duruşu özetleyen cümlemizi bir kere daha ifade edelim: “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde, mâkul bir cevabı olmayan hiçbir soru ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.”
Bu ifade içi boş bir ezber değil. Bu ifade bizim Tefsir Usûlümüzde içini (2) Aklın İşleyiş ve (21) İlim/Bilim Yasalarında bilgi ve belge ile doldurup temellendirdiğimiz bir ifadedir.
Bu temeli burada kısaca özetleyelim.
O yasalarda insanın beden, dünya ve İslâm evi şeklinde üç evi olduğundan, bu üç evin yasalarının da Allah tarafından konulduğundan; iki evinin yasalarının bütün bilim insanları tarafından mükemmel kabul edildiğinden bahsettikten sonra şu tespiti yaptık: Bu iki evi için mükemmel yasalar koyan Allah’ın üçüncü eve gelince, “basit ve saçma” denilebilecek yasalar koyması aklın mantığın kabul edemeyeceği bir durumdur.
Nasıl bilim insanları ilk evde anlayamadıkları şeyler için “anlaşılmaz ve saçma” demiyorsa, anlamak için gayret ediyorsa, üçünce evdeki anlaşılmayan şeyler için de aynı yaklaşımın sergilenmesi ilim ahlakının gereğidir.
Bütün bu açıklamalardan sonra aşağıdaki sorunun cevabını verelim,
30. ÂYETTE BAHSEDİLEN 19 NEDİR?
Âyetin lafzî (metinden ilk anlaşılan) anlamını öne alırsak, bu âyette 19 ile kastedilen cehennemde görevli meleklerdir. 31. âyet içinde “O’nun ordularının sayısını hiç kimse bilemez” ifadesinden yola çıkarak, buradaki 19’un cehennemdeki bütün işleri yapan melekleri yöneten; 19 yönetici melek olduğunu tahmin edebiliriz. Allâhü a’lem.
Bu sayının kapalı bırakılmasını da şu dünya hayatımızda devam eden imtihanda, önümüze gelen ve bu tür âyetler karşısında kimin hangi duruşu sergileyeceğini ortaya çıkaran imtihan sorularından biri olarak değerlendirebiliriz.
(30-31) SORU: “BEN BUGÜN ADINA 19 MUCİZESİ101 DENİLEN ŞEYE İNANABİLİR MİYİM?”
Günümüzde, bilgisayar teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak, bazı insanlar buradaki 19 rakamından yola çıkarak “19 mucizesi” adını verdikleri bir iddiayı ortaya attılar.
Bu iddiayı kabul etmemiz için iki kriterimiz var.
Birincisi: Teknik dille ifade edersek, 30. âyette geçen 19 lafzının sübutu kati ve delaleti kati olacak şekilde 19 mucizesi ile kastedilen şeye işaret etmesi gerekiyor. Bu şu demek: Âyet bize başka hiçbir türlü anlamaya ihtimal vermeyecek şekilde “Benim kastettiğim 19, 19 mucizesiyle” kastedilen şeydir.” demesi gerekirdi. Böyle bir şey yok.
İkincisi:Ortada sabit bir yasa olması gerekirdi. Bu şu demek:Bugün bilim insanları “yerin çekme” yasasından bahsediyor. Bu konuda, bu konuyu araştıran bilim insanı sayısı arttıkça, yasa değişmiyor. Her araştıran aynı sonucu buluyor. Adına 19 denen mucize, henüz bu aşamanın çok gerisinde, bu konuyu ilgili kaynaklardan araştıranlar şunu görecekler; bu konuda bir ittifak yok. Birinin “doğru” dediğine, “yanlış” diyen, “hayır doğrusu böyle” diyen çok sayıda insan var.
Durum böyle olunca, adına 19 mucizesi denen mucizenin, 19 hipotezi102 olarak anılması gerekir.
19 hipotez olduğunda başlıktaki sorunun cevabı şu olur: “Kesin doğrudur” diye inanamazsın. Dilersen doğruluğu ispatlanmamış zan ve tahmin seviyesinde bir veri olarak değerlendirebilirsin.
(30-31) “ALLAH BENİ SAPTIRIYORSA BENİM SUÇUM NE?”
Biz tefsir çalışmamızda bu ve benzeri sorular önümüze geldiğinde, cevap için mealimizde yaptığımız açıklamalara yönlendiriyoruz.103 Burada da öyle yaparak bu bölüme nokta koyuyoruz.
(31) TEMEL KAVRAMLARDAN BİRİ: KALP104
İniş sırasından yapılan bir okumada kalp kelimesi ilk olarak 31. âyette karşımıza çıkıyor.
Sözlükte “bir şeyin altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek” gibi anlamlara gelen kalp kelimesi, Kur’an’da aklı da içine alan, duygu ve düşüncenin merkezi olan bir kavram olarak kullanılır.
Bu kullanımda kalp kelimesinin yerine bazen fuad, sadr, lub ve nüha gibi kelimelerin de kullanıldığını görürüz.
Burada şu bilgiyi de verelim. Kur’an’da türevleriyle birlikte 168 defa geçen kalp kelimesi, 31. âyette olduğu gibi 13 defa “kalplerinde hastalık olanlar” şeklinde geçerken, 15 defa da “kalplerin mühürlenmesi” şeklinde geçiyor.
Bu durumda,
Hastalığa sebep dersek mühürlenme sonuçtur.
Hastalığa his kaybı dersek, mühürlenme manevî felçtir.
Hastalık ve mühürlenme konularında yeri geldiğinde bağlamına uygun açıklamalar yapacağımız için burada nokta koyuyoruz.
(30-31) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Ön kabulün şu olsun: Beden ve dünya evine mükemmel yasalar koyan Allah’ın İslâm evine koyduğu yasalar da mükemmeldir. O yasaların bazılarını tam olarak anlamamak bizim bilgimizdeki eksikliğe bağlıdır. Bize düşen âyete “anlaşılmaz” demek yerine, eksiğimizi sürekli azaltma gayreti ile anlamaya çalışmaktır…
32-37 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
32. (Kesinlikle) Hayır! (Onların sayısı milyonlar da olsa gerçeği değiştiremezler. Bu konuda kâinat kitabının âyetlerinden olan) Ayşahit olsun,
33. Dönüp gittiği zaman (güneşin doğacağına, gündüzün geleceğini haber veren) gece de şahit olsun,
34. Ağardığı zaman (artık, gecenin bittiğini haber veren) sabah da şahit olsun (ki; yakın bir gelecekte bu cahiliye karanlığının yerini Risâletin güneşi ve gündüzü alacak.)
35. (Risalet güneşinin doğuşunu engellemek isteyen kâfirleri bekleyen Sakar isimli) O (cehennem ateşi) Şüphesiz (felaketlerin en) büyüklerinden biridir.
36. (Sakar, aynı zamanda vahye kulak veren) İnsanlar için (de bir) uyarıcıdır. (Lisan-ı haliyle, “Allah’ın razı olmadığı her yol bana çıkar, vakit geç olmadan dönün” der!)
37. (Bu haliyle Sakar) İçinizden (Allah’ın razı olduğu işleri yaparak) öne geçmeyi veya (tersini yaparak) arkada kalmayı dileyen herkes için (etkili bir uyarıcıdır.)
(32-34) AYIN, GECENİN VE SABAHIN ŞAHİTLİĞİ BANA NE DİYOR?
Çok kısa özetlersek sana denen şu: İndirilen âyetlerin zarfı olan Kur’an’ın doğruluğuna, yaratılan âyetlerin zarfı olan kâinat kitabı şahittir. Onu yaratan da bu kitabı gönderen de Allah’tır.
Bu kısa tespiti biraz açarsak, şunları deriz: Biz Kur’an’da Allah’ın yaratılan âyetleri, indirilen âyetlere şahit kılma yöntemini, çalışmalarımıza “insanın üç evi” adını verdiğimiz bir yöntemle yansıttık.105
Bu yöntem çok güçlü bir yöntem. Yaratılan âyetler, fizikten kimyaya ne kadar pozitif ilim varsa onlara zarf olan âyetlerdir.
Yaratılan âyetleri böyle anladığımızda, bu âyetler sana şunu diyor: Yaratılan âyetlerin varlığını ve doğruluğunu inkar nasıl imkansız ise indirilen âyetler de öyledir.
Bu âyetleri bu bakış açısı ile okuduğumuzda, bu tür âyetler genelde öncesindeki ya da sonrasındaki konuların doğruluğuna şahit olur.
Burada öncesine bakarsak, 31. âyetin sonunda geçen “Kur’an beşer için bir öğüttür.” ifadesinin doğruluğuna şahit olur.
Sonrasından bakarsak, 36. âyette geçen “sakar” isimli cehennem ateşinin varlığına şahit olur.
Özetlersek, Kur’an’da yaratılan âyetlerin temsilcisi olan ay ve güneş gibi âyetler üzerine yapılan yeminlerin tamamı, indirilen âyetlerin doğruluğuna şahitlik içindir.
(36) SAKAR KALKTI VE UYARIYOR, SEN DE KALK VE UYAR!
Bu âyetteki “nezîr” kelimesiyle bu sûrenin başında 2. âyette geçen “enzir” emri aynı kökten gelir.
Kur’an âyetlerinde muhteşem bir betimleme vardır. Bu âyette cansız bir varlık olan cehennem dile geliyor ve insanları “Yolun sonunda ben varım, ben varım. Sakın sizi bana getirecek tercihleri yapmayın!” diye uyarıyor.
2. âyetteki “kalk ve uyar” ifadesi de dolaylı olarak bize “Cehennemin yapmış olduğu bu uyarıyı önce kendiniz dikkate alın, sonra da ulaşabildiğiniz kadar insanı uyarın.” diyor.
(32-37) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaratılan her şey Allah’ın varlığına birliğine şahit. Onlar şahit olarak yaratıldığı için, onların şahitliği gayr-ı iradi. Senin şahitliğin ise senin tercihine bırakıldı. Burada kendine soracağın soru şu: İnandığım değerlerin varlığına şahitlik eden örnek bir hayatım var mı? …
38-39 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
38. (Ey insanlar! Bu uyarıcıya kulak verin. Bilin ki) Her nefis, kazandığına karşılık bir rehinedir.
39. Ancak (o rehinenin kurtarılması için dünyadan âhirete salih amel denen fidyeyi götüren) Ashab-ı yeminhariç.
“38. ÂYETİ DOĞRU ANLADIYSAM BEN ŞU AN BİR REHİNE MİYİM?”
Arap dilinin gramer yapısı, bize bu âyetleri iki türlü okuma imkanı sunuyor.
Birinci okumada, nefisten kastedilenin günahkar nefis olduğunu kabul ederek “Ashab-ı yemin”i her nefisten ayrı okuyabiliriz.
İkinci okumada, nefisten bütün insanların kastedildiğini kabul ederek “Ashab-ı yemin”i her nefsin içindebirlikte okuyabiliriz.
Ayrı okursak anlam şöyle olur: Her günahkar nefis/insan işlediği günahların rehinesidir yani alışkanlıklara dönüşmüş günahları tarafından esir alınmış bir rehinedir. Bu rehinenin kurtuluşu ödeyeceği fidyeye bağlı olacak. Bu fidye tevbedir, pişmanlıktır ve salih ameldir.
Birlikte okursak anlam şöyle olur: Her insan, verdiği nimetler nedeniyle Allah’a sınırsız borçludur. Bu borç ödenene kadar her insanın âhiret geleceği bu borç karşılığında rehinedir. Bu rehinenin kurtuluşu insanın dünyada kazandıklarına bağlıdır.
Dünyada sevap kazananların sevabı, rehineyi kurtarmak için ödenen fidye olarak kabul edilecek.
Dünyada günah kazananlar, gerekli fidyeyi ödemedikleri için cehennemde ebedî rehin/esir/mahkum kalma cezası yaşayacaklar.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, “Evet, doğru anladın, sen bir rehinesin. Varsayalım 40 yaşındasın, geçmişinde günah ve sevap olarak kazandıklarına bak. Kazandıklarından yola çıkarak, geleceğin hakkında tahmin yapabilirsin.”
(38-39) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“Dünyada ne yapıyorsun?” diye soran olursa onlara nükteli bir cevap verme adına “Rehine kurtarma operasyonundayım” diyebilirsin.
40-48 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
40.-41.(Ashab-ı yeminin en büyük özelliği, tercihlerinde Allah’ın razı olduğu tarafı seçmeleridir. İşte bu yüzden Sakar’da değil) Cennetlerdedirler; (fakat merak ettikleri için orada) birbirlerine suçluların durumunu sorarlar.
Sakar’a Girme Sebebi
42. Sizi Sakar’a sokan nedir?
43. (Onlar) “Biz namaz kılanlardan değildik (askerde komutan, işyerinde patron çağırınca giderdik ama Allah günde beş defa namaz için bizi çağırdığında gitmezdik”) dediler.
44. (Bununla da kalmaz, verdiği emaneti sahiplenir) Yoksula (yetime) yedirmezdik.”
45. (Boş işlere) Dalıpgidenlerle (birlikte) biz de (eğlence sektörünün uyuşturucularından olan filmlere, dizilere, oyunlara ve sosyal medyaya) dalar giderdik.
46. “Ve (bazılarımız itibarıyla; inandığımız gibi yaşamak yerine, yaşadığımız gibi inanmayı tercih ettiğimiz için) hesap gününü (de sözlerimizle yalanlamasak bile fiilen) yalanlıyorduk.”
47. “Sonunda (unuttuğumuz ve gelmez sandığımız) ölüm bize gelip çattı.”
48. Artık (onları Sakar’ın elinden hiç kimse kurtaramaz. Dünyada olduğu gibi “Bir aracı bulur işimizi hallederiz” de demesinler. Zira iman yoksa, amel yoksa, tevbe yoksa, günah çoksa bekledikleri) şefaatçilerin (hiçbirinin) şefaati onlara bir fayda vermez.
ÖN BİLGİ: Kur’an’da âhirete; cennete, cehenneme yönelik bütün anlatımlar, dünyadakilere “uyarı” anlamında mesaj vermek içindir. Bu âyetlerde, o uyarılardan birinin dünyadaki tercihlerin sonuçlarını âhirette gösterme şeklinde yapıldığını görüyoruz.
Bu konuyu sonuç eğitimi başlığı altında önceki âyetlerde çok tekrar ettiğimiz için, burada kısa bir işaretle yetiniyoruz.
(42-46) NE YAPARSAM CEHENNEME GİRERİM? NE YAPARSAM GİRMEM?
İlgili âyetler bu sorumuza şu cevabı veriyor: Namaz kılmayan, nimetlerin emanet olduğunu unutup zekat vermeyen, Allah’ın verdiği ömrü boş işlerin peşinde tüketen ve âhirete sözde inanıp uygulamada âhiret yokmuş gibi yaşayanlar cehenneme girecek.
Burada soru şu? Bunlar orada ebedî kalacaklar mı?
Bu âyetlerde bahsedilen kişileri Müslüman ama Müslüman olmanın gereğini yapmayan günahkarlar olarak anlarsak, cehennemde cezalarını çekecekler ve çıkacaklar. Allâhü a’lem.
Bu âyetlerde bahsedilen kişileri, imanın şartları arasında sayılan âhirete imanı ve Kur’an’da geçen namaz ve zekat gibi ibadetlerin varlığını inkar eden kişiler olarak anlarsak bu kişiler kâfirdir ve cehennemde ebedî kalacaklar.106
Kur’an bu âyetlerde, âyetlerin verdiği mesajları her iki grubun da üzerine alınabileceği bir dille anlatıyor.
(48) ŞEFAAT VAR MI? BANA BİRİ ŞEFAAT EDEBİLİR Mİ?
Tefsir Usûlümüzde (15) Şefaat Yasasında bu sorunun cevabını verdik. Burada çok kısa bir açıklama yapalım.
Bu âyetler şefaat konusunda hem Müslümanlara hem de kâfirlere şu net mesajı veriyor. Bu âyetlerde bahsedilen hususlar sizin hayatınızda yoksa, hiçbir şefaatçinin şefaati size fayda vermez. Eğer Şefaatçi arıyorsanız, en büyük şefaatçi imanınız ve o imanın şahidi olan ibadetler ve salih amellerinizdir.
(40-48) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Müslümanlığı içinde farklı level/seviyeler olan programlara benzetirsek,
Allah’ın emirlerini cennete girmek için veya cehenneme girmemek için yapmak Müslümanlıkta birinci seviyedir.
Allah’ın emirlerini sadece ve sadece Allah emrettiği için yapmak, ikinci seviyedir.
Allah’ın emirlerini hikmetlerini bilerek, onları hava ve su gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlar olarak görüp yerine getirmek üçüncü seviyedir.
İşin başında birinci seviyede olman normaldir ama yıllar geçmesine rağmen hâlâ o seviyede kalmayı bilinçli bir Müslümanlıkla açıklamak zordur.
49-53 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
49. (Durum) Böyle iken onlara ne oluyor da (bunca uyarıdan sonra) öğütten yüz çevirip duruyorlar?
50. (Bu haliyle) Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler.
51. (Eşekler kendilerini avlayacak) Aslandan korkup kaçarlar. (Bu gâyet normaldir. Böylesi durumlarda “eşek, eşek olmanın gereğini yapıyor” denilir. Peki ya insanlar; onların kendilerine fayda getiren bir peygamberden kaçması nasıl izah edilebilir?)
52. (Onların iman etme gibi bir dertleri) Yok! (Onlarda eşek inadı var.) Onlardan her biri (iman etmek için “Allah’tan falan oğlu filana” hitabıyla başlayan mektuplar gibi) kişiye özel vahiyler verilmesini ister.
53. (Peki, bu istekler yerine gelse inanırlar mı?) Hayır, hayır; aslında onlar âhiret endişesi (de) taşımıyorlar.
(49-51) (ZIMNEN) EŞEK KADAR OLAMADINIZ!
Eşek ve benzeri otçul hayvanlar için aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanlar hayati tehlike arz edecek kadar büyük bir tehdittir. Böyle bir tehdit karşısında eşeğin kaçması olması gerekendir.
İlgili âyetler eşek benzetmesi üzerinden, muhataplara şunu diyor: “Eşek, bir eşek olarak faydalı olanla zararlı olanı ayırıyor.
Ama siz insan olarak faydalı olanla zararlı olanı ayıramıyorsunuz. Size dünyada huzur ve güven verecek, âhirette ebedî hayatı kazanmanıza vesile olacak öğüdü, bir aslan gibi tehdit ve tehlike olarak görüyorsunuz.
Bu noktada fayda ile zararı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayırt edebilen eşek kadar bile olamadınız. Akıl taşıma nimetinin, vahye muhatap olma şerefinin hakkını veremediniz. Yazıklar olsun size!”
(52) BAHANEDE ZİRVE: “İPE UN SER, BEN DE İMAN EDEYİM”
“İpe un sermek” bir deyimdir. Bu deyim, birinin birinden imkansız olan bir şeyi istemesi karşısında söylenir.
52. âyette “Bana da vahiy gelsin” diyenlerin durumu; imtihan devam ederken bazı öğrencilerin öğretmenden soruların cevabını tahtaya yazmasını istemesine benziyor.
Burası imtihan dünyası ve bu dünyada bu taleplerin karşılığı yok.
54-56 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
54. (Onlar ne derse desin) Gerçek (şu ki: Bu Kur’an onların dediği gibi, geçmişin masalları değil) o elbette (dünyada en fazla ciddiye alınması gereken) bir öğüttür.
55. Artık kim dilerse ondan öğüt alır.
56. (Fakat yaratma noktasında, fayda ve zararın gerçekleşmesi Allah’ın iznine bağlı olduğu için) Allah dilemedikçe onlaröğüt almazlar.107(Allah’ın razı olmadığı bütün söz ve davranışlar öğüt almanın önünde engeldir. Öğüt almanın önündeki engelleri kaldırmak için kendisinden) Sakınılmaya layık olan da O’dur, (bağışlamaya yetkili olarak) mağfiretin sahibi de O’dur.
(54-56) KUR’AN ÖĞÜT KAVRAMINI NEDEN ÇOK ÖNE ÇIKARIYOR?
İniş sırasındaki ilk 10 sûreye baktığımızda öğüt anlamına gelen “zikir” kelimesi toplamda 16 defa tekrar ediliyor.108
Bu tekrarlara Kur’an genelinde baktığımızda, Kur’an bütün insanlar için baştan sona bir öğüttür.
Peki öğüt nedir?
Kur’an’ın bu kelimeyi bu kadar çok öne çıkarmasının hikmeti nedir?
Önce hikmetten bahsedip sonra öğüdün anlamını verelim.
Hikmetlerinden birini şöyle ifade edebiliriz:
Allah (cc) inen âyetlerin insanlar tarafından “Allah böyle emrediyor siz de mecburen böyle yapacaksınız!” şeklinde insanı robot yerine koyan, onun aklını yok sayan bir emirname veya bir talimatname gibi anlaşılmasını ve anlatılmasını istemiyor. Bu nedenle ısrarla Kur’an’ın bir öğüt olduğunun altını çiziyor.
Öğüdün tanımına gelince,
Öğüt; bir kişiye ve topluluğa, doğru yolu göstermek, güzel davranışları teşvik etmek veya onlara hata ve yanlışlardan kaçınmaları için yapılan tavsiye olarak tarif edilir.
Bu mânayı dikkate aldığımızda, Kur’an’daki bütün öğütler insanlara şu ortak mesajı verir: Allah sizi sevendir, size değer verendir. O verdiği tüm nimetlerle, kitapları ve peygamberleri üzerinden size duyurduğu bütün âyetleriyle, sizin iyiliğinizi isteyendir.
Bu mesajı açarsak,
Öğüdün en büyük özelliği; bilgiyle, belgeyle insanı iknaya yönelik olması, özgür tercih hakkı üzerinde bir baskı kurmaması, dinde zorlama var anlamını hissettirecek her türlü içerikten uzak olmasıdır.
Öğüt resmiyetin dili değil, sevgi ve hikmet yönü öne çıkan bir iletişim dilidir.
Öğütte “zorlama yok” dediğimizde şu soru akla gelebiliyor, “Cehennemden bahsetmek bir zorlama değil mi?”
Hayır değil. Cehennemden bahsetme, bir sonuç eğitimi olarak,
Bir öğretmenin öğrencisine öğüt verirken onu sevdiği için ona sınıfta kalma ihtimalini anlatması,
Bir annenin çocuğuna öğüt verirken kibritle ve ilaçla oynamasının kötü sonuçlarını anlatması,
Bir polisin vatandaşlara öğüt verirken kanunlara uymamanın arkasından gelecek cezaları anlatması gibi bir şeydir.
Bu anlatımların tamamında muhatabın iyiliğini isteme ve ona tercihlerinin sonuçlarını baştan gösterme vardır.
Özetlersek, başkasına öğüt vermeden önce her Müslümanın o öğütleri nefsine vermesi, muhataplarından “sen önce kendine bak” anlamında sözler duymasına sebep olacak her türlü davranıştan sakınması gerekir.
(55-56) İNSANIN VE ALLAH’IN DİLEMESİ
Biz mealimizde Allah’ın dilemesi ile ilgili akla gelebilecek soruların cevaplarını “7/81. Tekvîr ve 43/35. Fâtır sûresinin” girişlerinde vermeye çalıştık. Bu ve benzeri âyetler geldiğinde geniş açıklama için oraya bakılabilir.
(54-56) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“Kalk ve uyar” âyetinde nasıl uyarma işine kendinden başladıysan, öğütte de kendinden başla. Başkasına vereceğin öğütleri önce kendine vermen, o öğütlerin gereğini önce kendi nefsinde yaşaman, başkalarına vereceğin öğütlerin etkisini arttırır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Alak sûresinin beş âyeti inmiş. Bunun yanında sûreler kategorisinde yeryüzünü ilk şereflendiren sûre Fâtiha olmuş. Bunun da mesajı şu olmuş; “Allah yeryüzündeki gönül fethine Fâtiha ile başlıyor. Haydi, siz de kendi fethinize Fâtiha ile başlayın! Bu durumda Fâtiha ile başlamak demek; “En zor zemin ve zamanda işe nereden başlayacağım” sorusunun da cevabı oluyor.
BANA NE DİYOR? Fâtiha’yı bir anahtar yap, önce kendi gönül kapını Allah’a aç! Allah dilerse seninle bütün bir insanlığın gönlünü hakikate açar. Bu açma birden olmaz. O yüzden inandığın davada karşına çıkan engellere aldırma, bugün kapalı gördüğün birçok kapının, –senin iç dünyanda derinleşmene bağlı olarak– yarın –Allah’ın dilemesiyle– açıldığını göreceksin. Şunu da unutma, kendi iç dünyasında fatih olamayanlar, dışarıda da fatih olamazlar. Oluyorsa bunun bir istidrac109 olabileceğini aklından çıkarma.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Fâtiha” kelimesi “açmak” anlamına gelir. Nasıl kâinat kitabında çekirdek ağacın önsözüdür. Fâtiha da Kur’an’ın hem önsözüdür hem de özsözüdür. Bu yönüyle Fâtiha çekirdektir, Kur’an ise onun ağaç olmuş hali... Sahabiler de onun ilk meyveleridir. Kur’an’ın kapağını açtığımızda bu sûreyle başlamasının mesajı bellidir. Fâtiha der ki; Kur’an tarafından fethedilmek ister misin? Eğer istersen, Kur’an’a bütün kapılarını açman lazım... Kur’an’ı içine indirmen, içine sindirmen, bütün davranışlarında güzel ahlak ve ihsan şuuru olarak görünür hale getirmen gerekir...
BANA NE DİYOR? Bu fethin ne ölçüde, gerçekleştiğini anlamak istersen, “Baktığın şeylerin, konuştuğun şeylerin, vaktini harcadığın şeylerin ne kadarını Allah’ın huzurunda olma şuuru olan ihsan şuuruyla yapıyorsun?” sen ona bak!
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tevhid Her Varlığın Üzerindeki Mânevî İmzadır.
Sûrenin ana konusu tevhiddir. Hem Fâtiha sûresi hem de Kur’an baştan sona tevhid dersi verir. Sûrede, şu soruların cevabı hep aynıdır. “Hamd’in muhatabı kim, Âlemleri terbiye eden kim, Rahmân kim, Rahîm kim, Âhireti yaratmaya Mâlik olan kim, Kulluğun tek muhatabı kim, Yardım isteyeceğim kim, Doğru yolu isteyeceğim kim?” gibi sorularıma verdiği cevaplarla Fâtiha bana hem tevhid eksenli bir kimlik ve kişilik kazandırır hem de her varlığın üzerindeki mânevî imzayı okumada rehberlik yapar. Bu yönüyle Fâtiha vahdet kapısı önünde duran kesret perdesinin de bir anahtarıdır.
BANA NE DİYOR? Senin günde 40 defa “Bizi doğru yola ilet!” diye okuduğun Fâtiha bir duadır. Kur’an’ın gerisi de Bakara’dan Nâs’a kadar o duâna cevaptır; “Madem doğru yolu istiyorsun, madem bir ömür boyu doğru yolda kalmak istiyorsun, haydi Kur’an’ı kendine rehber yap. Her yaptığını ona göre yap. “Yapma” dediğinden de ateşten sakınır gibi sakın!”
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Alak sûresinin girişinde “Kur’an okumak Allah ile insan arasındaki sözleşmeyi okumaktır” demiştik.
5. âyetteki “iyyake na’budu110” bu sözleşmeyi özetleyen bir ifade olarak karşımıza çıkıyor. Günde kırk defa, şuurlu olarak tekrar edilen bu ifadeyle, mü’minlerden sözleşme bilincini aktif tutmaları isteniyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Günde 40 Defa Okunan Sözleşme
1-4 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1.(Bütün insanlara sevgisini göstermekle) Rahmân (sevgisine, iman ederek mukabele eden mü’min kullarına özel lütuflarıyla) Rahîm olan Allah’ın adıyla,
2. Hamd (övgü, sena ve teşekkürlerin tamamı, bizi yokluktan varlığa çıkaran, varlık âleminde neye ihtiyacımız varsa, terbiye edip hizmetimize sunan) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
3. (O, varlığa olan sevgisini göstermek için dünyayı dev bir hediye paketi yapan, kimin ne ihtiyacı varsa o paketin içine koyan)Rahmân(Varlıklar içinde insan olma nimetine, iman etmekle mukabele eden mü’min kullarına karşı da)Rahîm’dir.
4. (O, ölümün ardından mü’minle-kâfire aynı muamelenin yapılmadığı, sevgisine ihanet edenle, sevgisine hürmet edenlerin birbirinden ayrıldığı, kim ne hak ediyorsa karşılığının ona eksiksiz verildiği) Hesap günününtek (sahibi ve) hâkimidir.
(1) FETİH FARKINDALIKLA BAŞLAR
Kur’an’ın inişinde iki ilk vardır. Alak sûresinin ilk 5 âyeti; âyet bazında ilk inen âyetlerdir. Fatiha sûresi ise; sûre bazında ilk inen sûredir.
Bu açıdan bakarsak, besmele ilk inen sûrenin ilk âyetidir. Peki bu âyetin bize mesajı nedir? Bu mesaja Alak sûresinde değindiğimiz için burada, konuya farklı bir açıdan bakacak ve çok kısa bir özet vereceğiz.
“Allah’ın adıyla başlarım” demek olan Besmele, kâinat çapında büyük bir farkındalığın zarfı olan bir cümledir. Bu farkındalığın özeti şöyle:
Ben adı nimet olan hiçbir şeyin benim olmadığının, bende emanet olduğunun farkındayım.
Emanet olan nimetlerle, emanetin sahibinin razı olmadığı işlere başlamanın doğru olmayacağının da farkındayım.
Evet, bu farkındalık insanın yapacağı fethin başlangıç noktasıdır.
En genel anlamda insan için içe ve dışa doğru iki fetih vardır.
İçe doğru fetih; kendini tanıma,
Dışa doğru fetih; kâinatı/evreni/dünyayı tanımadır.
Bu tanımalarda hedef, yaratanı tanımaktır. Literatürde bu tanımaya Marifetullah deniyor. Bu tanımların ilk meyvesi tanıdığını sevmektir. Buna da Muhabbetullah denir.
İçe doğru fethin meyvesi güzel ahlak olurken, dışa doğru fethin insana ve doğaya/tabiata dönük iki meyvesi olur.
İnsana dönük meyve, gönül fethi (insanların hidâyetine vesile olmak.)
Doğaya dönük meyve, pozitif bilimlerin penceresinden keşiflere, buluşlara ve icatlara vesile olmak.
Bu yönüyle, besmele bütün bu fetihlerin mânevî anahtarı oluyor.
Nefis muhasebesi adına kendimize soracağımız soru şu: Ben, sen ve bütün Müslümanlar bütün bu fetihlerin neresindeyiz?
(1-3) EY İNSAN! RAHMÂN VE RAHÎM İSİMLERİNE AYNA OL!
Bilinçli olarak, Kur’an okuyan her insanın kendine soracağı sorulardan biri de şudur:
Allah’ın (cc) 99 güzel ismi varken, Kur’an’da hem bu sûrenin 1. ve 3. âyetlerinde hem de Tevbe sûresi hariç Kur’an’daki bütün sûrelerin başında Rahmân ve Rahîm isimlerinin öne çıkması üzerinden bana verilen mesaj nedir?
Kısa mesaj şu: “Ey insan! Rahmân ve Rahîm isimlerine ayna olabilecek potansiyelde yaratıldın. Haydi ayna ol.
Bu iki isim Allah’ta sınırsızdır. İnsandaki tecellisi sınırlıdır.
Allah (cc) Rahmân ismiyle -mümin-kâfir, bitki-hayvan- bütün varlıkları sever, sevgisini de verdiği sayısız nimetlerle gösterir.
Allah (cc) Rahîm ismiyle, insanlar içinde sevgisine sevmekle mukabele eden müminleri daha fazla sever.
Kısa mesajda “Allah (cc) her insanı Rahmân ve Rahîm isimlerine ayna olabilecek potansiyelde yarattı.” demiştik.
Şu soruyla bu tespiti açalım; insan dünyaya geldiğinde ilk aldığı mânevî gıda hangisidir?
Cevap: Rahmân isminin tecellisi olan sevgidir.
Az da olsa istisnaları olmakla birlikte dünyadaki bütün anne-babalar, dünyaya gelen çocuklarına, çocukluk döneminde bol bol sevgi verirler. Çocuğu su deposuna benzetirsek, depo ağzına kadar sevgiyle doldurulur. Çocuğun Allah tarafından kendilerine bir emanet olarak verildiğini bilen anne-babalara çocuğun şöyle bir soru sorduğunu farz edelim, “Anne-baba bana bu kadar sevgiyi neden verdiniz?”
(Bilinçli Anne-Babalar Tarafından Verilen) Cevap:
“Seni yoktan yaratıp dünyaya getiren, senin emrine; adına anne-baba denilen iki melek tahsis eden, sana sayısız nimetler veren Allah’ı her şeyden daha fazla sevesin” diye sana bu sevgiyi verdik.
Yaratılan her şeyi, yaratandan ötürü sevmen için verdik.
Rahmân isminin sendeki sınırlı tecellisiyle bütün insanları sevmen, Rahîm isminin sendeki sınırlı tecellisiyle, bütün insanlar içinde mümin kardeşlerini daha fazla sevmen için verdik.
İnsanlık için faydalı işler yaparak, bütün insanlara sevgini göstermen için verdik…
Kısaca, “Ey insan! Bu kadar sevgi sana Rahmân ve Rahîm isimlerine ayna olasın” diye verildi.
(2) YOKLUKTAN VARLIĞA ÇIKTIĞINDA İLK SÖZÜN NE OLUR?
Olmaz ama hayal edelim, yokluktayız; hiçbir şeyimiz yok. Biri bize el, ayak, göz, kulak, ruh, akıl, duygu vererek, yokluktan varlığa çıkarıyor. Yokluktan varlığa çıktığımızda, bizi yokluktan varlığa çıkarana diyeceğimiz ilk söz ne olurdu? …
Cevap: Teşekkür.
İşte Fatiha sûresinin başındaki, (Bütün hamdler, şükürler, teşekkürler Allah içindir anlamına gelen) “Elhamdülillah” bizim fıtratımızın sesi oluyor.
Fıtrat teşekkür ediyor. Bu teşekkürler, Allah’a teşekkürün fıtratın gereği olduğunu gösteriyor.
Bu konuya aşağıdaki soruyla devam edelim.
(2-4) ÂYETLERİN DİZİLİŞİ BANA NE DİYOR?
Âyetlerin dizilişi bana diyor ki: Allah (cc) içinden geçen soruları biliyor, âyetlerin dizilişi ile o soruların cevaplarını veriyor.
Bunun nasıl olduğuna âyetler üzerinden bakalım.
“Hamd, övgü, şükür, teşekkür Allah içindir” mânasında Elhamdülillah dediğimizde, içimizden şu geçiyor: Niçin teşekkür ediyorum?
Cevap geliyor: (2. âyetin devamı) Çünkü, Rabbü’l-âlemîn olan Allah, seni yoktan var etti, Rab ismiyle ihtiyacın olan her şeyi senin için terbiye etti.
Soru: Bunu yapmasının sebebi nedir?
Cevap: (3. âyet) Rahmân olduğu, seni sevdiği için yaptı.
Soru: Sevgisine sevmekle karşılık verirsem ne olur?
Cevap: (3. âyet) Rahîm ismiyle sana karşılık verir.
Soru: Tamam, O’nu çok seviyorum, fakat, seven de sevmeyen de ölümle birlikte, yokluktan gelip yokluğa gidiyor.
Cevap: Hayır, hayır! Öldükten sonra, yokluk yok. (4. âyet) Âhiret var, hesap günü var.
Soru: Rahmân ve Rahîm olan âlemlerin Rabbinin rızasını kazanmak, O’nun ebedî cennetinde misafir olmak için ne yapayım?
Cevap: 5. âyetin gereğini yaparak “Sadece ve sadece O’na kulluk et…”
Bu diziliş bize diyor ki: Aklı yaratan Allah olunca, ondan gelecek soruları da biliyor. Dizilişte gelen âyetlerin akışı, akla gelen sorulara cevap verecek şekilde oluyor.
(2) SENİ ÖVENE DE Kİ, ÖVGÜYE LAYIK OLAN BEN DEĞİLİM “O” (cc)
Kitap çalışmalarımızda öne çıkardığımız tespitlerden biri de şuydu: Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber ve Lâilâheillallah gibi cümlelerin tamamı, Allah’ın yarattığı kâinat kitabını okumanın, anlamanın sonucunda söylenen, sonuç cümleleridir.
Elhamdülillah diyen bir insan öncesinde şunları anlamıştır.
Hiçbir şeyim yoktu, ihtiyacım olan her şey bana verildi.
Bana verilenlerin emanet olduğunun farkındayım.
Bana verilenlerle, bunları veren Allah’ın razı olduğu işler yapmam gerektiğinin de farkındayım.
Bütün bunların farkında olduğum için de övülecek işler yaptığımda, öncelikli olarak övgüye layık olanın ben değil, Allah olduğunun da farkındayım.
Bu farkındalıklar, kişiyi mütevazi bir insan yapar. Mütevazi bir insan da ne kadar övülecek işler yaparsa yapsın şöyle der: “Övgüye layık olan ben değilim, bana bütün bu övülecek işleri yapma imkanı veren Allah’tır.”
(1-4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sen beş vakit namazda günde 40 defa Fatiha sûresi okuyan bir Müslüman olarak kendine sor “Ben kendimi fethettim mi?
Beden ülkene emanet diyor, bu ülkede emanetin sahibinin sözü geçer deyip, ülkenin el ayak, göz kulak ve akıl gibi imkanlarıyla istediğini değil, O’nun razı olduğu şeyleri yapıyorsan, bu bilinçle yaptığın güzel işlerin arkasından gelen övgülerde, “asıl övülmesi gereken ben değil Allah” diyebiliyorsan, kendini fetihte doğru yoldasın demektir.
5-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
5. (Ey Rabbimiz!) Biz (bütün bu gerçekleri okumanın, anlamanın ve şuura dönüştürmenin bir sonucu olarak, Seni her şeyden daha fazla sevmekle, rızanı kazanmayı varlık gayemiz olarak bilmekle, bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmekle) sadece (ve sadece) Sana kulluk eder ve (kimden gelirse gelsin her yardımı Senden bildiğimiz için de) sadece (ve sadece) Senden yardım dileriz.
6. (Yardım konusunda önceliğimiz, hidâyet; ne olur)Bizi(razı olduğun, o) dosdoğru yola ilet!111
7. (Doğru yolu bulduktan sonra, her türlü zorluğa rağmen, bir ömür boyu doğru yolda kalma gibi büyük bir) Nimet verdiğin (Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlih) kimselerin yoluna (ilet.)
(Tevrat ve İncil üzerinden kendilerine doğru yol gösterildiği halde, o yolun hakkını vermeyen, dünya âhiret dengesinde, dünyayı âhirete tercih etmekle dünyevileşen, güç, servet, makam ve şöhret gibi değerleri hayatın gayesi haline getiren, arzu ve heveslerini ilahlaştırdıkları için) Gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.
(Ey Rabbimiz! Ne olur, bize, bizi sıratı müstakimden uzaklaştıracak, her yoldan, her yönden, her eylemden, her söylemden, her düşünceden uzak durmayı nasip et! Amin!)
(5) BENİM KENDİSİNE KULLUK EDECEĞİM İLAHIN ÖZELLİKLERİ
Müslüman olmak, Allah’a kulluk etmek büyük bir farkındalığın sonucudur. 5. âyette bu farkındalığın en güzel ve en önemli örneklerinden birini görüyoruz. 5. âyet “İlk dört âyeti, okudum, çok iyi anladım ve şimdi de gereğini yapıyorum.” anlamına gelen bir âyettir.
Bir kurgu yaparsak, insan fıtrat diliyle şöyle diyor:
Ben, kendisi yaratılan ve ilah olamayacak birçok varlığın ilah edinildiği bu dünyada,
Yaratma, tek olma, eşi ve ortağı olmama gibi özelliklere sahip; gerçek ve tek olan ilahı arıyorum.
O özelliklere sahip olan bir ilah bulursam, sadece ve sadece ona kulluk edeceğim.
İşte ilk dört âyet bu arayışın cevabı oluyor.
Fatiha sûresinin ilk dört âyeti özetle şunu diyor:
Âlemleri (kâinatı, dünyayı) yoktan yaratamayan, onları varlık gayelerine uygun olarak terbiye edemeyen,
Terbiye ettiği bu nimetlerle insanlara sevgisini (Rahmân) gösteremeyen,
Gösterdiği sevgiye sevmekle karşılık veren mümin kullarına (Rahîm) âhirette cennet veremeyen,
Sevgisine nankörlükle karşılık verenlere âhirette hak ettikleri sonucu yaşatamayan biri ilah olamaz.
Kısaca bu dünyayı ve âhireti yaratamayan biri ilah olamaz.
Özetlersek, bu cevaplardan sonra arayışta olan insan aradığını buluyor ve şöyle diyor: Bunları Allah’tan başkası yaratıp yapamayacağına göre, O’ndan başkası benim ilahım olamaz. Ben sadece ve sadece Ona kulluk ederim.
(5) ELİMLE, AYAĞIMLA, MALIMLA, MÜLKÜMLE SANA KULLUK EDERİM
Adına kulluk dediğimiz ibadet, bir Müslümanın varlık gayesine uygun hareket etmesidir.
İbadetin bu mânasını merkeze koyup, ibadet eden bir insana soralım: Şu an ne yapıyorsun?
Cevap: Varlık gayemin gereğini yapıyor; ibadet ediyorum.
Soru: Sen böyle deyip, söyleminle kulluk ederken, eylemin de bu kulluğa fiili olarak katılıyor mu?
Nasıl yani?
Yani, senin elin, ayağın, gözün kulağın da varlık gayesine uygun hareket ederek kulluk ediyor mu?
Nasıl yani?
Yani “Gözümle sadece ve sadece Allah’ın razı olduğu şeylere bakmaya, kulağımla sadece ve sadece O’nun razı olduğu şeyleri dinlemeye çalışıyorum” diyebilir misin?
….
Bu durumda,
“Ben Allah’a kulluk ediyorum.” demek, ibadetin söylem halidir,
Ben, elimle, ayağımla, gözümle kulağımla, malımla mülkümle Allah’a kulluk etmeye çalışıyorum.” demek de ibadetin eylem halidir.
Eylemlere ruh ve yön vermeyen, sadece söylemde kalan ibadetler, ibadetten beklenen faydaları vermekten uzaktır.
(5) SADECE ALLAH’TAN DEĞİL BAŞKASINDAN DA YARDIM İSTİYORUM. BU ÇELİŞKİ DEĞİL Mİ?
Önce, şu soruları soralım,
Evde sofrayı kaldırmada bana yardım eder misin?
İş yerinde şu işi yapmada bana yardım eder misin?
Bunları derken, sürekli başkalarından yardım isteriz. Sonra da günde beş defa namazda “Allah’ım sadece ve sadece senden yardım istiyoruz.” deriz.
Peki, bu durum bir çelişki değil midir?
Değildir. Aksine çok yüksek bir farkındalık halidir.
Bu farkındalığa sahip olan Müslüman bilir ki, Allah’ın iki türlü yardımı vardır.
Önceden Yapılan Yardım:Bu yardımı bir kurguyla anlatalım. Varsayalım sizin hiçbir şeyiniz yok. Yokluktan varlığa çıkmak için Allah’tan yardım istiyorsunuz. O da elden ayağa, sudan güneşe kadar; var olmanız ve varlığınızın devamı için gereken her şeyi veriyor. Bu yardıma “daha biz istemeden, bize peşin olarak önceden yapılan yardım.” diyoruz.
Şimdi Yapılan Yardım: İnsan her ihtiyacını kendi karşılayamayacak şekilde yaratılmıştır. O yüzden sosyal bir varlıktır. O yüzden, çevresindeki insanlarla karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içinde olması gerekir. Böyle olduğu için de başkalarından yardım ister. Fakat bilir ki, kendisine yardım eden her insan, Allah’ın ona verdiği imkanlarla kendisine yardım ediyor. Yani yardım istediği her insan yardımda aracı olmuş oluyor.
Bu gerçeği fark eden bir insan Rabbine karşı şöyle diyor: Rabbim ben birinden yardım isterken biliyorum ki, bütün yardımların arkasında sen varsın. O yüzden, nereden ve kimden gelirse gelsin, o yardımları senden biliyorum ve sadece ve sadece senden yardım diliyorum.112
Bu konuyu Tefsir Usûlümüzde 28. yasa olan Dua Yasasında geniş olarak ele aldık. Ayrıntılar için oraya bkz.
(6) YÖNELTME + YÖNELME = İLETME
6. âyetteki duamız şu: “Allah’ım bizi dosdoğru yola ilet.”
Bu duada bir incelik var. Bu duada “ilet” ifadesi Allah’tan sonucu ve bizi o sonuca götürecek sebepleri yaratmasını dilemektir. Bunların yaratılması da insanın özgür iradesi ile yapacağı tercihlere bağlıdır.
Bunu bir örnekle anlatalım: Bir baba akıl baliğ olmuş çocuğunu arabasına alıyor ve ona diyor ki, yolumuz üzerinde bizi yönlendiren levhalar olacak. O levhalara bak. Hani yöne gitmek istersen ben seni oraya götüreceğim.
Bu örneğin imtihan dünyamızdaki karşılığına bakarsak;
Kur’an ve Peygamber Allah’ın önümüze koyduğu ve razı olduğu yolu gösteren yön levhaları. Onların görevi bizi doğru yola yöneltmek.
Çocuğun yön tercih etmesi bizim özgür irademizle yaptığımız yönelme oluyor.
Baba ve arabanın bu yönelmenin sonucunu yerine getirmesi, Allah’ın iletmesi oluyor.
Yönelmeye sebep dersek, iletme sonuç oluyor. Meallerde ve tefsirlerde geçen bütün “ilet” dualarını, sebebi yerine getirmenin arkasından, Allah’ın sonucu takdir etmesi gibi bir bütünlük içinde anlayabiliriz.113
Özetlersek, “ilet” şeklinde yapılan duanın içinde, “Allah’ım iletmen için hangi sebepleri yerine getirmem gerekiyorsa, bana onları yerine getirmeyi nasip et.” duası da vardır.
(6) BENİ ATOMUN VE GÜNEŞİN DOĞRU YOLUNA İLET
İbadet için yukarıda “varlık gayesine uygun hareket etmek” demiştik.
Bu kâinatta yaratılan her şeyin bir varlık gayesi vardır ve bu varlık gayesinde hareket etmenin diğer adı “doğru yol”dur.
Bu mânasıyla, “dünyanın, güneşin ve ayın yörüngesi” demek onun sırat-ı mustakimi yani doğru yolu demektir.
Bu tespitten sonra şu tespiti yapabiliriz: Allah (cc) insan dışındaki her varlığı doğru yolda yaratmış; doğru yolda hareket etmek üzere programlamıştır.
İnsana gelince, vahyin rehberliğinde, Peygamberin örnekliğinde, doğru yolu bulmayı ona bırakmıştır.
Doğru yolu böyle külli anlayan bir insan için, “Allah’ım bizi dosdoğru yola ilet” duası, atomla, güneşle rotasını Allah’ın belirlediği aynı yolda, aynı yöne yürüme duasıdır.
(6) BENİ, BİR ŞEYİN DEĞİL, HER ŞEYİN DOĞRU YOLUNA İLET
Bu dünyada doğru yapılan, doğru sonuç veren her işi yapmanın doğru bir yolu vardır. Bu yolu bilen bu yolda giden insana MESLEK sahibi denir. Kök anlamı itibarıyla Arapçada s-l-k kelimesinden türetilen meslek kelimesi izlenen yol, takip edilen rota anlamına gelir.
Bu bilgiyi dikkate alan bir insan, “doğru yola iletilme” duasını bir konu için değil, her konu için yapar;
Helal para kazanma yoluna ilet,
Dürüst olmanın, cömert olmanın, merhametli, çalışkan bir insan olmanın yoluna ilet.
Fizikte, kimyada, biyolojide, tıpta kısaca ne kadar ilim bilim varsa, o ilimlerle yapılacak ne kadar icat, keşif, buluş varsa, bizleri onları bulacağımız, onları insanların faydasına kullanacağımız yollara ilet.
Amin…
(6) DOĞRU YOLUN TAM ORTASINDAYKEN, DOĞRU YOLU BULMAK İSTENİR Mİ?
Fatiha süresini beş vakit namazın içinde, günde en az 40 defa okuruz.
Bu noktada soru şu: Hidâyet denilen doğru yolu bulmuş bir Müslüman, doğru yolu bulduğu halde, namaz gibi bir ibadeti yaparken, doğru yolun tam ortasında olduğu halde, neden ısrarla hâlâ “Allah’ım bizi dosdoğru yola ilet.” duasını yapar.
Nedeni şu: Bilinçli her Müslüman bilir ki, bu dünyada doğru yolu bulmak zordur. Ondan daha zoru da doğru yolu bulduktan sonra, her gün, her an, her nefeste doğru yolda kalabilmektir.
Yaşadığımız dünyada doğru yolu bulamayan milyarlarca insan var.
Yaşadığımız dünyada doğru yolu bulduğu halde, bir türlü o yolda yürüyemeyen sağa sola yalpa yapan ve kötü örnek olan insanlar da var.
Bunları dikkate aldığımızda doğru yolu bulmak zor olduğu gibi, bir ömür boyu her eylem ve söylemde doğru yolda olmak da zordur.
İşte bu zorluk nedeniyle namazımız duamız olur.
(7) NİMETİ ALDIN, PEKİ NİMET VERİLENLERİN YOLUNDA MISIN?
İnsanı dev bir gemiye benzetelim. Bu gemide bulunan elden ayağa, akıldan kalbe her şeyin ortak adı nimettir.
Soru şu: Bu nimet gemisine sahip olmak büyük bir nimet mi? Evet.
Soru şu: Bu nimetten daha büyük bir nimet var mı? Evet var.
Peki nedir o? Bu nimet gemisinin, hedefi gösteren doğru pusula ile doğru rotayı bulması ve doğru yolda gitmesidir.
Gemi sahibi olmaya “birinci nimet” dersek doğru yolda gitmek “ikinci nimet” olur. Bu yönüyle, ikinci nimet birinci nimeti tamamlayan bir nimet olur.
Böyle bir durumda, ikinci nimet olmadan, gemi hangi yöne giderse gitsin, hedefinden uzaklaşmış olacak.
İşte bu noktada Peygamberler kendilerine ikinci nimetin de verildiği insanlardır. Onların gemilerinde pusula vahiydir/Kur’an’dır. Bu pusulanın gösterdiği hedef Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu hedefe götüren doğru yolun adı sünnet-i seniyyedir.
Fatiha sûresinde, “Allah’ım bizi nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet.” demek, “Allah’ım bizleri dev dalgalara rağmen senin doğru yolundan doğru rotandan ayrılmadan hedeflerine yürüyen Peygamberlerin yoluna ilet” demektir.
Bu açıklamalardan sonra, başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, beden denilen gemi her insana verilen bir nimettir. Peygamberlerin (as) yolunda olmak, kendilerine hidâyet nimeti verilenlerin yolunda olmaktır.
(7) YOL İKİ; NİMETE “EMANET” DİYENLERİN VE “BENİM” DİYENLERİN YOLU
Dünyaya insan olarak gelmek bir nimettir. Yukarıdaki gemi örneğini hatırlarsak, yaşayan her insan bir gemidir. Her geminin önünde iki yol vardır. Bu geminin rotası, “Bu gemi kimin?” sorusuna verilen cevaba göre çiziliyor.
Gemiye “emanet” diyenler, geminin rotasını vahyin rehberliğinde peygamberin örnekliğinde belirliyorlar.
Gemiye “benim” diyenler, gemi benim olunca istediğim rotayı takip ederim diyorlar.
Böyle deyince de onların takip ettiği yol, rotadan sapan ve kafasına göre yaşayanların yolu oluyor. Gazaba uğrayanlar da bu yolda, aşırılık yapan, haddi aşanlar oluyor.
(7) KUR’AN ALINGAN OLMAMIZI İSTİYOR?
Mealimizde Beyyine sûresinin girişinde “Kur’an Okurken Alıngan Olmalı mı?” şeklinde bir başlık var. Burada anlatacaklarımız o konunun devamı olacak.
Fatiha sûresin 7. âyetinde Kur’an’da sık kullanılan bir yöntem görüyoruz. Kur’an sıfatları veriyor ama sıfatların hangi şahsa, gruba, cemaate, topluluğa ait olduğunu söylemiyor.
Bu tür âyetlerde Kur’an “sapık” demekle “benim kastım Hristiyanlar”, “gazaba uğrayanlar” demekle “benim kastım Yahudiler” deseydi biz yine üzerimize alınacaktık. “Onları doğru yoldan uzaklaştıran sıfatlar bizde de var mı?” diye nefis muhasebesi yapacaktık.
Ama öyle demiyor. Öyle demeyerek şu mesajı veriyor: Doğru yoldan sapmayı bir inanç grubundan çıkıp diğerine girmek olarak anlamayın.
Günaha doğru atılan her adım, doğru yoldan yan yollara sapmaktır.
Günah küçük olursa sapma küçük olur. Günah büyük olursa sapma büyük olur. Bu sapmalarda küçük günahlar büyük günahlardan daha sinsi olabilir. Onların Müslümanın hayatına girişi ve girdikten sonra tekrarı büyük günahlara göre daha kolaydır.
O yüzden Günahın küçük olması sizi aldatmasın; küçük günahların tekrarını “damlaya damlaya göl olur” sözüyle birlikte düşünürseniz, onlar hiç de masum değildir.
Burada “Sapma ile gazaba uğramın farkı nedir?” diye bir soru gelirse şunu deriz: Sapmaya “yanlışa doğru gitmek” dersek gazaba uğramayı; yanlışta ısrar etmenin, yanlıştan dönmemenin, yanlışı artık sanki doğru imiş gibi yapmanı sonucunda “ilahi tavır” olarak tanımlayabiliriz.
Allah’ın (cc) muhatabı biz insanlar olduğumuz için, ilahi tavrını bizim anlayabileceğiz bir dil üzerinden anlatıyor.
Bir ilah tavır olarak Allah’ın gazabı: “Yapılandan razı değilim. Yapılanlar emirlerime isyandır. Bu isyan sizi dünyada hidâyet nimetinden uzaklaştırır. Âhirette Kahhâr ve Muntakım isimlerimin tecellesi olan cehenneme girmenize sebep olabilir.” anlamında bir uyarıdır.
Uyarı diyoruz: Çünkü yaşayan her insanın, bu ilahi tavırdan ders alıp, yanlıştan dönme fırsatı vardır.
Özetlersek sapmak ve gazaba uğramak bir Müslüman için çok uzak bir tehdit ve tehlike değildir. Bir günah kadar yakındır. O yüzden günahın küçüğünü evdeki kalorifer borusundan damlayan damla gibi görmeli. Damlama kısa süre olursa sorun hemen çözülebilir ama damlamanın günler aylar yıllar boyu sürmesi büyük sorunlara sebep olabilir.
(5-7) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“Sadece ve Sadece Allah’a kulluk ederim” dediğinde, el ayak, göz kulak gibi bütün azaların da bu sözüne şahitlik ediyorsa, bu şahitlikle kulluğu sözden öze taşıyorsan, özünü davranışlarına güzel ahlak olarak yansıtıyorsan, ne mutlu sana. Aynen devam.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Peygamber Efendimizin amcası olduğu için, İslâm’ı ilk kabul etmesi beklenen Ebû Leheb, herkesten fazla muhalefet ediyordu. Panayırlarda Efendimiz hak ve hakikati anlatırken, arkasından gidiyor, “Bu benim yeğenimdir sakın ona inanmayın” diyordu. Kur’an sûrenin ilk âyetiyle, bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara, böylesi insanlarla mücadele de izlenecek yolu öğretiyor. Elleri “kırılsın yerine” “elleri kurusun” diyor. “El” Araplarda gücün ve servetin sembolüdür.
BANA NE DİYOR? Kur’an’ın kullandığı dili İslâmî hizmetlerinize yöntem olarak yansıtın! Âyet: Hastayla hastalığı, yangınla yananı ayırdığınız gibi, günahla günahkârı birbirinden ayırın. “Bebeği değil, bebeğin altındaki kirli bezi çöpe atın” diyor.114
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tebbet kelimesi “kurudu” anlamına gelir. Sûre bu ismiyle Müslümanların yeryüzündeki “ISLAHÇI” misyonlarına dikkat çeker. Bu misyonu biraz açarsak: Küfrü yeryüzünü istila eden bataklıklara, Ebû Leheb ve benzerlerini de o bataklıkların ürettiği güçlü, besili ve etrafa hastalık taşıyan sineklere, virüslere benzettiğimizde, sûrenin ismi, Müslümanların yeryüzündeki vazifelerinin o bataklıkları “kurutmak” olduğunu Asr-ı Saadet örneği üzerinden bize gösterir. “Kurutma” yok etmek değildir. Kurutma: Verimsiz araziyi verimli hale getirmektir... Dönüştürmektir. Peygamber Efendimiz (sav) vahyin rehberliğinde, bu yöntemle, 23 yılda 100 binden fazla insanı kötüden iyiye dönüştürdü.
BANA NE DİYOR? Bu yöntemi hayata geçirmek için günahı kurutan, günahkârı kazanmaya, ondaki güzel ahlakı yeşertmeye yönelik bir dil kullanacaksın.115
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Nimetin Nikmete Dönüşmesi
Her insan temelde iki şeye sahiptir. Birisi Allah’ın doğuştan verdiği el, ayak, göz, kulak gibi standart nimetler, diğeri de bu nimetlerle elde edilen servet, makam, mansıp gibi nimetler.
Doğuştan verilen nimetler noktasından bakarsak her insan, bir servet sahibidir. Buna itiraz eden bir fakire dense ki, dünyanın en zengin adamı sana servetini verecek ama bir şartı var; sen de karşılığında gözünü vereceksin... Ona “hayır” deyip, vermemem şu anlama gelir: Benim gözüm dünyanın en zengin insanın servetinden daha değerlidir.
Allah’ın verdiği nimetlerle elde edilen nimetlere gelince, işte insanların çoğu burada yanılır. Allah’ın verdikleri ile elde ettiklerini de kendilerinin zannederler. Oysaki ilk sermayeyi veren kim ise, onunla elde edilen ikinci sermayenin sahibi de O’dur. Çünkü birinci olmasaydı, ikinci de olmayacaktı.
İşte Kur’an, Tebbet sûresinde her iki sermayeyi de kendinin zanneden ve servetle şımaran bir insanı tablolaştırıyor.
BANA NE DİYOR? Servete “emanet” diyor verenin razı olduğu yerlerde kullanıyorsan nimettir, aksi oluyorsa o servet senin için âhirette ceza sebebi olacak olan bir nikmettir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İlk sûrelerde şirkin beyin takımı ve mimarı sayılacak kişilerin tasviri yapılıyor. Böylece somut örnekler üzerinden soyut olan küfrün ve şirkin çirkin yüzü ortaya konuyor;
Alak sûresinde, Ebû Cehil, Kalem sûresinde Velid bin Muğire, Müzzemmil sûresinde firavun, Müddessir sûresinde tekrar ve biraz daha detaylı olarak Velid bin Muğire ve bu sûrede de Ebû Leheb...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Elleri Kurusun!
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Peygamberin davetine engel olmak için panayır panayır dolaşan, kim peygambere kulak veriyorsa, ona “Bu yalancıya inanmayın” diyen, öz amcası olduğu için de peygamberin davetine Ebû Cehil ve Velid bin Muğire gibi müşriklerden daha fazla zarar veren)Ebû Leheb’in (bu tahribatı yaparken dayandığı gücün sembolü olan) elleri kurusun! (Ve geçen zaman içinde) Kurudu da.
2. (Bu kuruma ve bitiş sürecinde) Ona, ne (güvendiği) malıfayda verdi, ne (peygamber ile arasında olan kan bağı, ne) de (servetine bağlı olarak) kazandığı (sosyal statüleri...)
3. O, (dünyada işlediği günahların bir sonucu olarak) alevli ateşegirecektir.
(Tevhid dinine yapılan daveti durdurma konusunda Ebû Leheb’e en büyük destek Mekke sosyetesinde saygın bir yeri olan karısı Ümmü Cemil’den geliyordu.)
4. (Bu yüzden ateşe girerken) Karısı da (yapmış olduğu dedikoduların malzemesi olan, asılsız söz ve iftiralarını sırtına yüklenmiş bir) odun hamalı olarak (ona eşlik edecek.)
5. (Hem de) Gerdanında (Mekke’deki davetlere giderken taktığı, dillere destan kolyesinin yerine hurma lifinden) örülmüş bir ip olduğu halde!
(1-5) EBÛ LEHEB ÜZERİNDEN VERİLEN EVRENSEL MESAJ NEDİR?
Kur’an’da bütün zamanlarda gelecek insanlara gösterilen örnekler, olumlu ve olumsuz örnekler olarak ikiye ayrılır.
Olumlu örnekler, Peygamberlerdir. Kur’an bunların isimlerinden bahsetmenin yanında hayatlarından örnekler verirken, bunlar üzerinden bütün zamanlara şu mesajı verir: “Nasıl bir hayat yaşarsam Allah benden razı olur?” diye soruyorsanız bunun cevabı Peygamberlerdedir.
Olumsuz örnekler, Peygamberlere düşmanlık eden insanlardır. Kur’an olumlu örnekleri isimleri ve sıfatlarıyla anarken, olumsuz örnekleri genelde isimleriyle değil (Firavun, Nemrut örneğinde olduğu gibi) unvanları ve sıfatlarıyla öne çıkarır.
Kur’an’ın adıyla sanıyla bizzat isim vererek anlattığı tek örnek Ebû Leheb’tir.116 Kur’an bunlar üzerinden bütün zamanlara şu iki mesajı verir:
“Nasıl bir hayat yaşarsam Allah benden razı olmaz?” diye soruyorsanız bunun cevabı bu olumsuz örneklerdedir.
Hidâyet liyakatini kaybetmiş, sapmış ve gazaba uğramış bir insan görmek istiyorsanız bunun en net örneklerinden biri olan Ebû Leheb’e bakın.
Bu yönüyle Ebû Lebeb bizim için bir aynadır. Bugünden ona baktığımızda iki şey görürüz.
Birincisi Allah’ın razı olmadığı bir insanı görürüz.
İkincisi, Bir hidâyet güneşi olan Peygamber Efendimizin amcası olacak kadar yakın olan bir insanın; nasıl uzak yaşadığını, nasıl saptığını ve Allah’ın gazabına uğradığınız görürüz.
(1-5) O GÜN EBÛ LEHEB KİMDİ?
Ebû Leheb, Peygamber Efendimizin öz amcasıydı. Her toplumda amca insana yakındır ama Arap toplumunda amca baba konumunda bir insandır.
Bu yönüyle, o toplumda, Peygamber Efendimizi en iyi tanıyan, örnek ahlakına en yakından şahit olan ve “ben peygamberim” dediğinde de ona ilk iman etmesi gereken insanların başında geliyordu.
Fakat öyle olmadı, Peygamberimize en büyük düşmanlık yapan insanların yanında olmakla kalmadı onların başını çekti; Peygamberimizin evini taşlamalar, yollarına diken saçmalar, nereye gidiyorsa arkasından gidip, “Ben bunun amcasıyım, (haşa) bu deliye/mecnuna inanmayın.” demeler, Ebû Leheb’in günlük rutinleri haline gelmişti.
Özellikle Peygamber Efendimizin Safa tepesinde yaptığı davet sırasında ona karşı kullandığı “Tebben leke” ifadesi bu sûrenin ilk âyetine referansı oldu.
Tebben leke: Senin kökün kurusun, imkanların kurusun, kahrolasın, helak olasın gibi anlamlara gelen bir kelimeydi.
Kısaca Ebû Leheb; malı ve çevresiyle iman eden insanlara düşmanlık yapan, onların inanç ve ifade özgürlüğünün karşısında duran bir insandı.
(1-5) BUGÜN BU ASIRDA EBÛ LEHEB KİMDİR? İKİ ELİN KARŞILIĞI NEDİR?
Çok kısa ve net; hangi dinden olursa olsun insanların özgürce inanma, inandığı gibi yaşama hakkının önünü açmak yerine, önüne geçen; onlara inançları nedeniyle baskı yapan her insan, kişi, kurum ve devlet EBÛ LEHEB’tir.
İki ele gelince, ikinci âyette geçen, malı ve kazancı ifadelerine baktığımızda, o iki elin, iki güç kaynağına işaret ettiğini görüyoruz.
Mal bütün zamanlarda insanların, servetlerine karşılık gelirken, kazanç o insanların o güçle birlikte kazandıkları statü ve sosyal çevreye karşılık geliyor.
Bugüne uyarlarsak iki el; günümüz Ebû Leheblerinin, amaçlarına ulaşmak için kullandıkları, ellerindeki bütün araçlara ve imkanlara karşılık gelir.
(1-5) ALLAH İLE İNSANLARIN YAPTIĞI BEDDUA ARASINDAKİ FARK NEDİR?
Dua, acizin kadirden, gücü yetmeyenin yetenden istemesidir. Bu anlamda Allah beddua etmez, yapılan bedduaları kabul veya reddeder.
Burada Allah’ın “Tebbet” kelimesini kullanması bir mecazdır. Bu mecaz üzerinden iki gruba mesaj vardır.
Birinci grup, Ebû Leheb ve yandaşları:
“Tebbet” kelimesi üzerinden onlara şu mesaj gider: Ey Mekke’nin müşrikler! Ayağınıza kadar gelmiş olan hidâyet nimetine nankörlük etmekle kalmadınız, bir de onun kökünü kurutmak istediniz. Ona yaşatmak istediğiniz sonu, siz yaşayacaksınız.
İkinci grup, Hz. Muhammed ve arkadaşları:
Bu baskı ve zulüm karşısında, zannetmeyin ki Allah yaptığınız duaları duymuyor. O sizin müşriklerin ıslahı ve hidâyeti için yaptığınız duaları bildiği gibi, “Eğer ıslah olmazlarsa, hak ettiklerini yaşat.” şeklinde yaptığınız duaları da biliyor. Hiç endişeniz olmasın, size yaptıklarını misliyle yaşayacaklar
(1) KUR’AN GELECEKTE OLACAK BİR ŞEY İÇİN, NEDEN OLMUŞ GİBİ BİR İFADE KULLANIYOR?
Başlıktaki soruda sorulan şu: 1. âyette “elleri kurusun” deniliyor. Bu kuruma hemen o gün olmuyor. Gelecek 15-20 yıllık bir zaman içinde oluyor. Öyle olmadığı halde âyetin devamında “kurudu da” denmesinin sebebi nedir?
Bu yöntem, -Allah’ın vaadine bağlı olarak- Kur’an’ın gelecekte olacak olayları anlatmada izlediği yöntemlerden biridir. Bu yönteme “muhakkaku’l-vuku” deniyor.
Bu yöntemde Kur’an, bazen gelecekte olacak olan olayları, gelecek zaman kipiyle anlatmak yerine, bu âyette olduğu gibi geçmiş zaman kipiyle de anlatıyor.117
Bunun mesajı şudur: Allah diyorsa olmuş bilin.
Bunun örneklerini Türkçemizde de kullanırız. “O iş bende. Ben diyorsam, o işi olmuş bil.”
(4-5) EBÛ LEHEB’İN KARISININ GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI KİM?
Bu da çok net: Günümüzdeki Ebû Leheblerin zulmüne “odun hamallığı yaparak” destek veren herkes.
Âyetteki odun hamallığı ifadesi bir benzetme ve bu benzetme üzerinden şu mesaj veriliyor. Adı günah olan her şey, aynı zamanda âhiretteki ateşin odunudur. Tevbe ile bu günahlardan arınamayan her insan, odun hamalıdır. Her odun hamalı dünyadan âhiretine ateşini kendi götürür.
(1-5) EDEBİ ANLATIM VE FON MUZİĞİ OLARAK ODUN SESİ
Tecvid kaidelerinden biri de “galgale”dir. “gaf , tı , be , cim ve dal” harflerine galgale harfleri denir. Bu harflerden biri kelime içinde veya sonunda cezimli olarak gelirse vurgulu olarak okunur.
Âyetler okunurken bu vurgu biraz arttığında, okuyucu sanki kuru odunların birbiri üzerine atıldığında duyulan sesi duyuyor gibi olur.
Bunu duyduğunda, okuduğumuz sûre sanki bir film oluyor; duyduğumuz sesler filmde ortama uygun fon müziği oluyor. Günah olan her davranış, bu sesle birlikte veriliyor. Bu sesler, odunlar yakıldığında 3. âyette anlatılan alevli ateşi akla getiriyor.
(1-5) EBÛ LEHEB KİMDİR? “EMANETE BENİM” DİYENDİR
Tefsirin başından beri yaptığımız bir ahlak vurgusu var. Dünyadaki bütün insanlar sahibi göründükleri nimetler için sorulan “kimin?” sorusuna iki cevaptan birini verir.
Ya “ben de emanet” der, emanetin sahibi nasıl istiyorsa, öyle kullanır.
Ya da “benim” der, canı nasıl istiyorsa, öyle kullanır.
İşte bu sûrede, Ebû Leheb, bütün zamanlarda emanete “benim” diyenlerin, en uçtaki sembol ismi oluyor. “Benim” demenin insanı dünyada ve âhirete ne hale getireceğinin de canlı kanlı örneği oluyor.
Mesaj: Emanete “benim” demek, masum bir söylem değildir. Mânevî bir hastalık olarak (Ebû Leheb örneğinde olduğu gibi) kansere dönüştüğünde, kişiyi yaşadığı çağın zalimlerinden biri de yapabilir.
(1-5) EBÛ LEHEB VE ŞEYTAN NEDEN İMAN ETMEDİ?
Yaşadığı zaman diliminde Ebû Leheb ve Şeytanın durumu şu noktalarda birbirine benziyordu.
Şeytan Allah’ın varlığına bildiği, O’nu tanıdığı halde isyan etti.
Ebû Leheb Peygamber Efendimizi Mekke’de en iyi tanıyan insan olduğu halde, ilk inkar edenlerden oldu.
Bu benzerliklere baktığımızda, Şeytan ve Ebû Leheb tanımaya rağmen isyanda, inkarda ve iman etmeme ortak noktasında buluşuyorlar.
Peki bunlar neden iman etmedi?
Biz bu sorunun şeytana bakan tarafını Tefsir usûlümüzde (31) Şeytan Yasasında “Alışkanlıkların, Alışanları Esir Alma Özelliği Vardır” başlığı altında anlattık.
Şeytana bakan taraf anlaşıldığında Ebû Leheb’in neden iman etmediği de anlaşılmış olacak.
(1-5) ZAYIFKEN İDDİALI CÜMLE KURMANIN RİSKİ VARDIR
Kalem sûresinin 5. âyetinde bu başlık altında birtakım değerlendirmeler yaptık. Geniş bilgi için oraya bakılabilir.
Biz burada bu konu için çok kısa bir açıklama yapacağız.
Peygamber Efendimiz daha Mekke’nin birinci yılında, henüz sayıları çok az, elinde silahı ve ordusu yokken, Ebû Leheb hakkında gelecekte olacak bir şeyden bahsediyor ve bahsedilen şey gerçekleşiyor.
Bu da Kur’an’daki birçok örnekte olduğu gibi Kur’an’ın insan sözü olamayacağına dair delillerden bir delil oluyor.
(1-5) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Son kendine: Allah’ın razı olmadığını bildiğin halde esiri olduğun ve bir türlü vazgeçemediğin alışkanlıkların var mı?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Kur’an ilk inen sûrelerinde, dünyanın fâni yüzünü gösteren kıyâmetle alakalı âyetlere ayrı bir ağırlık veriyor. Kıyâmet üzerinden ilk Müslümanlara çok yoğun bir şekilde tahkiki iman dersleri veriliyor. Bununla amaç; düne kadar her yaptığını taklit, gelenek ve zan etkisinde kalarak yapan bir topluluğu, her yaptığını bilgiye, belgeye dayandırarak yapan bir “bilgi toplumuna” dönüştürmek... Bunun üzerinden de bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: Cehaletin hâkim olduğu bir yerde, onunla mücadelede en etkili silah, belgeye dayanan bilgidir.
BANA NE DİYOR? Günümüzde de öyledir. Bilginin silah olduğu yerde, İslâm’ı hiçbir beşeri ideoloji yenemez. Fikirlerin konuştuğu bir yerde, İslâm güneştir, onun dışındaki fikirlerin tamamı mum bile değildir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tekvîr ilk âyette geçen “küvvirat” fiilinin mastarıdır. Bir şeyi sarıp, dürüp kaldırmak demektir. Sürekli çöllerde seyahat eden, bu seyahatlerde konan-göçen bir toplum olan Arapların büyük bölümü göçebeydi. Göçenlerin en çok yaptığı şey, bir yerden ayrılacakları zaman her şeyi dürüp katlayıp bineklerine yüklemekti. Kur’an ilk âyeti ile dünyayı konulup göçülen, işi bitince de dürülen bir çadıra benzetiyor.
BANA NE DİYOR? Allah, günü gelecek büyük kıyâmetle, büyük çadırı sökecek ama o gün gelmeden önce küçük kıyâmetle de senin çadırını sökecek. Çadırın söküldüğünde içindeki bütün sırların da mahşer meydanına dökülecek. Çadırdaki amel sandığına şimdiden bak bakalım, dökülünce seni mahcup edecek bir şeyin var mı?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İnsanın Her Tercihi Allah’ın Dilemesine mi Bağlı?
Sûrenin 28. âyetinde insanın “dileyebileceğinden” bahsedilirken, 29. âyetinde “Âlemlerin Rabbi Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.” deniyor. Sathi bir bakışla bakıldığında âyetler arasında sanki bir zıtlık varmış gibi görünüyor. Zıtlık olmadığını anlatmak için bir misal verelim. Misal bu ya, bir okulda elektrikle çalışan ve kendilerine hür irade verilmiş olan robotlar olsun. Robotlar sözlü imtihan oluyorlar. Öğretmen soruyor, “Dilediğini yapabilir misin?” Robot diyor ki “evet”. Öğretmen: “Ben yapmanı dilemeyince sen dileyemezsin” diyor. Robot biraz şımarık bir dille “Bak şimdi beş saniye sonra elimi havaya kaldırmayı dileyeceğim ve kaldıracağım” diyor. Beş saniye dolmadan öğretmen şalteri indiriyor... Diğer robotlar son dileğini yapamadan ölen robota Fâtiha okuyorlar ))).
Esprili bir dille anlattığımız bu misalden de anlaşıldığı gibi, bizim dilememiz, Allah’ın “dilememize” izin vermesine bağlı olan bir dilemedir. Allah dilememize izin vermezse, dileyemeyiz. Hayrın yanında, şerri dilememize izin vermesi de imtihan dünyasının bir gereğidir.
BANA NE DİYOR? Dileme özgürlüğünün verilmesi, dilediğini yapabilirsin anlamına gelmez. “Tercihlerinden sorumlusun” anlamına gelir.118
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
8. âyet, diri diri toprağa gömülen kız çocukları üzerinden insanlık tarihinde insanlığın nasıl dip yaptığını gösteren bir vahşeti önümüze koyuyor.
Bu vahşet üzerinden, Kur’an’ın ne kadar zor bir zaman ve zeminde inşâ faaliyeti yaptığına dikkatlerimiz çekiliyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (İsrafil’in sûra üflemesinin hemen ardından) Güneş, (bir bohça gibi) dürülüp söndürüldüğünde,
2. (Kâinattaki düzenin bozulmasıyla, sabit zannettiğiniz) Yıldızlar sönüp (sapır sapır) döküldüğünde,
3. (Yeryüzünün kazıkları olan) Dağlar, paramparça olup (bir toz bulutu gibi) etrafa saçıldığında,119
4. (İnsan için bütün zamanlarda en kıymetli ve getirisi en yüksek, tüm değerli şeylerin sembolü olan) On aylık dişi develer (kıyâmetin dehşetiyle) terk edildiğinde,
5. (Birbirlerini av ve avcı gibi gördükleri için normal şartlarda kesinlikle bir araya gelmeyecek) Vahşî hayvanlar (dehşet ve korku içinde) bir araya toplandığında,
6. (Yanması imkânsız görülen) Denizler (okyanuslar, nehirler, ırmaklar ve göller bir anda ateşlenip fokur fokur) kaynatıldığında,
7. (İsrafil’in sûra bir kez daha üflemesiyle, ölümün ardından bedenden ayrılan) Ruhlar (tekrar aynı bedenlerle) birleştirildiğinde (artık vaad edilen kıyâmet kopmuş, mahkeme-i kübrâ kurulmuş ve bütün sanıklar da yerini almış olacak.)
(1-7) KUR’AN NİÇİN, KIYÂMETTEN ÇOKÇA BAHSEDİYOR?
Genelde Mekke’de inen âyetlerin çoğunda, özellikle de iniş sırasında ilk inen sûrelerinde kıyâmetten çokça bahsedilir.
Bunun sebebini anlamak için hayalen bu âyetlerin indiği Mekke’ye gitmemiz sonra da bugüne gelmemiz gerekiyor.
Dünyayı büyük bir eve benzettiğimizde o günün insanlarında ki en büyük ZAN’lardan biri; içinde oturdukları dünya evinin yıkılmayacağı ZAN’nıydı.
İşte kıyâmet âyetleri bu zannın başına balyoz gibi iniyor. Bu zannı yerle bir ediyor ve bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Ey insanlar! Bu dünya imtihan dünyasıdır. Bu dünya bâki değil fânidir. Buraya kalmaya değil, göçmeye geldiniz. Burası gaye değil, burası vasıtadır.
Bu tespitten sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, Kur’an’ın kıyâmetten çokça bahsetmesinin sebebi; bu problemin çok büyük ve derin bir problem olmasından kaynaklanıyordu.
Hayalen gittiğimiz Mekke’den bugünün dünyasına gelirsek, bu problemin sadece Mekke’ye özgü olmadığını; dünyanın her yerinde, birçok insanda var olduğunu görüyoruz.
Çok uzağa gitmeye gerek yok; insan adı üstünde unutan, unutmaya meyyal olan bir varlık. Kendimize ve çevremize baktığımızda, birçok insanın dünyanın en temel gerçeği olan fâni olma gerçeğini; âhireti ve öldükten sonra dirilmeyi unutarak, sanki dünyada ebedî kalacakmış gibi yaşadığını görüyoruz.
Özetlersek, Kur’an’ın muhatabı böyle olunca, muhataba yapılan hatırlatmanın sık ve çok olması, “olması gerekendir” diyebiliriz.
MEKKE DERİN DEVLETİNDE, WHATSAPP GRUBLARINDA GÜNDEM NEYDİ?
Varsayalım bugünkü teknoloji o gün Mekke’de vardı.
Şöyle bir soru soralım; bu âyetler indiği günlerde Mekke müşriklerinin whatsapp gruplarında gündemleri ne idi?
O günün gündem mühendisleri, Mekke’nin derin devleti olan Dârünnedve idi. Halkın neleri hangi oranda duymasına onlar karar veriyorlardı. O günleri anlatan siyer bilgisinden yola çıkarak onların whatsapp yazışmalarına baktığımızda şunları görüyoruz.
Bu Müslümanları yok sayalım.
Onlara medyada karartma uygulayalım,
Onların varlığından, duyurdukları mesajlardan Mekke halkına haber vermeyelim,
Problemi küçükken ve olabildiği kadar erken çözelim.
Onların varlığından haberdar olanlara yönelik kara propaganda yapalım,
Liderleri “Muhammed’in mecnun” olduğunu, sihre maruz kaldığını söyleyelim.
Buna genel gündem dersek, bu gündemin yanında bu âyetlerin inişine sebep olan özel bir gündem daha vardı.
Bu gündemle ilgili müşriklerin whatsapp yazışmalarında Müzzemmil ve Müddessir sûresinde geçen âyetlere atıfla şunlar da vardı.
Bu Muhammed, imkansız olan şeylerin mümkün olacağını da söylüyor,
Güya sûra üflenecekmiş, kıyâmet kopacakmış. Kıyâmet koptuğunda dağlar kum yığınına dönecekmiş.
Sakar isimli bir cehennem varmış. Orada 19 melek varmış. Cehennemin ateşi insanın derisini sürekli yakıp kavuruyormuş…
Âyetlerin indiği tarihi arka planı böyle tasvir edersek, Tekvir sûresi böyle bir ortamda iniyor ve sûrenin ilk âyetleri şu mesajı veriyor:
Ey Mekke müşrikleri! Olmaz ve imkansız dediğiniz ne varsa, onlar fazlasıyla olacak.
(1-7) İMKANSIZ GÖRDÜĞÜNÜZ HER ŞEY MÜMKÜN OLACAK
İlk yedi âyet müşriklerin zanlarını yerle bir ediyor.
Güneşi sönmez zannediyorsanız sönecek,
Yıldızları dökülmez zannediyorsanız dökülecek,
“Asla ayrıl(a)mam, asla vazgeç(e)mem” dediğiniz ne varsa, onların sembolü olan dişi develer terk edilecek,
“Asla bir araya gelmez” dediğiniz vahşi hayvanlar bir araya gelecek,
Yanması imkansız görünen denizler benzin gibi yanacak, onların suları fokur fokur kaynayacak,
Ölüden ayrıldığında, bir daha gelmez zannettiğiniz ruhlar ayrıldıkları bedenlerle birleşecek,
Kısaca Allah’ın elçisi Hz. Muhammed’in (sav) haber verdiği ve “Sizin asla olmaz, olması imkansız.” dediğiniz ne varsa onlar bir bir olacak.
Onların tamamı olduğunda, yine olması imkansız dediğiniz kıyâmet kopacak.
Peki soru şu, kıyâmet koptuktan sonra ne olacak?
Okumaya devam,
8-14 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
8. (Bu arada tanıklar da yerlerini alacak;) Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna (“suçun neydi?” diye) sorulduğunda,
9. “Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü?” (konusunda şahitliğine başvurulduğunda,)
10. (Dünyada yaptığınız her şeyin kaydedildiği) Sayfalar (bir bir) açıldığında,
11. (Aradaki son perde olan) Gökyüzü sıyrılıp alındığında,120
12. (Suçlular için hazırlanan) Cehennem tutuşturulduğunda,
13. (Cehenneme götürecek her türlü eylem ve söylemden sakınan muttakiler için hazırlanan) Cennet (bütün güzelliği ile) yaklaştırıldığında,
14. (Mizan kurulduğunda, bütün amelleri teraziye konduğunda, tüm şahitler tanıklık yaptığında, her) İnsan (kendisi için) ne hazırlamış olduğunu bilip öğrenmiş olacak.
(8-14) ESKİ DEFTERLER AÇILMAZ ZANNEDİYORSANIZ ONLAR DA AÇILACAK
Bu başlık altında, bir önceki bölümün son cümlesinden devam edersek, âyetlerin toplu mesajı şu: “Ey insan! Kıyâmet koptuğunda ne olacak biliyor musunuz? Karşınıza bir daha çıkmayacağını zannettiğiniz geçmiş, karşınıza çıkacak.
O geçmiş içinde diri diri toprağa gömdüğünüz kız çocuklarının dosyaları da önünüze gelecek. “O masumların ne suçu vardı da onları katlettiniz?” diye size sorulacak.
Kısaca, kıyâmet koptuğunda, mahşer kurulduğunda, mahkeme salonu hazırlandığında, yargılamalar başladığında, cennet bütün güzelliği ile cehennem bütün dehşetiyle göründüğünde, o gün salonda bulunan herkes; o gün kendini neyin beklediğine bizzat yaşayarak şahit olacak.
Ey bu satırları okuyan insan! Vahyin mesajı karşısında bazı insanların olmaz ve imkansız dedikleri her şey olacak. Madem olacak, olmadan önce tedbirini al. Hayattayken, henüz fırsat kaçmamışken, eski defterleri kendin aç. Allah’ın razı olmadığı ama senin yapmış olduğun ne kadar hata ve kusur varsa, bir daha tekrar etmeme sözünü vererek tevbe et!”
Kısaca, “İmkansız görünen her şey mümkün olacak.” diyen bu âyetlerden sonra, hâlâ şüphen varsa, gelecek âyetlere bak.
15-18 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Eğer birileri kıyâmeti, âhireti, tekrar dirilişi akıldan uzak görüyorsa, bilsin ki yaratılan âyetler, Kur’an’ın yazılı âyetlerine şahittir.)
15. (Şimdi evrene bir şahit olarak) Bakın! (Dünyanın bir topaç gibi güneşin etrafında dönmesiyle) Gündüz sinip gizlenen (gece olduğunda ortaya çıkan) yıldızlara,
16. (Yörüngelerinde) Akıp giden ve (ardından gözden) kaybolan gezegenlere...
(Bu gökcisimlerindeki muazzam hareketlere baktığınızda, dünyanızdan binlerce defa büyük olan güneşi ve ondan daha büyük olan yıldızları dilediği zaman gizleyen dilediği zaman açığa çıkaran Allah, vaad ettiği kıyâmet vakti geldiğinde, dünyayı gizlerken, âhireti de ortaya çıkaracaktır. Yaratılan âyetlerin şahitliği devam ediyor.)
17. Geçip gitmeye yüz tuttuğunda gece,
18. Ağarmaya başladığında sabah şahit olsun ki (Nasıl bütün insanlar bir araya gelse, gecenin arkasından gündüzün gelmesine mani olamıyorlarsa, aynen öylede cahiliye karanlığına bir güneş gibi doğan Muhammedî güneşin de, cahiliye karanlığını aydınlatmasına hiç kimse mani olamayacak.)
(15-18) DAVANIN ŞAHİTLERİ MAHKEMEDE
Dünyayı, Kur’an’da geçen vaad ve iddiaların doğruluğunun araştırıldığı bir mahkemeye benzetirsek, bu mahkeme dekorunda insan dışındaki şahitler de yerini alır.
Bu şahitler atomdan güneşe kadar her şeydir.
1-14 arası âyetler için konuşursak, bu âyetlerde, kıyâmet ve sonrası üzerinden Allah’ın geleceğe dönük vaadi anlatılıyor.
15-18 arası âyetler hal lisanıyla önce 1-14 arası âyetlerde geçen bu vaadler için şahitlik yapıyorlar.
Şahitlik şöyle: “İmkansız gibi görünen bu vaadler olabilir mi?” diye aklına soru gelenler varsa; aya, güneşe, yıldızlara ve onların hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan geceye ve gündüze baksınlar. Bu fâni dünyayı yoktan yaratan, onu yıkmaya ve tekrar bâki haliyle yaratmaya da kadirdir.
Bu şahitliğin ardından aynı şahitler aşağıda gelecek olan 19. ve 20. âyetler için de şahitlik yapıp şöyle diyorlar:
Etrafınızda gördüğünüz ay, güneş, yıldız, gece, gündüz gibi âyetlerin zarfı olan yaratılan âyetler;
Cebrail tarafından getirilen, Hz. Muhammed (sav) tarafından insanlara duyurulan Kur’an âyetlerinin doğruluğuna, onun “mecnun” olmadığına da şahittir.
Kur’an âyetlerini gönderen ile bu kâinatı yaratan zat aynıdır. Bunu yaratamayan onları gönderemez.
Özetlersek, Kur’an’da üzerine yemin edilen ve bizim şahitlik anlamı verdiğimiz bütün âyetlerin bulundukları sûre içlerinde öncelikli görevi; ilgili konuların doğruluğuna şahitlik yapmaktır.
(1-18) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İmtihan dünyasında insanın beden evinin yıkılması anlamına gelen ölüm her an gelebileceği gibi, insanın dünya evinin yıkılması anlamına gelen kıyâmetin de ne zaman kopacağı belli değildir. İlahi bir tercih olan bu belirsizlik sana, bana bütün insanlara şu mesajı verir: Her “ân”ın, son “ân”ın olabilir. Bu gerçeği dikkate alarak iki plan yap.
Biri, her “ân”ın son an olma ihtimaline binaen olsun.
Diğeri, 70, 80 yıl yaşama ihtimaline binaen uzun vadeli olsun,
Birinci planı uygularsan, her tercihini son tercihin olacak şekilde yaparsın. Bu hem tercihlerindeki kaliteyi arttırır hem de bu tercihlerin toplamı, uzun vadeli planına da kalite olarak yansır.
19-25 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
19. (Hiç şüphe yok ki, onun eliyle insanlara gelen) Bu(Kur’an, melekler arasında Cebrail gibi çok) değerli bir elçinin getirdiği sözdür.
20. (O elçi donanımıyla) çok güçlüdür (mutlak kudret ve hâkimiyetin sembolü olan) Arşın sahibi katında çok itibarlıdır.
21. Orada (ona saygınlığından dolayı) itaat edilir (vahyi insanlara ulaştırmada) güvene layık biridir.
(İşte gökten vahyi getiren elçi bu kadar güvenilir. Ondan vahiy aldığını söyleyen elçiye gelince)
22. (Ey Mekkeliler!) Arkadaşınız (Muhammed’i çocukluğundan beri tanıyorsunuz. Ona “El Emin” unvanını veren de sizsiniz. Onun hakkında karalama kampanyası yürütenlere inanmayın. O aklı başında bir insandır. Herkesin bildiği gibi kesinlikle sihirbaz, şâir, kâhin veya) mecnun değildir.
23. (Cebrail’i görmesi konusunda zerre kadar şüphe yoktur.) Onu (bütün heybetiyle) apaçık ufuktagörmüştü.
24. O, gaybden aldığı bilgileri (“Söylersem insanlar bana inanmaz, beni yalanlar, bana mecnun derler” diye saklayıp) gizlemezdi. (İşte bu yüzden, hiçbir şekilde suçlanıp töhmet altında bırakılamaz.)
25. (Artık kesinlikle anlaşıldı ki, Kur’an Allah kelamıdır.) O (bazılarının ısrarla iddia ettiği gibi) kovulmuş şeytanın sözü değildir.
(19-25) VAHİY GELDİ HABERİ SIRADAN BİR HABER DEĞİLDİR
19-25 arası âyetler, “Bu âyetler indiğinde Mekke’nin gündemi neydi?” sorusuna cevap veriyor.
Mekke’deki insanlara bir haber gelmişti, bu haber “güneş doğdu, yağmur yağdı, hava bugün çok sıcak” gibi sıradan bir haber değildi.
Gelen haber, “Allah’tan bana vahiy geldi ve gelmeye devam ediyor.” haberiydi.
Bu haber sıra dışı, olağanüstü bir haberdi. İnsanların böyle bir habere ilk anda inanmaması, “araştıralım, inceleyelim, üzerinden biraz düşünelim.” demesi gâyet normaldi.
Mekke’de bu normal tepkiyi gösteren insanlar olurken, Mekke’nin ileri gelen müşrikleri medeni bir tepki yerine, içinde kabalık ve hakaret olan bedevice bir tepki verdiler.
“Mecnun” demek bu bedevice tepkinin ilk göstergelerinden biriydi. Zaman geçtikçe, vahyin güneşi Mekke semalarında yükseldikçe bu olumsuz tepkinin dozu da arttı.
(19-25) ÂYETLER HANGİ SORULARIN CEVABI OLDU?
Bu âyetlerde vahyin kaynağı ile alakalı akla gelebilecek soruların cevaplarını görüyoruz. Mekke’de zaman geçtikçe bu ve benzeri sorular artıyordu. Sorular arttıkça verilen cevaplardaki detaylarda artmaya başladı. Bu konuda verilen detaylı cevapların biri Necm sûresinin baş tarafındaki âyetlerde göreceğiz. O yüzden burada yapacağımız açıklamaları oraya havale ediyoruz.
26-29 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
26. (Ey insanlar! Hakikat bu kadar net bir şekilde önünüze konmuşken, her ânınızın son ânınız olabileceği hayatın en temel ve değişmez gerçeği olarak önünüzde duruyorken, Kur’an’ın aydınlık yolunu terk edip) Nereye gidiyorsunuz?
27. Bu (Kur’an) bütün insanlık için, (varlık gayesini hatırlatan ve o gayeye gidişte onlara rehberlik yapan) bir öğüttür,
28. (Özellikle de) Sizden(bu öğüde kulak verip) doğru yolda gitmek isteyenler için (hayatî önemi olan bir öğüttür.)
29. (Allah öğüt vermiştir ama hiç kimseyi de inanmaya mecbur etmemiştir. Dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. Ama şu da değişmez bir gerçektir.) Âlemlerin Rabbi Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz. (Herhangi bir şeyi dilemeniz O’nun dilemesine, yaşamanız bir sonraki nefesi almanıza izin vermesine bağlanmıştır.)
(26) NERELERE GİTTİM, NEREYE GİDİYORUM, NEREYE GİDECEĞİM?
Nefsimizi 26. âyete muhatap yaparsak, kendimize şu üç soruyu sorabiliriz.
Nerelere Gittim?
“Ben Allah’a iman eden, Kur’an’a kitabım diyen, Peygambere rehberim” diyen bir insan olarak, şimdiye kadar nerelere gittim.
Gittiğim yön ve yoldan Allah razı mı?
Şimdiye kadar gittiğim yolların ve yollarda yaptığım bütün işlerin dökümü önüme konsa halim ne olur?
Nereye Gidiyorum?
Geçmişimden ders aldım mı? Geçmişte yaptığım hataları tekrar ediyor muyum? Ediyorsam bunu imanımla nasıl açıklıyorum?
Nereye Gideceğim?
Yaşadığım geçmişle, bugün yaptığım tercihlerle Allah (cc) benden razı olur mu? Âhirette nereye gideceğim; cennet mi, cehennem mi?
Özetlersek, 26. âyeti özünden okumak bu soruların cevabı üzerinde düşünmeyi gerektirir.
(27) ÖĞÜT KONUSU…
Bu sûreye gelene kadar ilgili âyetlerde sıkça geçen öğütler hakkında kısa bilgiler verdik. Öğüt konusunda oraya bakılabilir.121
(28-29) İNSANIN VE ALLAH’IN DİLEMESİ
Bu âyetlerin benzerini Müddessir sûresinin sonunda da görmüştük. Burada orada yaptığımız açıklamanın aynısı yapıyor, bu konu için mealimizde “7/81. Tekvîr ve 43/35. Fâtır sûresinin” girişlerinde yaptığımız değerlendirmelere bakılmasını tavsiye ediyoruz.
(1-29) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûreyi okudun şimdi bir nefis muhasebesi yapma adına 26. âyetten yola çıkarak sor bakalım kendine: “Ben, Kur’an’la tanıştıktan; ondan doğru yönü ve yolu öğrendikten sonra nerelere gittim? Şimdi nereye giriyorum? Bu gidişle âhirette nereye gideceğim? … Son sorunun kesin olan cevabını Allah bilir ama sen de tercihlerinin toplamına bakarak az-çok tahmin edebilirsin.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. 6 asırdır yağmayan vahiy yağmuru manen kurumuş olan gönülleri yavaş yavaş yeşertmeye başlamış. Sûre bu ortamda, inen vahyin suyunu bir gönülden başka bir gönüle taşıma işine “öğüt vermek” diyor.
BANA NE DİYOR? Bir davanın başında, insanların mânevî kökleri, sohbet, nasihat, öğüt gibi bilginin nakil vasıtaları ile sulanmazsa, o insanlar kendilerine fayda veremediği gibi başkalarına da meyve veremezler. Bir de iyi yetişmedikleri için temsil ettikleri dava adına kötü örnek olma ihtimalleri yüksektir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
A’la kelimesi “en yüce” mânasına geliyor. Mesajı gâyet net: Rabbin yüce adını tesbih eden, Rabbin katında yücelir.
BANA NE DİYOR? Rabbin katında yücelmek ister misin?... Madem istersin, haydi, Allah katında en yüce insanın sünnetini kendine merdiven yap, sen de Allah katında yücelebildiğin kadar yücel!
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tesbih; varlık gayesine uygun hareket etmektir
Tesbih, en temelde “hareket”122 demektir. Kâinatta her şey hareket eder. Fakat bu hareket, başıboş bir hareket değildir. Her şey, varlık gayesine uygun hareket eder. Vahyin rehberliğinde kâinata bakan şuurlu bir mü’min, kâinatta sessiz tesbihi şu üç kelimeyle seslendirir; Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber.123Misal: Kâinat 100 sayfalık bir kitap olsaydı, bir mü’mine deseydik, bu kitabı oku, anla ve üç kelimeyle özetle: o üç kelime Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahüekber olacaktı. “Tek kelimeyle seslendir” deseydik, o da “Kelime-i tevhid” olan “LÂ İLÂHE İLLALLAH” olacaktı. “Varlık gayesine en uygun hareket eden insan kim?” diye sorsaydık, o da bütün peygamberleri temsilen MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH olacaktı.
Bu tesbihlerin nasıl olduğunu anlamak için uzağa gitmeyip, atomdan-güneşe; bütün varlıkları temsilen sağ elimize bakalım:
Kullanma noktasında, elimizin hiçbir eksiğinin olmadığını anladığımızda Sübhânallah,
Onu yaratanın her türlü övgüye layık olduğunu anladığımızda Elhamdülillah,
Onu yaratanın bütün özellikleri ile en büyük olduğunu anladığımızda Allahüekber,
Yaratılan her şeyin, elimizi aynıyla yaratmada âciz kaldığını anladığımızda da, “Bu eli ondan başkası yaratamaz” anlamında “LÂ İLÂHE İLLALLAH” deriz.
Kısaca: Kâinatın yaptığı tesbih: Varlık gayesine uygun hareket etmektir. İnsanın yaptığı tesbih de, kâinatın tesbihini anlamanın sonucunda, o tesbihi kavli olarak seslendirmek, fiili olarak varlık gayesine uygun yaşamakla eşlik etmektir.
HAMD İLE TESBİH NEDİR? Allah’ı överek tesbih etmek anlamına gelir. Aramızda birilerine göre çok güzel işler yapan ve bunun sonucunda övünen, övülmeyi bekleyen insanlar vardır. Hamd ile tesbih ifadesi bize şu bilinci verir: Ne kadar güzel işler yaparsan yap, övülmesi gereken sen değil, sana o işleri yapabilecek imkânları veren ALLAH’tır. Kur’an’da, insan dışında Meleklerin ve bütün bir kâinatın da ‘hamd ile tesbih’ ettiğinden bahsedilir. O tesbihleri de “duruşuyla sanatkarı öven eserler” gibi düşünebiliriz.
BANA NE DİYOR? Övülmekten rahatsız olma kıvamına geldiğinde sen, Rabbini hamd ile tesbih edenler arasına girmişsin demektir. Rabbim bir ömür orada kalmayı nasip etsin...
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
9. âyet: “Önüne gelen herkese öğüt ver” demiyor. Bir mânevî doktor edasıyla “Önce muhatabını manen muayene et, öğüt denen ilaç fayda verecekse, öğüt ver, yok fayda vermeyecekse, öğüt vermeyi ertele” diyor.
Girişteki beş âyette öğütlerin yavan olmaması, tefekkürle zenginleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Rab isminin bir tecellisi olarak şu kâinatta muazzam bir terbiye kanunu var.)
1. (O kanuna göre güneşten atoma kadar yaratılan her şey hal lisanı ile yaratılış gayesine uygun hareket etmekle) Yüce Rabbinin ismini (tesbih ediyor. Ey insan! Sen de Kur’an ve sünnet ölçülerinde yaşamakla, amelini imanına şahit kılmakla, övülen ve takdir edilen bir ahlakın sahibi olmakla yüce Rabbini) tesbih et;
(Biraz daha dikkatli bakarsan, kâinattaki tesbihin; Allah’ın güzel isimlerine ayine olma, o isimlere ait kabiliyetlerin faaliyete geçmesi şeklinde olduğunu göreceksin. Kur’an bir yönüyle bir esma tefsiri olduğu için, esma-i ilâhiyenin kâinat kitabındaki tecellilerine sık sık dikkat çeker. Bu tesbihe bir örnek:)
2. (Hâlık ismiyle her varlığı) Yaratıp (varlık gayesine en uygun şekilde) düzenleyen O’dur;
3. (Kâdir ismiyle her varlık için) Bir ölçü (ve gaye) takdir edip (Hâdi ismiyle o varlığa, o gayeye gidiş) yolunu gösteren (de) O’dur.
4. O (Muhyi ve Hay ismiyle bütün) yeşil bitkileri (yokluktan varlığa) çıkardı,
5. (O bitkiler; fotosentez yapma, hayvanlara besin olma, erozyonu önleme gibi varlık gayesine uygun birçok tesbih işini yaptıktan) Sonra (Rabbin, Mümit isminin bir tecellisi olarak dünya hayatının fâni yüzünü göstermek için) onları kapkara sel artığı halinegetirdi.
(1) ATOMUN VE GÜNEŞİN TESBİH ÇEKTİĞİ GİBİ TESBİH ÇEK!
Tesbih konusunu yüzeysel bilenler için, tesbih dendiğinde ilk akla gelen, bir ipe dizilen (plastikten, ağaçtan ve taştan yapılan) yuvarlak maddeler olabilir.
Kur’an “tesbih” dediğinde, çok ayrı bir şey kasteder. Bu konuya bu sûrenin giriş bölümünde temas ettik.
Burada kısaca şunu ifade edelim; Kur’an bu âyetler üzerinden şunu der: Ey insan! Senin dışında atomdan güneşe kadar her varlık, varlık gayesine uygun olarak hareket etmekle Allah’ı tesbih eder. Sen de vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde, varlık gayene uygun yaşayarak, atom gibi, güneş gibi Allah’ı tesbih et.
(1-5) DONANIMA (HARD WARE) YAZILIM (SOFT WARE) YÜKLENMESİ
Malumunuz bilgisayarın kasası ve onun içindeki maddî parçalara donanım, o donanımlara yüklenen programlara da yazılım denir.
Donanımı insan bedenine benzetirsek, yazılım onun ruhu gibi olur. Yazılım olmadan donanımın bir anlamı olmaz.
Yukarıdaki (2-5) âyetlerde Allah’ın Hâlık ismiyle yaratmasını donanıma benzetirsek, Kâdir ve Hâdî ismiyle yapılan işleme de yazılım yükleme diyebiliriz.
1. âyette anlatılan tesbih, yazılımın gereğini yapmaktır. 4. ve 5. âyetlerde, yeşil bitkiler üzerinden, yaratılan her şeyin fâni ve ölümlü olmasına dikkat çekilmekle, bu yazılımın, özellikleri sınırlandırmış bir demo versiyon olduğuna işaret ediliyor.
(4) YEŞİL BİTKİLER ÜZERİNDEN VERİLEN TESBİH ÖRNEĞİ
4. âyette yeşil bitkilerden bahsediliyor. Âyetteki yeşil bitki bir temsilci; kendisi gibi yaratılan her canlı varlığı temsil ediyor. Kur’an dolaylı olarak diyor ki, “Ben oraya yeşil bitkiyi koydum, siz canlı olan her şeyi onun yerine koyabilirsiniz.”
Neden? Çünkü, her canlı, kısa veya uzun o yeşil bitkinin yaşadığı süreci yaşar.
2. âyette işaret edildiği gibi Allah (cc) her canlıyı yaratır, onu varlık gayesine göre düzenler.
3. âyette işaret edildiği gibi her canlıyı bir ölçüye göre takdir eder ve ona varlık âleminde yolunu ve yönünü gösterecek bir fıtrat yükler.
4. âyette işaret edildiği gibi onu varlık sahasına çıkarır.
5. âyette işaret edildiği gibi ona bir son takdir eder. O son geldiğinde o varlık ölür ve bedeni toprağa karışır.
Özetle, her canlı yeşil bitkiler gibi Allah’ı tesbih eder ve kendisi için takdir edilen sonu yaşar.
6-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
6. (Bu arada inen vahyi “unuturum” diye sakın endişe etme!) Biz sana (o vahyi ezberinden) okutacağız ve sen onu unutmayacaksın.
7. Ancak (sen bir beşersin) Allah’ın (her insanda olduğu gibi unutmanı) diledikleri hariç (vahiyden hiçbir şeyi unutmayacaksın.) Çünkü O (Hafîz ismiyle her bilgiyi kaydeder. Alîm ismiyle deyaratılmışların bilmesine) açık olanı da, gizli olanı da bilir.
8. (Ey Resûlüm! Hem vahyi ezberleme hem de onun mesajını hayata taşıma konusunda yaşadığın sıkıntıları biliyoruz. Onlara takılma) Bizseni (vahyin rehberliğinde, her konuda) en kolay olana muvaffak edeceğiz.
(6-8) KUR’AN’DA ÂYETLERİN İNİŞ SIRASINI HAYATIN AKIŞI BELİRLER
Bu konuya Tefsir Usûlümüzde (18) Nüzul Sırası Yasasında geniş olarak değindik. Burada oradaki bilgilerin devamı olarak kısaca değineceğiz.
Eğer, evde masa başında bir kitap yazarsanız, kitapta bir konu planlaması yapabilirsiniz ama kitabın konu sıralamasını hayatın olağan akışı belirlerse, o akışta az sonra birbirinden farklı birçok şeyin olma ihtimali vardır.
Kur’an’da âyetlerin iniş ve Kur’an’da diziliş sırasını hayatın olağan akışı belirlemiştir.
Bu akışta, buradaki 6. âyet örneğinde olduğu gibi bir önceki konuyla, konu bütünlüğü olmayan âyetler karşınıza çıkabiliyor.
Bu âyetler üzerinden Kur’an’a bakıldığında, “Kur’an’da, normal kitaplarda olduğu gibi bir konu bütünlüğü yok.” denilebilir ama Kur’an’a bir kitap değil de bir hitap olarak baktığımızda, bu hitabın muhatabı hayat dediğimizde, Kur’an’daki konuların sıralamasını hayatın olağan akışı belirler.
Bu akış içinde, 6. âyette vahye yeni muhatap olan, Peygamberimiz (sav) gelen âyetleri unutma gibi bir endişe yaşıyor, 1-5 sonrası gelen 3 âyet bu endişeyi giderme amaçlı geliyor ve gideriyor.124
Sonrasında hayat ırmağı akmaya devam ediyor. O akış içinde yaşanan bir başka konu, hitap olan Kur’an’ın muhatabı oluyor.
Konuya bu gerçeğin penceresinden baktığımızda, hayat kitabı olan Kur’an’ın âyetlerinin hayatın akış yasası ile uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.
9-17 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
9. O halde (sen her durumda vahye kulak ver. Muhataplarına) öğüt fayda verirse öğüt ver (baktın bazılarına fayda vermiyor, onlar üzerinde fazla ısrar etme. Onun yerine bu çağrıya kulak verecek temiz gönüller bulana dek sabır ve ümitle davetine devam et! O zaman göreceksin ki:)
10. (Sevgisini kaybederim korkusuyla125) Allah’tan korkan (ve O’nun âyetleri üzerinde düşünen) kimse öğüt alacaktır;
11. (Muhatapların içinde Ebû Cehil, Velid bin Muğire ve Ebû Leheb gibi) En bedbaht olan (kimseler) ise öğütten kaçınır.
12. (İşte) Böyle olanlar (ve bütün zamanlarda onların izinden gidenler, âhirette) en büyük ateşe girer.
13. Sonra orada ne ölür ne de (yaşar. Yaşar ama her günü ölümden bin beter olan bir hayatı) yaşar
14. (Öğütlere kulak verip, imanla, hidâyetle mânevî kirlerinden) Arınan kurtuluşa erecektir,
15. (Yine arınmak için, bilinçli bir tesbihle) Rabbinin ismini zikredip (hatırlayan, O’nu hatırdan çıkarmayan ve fiili bir zikir olarak) namaz kılan (kimseler de kurtuluşa erecektir.)
16. (Ey insanlar! Önünüze mânevî bir kurtuluş reçetesi kondu.) Fakat siz (buna rağmen fâni olan) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17. Oysa âhiret (nimetleri) hem daha kıymetli, hem de (dünyadakilere nispeten) süreklidir.
(9-11) ÖNCE TEŞHİS, SONRA ÖĞÜT DENİLEN TEDAVİ
Bu konuda Müddessir sûresinin başındaki 1-7 âyetler arasında geniş açıklamalar yaptık. Onlara burada ufak bir ilave yapalım.
Öğüde mânevî bir ilaç dersek, bu ilacın verilip verilmemesi, verilecekse hangi içerikte, hangi dozda verileceği, muhatabın ön muayenesinden sonra olacaktır.
Bu ön muayenede, hastanın daha önce öğüt denilen tedaviye verdiği tepkilere bakılır, o tepkiler olumsuzsa, öğüt denilen tedaviye bir süre ara verilir. Uzaktan tedaviye geçilir. Bu tedavide, o kişinin hidâyeti için dua edilir.
(10-11) ALLAH’TAN KORKMAKLA, ÖĞÜT ALMAK ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Bu tür âyetleri bazıları, yanlış anlıyor ve bu anlamanın sonucunda, Allah’ın azabını öne çıkarıyor, insanları o azapla ne kadar çok korkutursam, o kadar doğru bir iş yaparım zannediyor.
Evet, vereceğimiz öğütlerin içinde, korku olacak ama bu korku, öncelikle sevgiyi kaybetme korkusu olacak.
Yani, Allah’ı Rahmân ve Rahîm isimlerini öne çıkararak, sayısız nimetler üzerinden öyle bir anlatacağız ki, muhatap “Beni bu kadar çok seven Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkuyorum.” diyecek kıvama gelecek.
İşte, Kur’an’ın tavsiye ettiği bütün öğütlerde öncelikli hedef insanları bu kıvama getirmektir.
(12-17) SONUÇ EĞİTİMİ: ÖĞÜTTEN KAÇINMANIN SONUÇLARI
12. âyet “Bir insan öğütten kaçınırsa, ne olur?” sorusuna cevap veriyor.
Bu âyette “en büyük ateşle” kastedilen cehennemdir. Cehenneme girmek bir sonuçtur. Bu sonuca “hükmün infazı” dersek, bu hükmün verildiği adil mahkemede gerekçeli kararın başında yazan şudur: Cehenneme girme sebebi Allah’ın verdiği emanetlere “benim” demek, verilen nimetleri veriliş amacı dışında kullanmaktır.
Kur’an’da anlatılan bütün cehenneme girme sebepleri, bu sebeple bağlantılıdır.
Bu gerçeği bilenler, öğüt verme işine mutlaka emanet bilinci verme noktasından başlarlar.
(16) DÜNYA HAYATINI TERCİH ETMEYİ YANLIŞ YAPAN NEDİR?
Dünya hayatını tercih etmeyi yanlış yapan, dünyada yaşarken, âhireti unutarak yaşamaktır. Ebedî hayatı kazanmamız için verilen nimeti, veriliş amacının tersine kullanmaktır.
Kur’an’da dünya hayatına yönelik, bütün eleştirilerin merkezinde, onu veriliş amacının tersine kullanmak vardır.
Veriliş amacına uygun kullanmanın her türlüsü Kur’an’dan onay alır.
18-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
18. (Ey Mekke müşrikleri!) Şüphesiz bu (öğütler ilk kez dile getirilmiyor, bunlar) önceki (peygamberlere ait) vahiylerde de vardır.
19. (Hem de sizin çok iyi tanıdığınız) İbrahim ve Musa’ya inen vahiylerde... (Bu durumda yapmanız gereken, kaynakları aynı olan bu mesaja onlardan gelmiş gibi kulak vermek olmalı değil mi?)
(18-19) HZ. MUHAMMED’İN REFERANSI, HZ. İBRAHİM VE MUSA’DIR (AS)
Kur’an’da, görevi indirilen âyetlerin yani vahyin doğruluğuna şahitlik yapmak olan iki şey var; bunlardan biri yaratılan âyetler diğeri de geçmiş peygamberlerdir.
Birincisine, üzerine yemin edilen güneş, ay, gece, gündüz gibi şeyler üzerinden değinmiştik, ikincisine de burada ve gelecek âyetlerde değineceğiz.
Geçmiş peygamberlerin tamamı hal lisanıyla Peygamber Efendimizin Peygamberliğine şahitlik ederler. Şahitlikte ortak mesaj şudur:
Ey insanlar! Bizi gönderen zatla, bu peygamberi gönderen zat aynıdır.
Ey insanlar! Size gelen bu vahiy, kökleri olmayan, yeni ortaya çıkan bir şey değildir. Bu vahiy kökleri ilk peygambere dayanan, her peygamberin hayatında meyveleri olan, asırlık bir mânevî çınardır.
Ey insanlar! Bizi peygamber yapan ne kadar özellik ve güzellik varsa, onların tamamı Son Peygamberde de vardır. Bizi sevenler, bize tabi olanlar onu da sevsin ve tabi olsunlar.
(1-19) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bedenine donanım anlamında “hardware” dersen, ruhun onun yazılımı olan software olur. Bu yazılım bütün insanlara doğuştan vücut denen pakete yüklenmiş olarak gelir. Bu yüklemede, ruhun kişilik karakter ve ahlak tarafını geliştiren yazılımın yüklenmesi insana bırakılır.
Bu yazılımın adı Kur’an’dır. Bu yazılımın nasıl yükleneceğini ve nasıl kullanılacağını öğreten Hz. Muhammed (sav) ve onun sünnetidir.
Kendine soracağın soru şu: Bu yazılımı yükledin mi?
Ayrıca bu yazılımı yüklemen yetmiyor, bu yazılımın yanında adı takva ve ihlas olan iki virüs koruma programı da yüklemen gerekiyor.
Peki, yazılıma virüs bulaştığını nasıl anlarsın? … Anlama yollarından biri, emanet olarak verilen nimetleri “benim” zannıyla veriliş amacı dışında kullanmaktır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. İlk Müslümanların içinden geçen şu; “Bu cahiliye gecesinin sabahı ne zaman olacak?” Sûrenin âyetleri, bu sorunun cevabını veriyor: Gecelere takılmayın, siz gecelerin hakkını vermeye bakın. Allah’ın verdiğini O’nun yolunda verdikçe, Allah, yolunuzdaki engelleri bir bir kaldıracak, o yolu size kolaylaştıracak.
BANA NE DİYOR? Problem gecede değil, asıl problem karanlığı aydınlatma yolunda “Bir mumdan ne çıkar” diye, elindeki imkânı kullanmayanlarda. Sen mumunu yak, sen ve senin gibi manen yananlar çoğaldıkça, insanlık aydınlanacak.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Leyl, gece demektir. Gece zamanın bir parçasıdır. Gece üzerinden verilen mesaj: Parçaya bakmayın bütüne bakın. Gece gelir ve geçer. Siz geceye takılmayın, gece yapılması gerekenleri yapın. İhya etmediğiniz gece kalmasın.
BANA NE DİYOR? Gecesinde abid olamayan gündüzünde mücâhit olamaz. Kendi iç dünyasını aydınlatamayanlar, insanlığın mânevî karanlığına güneş olamazlar.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Üzerinde kâfir sıfatı var mı?
Sûrenin konusu “zıtlar” diyebiliriz. Sûrenin girişinde zıtlar üzerine yeminler edildikten sonra şu mesaj veriliyor: Zıtlar birbirinden ne kadar uzaksa, iman ile küfür de birbirinden o kadar uzaktır.
BANA NE DİYOR? Küfür, imanın zıddıdır. “Ben şuurlu bir Müslüman’ım” diyorsan; küfre girmeyi ne kadar kötü görüyorsan, kâfir sıfatlarını da o kadar kötü görmen gerekir. Sor ve düşün; Üzerinde kâfir sıfatı var mı?
Not: Üzerinde kâfir veya münafık sıfatı olması kişiyi kâfir veya münafık yapmaz ama uçuruma yaklaştığını ve bir an önce arınarak uzaklaşması gerektiğini haber verir. Bu noktada her günaha kâfir sıfatı denebilir. Uçuruma giden yolda küçük günahlar sarı alarm olurken, büyük günahlar da kırmızı alarm olur.
Bu konuda Kâfirûn ve Münafikûn sûresinin girişine de bakılabilir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Sûrenin konusu zıtlar demiştik. 5. âyette Ebû Bekir (ra) cömertliğin sembol ismi olarak önümüze çıkarken, 8. âyette Ebû Cehil ve benzerleri de cimriliğin sembol ismi olarak karşımıza çıkıyor.
Şunu bir kere daha hatırlayalım. Mekke müşrikleri puta tapmanın yanında, güce ve servete de tapıyorlardı.
İlk inen âyetler, infak ve cömertlik üzerine yaptıkları vurgularla, servet putunu da hedefe koyuyorlar.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-4 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Karanlığı ile etrafı) Örtüp bürüdüğü zaman gece şahit olsun,
2. (Gecenin zıddı olan ve karanlığın ardından) Işıl ışıl aydınlanan gündüz şahit olsun,
3. Erkek ve dişininyaratılışı şahit olsun (kısaca birbirine zıt olarak yaratılan her şey şahit olsun) ki,
4. (Kâinatta, bir çift kutupluluk yasası vardır. Bu yasanın sosyal hayata yansımasının bir sonucu olarak) Sizin çabalarınız (gayretleriniz, gayeleriniz, kişilik ve karakterleriniz de üzerine yemin edilen varlıklar gibi birbirine zıt ve) çeşit çeşittir... (Kiminiz iman edip dürüst, cömert ve mütevazı bir hayatı seçerken, kiminiz de inkâr edip bencil, cimri ve kibirli olmayı tercih ediyor. Gece ve gündüz, erkek ve dişi arasındaki fark ne kadar büyükse iman ve küfür yolunun neticeleri arasındaki fark da o kadar büyüktür.)
(1-4) “YARATAN RABBİN ADIYLA OKUYANLARIN” VE “OKUMAYANLARIN” ÇABA VE GAYRETLERİ DE BİR DEĞİLDİR
1-4 arası âyetler bize çok kısa bir kâinat kitabı okuması yapıyor. Bu okuma üzerinden bize şu deniyor: Yaratılan her şeye iyi bakın. Yaratılan ne varsa, onun varlık gayesi olarak ifade edilen bir hedefi, bir de o hedefe ulaşmak için çaba ve gayreti vardır.
İnsana göre, donanım olarak altta olan varlıkların bir varlık gayesi varsa, insanın da mutlaka bir varlık gayesi vardır.
İnsanın varlık gayesi, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu gayeye ulaşmak için de yapılması gereken Kur’an’ı “Yaratan Rabbin adıyla okumaktır.”
“Yaratan Rabbin adıyla okuyanların ve okumayanların” hem hedefleri hem de o hedeflere ulaşmak için gösterdikleri çaba ve gayretler farklı farklıdır.
5-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
5. (İmtihan dünyasında bu çeşitlilik içinde) Artık kim (Ebû Bekir’le sembolize edilen sıddıkiyet ve cömertlik tarafını seçer, Allah yolunda muhtaçlara) verir ve (verdiğini manen kirletecek riya, gösteriş, başa kakma ve karşılık bekleme gibi duygulardan) sakınırsa,
6. Ve (Lâilâhe illallah şeklinde ifade edilen) en güzel sözü (söylemenin yanında, eylemi ile) doğrularsa,
7. Biz de onahuzur ve mutluluğa giden yolu kolaylaştıracağız.
8. (Her) Kim de (Mekke müşriklerinden Ebû Cehil örneğinde olduğu gibi, fakir fukara için “Allah doyursun” der) cimrilik eder (“benim aklım bana yeter” diyerek) kendinimüstağni görürse,
9. Ve (Lâilâhe illallah şeklinde ifade edilen) en güzel sözü yalan sayarsa,
10. Biz deona (varış noktası cehennem olan) en zorlu yolu kolaylaştıracağız.
(5-10) İKİ FARKLI ANLAYIŞ, İKİ FARKLI GAYRET, İKİ FARKLI SONUÇ
Bu başlık, “6236 âyeti olan, yaklaşık 600 sayfalık Kur’an’ın özetidir” desek yanlış olmaz.
Bu özeti biraz açalım,
Kur’an iki farklı anlayıştan bahseder: Bir tarafta “hayat bende emanettir” diyen insanların anlayışı, diğer tarafta “hayata benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyenlerin anlayışı.
Kur’an iki farklı gayeden ve gayretten bahseder: Gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan ve bunun için gayret eden insanlar, bu yüce gayeyi unutup, fâni şeyleri gaye yapan, onları kazanmak için gayret eden insanlar,
Kur’an iki farklı sonuçtan bahseder: Allah’ın rızasını kazananların yaşadığı sonuç: Cennet. Kazanamayanların yaşadığı sonuç: cehennem.
Kur’an’da her şey ama her şey bu özetin etrafında döner ve bu özet, burada olduğu gibi Kur’an sayfalarında çok sık karşımıza çıkar.
(5-10) ALLAH VERDİĞİNİ ÖNCE İSTER, SONRA TAMAMEN ALIR
Bu bölümü Tefsir Usûlümüzde (27) İnfak Yasasının açılımı olarak okuyabilirsiniz.
Bu imtihan dünyasında her insan için geçerli bir yasa var. Allah önce veriyor, sonra verdiğinin bir bölümünü (infak, zekat, sadaka başlıkları altında) vermemizi istiyor. Sonra da verenlerden de vermeyenlerden de verdiklerinin tamamını (ölümle) alıyor.
Bu yasa üzerinden verilen mesaj şu: Ey insanlar! Allah’ın verdiklerini kendi elinizle verirseniz, verdikleriniz size bâki cennet nimetleri olarak geri verilecek. Vermezseniz, ebedî mahrumiyet gibi bir ceza yaşayacaksınız.
Bu dünyada Allah (cc) verdiklerini vermemizi isterken, bu isteğin arkasında şu soru vardır: Kimi daha çok seviyorsunuz, vereni mi, verenin verdiği nimetleri mi?
Allah yolunda vermek demek, “Ey veren! Ben seni verilen her şeyden daha fazla seviyorum, bu sevgimi de verdiklerinden, senin yolunda vermekle gösteriyorum.” demektir. Verme imkanı olduğu halde vermemek ise bu anlamın tersi bir mânayı içinde barındırır.
(5-10) VERENLE VERMEYENİN YOL ŞARTLARI AYNI DEĞİLDİR
7. ve 10. âyetlere baktığımızda, verenin de vermeyenin de yolunun kolaylaştığını görüyoruz.
Verenin Hayatına Bu Kolaylığın Yansıması Şöyle Oluyor
Allah yolunda vermek demek, Allah’ın ve âhiretin varlığına olan imanı sözden eyleme taşımaktır. Veren insan için bu fâni dünyadan daha güzel bir âlem; âhiret vardır.
Âhiretin varlığına imanın bu dünya hayatındaki bütün zorlukları kolaylaştıran bir etkisi vardır. Bu imana sahip olan bir insan için kaza, bela, hastalık ve ölümle kaybettiği her şey kendisine bâki olarak verilecektir. Bu iman, yolun şartları ne kadar zor olursa olsun, o yolda yürümeyi kolaylaştırır.
Vermeyenin Hayatına Bu Kolaylığın Yansıması Şöyle Oluyor
Şöyle bir benzetme yapalım; bir yol var, yolun sonunda, ağzını açmış avını bekleyen bir ejderha, bir uçurum veya bir ateş çukuru var.
Soru şu: Sonu böyle olan bir yolda yürümek zor mudur kolay mıdır?
Cevap: Aklı başında her insan bu soruya “zor” cevabını verir.
İnanç dekorundan bakarsak, iman etmeyen her insanın yürüdüğü yol böyle bir yoldur.
Allah’a iman etmek, âhirete iman etmek, bir tercih olduğu gibi, bunlara inanmamak da bir tercihtir.
Tercihini inanmama yönünde kullanan, inanmadığı için de en güzel sözü yalanlayan insanlar; bu zor yolda, yolun sonunda kendilerini bekleyen akıbete karşı, bilerek ve isteyerek kayıtsız kalırlar. Öyle bir akıbet yok-muş gibi o akıbeti yok sayarak, unutarak yaşamayı tercih ederler.
İşte bu tercihler, yürümesi zor olan yolu kolaylaştırır.
Günümüzde bu tercihlerin zoru nasıl kolaylaştırdığını en iyi gösteren örneklerden ikisi; içki ve sigaradır.
Azıcık araştıran her insan bilir ki, bu iki şeyin hayatın gelecek günlerini hastalıklarla zorlaştırma ihtimali çok yüksektir.
Ama bu iki şeyin müptelası insanlar, bu gerçeği unutmayı, yok saymayı ve “ân”ı yaşamayı, “an”daki zevki ve keyfi almayı tercih ederler.
İşte bu tercih, “bazılarının ne kadar zorlarsanız zorlayın asla içmem” dediği içki ve sigara içmeyi bazıları için kolaylaştırır.
11-17 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. (Yolun sonunda ölüm gelip de cehennem çukuruna doğru) Baş aşağı yuvarlandığı zaman (dünyada güvendiği) malı (mülkü) ona hiç fayda sağlamaz.
(Ebû Bekir ve Ebû Cehil örneği üzerinde görüldüğü gibi Biz imtihan dünyasının bir gereği olarak irade verdiğimiz insanları tercihlerinde özgür bırakıyoruz.)
12. (Bu dekorda)Bize düşen (sadece vahiy ve peygamber göndermekle) doğru yolu göstermektir.
(Verdiğimiz iradenin bir emanet olduğunu unutan insanlar, gücü ve hâkimiyeti kendilerinden biliyorlar.)
13. (Oysa) Gerçek şu ki;âhiret de, dünya da bize aittir.
14. (Bu hâkimiyetin bir gereği olarak) Sizi alevler saçan ateşe karşı uyardım.
15. Oraya ancak (vahyin rehberliğine sırt çevirmekle) en bedbaht (olan gafiller) girer;
16. O (gafiller) ki (hakikati güneş gibi gösteren peygamberi) yalanlamış ve (onunla gelen vahye) sırt çevirmiştir.
17. (Allah’ın rızasını kaybettirecek her şeyden sakınmakla) En muttaki olan ise, ondan uzak tutulacaktır.
(O muttakilerden biri de, Mekke döneminin ilk yıllarında çalıştırmak için değil de, âzat etmek için köle satın alan Ebû Bekir’di.)
(11-17) YİNE, BİR KERE DAHA SONUÇ EĞİTİMİ
Şöyle bir tespit yaparak başlayalım.
Kur’an’ın sık sık kıyâmete ve âhirete yönelik anlatımlar yapmasının en önemli sebebi, insanlara dünyadaki tercihlerinin âhiretteki sonuçlarını göstermektir.
Daha önce ifade ettiğimiz gibi buna “sonuç eğitimi” diyoruz. Bu eğitim Kur’an’ın hemen hemen her sayfasında az veya çok öne çıkan bir eğitimdir.
“Bu eğitiminin Kur’an’da bu kadar sık tekrarının sebebi nedir?” diye sorulsa, bu sorunun bir cevabı da insanın unutmaya açık olan tabiatıdır.
Bu konuda çok sayıda örnek verilebilir ama sadece bir örnek verelim, gelişmiş ülkelerde otobanlar vardır. Genelde şehirden otobana çıkarken, tabelalarda otobandaki hız sınırları baştan verilir.
Peki bu hız sınırı hatırlaması bir kere yapıldıktan sonra “nasıl olsa hatırlattık” diye bir daha yapılmaz mı?
Gelişmiş ülkeler; insan tabiatını bildikleri için bu hatırlatmaları yol boyunca büyük levhalarla hatırlattıkları gibi, yol kenarındaki küçük yazılarla da oldukça sık bir şekilde hatırlatırlar.126
“Kimse de neden bu kadar sık tekrar ediliyor, bir kere yazsa yeter” demez.
İşte bu nedenle Kur’an dünyada tercihlerimizden bahsettiği her olayın arkasından bir şekilde sözü kıyâmete veya âhirete getirir.
11-17 arası âyetlerde, 5-10 arası âyetlerde yapılan tercihlerin sonuçlarını görüyoruz.
Bu sonuçlar üzerinden okuyanlara verilen mesaj şudur: Hangi sonucu yaşamak/yaşamamak istiyorsanız, tercihlerinizi ona göre yapın.
18-21 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
18. O ki, malını (Allah yolunda) vererek (manen cahiliyenin tüm kirlerinden) arınır,
19. O (babası Ebû Kuhâfe’nin “Oğlum madem köle satın alıyorsun, bari güçlü kuvvetli bir köle satın al da, işlerinde çalıştır” demesine rağmen, özgürlüğüne kavuşturmak için satın aldığı) hiç kimseye, karşılık bekleyerek iyilik yapmaz.
20. (Yaptığı iyiliği) Sadece yüce Rabbinin rızasını (kazanmak) istediği için (yapar.)
21. (Rıza-ı ilâhiyeyi en büyük gaye yaptığı için) Kendisi de (Rabbinin lütuflarıyla) yakında (fazlasıyla) hoşnut olacaktır.
(19) KARŞILIK BEKLEYEREK VERMEK VE DİN İSTİSMARCILIĞI YAPMAK
Bu sûrenin 5. âyetinde “Allah yolunda verir” ifadesinden sonra “sakınırsa” ifadesi geçti. Burada 19. âyet o ifadeyi açıyor. Allah yolunda vereceksin. Vermek başlı başına zor ama bir de verdikten sonra insanlardan karşılık beklemeyeceksin.
İnsanlardan bir şekilde karşılık beklemek, dolaylı olarak “Ben bu verme ibadetini Allah rızası için değil, insanlardan karşılık görmek için yaptım.” anlamına gelir.
Bu anlam ihlasın tersidir. İbadetler ne kadar çok olursa olsun, içinde ihlas yoksa, o ibadetler sadece boşa gitmekle kalmaz. Din istismarcılığı yapmak gibi büyük bir günah olur.127
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Cahiliyyenin karanlığı her yanı sarmış. Karşınızda bütün gücünü “güç”ten alan, kim güçlüyse o haklıdır anlayışını hâkim kılan Daru’n-Nedve128 merkezli oligarşik bir yapı var. Fecr sûresi bu gücün karşısında, bir karınca gibi zayıf olan ilk Müslümanlara şu mesajı veriyor: Yaşadığınız çağda, kendilerini Ad ve Semud gibi güçlü, firavun gibi yıkılmaz gören zalimlerin karanlığı, her yanı kaplasa bile sakın ümitsizliğe kapılmayın.
Her geceyi yarıp içinden sabahı, her kışı yarıp içinden baharı, her çekirdeği yarıp içinden ağacı çıkaran Allah, önünüzdeki bütün engelleri yaracak ve şu dünya denen çekirdekten âhiret ağacını çıkarıp sizlere cennet meyveleri ikram edecektir.
BANA NE DİYOR? Sayısı az, riski çok bile olsa haklı olanların yanında saf tutabiliyor musun?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Fecr kelimesi “yarıp çıkmak” anlamına gelir. Geceyi yardığı için sabaha, toprağın yarılması ile açılan artezyen kuyusuna “fecr” denir. Sûrenin başı, geceyi yarıp çıkan fecre yeminle başlarken, sonu da cennete girişle biter. Sıkıntılı başlayan ama mutlu sonla biten bir film gibi. Peki, mesaj ne? Mesaj şu: Eğer Allah için çıktığınız yolda, dünyadaki engeller karşısında yılmaz, dönmez onları yarıp geçerseniz, bu yolun sonu cennete çıkar.
BANA NE DİYOR? Nasıl, çekirdek yarıldığında içinden ağaç çıkar. Aynen onun gibi, Allah’ın razı olduğu bir hayat yaşarsan, gün gelir o hayat çekirdeği de yarılır, içinden senin için Tûbâ-ı Cennet çıkar.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sen Allah’tan Razı mısın?
28. âyet: Âyette, kulun Allah’tan razı olması, Allah’ın kuldan razı olmasının önünde gelmiştir. Halk arasında çokça kullanılan “Allah razı olsun” ifadesi bir duadır. Ezbere söylendiğinde, kavlî bir duadır. Taşıdığı anlama baktığınızda fiili yanı ağır basar. Bu duayı yapan kişi şunu demek ister: “Sen Allah’tan, Allah’ın takdirinden razı olmazsan, Allah da senden razı olmaz.” O zaman soru şu: “Ben Allah’tan, Allah’ın takdirlerinden razı mıyım?” Nasıl yaşadığını söyle bana, sorunun cevabını söyleyeyim sana...
“Din tarafından sınırları belirlenen hayatın içinde, her türlü meşru ihtiyacımı buluyor, mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşıyorum” diyorsan, Allah’tan razısın demektir. Yok, eğer tatminsizlik yaşayıp sınır dışına çıkıyor, kendi sınırlarına ise cumadan cumaya, bayramdan bayrama veya cenazeden cenazeye dönüyorsan... Burada durup soralım, Allah’tan razı olan, O’nun razı olmadığını yapar mı? Razı olmadığını yaparsa, Allah ondan razı olur mu?
BANA NE DİYOR? Ezberin içindeki anlama dikkat çekmek için, bazen ezberi bozup “Allah razı olsun” yerine “Sen Allah’tan razı mısın?” de!
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İlk inen âyetlerde Leyl, Fecr, Duhâ gibi zamanın dilimleri üzerine yemin ediliyor. Bunlar üzerinden zamanın karanlıktan aydınlığa doğru aktığı mesajı veriliyor.
Ad, Semud ve firavun ilk iman edenlerin üzerine çöken karanlığa benzetiliyor. Onlar üzerinden, siz duruşunuzu değiştirmezseniz Allah önünüzdeki müşriklerin akıbetini de onlarınkine benzetecek mesajı veriliyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
Kıştan Sonra Gelen Bahar
1. (Karanlığı yarıp çıkan) Fecr şahittir,
2. (Ramazan’ın sonundaki on gece, Zilhicce’nin ve Muharrem’in başındaki ilk) On gece şahittir,
3. (Yaratılan her) Çift ve (onları yaratan) Tekşahittir,
4. Geçip gitmekte olan gece şahittir ki,
5. (Bütün) Bunlarda akıl sahipleri için (karanlığın kalıcı olmadığına, her kışın ardından bir bahar, her geceden sonra bir nehar geleceğine dair ikna edici) bir şahitlik var, değil mi?
(1-2) LAFZI KAPALI TUTUP, GENİŞ ANLAMLARA KAPI AÇMA YÖNTEMİ
Kur’an âyetlerinde burada olduğu gibi bazen âyetler kapalı gelir. Bu kapalılık nedeniyle bir değil, birden çok şey akla gelir.
Bu tür âyetlerde Kur’an’ın istediği tam da budur. Bu âyetlerde Kur’an geniş anlam çerçevesi içinde kalmak şartıyla anlam zenginliğine kapı aralar.
Biz bu kapıdan girdik ve 2. âyette anlam zenginliğini rivâyetlerde öne çıkan ihtimaller üzerinden parantez içi açıklamalarda gösterdik.
(2) GECENİN MESAJI: BAYRAM YAPACAKSINIZ
Âyetlerdeki kapalı ifadelerden biri de “10 gece” ifadesi. Bu 10 gece ile ilgili verdiğimiz ihtimallerden ikisinin arkasından bayram gelirken, birinin arkasından da kurtuluş geliyor.
Şöyle ki;
Ramazanın son 10 gecesinden sonra gelen Ramazan bayramı ve Zilhiccenin 10. günü başlayan Kurban bayramı üzerinden şu mesaj verilir: Bugün yapılması gerekenleri yaparak, yaşadıklarınız karşısında duruşunuzu değiştirmeden sabrederseniz, Rabbiniz size dünyada geçici bayramlar yaşatırken, âhirette kalıcı bayramlar yaşatacak. Allâhü a’lem
Muharrem ayının 10. günü de Aşure günü olarak biliniyor. Tarihte o gün, Hz. Musa’nın firavunun zulmünden kurtulması gibi birtakım sonu güzel biten hadiseler yaşandığı rivâyet ediliyor. Bu rivâyetlerin tamamı üzerinden şu mesaj veriliyor: Allah’tan ümit kesmeyin, kurtuluş günleri yakın. Allâhü a’lem
İlk beş âyet, Allah’tan ümit kesilmez mesajını verdikten sonra, bu mesajı daha güçlü hale getirmek için tarihten de örnekler veriyor. O örneklerin tamamı şu mesajı veriyor: Bir zamanlar Ad, Semud ve Firavunun kavmi de iman edenlerin üzerine gecenin karanlığı gibi çökmüştü. O gün yaşanan karanlıkların arkasından aydınlık getiren, iman edenlere kurtuluş günleri yaşatan Allah, benzer durumlarda sizlere de benzer sevinçler yaşatmaya kadirdir.
5. ÂYETTEKİ ÜÇ İLGİNÇ NOKTA ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJLAR
Bu âyette üç ilginç nokta var.
Birinci nokta: Âyet insanlar için değil, akıl sahipleri için diyor. Kur’an insanlar ifadesini kullansa, biz -zihinsel engelli olanlar hariç- bütün insanların az-çok akıllı olduğunu bildiğimiz için âyetin akıllı varlıklardan bahsettiğini zaten bilecektik.
Ama burada özellikle aklı öne çıkarak şu mesajı veriyor: Bu âyetlerin mesajını her insan anlamaz. Aklını vahyin rehberliğinde kullanan ve kâinat kitabını “Yaratan Rabbin adıyla okuyanlar” anlayabilir.
İkinci nokta: Kur’an akıl kelimesini, farklı kelime kalıpları içinde kullanır.129 Âyette akıl “taş” anlamına gelen “hicr” kelimesiyle ifade ediliyor.
Biz hicr kelimesini aynı kökten oda anlamına gelen hücre130 kelimesinden de tanıyoruz.
Hicr kelimesinin “menetme ve engelleme” mânası duvarları taştan olan ve bir taraftan diğer tarafa geçişi engelleyen hücre kelimesiyle daha anlaşılır hâlâ geliyor.
Gelelim bu engelleme mânası ile akıl arasındaki bağlantıya.
Akıl vahyin rehberliğinde hareket ederek önce kâinat kitabını okuyor. Kur’an’da üzerine yemin edilen güneşin, ayın, gecenin, yıldızların şahitliğine tanık olduktan sonra Allah’a ve O’nun “var” dediği her şeyin varlığına iman ediyor.
İşte, 5. âyette “taş” benzetmesiyle bu aklın insanın Allah’ın razı olmadığı tercihleri yapmasını engelleyen, mâni olan özelliği öne çıkarılıyor.
Peki neden? Çünkü, devam eden âyetlerde, aklını vahyin rehberliğinde kullanmayan Ad, Semud ve Firavun kavmine işaret ediliyor.
Mesaj şu: Vahyin rehberliğinde hareket eden akıl, engelleme ve alıkoyma mânasıyla taş gibi sağlam bir akıldır.
Üçüncü nokta: Beşinci âyet soru cümlesi olarak geliyor. Âyet “bir şahitlik vardır” diye bitmiyor. “Bir şahitlik var değil mi?” diye bitiyor. Bu âyet üzerinden akla zımnen şöyle deniyor: Bir konuda Allah “vardır” dediği için inanman güzel ama ondan daha güzeli, Allah’ın “vardır” dediği şeylerin hikmetlerini anlayarak özgür iradenle inanman daha güzeldir. Çünkü aklı yaratan da o akıl sahiplerine “bunlara iman edin” diyen de Allah’tır.
Bu tespit bize şunu diyor: Allah’ın akla, onun kabul etmeyeceği, onun araştırıp incelediğinde mâkul görmeyeceği bir teklif sunması imkansızdır.
İşte bu nedenle biz bu çalışmanın başından sonuna şu ifadeyi yer yer tekrar ediyoruz. “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde, mâkul bir cevabı olmayan hiçbir soru ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.”
(1-5) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Aklını vahyin rehberliğinde kullanırsan, Dünya imtihan dünyası olduğu için Tefsir Usûlümüzde bahsettiğimiz (2) Aklın İşleyiş Yasaları seni inanmaya mecbur etmez ama iman etmenin en mâkul, inkarın da en mâkul olmayan seçenek olduğunu gösterebilir. O yüzden Aklın İşleyiş Yasalarını adını bildiğin gibi bil.
6-14 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
6. (Ey Resûlüm! Bu arada tarihin şahitliğine de kulak ver! Sana gelen bu âyetlerle birlikte) Rabbinin (Hûd peygamberin önünde karanlık bir gece gibi duran) Ad kavmine ne yaptığını bir düşün?131
7. (Yüksek bir medeniyetin sembolü olan) Sütunlar sahibiİrem’e (ne yaptı?)
8. (O irem şehri) Ki(Ad kavminin medarı iftiharı idi. O günün dünyasında) şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış132 değildi.
9. (Peki ya, Rabbin) Vadilerde kayaları yontan (böylece güvenli ve sağlam evler yapan, bu güvenle şımarıp, haddini aşan, Salih peygambere hayatı zindan eden) Semud’a (ne yaptı?)
10. (Bunların yanında, bir de Rabbinin, ebedî kalacakmış gibi piramitleri yeryüzüne) kazıklar (gibi çakan, güçlü orduların) sahibi (olmayı kibir vesilesi yapan, bütün gücüyle Musa peygamberin karşısında duran) firavuna (yaptıkları üzerinde de bir düşün!)
11. Onlar (gücün ve servetin şımartmasıyla yaşadıkları) şehirlerde azgınlaşmışlardı.
12. Oralarda (her türlü ahlaksızlığı meşru görmekle, toplumsal bozulmayı hızlandıran) fesadı çoğaltmışlardı.
13. İşte bu yüzden Rabbin, onların üzerine (musibetleri) azap kamçısı (olarak) yağdırdı. (Ad kavmini kasırgayla, Semud’u depremle, firavunu da denizde boğmakla cezalandırdı.)
14. (Hayalen geçmişe gidip yaptığın bu kısa tefekkür karşına şu gerçeği çıkaracak: Hiç) Şüphesiz, senin Rabbin (kimsenin yaptığını yanına bırakmıyor. Basîr ve Rakîb gibi isimleri ile kullarını) her an gözetlemededir. (Mehil veriyor ama ihmal etmiyor. Günü geldiğinde hesabı kesiyor.)
(11) HELAK YASASI GÜNÜMÜZDE DEĞİŞTİ Mİ?
İslâm âlimleri, İlk Peygamberden kıyâmet gününe kadar zamanı üçe ayırıyorlar.133
İlk devir anlamında kurûn-u ûla: Hz. Âdem’den Hz. Musa’ya kadar.
Orta devir anlamında kurûn-u vusta: Hz. Musa’dan Hz. Muhammed’in hicretine kadar.
Son devir anlamında kurûn-u uhra: Peygamberimizin hicretinden kıyâmete kadar.
Bizim Kur’an’da kavimlerin helakı başlığı altında okuduğumuz Nûh, Ad, Semud, Lût kavmi gibi tüm büyük helak olayları ilk devirde görülüyor. İkinci devirde Ashab-ı karye, Ashab-ı uhdud, Ashab-ı fil gibi daha küçük ölçekte helak hadiseleri görülüyor.
Burada şu sorular akla geliyor,
Son Peygamberden bugüne helak yaşandı mı?
Son Peygamberle birlikte helak yasası değişti mi?
Bu soruların cevabını Tefsir Usûlümüzde 13. ve 14. yasalar olan Mucize ve Helak Yasalarında geniş olarak anlattık. Oraya bakılabilir.
(6-14) KUR’AN’DAKİ HELAK ANLATIMLARI NEDEN, ARAP YARIMADASINA YAKIN YERLERLE SINIRLI?
Eğitimin doğası gereği, bilinmeyenlerin öğretilmesi, bilinenler üzerinden olur. Bilinmeyenle, bilinmeyeni öğretmek gibi bir yöntem olmaz.
Bu âyetlerin ilk indiği Mekke şehrini bir okula benzetirsek, o okuldaki öğrencilerin tarih bilgileri yaşadıkları zaman ve mekanla sınırlıydı.
Geçmişte Arap yarımadasına yakın tarihi olaylar az-çok bilinirken Amerika, Avrupa, Avustralya gibi kıtalarda yaşananlar bilinmiyordu.
Bilinmediği için de Kur’an’da tarih eğitimi bilinenler üzerinden verildi.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir,
AMERİKA, AVRUPA, AVUSTURALYA GİBİ KITALARDA HİÇ HELAK HADİSESİ OLMADI MI?
Allah (cc) “Biz her kavme peygamber gönderdik.”134 diyor. Bir yerde peygamber varsa, orada Allah’ın sosyal yasaları da mutlaka vardır. Bu yasaların gereği olarak, Arap yarımadasına uzak kıta ve ülkelerde de helakı hak edenler olmuşsa, helak hadisesi yaşanmıştır.
Burada çok önemli bir soru karşımıza çıkıyor, Allah’ın adına “helak” dediği her hadise, helake muhatap olan insanlar tarafından helak olarak anlaşılmış mıdır?
Hayır? Çünkü, dünya imtihan dünyasıdır. Adına helak dediğimiz hadiseler geldiğinde, ona muhatap olan her insanın “Bu %100 helaktir” diyeceği şekilde gelmez. Helak genelde, depremle, şimşekle, selle, fırtına, kasırga ve salgın hastalık ile birlikte gelir. Bunlarla birlikte geldiği için bazı insanlar yaşananları “dozu” biraz arttırılmış tabiat hadiseleri olarak değerlendirebilir.
Bu tespitten sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, geçmişte dünyanın farklı yerlerine gönderilen peygamberler içinde, zalim kavimler tarafından zulmedilen peygamberler olmuştur. Bu zulme binaen Allah o zalimlere bir şekilde helak cezası vermiştir. Fakat bu cezalar, tabiat hadiseleri dediğimiz ambalaj içinde geldiği için, insanlar tarafından farklı değerlendirilmiştir.
Özetlersek, geçmişte zayıfın ezildiği yerlerde, ezen zalimlere ceza verilmiştir. Ama elimizde o cezaların helak olduğunu teyit eden vahiy bilgisi olmadığı için, onlara helak diyemeyiz.
(14) Helak Yasasında bu konuyu da ayrıntılı olarak anlattık. Daha geniş bilgi için oraya bakılabilir.
(6-14) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Mucize ve Helak Yasasının işleyişini ne kadar iyi bilirsen, Kur’an genelinde ilgili âyetleri günümüze taşımada ve doğru anlamada bu bilmenin çok faydasını görürsün.
15-20 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
15. (Bu tarih dersinden sonra; tarihte yaşanan bütün olayların merkezinde olan) İnsana gelince; ne zaman Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, bol bol nimetler verse: “Rabbimbana ikram etti” der.
16. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa (imtihan edildiğini unutup, sanki hakkı olan bir şey verilmemiş gibi) hemen (şikâyete başlayıp, haddini aşan bir dille) “Rabbim beni küçük düşürdü (önemsemedi)” der.
17. Doğrusu (asırların değişmesi insanoğlunun tabiatını değiştirmiyor; mesela bu âyetlerin ilk muhatabı olan Mekke müşrikleri) siz (ve sizinle aynı karakteri taşıyanlar) yetime ikram etmiyorsunuz.
18. (Allah’ın verdiği emanete “benim” diyor, fakiri giydirmek) Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.
19. (Yetime yaptığınız yetmezmiş gibi üstüne üstlük yetimlere kalan) Mirası (da sanki sizinmiş gibi) helal haram demeden yiyorsunuz.
20. (Zenginliği en büyük gaye yaptığınız için de) Malı ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz.
(15-20) KUR’AN’DA İNSANIN ÖZELLİKLERİNİN ANLATILDIĞI ÂYETLERDE İLK MESAJLARDAN BİRİ DE ŞUDUR: …
Burada anlatacağım mesaj bir yöntemdir. Bu yöntem, Kur’an’ı anlama adına çok önemli bir yöntem;
Kur’an bu sûrede olduğu gibi, sûrenin akışı içinde bazen öncesi ve sonrası ile doğrudan bağlantısı yokmuş gibi insandan ve ona ait özelliklerden bahseder.
Yüzünden okuyanların bağlantı yokmuş gibi okuduğu âyetlerde, özünden okuyanlar şu önemli bağlantıyı görürler.
Kur’an insanın özelliklerinden bahsettiği her yerde şu mesajı verir: Asırlar değişir, o asırlarda yaşayan insanların isimleri değişir, o insanların etrafında yaşanan hadiseler de değişir ama fıtrî özellikleriyle insan değişmez. İnsan değişmediği ve değişmeyen özellikleri ile evrensel olduğu için, muhatabı insan olan Kur'an'da değişmezdir, zaman üstüdür ve evrenseldir.
Bu konunun detayları için de Tefsir Usûlümüzde (20) Evrensellik Yasasına bakılabilir.
(15-20) İNSANIN EVRENSEL ÖZELLİKLERİ
Bu âyetlerde insanın şu özellikleri öne çıkıyor.
İnsanlar genelde nimet verildiğinde sevinir, alındığında üzülür,
İnsanlardan bazıları, nimet alındığında üzülmekle kalmaz, sanki ondan hakkı olan bir şey alınmış gibi, sanki o alınmayla ona haksızlık yapılmış gibi şikâyet etmeye başlar.
İnsanlardan bazıları, kendilerine ikram edilen nimetlerin emanet olduğunu unutur ve onlara “benim” der. “Benim” dediği için de yoksula ve yetime vermez.
İnsanlardan bazıları ihtiyacı ile yetinmez, helal haram gözetmeden mal üstüne mal yığmak ister.
Bu özelliklerden birincisi normaldir. Ama diğerleri Allah’ın razı olmadığı özelliklerdir. Onlardan arınmak gerekir.
Arınmanın yolu da Allah yolunda vermektir. Vermekle insanın ilk arındığı duyguların başında bencillik ve hırs duygusu gelir.
Vermekle insan, nimetlere “benim” diyen benliğini terbiye eder.
Terbiye olan benlik, nimetin emanet olduğunu fark eder. Bu farkındalık hayata emanet ahlakı olarak yansır.
(15-20) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kur’an inşaat, tarım ve ulaşım teknolojilerinden bahseden bir kitap olsaydı, bunlar değiştikçe, içeriğinin değişmesi beklenebilirdi. Kur’an’ın konusu ruh, akıl, mantık ve duygular yönüyle mânevî donanımı bütün zamanlarda değişmeyen insandır. Evrensellik Yasası üzerinden bu gerçeği bilirsen, Kur’an’ı senin için bugün inen ve doğrudan sana hitap eden bir kitap gibi okuyabilirsin.
21-30 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
21. (Peki bu taparcasına sevdiğiniz malın mülkün âhirette faydası olacak mı?) Hayır! (Kıyâmet günü) Yeryüzü, üst üste sarsıntılarla param parça olduğu zaman,
22. Rabbin (fermanı) gelip (o fermana göre mahkeme-i kübra kurulduğu, mahkemede sanıklar da, tanıklar da, vazifeli) melekler de saf saf dizildikleri zaman (hüküm verilir.)
23. (Hükmün verildiği) O gün, cehennem (bütün dehşetiyle) getirildiği zaman. İşte o gün, insan (dünyada taparcasına biriktirdiği malın ona hiçbir fayda vermediğini) anlar, ama (bu geç kalmış) anlamanın ona hiçbir faydası olmaz.
24. (Bu manzara karşısında insan dünyada kaçırdığı fırsatları hatırlayıp) Der ki: “Keşke bu hayatım için (dünyada elimde fırsat varken, malımdaki Allah hakkını yetime, yoksula vermekle) hazırlık yapsaydım.”
25. Artık (iş işten geçmiştir) o gün (hiçbir pişmanlık fayda vermeyecektir. O gün) Rabbinin vereceği azabı hiç kimse veremez.
26. (O azaptan da hiç kimse kaçamaz. Çünkü) O’nun vuracağı zinciri hiç kimse vuramaz.
(Kur’an’a yüz çevirenleri bekleyen akıbet bu. Gelelim hayatını Kur’an’a göre inşâ edenlere...)
27. Ey (inandığı değerleri yaşayarak) huzur bulmuş kişi,
28. (Bu kıvamını hayatının sonuna kadar korumaya çalış. İdealin şu olsun: Bir gün ölüm geldiğinde) Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.
29. (Dünyada razı olduğum kullar arasına girdiğin için, şimdi burada da o seçkin) Kullarımın arasına gir.
30. (Ve onlara vereceğim ebedî saadet ödülünü almak için) Cennetime gir.
(Ey insan! İşte her hâlükârda seni bekleyen iki son... Hangi sonu istiyorsan, ona göre yaşa! Tercihlerini ona göre yap!)
(21-30) SONUÇ EĞİTİMİ: SONUNDA “KEŞKE” DEMEYECEK BİR HAYAT YAŞA!
Kur’an 6-10 arası âyetlerde sonuç eğitimini tarih üzerinden verdi. Şimdi burada 21-30 âyetlerde kıyâmet ve sonrası üzerinden veriyor.
21-30 arası âyetler Kur’an’ın insanı sarsma, silkeleme, gaflet uykusundan uyandırma ve kendine getirme yönüyle en çok öne çıkan âyetlerinden sayılabilir.
Bu nedenle, bu âyetler ezberleme ve namazda okuma noktasında en çok tavsiye ettiğimiz âyetlerin başında geliyor.
Sadede gelirsek, geçmişten ve gelecekten bahseden bu iki âyet grubu arasında 15-20 âyetlerde insanın preslendiğini görüyoruz. Burada sonuç eğitimi üzerinden insana verilen mesaj şu: Önce geçmişteki insanların yaptıkları tercihlere bak, sonra o tercihlerin âhiretteki sonuçlarına bak ve bugün, şimdi burada yapacağın tercihlerini ona göre yap.
Tercihlerini bu şekilde yaparsan, sonunda keşke diyeceğin tercihlerin azalır.
Önemli Not: Burada 23. âyette geçen “Sen O’ndan razı, O da senden razı” ifadeleri de çok önemli mesajlar içeriyor. O mesajlara bu sûrenin giriş bölümünde değindiğimizi hatırlatarak bu sûreye nokta koyuyoruz.
(21-30) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sonuç eğitiminde, hayal kurma yeteneğini kullanman çok önemli. Mesela bu âyetleri okurken, kendini hayalen geleceğe ışınlasan, kendini 24. âyette “Keşke bu hayatım için hazırlık yapsaydım” diyen insanın yerine koysan, sonra 30. âyette “Cennetime gir” denilen insanın yerinde kendini hayal etsen, bu şekilde bir okuma ile âyetlerden daha fazla istifade edebilirsin.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Nimetin kesilmesiyle verilen ders nedir?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. İlk Müslümanlar vahiyle yeni tanışmışlar. Yağmur gibi, Allah’ın dilemesiyle inen vahye, yine Allah’ın dilemesiyle bir süre ara veriliyor. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Aynen yağmurda olduğu gibi, bu işler siz isteyince olmaz, Allah dileyince olur.
BANA NE DİYOR? Peygamber Efendimize inen vahyin kesintiye uğramasının benim dünyamdaki karşılığı, nimetlerin kesintiye uğramasıdır. Allah, bazen nimeti vererek ders verir, bazen de nimeti keserek ders verir. Verildiğinde şükredin, kesildiğinde hem sabredin hem de hikmetleri üzerinde tefekkür edip ders almak için gayret edin!
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Duhâ kelimesi, sabahın parlak aydınlığı, kuşluk vakti anlamına gelir. Bu kelime de, Leyl, Fecr gibi zamanın dilimlerinden biridir. Zamanın karanlıktan aydınlığa doğru akışı üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Siz Kur’an’la aydınlandıkça, cahiliye karanlığı da sizinle aydınlanacak...
BANA NE DİYOR? Yol ve yöntem belli, aydınlatmak isteyenler, önce aydınlanacaklar. Eğer yaşadığınız çağda bir karanlık varsa, çözümü uzakta aramayın...
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrenin ana konusu “Motivasyon”. Bu sûre ve ardından gelen İnşirâh sûresi Mekke’nin zor şartlarında Efendimizin şahsında ilk iman edenleri motive ediyor. İmtihan dekorunun işleyişine dikkat çekiyor. “Şartlar değişince değişmeyin” diyor. Vahiy nimeti üzerinden, Allah’tan gelen nimetin, bazen çoğalacağı, bazen azalacağı bazen de muvakkaten kesilebileceği dersi veriliyor.
BANA NE DİYOR? Allah’ın imtihan şartlarını kolaydan zora değiştirmesi, nimetlerini artırması veya azaltması senin duruşunu ve niyetini değiştiriyor mu? Bu konuda daha fazla bilgi için Âl-i İmrân Sûresinin girişine bakılabilir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
4. âyet, ilk iman edenlere Peygamber Efendimiz üzerinden müthiş bir ümit veriyor: İşin başındasınız, sabrederseniz, duruşunuzu değiştirmezseniz, size düşenleri yapmaya devam ederseniz, işin sonu daha hayırlı olacak.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-3 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Gecenin geçtiğini, yaşanan sıkıntıların da bir gün geçeceğini müjdeleyen) Kuşluk vakti şahit olsun,
2. Karanlığı iyice çöktüğü zaman (gündüze az kaldığını haber veren) gece şahit olsun ki,
3. (Ey Resûlüm!) Rabbinseni terk etmedi ve (sana) darılmadı. (Vahyin kısa bir süre kesilmesinden böyle bir anlam çıkarma. Vahiy yağmur gibidir; siz isteyince değil, Rabbin dileyince gelir.)
(1-3) VAHYİN GELİŞ YASASI ÜZERİNDEN VERİLEN EVRENSEL MESAJ
Peygamber Efendimiz, vahiyle yeni tanışıyor. Hangi sıklıkta geleceğini bilmiyor. Geliş akışında, bir önceki akışa göre gecikme olduğunda insan olarak endişeleniyor ve “Acaba yanlış bir şey mi yaptım?” diye düşünürken, müşriklerin bu gecikmeyi fırsata dönüştürüp “Anlaşılan var dediğin Rabbin, seni terk etmiş, sana darılmış” demeleri bu endişeyi daha da arttırıyor.
Bu âyetler böyle bir tarihi arka plan içinde iniyor.
Böyle bir ortamda, kuşluk vakti ve gece gibi kâinattaki işleyişin göstergesi olan zaman parçaları üzerinden, Peygamberimiz (sav) şu mesajla teselli ediliyor. “Evet şu anda Mekke’de cahiliye karanlığı içindesin. Ama bil ki geceye hükmeden Rabbin, o karanlığın arkasından kuşluk vaktini getirdiği gibi, bu sıkıntılı günlerin ardından senin hoşnut olacağın günleri de getirecektir.
Peki, Burada Bize Verilen Evrensel Mesaj Nedir?
Eğer Kur’an insan sözü olsaydı, “Ben Peygamberim.” diyen kişi, çevresindeki insanların “Rabbin seni terk mi etti, sana darıldı mı?” gibi düşünmelerine fırsat vermeden, (haşa) önceki uydurduğu sözler gibi bir şey uydururdu.
Bu âyetler bize şunu gösteriyor. Kur’an insan sözü olamaz. Kur’an Allah kelamıdır.
(3) ALLAH (CC) KIZAR MI DARILIR MI, KISACA DUYGULARI VAR MI?
Bu soru karşısında önümüzde üç şık var.
Allah’ın Duyguları Yoktur
Böyle bir cümleyi kurmaya Kur’an izin vermiyor. Çünkü Kur’an’da Allah’ın sevmesinden, kulunun yaptıklarından hoşnut olmasından ve olmamasından bahseden âyetler var.
Allah’ın Duyguları Vardır
Böyle bir cümle kurduğumuzda, duygu, duygusallık, duyguları ile hareket etme noktasında (haşa) Allah’ın insanla eşitlenmesi gibi bir yanlış anlamanın kapısını açma ihtimali var. O yüzden Allah ile alakalı tanımlamalar yapılırken, “O’nun (dengi) benzeri hiçbir şey yoktur.”135 âyetinden yola çıkarak, Allah’ın her türlü noksandan münezzeh olduğu gerçeğini dikkate alarak değerlendirmeler yapmak gerekir.
Bir örnek verelim: Şöyle bir cümle kuruyoruz. Güneş de ışık verir, güneşin ışığını yansıtan ayna da ışık verir.
Bu cümleden sonra, “ayna da güneş gibidir” demek, ışığını güneşten alan aynayı güneşle eşitlemek gibi büyük bir yanlış olur.
Böylesi büyük bir yanlışa düşmemek için, Allah’ın özellikleri ile ilgili yapacağımız bütün değerlendirmelerin, Allah’a özgü olması gerekir.
Allah’a Ait Duygular O’na Özgüdür
Bu özgünlüğü örnekler üzerinden gösterelim.
İnsan sever, Allah da sever. İnsan, severken hata yapabilir; aşırıya kaçabilir, sevilmemesi gerekenleri de sevebilir.Allah’ın sevmesinde mutlak bir denge vardır.
İnsan kızar, Allah da kızar. Adına gazab ve öfke de diyebileceğimiz bu kızmanın, insanda kızılmaması gereken yerde kızma, öfke patlaması yaşama, kontrolden çıkma gibi sonuçları görülebilir.
Allah’ın kızması; kulunu rahmetinden uzaklaştırmak, onu sevgisinden mahrum etmek şeklinde tecelli eder.
Bu açıklamalardan sonra gelelim aşağıdaki sorunun cevabına,
(3) ALLAH TERK EDER Mİ, DARILIR MI?
Kur’an Allah’ın vahiy üzerinden insanla konuşmasıdır. Bu konuşmayı telsiz frekansına benzetebiliriz. Konuşma bu frekanstan olduğunda, amaç anlatma ve doğru anlaşılma olunca, insanın anlayacağı bir dilin kullanılması gerekiyor.
Buna tenezzülât-ı ilahî (Allah’ın lütfedip beşer seviyesinde konuşması) ve muktezayı hale (ortamın gerektirdiği duruma) uygun konuşma denir.
Bunun hayatın içinde çok sayıda örneği vardır.
Varsayalım siz ziraat fakültesinde profesörsünüz; bir köye gittiğiniz, köylülerle konuşurken meslektaşlarınızla konuşmada tercih ettiğiniz akademik dili mi tercih edersiniz, yoksa köylünün anlayacağı dili mi?
Bu sorunun cevabı bellidir.
Allah (cc) miladi 7. asırda, vahiy üzerinden insanlara hitap ederken, onların frekansından, onların kullandığı kelime ve cümleler üzerinden konuşuyor.
Böyle konuştuğu için de çevresindeki insanların ve Peygamber Efendimizin günlük hayatta kullandığı kelimeleri kullanarak konuşuyor.
Bu tespitten sonra başlıktaki sorunun cevabına gelelim.
Allah’ın hiçbir insanı terk etmesi söz konusu değildir. En kötü insan dâhil, Allah bütün insanlara şah damarından daha yakındır.
Allah’ın insan gibi yerli yersiz darılması da asla söz konusu değildir. Allah için darılma değil, razı olmadığı davranışları sergileyen kulunu rahmetinden uzaklaştırma düşünülebilir.
O yüzden bu ve benzeri âyetlerde geçen bütün ifadeler mecazdır.
Mecaz ve teşbih Kur’an’ın en fazla kullandığı edebi sanatların başında gelir. Bu nedenle Tefsir Usûlümüzde (19) Mecaz Teşbih Yasasının okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
(1-3) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sor kendine, Rabbin seni terk etti mi? Sana darıldı mı?
Yukarıdaki açıklamalardan sonra, bu sorunun cevabı gâyet nettir. Allah’ın terk etmeni istediği şeyleri terk etmezsen, Allah’ın rahmetini senden uzaklaştırdığını düşünebilirsin. Terk etmemede ısrar edersen, O’nun rahmetinden mahrum olursun.
4-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
4. (Ayrıca) Senin(ve senin sünnetine tâbi olacak ümmetin) için her zaman, işin sonu, (işin) başındandaha hayırlıdır.
5. Elbette Rabbin sana (er ya da geç, dünyada olmazsa âhirette, arzuladığın şeyleri) verecek, böylece sen de hoşnut olacaksın.
6. (Bu âyetlerin şahidi senin geçmişindir.) O seni (daha dünyaya gelmeden babasını, altı yaşındayken de annesini kaybetmiş) bir yetim olarak bulup, (saygın ve şefkatli kollara emanet ederek) barındırmadı mı?
7. (Kavminin sapkınlığı karşısında, sen bir arayış içindeydin O,) Senidinin hükümlerinden habersiz136 bulup (vahyin rehberliğinde) dosdoğru yola yöneltmedi mi?
8. Seni ihtiyaç içinde bulup da (gerek ticaret gibi helal kazanç kapısı açmakla, gerekse gönlünü zenginleştirerek başkalarına) muhtaç olmaktan kurtarmadı mı?
(Bütün bunlar gösteriyor ki, geçmişte senin için işin sonu, her zaman başından daha hayırlı olmuş ve sen de Rabbinin takdirlerinden hep hoşnut kalmışsın. Gelecekte de böyle olacak...)
9. Öyleyse (yetimin halini en iyi sen bilirsin) sakın yetimi ezme (ezilmesine de fırsat verme!)
10. (Yoksulun halinden de en iyi sen anlarsın) Sakın (yardım) isteyeni azarlama. (“Hayır” demen gerektiği durumlarda bile, incitici olma!)
11. Rabbinin (maddî-mânevî her türlü) nimetini sürekli (hatırla ve hatırlat. Özellikle de sana gelen vahiy nimetini her fırsatta) anlat.
(4-5) KUR’AN’DA KİŞİYE ÖZEL ÂYETLERİN EVRENSEL MESAJI: KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ
Buradaki bütün âyetler Peygamberimize hitap ediyor. Ona hitap edilirken, onun üzerinden evrensel mesajlar veriliyor.
Bu mesajlardan birine 1-3 âyetlerde vahyin geliş yasası üzerinden işaret ettik. 4. ve 5. âyetlerde de aynı mesaja farklı bir açıdan vurgu yapılıyor.
4. ve 5. âyetler, Kur’an’da çok sayıda örneği olan, “Kur’an insan sözü olamaz.” gerçeğine işaret ediyor.
4. ve 5. âyetlerin evrensel mesajı şu:
Bu âyetlerin indiği günden 15-20 yıl sonrasını bilmeyen,
15-20 yıl sonrasında işin sonunun işin başından, daha hayırlı olacağını bilmeyen,
15-20 yıl sonra, ortaya çıkan neticeden, Peygamberin hoşnut olacağını bilmeyen,
Evet bütün bunları bilmeyen biri bu âyetleri söyleyemez.
Neden? Çünkü, Mekke’nin ilk günlerinde, henüz iman eden birkaç kişi varken, bu işe engel olmak isteyen zengin ve güçlü insanlar varken, onların baskıları her geçen gün artarken bu sözleri söylemek zordur.
Bu zorluğa rağmen söylersen ve söylediklerin çıkmazsa ne olacak?
Sana inanan insanları aldatmış ve kandırmış olacaksın. Sana “Bu sözleri uyduruyor” diyen insanların, “haklıymışız” demelerine sebep olacaksın.
Dürüstlük gibi bir değeri kaybedecek yalancı ve sahtekar olarak anılacaksın.
Özetlersek, 15-20 yıl sonra, bu âyetler üzerinden verilen müjdelerin gerçekleşmesi, bu Kur’an Allah’tan başkasının sözü olamaz gerçeğine bir kere daha şahitlik ediyor.
(4-11) BÜTÜN YÖNETİCİLERE HİTAP EDEN ÂYETLER
4-11 arası âyetler gelecekte milyarca insanın önderi, lideri ve mânevî yöneticisi olacak bir peygamberi inşa eden âyetler.
Bu âyetlere bir yöneticiyi inşa eden âyetler olarak bakarsak, bu âyetler kendini, ailesini ve ülkesini yöneten bütün Müslümanları da inşa ediyor.
Bu gözle bakarsak,
4. âyet: Vahyin rehberliğinde, Peygamberin örnekliğinde yaşayacağın bir hayatın sonu başından daha hayırlı olacaktır.
5. âyet: Rehberin ve örneğin çizgisini takip edersen, yolun sonunda sen de hoşnut olacaksın.
6. âyet: Seni yoktan yarattığını, bugün sahip olduğun ne varsa onları sana verdiğini unutma.
7. âyet: Vahyin rehberliğinden, Peygamberin örnekliğinden haberin olmasaydı, sen de yolunu ve yönünü bulamayan insanlardan biri olacaktın.
8. âyet: Dün muhtaç olduğun bugün karşılanan bütün ihtiyaçların, Allah’ın sana verdiği imkanlarla oldu.
9. âyet: Elinde var olanlardan, elinde olmayanları mahrum etme, onların yerinde senin de olabileceğini unutma.
10. âyet: Elinde olmadığı için senden isteyenlere imkanın varsa, imkan nispetinde ver. Yoksa onlardan dua ve güler yüzünü esirgeme.
11. âyet: Sahip olduğun bütün meziyetleri, başarıları Allah’ın sana verdiği imkanlarla elde ettin. Bunları, anlatırken Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak anlat.
Kısa bir özet yapar ve Peygambere cetvel dersek, bu ve bütün Kur’an âyetleri, o cetveli inşa ederken, ona tabi olan bizleri de inşa ediyor.
(6-10) PEYGAMBERDEN YANLIŞ YAPMA İHTİMALİ VARMIŞ GİBİ BAHSEDİLMESİ ÜZERİDEN VERİLEN MESAJ NEDİR?
Haşa diyerek şu soruları soralım:
Peygamber Efendimiz nankörlük yapar mıydı?
Yetimleri ezer miydi?
Kendinden bir şey isteyen yoksulları azarlar mıydı?
Bunların hiçbirini yapmazdı ve yapmadı.
Bunların yanında Kasas sûresinin 86-88 âyetlerine de bakalım;
Sakın kâfirlere arka çıkma.
Sakın şirk koşanlardan olma.
Allah ile birlikte başka bir ilaha yalvarma.
Burada soru şu: Bu ve benzeri âyetleri nasıl anlayacağız?137
Şöyle anlayabiliriz:
Peygamber melek değildir. O da sizin gibi yiyen, içen, yorulan uyuyan ve çarşıda pazarda gezen138 bir insandır.
Diğer insanların içinde hangi duygular varsa, onda da vardır.
İmtihan dünyasında ona torpil yapılmamıştır.
İmtihanda yanlış şıkları tercih edemeyecek bir şekilde yaratılmamıştır.
O da her insan gibi yanlış yapabilecek şekilde yaratılmıştır.
Ama iradesini kullanmış ve müşriklerin yaptığı her türlü teklife, tehdide ve baskıya rağmen onların yaptığının hiçbirini yapmamıştır.
Özetlersek, evet Hz. Muhammed (sav) bir peygamberdi ama peygamberliği onu ayrıcalıklı bir insan yapmadı. Aksine daha fazla sorumlu yaptı. Kendisine verilen nimet arttıkça, nimetlerin hakkını verme gayreti ve “ya hakkını veremezsem” endişesi de arttı.
(4-11) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yukarıda “Bütün yöneticilere hitap eden âyetler” başlığı altında, Peygamberimize verilen nimetlerin ve imkanların bir şekilde bize de verildiğine işaret ettik. Bu işaret üzerinden devam edelim.
Nimeti anlatmak güzeldir. Onu anlatmanın birtakım ölçüleri vardır;
Anlatırken, “benim değil ben de emanet” diye anlatacaksın,
Anlatırken, kendini değil, nimeti vereni öne çıkararak anlatacaksın,
Anlatırken, amacın nimeti vereni tanıtmak ve sevdirmek olacak,
Böyle anlatıyorsan, anlat.
Ama nimetler üzerinden kendi reklamını yapıyorsan.
Nimetleri veren Allah’ın dinini, ulaşmak istediğin yerlere basamak yapıyorsan,
11. âyeti yanlış anlamışsın demektir.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Sayımız bir elin parmağına ulaşmış değil. Vahyin bir ara kesilmesi Efendimiz (sav) de büyük bir üzüntüye sebep olmuştu. Şöyle düşünün, insanlığın derdi için deva arayan mânevî bir doktor, tam insanlığın en büyük derdine deva olacak bir kaynağı “buldum” derken, kaynağın kuruduğunu zannediyor. Nasıl üzülür? İşte ona benzer bir üzüntü vardı. Vahyin bir ara kesilip sonra devam etmesiyle öğreniyoruz ki, vahiy denen kaynağın akış yasası böyleymiş.
BANA NE DİYOR? Allah yolunda koşarken yolun adabını bil. Yollar genişlediğinde, yeni yollar açıldığında bunu kendinden bilip şımarma! Açılan yollar daraldığında veya muvakkaten kapandığında karamsarlığa kapılma!
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İnşirâh kelimesi, ferahlama, zorluktan sonra içte yaşanan rahatlama anlamına gelir. İnşirâhın önünde zorluk vardır. İnşirâh zorluğun arkasından gelen ödüldür.
BANA NE DİYOR? “İnkıbaz (daralma, sıkılma) yaşamayan, İnşirâh yaşayamaz.” Yani zahmet çekilmeden rahatlama olmaz.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Hayatımda zorluk ve sıkıntı olmasın” demek ne anlama gelir?
Hayat yolculuğu, herkes için sonu ölümle biten bir yolculuktur. Allah yolunda yola çıkanlar için bu yolculukta ayrılmaz arkadaşın adı: Derttir, çiledir, ızdıraptır. Bunların varlığı onların kabul edilmiş dualarıdır. Onlar sürekli şöyle dua ederler; “Ya Rabbi seni sevmeyi ve sevdirmeyi, seni tanımayı ve tanıtmayı en büyük dert ve davamız eyle!” Duanız bu olunca davanız, derdiniz olur. Derdiniz bütün dünyevi dertlere deva olur. Allah bu dünyaya bir yasa koymuş; herkesin mutlaka derdi olacak. Dertsiz insan yoktur. Bu dünyadaki en büyük dert; Allah’ı tanımamak yani imansızlıktır. Ondan sonraki en büyük dert, tanımanın yani inanmanın hakkını vermemektir. Bu dünyada gerçek anlamda rahatlama, ferahlama yoktur. Hadis der ki; “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir”139
BANA NE DİYOR? Zorluğun olmadığı yerde terakki olmaz. “Hiç zorluk ve sıkıntı yaşamayayım” diyen bir insan, “Eğitim hayatım boyunca, bütün sorular ilkokul seviyesinde gelsin” diyen öğrenci gibidir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
5. ve 6. âyet dünyada sürekli aktif olan bir yasayı anlatıyor: “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Buna bağlı diğer yasa “Her değer bir bedele bağlanmıştır.” Bedel ödemeye zorluk dersek, değer ise onun arkasından gelen kolaylık ve mükâfat oluyor. Mekke’ye bedel/zorluk dersek, Medine ve İslâm Medeniyeti o zorluğun arkasından gelen kolaylık ve mükâfattır.
Bu yasa hayatın her alanına yansımıştır. Okula gitmeye, işe gitmeye, tedavi olmaya zorluk/bedel dersek, diploma, ücret ve şifa o zorluğun arkasından gelen kolaylık ve mükâfat olur.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! Yalnız değilsin.) Biz (senin yaşadığın sıkıntıları biliyoruz. Şunları bir hatırla! İlk günden beri inen âyetlerle) senin gönlüne ferahlık vermedik mi?
2. (“Bu ağır yükün altından nasıl kalkarım?” diye derin derin düşünüyordun, yine âyetler ve yaşanan hadiseler üzerinden kudret ve rahmet elimizi sürekli senin yanında hissettirmekle) Yükünü sırtından indirmedik mi?
3. O (ağır) yük senin belini bükmüştü;
4. (Ayrıca adını, Rabbinin adından sonra anılır hale getirmekle) Senin şanını yüceltmedik mi?
5. Demek ki (dava insanı olmak hiç de kolay değilmiş. Bu uğurda) gerçekten (ciddi bedeller ödemek gerekiyormuş. Allah’ın, adı sünnetullah olan yasası gereğince, her değer bir bedele bağlanmıştır. Değerin artması, ödenmesi gereken bedelin de artması anlamına gelir. Bu yasaya göre her) zorlukla beraber (bir) kolaylık vardır.
6. (Önemine binaen bir kere daha tekrar etmek gerekirse) Gerçekten (her) zorlukla beraber (bir) kolaylık (her zahmetin ardından bir rahmet, her emeğin arkasından gelen bir ücret, bir ödül) vardır.
(Bu yasanın gereğini yapar; Mekke zorluğunu aşar, ödenmesi gereken bedelleri öderseniz, ardından Medine gibi bir değer, İslâm Medeniyetini inşâ etme gibi değeri ölçülmez bir şerefin sahibi olursunuz.)
7. Öyleyse (haydi hedefi büyüt! Hedefe giden yolda) bir işi bitirince diğerine koyul. (Dinlenmen seni bir sonraki etaba hazırlayan fırsatlara dönüşsün.)
8. Ve (çıktığın bu kutlu yolculukta, kalbini imanla, aklını hikmetle, ruhunu yüce mefkûrelerle donatması için) yalnızca Rabbineyönel. (Böyle yaptığında zorlukların sana kolaylaştığını göreceksin. İmanın en büyük imkân olduğunu anladığında, önündeki zorlukların sayısının da bir bir azaldığına şahit olacaksın.)
ÖN BİLGİ: Bu sûrenin merkezindeki âyetlerden biri; sûrede iki defa tekrar edilen “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” âyetidir.
Burada kastedilen kolaylığı, hayattaki zorluğun, emeğin, çalışmanın, karşılığı/bedeli olarak sayabileceğimiz her türlü değer, nimet iyi ve güzel şeyler olarak değerlendirebiliriz.
(1-8) YASA: ZORLUK BEDELİ ÖDENMEDEN, KOLAYLIK DENEN NİMETE ULAŞILMAZ
İnşirah sûresini Duha sûresinin devamı olarak okuduğumuzda şunları görüyoruz.
Allah (cc) Peygamberimize verdiği nimetlerin bir özetini geçiyor.
… Seni barındırmadı mı?
… Dosdoğru yola yöneltmedi mi?
… Muhtaç olmaktan kurtarmadı mı?
… Gönlüne ferahlık vermedi mi?
… Belini büken yükü indirmedi mi?
… Şanını yüceltmedi mi?
Önce Bu Özetin Peygamberimize Dediklerine Bakalım
6. ve 7. âyetler Allah’ın değişmez yasalarından biridir. O yasaya göre, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
Sûre bu yasayı öne çıkardıktan sonra Peygamberimize şöyle diyor:
Sen, zorluğun arkasından kolaylığın gelmesini yaşayarak gördün.
Sen, şu an vahyin akış yasasına bağlı olarak, ‘Rabbim beni terk etti mi, bana darıldı mı?’ gibi birtakım endişelerin sana verdiği sıkıntılar nedeniyle zorluklar yaşıyorsun.
Bil ki önceki zorluklar geçtiği gibi bu da geçecek, önceki zorlukların ardından kolaylıklar geldiği, bunun arkasından kolaylıklar yaşadığın günler gelecek. O günler geldiğinde, işin sonunun başından hayırlı olduğunu bizzat yaşayarak görecek ve hoşnut olacaksın.
Madem yasa böyle, sen duruşunu değiştirme, vahyin rehberliğinde, zorlukları aşmak için sana düşeni sabırla sebatla yapmaya devam et. Allah dilerse,140 sana kolaylık nimetini verecektir.”
Peki, Bu Özet Bize Ne Diyor?
Bize denileni, her âyete kendimizi muhatap yaparak aşağıdaki başlığın altında okuyalım.
(1-8) YOLA YENİ ÇIKACAKLARA YOLUN KADERİ ÖĞRETİLİYOR
Yolun kaderi demekle, genelde Allah yolunda yaşanacaklar kastedilir. Bu yolda bazı durumlar vardır; bütün yolcular onları yaşar. Bazı durumlar yol durumuna ve kişinin performansına göre değişir.
Bunu bir futbol maçına benzetebiliriz. Maça çıkan her futbolcu için maçın bir kaderi vardır. O kadere göre maçın yapılacağı sahanın eni-boyu değişmez. Kale direklerinin arasındaki mesafe ve yükseklik değişmez. Penaltı noktasının kaleye mesafesi değişmez. Korner ve taç kuralları değişmez.
Peki değişen var mıdır? … Hava şartları değişir. Her iki takımın oyuncularının performansı değişir ve en önemlisi galibiyet garanti değildir. Yani sonuç da değişir.
Bu benzetmeden devam edersek, Allah’ı tanıma ve tanıtmayı, sevmeyi ve sevdirmeyi, O’nun rızasını kazanmayı en büyük dert ve dava bilen insanlar için yolun kaderinde değişmezler vardır.
Bu değişmezlere, bu sûrenin âyetleri üzerinden “Bana Ne Diyor?” diliyle kısa kısa değinelim.
âyet: Gönül ferahlaması dertlenmenin, sıkıntı çekmenin arkasından gelir. Bu yolda seni dertlendiren ve sana sıkıntı veren şeyler olacak.
3. âyet: Bu dert ve sıkıntılar, çıktığın yolda senin sırtında bir yük olacak. Ama vahyin rehberliğinde sana çizilen rotayı takip ettiğinde bu yükün de hafiflediğini göreceksin.
âyet: Başkaları insanların hidâyeti için yaptığın fedakarlığı bilmese bile, senin Rabbin katındaki değerin artacak.
6. âyet: Bütün bunlardan sonra yolun kaderinde, her zorluktan sonra bir kolaylığın olduğunu, kolaylık denilen değerin, zorluk denen bedelin ödenmesiyle elde edilebileceğini yaşayarak görecek ve anlayacaksın.
âyet: Zorluk tepelerini aştıktan sonra yeni kolaylıklara ulaşmak istiyorsan, kısa molalardan sonra tekrar yola devam etmelisin.
âyet: Ama hangi zorluğu yaşarsan yaşa, hangi kolaylığa kavuşursan kavuş, yol ve yön değiştirmeden Rabbine yönelme işine kesintisiz devam et.
(1-8) YOLUN KADERİNDEKİ ZORLUK HAYATIN HER ALANINDA VARDIR
Çocuk sahibi olmaya “kolaylık” dersek, bunun öncesinde 9 ay kadar yaşanan bir zorluk var.
Sınıf geçmeye “kolaylık” dersek, bunun öncesinde bir yıla yakın derslerde ve sınavlarda yaşanan zorluk vardır.
Bir mesleki yeterlilik için diploma almaya “kolaylık” dersek, -ilkokuldan hesaplarsak- bir tıp doktorunun bu “kolaylık” için katlanması gereken zorluk süresi 23-25 yıl kadar sürebiliyor.
Bir meslek sahibi olduktan sonra her ay maaş almaya “kolaylık” dersek, o maaşın alınması için bir ay boyunca zorluk çekilmesi gerekiyor.
Görüldüğü gibi, hayatın her alanında zorluk ve kolaylık merdivenleri hiç bitmiyor. Bir döngü olarak hep devam ediyor.
Hayatın dekorunda zorluk bedelini ödeyenler dünyada rahat etme gibi bir ödülü alırken, bu bedeli ödemeyenler, sıkıntı çekme gibi bir sonuçla karşılaşıyorlar.
Bir yönüyle dinin dekoru da hayatın dekoruna benziyor.
İnandığı değerleri yaşama uğrunda birtakım zorluk bedeli ödeyenler ebedî kolaylık nimeti olan cennet ile ödüllendirilirken,
İnandığı değerlerin kendisine birtakım zahmet ve külfet vereceğini düşünenler zorluk bedelini ödemedikleri için, kolaylık nimetinden mahrum olma sonucuna doğru gidiyorlar...
(1-8) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İntak diliyle az sonra yiyeceğin elma ile konuş ve ona sor. Rengindeki, tadındaki, kokundaki ve vitaminlerinle vücuda verdiğin bu kadar güzelliği neye borçlusun?
Elma sana, dünyaya bir alt sınırdan gelen ve bir üst sınıra doğru terakki, tekâmül ve kendini gerçekleştirme yolculuğu yapan bütün varlıklar adına şöyle diyecek: Bütün bunları; çektiğim zahmet ve ödediğim bedele borçluyum. O toprağın altına girmeyi göze almasaydım. O çamurlu suları içmeseydim. Etrafımı bir duvar gibi saran kabuğumu kırmasaydım, bugün senin önüne bir meyve-i kâmil olarak gelemeyecektim.
Benim hedefim kâmil/olgun bir meyve olmaktı. Zorluk denen bedeli ödedim ve oldum.
Sen de sana bakanların imreneceği örnek ahlaka sahip bir kâmil insan olmak istiyorsan elbette bunun da bir bedeli var. Bedel ödemeye hazır mısın?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bir mumdan ne çıkar?
Vahyin Rehberliğinde 1. Yılda Mekke’deyiz. Asr sûresi, önce bir teşhis ortaya koyuyor; “İnsanlar hüsrandadır/zarardadır” Sonra da tedavi için elimize ilaçları veriyor. İlaçlar ilk anda etkisini gösteriyor. Şirk denen hastalıktan kurtuluyoruz. İlaçları kullandıkça aydınlanıyor ve aydınlatıyoruz. Sonra anlıyoruz ki, bir asrı aydınlatmanın yolu, o asrın insanlarının tek tek aydınlanmasından geçiyormuş. Her insana tek tek bir mum olma, başkalarını aydınlatma şuuru veriyoruz. Aradan 23 yıl geçiyor. 100 binden fazla mumla aydınlanan asrın adı, Asr-ı Saadet, mumların adı da Sahabe oluyor.
BANA NE DİYOR? Mumu küçük görme. Yanan tek mum, yanmayan binlerce mumdan daha değerlidir. Sen değerli olmanın bedelini manen yanmakla öde. Yanmanın güzelliğini sende görenler, “âhirette yanmayalım” diye burada (çile ateşinde manen) yanmayı ve insanlığı aydınlatmayı tercih edecekler.
Sözün özü: Her mumun kaderi yanmaktır. Her insanın kaderi de bir gün ölmektir. Ölenler içinde en güzeli de yaşadığı asrı, Asr-ı Saadet yapma uğrunda ölenlerdir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Asr kelimesinin kök anlamı, bir şeyin suyunu çıkarmak, özünü çıkarmak demektir. Asr kelimesiyle aynı kökten gelen Usare: Öz demektir. Sıkılınca öz ortaya çıkar. Sıkıştırılınca da insanların özü ortaya çıkar. İkindi vaktine de “asr” denmiştir. Artık günün 5’te 3’ü geçmiş, günün sonuna yaklaşılmıştır. Artık gün özetlenebilir. Bu mânalardan yola çıkıldığında asır: Üzerinden geçtiği insanların gerçek yüzünü, özünü ortaya çıkaran zaman dilimi demektir.
BANA NE DİYOR? Gerçek yüzünü herkesten önce sen görmek, âhirete de ideal bir öz ve yüzle gitmek istersen, her ânını nasıl geçirdiğine bak. Zira bir yönüyle asır demek; “an” denen damlaların, damlamasıyla ortaya çıkan “göl” demektir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İmam Şâfi Asr sûresi için “Hiçbir sûre inmeseydi, Asr sûresi bile (tek başına) yeterdi.” demiş. El-Hak doğru söylemiş. Asr sûresi, mânevî bir reçete gibi okunmalı. Bu zaviyeden bakıldığında, Asr sûresi hasta bir asır için yazılmış mânevî bir reçetedir. Bundan 14 asır önce yeryüzünde insanların manen en kötü olduğu, ahlaksızlığın zirve yaptığı yerlerden biri neresi diye sorulsaydı, parmakların göstereceği şehirlerden biri de kız çocuklarının diri diri gömüldükleri Mekke olacaktı.
Bir benzetme yaparsak, Mekke bir açık hava hastanesi oldu. Peygamber Efendimiz Başhekim oldu. İlk Müslümanlar gönüllü doktor ve hemşireler oldu. Kur’an’ın özeti olan Asr sûresi de reçete oldu. 23 yıl süren tedavi sürecinde 100 binden fazla insan şifa buldu.
BANA NE DİYOR? Hüsranda olan asırların sıralaması yapılsa, yaşadığımız asrın üst sıralarda olacağı kesin. Peki, elindeki reçeteyle şimdiye kadar ne yaptın? Ayrıca elinde reçete olanlara da şunu sor; reçetede yazan ilaçları alıp kullanmadığın sürece sadece yüzünden okuduğun bir reçetenin sana ne kadar faydası olur?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Kıyâmete kadar gelecek bütün zamanlar için model bir asır inşâ ediliyor. İnşaatta yapılması gerekenler; biri diğerini tamamlayan, biri olmazsa diğeri eksik olan dört maddeyle anlatılıyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-3 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaşanmış, yaşanacak tüm asırlar şahit olduğu gibi özellikle de bu âyetlerin indiği) Asır şahit olsun ki;
2. (İnen vahye, o vahyi getiren peygambere sırtını dönen) İnsan (hangi asırda yaşarsa yaşasın) gerçekten hüsrandadır.
3. Ancak (şunlar müstesna:
1)Kitap ve sünnet ölçülerinde, tahkiki imanla, neye, niçin ve nasıl iman ettiğini bilerek) iman edip (bu imana ait güzelliklerle iç dünyasını güzelleştirenler,
2) O güzellikleri yaşamak ve insanlara taşımak için) imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar,
3)Birbirlerine (imana yaraşır güzel işler listesinin en başında bulunan) hakkı (hukuku, adaleti) tavsiye edenler (haksızlık karşısında tepkisiz kalmayı, hakka ve hakikate karşı en büyük saygısızlık bilenler,
4) ve (insanlık tarihi boyunca, hakkı tavsiye edenlerin hangi bedelleri ödediklerini bildikleri için de) birbirlerine (her durumda) sabrı tavsiye edenler...
(Evet, işte bunlar, hangi zamanda ve hangi mekânda yaşarsa yaşasın, dünyada ve âhirette kurtuluşa erecek olanlardır.)
(1) İÇİNDE YAŞADIĞIN ASRA SOR BAKAYIM, SENİN İÇİN NASIL ŞAHİTLİK YAPACAK?
Kur’an, Allah’ın yarattığı her şeye “âyet” der. Bütün âyetler iki türlü şahitlik eder.
Birincisi: Dünyada Allah’ın varlığına, birliğine özelliklerine ve güzelliklerine şahitlik etmek.
İkincisi: Âhirette insanların dünyada yaptıklarına şahitlik etmektir.
Bu yönüyle içinde yaşadığımız asır; o asır içindeki yıllarımız, o yıllar içindeki aylarımız, günlerimiz, saatlerimiz dakikalarımız… bunların tamamı şahittir.
Bu şahitler,
Aldığımız nefesi nereye harcadığımıza,
Verilen göz nimetiyle nereye baktığımıza,
Ağız nimetiyle neleri konuşup, neleri tattığımıza,
Kulak nimetiyle nelere kulak verip vermediğimize,
El-ayak nimetini nerede nasıl kullandığımıza,
Şahitlik edecekler.
Şahitlik bununla sınırlı kalmayacak,
İman ettik mi?
İmanın meyveleri olan salih amellerle iman etmenin hakkını verdik mi?
İmanın güzelliklerini başkalarına tavsiye ettik mi?
Kısaca özetlersek, şimdiye kadar yaşadığın geçmişine baktığında, âhiret denen gelecekte, yaşadığın asrın senin için nasıl şahitlik edeceğini az-çok tahmin edebilirsin.
(3) SEN ÇEKİRDEĞİ İMAN, MEYVESİ SALİH AMEL OLAN BİR AĞAÇSIN
İslâm’da imana çekirdek dersek, salih amel onun meyvesi olur. Bu âyetle birlikte Kur’an’da 53 yerde, imanla salih amelin birlikte geldiğini görürüz.
Bunun mesajı gâyet nettir: Nasıl çekirdeğin hedefi ağaç olmak meyve vermektir. İmanın hedefi de müminin bireysel ve toplumsal hayatında salih amel meyveleriyle görünmektir.
Peki, salih amel nedir? Salih amel kendine ve insanlara fayda vererek yaşamayı hedeflemektir.
Kendine fayda bencillik değildir.
Kendine fayda, bir ağacın meyve denen çocuklar, çekirdek denen torunlar vermek için kendini sulaması, kendine bakması gibi bir şeydir.
Bir mümin İslâm’ın, imanın güzellikleriyle kendine ne kadar çok fayda verirse, güzel örnek olarak insanlara da o kadar çok fayda verir.
Bu açıklamalardan sonra sor kendine, çok meyve veriyor musun?
(3) İNSANIN KALİTESİNİ, BAŞKASINA YAPILAN HAKSIZLIĞA VERDİĞİ TEPKİ GÖSTERİR
3. âyette iman ederler ve güzel işler (salih amel) yaparlar ifadesinden sonra gelen cümle şu soruların cevabı oluyor,
Salih amel listesinin en başında ne var?
Salih ameller içinde en değerli amel nedir?
Cevap: Salih amel listesinin başında; doğruluğu, dürüstlüğü ve adaleti de içine alan hakkı tavsiye vardır.
Hakkı tavsiye edip etmeme konusunda dünyadaki bütün insanlar şu üç duruştan birini sergiler.
Ya hakkı tavsiye eder, edenlere de destek verir.
Ya hakkı tavsiye etmez, haksızlık edenlere seyirci kalır.
Ya da bizzat kendisi haksızlık yapar ve yapanları da teşvik eder.
Birinci duruşu sergilemek en büyük bahtiyarlıktır. Diğer iki duruşu sergilemek en büyük talihsizliktir.
Birinci duruşun zorluğu vardır. O yüzden “Hakkı tavsiye edenlere yapılacak en büyük tavsiye nedir?” sorusunun bir cevabı da âyetin devamında sabır olarak geliyor.
Burada sabır: Hakkı tavsiye ederken, karşıdan gelen rüzgar karşısında yol ve yön değiştirmemektir. Rüzgar fırtınaya dönüşse bile, haktan ödün vermemek, haksızdan yana olmamak, çizgisinde sebat etmektir.
Buna duruş dersek bu duruş; sonuç almak kadar önemlidir.
Hakkı tavsiye gerçekten çok zordur.
Bazı insanlardan duyarız. “Ben haksızlığa sessiz kalamam.” Bu insanlara şunu sormak gerekir, kendine yapılana mı, başkasına yapılana mı?
Günümüzde, kendine yapılana kadar, yani haksızlık ateşi kendi canını acıtmadığı müddetçe seyirci kalan çok sayıda insan var.
Burada salih amel, kişinin kendine yapılan haksızlığa sessiz kalmadığı gibi renk, dil, din, etnik köken ayırt etmeden, kimden gelirse gelsin, başkasına yapılan haksızlıklara da medeni ölçüler içinde tavır almasıdır.
Bu neyi gösterir, bu insan olarak; mümin olarak kişinin kalitesini gösterir.
(1-3) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaşadığın asır, o asırda yaşayan insanlar, senin için âhirette nasıl şahitlik yapsın istiyorsan öyle yaşa.
2 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN
SÛRELER: 14) Âdiyat, 15) Kevser
16) Tekâsür 17) Mâ’ûn
18) Kâfirûn 19) Fil
20) Felak
BU YILA DAMGASINI VURAN ÂYET VE HÂDİSELERDEN BAZILARI
Âdiyatsûresi üzerinden müşriklere ait gücün tasviri yapılırken, bu azgın güç üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Temellerinizi sağlamlaştırıp, belli bir sayıya ulaşana dek, gizli davete devam. Çünkü dışarıda size her türlü düşmanlığı yapabilecek acımasız bir topluluk var.
Kevser sûresinden, iki Kevser olduğunu öğreniyoruz.. Birinci Kevser; verilen Kevser Kur’an. İkinci Kevser; verilecek Kevser, Cennet. Verilecek Kevser, verilen Kevser’in hakkını verenlere verilecek bir ödül oluyor.
Tekâsür sûresi, cahiliye toplumunun en büyük zaafı olan malı, mülkü “Çoğaltma tutkusu” üzerinden mü’minlere; “Sizdeki tutku, Allah’ın razı olduğu amelleri çoğaltma” tutkusu olsun mesajı veriliyor.
Mâ’ûn sûresi, çoğaltma tutkusunun, servete tapmanın, mala-mülke bağlanmanın insanı nasıl bencilleştireceğine, itilip kakılan yetim ve yoksullar üzerinden dikkat çekiyor.
Kâfirûn6. âyet, bütün zamanlara bir strateji dersi veriyor;Bu stratejiyi anlatmak için bir benzetme yaparsak; Kur’an “Sizin ışığınız size, benimki bana” diyor. Onlar ellerinde insan zihninin ürettiği ideolojilerin sembolü olan mumlarla gelirken, Kur’an vahyin güneşiyle geliyor. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Başkalarının kendilerini aydınlattıkları mumlarına üflemek yerine, kendi güneşinizin doğması için size düşenleri yapın. Güneş doğduğunda “söndürün” demenize bile gerek kalmayacak.
Fil sûresi yakın tarihte, fillerle Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin zayıf kuşlar tarafından delik deşik edilmesi üzerinden ilk mü’minlere: “Sakın ha! Hiçbir durumda Allah’tan ümit kesmeyin! Arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz; fil sürüsü de olsa, tank sürüsü de olsa fark etmez!” mesajını veriyor.
Mü’minler zayıftı en büyük ihtiyaçları da bir sığınaktı.
Felakve Nâssûreleri, mü’minlerin en zayıf oldukları zamanda sığınmaları gereken doğru adrese dikkat çekerken, dua ile nasıl sığınacakları konusunda rehberlik yapıyor.
Esma-i İlâhiye:2. yılda inen âyetlerde öne çıkan Habîr ismi üzerinden şu mesaj veriliyor: Hiç endişeniz olmasın. Rabbiniz sizden de, size bu zulmü yapanların yaptıkları her şeyden de haberdardır. Siz yaptığınız her şeyi, O’nun bildiğini bilerek yapın!
Peygamber:Bu yıl inen âyetlerde, peygamber ismi geçmiyor ama peygamber misyonu üzerinden şu mesaj veriliyor: Onların gayesi sizin de gayenizdir.
Ebû Zer’inMüslüman olması, gizli davet konusunda Peygamberimizin hassasiyetini gösterme adına çok önemli. Mekke’ye dışarından gelen ve fıtraten heyecanlı olan Ebû Zer, iman ettiğinde sevinçten yerinde duramıyordu. Hidâyetle bulduğu güzellikleri, Kâbe’de bütün insanlara duyurmak istiyordu. Peygamber Efendimiz bunun erken olduğunu söyledi ve Ebû Zer’i kavmine gönderdi.
Tedricilik Yasası: Allah (cc) ilk indirdiği âyeti indirirken, 23 yıl sonra indireceği son âyeti de biliyordu. Bildiği her şeyi söylemek yerine, onları insanın mânevî gelişimine bağlı olarak zamana serpti. İlk inen âyetler iman esaslarına ait temelleri atarken, ibadetle alakalı âyetler gelecek yıllara bırakıldı. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Yap” demeden önce “Yapma şuuru” vereceksiniz.
3 Tedricilik yasasının bir gereği olarak “Namaz kıl” emri Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde11. yılda, “Oruç tut” emri 13. yılda, “İçkiden tamamen vazgeçin emri”17. yılda, “Tesettür emri”18. yılda, “Hac emri”19. yılda, “Faizi kesin olarak bırakın” emri 23. yılda Veda Haccında verildi.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Karşımızda iki güç var; biri sayıları az olan ama gücünü Allah’tan alan Müslümanlar, diğeri de onlara nispetle süper güç olan Mekke müşrikleri. Adiyat sûresi o günün şartlarında Mekke müşriklerinin gücünü tasvir ediyor.
BANA NE DİYOR? Korkmayın, çekinmeyin! Allah için çıktığınız yoldan dönmeyi asla düşünmeyin! Arkanızda, Nûh’un ayağına denizi getiren, İbrahim için ateşi yakmaz kılan, oğlu İsmail için bıçağı kesmez hale getiren, Yûsuf’u zindandan alıp vezir yapan, firavunu Kızıldeniz’de boğan, Allah var. Siz “ufak” diye elinizdeki imkânları küçük görmeyin, onların hakkını verin. Çekirdeği çınar yapan Allah, sizi de çağınızın vicdanı yapabilir, size de nerede zalim varsa ona korku salma, nerede mazlum varsa ona ümit olma güç ve şerefini verebilir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Adiyat kelimesi “soluk soluğa koşanlar” mânasına geliyor. Fakat bu kelimenin düşmanlık anlamına gelen “adavet” kelimesiyle kökteş olmasından anlıyoruz ki, bu koşanların niyeti kötü...
BANA NE DİYOR? İyi niyetin temsilcilerinin olduğu her yerde ve zamanda, kötünün temsilcileri de olacaktır. Kötüden şikâyet etmek, ondan merhamet dilenmek yerine, bu gerçeği bilerek hareket etmek, onlara karşı caydırıcı güç geliştirmek daha akıllıca değil mi?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrenin ana konusu “NANKÖRLÜK”. Kur’an, Allah’ın verdiği “GÜÇ” nimetini Allah yolunda kullanmak yerine, Allah yolunda olanlara karşı kullanan zalimlerin fotoğrafını veriyor. Bu âyetler indiğinde Kâbe gibi bir nimetin sağladığı avantajlarla zengin olan müşrikler nankörlüğün zirvesindeydi. Sûre, sûrenin sonunda gelen “HABÎR” ismiyle bütün zamanların nankörlerine şu mesajı veriyor.
“Ey nankörler! Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Eğer güç nimetini Allah yolunda zalimleri durdurmak, mazlumlara ümit olmak için kullanmazsanız, yaptığınız her şeyin hesabını vereceksiniz!
Sûredeki “YEMİN” üzerinden verilen mesaj
Üzerine yemin edilen “Adavet” kelimesi bu âyetlerin indiği çağda; at ve deve gibi hızlı hareket eden savaş vasıtalarını içine alan bir anlama sahipken, günümüzde, başta uçak olmak üzere hızlı hareket kabiliyetine sahip olan tüm savaş araçları, bu yemin kapsamında düşünülebilir. Bu tespitten yola çıkarak F-35 veya SU-22 savaş uçakları üzerinden şöyle bir yemin uyarlaması yapabiliriz; “Ses duvarını aşarak büyük bir gürültü ile gidenlere, giderken ateş çıkaranlara, özellikle şafak vakti ansızın baskın yapanlara, tozu dumana katanlara, hedeflerinin tam ortasından vuranlara, yaptıkları zulme canlı yayınla bütün insanları şahit kılanlara, nerede enerji kaynağı varsa bir bahane ile oraya çöreklenenlere yemin olsun ki, güce tapan insan Rabbine karşı çok nankördür...”
BANA NE DİYOR? Bu uyarlamayı geliştirdiğinde, “Kur’an lafzıyla 23 yılda indi, mânasıyla kıyâmete kadar inmeye devam edecek” mesajını vermiş olacaksın.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
O gün Mekke’de insanlar puta tapıyordu. Fakat puta tapanların yanında bir de güce tapanlar vardı. O günden bugüne görünür cansız putlara tapanlar azalırken, güce tapanların sayısında artış var.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Arap yarımadasında kurdukları sömürü düzeninde, güçlünün haklı olduğu bir yapı kuran, Kâbe’ye rant olarak bakan, ibadeti ticaret için yapan, hevâlarını ilah yapıp ona tapan, yetimi yoksulu hor ve hakir gören, kurdukları bu düzenin devamı için atları ile) Soluk soluğa koşanlar (ve o günden bugüne kadar güce tapan, serveti ilahlaştıran, hukuk ve insan hakları söylemlerini gerçek niyetlerini gizleme aracı yapan, nerede yer altı ve yer üstü kaynakları varsa uydurulmuş bahanelerle onların üzerine konmak için her yolu mubah sayan bir anlayışın, bu amaçlarına ulaşmak için kullandıkları ok, yay, mızrak, kalkan ve mancınık gibi eski savaş araçları) şahit olsun,
2. (Atları ile dörtnala koşarken, nallarından) kıvılcımlar saçanlar (füzelerini, bombalarını birer alev topuna dönüştürenler,)
3. (Operasyon timleri veya jetleri ile) Sabah vakti (ansızın) baskın yapanlar.
4. Derken, (attıkları tonlarca bombalarla) orada tozu dumana katanlar,
5. (Güçlü silahları ile hedefe koydukları) Bir topluluğun orta yerine kadar dalanlar (asker-sivil demeden masumların canına kıyanlar... Evet, bütün bunlar, bunların kullandıkları tanklar, gemiler, uçaklar, füzeler ve bombalar gibi yeni savaş araçları şahit olsun ki;)
6. İnsan (yeryüzünde zalimleri dize getirmek, mazlumlara emniyet ve güven vermek için verilen “savaş gücü” gibi büyük bir nimeti, Rabbinden değil, kendinden bildiği, O’na kul olmak yerine, menfaatlerine kul olduğu için) Rabbine karşı gerçekten çok nankördür.
7. (Aslında) Kendisi de (kendi vicdanı da, kendi kamuoyu da) buna şahittir. (Ama menfaatleri ve korkuları vicdanlarının sesini kestiği için, susmayı tercih ediyorlar.)
8. (Aslında bütün bunların arkasında) Onun (doymak bilmeyen nefsi ve hırsı var. İşte bu yüzden) dünya malına (ve servete) olan düşkünlüğü de tarifsizdir. (Çünkü “O malının kendisini ebedî yaşatacağını sanır.141”)
9. Acaba (insan bütün bunları yaparken) bilmiyor mu (veya hiç düşünmüyor mu) ki (zalimiyle-mazlumuyla) kabirdeki herkes diriltilip (haşr meydanına) çıkarıldığı,
10. Ve (hesap günü) yüreklerde gizlenen (ihanetler, tuzaklar, iftiralar, işgal hesapları, saldırı planları ve daha bunlara benzer adı “kötü” olan) her şey (bir bir) ortaya döküldüğünde...
11. İşte o gün (bütün zalimler, hainler, katiller bilecekler ki, nimetlerine karşı nankörlük yaptıkları) Rableri, kendilerinin her halinden (her yönüyle) haberdar olan Habîr’dir.
(Ey insan! Rabbinin her şeyden haberdar olan bir Habîr olduğunu âhirette bilirsen, iş işten geçmiş olacak.)
(1-6) BAĞLAMA UYGUN OLARAK ÖNE ÇIKAN SIFAT: NANKÖR
Potansiyel açısından bakarsak genelde İnsan; ne kadar iyi ve kötü özellik varsa onlara sahip olan bir varlıktır. Kur’an 6. âyette sûrenin bağlamı nedeni ile insana ait bir özelliği öne çıkarıyor.
Bağlama baktığımızda, savaş gücü gibi hayra da kullanabilecek bir nimeti, şerre kullanan zalimleri görüyoruz. Nankör sıfatı bu zalimlerin sıfatı oluyor.
Eğer âyetlerin bağlamında, savaş gücü gibi bir nimeti, zalimleri durdurmak, caydırmak, onlara hak ettikleri sonuçları yaşatmakla, hayra kullanan insanlar olsaydı burada nankör sıfatı yerine, o gücün şükrünü eda eden insan mânasında şâkir sıfatını görecektik.
Konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
(1-6) SIFATI VERİP, MEVSUFU GİZLEMEK BİR ANLATIM YÖNTEMİDİR
Sıfatı verip mevsufu gizlemek demek, yapılan işten bahsedip, o işi yapan failden bahsetmemektir. Bu da Kur’an’ın anlatma yöntemlerinden biridir.
1-5 âyetlerde savaş gücünü kullanan insanları görüyoruz. Bu âyetleri 6. âyetle birlikte okuduğumuzda, sıfatın mevsufu olan (özellikleriyle tarif edilen) insanların kötü olduğunu anlıyoruz.
Kur’an bu yöntemi kullanmakla bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Savaş araçları gelişen teknolojiyle çağlara göre değişir. O araçlar şerre de hayra da kullanılabilir. Şerre kullanılırsa, sıfatların mevsufu kötü olur, hayra kullanılırsa iyi olur. Siz hayra kullananlardan olun.
(6) “BEN NANKÖR MÜYÜM?” “EMANETE BENİM” DİYORSAN EVET
Nankör Farsçadan dilimize geçmiş bir kelimedir. Bu kelime Farsçada ekmek mânasına gelen “nan” ile kör mânasına gelen kür” kelimelerinin bileşenidir.
Kısaca ekmek nimetini vereni görmeyendir. Vereni görmeyen, vereni yok sayan verilene “benim” der. Verilene “benim” deyince, “hayat benim dilediğim gibi yaşarım” der.
Bu açıklamadan sonra başlıktaki sorunun cevabı netleşti.
Verilen nimetler vereni akla getiriyorsa, onların emanet olduğunu biliyor ve onları veriliş amacına uygun kullanıyorsan, sen nankör değil, şâkirsin.
Tersi oluyorsa, vereni görmüyor, vereni yok sayıp emanete “benim” diyorsan, nankörlük sana yakın demektir.
(7) NANKÖRLÜK YAPARSAN BUNUN ŞAHİDİ, BAŞINDAKİ AKILDIR
Tefsir Usûlümüzde (2) Aklın İşleyiş ve (4) Mülkiyet Yasalarında bahsettik.
O yasalara göre, akıl insanın sahibi göründüğü hiçbir nimete “benim” demeye izin vermez. Çünkü, dünyadaki Mülkiyet Yasasına göre, bir şeye “benim” diyebilmenin şartı, “benim” denilen şeyin bedelini ödemektir.
Akıl; yasalarına uygun çalışırsa, onu başında taşıyan insana der ki, “Ben şu kullandığın nimetlerin senin değil, sende emanet olduğuna şahidim. Eğer bu emanetlere, “benim” diyerek nankörlük edersen, kabirdekilerin dirildiği, her şeyin ortaya döküldüğü o günde, senin aleyhine şahitlik yapacağım.
(8) “MAL BANA NİÇİN VERİLDİ? HAYRA DÜŞKÜN OL” DİYE VERİLDİ
8. âyette ilginç bir şey görüyoruz. Kur’an, “hayırlı işler” derken kullandığımız “hayır” kelimesini mal anlamında kullanıyor ve bu kullanım üzerinden şu mesajı veriyor: “Ey mal mülk sahibi insanlar! Adına “mal” dediğiniz ne varsa, onlar size hayırlı işler yapasınız, hayra düşkün olasınız” diye verildi. Nankörlük eder, onlara “benim” derseniz, aslı hayır olan bir şeyi, şerre dönüştürürsünüz.
(1-10) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Nefsine sor: “Ben nankör müyüm?
Bu soruya her biri emanet olan nimetleri nasıl kullandığına bakarak cevap verebilirsin.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Kur’an hak ile batılın arasını ayıran bir Furkan olarak Mekke’yi şereflendiriyor ve insanlara diyor ki: tarafınızı seçin. O günün şartlarında hakkı seçmek, adeta filin karşısında karıncanın yanında yer almak gibi zor bir şey.
Genelde en zor zamanda taraf olanlar, bütün zamanlarda aynı tarafta kalırlar. İşte bu noktada Kevser: En zor zamanlarda tarafını seçip, bir ömür boyu o tarafta kalanlara, Peygamber Efendimizin davasına manen yakınlıkları nispetinde vaad edilen bir ödüldür.
BANA NE DİYOR? “Efendimizin davasına ne kadar yakınsan, bulunduğun zemin ve zamanda, inandığın değerleri insanlara götürmeyi ne kadar çok dert ve dava ediniyorsan?” O nispette Kevser’den senin de payın var, demektir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kevser kelimesi “çok hayır, bol nimet ve ihsan” mânalarına gelir. Bu “çok”un ne olduğu ile ilgili birçok şey söylenmiş. Söylenenlerin hepsini bir kelimeyle ifade edersek; ortada Efendimize verilen bir “değer” var; değerli bir şeyler var. Bu değerli “şey”in ne olduğunun söylenmemesiyle, aslında şu söylenmiş oluyor; ne kadar değerli şey varsa Kevser kelimesinin içinde bulabilirsin...
BANA NE DİYOR? Efendimizi güneşe benzetirsek, Kevser: O güneşe insanlığı aydınlattığı için verilen bir ödül. Bu ödül üzerinden bana deniyor ki; evet sen güneş olamazsın ama ona benzediğin, onun gibi insanlığa fayda verdiğin nispette bu ışıktan bir pay sahibi olabilirsin.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Hangi Kevser daha önemli vaad edilen mi, verilen mi?
Kevser sûresinin ilk âyetine baktığımızda, “Biz sana Kevser’i vereceğiz denmiyor, Biz sana Kevser’i verdik” deniyor. Bu durumda Kevser’i ikiye ayırmamız gerekiyor. Bir verilen, iki verileceği vaad edilen. Hadislerden yola çıkar, Havz-ı Kevser’i dikkate alırsak verileceği vaad edilen Kevser Cennettir. Verilen Kevser ise, onu kazanmanın yolunu bize öğreten Kur’an oluyor. Gelecekte verilecek Kevser’i hazineye benzettiğimizde, “verilenKevser” olan Kur’an, bizi hem o hazineye götürecek harita hem de o hazinenin anahtarı oluyor. Bu durumda Kur’an bize Allah’ın rızasını, dolayısıyla ebedî vaad edilen Kevser’i kazandıracak bir yol haritasıdır.
BANA NE DİYOR? Ebedî Kevser’e giden yol, Kur’an’ın rehberliğinden geçiyor.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İlk iman edenlere ufak da olsa sözlü sataşmalar başlamıştı. Onlardan biri de müşriklerin Peygamber Efendimize erkek çocuğu olmadığı için “soyu kesik” demeleri idi.
Kur’an Efendimizi teselli ediyor ve diyor ki;Belki erkek çocuk yönüyle biyolojik anlamda soyun devam etmeyecek ama hem Ehl-i Beytin hem de ümmetin vasıtasıyla senin mânevî soyun milyarlarca insan üzerinden kıyâmete kadar devam edecek.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-3 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! İnkârcıların alaycı sözleri, baskı ve eziyetleri karşısında nasıl üzüldüğünü biliyoruz. Üzülme! Evet, Biz sana erkek evlatla neslini devam ettirme gibi bir nimet vermedik ama) Biz sana (Kur’an’ı vahyetmekle dünyadaki en büyük nimet olan) Kevser’i verdik. (Verdiğimiz bu Kevser’le gelecekte milyarlarca iman etmiş erkek ve kadının gönlünde taht kurma, onlara mânevî baba olma, onların ebedî hayatını kurtarma gibi bir şeref ve değer de verdik.)
2. O halde Rabbin için (varlığını O’na adamanın sembolü olan) namazı kıl, (en sevdiğini O’na adamanın sembolü olan) kurbanı da kes.142
3. (Sırf en büyük Kevser olan Kur’an’ın mesajlarını insanlara duyurmak istediğin için) Sana kin (ve nefret) besleyenler var ya; asılebter (yani soyu kesik) olanlar (her türlü hayırdan, bereketten ebediyen mahrum kalarak silinip gidecek olanlar) onlardır.
(1-3) SOR KENDİNE KEVSER MİSİN, EBTER MİSİN?
İnsanın önünde iki yol var: hayır ve şer, iyi veya kötü, “Yaratan Rabbin adıyla okumak” veya okumamak, emanete “emanet” demek veya “benim” demek.
İşte bu iki yol, bu sûrede karşımıza adına “Kevser” ve “ebter” dediğimiz iki sembol olarak çıkıyor.
1. âyette Kur’an Peygamberimize “Sana (Kur’an’ın hayata kattığı değerin ve bereketin sembolü olan) Kevseri verdik” derken, onun şahsında, “Biz ‘ben Müslümanım’ diyen her insana Kevser verdik” diyor.
Bir benzetme yapalım ve her insana verilen hayat nimetini bir çekirdeğe benzetelim; bu çekirdek her insana veriliyor.
Çekirdek verilen her insana bir de o çekirdeği sulamak için kevser veriliyor ve deniyor ki, çekirdeğinizi bununla sularsanız, o çekirdek ağaç olacak, o ağacın meyveleri değerlenecek, bereketlenecek size ebedî bir cennet hayatı kazandıracak.
Eğer o çekirdeği Kevserle sulamazsanız, çekirdeğiniz değersiz, bereketsiz ebter (soyu kesik) olacak, yani âhirete yönelik hiçbir faydası olmayacağı gibi o çekirdeğin kıymetini bilemediğiniz, dünyanın fâni işlerinde çürüttüğünüz için, âhirette bunun sonuçlarını yaşayacaksınız.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki soruya cevap verebilirsin…
(2) SOR KENDİNE, KİMİN İÇİN YAPIYORSUN? RABBİN İÇİN Mİ? YOKSA…
Bu sorunun cevabına giderken bir soruyla başlayalım, bu sûrede neden namaz ve kurban ibadetleri öne çıkıyor?
Bu âyetler inmeden önce vahyin zarfı olan Kur’an’dan ve onunla gelen bereketin sembolü olan Kevser’den habersiz olan Mekke müşrikleri, ibadet ediyorlardı ama bu ibadetler “Alemlerin Rabbi Allah için” değil, arada aracı olarak görülen putlar için yapılıyordu; putlara “salat”143 ediliyor, putlar için kurbanlar kesiliyordu.
Kevser sûresi o günün Mekke toplumuna şunu diyordu: Kur’an yani Kevser gelmeden önce yaptığınız ibadetleri “alemlerin Rabbi için” değil, putlar için yapıyordunuz. Şimdi Kur’an geldi. Bundan sonra bütün namazlarınız ve kurbanlarınız, aradaki aracılar için değil, Rabbiniz için olsun.
O güne vereceği mesajı namaz ve kurban üzerinden veren Kur’an bugüne şu mesajı veriyor: Sadece namaz ve kurbanlarınızı değil, Allah’ın size verdiği her nimetle yaptığınız her şey, Rabbiniz için olsun. Aldığınız verdiğiniz nefesler, harcadığınız zaman, para, mal, mülk kısaca her şey Rabbiniz için olsun.
Rabbiniz için olursa, Kur’an hayatınızı değerlendiren ve bereketlendiren bir Kevser olur. Olmazsa, âhiret hayatınız ebter yani bin beter olur.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabını verebilirsin.
(1-3) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Adı üstünde insan unutan bir varlık. O yüzden buradaki soruları kendine sık sık sor.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Kur’an’ı bir doktora benzettiğimizde, sanki içinde bulunduğumuz Mekke toplumunu muayene etmiş, toplumun çoğunda “servete tapma hastalığı var” diye teşhis koymuş.
BANA NE DİYOR? Servete tapma hastalığı bir asırda değil, her asırda görülen bir hastalıktır. Bu hastalığın devası, servetin adını değiştirmektir. Servete “emanet” dersen servet nimet olur. Servete “benim” dersen, emanete ihanet olur.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tekâsür kelimesi “Çoğaltma tutkusu, çoklukla övünme, çoğaltma yarışı” anlamlarına gelir. Her çoğaltma kötü değildir. Eğer sizin hayatınızda çoğalan şeyler, Allah ile bağlantınızı zayıflatıyorsa bilin ki, o çoğalmalar sizin aleyhinize işliyor.
Yok, eğer tersi oluyorsa; servet çoğalırken, Allah sevgisi, o serveti Allah yolunda verme arzusu da artıyorsa, o çoğalma güzeldir. “Allah ziyade etsin” denir.
BANA NE DİYOR? Malın-mülkün, servetin çoğalırken, bunları Allah yolunda verme isteğin de çoğalmıyorsa, bil ki sende eksikler çoğalıyor demektir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Ölmeden Önce Kendimizi Nasıl Sorguya Çekeriz?
8. âyet: “Her nimetten hesaba çekileceğimizi” haber veriyor. Bu durumda bütün insanlar bu âyetin muhatabı oluyor. Peki, bu hesap verme ne zaman olacak? Cevap: Ölünce... Peki, insan ne zaman ölecek? Ecel gelince. Ecel ne zaman gelecek? Her an... Öyleyse her an sorguya hazır halde olmalı. Hesap karşısında insanlar ikiye ayrılıyorlar. Bir: Hesabı âhirete bırakan, hesapsız kitapsız bir hayat yaşayan insanlar. İki: Hesabını dünyada yapanlar, ölmeden önce kendilerini hesaba çekenler, sorgularını kendileri yapanlar.
35 yaşındaki bir insan için rüyada görülen bir sorgu örneği verelim; Sorgu odasındasınız. Sorguya önce gözden başlayın. Gözün önüne, şimdiye kadar baktığı her şeyin kayıtlarını koyun. Ortada 122 bin 400 saatlik bir görüntü var. Neden derseniz? Bir insanın yaşı 35 ise, akıl baliğ olduğu günden beri yani 20 yıldır sorumlu ise, bir günlük görüntü kaydı ortalama 17 saat, aylık 510 saat, yıllık 6120 saat, 20 yılda 122 bin 400 saat ediyor. Sorguda ortaya çıkıyor ki; Gözün baktığı şeyler arasında, Allah’ın razı olmadığı birçok şey de var. Kulak ve ağızdan çıkanlarla ilgili kayıtları da dinliyorsunuz, onlarda da sıkıntı var. Bu durumda hem uykudan hem de gaflet uykusundan uyandıktan sonra yapacağınız şey; tevbe, istiğfar...
BANA NE DİYOR? Hesabını veremeyeceğin şeyin hayatına girmesine izin vermeyeceksin. Bir de kendine hesap sorma işini olabildiği kadar günlük yapmaya çalış, fazla geciktirme!
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Genelde Kur’an, özelde bu sûredeki âyetler dünyaya âhiretten bakmayı öğretiyor. Oradan bakıldığında insanların çoğunun değer verip çoğalttığı şeylerin ne kadar değersiz olduğu gösteriliyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Malı, mülkü, çoluğu, çocuğu) Çoğaltma, (sahibi olduğunuz her şeyin modelini, kalitesini yükseltme) arzusu (ve bunlarla birbirinize karşı üstünlük taslama, gösteriş yapma hastalığı) sizi (öylesine) oyaladı ki.
2. Tâ mezarı boylayıncaya kadar (bu gaflet uykusundan uyanamadınız. Oysaki verilen nimetler artarken, Allah yolunda infak duygusu da artsaydı; bu şekilde dengeli bir çoğalma hayrınıza olacaktı.)
3. Dikkat edin (büyük bir yanılgı içindesiniz ve) yakında (bunu) bileceksiniz.
4. Evet, yakında (ne büyük bir aldanış içinde olduğunuzu) bileceksiniz. (Ama o zaman da iş işten geçmiş olacak.)
5. Eğer (aklınızı kullanıp ilahî vahye kulak vererek gerçeği doğru kaynaktan) kesin olarak bilmiş olsaydınız.
6. (Yol yakınken dönerdiniz. Ama böyle giderse) Cehennemi mutlakagöreceksiniz.
7. Evet evet, (bu konuda hiç ama hiç şüpheniz olmasın) onu (hem de kendi) gözlerinizle göreceksiniz.
8. Ve (her şeyi ayan beyan gördüğünüz) o gün, (dünyada verilen her) nimetten mutlaka sorguya çekileceksiniz.
(1) TEKASÜRÜ İYİ VEYA KÖTÜ YAPMAK SENİN ELİNDE
Normalde insanın bir şeyi çoğaltması kötü değildir. Çoğaltmayı kötü yapan, neyin nasıl çoğaltıldığıdır.
Mesela para; Allah’ın razı olduğu ölçülerde, içine haram ve haksızlık sokmadan helal yollarla kazanılıyorsa, hayırlı işler yapmak için kullanılıyorsa; para ve benzeri her şey için bu ölçülerde bir tekasür iyidir.
Tekasürü kötü yapan buradaki ölçülerin tersine bir yol izlenmesidir.
Benim “şuyum buyum çok olsun” dediğin her şeye bu açıdan bakabilirsin.
LİDERLİK AHLAKI AÇISINDAN TEKASÜR
Liderin bir hedefi, bir davası vardır ve her lider, o davaya gönül veren, emek veren insanlar olsun ister.
Eğer bir lider, arkasında çok sayıda insan “varmış” desinler diye “çok olsun da nasıl olursa olsun” derse, o çokluk problem üreten bir çokluk olur. O çokluk hedefe gitmeyi hızlandırmak yerine geciktirir.
Varsayalım, günümüzde sayısı 2 milyara yaklaşan Müslümanların tek bir lideri olsun. Biz o lidere soralım, bu çokluk sizi sevindiriyor mu?
Eğer o lider vahyin rehberliğinde, Peygamber Efendimizin örnekliğinde bir liderlik eğitimi almış biri ise bu sorumuza cevap olarak şöyle diyecektir:
Hayır. Sevindirmek bir yana, inandığım değerler adına beni korkutuyor, endişelendiriyor, derin derin düşündürüyor. Çünkü ortada bir çokluk var ama bu kalitesiz bir çokluk. Bana deseler ki, bu çokluk içinde, Müslüman olmayan insanların (yaşayışına, eğitimine, ahlakına, aile hayatına, çocuklarına) bakıncaimreneceği kaç Müslüman var?
…
Evet bu sorunun cevabı her lider için önemlidir.
Bize düşen karamsarlık değil. Bize düşen bu gerçeği görmek ve kaliteye öncelik vermektir.
AİLE AHLAKI AÇISINDAN TEKASÜR
Bu konu da yukarıdaki konunun devamı. Müslüman ailelere küçük ölçekte fabrika/atölye dersek, İslâm âlemi bu fabrikada üretilen ürünlerin sergilendiği pazar olur.
Pazardaki ürünler çok ama çok kalitesizse, bunun sorumlusu aile denilen fabrikanın ustabaşıları ve patronlarıdır.
Dünyada hiç kimse bu tespite “ne alaka” diyemez. Toplumun kalitesiyle aile arasında doğrudan bağlantı vardır.
Bu nedenle bilinçli hiçbir anne-baba “Çocuklarım çok olsun da gerisi ne olursa olsun.” demez.
Çokluktan önce imkanlarına bakar. İmkanları ölçüsünde kaliteye öncelik verir ve şöyle der: Beni mahcup edecek 13 çocuktan ise, benim yüzümü ağartacak, şükrümün artmasına vesile olacak 3 çocuk daha iyidir.
(3-8) “YAKINDA” İFADESİ ÜZERİNDEN VERİLEN SONUÇ EĞİTİMİ
Burada “yakında” ifadesi ile kastedilen öncelikli olarak “ecel” olabilir. Ecelin bir özelliği var. “Hiçbir insan bu hafta, gelecek hafta gelecek ay ölmeyeceğimi kesin olarak biliyorum.” diyemediği için, ecel 28, 38, 48 yaşlarındaki insanlara ne kadar yakınsa 18 yaşındaki insana da yakınlık olarak aynı mesafededir.
Kur’an çokluk yarışına giren insanlara şu mesajı veriyor: Çoğaltma yarışını şerden hayra çevirmezseniz, Allah’ın razı olmadığı şeyleri çoğaltmaktan vazgeçmezseniz bugün dünyada kulaklarınızla duyduğunuz cehennemi bizzat gözlerinizle görecesiniz.
Bugün hesapsız kitapsız yaşadığınız şu hayatın, her anından hesaba çekileceksiniz.
Eğer bu sonucu yaşamak istemiyorsanız, “ölmeden önce kendinizi hesaba çekin!”144
(1-8) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu dünyadaki tercihlerin mutlaka iki şeyi çoğaltacak ya sevapları ya da günahları. Hangisinin çoğalmasını istiyorsan tercihlerini ona göre yap.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Mâ’ûn sûresi, indiği zaman diliminin fotoğrafını çekiyor. O günün müşrik toplumunda her şeyin menfaat ilişkisi üzerine kurulduğu bir yapı vardı. En zayıf halka olan yetimler ve yoksullar, en çok mağdur olanlardı. İslâm, insanî ve ahlakî değerler itibarıyla dipte bulduğu bu insanlara en yüksek ahlakî ve İslâmî değerlerden biri olan “Yaşatma ideali ile yaşamayı” öğretti. İnsanlara “Ne kadar çok insanı mutlu edebilirsem ben, o kadar çok mutlu olurum ben” anlayışını kazandırdı.
BANA NE DİYOR? Bindiği araba ile oturduğu evle, giydiği elbiseyle, kullandığı teknoloji ile değer kazandığını zannederek, yalnızlaşan, bencilleşen bir dünya var. Böyle bir dünyanın, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı değerlerle değerlenmiş senin gibi insanlara ekmek, su kadar ihtiyacı var. Bu ihtiyacın farkında mısın?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Mâ’ûn kelimesi, yardımın en azını anlatmak için kullanılan bir kelimedir. Avam diliyle “zırnık vermem” anlamında kullanılır. Sûre, dini yalanlamanın, dini hayatın içinden çıkarmanın sonuçlarından bahsediyor. Dinin hayatın içinden çıktığı yerde, sahiplenme/bencillik duygusu zirveye çıkar. Bu duygunun zirveye çıktığı yerde, başta paylaşma duygusu olmak üzere birçok ahlakî özellik çukurda kalır. Bu hale gelen insan, başkalarına yardım (MÂ’ÛN) etmediği gibi, yardım edeceklere de mâni olur.
BANA NE DİYOR? “Bencillik mânevî bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalananlarda şu iki belirti sık görülür. Bir; çok sık “bana ne” derler, iki; vurdumduymazdırlar. Onlara göre, “onların canı yanmadıkça, yangın yok” demektir. Soru şu; bencilliğin zirve yaptığı asrımızda sende bu belirtiler var mı?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Din Demek “Borç” Demekse, Bunun Dindara Mesajı Ne?
Mâ’ûn sûresinde anahtar kavram; Din. Sûrenin ilk âyetinde bu kavramı görüyoruz. Din kelimesi Arapçada “borç” anlamına gelen “deyn” kelimesinden türetilmiştir. Kelimenin borç anlamına geldiğini bilen bir Müslüman için “Ben dindarım” demek, “Ben varlığımı Allah’a borçluyum” demektir. İnsan hayata böyle baktığında sahibi göründüğü her şeyin adı “emanet” olur. Her şey emanet olunca, emanet üzerinde söz sahibi Allah (cc) olur. Bu anlamı 1. âyete yansıttığımızda âyet şöyle okunur. “Borcunu yalanlayanı, kendine verilmiş olan emanete ‘benim’ diyeni gördün mü?”
Âyeti kendimize sorulmuş bir soru olarak kabul edersek, cevabımız “evet” olacak. Bu “evet” üzerinden yaşadığımız dünyaya bakarsak, dünyada iki grup insan olduğunu söyleyebiliriz. Bir; Allah’ın verdiği nimetlere “emanet” diyenler, iki; Allah’ın verdiği nimetlere “benim” diyenler. İşte, eşyaya olan bu bakış açısı, İslâm medeniyeti ile batı medeniyeti arasındaki en büyük farkın olduğu yerdir. Elindekine “emanet” diyen insan, emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle harcar, elindekine “benim” diyen insana gelince; “hayat benimdir istediğim gibi yaşarım, mal benim değil mi, istersem başkasına zırnık/MÂ’ÛN vermem” der.
BANA NE DİYOR? Madem Müslümansın, Allah’ın verdiği her şeye “emanet” diyorsun, kendini bir imtihan et bakalım. Söyleminle eylemin arasında bir uyumsuzluk var mı? Mesela, göz benim “istediğime bakarım mı?” diyorsun, yoksa göz bir emanettir, “emanet sahibinin razı olduğu şeylere bakarım mı?” diyorsun. Aynı sorularını ağzın ve kulağın için de sorabilirsin...
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Bencilliğin ilacı infaktır, paylaşma ahlakıdır, “Bana ne düşüyor” diyenlerin sayısını çoğaltmaktır.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Şeklen dindar olan, dinin bir kısım ritüellerini yerine getiren ama iş Allah yolunda vermeye gelince) Diniyalanlayanı (onun emirlerini yok sayanı) gördün mü?
2. İşte (böylesi tipler genelde bencil ve cimri oldukları için) yetimi itip-kakar;
3. Yoksulu doyurmayı (kendisi yapmadığı gibi, başkasını da) teşvik etmez (her türlü sosyal sorumluluk projesine karşı mesafelidir.)
4. (Hangi devirde olursa olsun)Yazıklar olsun(bu anlayışla) namaz kılanlara145(hacca, umreye gidenlere, kurban kesenlere! Yazıklar olsun komşusu açken tok yatanlara! Yazıklar olsun açlık sınırında milyonların yaşadığı dünyada, tokluk sancıları yaşayanlara! Yazıklar olsun tabağındakini sünnetleyen ama tabağındakini vermeyi düşünmeyenlere! Yazıklar olsun sorumlulukları karşısında “Bana ne!” deyip, “Bana ne düşüyor?” demeyenlere...)
5. İşte bu kimseler (ibadetin ruhundan, hedefinden ve kişiye kazandırdığı üstün ahlakî değerlerden gafil oldukları için) namazlarını ciddiye almazlar (hacca, umreye gidişin ruhunu kavramazlar, kurban kesmenin öncelikle bencillik ve cimrilik gibi duygularla aradaki bağı kesmek olduğunun şuuruna varamazlar.)
6. (İşte, bu yüzden)Onlar(ruhu gitmiş, bedeni kalmış, birer gelenek haline gelmiş ibadetleri ile) gösteriş yaparlar.
7. Ve (mânevîyattaki bu iflasın bir sonucu olarak özde değil, sözde dindar oldukları için de) ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
ÖN BİLGİ: Bu sûrede baştan beri dikkat çektiğimiz “emanet” konusunda, emanete “benim” demenin altında yatan en önemli sebeplerden bir olan dini yalanlama konusu öne çıkarılıyor.
ÖN BİLGİ: Din yalanlama dinin bütünü için de olabilir bütünden bir parça için de olabilir.
Bu âyetin ilk muhatabı olan müşrikler, her ne kadar Kur’an’ın tarif ettiği ölçülerde Allah’a inanmasalar da kafalarında bir yaratıcı inancı vardı. O yüzden müşriklerin dini yalanlamasında din dekorunun olmazsa olmaz parçalarından biri olan Peygamberi (as) yalanlama öne çıkıyordu.
Biz de burada o yalanlamayı öne çıkardık.
(1) DİNİ YALANLAMAK, PEYGAMBERİ YALANLAMAKTIR
Bir insan dini yalanladığında, gerçekte bizi o dinle tanıştıran Peygamberi de yalanlamış olur.
Peygamberi yalanlamak demek,
“Sen, sana vahiy gelmediği halde (haşa) geldi” diyorsun,
“Sen, kendi sözlerine (haşa) Allah’ın sözleri” diyorsun.
“Sen, Allah’ın adını kullanarak insanları, aldatıyorsun, kandırıyorsun,”
“Sen, gerçekte olmayan, kendi zihninde ürettiğin bir yaratıcıya var” diyorsun.
“Sen, olmayan cennetle insanları kandırıyor, olmayan cehennemle insanları korkutuyorsun.”
Evet, dini yalanlamak, din denilen ambalajın içindeki her şeyi yalanlamaktır.
“Yalanlayan insan ne yapar?” sorusunun cevabını da 1. âyeti takip eden âyetlerde görüyoruz.
(1) EVET, BİR MÜSLÜMAN DİNİ YALANLAMAZ AMA …
Yukarıda anlattığımız şekliyle dini yalanlayan bir insanın dini literatürde adı kâfirdir.
Bir Müslüman, dini bu şekilde yalanlamaz. Yalanlasa zaten Müslüman olmaz. Sûrede dini yalanlayanlara ait özellikler, bir Müslümana yakın tehlike olarak anlatılır.
Bu anlatım üzerinden şu mesaj verilir: “Evet, senin için dini yalanlamak ve kâfir olmak uzak bir tehlike ama bu sûrede sayılan özellikler sende görülürse bil ki, tehlike yaklaşıyor” demektir.
“Tehlikeden uzak durmak için yetim ve yoksul karşısında ‘bana ne’ deme, ‘bana ne düşüyor’ de. Desinler için bir şey yapma. İbadetlerinde gösterişten riyadan kaçın.”
(1-7) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Dini sözlü olarak yalanlamak, insanı dinden çıkaracağı için, bunu “Ben Müslümanım” diyen hiçbir insan yapmaz. Ama dini fiili olarak yalanlamak, yani dinin açık emirleri olan konularda, sanki o emirler yokmuş gibi yaşamak yakın bir tehlike…
Burada soru şu “Bu tehlikenin farkında mısın?”
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Senin doktor olduğun dünyada ebedî hayatını kaybetme riski taşıyan kaç hasta var?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Başta Mekke olmak üzere, dünya küfür denen hastalığa yakalanmış milyonlarca insanın yaşadığı bir gezegen. Gezegende bu hastalığın tedavisinin yapıldığı bir tek merkez var, o da hastalığın en yoğun görüldüğü yerlerden biri olan Mekke. Efendimiz (sav) bu hastanenin Başhekimi olmasının yanında her şeyi... Ebû Cehil gibi hem ağır hasta olan hem de başkalarına hastalık bulaştırmada en önde olan acil vakalara 60 defa gittiği oluyordu. İlk Müslümanlar hem ilk şifa bulanlardı hem de ilk doktor olanlardı. Bu doktorlar ellerindeki iman denen ilacın insanlara ulaştırılmadığında onların ebedî hayatlarını kaybedeceklerini çok iyi biliyorlardı. İşte bu yüzden, onların tedavisi için maddî-mânevî her türlü fedakârlığı yapıyorlardı.
BANA NE DİYOR? Günümüzdeki manzara nasıl? Dünyada hasta sayısı 6 milyar. Onların tedavisinden sorumlu doktor sayısı 1 milyardan fazla. Fakat bunların bir kısmı üzerlerine küfür sıfatı bulaştığı için hasta, kendilerine de faydaları yok. Diğer bir kısmı da “bu hastalardan bana ne, her hasta kendi bacağından asılır” demek sûretiyle hastalara karşı ilgisiz. “Allah’ım yeryüzündeki bütün insanlara seni tanıtmayı ve sevdirmeyi derdim ve davam eyle” diyen doktor sayısı da çok az... Sen hangi gruba giriyorsun?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kâfir kelimesi, örtmek, gizlemek anlamına gelir. Günahın üzerinin sevapla örtülmesine “kefâret” denirken, tohumun üzerini toprakla örttüğü için çiftçiye, gündüzü örttüğü için geceye, insan bedenini örttüğü için kabre, kılıcı örttüğü için kılıcın kınına da “örtücü” anlamında “kâfir” denmiştir. Kavram olarak kâfir; İslâm dinini kabul etmediği için Müslüman olmayan kimselerin ortak adıdır.
BANA NE DİYOR? En genel anlamı ile “Kâfir demek, Allah’ın razı olmadığı sıfatları üzerinde bulunduran insan” demektir. Kâfir olmaktan ne kadar uzak duruyorsan, küfür sıfatlarını üzerine bulaştıracak olan günahlardan da uzak durman lazım. Malum, damlayla deniz akraba olduğu gibi, günahla küfür de akrabadır. Her günahta da küfre giden bir yol vardır. Her kıvılcımda yangına giden bir yol olabileceği gibi... Kısaca kâfir olmaktan sakındığın gibi küfre götürecek sıfat ve vasıtalardan da sakın!
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Konuya yukarıda temas ettik ama burada “Sabah namazının sünnetinde bu sûreyi okumak neden sünnet? Hiçbir kâfirin yaşamadığı yerlerde ‘ey kâfirler’ hitabının muhatabı kim?” gibi sorulara çok kısa bir cevap verelim.
Genelde bir Müslüman için kâfir olma süreci, küfür sıfatlarıyla başlar. O yüzden “Ey kâfirler” derken, muhatap içimizde kâfir sıfatlarını bize cazip gösteren nefs-i emmaremizdir. Her gün sabah namazının sünnetini kılarken bu sûreyle güne başladığımızda, kâfir sıfatlarını, kâfir olmak gibi tehlikeli gören bilincimizi aktif hale getirir ve irademize, yukarıda “Bana ne diyor?” başlığı altında ifade edilen mesajı veririz. Mesajın özeti: “Kâfir olmaktan ne kadar uzak duruyorsan, kâfir sıfatlarından da o kadar uzak dur!”
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
6. âyette bütün zamanlarda geçerli olan bir stratejiye dikkat çekiliyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-6 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! Kâfirler “dinde pazarlık” için sana geldiklerinde, onlara karşı tavizsiz, net, kararlı ve sağlam bir duruş sergileyerek) De ki: “Ey (inkârda ısrar eden) kâfirler.”
2. (Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız, bu can bu tende kaldığı müddetçe) Ben sizin ibadet ettiklerinize (asla) ibadet (etmediğim gibi,sizin dışarıdan cazip görünen hayat tarzınıza da kesinlikle tenezzül) etmem.
3. Siz de benim ibadet ettiğime (sizi kâfir yapan sıfatlar üzerinizde olduğu müddetçe, içinizdeki putları devirmedikçe) ibadet edecek değilsiniz.
4. (Hiç boşuna ümitlenmeyin, bir kere daha altını çize çize söylüyorum;) Ben sizin ibadet ettiklerinize (bugüne kadar ibadet etmedim, bundan böyle de) asla ibadet edecek değilim. (Kâfir olmaktan, kâfir ölmekten ne kadar sakınıyorsam, beni kâfir yapacak sıfatlardan da öyle sakınıyorum.)
5. Siz de benim ibadet ettiğime (bu zihniyet sizde olduğu müddetçe) ibadet etmezsiniz.
6. O halde (gelin kendinizi kandırmayın. Açık ve net olun! Hak ile batıl arasında bir uzlaşma olmaz, olamaz. İşte bu yüzden) sizin dininiz size, benim dinim bana. (Siz, varsa sizin dininizin güzelliklerini sergileyin, ben de benimkini sergileyeyim. Hangisinin güneş, hangisinin mum olduğuna insanlar hür iradeleriyle karar versinler... İyi bilin güneş üflemekle sönmez.)
(1) MÜSLÜMAN OLMAYAN HER İNSAN KÂFİR MİDİR?
Bu konu, günümüzde Müslüman olmayan insanların geneli hakkında doğru bir değerlendirme yapma açısından çok önemli olduğu için Tefsir Usûlümüzde (10) İnkar/Küfür Yasasında bu sorunun cevabını geniş olarak verdik.
Orada verdiğimiz cevap hem bu sûre özelinde hem de Kur’an genelinde bu konuda yapacağımız bütün açıklamalar için bakış açımız olacak.
O bakış açısı üzerinden devam edelim.
(1) “EY KÂFİRLER!” HİTABINDA MUHATAP KİMDİ, VERİLEN MESAJ NEYDİ?
Yukarıda bahsettiğimiz İnkar/Küfür Yasası dikkate alındığında “Ey kâfirler!” hitabının Müslüman olmayan bütün insanlara yönelik bir ifade olmadığı anlaşılır.
Bu âyetler indiği gün bu ifadenin muhatapları; Müslümanların inancını pazarlık konusu yapan kâfirlerdi.
Kâfirlerin önde gelenleri Peygamber Efendimize (sav) bazı tekliflerle geldiler. O teklifleri güncel bir dille şöyle özetleyebiliriz.146
Her şeyin bir fiyatı vardır. İstediğiniz fiyatı söyleyin, ödeyelim ve bu din işinden vazgeçin.
Vazgeçmezseniz, dinlerimiz arasında ortak noktalar bulalım, siz bizim putları kabul edin, biz de sizden bazı şeyleri…
Peygamber Efendimizin (sav) “Sağ elime güneşi, sol elime ayı koysanız, ben bu inandığım dinden vazgeçmem” sözünün arkasında özetlediğimiz bu teklifler vardı.
Bu teklifleri dikkate aldığımızda,
“Ey kâfirler!” demek, “Benim dinim, imamın pazarlık konusu değil.” demektir.
“Ey kâfirler!” demek, “Fâni dünyada ne varsa, onları terazinin bir kefesine koyun, o kefenin tamamı bana bâki hayat kazandıracak olan imanımın zerresine karşılık gelmez.” demektir.
(6) EVRENSEL STRATEJİ: “SENİN DİNİN SANA BENİM DİNİM BANA”
Kâfirûn süresinin 6. âyeti evrensel bir mesajdır. Mesajın özeti şudur:
Biz bu dünyada, bütün insanların inanma özgürlüğü olduğunu biliyoruz. Allah’a olan saygımızın gereği olarak, O’nun tarafından verilen bu tercih özgürlüğüne de saygı duyuyoruz.
Biz bu dünyada her inanç grubunun, başkalarına baskı yapmadan, şiddet uygulamadan kendi inançlarını yaşama ve anlatma özgürlüğüne de saygı duyuyoruz.
Bu saygının diğer adı: İnanç ve ifade özgürlüğüne saygıdır. Bu saygının arkasında dinde hiçbir şekilde zorlama olamayacağı gerçeğini kabul vardır.
Kendi inancına saygı duyulmasını isteyen her insanın, bu saygıyı göstermesi gerekir.
(6) EVRENSEL YÖNTEM
Bu sûre Peygamberimizin Peygamberliğinin 2. yılında iniyor. Kur’an bu sûreyle, Müslümanların, dış baskı ve zorlamalarla başka bir yönteme mecbur edilmedikleri müddetçe, bu yöntemi izlemelerini istiyor.
Bir an için şöyle bir simülasyon147 yapalım, Eğer Peygamberimizin, peygamberlik yaptığı 23 yıl boyunca, müşrikler “Tamam bizim dinimiz bize, sizin ki de size” deseler ve Mekke’de hiçbir düşmanlık olmasaydı, bu düşmanlığın sonuçları olan Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlar hiç yaşanmasaydı, 23 yıl boyunca inen âyetlerin dili nasıl olacaktı:
Cevap: 6. âyetin diline uygun bir dil olacaktı.
Evet, biz zamanı geri döndüremeyiz, yaşadığımız her yerde, dış şartlar bizi başka bir yönteme mecbur etmediği müddetçe, dünyanın her yerinde izleyeceğimiz yöntemin 6. âyette ortaya konan yöntem olduğunu ifade edebiliriz.
Tefsir Usûlümüzde (25) Cihad Yasasında, burada yaptığımız açıklamaların gerekçelerini geniş olarak anlattık. Oraya bakılmasının Kur’an’daki bu ve benzeri bütün âyetlerin doğru anlaşılması adına çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
(2-5) SEN ALLAH’A TAPIYOR MUSUN, İBADET Mİ EDİYORSUN?
Bazı meallere baktığımızda 2. 3. 4. 5. âyetlerde bizim “ibadet etmek” olarak çevirdiğimiz ifadelere “tapınmak” anlamı verildiğini görüyoruz.
Sözlüklere baktığımızda, böyle bir anlam mümkün. Fakat bu anlamı vermenin birtakım sakıncaları var.
Sakıncalardan biri şu: Tarihte insan zihninin ürettiği putlara, ilahlara baktığımızda tapma kelimesi araştırmadan, düşünmeden, geçmişte atalarının inançlarına körü körüne inanma gibi bir anlamı çağrıştırıyor.
Sözlükte temiz dursa bile, geçmişinde böyle sabıkası olan bir kelimeyi ibadetle eşitlemenin doğru olmadığını düşünüyoruz.
Böyle düşündüğümüz için de Allah’a tapmak, tapınmak yerine, “Allah’a ibadet ediyoruz.” ifadesinin kullanılmasını tavsiye ediyoruz.
(2-5) ALLAH’IN KULU MUYUZ, KÖLESİ Mİ?
Allah’a ibadet etmenin diğeri adı kulluk. Bu nedenle kulluk kelimesi üzerinde de durmamız gerekiyor.
Kul ve köle kelimelerinde de yukarıda anlattığımız gibi bir sorun var. Her iki kelimenin kök anlamı da aynı. İkisi de Arapça “abd” kökünden geliyor.
Aynı kökten geldiği için “Biz Allah’ın kölesiyiz.” ifadesini kullanmakta sakınca görmeyen insanlara rastlıyoruz.
Ama bu kelime için de yukarı “tapınma” kelimesi için bahsettiğimiz sakıncadan daha büyük bir sakınca olduğunu düşünüyoruz.
Tarihi seyir içinde baktığımızda, adına köle denen insanlar; köleliği özgür bir tercihinin sonunda seçmediler. Ölüm korkusu, aç kalma korkusu, baskı ve zorlamayla seçtiler. İlk fırsatta da kurtulmak istediler.
Soru şu: Böyle bir sabıkası olan kelime, özünde araştırma, inceleme, sevme ve özgür tercih olan Allah-insan ilişkisinin adı olabilir mi?
Kesinlikle olamayacağını düşündüğümüz için bu çalışmanın tamamında özgür tercihimize yakın gördüğümüz kulluk ifadesini tercih ediyor ve tavsiye ediyoruz.
(1-6) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Peygamber Efendimizin (sav) insanların hidâyeti konusunda kendini sorumlu hissettiğini bu sorumluluğu yerine getirme adına ne kadar büyük bir gayret gösterdiğini biliyoruz.
Bunu bilmek, bilinçli her Müslümana, aynı sorumluluğu kendi çapında hissetme gibi bir sorumluluk yüklüyor.
Soru şu: Sen bu sorumluluğu ne kadar hissediyorsun?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılda Mekke’deyiz. Mü’minler karınca gibi zayıf. Müşrikler ise Ebrehe gibi kararlı, fil sürüsü kadar güçlü... Bütün şartlar inananların aleyhinde görünüyor. Allah’tan ümit kesmek için her şey hazır. İşte tam o günlerde bu sûre iniyor.
BANA NE DİYOR? İmkânların ne kadar az olursa olsun, Allah’tan ümit kesme!
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Fil neyin sembolü?
Fil, gücün ve güçlünün sembolüdür. Sûrede Fil güçlünün sembolü olunca Kâbe de korumasız zayıf mü’minlerin sembolü oluyor.
BANA NE DİYOR? Arkanda Allah varsa önündeki “tank” sürüsü de olsa korkma!
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an Neden Geçmişten Bahseder?
Kur’an, geçmişi geleceğin nasıl geleceğini anlamada bir rehber olarak bizlere sunuyor. Nûh (as) üzerinden bize diyor ki: Bakın Nûh’a bir sonraki sebep (deniz) yokken, bir önceki sebebi (gemiyi) yerine getirdi. Allah da denizi onun ayağına getirdi. İbrahim (as) üzerinden bize diyor ki: Bakın İbrahim’e... İbrahim ateşe giriyor bütün sebepler yanması için hazırken, Allah (cc) İbrahim (as) üzerinden bütün zamanlara diyor ki: “Ey İbrahim sen önüne çıkan ateşe rağmen benim yolumdan dönmedin, işin başındaki niyetini işin en zor aşamalarında bile değiştirmedin. Ben de herkesi yakan ateşin fıtratını senin için değiştireceğim ve herkesi yakan ateş seni yakmaz hale gelecek. Hz. Musa’da da (as) benzer şeyleri görüyoruz. Elinde bir tek asâsı var. Firavun dev gibi bir orduyla arkasında, Kızıldeniz önünde.. Ümitsiz olmak için her şey var. Ama Allah’ın dilemesiyle, deniz yarılıyor.
Bu sûrede anlatılan fil hadisesi, Efendimizin Sevr mağarasında yaşadıkları ve geçmişte yaşanan daha birçok hadise bütün zamanlara en güçlü sesiyle şu mesajı veriyor: Allah’tan ümit kesilmez. Evet, Kur’an’da geçmişten bahsedilmesinin en önemli sebeplerinden biri de geleceğe bu mesajı vermektir.
BANA NE DİYOR? Sizin de kökünüzü kazımak isteyen Ebreheler her çağda olacaktır. Önemli olan sizin duruşunuzu değiştirmemeniz. Siz değişmeyince Allah içinde bulunduğunuz şartları lehinize değiştirebilir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Kıyâmete kadar yaşanacak süreçlerde “Allah’tan ümit kesilmez” gerçeği tarihi bir olay üzerinden anlatılıyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Ey Mekke insanı! Tarafını seçerken güçlünün yanında değil haklının yanında yerini al! Müşriklerin fil gibi güçlü, mü’minlerin karınca gibi zayıf olması seni aldatmasın.)
1. (Yakın zamanda, şu yaşadığın beldede) Rabbinin (Kâbe’yi yıkmak, onun rantına konmak için gelen) fil sahiplerine neler yaptığını bir hatırla.
2. (Rabbin) Onların (Kâbe gibi bir ibadet merkezini yıkma, kendi yaptıkları kiliselerini bir cazibe merkezi yapma) planlarını boşa çıkarmadı mı?
3. (Bu vesileyle) Onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi.
4. (Gönderilen bu kuşlar) Onlara çamurdan (yapılmış, pişirilip) sertleşmiş taşları (birer mermi gibi) atıyorlardı.
(Atılan bu taşlar “Arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz” mesajını veriyordu.)
5. (İşin) Sonunda (Kâbe’yi yıkıp onun rantını yemek için geldikleri Mekke’de atılan taşlar) onları, yenilmiş ekin yaprağına çevirdi. (Maksadın aksiyle tokat yediler.)
(1-5) “EBREHE ÖLDÜ AMA, NİYETİ VE SIFATLARI HÂLÂ YAŞIYOR”
“Fil sûresinin evrensel mesajlarından biri nedir?” denilseydi, o mesajlardan biri de başlıktaki cümle olurdu.
O günü bugüne getirirsek, Kâbe çevresinde büyük bir rantın döndüğü dünya ticaret merkezi olurdu. Onu yıkmaya gelen Ebrehe de bu ranta konmak isteyen, istediği olmayınca da bir bahane ile bu rantın üzerine çökmek isteyen bir liderdi.
Fil vakasını böyle özetlersek, bu özet bize hiç de yabancı gelmiyor. Geçmişten bugüne onlarca örnek üzerinden, üretilen “sûnî” bahanelerle bazı ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarına “çökme” girişimlerini biliyoruz.
Bu yönüyle bu sûre zaman üstü evrensel bir sûre olarak bize şu mesajı veriyor. Adı Ebrehe olmasa bile niyetiyle, sıfatlarıyla Ebrehe’ye benzeyen insanlar her çağda olacak.
(2) ALLAH (cc) TUZAKLARI NASIL BOZAR?
Kalem sûresinde (45) Allah’ın tuzağının işleyişinden bahsetmiştik. Bu sûrede 2. âyette geçen keyd kelimesiyle, Ebrehe’nin bozulan tuzağından/planından bahsediliyor.
Günümüzde niyeti ve sıfatları Ebrehe’ye benzeyenlerin yaptıklarına atıfta bulunmak için güncel bir dille anlatırsak, Ebrehe’nin planı şöyle oldu:
Ebrehe ilk olarak Yemen’de San’a şehrine dev bir kilise inşa etti. Bununla amacı, Kâbe’yi gölgede bırakmak, San’a şehrini önce bir din merkezi sonra da bir ticaret merkezi yapmak ve Kâbe’deki rantı kendi ülkesine aktarmaktı.
Fakat işler istediği gibi olmadı. İnsanlar San’a’ya gelmedi.
Ebrehe, Mekke ile bağlantısı olan bir adam ayarladı. Bu adam bir gece San’a’daki kiliseye girdi ve tuvalette yapılacak şeyi orada yaptı.
Ertesi sabah Ebrehe’nin yandaş medyası şöyle bir haber yaptı; “Mekkeliler, bizim kilisemiz için ‘sizin ibadethaneniz Kâbe’nin yanında olsa olsa tuvalet olur’ anlamına gelecek bir iş yaptılar.”
Ebrehe bu kışkırtıcı ve yönlendirici haberlerle kamuoyu desteğini arkasına aldı. Askerlerini motive etti ve dev bir orduyla Kâbe’yi yıkmak üzere yola çıktı.
İşte ikinci âyette “boşa çıkarıldığı” söylenen plan bu plandı.
Bu planın boşa çıkması, “Allah (cc) tuzakları nasıl bozar?” sorusunun da cevabı oluyor
(1-5) FİL VAKASININ EVRENSEL MESAJI: SEBEPLER SONUÇLARI GARANTİ ETMEZ
Yine güncel bir dille anlatalım:
Olmaz ama olduğunu varsayalım. Bütün dünyada, her ülkede izlenen bir haber kanalı, Kâbe’den naklen canlı yayın yapıyor. Muhabir Kâbe’yi yüksekten gören bir tepeden şöyle diyor: “Ebrehe önünde dev tanklara benzeyen filleriyle Kâbe’nin önüne kadar geldi. Kâbe sağda, Ebrehe solda. İkisi arasında hiç kimse yok. Kâbe’yi bir insana benzetirsek, onu koruyacak, savunacak hiç kimse yok. Bu durumda az sonra Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmasına mâni olacak tek bir sebep yok. Ebrehe için galibiyet kesin ve garanti olarak görülüyor.”
Bu habere göre, Kâbe’nin yıkılmasına sonuç dersek, bütün sebepler sonucu garanti ediyor gibi görünüyor.
İşte bu noktada Allah’ın yasaları devreye giriyor ve naklen yayında bütün insanlara şu gerçeği ilan ediyor: Bu dünyada sebeplerin yerine getirilmesi her zaman için sonuçları garanti etmez. Bu sûrede olduğu gibi bazen hiç ummadığınız bir sebep araya girer ve bütün planları boşa çıkarabilir.
(1-5) VARSAYALIM MUCİZE YOK. ZAMANLAMA MANİDAR DEĞİL Mİ?
Gökten yüzlerce taşın atılması bir mucizedir. Bazı tefsirciler, bazı insanların mucize konusunu abartmasına bir tepki olarak, bu olayı volkan patlaması ve çiçek hastalığı gibi sebeplerle açıklamak istemişler.
Varsayalım, bir an için bunlar doğru. O zaman şu sorular akla geliyor:
Allah dileseydi, bu olayları öyle anlaşılabilecek bir şekilde de anlatabilirdi. Neden anlatmadı? Neden öyle anlayabileceğimiz bir dil kullanmadı?
Diyelim ki, volkan patladı veya çiçek hastalığı oldu. O zaman soru şu: Zamanlama mânidar değil mi? O güne kadar patlamayan volkan, o güne kadar görülmeyen hastalık, neden o gün, o saatte oldu?
Bunların olması, Allah’ın bilgisinden, dilemesinden, kudretinden bağımsız olabilir mi?
Mucizeyi, bütün insanlar toplansa, aynısını yapmakta aciz kalacakları hadise olarak tanımlarsak. Bu olay, öyle veya böyle bir mucizedir.
Ama Allah’ın mucize ile ilgili yasalarının işleyişini bilmek gerekir.
Biz bu konuda Tefsir Usûlümüzde 13. 14. 28. yasalar olan Mucize, Helak ve Dua Yasasında bu konuyu geniş olarak ele aldık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
(1-5) FİL VAKASI O GÜNE NE DEDİ? BUGÜNE NE DİYOR?
Fil Vakası Üzerinden Önce Müşriklere Verilen Mesajı Anlamaya Çalışalım
Peygamberimizin doğumundan yaklaşık 50 gün önce gerçekleşen bu olayın, olduğu günlerde Mekke’de10 bin insan vardı.
Kureyş sûresinde anlatacağız; bu insanların tamamı Kâbe’nin içinde olduğu bir şehirde yaşamanın avantajlarına sahipti.
Onlardan Ebrehe’nin karşısına geçip şöyle demeleri beklenirdi: Bu Kâbe atamız İbrahim’in bize mirasıdır.
İçlerinden de şunu geçirebilirlerdi: Kâbe sayesinde, binlerce insan hac için buraya geliyor. Gelmişken de ticaret yapıyorlar. Biz de para kazanıyoruz. Kâbe yıkılırsa çok şey kaybedeceğiz.
Eğer putlara tapmakta samimi olsalardı şunu da düşünebilirlerdi: Kâbe’nin içinde ve dışında onlarca putumuz/ilahımız var. Onların yıkılmasına seyirci kalamayız.
Kâbe’yi savunmak için birçok gerekçeleri olan müşrikler Ebrehe’ye, “Biz Mekke’de 10 bin kişiyiz. Bizim cesetlerimizi çiğnemeden Kâbe’ye dokunamazsın.” demediler.
Aksine olanları seyretmek için dağlara çekildiler.
Fil vakası üzerinden müşriklere şu mesaj verildi: Kıymetini bilemediğiniz Kâbe sizden alınacak, kıymetini bilen ellere verilecek.
Fil Vakası Üzerinden Dolaylı Olarak İlk Müslümanlara Şu Mesaj Verildi
Bu âyetlerin indiği günlerde, karşınızdaki müşrikler Ebrehe gibi güçlü. Sizler de Kâbe gibi zayıfsınız. Kâbe’yi koruyan Allah, Kâbe’nin misyonuna hizmet edecek, o misyonu dünyaya taşıyacak olan sizleri de koruyacaktır.
Fil Vakası Bugün Bize Ne Diyor?
Göreviniz Kâbe’nin misyonunu dünyaya duyurmak. Gönülleri Kâbe yapmak.
Bu görevi yapmakla sorumlu insan sayısı 2 milyara yakın. Bu görevi yapmak için elinizde her türlü imkan var. O imkanlar varken, o imkanları kullanmak için yapmanız gerekenleri yapmak varken Allah’tan olağanüstü şeyler beklemeyin.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Doktora Sığınmakla, Allah’a Sığınmak Arasında Benzerlik Var mı?
Vahyin Rehberliğinde 2. Yılın sonlarına doğru Mekke’deyiz. İniş sırasında Fil sûresinden sonra bu sûrenin inmesini mânidar buluyoruz. Kâbe’ye baktığımızda Kâbe, adeta bir insan gibi dile geliyor ve diyor ki: “Ben bütün aczimle beraber Rabbime sığındım, Rabbim önlerinde fil sürüsü olan ve 60 bin kişilik bir orduyla üzerime gelen Ebrehe’den beni korudu. Beni koruyan Allah sizi de koruyacaktır, şu Mekke karanlıklarını yaracak sizleri Medine’nin aydınlık sabahlarına çıkaracaktır. Siz Allah’a sığınmada en güzel örnek olan Peygamberinizin sünnetine tâbi olun!”
BANA NE DİYOR? O’na sığınmayı doğru anlamanız lazım. O’na sığınmak bir hastalık karşısında doktora sığınmak gibidir. Hiç kimse doktora sığınmayı yanına gidip de boş boş durmak olarak anlamaz. “Doktora sığınmak” demek, onun verdiği ilaçları kullanmak, tavsiyelerini dikkate almak, şeklinde anlaşılır. Bir Müslüman için en güzel sığınak Kur’an ve sünnet ölçülerinde İslâm’ı yaşamaktır. Zina karşısında, iffet ve aile sığınağını, haksızlık karşısında, hak sığınağını, cimrilik karşısında infak sığınağını, yalan karşısında doğruluk sığınağını kullanmak gerekir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Felak kelimesi yarmak anlamına gelir. Gecenin yarılıp içinden sabahın çıkması, çekirdek ve toprağın yarılıp içinden filizin çıkması bu kelimeyle anlatılmış. Sûrede, şerrin her türlüsünden, onları yarıp ardından hayrı çıkarma anlamında kullanılıyor.
BANA NE DİYOR? Şerrin her türlüsü önünüze geçse; yaratılanların şerri, karanlığın ve karanlık güçlerin şerri, üfürükçülerin şerri, haset edenlerin şerri... Bütün bu şerler katlansa katmerli bir karanlık olsa, Felak’ın Rabbi o karanlıkları yaracak ve özlediğiniz sabahlara sizi çıkaracaktır. Yeter ki, siz sebeplere riâyet ederek O’na sığının?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Allah şerri yaratır mı?
Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır, fakat şer Allah’ın muradı değildir. Allah gönderdiği kitap ve peygamberlerle hayra giden yolları cennet gibi bir ödülle teşvik ederken, şerre giden yollardan da cehennem gibi bir cezayla sakındırır.
Allah her şeyi hayır üzere yaratmıştır. Şer insanın ihmali veya tercihiyle ortaya çıkar.
Mesela yağmura kimse şer diyemez, fakat alt yapısı yeterli olmayan şehirlerdeki yöneticilerin ihmalleri yağmuru hayırdan şerre dönüştürebilir. Silah polisin elinde hayra hizmet ederken, teröristin elinde şerre hizmet eder.
Allah’ın iradesini 7 kat aşağı ve 7 kat yukarı çıkaran bir asansöre benzettiğimizde asansörün girişinde şu yazıyı görürüz; “Ey kullarım! Benim dileğim, hepinizin sizleri yukarı çıkaracak birçok hayra ulaştıracak düğmelere basmanızdır. Ama siz, yasaklamama rağmen şerre açılan kapıların olduğu aşağı katlara inmek isterseniz, imtihan dünyasının bir gereği olarak ve sizin tercihinize bağlı olarak şerri yaratır ve sizi aşağıya indiririm.”
BANA NE DİYOR? Senin tercihin Allah’ın takdiri için belirleyicidir.148
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İnsanlık tarihinde, tabiat hadiseleri, büyücü ve kahinler karşısında âciz kalan insanlar, âciz kaldıkları varlıkların şerrinden sığınmak ve korunmak için ya o varlıklara ya da aracı başka varlıklara ilahlık payesi veriyor yahut sundukları adak ve kurbanlarla onlara sığınıyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Felak sûresi sığınılması gereken doğru adresi gösteriyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! Her türlü kötülükten ve şerden korunma dualarını ümmetine öğretme adına) De ki: (Ben sebepleri yerine getirmek sûretiyle, yerden pınarları, bulutlardan yağmurları, tohum ve çekirdeklerden bitkileri, rahimlerden yavruları, her türlü karanlık ve karamsarlığın ardından aydınlık ve huzuru çıkaran) FelakınRabbine sığınırım.
2. (Adı günah olan her şeyden uzak durarak) Yarattığı şeylerin şerrinden (de Rabbime sığınırım.)
3. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden (Rabbime sığındığım gibi, gece ile sembolize edilen her türlü karanlık düşüncenin, batıl ideolojinin şerrinden de Rabbime sığınırım,)
4. (Sihir ve büyü yaparak) Düğümlere üfleyenlerin şerrinden (Rabbime sığındığım gibi, düğümlerle sembolize edilen her türlü insan ilişkisini bozmaya yönelik girişimden de Rabbime sığınırım.)
5. Ve (kıskanıp) hased ettiği zaman, (“bende yoksa onda da olmasın” diyecek kadar ileri giden) hasetçinin şerrinden (de Rabbime sığınırım.)
(1-5) SIĞINMA KONUSUNA GENEL BAKIŞ: SIĞINMA MADDİ DEĞİL MÂNEVİDİR149
Burada iki sûre arka arkaya sığınmadan bahsediyor. Biz inanç dekorunda sığınmanın arkasındaki bilinci, farkındalığı göstermek için sığınmaya önce genel bakmak, sonra de bu sûrelerin özelinde değerlendirmek istiyoruz.
Biz, “Euzü besmele” çekip, şeytandan Allah’a sığındığımızda ortada fiziki olarak görünen bir şeytan ve ilah yok.
Her ikisi de yok olunca, bu sığınma maddî değil, mânevîdir.
Burada soru şu: Mânevî sığınma nasıl olur?
(1-5) DÜNYADA İKİ ALAN VARDIR: SIĞINAĞIN İÇİ VE DIŞI
Bu dünyanın dekorunda korku vardır. Bu dekor her insanı korkutur.150
Bu tespiti açalım, dünya bize sorulmadan gönderildiğimiz yerdir. “Nereden geldik? Niçin geldik?” bilmiyoruz. “Geldik madem kalalım” desek kalamıyoruz.
Her gelenin ölümle bu dünyadan mecburen gitmesi, gidenin nereye gittiğinin bilinmemesi, gitmeden önce yaşanan deprem, sel, kasırga, hastalık, salgın gibi musibetler ve bunların verdiği korkular…
Böyle bir dekor insana korku verir. Korku varsa emniyet ve huzur yoktur. Böyle bir ortamda insanın aradığı tek şey güvenli bir sığınaktır.
İşte içine iman etmekle girilen İslâm evi, bütün insanların kendisine davet edildiği mânevî bir sığınaktır.
Bu sığınağa giren, kendisini korkutan -yukarıdaki- soruların cevaplarını bulur.
Bu tespitimizden sonra Burada akla gelecek sorular nedeniyle iki yan konuya kısaca değinelim.
Sığınakta Olduğu Halde Huzur Bulamayan Müslümanlar Var
Huzuru bulamamak, yokluğundan değil, arayanın eksikliğindendir.
Eğerbu din insan zihninin ürünü bir din olsaydı, derdik ki; bu dini kurgulayan, bazı noktaları eksik bırakmış ki, o yüzden huzur yok.
Bu din insanın dünya ve beden evini yaratan; bu iki evin mükemmel işleyen yasalarını koyan Allah’ın bütün insanları davet ettiği İslâm evidir. O iki evin yasaları nasıl mükemmelse, İslâm evinin yasaları da öyle mükemmeldir.
İşte bu nedenle, huzuru bulamamak, arayana ait bir eksikliktir.
Sığınağın Dışında Olduğu Halde Huzurlu (Görünen) İnsanlar Var
Sığınağın dışındaki bütün mutluluk görüntüleri, dünya dekorunda korku veren soruları unutarak yaşamanın sonucunda ortaya çıkan yapay ve yapmacık görüntülerdir.
Eğer, insanın dünyadaki ömrü, bir gün gibi kısa bir zaman olsaydı ve her insan bu kısa zaman dilimine yetişkin olarak gelseydi. Bahsettiğimiz korku net bir şekilde görülecekti. İnsanın dünyadaki ömrü 70-80 yıl olunca, insan kendisine bu korkuyu unutturacak birçok şey bulabiliyor.
Eğer dünyanın dekoru şöyle olsaydı,
Allah görünseydi, âhiret görünseydi. Âhirette cennet ve cehennem görünse ve insanların ara sıra tadımlık olarak ziyaretine izin verilseydi, ne olurdu?
İslâm evine sığınmadık insan kalır mıydı? Cehennemi görüp tattıktan sonra, hâlâ sığınağın dışında kalmayı düşünen olur muydu?
Özetlersek, bu imtihan dünyasında bir sığınağın içi, bir de dışı var. Sığınağın dışında, dünyanın dekoru nedeniyle insana korku veren şeylerin görevi, insanları sığınağa itmektir. Sığınağın görevi de sığınanlara huzur ve emniyet vermektir.
(1-5) İSLÂM DİNİ SIĞINAK OLUNCA, SIĞINMA GEÇİCİ DEĞİL, KALICI OLUR
Adına “İslâm evi” dediğimiz sığınak, bir girilen bir çıkılan sığınak değildir. Beklenen faydanın görülmesi için içinde bir ömür kalınması gereken bir sığınaktır.
Zor zamanda Allah’a sığınan, geniş zamanda sığınma ihtiyacı hissetmeyen insanların zannı üzerinden baktığımızda, Allah (cc) zor zamanda kendisine sığınacağımız, onun dışında sığınmasak da olacak biri gibi algılanıyor.
Bu algı eksik. Çünkü Allah’a sığınma Allah’ın yasalarına teslim olma anlamına gelen Müslüman olma ile başlayan ve (sığınak olan İslâm evinde) bir ömür Müslüman kalmakla devam eden bir sığınmadır.
Sığınmanın böyle anlaşılması gerektiğini ifade ettikten sonra, karşımıza şöyle bir soru çıkıyor.
MADEM SIĞINAĞIN İÇİNDEYİZ, NEDEN SÜREKLİ SIĞINIYORUZ?
Evet, madem öyle, neden “Euzü Besmele” çekerek, neden bu iki sûreyi okuyarak Allah’a sığınmamız tavsiye ediliyor?
Benzer bir soruyu, Fatiha sûresinde şöyle sormuştuk: Doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiş, bir Müslüman olarak neden beş vakit namazda günde 40 defa “Bizi doğru yola hidâyet eyle!” diye dua ediyoruz?
Cevap olarak orada “Doğru yolda olmaktan daha zoru, bir ömür doğru yolda kalmaktır.” demiştik. Burada da şunu diyoruz. Sığınakta olmaktan daha zoru, bir ömür sığınakta kalabilmektir.
Sığınağa girdiğimizde, iş bitmiyor.
İmtihan dünyasının dekorunda, İslâm sığındığımız ev olurken, şeytan o evin dışında oluyor. Fakat her insanın nefsinde/içinde şeytandan gelen vesveseleri bize telkin eden hevâ151 denen bir alıcı var.
Bu alıcı, biz evin içindeyken, bizi sürekli evin adabına uymayan (adına haram/yasak/günah dediğimiz) şeyleri yapmaya teşvik eder.
Bu gerçeği bilenler, şu gerçeği de bilirler; evet, Müslüman olup sığınağa girmek önemli ama şeytandan gelen vesveseler karşısında bir ömür sığınakta; sığınağın kurallarına uyarak kalmak daha da önemlidir. O yüzden sığınağın içinde, akla gelen her olumsuz şeyden Allah’a sığınmaya devam etmek gerekir.
Bunun için de bir benzetme yaparsak, sığınağın içinde şeytandan gelecek vesveseleri etkisiz kılma adına sinyal kesici Jammer görevi yapacak takva ve ihlas zırhı kuşanmak gerekir.
(1-5) ALLAH’A SIĞINMA BİR DUADIR, DUA HEM SONUÇ HEM DE SEBEP ODAKLI OLMALIDIR152
Sonuç odaklı dua şöyle: “Allah’ım şundan bundan sana sığınıyorum. Ne olur beni koru!”
Sebep ve sonuç odaklı dua şöyle: “Allah’ım sana sığındığım şeyin, zararından korunmak için hangi sebepleri yerine getirmem gerekiyorsa, o sebepleri bilmeyi ve onları yerine getirme güç ve imkanını bana nasip eyle!”
Bu iki duanın farkı;
Birinci dua ezberdir. Bu duada, sonucu isterken, kendine düşeni yapma konusunda ihmal vardır.
İkinci duada bilinç vardır. Dua eden, ne istediğini biliyor, istediği şeye ulaşmak için kendine düşen vazifeleri (sebepleri) yerine getirme konusunda yardım istiyor.
Bu iki duayı aşağıdaki başlık altında açalım.
(1-5) YARATTIĞI ŞEYLERİN ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINMA NASIL OLUR?
İki türlü olur;
Birincisi: Yukardaki birinci duada olduğu gibi “Allah’ım ben şundan, bundan sana sığınırım.” şeklinde ezbere olur.
İkincisi: Şerrinden korunmak istenen ne varsa, ilimlerin bilimlerin verdiği imkanlar ile onların tanınması ve onlara karşı maddî-mânevî tedbir almakla olur.
İkinci yoldan Allah’a sığınan insanlar bilirler ki, bu dünyada yaratılan birçok şey, insan ihmalleri sonucunda şerre sebep olabilir.
Mesela deprem: Sismoloji, jeoloji, jeofizik ve inşaat mühendisliği gibi bilimleri dikkate almadan, standartlar yerine getirilmeden fay hattı üzerine yapılan binalar şerre sebep olabilir.
“Allah’ım depremin şerrinden sana sığınırım.” demek hem yanlış hem eksik bir duadır.
Yanlıştır çünkü deprem şer değildir. Deprem yeryüzü var olduğu günden beri olan, ufak sarsıntılarla binlerce kere “Ben varım, beni yok sayarak iş yapmayın.” mesajı veren bir olgudur.
Eksiktir çünkü sebepler yerine getirilmeden, sonuç istenmektedir.
Deprem örneğini kaza, bela sebebi olan sel, fırtına, yangın, hastalık gibi bütün durumlar için de düşünebiliriz.
Kısaca, şerden sığınma, ilimle, bilimle, Ar-Ge ile şerre sebep olabilecek her şeyi tanıma bilme ve ona karşı tedbir alma ile olur.
Bunlar yoksa, eksik dilekçenin işleme konmaması gibi, bu şekilde yapılan sığınma başvuruları beklenen sonucu vermeyebilir.
(1-5) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Doğru bir şekilde Allah’a sığınmayı bilmeyenler, sığınmadan bekledikleri faydayı göremeyecekler. Allah’a sığınmanın ilk şartı, razı olmadığı şeylerden uzak durmaktır. Uzak duruyorsan sığınmada ilk adımı doğru atmışsın demektir. Uzak durmuyorsan, yaptığın şey, kapısı açık olan eve hırsız girmesin duası yapmaya benzer…
3 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN SÛRELER:21) Nâs 22) İhlas 23) Necm 24) Abese 25) Kadir 26) Şems 27) Burûc 28) Tîn 29) Kureyş 30) Kâri’a 31) Kıyâmet
BU YILA DAMGASINI VURAN
ÂYET VE
HÂDİSELERDEN BAZILARI
Felak ve Nâs sûreleri dua vesilesiyle, Kur’an tarafından en büyük düşman olarak tanımlanan şeytandan ve şeytanın kullandığı vasıtalardan sığınma konusunda rehberlik yapıyor.
İhlas bir kalite belgesi gibidir. Allah’ın alıcı olduğu âhiret pazarında İbadet denen ürünlerin üzerinde o belge olmazsa hiçbir kıymeti olmaz.
Necm yıldız demek. Peygamber Efendimiz yıldızların insanlara karanlık gecelerde rehberlik yapmasından yola çıkarak “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisinin arkasından giderseniz doğru yolu bulursunuz”153 diyor. Necm sûresi, bütün âyetleri temsilen iman edenlere bütün zamanların yıldızları olmada rehberlik yapıyor.
Abese sûresinde de öne çıkan mesaj şu: Toplumun bir kesimine hitap edelim derken, diğerlerini ihmal etmeyin. Zaman içinde zengine de fakire de orta sınıfa da hitap edecek çalışmaları şimdiden başlatın.
Kadir sûresi, Kur’an’ın kadrinin kıymetinin bilindiği her gecenin, bir ömür kadar kıymetli olacağı müjdesiyle iniyor.
Şems güneş anlamına geliyor. Cahiliye karanlığı üzerine doğan vahiy güneşinin müjdesini veriyor. Beşere, insanı tanıtıyor; hayra ve şerre bakan taraflarını anlatıyor. Semut kavmi üzerinden de şerre bakan tarafın sonuçlarına ayna tutuyor.
Burûc sûresi, hava tahmin raporu gibi geliyor ve geçmişten verdiği işkence örneği üzerinden, gelecek günlerin nasıl geleceği hakkında fikir veriyor.
Tin sûresi, incir ve zeytini sembol yaparak geçmişte onların yetiştiği mekânlarda yaşanan hadiseleri nazara veriyor. Bütün zamanlarda insanın önüne konan iki tercihe dikkat çekiyor; tercihlerinle ya aşağı ineceksin ya da yukarı çıkacaksın.
Kureyş sûresi, Kâbe ile gelen avantajları nazara verdikten sonra, Kâbe’deki putlara değil, Kâbe’nin Rabbine kulluk edin mesajı ile geliyor.
Kâri’a sûresi, kıyâmet üzerinden dünyanın fâniliğini bir kere daha gündeme getiriyor. Âhirette tartıya çıkacak terazi kefelerini, “dünyada doldurun gelin” mesajını veriyor.
Kıyâmet Kur’an’da çokça bahsedilen ama ne zaman kopacağı gün ve saat olarak söylenmeyen dehşetli bir hadise. Zamanı belli olmayan bu hadise üzerinden insana şu mesaj veriliyor: Her ânın son ânın olabilir. Hayatını bu gerçeğe göre yaşıyor musun?...
Esma-i İlâhiye: Bu yıl inen âyetlerde öne çıkan Melik ismi diyor ki; Mülkün sahibi Allah’tır. Siz şu dünya evinde birer kiracısınız. Elinizde olan her şeyin ortak adı emanettir. Emanet olduğunu bilir, emaneti sahibinin razı olduğu şekilde kullanırsanız, onların yerine bâki olan verilecek. Yok, “Benim değil mi, istediğim gibi kullanırım” derseniz, emanete ihanet cezası çekeceksiniz.
Peygamber: Bu yıl inen âyetlerde, Salih Peygamber ve devesinin öne çıktığını görüyoruz. Deve Allah’ın arzından besleniyor, Allah’ın kullarına süt ikram ediyor. İşte bu yönüyle deve “Allah’tan gelen vahyi hiçbir karşılık beklemeden bütün insanlara sunmaya çalışan insanların sembolü oluyor.
Gündem: Ölümün gündeminizde olmadığı gün olmasın. Her gününüzü son gününüz gibi yaşayın. Âhireti kazanmak için dünyayı terk edenlerden değil, dünyayı sermaye yapanlardan olun!
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılın başlarında Mekke’deyiz. Sûrenin mesajı bir zamanla sınırlı değil. Sûre bütün zamanlarda Allah yolunda yürüyen insanlara şöyle hitap ediyor: Bu yol sığınağı olmadan yürünecek bir yol değil. Bu yolda sığınak sadece zayıfken, fakirken, düşman varken lazım olan bir şey değildir. Bu yolda sığınak her zaman ve her durumda lazımdır. Zayıfken zalimlerden Allah’a sığınırsın, güçlüyken de, zalim olmamak için Allah’a sığınman gerekir. Fakirken, fakirliğin şerlerinden, insanlara dilenci olmaktan, onların emellerine alet olmaktan Allah’a sığınırsın, Zenginken de, cimrilikten, bencillikten, Karun olup şımarmaktan Allah’a sığınırsın...
BANA NE DİYOR? Her durumda Allah’a sığınman gerekir. Hatta “Ya Rabbi kendimi kendime yeter görüp de sana sığınmadığım anlardan da sana sığınırım” demen lazım.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Nâs, insan kelimesinin çoğuludur. Burada dikkat çekici olan, mushaftaki dizilişe göre, Nâs sûresinin Kur’an’ın son süresi, Nâs kelimesinin de Kur’an’ın son âyetinin son kelimesi olmasıdır. Bunların bana dediği bir şeyler olmalı...
BANA NE DİYOR? Ey insan! Kur’an’ı baştan sona anlayarak okursan, önce varlık gayeni, sonra varlık gayene giderken, yolunda en büyük düşmanın şeytan olduğunu, bu şeytandan korunmak için de Allah’tan başka sığınak olmadığını anlarsın.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Allah’a sığınmak için nelerin farkında olmak gerekir?
Mushaftaki dizilime göre, son iki sûrenin konusu da sığınmaktır. Kur’an okumak, sığınanların ve sığınmayanların tarihini okumaktır. Kur’an’da bahsi geçen bütün insanlar ikiye ayrılır. Sığınanlar ve sığınmayanlar. Kur’an baştan sona, dünyada ve âhirette Allah’a sığınanların ve sığınmayanların sonlarına dikkat çeker.
Bir yerde bilinçli bir sığınma varsa, sığınan şunların farkındadır. 1) Sığınmayı gerektirecek düşman, 2) Sığınanın düşman karşısında âciz olması, 3) Sığınmazsa kaybedeceği şeylerin büyük olduğunu bilmesi, 4) Sığınağın onu koruyabileceğine inanması gerekir.
1) İnsanın düşmanı şeytandır, 2) İnsan doğası gereği âcizdir, 3) Sığınmazsa ebedî hayatını kaybedecektir, 4) Sığındığında onu koruyacak kâinatın Rabbi Allah’tır.
BANA NE DİYOR? Sığınmayı böyle anladığında anlatılanları şöyle özetleyebilirsin; Allah’a sığınmak demek: “Kur’an ve sünnet ölçülerine göre yaşamak” demektir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İnsanın karşısında bir şeytan var, bir de şeytanın kullanımına açık vasıtalar var. Felak sûresinde şerre açık vasıtalardan Allah’a sığınma varken, Nâs sûresinde o vasıtaları kullanan şeytandan Allah’a sığınma bilinci öne çıkıyor.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-6 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! Her türlü kötülükten ve şerden korunma dualarını ümmetine öğretme adına) De ki: (Ben her şeyi besleyip, büyüttüğü ve terbiye ettiğini bilme şuuruyla) İnsanların Rabbine sığınırım.
2. (Her şeyin sahibi, mâliki, yöneticisi olduğunu bilme şuuruyla) İnsanların Melikine (sığınırım.)
3. (Kendisinden başka kulluk ve ibadete layık hiçbir varlık olamayacağını bilme şuuruyla) İnsanların İlahına (sığınırım.)
4. (Evet... Razı olmadığı her şeyden O’na sığınırım. Özellikle de her türlü kötülüğü cazip hale getirip, onların reklam ve pazarlamasını yapan) Sinsi vesveseci şeytanın şerrinden.
5. O ki, insanların (iç dünyalarına) kalplerine (her türlü kötü duygu ve düşüncenin tohumlarını atmakla) vesvese verir.
6. (O vesveseyi veren) Gerek (şeytanlaşmış) cinlerden, gerekse (dizginleri şeytanın elinde olan) insanlardan (olsun fark etmez. Görünür-görünmez her şeyden bir kere daha, bin kere daha Rabbim, Melikim ve tek İlahım olan Allah’a sığınırım!)
İLK VE SON SÛRE ARASINDAKİ İLİŞKİ
Adına Mushaf sırası dediğimiz sıralamada Kur’an’da Fatiha sûresi birinci, Nâs sûresi sonuncu sûredir.
Tefsir Usûlümüzde (18) Nüzul Yasasında; Kur’an’ın, neden indiği sıra ile değil de Mushaf sırasına göre dizildiğini, anlatmaya çalıştık.
Orada her iki sıranın da hikmetlerinden özet olarak bahsettik. O özetin devamı olarak burada bir soru soruyoruz:
Son İki Sûrenin Böyle Başlaması Hangi Sorumuzun Cevabı Oluyor?
Son iki sûrenin konusunun sığınma olması, bu sûrelerin her ikisinin de Allah’a sığınma ile başlaması “Bir insan Kur’an’ı baştan sona okusa ne anlar?” sorusunun cevabı oluyor.
Öncelikli olarak insan üç şeyi anlıyor;
En büyük düşmanının şeytan olduğunu,
Bu düşmana karşı iç ve dış dizaynı (tasarımı ve düzenlemesi) Kur’an tarafından yapılan İslam evinin en güzel ve en sağlam sığınak olduğunu,
Bu sığınağın verdiği faydanın görülebilmesi için de bir adı takva elbisesi, diğer adı da güzel ahlak elbisesi olan elbiseyi giymenin çok önemli olduğunu anlıyor.
Bütün bunları anlamanın sonucunda bu sûreler üzerinden Allah’a sığınıyor.
(1) RAB İSMİYLE BAŞLAYAN KUR’AN, RAB İSMİYLE BİTİYOR
Fatiha’nın başındaki “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin” ifadesini son iki sûrenin başındaki “Kuleuzu biRabbi’l-felak ve nâs” ifadeleriyle birlikte düşündüğümüzde şu tespitleri yapabiliriz: Kur’an Rab ismiyle başlıyor, Rab ismiyle bitiyor.
Bu tespitinin yanına iki tespit daha koyalım.
Rab ismi Kur’an’da Allah lafzından sonra en fazla geçen isimlerden biri. Allah’a nispet edilerek geçtiği sayı 962 kadar.
Rab ismi beş vakit namazda en fazla tekrar ettiğimiz isimlerden biri.154
Peki bütün bunların mesajı nedir?
Mesaj: Şeytandan Allah’a sığınmanın yolu, kişinin Rab isminin tecellilerine ayna olup; vahyin rehberliğinde, Peygamber Efendimizin (sav) örnekliğinde nefsini terbiye etmesinden geçiyor.
Bu terbiyenin diğer adı kendini gerçekleştirme oluyor.155
(1-3) O KADAR İSİM VARKEN NEDEN BU ÜÇ İSİM (RAB, MELİK, İLAH) ÖNE ÇIKIYOR?
Bu soruya “cevabı bilmiyoruz” diyebiliriz. Ama Kur’an’da hikmetsiz bir şey olamayacağı gerçeğinden yola çıkarak, “Allahü a’lem” diyerek bazı hikmetler üzerinde durmak istiyoruz.
“Neden bu isimler?” öne çıktı sorusunun cevaplarından biri de şu: Bu üç ismin insandaki tecellisinin, sığınan her insana sığınma konusunda yüksek bir bilinç vermesidir. Bu cümleyi aşağıda açalım,
Rab ismi insana diyor ki: Ey insan! Bu ismin sendeki tecellisi terbiyedir. Nefsini ne kadar iyi terbiye edersen, sığınmak için gereken sebepleri o kadar iyi yerine getirir, Allah’ın korumasına da mazhar olabilirsin.
Melik ismi insana diyor ki: Ey insan! Bu ismin sendeki tecellisi, emanet ahlakıdır. Melik ismiyle Allah (cc) bu mülkün gerçek ve tek sahibidir. Mülkünde insanın istifadesine sunduğu her şeyin ortak adı emanettir. Emanet bilinci sende ne kadar yüksek olursa, verilen nimeti veriliş amacına uygun kullanma gayretin de o nispette yüksek olur. Bu gayreti göstermek, şeytandan Allah’a sığınma ve onun vesveselerinden korunma adına çok önemlidir.
İlah ismi insana diyor ki: Ey insan! Allah’ın ilah ismi, insanda tevhid şuuru olarak tecelli eder. Tevhid şuuru hayata ihlas olarak, yani dünyada yaptığın her şeyi Allah’ın rızasını kazanmak için yapma bilinci olarak yansır. Bu bilince sahip olduğunda, şeytandan Allah’a sığınma konusunda çok önemli bir sebebi yerine getirmiş olacaksın.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim,
(1-3) ÜÇ İSİM ÜZERİNDEN ESMÂ-İ HÜSNÂ’NIN SAHİBİNE SIĞINMAK
Yukarıdaki üç ismin sığınma ile bağlantısını açıkladıktan sonra şu tespiti yapabiliriz: Allah’ın her ismi, hayatın bir yanına bakar. Hayatın o yanına yönelik, sığınmalar o isim üzerinden yapılabilir.
Hemen iki örnek verelim:
Rahmân ismiyle yapılacak sığınmada yapılacak dua şudur: Ey Rahmân olan Allah’ım! Merhametsiz, kaba bir insan olmaktan sana sığınırım. Sendeki sınırsız merhametin bende sınırlı olarak tecelli etmesi için, yapmam gerekenler noktasında bana yardımcı olmanı dilerim.
Alîm ismiyle yapılacak sığınmada yapılacak dua şudur: Ey Alîm olan Allah’ım! Kâinat kitabını okumayan, ilimlerden, bilimlerden istifade edemeyen bilgisiz bir insan olmaktan sana sığınırım. Sendeki sınırsız ilmin, bende sınırlı olarak tecelli etmesi için, yapmam gerekenler noktasında bana yardımcı olmanı dilerim.
Bu iki örneği, 99 esmâ ile çoğaltmak mümkün. Fakat bu konu, esmâ konusunda ciddi bir alt yapı isteyen konudur. O alt yapıya sahip olduktan sonra her esmâ için bu şekilde bir sığınma duası yapılabilir.
(1-6) BİR CİN OLARAK ŞEYTAN İNSANA VESVESE DIŞINDA ZARAR VEREBİLİR Mİ?
Bilmeyenler olabilir şeytan bir cindir.156 Bir cin olarak şeytanın insana zarar verme kapasitesi sadece ve sadece vesvese ile sınırlıdır.
Bu konuda Kur’an şöyle der: “Şeytanın zorlayıcı bir gücü yoktur.”157 Onun gücü sadece vesvese vermekle sınırlıdır. Bu güç de onu dost edinenler158 üzerinde etkisini gösterirken, Allah’ın ihlaslı kulları üzerinde etkisizdir.159
Şeytanın zararını vesvese ile sınırlayan bu âyetleri buraya koyduktan sonra şu önemli tespiti yapabiliriz: Cinler âleminde, insana zarar verme gücü en yüksek olan şeytanın insana verebileceği zarar sadece vesvese ile sınırlıdır.160
(1-6) VESVESE SİLAHI NASIL ETKİSİZ HÂLE GETİRİLİR?
Kur’an, şeytanı insanın düşmanı olarak tanımlar. Şeytan düşman olunca onun insanı hedef alan silahının adı da vesvesedir.
Bu silahı etkisiz hale getirmenin yolu, bu silahı tanıma ve onun gücüne göre savunma sistemleri geliştirmektir. Bu sistemi geliştirip kendilerine bilinç olarak monte eden insanlar şu gerçeği bilirler.
Dünyadaki bütün insanlar genelde ikiye ayrılır:
Şeytanın etkisinde kalan, bunun sonucunda yürüyen şeytan olan, onun amacına bilerek veya bilemeyerek hizmet eden insanlar. Bu insanlar, şeytanın dünyadaki vericileridir.
Bir de şeytanın etki altına almakta zorlandığı insanlar vardır. Bu zorlanmanın sebebi imandır. İman ne kadar güçlü olursa, vesvesenin etkisi o kadar az olur.
Bu durumda,
İnsan vesvesenin amacına hizmet ediyorsa silah etkisini göstermiş demektir.
İnsan, vesvesenin amacına direniyorsa o amacın aksine iş yapmaya devam ediyorsa, silah etkisiz kalmış demektir.
Bu dünya imtihan dünyası, dünya var oldukça şeytan da vesvese de var olacak. O yüzden, adı İslâm olan sığınağın içinde onlardan şikâyet yerine, onların varlığını bilerek, onlara karşı tedbir alarak yaşamak gerekir.
(1-6) VESVESE, ŞEYTAN TARAFINDAN KULLANILAN BİR PSİKOLOJİK HARP TEKNİĞİDİR
Bu savaş tekniğinde, ortada fiziki bir temas, fiziki bir silah yoktur. Bu teknikte kullanılan silahın adı “BİLGİ”dir.
Bu bilginin içinde, bazen doğru bilgi de kullanılır. Doğru bilginin kullanılmasındaki amaç; yanlış bilgileri kamufle etmek, gerçek niyetin fark edilmesini engellemektir.
Şeytanın vesvese vermesini bu savaş tekniğine benzetebiliriz. Şeytan bu teknik üzerinden, insanın duygu, düşünce ve davranışlarını hedef alır.
Bu noktada insanı bilgisayarın “hardware”ine/donanımına benzetirsek, vesvese o donanıma yüklenen korsan yazılımın; “software”in adı olur. Bu yazılımın kendisine yüklendiği insanlar, şeytanın amacına hizmet ederler.
Bu hizmetin günümüzde nasıl yapıldığına aşağıdaki başlıkta bakalım.
VESVESE VEREN KÜRESEL ARAÇLAR: TV, SOSYAL MEDYA…
Vesveseyi, insanı Allah’ın razı olmadığı tüm davranışlara yönelten bilgi olarak tarif edersek. Bundan bin yıl önce, şeytanın verdiği ilk vesvesenin yayılma hızı ve etkilediği insan sayısı çok azdı.
Ama günümüzde gelişen teknoloji sayesinde, vesvese tahrip gücü çok yüksek olan bir bombaya dönüştü.
Şeytanın duyulmasından yayılmasından memnun olacağı her şeyi duyuran ve yayan her televizyon programı, her sosyal medya platformu farkında olarak veya olmayarak insanlara vesvese veriyor, diyebiliriz.
(1-6) DÜŞMAN KİM? TEHLİKE NEDİR? ŞEYTAN MI? SIFATLARI MI?
Bilinçli Müslümanlar hacca gittiklerinde şeytan taşlamanın bir sembol olduğunu bilirler. Taşlama dekorunda içte insanı kötü yapan ne kadar sıfat varsa dışta onlar hedef yapılır.
Atılan taşlar o sıfatlara atılır. O taşlamaya sebep dersek, o taşlamanın sonucu, taşlanarak içten dışarı atılan sıfatlardan bir ömür boyu uzak durma gayretidir.
Özetlersek, insan hiçbir zaman şeytan olamaz. Ama kötü sıfatları bir elbise olarak üzerine giydiğinde ona benzeyebilir.
Bu durumda düşman Allah’ın razı olmadığı sıfatlardır.
Bu durumda tehlike çok ama çok yakındır.
Bu durumda her vesile ile bu sıfatlardan uzak durmakla Allah’a sığınmak gerekir.
(1-6) DOSTA DÖNÜŞME İHTİMALİ SIFIR OLAN DÜŞMAN: ŞEYTAN
Kur’an’da şeytanın insanın apaçık düşmanı olduğu yaklaşık 12 âyette net bir şekilde ifade edilir.
Burada soru şu: Kur’an’da Allah (cc) şeytan için neden apaçık düşman ifadesini kullanılıyor ve neden hedefe görünen bir düşman koymuyor?
Kur’an’da ismi verilerek hiçbir insan için “apaçık düşman” ifadesi kullanılmıyor.
Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu olabilir: Ey iman edenler! Bu dünyada sizin dosta dönüşme ihtimali sıfır olan tek düşmanınız var; o da şeytandır.
Size bugün düşmanlık yapan bütün insanların; yarın bir şekilde az veya çok hidâyete erme ihtimali vardır.
Bu konuda şu âyet rehberiniz olsun: “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen (sana kötülük yapana; gönül kırmadan, rencide etmeden, tahrik etmeden iyilikle ve tatlı dille karşılık ver... kısaca) kötülüğü en güzel bir şekilde sav; işte o zamanseninle arasında (kin ve) düşmanlık bulunan kişinin sanki birdenbire sımsıcak bir dosta dönüştüğünü görürsün.”161
Bu konuda, bu ve benzeri âyetleri kendine rehber yapan Peygamberimizin (sav) ölçülerine bakarsak, Uhud gibi bir savaş meydanında, şartlar Müslümanların aleyhine döndüğü halde düşmanlık eden insanlar için şöyle dua ediyor: "Allah’ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar."162
Peygamber Efendimizin bu duanın benzerini Mekke döneminin son yıllarına doğru Taif’te taşlandığı zaman da yaptığını biliyoruz.
Özetlersek, Kur’an bize diyor ki, sizin dosta dönüşme ihtimali olmayan tek düşmanınız şeytandır. Onun dışında düşmanlık yapanların tamamı bugün düşmanlık ederken, yarın dosta dönüşebilir. O yüzden Peygamberiniz gibi, düşmanı azaltan dostu çoğaltan bir yol izleyin.
(1-9) DÜŞMAN “GÖRÜNMEYEN” OLUNCA SİLAHIN ADI DA BİLGİ OLUYOR
Kur’an, ilk insandan bugüne düşman tanımını değiştirmiyor. Düşman şeytan olunca, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin dünyadaki hiçbir silah şeytana karşı kullanılamıyor.
İlk peygamberden bugüne şeytana karşı kullanılan tek bir silah var: O silahın adı bilgi. O bilgi bilinç olduğunda adı sığınma bilinci oluyor. O bilgi elbise olduğunda adı takva elbisesi oluyor.
Özetlersek, şeytan bilgiyle yenilebilecek bir düşmandır. “Oku emri” üzerinde bir de bu bakış açısıyla yeninden düşünülebilir.
(1-6) ÂYETLERİ OKURKEN DUYALAN FON MÜZİĞİ
Nâs sûresini bir film gibi düşünürsek ve o filmin bir sinema salonunda seyredildiğini hayal edersek. Hayalimizdeki salonda duyulan fon müziği nasıl olurdu?
Cevap: Filmde öne çıkan şeytan isimli karakterin; karakterini ve yaptığı işi yansıtan bir müzik olurdu.
Nas sûresinin 6 âyetini, âyetlerde geçen “se” seslerine kuvvetli vurgu yaparak okursak duyduğumuz sesi dinleyelim: “nasss (1), nasss (2), nasss (3), (vessvasss) hannasss (4), (vessvasss) nasss (5), nasss (6).
Özetlersek, Kur’an verdiği mesajı verirken lafzın manasını kullanmanın yanında burada olduğu gibi lafzın harfleri okunurken çıkan sesleri de mesaja uygun bir fon müziği olarak kullanabiliyor.163
(1-6) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İslam dininde şeytan konusunu doğru anlamanın göstergelerinden biri de şeytanın bir insanda görmek istediği ama Allah’ın kulunda görmek istemediği tüm sıfatlardan uzak durmaktır.
Sor bakalım nefsine: Uzak duruyor musun?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bir nimetin puta dönüşme tehlikesi nasıl fark edilir?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. İnsanların çoğu Kur’an ve sünnet ölçülerinde olmasa da, Allah’a iman ediyorlardı ama Allah’tan başka da kendilerini Allah’a yaklaştıracak zannıyla sözde birçok ilahlar edinmişlerdi.
Bu tablonun anlaşılması için bir benzetme yapalım. Tevhidi saf bir su kaynağına benzetirsek, yeryüzündeki ilk insanla akmaya başlayan bu kaynak –Allah’ın izniyle– kıyâmete kadar akacak.
Tarihin akışı içinde bu kaynaktan gelen saf ve temiz su, zaman zaman adına şirk denen pislikle kirlenmiş. Peygamberlerin gönderilişi, tevhid ırmağının en fazla kirlendiği zamana denk gelmiş.Onlar âdeta bir filtre olmuşlar, arıtma ve dönüştürme tesisi gibi çalışmışlar.
Peygamber Efendimizin gönderilişi tevhid ırmağının en fazla kirlendiği zamana yani cahiliye devrine denk gelir. O devirde sadece Kâbe içinde ve çevresinde 360 tane put vardı. Allah’a; “oğlu var, kızı var” diyen, O’na eş ve ortak koşan birçok insan vardı. İşte böyle bir zaman ve zeminde İhlas sûresi, âdeta Kur’an’daki bütün tevhid âyetlerinin bir temsilcisi olarak inanç üzerindeki bütün kiri, pası temizliyor. Çok ilah anlayışı ile kirletilmiş olan tevhid ırmağını tekrar saf, arı ve duru hâle getiriyor. Mekke bu temizliğin yapılması gereken yerlerin başında geliyordu.
BANA NE DİYOR?Puta tapmak, geçmişte kalmış bir inanç değildir; her devirde şekil değiştirerek insanın karşısına çıkabilecek bir tehlikedir. “Her nimet insanın Allah’a sevgisini artırsın, insanı Allah’a yaklaştırsın” diye verilmiştir. Eğer bir nimet, yaklaştırma yerine, kişiyi Allah’tan uzaklaştırıyor, kendine bağlıyor, Allah ile bağlantıyı zayıflatıyorsa, o nimetin puta dönüşme tehlikesi var demektir. O nimetle bağlantının acilen gözden geçirilmesi gerekir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İhlas kelimesi, arınmak, saflaşmak ve kurtulmak anlamına gelir. Sûrenin konusunun tevhid olmasına rağmen isminin ihlas olması, tevhid ile ihlasın bir vahidin iki yüzü gibi olmasındandır. Tevhid kelimesi, birlemek, birleştirmektir. Bu mânasıyla tevhid: yaratılan her şeyde bir şeyin imzasını görmektir. Bütün imzaları birleştirdiğinde, yaratıcının bir tek ilah olduğu şuuruna ermek, bunu da kelime-i tevhid olan “LÂ İLÂHE İLLALLAH” ile ilan etmektir. İhlas ise niyetini bütün dünyevi gayelerden arındırmak, yaptığı her şeyi tek bir niyetle; Allah rızası için yapmaktır.
BANA NE DİYOR? Eğer bu dünyada bulunma niyetini, tek bir niyetle ifade edip; “Allah’ın rızasını kazanmak” diyorsan, Allah’ın razı olduğu her şey yapacağın şeydir, razı olmadığı her şey de sakınacağın şeydir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Konuya yukarıda temas ettik.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İbadetlerimize ürün dersek, ihlas üretimde kalite olur. Bu gerçek üzerinden ilk Müslümanlara verilen mesaj şu: Ne yaparsanız yapın, kaliteye öncelik verin. İhlas denen kalite belgesi yoksa yapılanın Allah katında zerre kadar kıymeti olmadığı gibi, kıymetinizi de düşürür.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-4 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Ey Resûlüm! Sana Rabbin hakkında soru soranlara) De ki: O (bütün kâinatı yaratan)Allah’tır. (Varlığına, birliğine ait delilleri bütün kâinat üzerinde göstermekle Vahid, kâinatı oluşturan bütün parçalar üzerinde tek tek göstermekle de)Ehad’dir.
2. Allah (kendisi hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, var olan her şey kendisine muhtaç olan) Samed’dir.
3. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. (Ne oğlu vardır, ne de kızı. O, bu ve benzeri bütün beşeri özelliklerden münezzehtir.)
4. (İşte bu yüzden) Hiçbir şey (ne zatında ne de sıfatlarında) O’nun dengi değildir (ve hiçbir zaman da olamaz.)
(1-4) İHLAS SÛRESİ NEYİ DÜZELTMEK İÇİN İNDİ?
Yerde konuşulan neyse, yerin neye ihtiyacı varsa inen âyetler, o ihtiyaca göre geliyordu.
İhtiyaca göre gelen âyetler üzerinden yerdeki Mekkeli müşriklere şunlar deniliyordu:
Zannettiğiniz gibi çok ilah yok. Ehad olan, tek olan Allah var.
Zannettiğiniz gibi ihtiyacı olan, başkalarına muhtaç olan bir ilah yok. Samed olan, kimseye ihtiyacı olmayan Allah var.
Zannettiğiniz gibi doğuran, doğurulan bir ilah yok. Ezeli ve Ebedi Allah var.
Zannettiğiniz gibi dengi olan bir ilah yok, yarattığı hiçbir şeyin kendisine denk olamayacağı bir Allah var.
Mesaj: Zanlarınız inançlarınız olmasın. Zanlarınızı vahyin bilgisiyle güncelleyin.
(1-4) BİRİNE İLAH DİYEBİLMENİN ASGARİ ŞARTLARI
İnsanlık tarihi bir yönüyle ilahlar tarihidir. Binlerce puta ilah zannıyla tapılmış ve tapılmaya devam ediliyordu. Bu âyetlerin indiği günlerde, dünya genelinde olduğu gibi Mekke’de de onlarca put vardı. Kâbe’nin içi olduğu gibi etrafı da putların sergilendiği bir açık hava müzesi haline gelmişti.
İşte böyle bir ortamda, İhlas sûresi şu evrensel mesajı verdi: Sizin ilah dediğiniz, ilah olmaz. İlah olmanın asgari şartları vardır.
Ehad olmayan, Samed olmayan biri ilah olamaz.
Doğuran, doğurulan ve dengi olan biri ilah olamaz.
Kısaca, Lâ ilâhe İllallah/Allah’tan başkası ilah olamaz.
(1-4) TEHVİD, HAYATA İHLAS OLARAK YANSIR
Genelde bu sûre ile ilgili şu soru çok sorulur: İçinde bir kere bile İhlas kelimesi geçmeyen bu sûrenin ismi neden ihlas oldu?
Cevap: İhlas bu sûrede sebep olarak değil, sonuç olarak vardır. Çünkü, Tevhid sebep, ihlas sonuçtur. Tevhid olmazsa ihlas olmaz.
Bu durumda ihlas, tek ilah inancının, tek niyet olarak hayata yansımasıdır.164
Bu yansıma bilinçli bir insan tarafından şöyle ifade edilir: Benim bu dünyada en büyük amacım Allah’ın rızasını kazanmaktır. O amacıma hizmet eden her şey benim yapacağım, etmeyen her şey benim uzak duracağım şeydir.
(2) ORUÇ SAMED OLMA DENEMESİDİR. BU DENEMEYİ YAPAN “LÂ SAMEDE İLLALLAH” DER
Allah’ın Samed ismi, yarattığı her şey kendisine muhtaç olan ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir.
Oruç ibadeti insana “Allah’tan başkası Samed olamaz” dersi verir. Oruca niyet, aslında bir nevi kişinin nefsine haddini bildirmesidir.
Bu kurgu içinde anlatırsak, hevâ-i nefs (nefsin kötüyü isteyen tarafı) insana der ki: Senin kimseye ihtiyacın yok. Sen sana yetersin.165 Oruç da insana der ki: Haydi bir dene. Allah’ın verdiklerinin tamamından değil, yeme ve içme gibi iki nimetten vazgeç. Eğer onlar olmadan yaşarsan, bağımsızlığını ilan et.
Nefis Ramazan ayında 30 gün bu denemeyi yapar; her günün sonunda şunu anlar: Yaratılan her varlık Allah’a muhtaçtır. Başkasına muhtaç olmayan sadece Allah’tır. Yaşayarak anladım ki, “La Samede İlla hû/O’ndan başka Samed yoktur.”
(1-4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Allah rızasını kazanmak bütün hedeflerinin yönünü belirleyen en büyük hedefin olacak. Niyetin bu hedefe ulaşmak olacak. İhlas ve takva bilincin bu niyeti; bu niyetin saflığını ve duruluğunu bozan her şeyden seni uzak tutan manevî zırhın olacak.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. Gökteki yıldızlara NECM deniyor, yerdekilere de Sahabe. Yerdekilerin de yıldız olduğu Peygamber Efendimizin şu kutlu sözüyle tescil ediliyor: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir166” Biz de bu sözün sahibi olan Peygambere tabî oluyoruz. Cahiliye karanlığı içinde bir yıldız olarak varlığınız fark edildikçe içinde bulunduğumuz şartlar zorlaşıyor. Ama her şeye rağmen “ölürüz ama dönmeyiz” kararlılığında yolumuza devam ediyoruz.
BANA NE DİYOR? Allah katında sen de bir yıldız olmak ister misin? “İsterim” diyorsan, Allah katında yıldız olmak kolay değil. Böyle bir değer, elbette çok emek ister. Herkes için emeğinin karşılığı vardır. Şunu hiç unutma! Allah katında; O’nun yolunda harcadığın emeğin kadar değerlisin. Emek verdikçe değerleneceksin. Bulunduğun zamanı ve zemini bahane yapma. Vahyin mesajını insanlığa taşımada sen de bir yıldız ol.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Necm, yıldız anlamına gelir. İnsanlar asırlardır, yıldızlara bakarak yön ve yol buldular. Özellikle çöl ve deniz insanı için yıldızlar, bir pusula, bir harita, bir kılavuz kaptan mesabesindeydi. Tefsircilerimiz bu sûrede geçen Necm kelimesinin bir sembol olarak Kur’an âyetlerine ve Hz. Muhammed’e (sav) işaret ettiğini de söylüyorlar.
BANA NE DİYOR? Peygamber yolu aynı zamanda o yolda yürüyenleri Allah katında yıldız yapan bir yoldur.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Lât, Uzzâ ve Menât Gibi Putların Bütün Zamanlardaki Karşılığı Nedir?
19. âyet: Peygamber Efendimizin geldiği çağda öne çıkan putların insanların yaşadığı bütün zamanlarda sembolik bir karşılığı var. En büyük olarak bilenen ve tapılan üç puta bakalım; Lât; Yönetim ve iktidarın, Uzzâ; gücün, Menât ise paranın sembolü olarak öne çıkmıştı. Bu tespitlerin sağlam bir temele oturması için, put isimlerine daha yakından bakalım. Lât kelimesi evreni yöneten ilah kelimesiyle aynı kökten geliyor. Mutlak otoriteyi ifade eder. Uzzâ kelimesi, güç, kuvvet anlamına gelen, Azîz isminin farklı bir şekilde telaffuzudur. Menât kelimesi üzerinde biraz duralım; İngilizcede para anlamına gelen “Money” isminin, milattan önce antik Roma’da bir putun ismi olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca Azerbaycan’ın para biriminin de “manat” olması dikkat çekici. Bu semboller üzerinden çağları okuduğumuzda, zamanın değişmesiyle değişen pek de bir şey olmadığını görüyoruz. Dünyevileşen insanlar, genelde bu üç şeyin de peşinde oluyor. Bunlar kimin elindeyse, onun yanında saf tutuyorlar.
BANA NE DİYOR? Tarafını seçerken ölçün ne? İktidar (Lât), Güç (Uzzâ), Para (Menât), neredeyse orada mısın, yoksa ne olursa olsun hakkın yanında, Allah’ın razı olduğu tarafta mısın?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
29. âyetin sürece dair mesajı: Dönmek isteyenler her zaman bir bahane bulabilir, siz her şeye rağmen yolunuza devam edin, hidâyet denen mânevî ilaca ihtiyacı olan birçok insan var.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-4 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Doğan, batan) Kayıp giden (yol ve yön gösteren her bir) yıldız (ve doğru yolu göstermesiyle her biri birer yıldız gibi olan Kur’an âyetleri) şahit olsun ki;
2. (Ey Müşrikler! Çocukluğundan beri içinizde yaşayan, üstün ahlakî meziyetlerine bizzat şahit olduğunuz) Arkadaşınız (Muhammed, bazılarının iddia ettiği gibi) ne (haktan) sapmış ne de (birileri tarafından) aldatılmıştır.
3. O (kesinlikle) hevâ ve hevesine göre konuşmaz.
4. Onun (size) konuştukları (Rabbinden) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir.
(1) GÖKTEKİ YILDIZLAR, YERDEKİ YILDIZLARIN ŞAHİDİDİR
Kur’an, sûre başlarında öne çıkardığı şahitliklerde genelde güneş, ay yıldız gibi gök cisimlerini kullanıyor.
Bu kullanım üzerinden şu mesaj veriliyor: Gökyüzünde gördükleriniz saatin akrep ve yelkovanı gibidir. Onların hareketi, o hareketin arkasındaki, milyarlarca yıldızın, galaksinin, gök adasının işleyişindeki harika sistemi de gösterir. O yüzden gökte bir şeyin şahitliği demek, dünya dışında var olan her şeyin şahitliği demektir.
Şahitliği böyle anladığımızda, buradaki necm gökteki bütün yıldızlar adına, yeryüzünün en büyük mânevî yıldızı olan Hz. Muhammed’in şahidi olup manen şöyle diyor: Bizi yaratan zatla, onu gönderen zat aynıdır. Onun doğruluğuna tüm kâinat şahittir.
(2) “BEN ALDATILMIŞ, KANDIRILMIŞ BİRİ OLABİLİR MİYİM?”
Dünya imtihan dünyası olduğu için, Kur’an imtihan dekoru içinde şeytanı aldatma, kandırma, saptırma niyeti olan bir varlık olarak tanıttığı için, bu dünyanın dekorunda aldatılma, kandırılma ihtimali her zaman vardır.
Bu ihtimalin olduğu yerde şüphe olur. Şüphenin olması imtihan dekorunda aldatılmaya ve kandırılmaya karşı bir ön tedbirdir.
Bu tedbirin gereği olarak, her insanın -hayatın içinde birçok şeyde olduğu gibi- dine davet karşısında da aldatılma, kandırılma endişesi yaşaması gâyet normaldir.
Hatta yaşamalıdır; gelecekte önüne çıkacak ve şüphelenme sebebi olacak ne kadar soru ve konu varsa, onların önemli bir kısmını baştan görmesi, baştan halletmesi, mânevî hayatının geleceği adına çok önemlidir.
Bu şüphelerin halledilmediği bir mânevî hayatta, insan Müslüman olur ama onun Müslümanlığı gel-gitleri olan, kendine hayrı olmayan, başkasına güzel örnek olma noktasında standartların altında kalan bir Müslümanlık olur.
Biz şuna inanıyoruz: İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde mâkul bir cevabı ve açıklaması olmayan hiçbir soru ve konu yoktur.
Böyle inandığımız için de şunu ilan ediyoruz: Giderilemeyecek hiçbir şüphe de yoktur.
Böyle inanan bir insanın aldatılması ve kandırılması çok zordur. Böyle bir tahkiki iman, her türlü aldatılmanın ve kandırılmanın önünde güçlü bir engeldir.
(3-4) “ONUN KONUŞTUKLARI VAHİYDİR” DEMEK NE DEMEK?
Bu âyetler Mekke’nin ilk yıllarında ve gelecek yıllarda peygamberimize atılan ve atılacak olan iftiralara cevaptır.
Daha önce ifade ettiğimiz gibi Peygamberimize atılan iftiraların merkezinde (haşa) onun mecnun olması ve âyetleri kendisinin uydurması gibi gerçek olmayan bir iddia vardı.167
Bu âyetler böyle bir bağlamda iniyor ve Kur’an bu âyetler üzerinden şu şahitliği yapıyor: “Onun Allah’ın kelamıdır diye söylediği her söz kendisine indirilen vahiydir.”
Anlamı bu olan âyetleri bazıları tarihi arka planı dikkate almadan okudukları için “Peygamberimizin bütün hadislerinin de vahiy olduğunu iddia ettiler.”
Bu iddialar İslam tarihinde “iki uç” meydana getirdi.
Bir tarafta zayıfı ile güçlüsü ile bütün hadislere vahiy diyenler.
Bir tarafta hadislerin tamamını reddedenler.
Hadislerin vahiy olamayacağının en büyük şahitleri Kur’an ve sahabilerdir.
Kur’an’ın şahitliğini itab âyetlerinde ve istişareyi emreden âyetlerde görüyoruz.
İtab âyetleri Peygamberimizin yapmış olduğu hatalara binaen inen uyarı/eleştiri/tenkit âyetleridir.168
Eğer peygamberimizin her konuştuğunu vahiy olarak kabul edersek, şu tersliği de kabul etmemiz gerekecek. Gelen vahye göre, Allah (cc) Peygamber Efendimize bir söz/hadis söyletecek, arkadan gelen vahiy “Niye böyle söyledin?” diye uyarı/eleştiri amaçlı gelecek. Böyle bir şeyin kabulü imkansızdır.
İtab âyetleri ile ifade ettiğimiz olayların tamamında Peygamber Efendimiz (sav) kendi düşüncesine göre karar vermiş ama kararları isabetli olmadığı için Allah’tan uyarı anlamında âyetler gelmiştir.
Sahabilerin şahitliğine gelince bu konuda çok sayıda örneği temsilen bir örneği aşağıdaki başlık altında paylaşalım.
"SEN KİM, PEYGAMBERE TAVSİYE KİM!"
Peygamber Efendimiz (sav) Bedir savaşında karargahını, Bedir kuyularının alt tarafına kurmuştu. Eğer sahabiler Peygamberimizin her yaptığını vahiyle yaptığını bilselerdi şöyle düşünmeleri gerekirdi: "Her sözü vahiy olan her yaptığını vahye gören yapan Peygamber bir şey yapıyorsa o kesin doğrudur. Ona akıl vermek bizim ne haddimize. Tavsiyede bulunmamız çok büyük bir saygısızlık olur…”
Böyle düşünmeyenlerden biri olan Hubab bin Munzir (ra) Peygamberimizin yanına geldi ve bir tavsiye de bulundu…
Şimdi burada duralım.
Eğer Peygamberimiz (sav) "Benim kimsenin aklına ihtiyacım yok. Ben Allah’tan vahiy alıyorum, siz kim benim kararlarımı tartışmak kim.” gibi bir imaj169 verseydi veya kraldan daha çok kralcı olan biri "Sen kim, Peygambere tavsiyede bulunmak kim?" deseydi, 33 yaşında genç bir delikanlı olan Hz. Hubab (ra) Peygamberimizin yanına gidebilir miydi?
Hubab bin Munzir Peygamber Efendimize alternatif teklif götürmeden önce ona “Verdiği bu kararın vahye dayanıp dayanmadığını” sordu. Peygamber Efendimiz (sav) kendi görüşü olduğunu söyledi.
Bunun üzerine Hz. Hubab(ra) karargâhın düşmana en yakın kuyunun yanına kurulması gerektiğini diğer kuyuların da kapatılmasını teklif etti.
Peygamber Efendimiz (sav) biraz düşündükten sonra bu teklifi daha uygun bularak kabul etti.
Kısaca, Peygamber Efendimiz Allah'tan vahiy aldığı halde insanlardan gelecek tekliflere kapı kapatmıyor, benim kimsenin aklına ihtiyacım yok gibi bir imaj vermiyordu. Efendimiz verdiği bu imajla bütün zamanlarda “liderlik” yapacak olan insanlara “liderin tâbî olması gereken” sünnet-i seniyye ölçülerini de göstermiş oluyordu.
ARA BİLGİ: Hadis konusu çok önemli bir konu. Biz yukarıda “iki uç” olarak ifade ettiğimiz kabulleri doğru bulmuyoruz. Bu konuda iki uç arasında bir “dengeli duruş” olduğuna inanıyoruz. Bu dengeli duruşu Tefsir Usulümüzde iki yasa altında geniş olarak anlattık. Bu konuda bütüncül bir bakış açısı için,
(11) Peygamberlik Yasasında “Hadis Nedir?” başlığı altında yaptığımız açıklamalara,
(20) Evrensellik Yasasında “Hadis Anlayışında Reform” başlığı altında yaptığımız açıklamalara bakılabilir.
(1-4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bilinçli bir Müslüman için “Ben Müslümanım” demek “Ben gökteki bütün (necm) yıldızların doğruluğuna şahit olduğu bir davanın şahidiyim.” demektir.
Kendine soracağın soru şu: “Ben de bir yıldız gibi şahit miyim? Ben de bir yıldız gibi manevî karanlık içinde olanlara yol ve yön bulmada yardımcı oluyor muyum?
5-18 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
5. (Kaynağından şüphe ettiğiniz) Bu vahyi ona, üstün özellikleri olan (Cebrail) öğretmiştir.
(Cebrail’in nasıl geldiğini, Peygambere nasıl vahyettiğini merak ediyorsanız, işte vahyin ilk geliş anından bir kesit:)
6. (Cebrail Peygambere vahyetmek için Hira-Nur Dağı’na geldiğinde) Eşsiz güzelliğe sahip görkemi her yanı kapladı.
7. O (esnada) ufkun en yüksek noktasındaydı. (Orada kendini bütün ihtişamı ile gösterdi.)
8. Sonra (mağaraya) yaklaştı, derken (aşağı doğru) sarkıverdi.
9. Nitekim (Peygamberle aralarındaki mesafe) iki yay170(mesafesi) kadar (oldu) hatta daha da yakındı.
10. Böylece (Allah) kuluna vahyedeceğini vahyetti.
11. (Bu görülen bir hayal veya rüya değildi. Bütün bunlar olurken) Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.
12. (Ey müşrikler! Şimdi siz içinizdeki en güvenilir insanın) Gördüğü (şey) hakkında (hâlâ) onunla tartışacak mısınız?
13. (Siz tartışırken Peygamber ondan defalarca vahiy aldı. Bu arada) Onu (asli sûretiyle) bir kez daha gördü.
14. (Peki nerede görmüştü? Maddî âlemin sınırlarının bittiği, bambaşka bir âlemin kapılarının açıldığı noktada) Sidretü’l-Münteha’nın yanında.
15. (Vaad edilen cennetlerden biri olan) Me’va cenneti de (hemen) onun yanındadır.
16. O esnada sidreyi kaplayan (ilahî nurlar öyle bir) kaplıyordu (ki, muhteşem güzellik her yeri sarmıştı.)
17. Göz (gördüğü, bu muhteşem manzara karşısında) ne şaştı ne (de daha fazlasını talep ederek) haddi aştı.
18. Gerçekten de (görülen ne hayaldi, ne de halisünasyon) o, (Cebrail’i görmek ve vahye muhatap olmak gibi) Rabbinin (varlığına, birliğine işaret eden) âyetlerinin en büyüğünü gördü.
(5-18) YERDEKİ SORU: ÇOK MERAK ETTİM BU VAHİY NASIL GELİYOR? GÖKTEN GELEN CEVAP…
Fatiha sûresinde örneklerini göstermiştik. Kur’an’da âyetlerin dizilişi, önceki âyet okunduğunda, sonraki âyetin akla gelebilecek sorulara cevap verecek içerikte gelmesiydi.
Bu sûrede 5-18 âyetler, 3. ve 4. âyeti okuduktan sonra, “Çok merak ediyorum. Bize gelmeyen vahiy ona nasıl geliyor? Bu sözleri kendisi uyduruyor olabilir mi? Görsek de bu âyetlerin nasıl geldiğini bize detaylı olarak bir anlatsa.” şeklinde akla gelen ve gelebilecek olan soruların cevabı olarak iniyor.
12. âyet de “Gördüğü (şey) hakkındaonunla tartışacak mısınız?” ifadesiyle bu soruların geleceğine, verilen cevaplar üzerinde tartışma olabileceğine işaret ediliyor.
Bu tartışmada, Kur’an’ın istediği noktaya gelebilmemiz için bir şeyi çok iyi bilmemiz gerekiyor. Bu hadisenin adı mucizedir.
Peki, mucize nedir? …
Bizi bu sorunun cevabına götürecek bir başlıkla devam edelim.
(5-18) “BANA VAHİY GELDİ” DEMEK, “BEN MUCİZE GÖSTERİYORUM” DEMEKTİR?
“Hz. Muhammed (sav) mucize göstermiş midir?” sorusuna “hayır” demek imkansızdır.
“Evet”, dedikten sonra da en başa konacak mucizenin adı da Kur’an’dır.
Mucizeler anlatılırken vahyin geliş şeklinin mucize olduğundan çok bahsedilmez.
Mucize kelimesinin, “Göreni aynısını yapmakta aciz bırakan şey” anlamına geldiğini dikkate alırsak; vahyin gelişi, aynıyla tekrarı mümkün olmadığı için gerçek bir mucizedir.
Peygamberimize vahyin gelmesi bir defada toplu gerçekleşen bir mucize değildir. Cebrail (as), 6236 âyeti kaç seferde getirmişse, o sayıda mucize gerçekleşmiştir. Bu konuda kesin bir sayı vermek imkansız ama her seferde ortalama 6 âyet getirdiğini varsaysak, en az bin mucizenin gerçekleştiğini söyleyebiliriz.
İnanç dekorunda bir hadisenin adı mucize olunca, o hadiseye dinden bağımsız bakıldığında, aklın anlamadığı, mantığın kabulde zorlandığı birçok durum ortaya çıkar. Ama dinle beraber din mantığı içinden bakılırsa, bütün taşlar yerine oturur.171
Din mantığında en güçlü referansımız yaratılan âyetlerdir; atomdan güneşe kadar o âyetlerin aynıyla benzerinin insanlar tarafından yoktan yaratılamayışı, bütün insanların bunda aciz kalınması yaratılan her şeyi mucize yapıyor.
Allah’ın yarattığı varlıklar üzerinden bu kadar mucizeyi göstermesinden sonra peygamberine vahiy göndermesi gibi bir mucizenin ol(a)mayacağını düşünmek, 300 kiloyu kaldıran bir haltercinin, bir su bardağını kaldıramayacağını düşünmek gibi bir şey olur.172
Mucizeyi mucize yapan bizzat failin Allah olmasıdır. Failin Allah olduğu yerde imkansız yoktur. O noktada kalbimiz mutmain olsun diye hikmetini sual edebiliriz.
Kur’an’da (Necm sûresinin 5-18 arası âyetlerinde olduğu gibi) bu tür anlatımların tamamındaki ortak mesajlardan biri de şudur: “Vahyin kaynağı onu size duyuran insan değil, Allah’tır.”
Özetlersek, bu tür âyetlerdeki anlatımları iki türlü değerlendirebiliriz.
Birincisi olduğu gibi anlarız. Üzerine yorum yapmayız.
İkincisi Kur’an’ın görünmeyen âlemi, görünen âleme anlatırken birtakım semboller kullandığını, olayları mecaz ve teşbih sanatı kullanarak anlattığını kabul eder birtakım değerlendirmeler yaparız.
Biz ikinciyi kabul ediyor ve şöyle bir değerlendirme yapıyoruz.173
Bu olay gerçekleşmiştir.
Bu olay bu dünyadaki bütün fizik yasalarının dışında sınırları olmayan, kendine özgü yasaları olan bir âlemde gerçekleşmiş bir olaydır.
Biz sınırlı bir âlemde yaşadığımız için bu olay sınırlı olarak anlatılmıştır. Bir gün Allah nasip eder cennete gidersek ve orada, bu olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğinin bize gösterilmesini istersek, bize gösterildiğinde diyeceğimiz şeylerden biri şu olacak: “Biz sınırlı dünyada bu hadiseyi anlamakta çok zorlanmıştık. Ama şimdi gördük ki, bu hadise dünyadan bakınca değil, ahirtten bakınca anlaşılabilecek bir şeymiş.”
NECM SÛRESİNİN (5-18) ÂYETLERİNİ 21. ASIRDA ESTONYA’DA, İSVEÇ’TE VE ÇİN’DE ANLATIRKEN NASIL BİR YÖNTEM İZLEMELİ
Farkında olsun olmasın bir Müslümanın “Ben Müslümanım” diyerek kendini tanımlamasıyla birlikte İslam dininin ona yüklediği üç görev vardır.174
İslam dinini öğrenmek,
Bir Müslüman olarak güzel örnek olmak,
Soranlara dinini anlatmak,
Tanım ve görev konusunda dipnotta verdiğimiz önemli bilgilerin okunduğunu varsayarak devam edelim.
Başlıkta bahsettiğimiz ülkeler, internet üzerinden “Dünyada ateizmin en yaygın olduğu ülkeler hangileridir?” sorusuna aldığımız cevaplar arasında öne çıkanlar.
Başlıktaki soruyu, -Müslüman ülkelerde dinle bağlantısı zayıf olan insanları da dikkate alarak- “Dinden uzak olan insanlara Necm sûresinin (5-18) âyetlerini nasıl anlatmalı?” şeklinde sorup daha genel hale getirmek de mümkün.
Bu âyetlere evin çatısı dersek, evin çatısının varlığını kabul etmek için evin temelinin ve duvarlarının varlığının da kabul edilmesi gerekir.
İslam dininde temel,
Allah’a ve âhirete imandır.
Duvarlar Kur’an ve o Kur’an’ı bize duyuran Hz. Muhammed’dir (sav).
21. asırda yaşayan biz Müslümanların büyük bir bölümü Müslüman bir toplum içinde doğup büyüdüğümüz için bu temel ve duvarlar (az-çok, zayıf-güçlü) bir şekilde bizde de var.
Ama Müslüman olmayan veya Müslüman olduğu halde dinden uzak olan insanların çoğunda bu temel ve duvarlar ya hiç yok ya da yanlış bilgiler şeklinde var.
O yüzden onlara yönelik yapılacak bir anlatımda ilk anlatılacak yer çatı mesabesinde olan bu ve benzeri âyetler olmamalı.
Bu çatıdan bahsetmeden önce bu çatının üzerinde duracağı temel ve duvarlara öncelik verilmeli.
Biz Tefsir Usulümüzde temel ve duvar mesabesinde olan konulara birçok yasa altında dikkat çektik. O yasalardan (2) Aklın İşleyiş, (5) Mükemmellik, (11) Peygamberlik, (20) Evrensellik, (21) İlim/Bilim Yasası gibi yasalara bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
(5-18) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Uzaktan, yüzeysel bilgiyle bakanlar için izahı zor gibi görünen bütün âyetlere temel, duvar, çatı bütünlüğünde ve din mantığı içinde baktığında, bu âyetleri dünyanın neresinde, kime karşı olursa olsun makul bir şekilde anlatabilirsin.
Şunu hiç unutma, aklı yaratan da ona bu âyetleri gönderen de Allah’tır. Kaynak aynı olunca, temelden ve duvardan başladığında aklın almayacağı ve “makul” diyemeyeceği bir âyet olamaz.
19-23 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
19. (Ey Mekke’nin Müşrikleri! Vahyin kaynağı hakkında verilen bu bilgilerden sonra bir muhasebe yaptınız mı? Mesela) Hiç düşündünüz mü; Lat ve Uzza’yı.
20. Ve üçüncü (put) olan Menât’ı (ve neden bunlara taptığınızı?)
21. (Bir de yaptığınız şu paylaşım yok mu! Varlığı ile övündüğünüz) Erkek çocuklar sizin (varlığından utanç duyduğunuz) kız çocuklar da Allah’ın, öyle mi?
22. Eğer böyleyse, bu ne haksız bir paylaşım!
23. (Taptıklarınız da, paylaşım diye yaptıklarınız da size ait kuruntular! İsmi geçen) Bu(sözde ilahlar) sizin ve atalarınızın (kafanıza göre) uydurduğu isimlerdir. Allah, onlarla ilgili (“Bunlara yetki verdim, bunlara da tapılabilir” şeklinde) ‘hiçbir delil’ indirmemiştir. Bunları söyleyenler, Rablerinden kendilerine yol gösterici (olarak Kur’an ve Peygamber) gelmiş olmasına rağmen (onları hiç dikkate almayıp) sadece varsayımlarına ve bir de nefislerinin arzularına uyuyorlar.
(19-23) DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDE ASIL SAPAN, ALDANAN VE HEVÂSINDAN DELİLSİZ KONUŞAN KİMMİŞ, ANLAYACAKSINIZ
19-23 âyetler, bu âyetlerin dizilimindeki konu bütünlüğüne uygun olarak geliyor.
Kur’an bu âyetler üzerinden, doğrudan putlara “yanlış” demek yerine, “yanlışlarını kendileri bulsun” diye “Hiç düşündünüz mü?” sorusu üzerinden onların mânaya karşı paslanmış olan akıllarını hareket ettirmek istiyor.
Paslı olan akıl harekete geçse, vahyin terbiyesi ile hidâyete erse, onlara şu soruları soracak:
Yaratılandan ilah olur mu?
Lat, Menat, Uzza şimdiye kadar neyi yarattı?
Atomdan güneşe her şeyi yaratma gücü olmayan, bir put ilah olabilir mi?
Gözü yaratma gücüne sahip olmayan bir put, kendisine ibadet edenleri görebilir mi?
Kulağı yaratma gücüne sahip olmayan bir put, kendine ibadet edenleri duyabilir mi?
Kendisi başkasına muhtaç bir put, ihtiyaçları karşılayabilir mi?
Bu soruların cevaplarını anlayan şu gerçeği de anlıyor: Asıl sapan, aldanan, hevâsından delilsiz konuşan Hz. Muhammed değil, putlara tapanlarmış.
Özetlersek, vahiy bize dolaylı olarak şöyle diyor: Doğrudan insanların putlarına toslamayın. Onları kırmayın. Onlara tapanları, onlar üzerinde düşündürün. Vahyin terbiyesi ile hidâyete erdiklerinde, gün gelecek o putları kendi elleriyle kıracaklar.
(19-23) KİME TAPILACAĞINA KARAR VEREN İÇTEKİ PUT: HEVÂ175
Şunu biliyoruz: İnsanlık tarihinde, insan zihninin ürünü olan binlerce sözde ilah olmuş.
Gerçek ve tek ilahın Allah (cc) olduğuna iman ediyor ve bu imanı da Lâ ilâhe illallah ile ilan ediyoruz.
Burada, önemli bir farkındalık elde etme adına şöyle bir soru soralım; Allah dışındaki sözde ilahlar arasında bir protokol sıralaması yapılsaydı, birinci hangisi olurdu?
Elinde seçme yetkisi olup, kimin ilah olacağına karar verip onun ilah olarak atamasını yapan mı?
Yoksa seçme yetkisi olan tarafından seçilip atanan mı?
Elbette, seçme ve atama yetkisi olan. Peki bu kim? Cevap: İnsanın kötülüğü isteyen ve arzulayan hevâsıdır. İnsanlık tarihi boyunca kendisine “ilah” diye tapılan bütün putları seçen, atayan makam hevâ-ı nefisdir; yani bu nefsin esiri olan insandır.
Bu durumda en büyük put olma adayı insanın içindedir.
Bu gerçek Kur’an’da iki âyette176 benzer cümlelerle şöyle ifade edilir.
“Menittehaze ilâhehu hevâhu / Hevâsını ilah edineni gördün mü?”
Bu açıklamalardan sonra âyetteki bu soruya cevabımız şu olabilir: “Evet gördük ya Rabbi! Hiç de uzağımızda değilmiş. Tam da içimizdeymiş.”
Bu durumda duamız da şu olur: “Ey Rabbimiz! Ona mahkum olmaktan, onun esiri olmaktan, senin isteklerin karşısında onun isteklerini yapmaktan sana sığınırız. Ona hakim olma, onu etkisiz kılma noktasında yapmamız gerekenleri yapmak için bize yardım eyle.”
(19-23) “HEVÂ İLAH OLURSA NE OLUR?”
“19-23 âyetler hevânın ilah olduğu bir toplumda ne olur?” sorusuna cevap vererek, bütün asırlara şu mesajı veriyorlar: Hevâ ilah olursa, onun ilah olduğu toplumda doğruyu yanlışı belirlemede vahiy referanslı ilahi ölçüler devre dışı kalır; ölçüler hevâ tarafından belirlenir.
İşte o ölçülerden bazıları;
O ölçüye göre âyette sayılan üç put ve diğer bazı putlar (haşa) Allah’ın kızlarıydı. O kızlar (haşa) Allah’ın cinlerle olan evliliğinden olmuştu.
O ölçüye göre, melekler de Allah’ın kızlarıydı.
O ölçüye göre dişi olan putlara ne kadar saygı gösterirlerse, Allah kendilerini o kadar çok sevecekti.
O ölçüye göre, Allah (haşa) kızları daha çok seviyordu; böyle olduğu için de erkek-kız taksiminde, kızlar Allah’ın payına düşüyordu.
Gelecek âyetlerde benzer konular yine karşımıza çıkacak ve yine kısaca değineceğiz. Bu konuda ayrıntılı bilgi için dipnottaki çalışmaya bakılabilir.177
Özetlersek, bu âyetler üzerinden verilen mesajlardan biri de şu: Ölçüyü yaratan değil de yaratılanlar koyarsa, hevâ ilah olursa, ahlakî çöküntü ve batıl inançlar kaçınılmazdır.
(19-23) GÜNÜMÜZDE BİR ŞEYE “PUT” DEMEDE ÖLÇÜ NEDİR?
Günümüzde birine karşı “Şu senin putun olmuş” ifadesi, dolaylı olarak sen müşrik ve kâfirsin anlamına geleceği için söyleyen açısından çok ciddi sonuçları olan bir ifade olur.
Peygamber Efendimizin bir hadislerinde bu sonuç şöyle ifade ediliyor: “Herhangi bir kimse, din kardeşine 'Ey kâfir!' derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne âla. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner."178
Günümüzde geçmişteki putların birebir iz düşümü olan ve kendileri için “Bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara tapıyoruz.”179 denilen putlar cinsinden put bulmak oldukça zor. Ama insan ile Allah arasına giren, insanı Allah’tan uzaklaştırma noktasında birçok şey bulmak mümkün.
Bu noktada kişinin -başkasına değil- bir nefis muhasebesi adına kendine sorması gereken sorulardan biri de şudur:
Benim putum var mı? Varsa onun ne olduğunu nasıl anlayabilirim?
Cevap: -Varsa- Kendi putunu Allah’ın emirleri karşısında, o emri yerine getirmene engel olan “vazgeçilmezlerin” arasında arayabilirsin.
Allah’ın açık bir emirle yapılmasını yasakladığı şeyi, yapma konusunda bağımlı olmuşsan, yapmadan duramıyorum, ne yaparsam yapayım bir türlü vazgeçemiyorum noktasına gelmişsen, o şeyin senin putun olma ihtimali vardır, denilebilir.
O şeyi yapmakla kalmayıp, başkalarına beğendirme, sevdirme, yaptırma noktasına gelmişsen, ihtimali yükseltiyorsun demektir.
(23) ÖNEMLİ TEMEL KAVRAMLARDAN BİRİ: ZAN
İniş sırası üzerinden okumada 23. âyette ilk kez karşımıza çıkan kavramlardan biri de zan kavramı. Aynı kavramı bu sûrenin 28. âyetinde de görüyoruz.
Zan kesin olmayan bilgi; tahmin demektir. Türkçemizde hem zannetmek hem de sanmak şeklinde kullanılır. Mahkemede hakkında suçlama olan kişinin suçu kesinleşene kadar o kişiye “sanık” denilir.
Zan kelimesi türevleriyle beraber Kur’an’da 68 defa geçiyor. Bunların neredeyse tamamında kesin olmayan zayıf bilgi; tahmin ve kuruntu şeklinde geçerken Bakara sûresinde (46. ve 249. âyetlerde) muhakkak anlamına gelen ve kesinlik ifade eden “İnne” edatı ile kullanıldığı için kesin bilgi anlamında kullanılır.180
Bakara sûresinde öne çıkardığımız âyetlere istisna dersek Kur’an zan kelimesini genelde gerçeğin, hakikatin karşısında zayıf temelsiz bilgi olarak kullanılıyor.
Kur’an Necm sûresindeki iki âyette ve gelecek pek çok âyette vahyin ortaya koyduğu hakikatlere/gerçeklere iman etmeyenleri zanna tabi oldukları için eleştiriyor.
Bu konuyu aşağıdaki başlıkla günümüze getirelim ve soralım,
(23) İNSAN DOĞASI HAYATINI ÇOK ETKİLEYECEK KONULARDA ZANDAN ARINMAK İSTER
Hayatın olağan akışı içinde şöyle diyen insanlar duymayız,
Az sonra sattığım evin parasını alacağım. Paraların sahte olduğunu zannediyorum ama önemli değil.
Az sonra hayati önemi olan bir ameliyat için doktora gideceğim. Doktorun diplomasının sahte olduğunu zannediyorum ama önemli değil.
Az sonra bizim çocuğu otobüsle yolcu edeceğim. Şoförün ehliyetinin olmadığını zannediyorum ama önemli değil.
Hayatın içinde bizim için çok önemli olan üç konuda örnek verdik. Bu örneklerin hepsinde insan doğası zannı sıfırlamadıkça rahat edemez. Zan var olduğu müddetçe rahatsız olur, huzur bulamaz.
Tefsir Usulümüzde (1) İnsan Yasasında bahsettik. İnsan dünyaya nereden geldiğini, burada niçin bulunduğunu, buradan sonra nereye gideceğini kesin olarak bilemediğinde huzur bulamaz.
Dünyada huzur bulan insanlar ya bu sorularına cevap buldukları için huzurludur ya da bu soruların cevabını düşünmedikleri veya unuttukları için huzurlu görünürler.
Bu ifadelerimizi aşağıdaki başlıkla açalım,
(23) İSLAM DİNİNDE NE BULDUN?
Bu sorunun yanına şunları da koyalım,
Müslüman olunca ne buldun?
Din sana en fazla hangi duyguyu verdi?
Bu soruların cevabı huzur, mutluluk ve güvendir. İslam dini insana bunları vermek için vardır.
Bilinçli bir Müslüman İslam dininde ilk olarak “Nereden geldim, neden buradayım, buradan sonra nereye gideceğim?” gibi soruların cevabını bulur.
“Peki bunların bulunması neye bağlıdır?” İmanın zandan arınmasına bağlıdır. İçinde zan olan Allah’a iman, huzur vermez. İçinde zan olan âhirete iman, huzur vermez.
Eğer “dinde var olan” birileri tarafından bulunamıyorsa, bu onun yokluğundan değil, arayandaki eksiklikten kaynaklanır.
Bu konu İslam dininde temel konuların başında geldiği için Tefsir Usulümüzde bu konunun üzerinde geniş olarak durduk.
Bu konuda zannın azalması, imanın güçlenmesi adına (2) Aklın İşleyiş, (3) Şahitlik, (5) Mükemmellik, (6) Kemal ve (6/4) Hakikatin Yasalarının okunmasını, bilinmesini önemle tavsiye ediyoruz.
(19-23) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Mümin kelimesinin Allah’a bakan manası güven veren, insana bakan manası iman etmekle huzur ve güven bulan demektir. Günümüzde mümin sıfatını taşıyan birçok kişinin bu huzur ve güveni bulamadıklarını, bulamadıkları için de yaşadıkları şehir ve ülkelerin hem onlara hem de başkalarına güven vermediğini üzülerek görüyoruz.
İslam dininde ve Müslümanlarda açık arayan bazı kimselerin de bu olumsuzluğu dine fatura ettiklerini de biliyoruz.
Bütün bunlara rağmen iman etmekle huzur ve güven bulmuş insanlar olarak şu gerçeği ilan ediyoruz: İslam dini, inancını zandan arındıran, imanını doğru ve makul bilgilerle güçlendirenler için hem dünyada hem de âhirette huzurun ve güvenin kaynağıdır.
24-30 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
24. (Puta tapmada bu ısrar niye?) Yoksa insan (kendi ürettiği bu sözde ilahlarla) her (istediği ve) arzu ettiği şeye sahip olacağını mı sanıyor? (Yoksa o putlardan ve bazı meleklerden şefaat mi umuyorlar?)
25. (Hayır, hayır! Asla umdukları gibi
olmayacak!) Âhiret de, dünya da
Allah’ındır. (Her yerde ve her zaman O’nun sözü geçer.)
26. (Müşrikler hiç ümitlenmesinler.) Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, (O’nun) dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.
27. (Müşriklerden) Âhirete iman etmeyenler (meleklerden şefaat beklemekle kalmıyor) melekleri (Allah’ın kızları olarak görüp) dişilerin isimleri ile isimlendiriyorlar.
28. Bu konuda ellerinde (vahiy kaynaklı) bir bilgi yoktur. Sadece varsayımlarıyla hareket ediyorlar. (Tamamen zannî bilgiye dayanan) Varsayımlar asla gerçeğin yerini tutmaz.
29. (Ey Resûlüm!) Artık sen, (cehaletin diz boyu değil, gırtlak boyu olduğu bu zeminde) Bizim(öğüt ve) âyetlerimizden yüz çeviren ve tek arzusu dünya hayatı olan (Ebû Cehil, Ebû Leheb, Velîd bin Muğîre gibi inatçı) kimselere aldırış etme. (Sen, mesajına kulak veren insanlara yönelik tebliğine devam et.)
30. (Zanla bir yere varılmaz!) İşte onların (vahiyden bağımsız) erişebilecekleri bilgi (seviyesi) budur. (Bu seviyede bir bilgiden yola çıkarak, biz doğru yoldayız, siz yanlış yoldasınız demelerinin hiçbir kıymeti yok.) Hiç şüphen olmasın! Senin Rabbin (her konuda olduğu gibi bu konuda da) kimlerin kendi yolundan saptığını, kimlerin de doğru yolda olduğunu çok iyi bilmektedir.
(24-26) MÜLKÜN SAHİBİ ALLAH (CC), SİZİN DEĞİL O’NUN SÖZÜ GEÇER
O günün dünyasında dünyadaki bütün dini sapkınlıkların ve ahlakî bozulmalarının özetinin yaşandığı Mekke, öğretmeni olmayan bir sınıf gibi idi.
Âyetin işaretiyle öğrenciler arzu ettikleri her şeyin olacağını zannediyor; bu zanna göre (haşa) “Allah evli, melekler onun kızları. Ona iyi davranırsak, kızları olan melekler de bize şefaat eder.” diye inanıyorlardı.
Böyle bir zan vardı. 25. âyet bu zannı hedef alarak sembolik dille diyor ki: Bu okulda dünya ve âhiret sınıfının sahibi siz değilsiniz. Siz öğrencisiniz, size düşen öğrenci olmanın gereğini yapmaktır. Her iki okulun da sahibi Allah’tır.
(24-26) ŞEFAAT KONUSU
Şefaat konusu Kur’an’da farklı açılardan ele alınıyor. Bu açılardan biri de melekler hakkındaki yanlış şefaat inancını düzeltmeye yönelik olan âyetler. Bu âyetlerin bütün zamanlara mesajı şu oluyor: Evet bir şefaat var ama sizin zannettiğiniz gibi bir şefaat değil. Tamamen Allah’ın dilemesine bağlı bir şefaat.181
(24-30) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“İnsanın en kolay kandırdığı, kandırabildiği kimlerdir?” diye sorulsa, verilecek cevapların başında insanın kendisi gelir.
Bunun en net örneğini içkide, sigarada görüyoruz. Sigaraya alışkanlık dersek hemen her insan bu alışkanlığın ona vereceği zararı bilir.
Biri onu kandırıp yemeğine sigaradaki nikotin benzeri zehir katmak istese “Beni kandıracağını zannediyordu ama kandıramadı” derken, kendini kandırmak için bulduğu bahanelerle kendi eliyle kendini zehirler.
Bir Müslüman işlenen günahların âhiretteki sonuçlarını bildiği halde bu günahları işliyorsa, işlemek için de bahaneler bulabiliyorsa bu da kendini kandırmanın çok önemli örneklerinden biridir.
İnsanın sonunda kendine zarar verecek şeyleri yapabilmek için bulduğu her gerekçenin ortak adı zandır.
Bu tespitten sonra önce geçmişte işlediğin günahlara bak, sonra da onları işlemek için hangi gerekçeleri bularak kendini kandırmayı başardığına bak ve şu sorunun cevabını düşün: Hâla kendini kandırmaya devam edecek misin?
31-32 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
31. Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. (İmtihan dünyasının kurallarını koyan O’dur.) Sonunda, kötülük yapanlar yaptıklarının karşılığı ile cezalandırılacak, iyilik yapanlar da yaptıklarından çok daha güzeli ile ödüllendirilecektir.
32. (Peki, bu ödülü alacakların özellikleri nelerdir?) Onlar (vahyi kendilerine rehber yapan, hayat yolunda) ufak (tefek) kusur ve günahlara düşseler bile (şirk, adam öldürme, ana-babaya isyan, kul hakkı, içki kumar gibi) büyük günahlardan (fuhuş) ve (zina gibi) hayâsızlıklardan uzak duran kimselerdir. (Bu kimseler şunu çok iyi bilsinler; ufak veya büyük günah, fark etmez) Senin Rabbin (tevbe ve istiğfarla kapısını çalan kullarına karşı) mağfireti geniş olandır. Sizi, topraktan yaratırken de ve analarınızın karnında birer cenin halindeyken de (ne kadar âciz ve zayıf olduğunuzu, sizin günah işlemeyen birer melek olmadığınızı) en iyi bilendir. Öyleyse kendinizi hatasız (kusursuz) göstermeye çalışmayın. (Çünkü) O kimin kötülüklerden sakındığını en iyi bilendir. (Sonuç olarak O, hatasız bir kul istemiyor, O hatada ısrar etmeyen kul istiyor. Konuyu daha da açma adına, hatada ısrar edenlere bir örnek üzerinden bakalım.)
(31) GÖKLER VE YER, BÜTÜN ZAMANLARA NE DİYOR?
Kur’an okurken karşımıza çok sık çıkan ifadelerden biri de gökler ve yer anlamına gelen Semâvat ve arz ifadeleridir.
Bu ifadelerin geçtiği her âyette ortak mesajlardan biri de şudur: (Sembolik olarak ifade edersek) Evrenin %99,9’unda Allah’ın külli iradesi egemendir. Geri kalan %0,1’lik alan size verdiği cüz-i iradenin tasarruf alanıdır. Bu imtihan dünyasında o cüz-i irade de sizin değil, siz de emanettir. Semavâtın ve yerin Rabbine karşı sorumlusunuz. Bu sorumluluğun farkında olarak tercih yapın.
Bu konu aşağıdaki başlıkla devam ediyor.
(31-32) TOPRAK VE CENİN AYRINTISI ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Genelde semâvat ve arz ile ilgili âyetler geldiğinde, “hayatın uzağında olan bir ilah algısı oluşmasın” diye, insana çok yakın olan bir örneğe temas edilir. Bu âyetlerde toprak ve cenin ifadeleri üzerinden “Allah size şah damarından daha yakındır.” mesajı veriliyor.
Bu mesajın yanında, hata, günah ve mağfiret ifadeleri ile birlikte şu mesaj veriliyor: “Allah sizi en iyi bilendir. O ana rahmindeyken, cenin aşamasında size adı ruh olan mânevî yazılımı yükleyendir. O yazılıma göre siz melek değil insansınız. Tercih özgürlüğünüz var. Hata da yanlış da yapabilirsiniz. Allah hatasız kul istemiyor. Hata yaptığında günah işlediğinde, onun pişmanlığını yaşayan, ondan ders alan, onu bir daha tekrar etmeyen kul istiyor.”
(32) BENİM İÇİN HANGİSİ DAHA TEHLİKELİ, UFAK GÜNAHLAR MI BÜYÜK GÜNAHLAR MI?
Mutlaka insandan insana değişir ama insanların bir kısmı büyük tehlikeye karşı, büyük tedbir alırken, küçük gördüğü tehlikelere karşı tedbir almayabiliyor.
Burada “Damlaya damlaya göl olur.” deyimini hatırlarsak, böyle bir davranışın sonucu olarak, küçük görülen tehlike, damlayken yapamadığı tahribatı, göl olma yolunda yapabiliyor.
İdeal olan damlada gölü görmek; damla mesabesindeki günahlara kapı açıldığında, onların göle dönüşebileceği ihtimalini unutmayıp damla seviyesinde tedbir almaktır.
Küçük görülen günahların ortaya çıkardığı büyük sorunlara en iyi örneklerden biri yalan söylemek; yalan söylemeye siyah rengi verirsek, ilk yalanlarımız (sanki yalan değilmiş gibi olan) pembe yalanlar oluyor. Pembeler birikince siyaha dönüşüyor. Siyahlar biriktiğinde, o siyah yalanların sahibi olan insanların sıfatı yalancı ve sahtekar oluyor. Yalancı ve sahtekar sıfatı güven veren insan anlamına gelen mümin sıfatı üzerinde kapkara bir leke oluyor.
Bu lekenin sahibi insan sayısı bir ile sınırlı kaldığında sorun yok gibi görünürken, bu leke ile lekelenen insan sayısı milyonlara ulaştığında, ülkenin yarısından fazlasının alışkanlığı olduğunda, o toplum güvenilmez toplum oluyor.
Dünya o tür ülkeleri güven endeksinde en son sıralara koyuyor. O tür toplumlar suç endekslerinde de en üst sıralarda yer alabiliyor.
Hele bir de o ülkeler, halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerse…
Evet, gördünüz mü? Bir damlacık pembe yalandan nerelere geldik.
Özetlersek, bilinçli bir Müslüman aynı zamanda basiretli bir Müslümandır. Damlanın kapısı açıldığında, birçok insanın göllerde denizlerde mânevî boğulmalar yaşayacağını bilir ve tedbirini baştan ona göre alır.
(31-32) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Hatasız bir insan olamazsın ama hatalarından ders alıp onları en aza indirerek dünyadan âhirete giden bir insan olabilirsin. Hedeflerinden biri de bu olsun.
33-42 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
33. (Sağdan-soldan duyduklarına inanan, vahyin gerçeklerinden) Yüz çevireni gördün mü?
34. (Mekke’nin en zengini olduğu halde fakir fukaraya) Azıcık verip de sonra cimrilik edip vermeyeni.
35. Acaba (adı Velid bin Muğire olan bu şahıs “Ey Velid! Atalarının dinini bırakma, sana bir şey olmaz. Biz senin günahlarının cezasını çekeriz.” diyenlere mi güveniyor? Yoksa) gayb âlemine ait (tüm) bilgiler onun yanında mı ki (geleceğe ait bilgileri) sadece o görüyor? (Bu yüzden mi kendisini bekleyen azaptan yana hiçbir endişe taşımıyor?)
36. Yoksa Musa’ya gelen vahiylerde bulunanlar ona haber verilmedi mi?
37. Ve o çok vefalı İbrahim’e (gelen vahiylerde bulunanlar...
38. (Bu vahiylerden haberi olanlar şu evrensel ilkeleri bilirler:) Hiçbir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenemez. (Herkes kendi yaptıklarından mesuldür.)
39. Ve insan sadece kendi çalıştığının karşılığını görecektir. (Başkasının vaadlerine güvenmesin.)
40. Bütün yapıp ettikleri (hesap günü) kendisine gösterilecektir.
41. Sonra ona (bütün yaptıklarının) karşılığı tastamam verilecektir.
42. Hiç şüpheniz olmasın! (Herkes için) Son durak Rabbin huzuru olacaktır.
(33-39) YÜZ ÇEVİRENLERDEN BİRİNİN BEN OLUP OLMAĞINI NASIL ANLARIM?
33. âyetin arkasından gelen âyetler, bu sorunun cevabını veriyor.
34. âyet diyor ki: Vahyin mesajına yüz çevirmenin en büyük alametlerinden biri cimriliktir. Cimrilik bencillik hastalığının ilerlemiş halidir. İleri seviyede bir bencillik hastalığı mânevî hastalıklar listesinde kansere denk bir hastalıktır. Bu hastalığın arkasında “hayat” denilen emanete “benim” deme “Benim olanla dilediğimi yaparım” deme günahı vardır.
35-37 âyetler diyor ki: Vahiy üzerinden kendisine haber verilen gayb âlemine, yani âhirete; cennete, cehenneme ait bilgilerden sanki haberi yokmuş gibi yaşar.
38 âyet diyor ki: Kendi günahlarını başkasına fatura eder. Başkalarının günahları için “faturayı bana kes” der. Yani günahı ciddiye almaz.
39. âyet diyor ki: Az emekle büyük kazançlara ulaşmak ister. Bu hedefe ulaşmak için de her yolu mubah görebilir.
Bunlar kim de varsa, zaman mekan fark etmez onda vahye yüz çevirme hastalığı başlamış denilebilir.
(38-39) GÜNAH TRANSFERİ YOK, PEKİ SEVAP TRANSFERİ VAR MI?
Halk arasında, sevap getiren birtakım işleri yaptıktan sonra, onun sevabını başkasına bağışladığını söyleyen insanlara rastlamak mümkün.
39. âyet diyor ki: Herkes kendi çalıştığının, kendi emeğinin karşılığını görecektir.
Bu âyet üzerinden şu mesajı alabiliriz: İnsanlara bir değer elde etmek için emek harcamayı öğretin. Emek verilmeden elde edilen değerin kıymeti bilinmez. İnsanlar emeksiz kazanca alışabilir. Böyle yapmak toplumda tembel asalak (başkasının sırtından geçinen) tiplerin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
38. âyette günah transferi yasaklanırken, sevap transferi için bir şey denmemiş gibi anlaşılıyor.
39. âyet o konuda tavrını koyuyor. Sevaba “kazanç” dersek, âyet: İnsanları emeksiz kazanca alıştırmayın.” diyor.
Varsayalım sevap transferi mümkün; yani benim mânevî bir sevap hesabım var. Orada 100 bin sevap var. Bu sevapların 30 binini sevdiğim birinin mânevî hesabına yatırdım. Bu durumda şu soruların cevabı üzerinde düşünmek gerekir;
Emek vermeden elde edilen sevap kişiye fayda verir mi?
10 kişi bu şekilde birine sevap transfer yapsa o kişi kendi sevabı olmasa bile 300 bin sevapla cennete girebilir mi?
Girebilirse, böyle bir şeye kapı açan din, din olabilir mi?
Böyle bir din de emek çekmenin, alın teri dökmenin gayret etmenin bir anlamı olabilir mi?
“Sevap bağışlama” yüzeysel bakanlar için masum ve güzel bir davranış gibi duruyor.
Sevap bağışlamayı bir de çalışkan öğrencilerin diğer arkadaşlarına “not bağışlaması” olarak düşünelim.
Öğretmen olarak siz buna izin verir misiniz?
Varsayalım buna izin verdiniz. Bu izin okulun öğrenci kalitesine nasıl etki eder?
Böyle bir okulda hakkın, hukukun, adaletin ve emeğin yüksek bir değer olduğu öğretilebilir mi?
Özetlersek, not bağışlamak okulu okul olmaktan çıkardığı gibi, sevap bağışlamak da dini din olmaktan çıkarabilir.
(39) YASA: NE EKTİYSEN, ONU BİÇERSİN
39. âyet çok önemli. Bu âyet Allah’ın evrendeki yasasını gösteriyor. Bu yasanın dışına çıkmak, geri kalmış toplumların geri kalma sebebinin temelini teşkil ediyor.
Bu yasayı Peygamber Efendimiz biliyor, buna önem veriyor, bunun önemini de her vesile ile gösteriyordu.
Bu konuda şu hadise bakalım. Peygamber Efendimiz kızı Fatıma’ya şöyle diyor: “Ey Allah’ın elçisinin kızı’! Sen de kendini Allah’tan satın almaya (yani emeğinle O’nun rızasını kazanmaya) çalış; zira (Peygamber olsam bile) senin için bir şey yapamam.”
Benzer hadislerde,182 Peygamberimizin aynı sözleri eşi Aişe, halası ve bazı akrabaları için de söylediğini görüyoruz.
İnsanlar içinde sevabı en fazla olanların başında gelen Peygamber Efendimiz isteseydi, bütün ailesine sevap bağışlayabilirdi.
Neden yapmadı? … Gerekçeleri yukarıda anlattık.
39. ÂYET BÜTÜN ZAMANLAR İÇİN, ÇOCUK TERBİYESİ HAKKINDA NE DİYOR?
Burada yazdıklarımız, evde çocuk terbiyesi açısından okunduğunda 39. âyetin her anne babaya şu mesajı verdiği anlaşılacaktır. Dünyanın bin bir türlü hali var. Çocuklarınız için “Biz çektik onlar çekmesin” demeyin. Çocuklarınıza hayatın zorluklarını gösterin. Vereceğin her ödül, bir emeğin bir gayretin sonucunda olsun. Anneye babaya güvensin ama “Nasıl olsa babamın parası var, annem beni kırmaz, istediğimi alır.” demesin. Kendi tercihlerinin sonuçlarını yaşamayı, onlarla yüzleşmeyi öğrensin.
(33-42) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İslam dininde günah transferi yok. Benim sevabım senin olsun anlamında bir sevap transferi de yok.
Fakat sadaka-i cariye var. Yani sen dünyadayken yaptığın iyi ve güzel işlerin, sen dünyadan gittikten sonra sana sevap kazandırmasının kapısı açık.
43-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
43. (Müşriklerin aksine, Rabbin huzuruna çıkma şuurunda olan her mü’min muvahhid bilir ki) Doğrusu, güldüren de ağlatan da O’dur.
44. Öldüren ve dirilten de O’dur.
45. Yine erkek ve dişi (tüm) çiftleri, yaratan (da) O’dur.
46. (Ne zaman yaratır? Ölçüleri takdir edilip, içinde milyonlarca sperm olan) Meniden bir damla (sperm rahme)atıldığı zaman.
47. (Nasıl rahimde gerçekleşen ilk diriltme O’na aitse) tekrar diriltme de O’na aittir.
48. (Maddî-mânevî) Zengin eden de,(dilediği zaman) onu geri alan da O’dur.
49. Doğrusu (bir kısım müşriklerin uğur getirdiğini zannederek taptıkları) Şi’ra yıldızının Rabbi (de) O’dur.
(Tevhide ait bu bütünlük gösteriyor ki; evrende müşriklerin zannettiği gibi aralarında iş bölümü yapmış, parçalı bir ilah anlayışı yok. Bu, her konuda böyle olduğu gibi geçmiş kavimlerin helakinde de öyledir. Müşriklerin sandığının aksine onların helak emrini veren de Allah’tır.)
50. (İşte bu konuda birkaç örnek:) Eski dönemlerde yaşamış Ad kavmini O helak etti.
51. (Ardından) Semud’u da. Böylelikle (onlardan geriye kimseyi) bırakmadı.
52. Daha önce (gelen) Nûh kavmini de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar.
53. Altı üstüne gelen (yerinde yeller esen Lût kavminin) şehirlerini de O, yerin dibine geçirdi.
54. Onları (her yandan) kuşatan felaket öyle bir kuşattı ki (yaşanan felaketler; mazlumlar için de zalimler için de nimet oldu. Mazlumlar için bir nimettir, çünkü onların kurtuluşuna vesile oldu. Farklı zaman ve mekânlarda yaşayan ve bu âyetlerden ders alan zalimler için de bir nimettir, çünkü onların da kendilerini bekleyen kötü sondan kurtulmasına vesile oldu.)
55. (Ey insan! Sen) Şimdi Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun?
(Hiç kuşkun olmasın, zahirde nikmet/ceza gibi görünen şeyler bile ders alınırsa, nimet olabilir.)
56. (Hiç kuşkunuz olmasın, kendisine “El-emin” dediğiniz)Bu uyarıcı da önceki uyarıcılar (Nuh, Hûd, Salih, İbrahim ve Musa) gibi (bir) uyarıcıdır.
(Ve aynı zamanda âlemlere rahmet olduğu için de bütün bir insanlık için nimettir.)
57. (Bu nimet sizi uyarıyor:) Kıyâmet yaklaştı.
58. (Onu Allah’tan başkası gerçekleştiremeyeceği gibi) Onun ne zaman gelip çatacağını (da) Allah’tan başka kimse bilemez. (Bu bilinmezlik üzerinden verilen mesajlardan biri şudur: “Ey insan! Her ânın son ânın olabilir”)
(43-44) BU ÂYETLER BANA NE DİYOR?
Bu âyetler sana, bana bu âyetleri okuyan herkese detaylar üzerinden tevhid dersi veriyor.
Yukarıda “Dünya ve âhiret Allah’ındır. Allah göklerin ve yerin sahibidir.” âyetlerini okuduk. O âyetler tevhid dersini bütün üzerinden verirken, bu âyetler yine yukarıda toprak ve cenin örneğinde olduğu gibi, parçalar/detaylar üzerinden veriyor.
Ortak mesaj şu: Parçadan bütüne, cüz’den kül’e, atomdan güneşe her şeyi yaratan Allah’tır.
“Bu konuda farkındalığım artsın” dersen, şu sayılan detaylara bak.
Mesela çok basit gibi görünen gülme ve ağlama eylemine bak.
Bilim insanları “Gülmek için 20 kadar kasın aynı anda çalışması gerekiyor.” diyor. Burada soru şu: Bu kaslar olmasa gülebilir miydin? Bu kaslar eksik yaratılsaydı, bunları yoktan yaratabilir miydin?
Ağlamaya gelince, göz yaşı sadece ağlayınca gelmez. Gözün hemen üst kısmında bulunan lakrimal bez (göz yaşı) gözü sürekli nemli tutar. Bu nem azaldığında göz kuruluğu ve gözde kanlanma görülür. Bu kuruluk arttığında ciddi göz rahatsızlıkları ortaya çıkar. Ağladığımız zaman göz yaşları da bu bezlerden gelir.
Soru şu: Bu bezler olmasa ağlayabilir miydin? Bu bezler olmasa bunları yoktan yaratabilir miydin?
Kısaca özetlersek, bu âyetler Allah’ın yarattığı her şeyi sonu gelmez bir liste olarak önümüze koymak yerine, listeden birkaç şeyi önümüze koyarak şu mesajı veriyor: Bunların en ufağını da en büyüğünü de yoktan yaratma ve yapmada aciz kalacağınızı fark edin. Bu farkındalığın bir sonucu olarak da bunları Allah’tan başkasının yaratamayacağı gerçeğini ilan edin.
(49) Şİ’RÂ YILDIZI AYRINTISI BUGÜN BİZE NE DİYOR?
Şi’râ yıldızı, günümüzde yıldız falcılığı yapanlara,183 “yıldızları putlaştırmayın” diyor.
Bu âyetlerin ilk muhatapı olan Arap toplumunda bazı kabileler tarafından Şi’râ yıldızının bazı dönemlerde insan hayatı, davranışları ve geleceği üzerinde etkili olduğuna inanılıyor ve bu yüzden de ona tapılıyordu.
Bu âyet bize diyor ki: Taşlardan etki beklemeyin. Cansız taşlara Allah’a ait özellikler yüklemeyin. Sizi de onları da yaratan Allah’tır. Onlardan gelecek fayda ve zarar Allah’ın dilemesine bağlıdır.
(46) HÂLA “HEP KIZ DOĞURUYOR” DİYE EŞİNE KIZAN VAR MIDIR?
“Bu asırda artık kızan kalmamıştır” diye düşünürken, internet üzerinden bir ufak gezinti yaptık. Değil kızan, öldüren ve evden kovanlara rastladık.
Çok ayrıntı vermek istemiyoruz ama asırlar önce var olan cehaletin günümüzde hâlâ devam ettiğini gösterme adına çok kısa örnekler vermek istiyoruz.
16 Haziran 2022 tarihli gazetelerden falan şehirde V. T. isimli şahsın “karısı erkek çocuk doğurmuyor” diye, uyurken şakaklarına elektrik vermek sûretiyle onu öldürdüğünü öğreniyoruz.
13 Eylül 2009 tarihli gazetelerden üç kız çocuğu dünyaya getiren kadının erkek çocuk dünyaya getirmediği için evden atıldığını öğreniyoruz.
Hayatın içinden sağdan soldan, gelinini “Artık erkek doğurmazsan, oğlum senin üzerine kuma getirir” diyerek tehdit eden kaynanalar duyuyoruz.
Bütün bunlar cahiliye devrinin bir devre mahsus olmadığını, o çağdaki insanlara benzer örneklerin her asırda olabileceğini gösteriyor.
Bu noktada 46. âyet çocuğun cinsiyetini babadan gelen kromozomların belirlediğine işaret ediyor.
Bilim insanları diyor ki: Döllenme anında annenin yumurta hücresindeki cinsiyet kromozomları xx şeklinde her zaman aynıdır. Babada ise bu kromozomlar xy’dir. Döllenme sırasında babanın sperminden gelen hücre x kromozomu taşıyorsa, döllenme xx kromozomları ile olduğu için doğacak çocuğun cinsiyeti kız oluyor. Babadan gelen hücre y kromozomu taşıyorsa, döllenme yx kromozomları ile olduğu için doğacak çocuğun cinsiyeti erkek oluyor.
Bu durumda, kimseye kızılmaz. Kimsenin elinde olan bir şey yok. Ama illa kızılacak biri aranıyorsa, o kadın değil erkektir.
(46) KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ.
İniş sırasında meni ve nutfe kelimeleri ilk kez bu âyette karşımıza çıkıyor.
Kur’an’da meni kelimesi (erkeğin üreme organından gelen sıvı anlamında) 4 defa geçerken, nutfe kelimesi de 12 defa geçiyor.
Kur’an’da insanın yaratılışını anlatan âyetlerin hiçbirinde “Biz insanı meniden yarattık” şeklinde bir ifade geçmez. İnsanın yaratılışı toprak aşamasından sonra nutfe üzerinden anlatılır.
7. asrın tıp bilgisine göre o gün için meni biliniyordu. Kadının hamile kalmasında görünen sebep olarak meni öne çıkıyordu. O gün için insanlar meninin bütünü içinde ortalama 200 milyon parçadan biri olan nutfenin/spermin ve spermin döllediği yumurtanın/zigotun varlığından haberdar değillerdi.
Bilim insanları tarafından meni içinde spermin varlığı ilk olarak 1677 yılında keşfedildi, zigot ise 1827 yılında tanımlandı.
Bu bilgileri dikkate alarak 46. âyete baktığımızda âyeti şöyle anlıyoruz: “Meniden bir damla (yani meni içinde bulunan yaklaşık 200 milyon spermden biri, dişi yumurta hücresiyle döllenip rahme)atıldığı zaman.”
7. asrın bilgi seviyesinden, bu âyeti bu şekliyle hiçbir insanın söyleyemeyecek olması, Kur’an’ın insan sözü olamayacağını gösteren delillerden biri oluyor.
Daha önce Alak sûresinde insanın alaktan yaratılışını anlatırken ifade ettik. Allah (cc) dileseydi bu bilgilerin tamamını 21. asrın veya 31. asrın tıp bilgisi seviyesinden de verebilirdi.
Kâinatı, dünyayı ve insanı yaratan Allah dileseydi şöyle de diyebilirdi;
Biz insanı meni içinde bulunan 200 milyon spermden birinin annenin yumurtasını döllemesiyle yarattık.
Meninin bileşenleri şunlardır: Seminal sıvı…
Spermin bileşenleri şunlardır: DNA…
Zigotun bileşenleri de şunlardır: Stoplazma...
…diyerek şimdiki veya gelecek asırların bilgi seviyesinden de anlatabilirdi.
Neden anlatmadı?
Bunun sebeplerini Alak sûresinin ilk âyetlerinin tefsirinde anlattık. Burada, aşağıdaki başlık altında farklı bir açıdan kısaca değinelim.
KUR’AN HİDÂYET KİTABIDIR, BİLİM KİTABI DEĞİLDİR184
Kur’an’ın öncelikleri var. Bu önceliklerin başında hidâyet geliyor. Kur’an bilimsel konulara işaret ederken, 7. asrın bilgi seviyesinden tevhid ve âhirete iman gibi konulara delil olması yönüyle ihtiyaç kadar işaret ediyor.
Kur’an’ın ihtiyaç kadar işaret etmesinden yola çıkarak. Biz de mealimizde; yukarıda meni, sperm ve zigot örneklerinde olduğu gibi ihtiyaç kadar işaret ediyoruz.
Dileseydik, internet üzerinden o konularda işin uzmanlarının yazdıkları bilgilere ulaşır onları buraya yazardık.
Biz Kur’an’ı tefsir ederken, Kur’an’ın 7. asrın bilgi seviyesinden verdiği işaretleri 21. asrın bilgi seviyesinden kısaca vermekle, Kur’an’ın bu konuda izlediği yöntemi izledik.
İşin detaylarını, o konudaki müstakil kitaplara ve işin uzmanlarına bıraktık.
Bundan sonraki gelecek benzeri âyetlerde de aynı yöntemi izleyeceğiz.
(50-58) BİR KERE DAHA SONUÇ EĞİTİMİ
Burada bir kere daha sonuç eğitimini görüyoruz. Sonuç eğitimi bu sefer sûrenin sonunda çok kısa bir şekilde veriliyor.
Kur’an 43-49 âyetler arasında önce tevhid dersi veriyor. Sonra baştan gündem yaptığı parçalı tevhid anlayışına bütüncül bir bakış kazandırmak için 50-58 âyetler üzerinden bütünün en önemli parçalarına bakışlarımızı çeviriyor.
Bizi önce geçmişe götürüyor orada tevhid inancını parçalayan müşriklerin sonlarını -çok kısa bir şekilde- Ad, Semud, Nûh ve Lût kavimleri üzerinden gösteriyor.
Sonra çok kısa ifadelerle kıyamet üzerinden müşrik-mümin, kafir-Müslüman tüm insanları bekleyen âhirete dikkatlerimizi çekiyor.
Bütün bunlar sûrede geçen 25. âyetin açıklaması oluyor.
“Âhiret de dünya da Allah’ındır. (Son da baş da önce de sonra da hep O’nundur. Her yerde ve her zaman O’nun sözü geçer.)”
(43-58) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
İnsan zaman denen bütünde “an” denilen parçalar arasında yaşar. Kur’an genelde bütün âyetleriyle, özelde sonuç eğitimi veren geçmişe ve geleceğe dair âyetleri ile seni “an”dan alır, zamana bütüncül olarak baktırır.
Bu bakış, insanda basiret ve feraset ahlakını geliştirir. Bu ahlakı kazandığında pergel gibi olursun,
Bir ayağın parçada bir ayağın bütünde,
Bir ayağın yerelde bir ayağın genelde/evrenselde,
Bir ayağın geçmişte diğeri gelecekte,
Bir ayağın dünyada diğeri âhirette,
Bu son cümle Kur’an’ın verdiği bütün sonuç eğitimleri ile seni getirmek istediği noktadır.
Kur’an okurken kendini ne kadar çok “an”dan şimdiki zamandan soyutlar hayalen âhirete gider-gelirsen, ondan istifaden o nispette artar.
59-62 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. (Ey hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan gafiller!) Şimdi siz, (size bu gerçekleri anlatan) Kur’an’ı (ve onun âyetlerini size tebliğ eden peygamberin anlattıklarını) tuhaf mı buluyorsunuz?
60. (Bunca uyarıdan sonra, bu halinize) Ağlayacağınız yerde (bir de alay ederek) gülüyorsunuz.
61. Üstelik gaflet içinde yüzüyorsunuz.
62. (Gelin artık, fırsat varken gafletten uyanıp) Hemen, Allah’a secde edin ve (yalnızca O’na) kulluk edin. (Gafletle geçen her ânınız son anınız olabilir!)
(59-62) ÇOK TUHAF BULMANIZ, TUHAF DEĞİL Mİ?
Kur’an’ın tamamında yaklaşık 694 soru cümlesi var. Bu sûrenin tamamında 59. âyetle birlikte 8 soru cümlesi karşımıza çıktı.
Allah (cc) Kur’an üzerinden soru soruyorsa, amaç öğrenmek olamayacağı için öğretmektir. Soru sorma Kur’an’ın eğitim metodu içinde çok önemli bir yer tutuyor.185
Kur’an sorular üzerinden muhatabı olan; öğrencisi olan aklı sürekli “hazır ol”da tutar. Burada amaç: 61. âyette ifade edildiği gibi olabildiği kadar gaflete giden yolları daraltmaktır.
Bu bilgileri dikkate aldığımızda 59. âyet üzerinden dolaylı olarak sorulan sorular şunlar:
Ey insanlar!
Bu kadar delilden sonra Kur’an’ı tuhaf bulmanız tuhaf değil mi?
Dünyanın en doğru, en makul, en mantıklı işine, sanki tam tersiymiş gibi bakmanız çok tuhaf değil mi?
Doğmak, yaşlanmak, ölmek; dünyaya gelmek ve gitmek gibi gerçekler varken bunlar üzerinde hiç düşünmeden; sanki bunlar hiç yokmuş gibi yaşamanız çok tuhaf değil mi?
Bütün bunları normal görmeniz çok tuhaf değil mi?
Dünyada bir şeye “benim” diyebilmenin şartı bedelini ödemekken, Allah’ın emanet olarak verdiği nimetlere hiçbir bedel ödemediğiniz halde “benim” demeniz tuhaf değil mi?
“Allah kimdir?” şeklinde sorulan sorunun cevaplarından biri de şudur: Allah dünyayı ve insan bedenini yarattığı gibi aklı da yaratandır.
Aklı yaratan Allah, aklın tuhaf bulup “saçma” diyebileceği hiçbir işin faili olamaz.
Aklı yaratan Allah, aklın “makul ve mantıklı” değil diyeceği bir dine onu davet etmez.
Asıl tuhaf olan bunların tersini düşünmektir.
(1-62) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûrenin son âyetini, Alak sûresinin son âyetindeki “Secde et ve yaklaş.” âyetiyle ilgili yazdıklarımızla birlikte okuyabilirsin.
Sûrenin baştan sona özelde sana genelde bütün insanlara mesajı şu: Bütün insanlar bir manevî yıldız adayı olarak doğar. Vahyin güneşiyle aydınlanan ve aydınlatanlar, güneşten istifadesi oranında yıldız olurlar.
Hevâsına uyan, vahyin mesajlarını akıl dışı ve tuhaf bulanlar da yıldız olma fırsatını kaçırırlar.
Sen hem kendini hem de başkalarını aydınlatan yıldız ol!
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılın ortalarında Mekke’deyiz. Şeytan etkisini her yerde hissettiriyordu. Bir iki istisna hariç ne kadar zengin varsa bir üstünlük hastalığı olan kibre yakalanmışlardı. Bugünkü dille söylersek, insanlar değerini bindikleri arabadan, oturdukları semtten, giydikleri elbiseden alır hale gelmişti. Sınıflar arasındaki mesafe kapanmaz gibi görünüyordu. Böyle bir ortam, bütün üstünlük ölçülerini sıfırlayan, Allah katında üstünlüğü takvaya bağlayan bir dinin insanlara ulaşması için, özellikle de zengin insanlara ulaşması için çok zordu.
BANA NE DİYOR? Doğru ve hassas tartan terazi gibi dostların varsa, onlara şu zor soruyu sor, “Ben değerimi neyimden alıyorum?” Üst başlık olarak “Güzel ahlakından” alt başlık olarak da “dürüstlüğünden” demiyorlarsa, bil ki sendeki bütün değerler “buz” gibi, şartlar değişince değişmeye açık.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Abese, “Surat astı, yüzünü ekşitti” demektir. Aynı kökten Türkçede “abus bir çehreyle karşıladı” ifadesini kullanırız. Yüz çok önemlidir. Ayna insanın dışını gösterir. Yüz de insanın içini gösterir. Mesaj şudur: İçiniz tertemiz olsun! İçinizde insanları sınıflara ayıran, onlara bindiği arabadan, giydiği elbiseden, oturduğu evden dolayı değer veren ölçüler olmasın.
BANA NE DİYOR? Yüzüne iyi bak! Kur’an ve sünnet ölçüleri dışında kalan ölçülerle insanları değerlendirmekle yüz kızartıcı bir iş yapmış olmayasın.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İrşat ve tebliğde zengin fakir dengesi nasıl sağlanacak?
İslâm dininin muhatabı bütün insanlardır. Nasıl canlılar için hava, su, güneş temel ihtiyaçsa, din de öyle temel bir ihtiyaçtır. Zenginin de fakirin de ona şiddetle ihtiyacı vardır.
Abese sûresinin ilgili âyetleri bize toplumun bir kesimi ile ilgilenirken, diğer kesimlerini ihmal etmeyin dersini veriyor. İlk bakışta zenginlere gitmek, onların gelmesiyle gelecek avantajları öncelemek daha cazip görünse de, realite öyle olmamıştır. İstisnaları bir tarafa koyar ve peygamberler tarihi gibi bütünü gören bir pencereden bakarsak, dinin ilk müşterileri genelde fakirler, son müşterileri de zenginler olmuştur. Bu tespitin istisnaları çok fazladır ama genel manzara böyledir.
Günümüzde inandığı değerleri bütün insanlığa götürmeyi hedefleyenler, hedef kitlenin anlayışlarını dikkate alıp, hizmet yöntemlerini ona göre geliştirmeleri gerekir. Günümüz dünyasında kibir, gurur, makam, statü, marka hastalığına yakalanmış olan, bir araya gelmede denklik şartı arayan çok sayıda insan var. Bu insanları herkesin eşitlendiği bir yere davet ettiğinizde gelmeyebilirler. İşte bu yüzden, “Bu insanları da kazanalım” diyenlerin, gelemeyenlere servis yapan bir birimi olması gerekiyor.
Peygamberler tarihine baktığımızda, gelemeyen firavuna bu servis bizzat iki Peygamber tarafından yapılmış.186 Gelemeyen Ebû Cehil’e bu servis bizzat yeryüzünün en değerli insanı Efendimiz (sav) tarafından defalarca yapılmış.
Kısaca, İslâm’ın mesajını toplumun bütün katmanlarına ulaştırabilecek yöntemler geliştirmeli. Herkesi ayağına bekleyen, “Gelene hizmet veririz” diyen organizasyonlar, “Hastaneye gelene hizmet veririz gelemeyenlere evde sağlık veya ambulans hizmetimiz yok” diyen doktorlara benzerler ki, bu yaklaşım İslâm’ın ruhuna uymaz.
BANA NE DİYOR?Zenginleri kazanacağım, İslâm’ın güzelliklerini onlara taşıyacağım derken, onlardaki menfi özellikler sana bulaşıyorsa, kapıcıya, çaycıya selam vermez hale geliyorsan, sen hastasından hastalık kapmış bir doktora benzersin. Tedaviye ihtiyacın var.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
6. âyet: İrşat ve tebliğde muhatabınız bütün insanlar olmalı fakat bizzat gelip talepte bulunanlar öncelikli olanlardır. Fakir de olsa engelli de olsa...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-16 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Allah Resûlü müşriklerin ileri gelenlerine güç bela tebliğ yapma fırsatı bulmuştu. Peygamber tebliğ yaparken birden bire içlerinden biri) Surat astı ve yüz çevirdi;
2. (Bulundukları meclise) Görme engelli biri geldi diye (çok rahatsız oldu.187)
3. (Ey Resûlüm, müşrik kibrinden rahatsız olurken sen de “müşriklerin ileri gelenlerine yapacağım, tebliğ fırsatını kaçıracağım” diye rahatsız oldun ama) Nerden biliyorsun; belki o (âmâ senin okuyacağın birkaç âyet sayesinde günah kirlerinden) temizlenip arınacak?
4. Veya öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak.
5. Fakat (kibrin zirvesinde yaşayan, zenginlikle şımaran) kendini (her konuda) yeterli görene gelince;
6. Sen (belki iman eder diye –ayağına kadar gelen, senden nasihat isteyen şu mü’mini ihmal etme pahasına– bütün gayretinle) ona yöneliyorsun.
7. Oysaki (elinden geleni yaptığın ve güzel örnek olduğun müddetçe) onun arınmamasından sen sorumlu değilsin?
8. Ama koşarak sana gelen (o engelli ve istekli insana karşı) ise (sorumlusun.)
9. (Üstelik o, Allah’a karşı derin bir saygıyla) Haşyet duyarak gelmişken,
10. Sen onunla ilgilenmiyorsun.
11. Hayır! (hayır; böyle yapman doğru değil. Çünkü) Bu(Kur’an zengin-fakir, ona gönül kapılarını açan herkes için) bir öğüttür.
12. Artık kim isterse ondan öğüt alır.
13. (Öğüt veren âyetler) Değerli (şerefli ve kutsal) sahifelerde,
14. (Hikmetli öğütler veren bu âyetler) Çok değerli, yüce, (her türlü şaibeden uzak) tertemiz sahifelerde,
15.-16. Üstün değerli, iyilik ve dürüstlük sembolü kâtiplerin elleriyle (Allah’ın insanlara yaptığı en büyük ikramlarından biridir.)
(1-16) TİCARETTE ZENGİN FAKİR AYRIMI TAMAM FAKAT HİDÂYETTE OLMAZ
Bu başlık bu âyetlerin mesajını özetliyor. Günümüz şartlarından bakarsak, ekonomide “satın alma gücü” diye bir gerçek var. Herkesin geliri aynı değil; her ürünü herkes alamıyor. O nedenle insanlar gelir gruplarına göre ayrılıyor. Üst gelir grubunun kaldığı otele alt gelir grubu gidemiyor. Alt gelir grubunun kaldığı oteli üst gelir grubu hayat standartlarının altında görüyor.
Bunun gibi birçok örneğe baktığımızda, “İçimize sinmese de hayatın gerçeği veya ticaretin doğası bu” diyoruz.
Fakat konu din olunca; hidâyeti ürüne benzetirsek, bu ürün hava, su, güneş gibi evrensel ve bu ürüne zengin fakir her insanın aynı derece ihtiyacı var.
Bu nedenle ürün herkese hitap etmeli ve herkesin kolayca ulaşabileceği bir şekilde sunulmalı.
Bu ürünün sunumunda, “Zenginler bizim derneğin, vakfın, cemaatin, tarikatın yükünü alacak, bize destek verecek, fakirlere gelince onlar bize yük olur.” anlayışıyla zenginlere öncelik vermek, onlara ayrıcalık tanımak; bunun sonucunda irşat ve tebliğde çifte standart uygulamak, İslâm’ın “üstünlük takvadadır” anlayışına ters düşüyor.
Bu tespitlerden sonra aşağıdaki soru gelirse,
(1-16) HİDÂYETE DAVET EDİLEN ZENGİNLER “FAKİRLERİN OLDUĞU YERE GELMEYİZ” DERLERSE
Soyundan, zenginliğinden, makamından dolayı kendini aristokrat olarak gören ve kendine ayrı muamele yapılmasını isteyen insanlar her devirde olmuştur.
Bunların evleri, arabaları, alışveriş yaptıkları yerler, kaldıkları oteller, eğlendikleri kulüpler, çocuklarını gönderdikleri okullar hep alt gelir gruplarına göre farklı olmuştur.
Burada soru şu: Bu insanların da hidâyete ihtiyacı var mı? Elbette var.
O zaman ne yapmak gerekiyor?
Bu insanlara yönelik farklı yöntemler denenebilir. Ama hangi yöntem denenirse denensin o yönteme birinci seviye denilmeli; o yöntemin içinde o insanlara -zaman içinde- şu mesaj verilmeli: İnsan oturduğu evle, bindiği arabayla, hesabındaki parayla, sahip olduğu makamla değer kazanmaz. İnsanı değerli yapan takvadır. Takva ise Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınmaktır. Allah’ın rızasını kaybettirecek şey ne olursa olsun ondan uzak durmaktır.
(11-42) ÖĞÜT İŞİ ÖNEMLİ TAMAM, PEKİ ÖĞÜT NASIL OLMALI?188
11-12 âyetlerde öğütten bahsediyor. 17-42 arası âyetler akla gelebilecek şu sorunun cevabı oluyor. Öğüt verelim de “Bu işe nereden başlayalım ve nasıl yapalım?”
17-42 arası âyetler bu soruya şöyle cevap veriyor,
“17-23 âyetler insandan başla; insanın beden evini anlat. O ev için geçerli olan doğma, yaşama ve ölme yasalarından bahset.” diyor.
“24-32 âyetler insanın beden evinden sonra, insanın dünya evini anlat. O evde kendisine yapılan ikramlardan bahset.” diyor.
39-42 âyetler de dünya evinde yapılan her tercihin, âhirette bir sonucu olacak. Hangi sonuçla karşılaşmak istiyorsan tercihini ona göre yap.” diyor.
(1-16) İTAB/UYARI/ELEŞTİRİ ÂYETLERİNİN İLK ÖRNEĞİ…189
İtap kelimesi Arapçada uyarı ve eleştiri anlamına gelen bir kelime. Fakat bu kelime ile yapılan uyarının arkasında bir yumuşaklık, bir tatlılık var. Bu uyarı ifadesi çok büyük yanlışlar, hatalar için kullanılmıyor; bu ifade sevenin sevdiğini uyarması anlamında, “öyle değil de şöyle yapsaydın” anlamında uyarılar.
Dipnotta örneğini verdiğimiz bütün uyarı âyetlerinde; yapılan uyarıların hiçbirinde; uyarıya konu olan davranış adına “günah” diyeceğimiz türden bir davranış değil.
Bu sûrenin ilk âyetlerinde gördüğümüz gibi pek mahsuru olmayan davranışlar için “böyle yapsaydın daha iyi olurdu” şeklinde uyarılar.
Burada asıl konu ve soru şu: Bu uyarıları Allah (cc) neden böyle açıktan yaptı? Neden uyarı âyetleri kıyamete kadar okunacak bir kitabın içinde kalıcı âyetler oldu? Bu şekilde olmasının bütün zamanlara mesajı nedir?
Mesajlardan bazıları şunlar:
Bu Kitap Bir İnsan Sözü Olamaz:
Eğer Kur’an bir insan sözü olsaydı, o sözleri yazan bu sözleri koymayabilirdi. Varsayalım “İnandırıcılığını artırmak için koydu.”
O zaman, (haşa, haşa, haşa) Peygamberliğine iman ettiğimiz insanın;
23 yıl boyunca hiç ama hiç açık vermeden; eşlerine, çocuklarına ve en yakın arkadaşlarına hiç fark ettirmeden dünyanın en büyük yalancısıyken, dünyanın en doğru insanı olarak görünmeyi başardığını,
Gerçekte olmayan Allah, âhiret gibi şeylere yok olduğunu bildiği halde varmış gibi inanma rolünü çok iyi yaptığını,
Hiçbir gerçekliği olmayan bir dava için ailesinin servetini harcadığını,
O sözde dava uğruna hayatını tehlikeye attığını; malı, mülkü, serveti elinin tersiyle ittiğini kabul etmemiz gerekiyor.
Bu olaya aklın, mantığın gözüyle baktığımızda şunu görüyoruz: Dünyanın en iyi rol yapan oyuncusu bile, 23 yıllık hayatın içinde mutlaka bir yerden açık verirdi. Hiç açık vermeden 23 yıl boyunca simsiyah olan bir şeyin her gün bembeyaz görünebileceğini kabul etmeye akıl ve mantık onay vermiyor.
O yüzden genelde bütün Kur’an âyetleri, özelde burada örneğini verdiğimiz itab âyetleri “Muhammedün Resûlullah” diyor. Biz de (inandık ve tasdik ettik anlamında) amenna ve saddaknâ diyoruz.
İnsandan İlah Olamaz
İtap âyetleri, hatasız kul olamaz, hata yapabilen bir insandan da ilah olamaz gerçeğini gösteriyor.
İtap âyetleri üzerinden bu gerçeğin gösterilmesi çok önemliydi. Çünkü insanlar bir insanı sevmede aşırıya kaçabiliyor; ona Allah’a ait özellikler verebiliyor, ona insan üstü bir varlık muamelesi yapma gibi bir yanlışa düşebiliyorlardı.
Böyle bir yanlışın önüne geçme adına Allah (cc) Peygamberini, Allah-insan hiyerarşisinde olması gereken yere koyuyor ve şehadet getirirken onun bir abd/kul/insan olduğuna vurgu yapmak için “Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû” dememizi istiyor.
İtap âyetleri geldikçe onların mesajlarını “geçtiği konu ve yerlere” özel vereceğimiz için burada bu kadar açıklama ile yetiniyoruz.
(1-16) ENGELLİ İNSANA VERİLEN DEĞER
İslam’ın engelli insanlara bakışına ait bir çalışma yapılacak olsa, o çalışmada bu âyetlerin inmesine sebep olan Abdullahİbni Ümmü Mektum isimli görme engelli sahabiden mutlaka bahsedilir.
Bu âyetlerin inişinden sonra Peygamber Efendimizin ona hitaben “Ey kendisinden dolayı Rabbimin beni uyardığı zat, merhaba!” dediği bilinmektedir.
Peygamberimiz bu iltifatla kalmamış, kendisi askeri bir hareket nedeniyle Medine dışına çıktığında Medine’de 13 defa kendi yerine vekalet etmesi ve namazları kıldırması için engelli olan bu sahabiyi bırakmıştır.
Peygamberimizin engelli insanlara verdiği önem ve değer günümüz şartlarında İslam ülkelerinde olması gerektiği gibi anlaşılmış mıdır?
Bu sorunun cevabını okuyucularımıza bırakıyoruz.
Burada çok kısa bir tespit yapmak istiyoruz.
“Herhangi bir ülkede engelli insan sayısı ne kadar?” sorusunun cevabı ülkelere göre değişebilir ama şu sorunun cevabı çok nettir:
Dünyada engelli olma ihtimali olan insan sayısı ne kadardır?
Cevap: Dünyada şu an yaşayan insan sayısı kadardır. Çünkü hiçbir insan “Ben kesin olarak engelli olmayacağım.” diyemez. Hayatın sürprizlere açık olan olağan akışı böyle bir söze izin vermiyor.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda günümüzde ülkelerin gelişmişliğini gösteren en büyük göstergelerden biri de engelli insanlara verdikleri değerdir.
Her insanın engelli adayı olduğu bir dünyada, engelli birileri için devletin, toplumun ve bireyin ilgisizliği onlar adına çok büyük bir eksikliktir.190
DÜNYA NÜFUSUNUN %15’İ ENGELLİ OLDUĞU HALDE KUR’AN’DA NEDEN BU KONUDA ÂYET YOK?
Dünya nüfusunun %15’inin bir şekilde- az-çok- engelli olduğunu Dünya sağlık örgütünün (WHO) verdiği bilgilerden öğreniyoruz. Bu durumda yaklaşık olarak her yüz insandan 15’ine engelli diyebiliriz.
Durum böyle olunca, başlıktaki soru akla gelebiliyor.
Bu sorunun net cevabı şu: Kur’an tıbbi olarak (fiziki, zihinsel ve duyusal anlamda) engelli sayılan insanları engelli saymıyor. Kur’an ölçülerinde asıl engelli olan insanlar; cansız, kokusuz gül resmini akıllı, şuurlu bir ressamın yaptığını kabul ederken canlı bir gülün yaratılışını tabiata ve tesadüflere veren insanlardır.
Kur’an’da ölçü bu olduğu için Kur’an tıbbi anlamda engelli olan insanlara engelli muamelesi yapmıyor.
Özetlersek, başlıktaki soruya cevabımız şu olur: Kur’an ölçülerinde bu insanlar engelli değildir.
17-23 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
17. Kahrolası insan(Rabbinin birçok ikramını gördüğü halde inanmadı. İnanmadığı gibi, inananlara da engel olmaya çalıştı. Bu insanlar) ne kadar (da)nankördür.
18. (Bu insanların her biri, gaflet perdesini sıyırıp bir düşünse ya!) Allah onu neden yarattı?
19. (Düşündüğünde şunu görecek: Rabbi onu meni içinde milyonlarcası bulunan ve adına sperm denen) Bir damla sudan yarattı, sonra (ölçülerini takdir edip) ona biçim verdi.
20. Sonra ona (hem rahimden çıkış) yolunu191(hem de vahiy ve peygamber göndererek razı olduğu yolu bulmayı) kolaylaştırdı.
21. (Kendisi için takdir edilen ömrü yaşadıktan) Sonra (bir vesile ile) ölümüne hükmetti (ve) kabre koydurdu.
22. Sonra dilediği zaman onu diriltir (ve imtihan sonuçlarını açıklar.)
23. (Peki, bütün bu gerçekleri duyan, bahsi geçen nimetlere muhatap olan nankör insan, yapması gerekenleri yaptı mı?) Hayır; Allah’ın (kendisine) emrettiğini yapmadı.
(17-23) BEN NANKÖR MÜYÜM? “1’İ VERENE TEŞEKKÜR EDİYOR, 1000’İ VERENİ GÖRMÜYORSAN SEN …”
Allah ve insan, yaratan ve yaratılan bunlar arasında iletişimde insan sınırlı bir varlık olduğu için, sınırsız özelliklerin sahibi olan Allah (cc) lütfedip insanın mânevî frekansını kullanıyor ve onun seviyesinden onunla konuşuyor. Buna literatürde tenezzülât-ı ilâhî deniliyor.
Bu frekansa inildiğinde, insana insanların kullandığı dilden hitap ediliyor. İnsanlar arası ilişkide, 1’şey verene teşekkür ederken, bin şeye verene teşekkür etmeyene; verilenleri yok sayana “nankör” deniliyor. Nankörlükte ısrar edene, “Çek git! Gözüm seni görmesin!” deniliyor.
17. âyetteki “kahrolası” hitabı nankörlükte bu seviyeye inmiş insanlara kullanılan bir hitap olarak karşımıza çıkıyor.
Burada akla iki soru gelebilir,
Birinci soru: “Ben nankör değilim. Allah beni yaratmadan önce bana sorsaydı, yaratılmak istemezdim. Bana sormadan beni neden yarattı?”
Bu sorunun geniş cevabını verdiğimiz için192 burada çok kısa olarak şunu diyoruz: Varsayalım Allah (cc) bütün insanları yaratmadan önce onlara sordu: “Sizi yaratayım mı?”
Biz ilgili bölümde “insan tabiatının” bu soruya “evet” cevabı vereceğini örnekler üzerinden anlattık.
İkinci soru: Allah’ın insana “kahrolası” demesini nasıl anlamak lazım?
Bu soruya yerinde cevap verdik.193 Burada şu kadarını ifade edelim: Burada Allah’ın tavrı belli bir şahsa değil, o şahsın o hitabı hak etmesine sebep olan sıfatlaradır. Burada dolaylı mesaj şudur: Ey bu hitabı duyan insan! Yanlış yoldasın. Bu yolun sonunda kendine binlerce kere kahredeceksin. Bu sonu yaşamak istemiyorsan, bu hitabı duyma sebebi olan sıfatlardan uzak dur!”
(17-23) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sınırlı ömrümüzde, sayısız nimete karşı “Hiç nankörlük yapmadık, her nimetin kavli ve fiili şükrünü yaparak hakkını verdik.” dersek yalan olur. Zaten istenende bu değil. Bizden istenen nankörlükte ısrar etmememiz.
Bunu kendine hedef yapabilir, verilen her nimeti veriliş amacına uygun kullanma gayretinle fiili şükür yapabilirsin.
24-32 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
24. (Kendi yaradılışına bakan) İnsan, bir de yediği yiyeceklere (ve onların yaradılışına) baksın;
25. Biz (bütün canlıların hayat kaynağı olan) suyu (nasıl da bulutlardan) şarıl şarıl akıttık.
26. Sonra yeri yardıkça yardık (oradan yemyeşil filizler çıkardık.)
27. Böylece orada (sayıları yüz binlerle ifade edilen, tatları, renkleri, görünüşleri farklı farklı bitkileri) yetiştirdik; (örneğin) tahıllar,
28. (Yeşili ile siyahı ile) Üzüm bağları, (bol bol meyveleri ile) sebze bahçeleri,
29. (Harika) Zeytinlikler (çeşit çeşit) hurmalıklar,
30. İri ve sık ağaçlı bahçeler,
31. (Çeşit çeşit) Meyveler ve (hayvanlarınız için) çayırlar (ve daha neler neler...)
32. (İşte bütün bunları) Sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için yaptık.
(Ey insan! Ölü topraktan bitkileri, bir damla sudan seni yaratmaya kâdir olan Allah, bir gün öldüğünde seni tekrar diriltmeye de kâdirdir.)
(24-32) BAKINCA NE ANLAYACAĞIM?
Bakarken, göz sadece pencere olacak. Bakma işinde asıl aktif olan akıl olacak. Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında ifade ettiğimiz gibi baktığın her şey, seni şu noktaya getirecek:
Bunu yapan biri var.
Bunu şu şu özelliklere sahip olmayan biri yaratamaz.
Akıl her insanı bu noktaya getirir. Bundan sonraki soru şudur: Bu özelliklere kim sahip olabilir? Araştırma devam ettiğinde, aklın karşısına vahiy çıkar. Akıl vahye muhatap olduğunda şunu der: Vahyin zarfı olan Kur’an’ı okuduğumda anladım ki, o özelliklere Kur’an’ın bize tarif ettiği yaratıcıdan başkası sahip olamaz.
Kısaca, bakarken gözüyle birlikte aklını kullananların anlayacağı budur.
(24-32) “BEN 21. ASIRDA YAŞIYORUM BU ASIRDAN BAKMA İLE 7. ASIRDAN BAKMA ARASINDAKİ FARK NEDİR?”
Önce fark etmeyen şeylere bakalım. Baktığımız şey üzüm olsun. Üzüm -insanlar genetiğine müdahale etmedikçe- bütün zamanların değişmezidir. Üzüm üzerinde düşünüldüğünde, onu birinin yarattığı, o yaratanın Allah’tan başkasının olamayacağı da bütün zamanların değişmezidir. Bu sonuca varan aklın yasaları da bütün zamanların değişmezidir.
Peki, değişen nedir? Cevap: Bakanların bilgi seviyesidir.
Kimya, biyoloji ve botanik ilminin bugün geldiği bilgi seviyesinden üzüme baktığımızda, özet olarak üzümün yapısında şunları görüyoruz:
Minerallerden; kalsiyum, potasyum, sodyum, magnezyum, fosfor,
Vitaminlerden; A, B1, B2, B3 ve C vitaminleri,
Asitlerden; tanen, proantosiyanidin, resveratrol, tartarik, malik, süksinik, sitrik, okzalik, kafeik,
Bunların yanında daha başka şeyler…
Şimdi üzümünün yanına atomdan güneşe kadar her şeyi koysak ve onlar hakkında 7. asrın bilgi seviyesi ile 21. asrın bilgi seviyesini kıyaslasak, üzümde gördüğümüz manzaranın aynısını onlarda da göreceğiz.
Bunu gördüğümüzde ne anlayacağız? Şunu anlayacağız: Kur’an üzüm, hurma gibi meyveler üzerinden, sadece onlara değil, “Allah’ın yarattığı her şeye bakın.” diyor.
Biz her şeyi temsilen, yine üzüme bakmaya devam edelim ve bazı tespitler yapalım,
Biz 21. asrın bilgi seviyesinden bakınca, üzüm hakkında öğrendiğimiz her bilgi için üç şey söyleyebiliriz.
Birincisi, gelişen ilimler sayesinde, geçmişten bugüne bizim üzüm hakkında bilgi seviyemiz nasıl arttı ise, gelecek asırda bu seviye daha da artacak.
İkincisi, varsayalım15 bin çeşidi olan üzüm günümüzden 200 bin yıl önce yaşayan insanlar tarafından bilinen bir meyve idi. Onlar üzümü biliyorlardı ama bizim bugün üzüm hakkında bildiklerimizi bilmiyorlardı.
Üçüncüsü, üzümü ilk olarak yoktan yaratan kim ise, o üzümü yaratmadan önce üzüm hakkında her şeyi biliyordu. Bilmese yaratamazdı.
Peki, o kim?
Konunun başında ifade ettik: O Allah’tan başkası olamaz.
Gelelim başlıktaki sorunun cevabına, Allah tarafından yaratıldığına iman ettiğimiz üzüme bir sanat eseri olarak bakarsak, 7. asrın bilgi seviyesinde, bu sanat eseri hakkındaki bilgi azdı. 21. asırdan bakınca bu seviye arttı.
Bu noktada soru şu: Bu artış Allah-insan (eseri yaratanla, esere bakan) ilişkisine nasıl yansımalı?
Cevap: Hayranlık olarak yansımalı. Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahüekber derken, bu cümlelerin zarf olduğu mânanın zenginliği, enginliği karşısına büyük bir farkındalık olarak yansımalı.
ARA BİLGİ: Bu bölümde yaptığımız tespitler, gelecek âyetlerde, Kur’an’ın kâinat kitabında ibret nazarı ile bakmamızı istediği her ilahi sanat eseri için geçerli olacak.
(24-32) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu âyetleri okuyunca kendine soracağın sorular şunlar olabilir:
Ben yaratılan her şeye Kur’an’ın “bak” dediği yerden bakıyor muyum? Baktığımda, ne kadar anlıyorum?
Her baktığımda, anladığımı artırmak için ne yapıyorum?
Bu bakmalar sonucunda Allah’a hayranlığım artıyor mu?
O hayranlık hayatıma Allah’a sevgi ve O’nun razı olduğu şeyleri yapma, razı olmadığı şeylerden sakınma olarak yansıyor mu?
33-42 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
33. (Güneşin dürüldüğü, yıldızların sapır sapır döküldüğü, dağların un ufak olduğu o gün) Kulakları sağır eden o (korkunç) ses geldiğinde (yeniden dirilişin vakti de gelmiş olacak. O gün kıyâmet kopacak ve bütün insanlar bütün bir hayatın hesabını vermek üzere mahşer meydanında toplanacak.)
34. Kişi o gün (yaşadığı korku nedeniyle) kendi (canının derdine düşer; dünyadayken canım kardeşim dediği öz) kardeşinden kaçar;
35. (Kendini besleyip büyüten) Annesinden ve babasından,
36. (Aynı yastığa baş koyduğu) Eşinden ve (hatta ölürüm de ayrılmam dediği) çocuklarından (bile kaçar...)
37. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir (değil, birçok) derdi vardır.
38. O gün (herkes, her nimetten hesaba çekilecek. Yüzler hesabın aynası olacak. Kimin ne yaşadığı yüzünden anlaşılacak. O gün) öyle yüzler vardır ki (sabah güneşi gibi) apaydınlıktır;
39. (Cenneti kazanma müjdesini aldığı için) Gülümsemekte ve sevinmektedir.
40. Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki (“Cehenneme gireceksiniz” haberini aldıktan sonra kendini yerlere atmış) toza toprağa bulanmıştır.
41. (Yaşadıkları korku ve dehşet nedeniyle yüzlerini) Bir karartı sarıp kaplamıştır.
42. İşte onlar (Allah’ın âyetlerini) inkâr eden (böylece doğru yoldan) sapan kimselerdir.
(33-42) BURADAKİ SONUÇ EĞİTİMİNİN BİZE MESAJI NEDİR?
“Kur’an’da geçmiş ve gelecek üzerinden sonuç eğitim verilmediği sayfa yoktur.” desek, abartmış olmayız.
Burada da 33-42 âyetlerde sonuç eğitimini görüyoruz. Buradaki sonuç eğitimine yukarıdaki üç âyet grubu üzerinden bakarsak;
1-13 âyetler bize şunu diyor: Âhirete yönelik öğütlere kulak verenlerin yüzü gülerken, diğerlerinin yüzünde bir karartı olacak.
17-23 âyetler bize şunu diyor: Nankör olmayanların yüzü gülerken, nankörlük edenlerin yüzünde bir karartı olacak.
24-32 âyetler bize bize şunu diyor: Nimetlere bakarken, onları Allah’tan bilip şükredenlerin yüzü gülerken, diğerlerinin yüzünde bir karartı olacak.
Evet, genelde geleceğe dönük kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem üzerinden verilen sonuç eğitimleri, burada olduğu gibi öncesine dönük mesajlar verir.
Gelecek âyetlere bu açıdan bakılmasında, Kur’an’dan istifade adına büyük faydalar olduğunu düşünüyoruz.
(38, 40) SONUÇ EĞİTİMİNDE “YÜZLER” ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Kur’an’da kıyamet koptuktan sonra insan yüzünün alacağı şekle çok sık vurgu yapılır. 30 civarında âyette yüzlerin alacağı hal anlatılır.
Yüz ile ilgili hemen her kültürde çok sayıda deyim var. Bu deyimleri tek cümleyle özetlersek “İnsanın yüzü içine ayna oluyor; insanın ne hissettiği yüzünden anlaşılıyor.”
Bu özet üzerinden bakarsak; yüz için hem insanın içindeki duyguları dışında gösteren ayna hem de o duyguları gizleyen maske diyebiliriz.
İçi dışı bir deyimi yüzün ayna olma fonksiyonunu anlatırken, iki yüzlü deyimi yüzün maske olma halini anlatır.
Kur’an’ın yüzü öne çıkaran âyetlerinde şu mesajlar öne çıkıyor:
Âhirette herkesin gerçek yüzü ortaya çıkacak. Her insan dünyada yaşadığı geçmişle yüzleşecek.
Âhirete ortaya çıktığında hiç kimsenin yüzüne bakamayacak bir geçmişle de gidebilirsiniz, yüzünüzü ağartacak bir geçmişle de gidebilirsiniz.
Yüzünüzün hangi şekli almasını istiyorsanız öyle bir hayat yaşayın.
(33-42) ÂYETLERDE ANNE-ÇOCUK GİBİ YAKINLAR ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ NEDİR?
Kur’an’da anlatılan hiçbir şey, anlatmak için anlatılmaz. Özellikle âhirete yönelik bütün anlatımların dünyada; şimdi şu “an”ımıza yönelik mesaj olarak karşılığı vardır.
Peki bu âyetlerin hayatın içinde karşılığı nedir?
Bu sorunun cevabını 37. âyette görüyoruz. Âyet şöyle: “O gün, herkesin kendine yetip artacak bir (değil, birçok) derdi vardır.”
Bu dünyada insanın en güçlü bağlarla bağlandıkları listesinde anne-baba, çocuklar, kardeşler listesinin ilk sıralarında yer alır.
Aile ve akraba bağları ile bir birilerine bağlı olanlar doğal olarak birbirlerini severler. Birbirlerinin derdi ile dertlenirler.
Bu sevme ve dertlenme, Allah ile ilişkilere olumlu yansıdığı; aile ve akrabalar birer nimet olarak bilindiği ve nimetlere olan sevgi arttıkça onları verene olan sevgi de arttıkça bir sorun yoktur.
Ama tersi oluyorsa, onların günlük geçim derdiyle uğraşırken o nimetleri veren Allah’a karşı vazifeler aksıyorsa, o noktada sorun var demektir.
37. âyet diyor ki: Allah ile bağları gevşeyen, Allah’ı sevilmesi gerekenler listesinde en başa koymayan, O’na karşı görevlerini görev listesinde yapılması gerekenlerin en başına koymayanların âhirette büyük dertleri olacak. O dert o kadar büyük olacak ki, dünyadaki bütün dertler o derdin yanında dert olarak sayılmayacak. O yüzden aile ve akrabalık bağı ile bağlı olduğunuz insanlar karşısında kendinizi sorumlu hissettiğinizden daha fazla Allah’a karşı kendinizi sorumlu hissedin. Onlara karşı görevlerinizi yerine getirirken Allah’a karşı görevlerinizi ihmal etmeyin.
(33-42) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Fiziki olarak âhirete bir kere gidince bir daha gelme imkanın yok. Ama bu âyetlerde manen, hayalen oraya gidebilirsin. Orayı hayalen buraya da getirebilirsin. Hayal dünyanda şimdiye kadar yaşadığın geçmişe bakıp, mahşerde yüzünün alacağı hali de şimdiden tahmin edebilirsin.
Haydi hayalen git oraya! …
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. 3 yıl önce bir çekirdek olarak yeryüzündeki en zor zemine en zor zamanda inen Kur’an, ilk meyvelerini vermeye başlamıştı. İlk meyveler, üzerinden bütün zamanlara verilen mesaj şu: Bu Kur’an bir insanın içine inerse, o insanın adı Muhammed (sav) olur. Bir topluluğa inerse, o topluluğun adı Sahabe olur, bir zamana inerse, o zamanın adı da Asr-ı Saadet olur.
BANA NE DİYOR? Sana ne zaman inmeye başladı, o günden bugüne hayatında ne değişti, çevrende neyi değiştirdin?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kadir kelimesi “Kadir, kıymet, değer, ölçü” mânalarına gelir. Bu durumda mesajın biri şu olur: Kur’an indiği geceye kıymet ve değer kazandıran bir kitaptır. Ama asıl mesaj şu sorunun cevabında aranmalıdır; Kur’an niçin indi? Geceye değer kazandırmak için mi, geceleri onu okuyanlara değer kazandırmak için mi?
BANA NE DİYOR? Kur’an sana değer kazandırdı mı? Kur’an’la değer kazanmanın en büyük göstergesi, onun değerini bilmektir. Onun değerini bilmek de, hem kendi için, hem de başkaları için çölde suyun kıymetini bilmekten daha öte bir şeydir. Peygamber Efendimiz Kur’an’ın insanlar için değerini en iyi bilen biri olarak 23 yıllık peygamberlik hayatında, 100 binden fazla insanın çöle dönmüş gönlünü suladı. O sulanan gönlün sahiplerinin adı; SAHABE oldu. Onlardan da binlerce insan, ellerindeki Kur’an’ın değerini bilmenin bir gereği ve göstergesi olarak, manen çöle dönmüş dünyayı yeşertmek için yeryüzüne dağıldılar. Geri kalan Sahabiler, gidenlerin ihtiyaçlarını karşılama, arkadan gelen nesilleri yetiştirme adına geride kaldılar. Peki, sen bu değer bilmenin neresindesin. Çok değerli dediğin kitabı bir defa dahi yüzünden anlayarak okumamışsan... Onu tanımamışsan, onu tanıtma yolunda ortaya ciddi bir gayret koymamışsan... Evet, bu durumda senin o gece inen kitabın kadrini kıymetini bildiğin söylenebilir mi?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an mı Daha Değerli Kadir Gecesi mi?
Kamerî takvimin her yıl 10 gün önce gelmesi, adına mübarek denen gecelerin her yıl farklı zamanlarda kutlanması bize şu mesajı veriyor; “Siz zamana bakmayın, zamanı değerli yapan içinde yaşanandır, içinde yaşananı hangi zamana taşırsanız o zamanı değerli yaparsanız.”
Bu konuda bir misal verelim; Misafir mi daha değerli, onun geldiği gece mi, çocuk mu daha değerli onun doğduğu gece mi? Bunlarla beraber düşündüğümüzde, geceyi değerli yapan o gece inen Kur’an’dır. Geceye değer verip, Kur’an’la o gece yoğun ilgilenip, sonra ilgisiz bırakmak, ev sahibinin misafirle geldiği gece, babanın çocuğu ile doğduğu gece yoğun ilgilenip sonraki günlerde ilgisiz kalmasına benzer.
Kısaca; Kur’an’ın indiği gece ne kadar değerliyse, aramızda olduğu ve hakkının verildiği zamanlar da en az o kadar değerlidir. Kur’an güneş gibidir, Kur’an hava gibidir, Kur’an su gibidir. Nasıl bunlardan istifadeyi doğum günlerimizde çoğaltıp diğer günlerde azaltmıyorsak, Kur’an da mânevî hayatımızın sağlıklı devamı ve gelişimi için her gün alınması gereken mânevî bir gıdadır.
BANA NE DİYOR? Senin için Kadir gecesi bir gece mi, her gece mi?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Mekke bir okul, Hz. Muhammed (sav) öğretmen, sahabiler öğrenci, Kur’an da bir müfredattır.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Biz onu (geceler içinde en değerli gece olan) Kadir gecesinde indirdik.
2. Kadir gecesinin ne olduğunu (ne kadar değerli ve ne kadar önemli olduğunu, Biz sana bildirmezsek) sen nereden bileceksin?
3. (Değerini, Kur’an’ın inmesinden alan) Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. (İndiği geceye bu kadar değer kazandıran Kur’an, onu içine indiren, onu içine sindiren, her davranışında onun güzelliklerini görünür hale getiren, bir de onu muhtaç gönüllere götürmeyi dert ve dava edinen kişiye Allah katında ne kadar büyük bir değer kazandırır, var onu da sen düşün!...)
4. O gece (boyunca görevli) Melekler ve Cebrail, Rablerinin izniyle (hayatın her alanında) her bir iş için (Allah’ın razı olduğu ölçüleri bildirmek için) inerler.
5. İşte o gece (ve o geceyi değerli yapan Kur’an’la yaşanan her gece) tan yeri ağarıncaya kadar tam bir huzur ve esenlik iklimidir.
(1-5) BİN AYIN MESAJI: EY İNSAN! BİR ÖMÜRDE, 1.817.700 YILLIK MÂNEVİ KAZANÇ İSTER MİSİN?
Allah (cc) bütün insanları hem kendilerine hem de başka insanlara fayda vermesi için yaratmıştır.194 Kur’an’ın indiriliş sebebi de bu gayeye giden yolda rehberlik yapmaktır.
Bu sûrede bin ay ifadesi üzerinden insana şu mesaj veriliyor. Bu kitap, senin ömrünü bereketlendirmek için indi. Bu kitap senin ömrünü bire binler veren bir tohum yapmak için indi.
Nasıl oluyor dersen, ufak bir hesap yapabilirsin. Her ayı 30 gün kabul edelim. 30 x 1000 = 30 bin. 30 bini 365 güne bölelim. 82 yıldan biraz fazla. Ayların çoğunun 31 gün olduğunu kabul ettiğimizde bu rakamı 83 yıl olarak tespit edebiliriz.
Bundan şunu anlıyoruz, Kur’an bir gecede insana 83 yıllık mânevî kazanç veriyor. Peki çocukluk dönemi hariç 60 yılın her gecesinde ve gündüzünde hayatını Kur’an’la bereketlendiren insanın mânevî geliri nedir?
83 x 365 = 30.295 yıllık mânevî kazanç.
60 x 30.295 = 1.817.700 bir ömürdeki mânevî kazanç.
Aslında bu rakamlar bize ne diyor biliyor musunuz?
Hiç çarpmayla bölmeyle uğraşma, Arapçada 1000 rakamı, 7, 70, 700 gibi çokluğu anlatmak için kesretten kinayedir.
Net mesaj şudur: Kur’an’la bereketlenen bir ömre, sınırsız kudretin sahibi olan Allah’ın, sınırsız nimetlerle donatılan cennetinde vereceği ödülün büyüklüğünü anlatacak rakam dünyada yoktur.
(1-5) ÂYETLERDE BİRE BİN VERME YASASI
Bir gecenin bin aydan hayırlı olmasını, mahsul bazında bir tohumun bire bin vermesi gibi düşünürsek, bir geceye yıl bazında 83 yılın, ay bazında bin ayın, gün bazında 30 küsur bin günün sığdırılması evrensel bir yasanın Kur’an’a yansıması diyebiliriz.
Bu yasanının örneklerini genelde bütün bitkilerde görürüz; Her tohum ve çekirdek toprak altında tek olarak başladığı yolculuğun sonunda binler meyveler veren bir ağaç olur.
Özellikle incir tohumuna baktığımızda, bir incir tohumu binler incir tohumuna vesile olur.
Özetlersek, Allah’ın bire binler fayda verdirme yasası hem indirilen âyetlerde hem de yaratılan âyetlerde geçerli olan bir yasa olarak karşımıza çıkıyor.
(1-5) KADİR GECESİNDE ASLINDA NE İNDİ? ÖLÇÜ/İLKE/AHLAK
Kadir kelimesinin kıymet ve ölçü anlamına geldiğini dikkate aldığımızda, o gece “Bireye, topluma ve asra Allah katında değer ve kıymet kazandıracak ölçüler” inmeye başlamıştır.
İnen ölçüler bireyleri temsilen ilke ve ahlak noktasında ilk olarak Hz. Muhammed’i inşa etti.
İnen ölçüler toplumları temsilen ilke ve ahlak noktasında ilk olarak sahabe toplumunu inşa etti.
İnen ölçüler asırları temsilen ilke ve ahlak noktasında ilk olarak Asr-ı Saadeti inşa etti.
İnen ölçüler kısaca bütün insanlığa model olacak bir medeniyet inşa etti.
Burada soru şu: Günümüzde, insanları kendine hayran bırakan bir İslam medeniyeti var mı? …Var demek zor.
Ama bugün elimizde bütün insanları kendine hayran bırakacak o medeniyetin planı, projesi ve ölçüleri mesabesinde Kur’an ve onun içindeki güzellikleri hayata taşımada izlenecek yol manasında yaşayan sünnet var.
Nereden Başlayacağız?
Güzel soru. Kendimizden başlayacağız.
Bizim de iki doğum günümüz olacak. Malum Peygamberimizin iki doğum günü vardı;
Biri Abdullah bin Muhammed olarak doğduğu biyolojik doğum günü,
Diğeri kadir gecesinde Allah’ın Resûlü olarak doğduğu manevî doğum günü.
Birinci doğum gününde doğan her insan; doğar büyür gelişir ama ikinci doğum günü iradidir. O doğum için Kur’an’ı okumak, anlamak ve yaşamak gerekir.
O doğum için Kur’an’ı önce içine indirmek, içine sindirmek ve bütün davranışlarında güzel ahlak olarak göstermek gerekir.
Bu noktada “Ben Müslümanım.” diyen her insanın kendine soracağı soru şu: “Ben Kur’an’ı içime indirdim mi? Onun güzelliklerini davranışlarımda güzel ahlak olarak gösterebildim mi?”
Biz, bir Müslümanın Kur’an’ı bilgi olarak içine indirmesine, ibadet ve ahlak olarak uygulamada ve davranışlarında göstermesine manevî doğum günü, diyoruz.
“Kur’an, kadir gecesinde neden indi?” sorusunun bir cevabı da “Her insan onun kadrini kıymetini bilsin, her insan onunla manevî doğum gününü gerçekleştirsin.”
Kadir Gecesini Böyle Anlamamak, Böyle Anlamadan Her Yıl Kadir Gecesi Kutlamak Neye Benzer?
Varsayalım bir şehir var. O şehirdekilerin manevî gıdalara ihtiyacı var. O gıdalar o şehirdeki her insanı güzel ahlak sahibi yapacak. Bu ahlaka sahip olan insanlar dünyadaki bütün insanlara güzel örnek olacak.
Bir gece o şehrin yanındaki tepeye helikopterlerle manevî gıdalar iniyor. O şehirdekiler, her yıl o tepeye gidiyor, manevî gıdanın iniş yılını kutluyor ama çoğunluğu itibarıyla o manevî gıdaları şehre getirmiyorlar…
Bu örnekten devam edersek, Kadir gecesi inen Kur’an’ı gönül şehrine getirip, aklına kalbine indirip, kadrini kıymetini bilerek okumanın, anlamanın sağlaması, davranışlarında güzel ahlak olarak göstermek üzerinden yapılır.
Bu yoksa, bir yerde eksiklik var demektir. O eksiklik Allah’ın dininde olamayacağına göre, aranacak yer bellidir.
Bir Müslümanın bu eksikliği kendinde araması, kâmil insan olmanın göstergesidir.
KADİR GECESİNİ VE DİĞER KANDİL GECELERİNİ KUTLAMAK DOĞRU MU?
Cevaba geçmeden önce bu konuda elimizdeki kesin bilgilere bakalım.
Bu konuda araştırma yapan hemen herkesin ittifak ettiği kesin bilgi şu: Peygamber Efendimiz (sav) zamanında, günümüzde kutlandığı gibi, kandil geceleri kutlanmamıştır.
İkinci kesin bilgi şu, kandil gecesi olarak bilinen gecelerden, sadece kadir gecesi, açık ve net bir şekilde Kur’an’da geçer. Diğerleri geçmez.
Bu iki kesin bilgilerden yola çıkarak, bazıları “Bu geceler Peygamber Efendimizin zamanında kutlanmamıştır, günümüzde kutlamak dinde olmayan bir şeyi dine ilave etmek olacağı için bidattır?” diyorlar.
Soru şu: Bu Geceleri Kutlamak Bidat mı?
Cevap: Eğer bu geceleri kutlayanlar, “Bunlar dinimizin emridir, bunların kutlanması gerekir.” gibi ifadelerle bu geceleri dinen bağlayıcı bir emir olarak sunarlarsa, bu sunma şekli dinde olmayanı dine ilave etmek olacağı için bidattır.
Ama bu geceyi kutlayanlar, biz bu gecelerde camilerde toplanıyoruz, hocalarımızdan dini konularda vaaz-u nasihat dinliyoruz. Bunun asla bağlayıcılığı yok, dileyen bu programlara katılır, dileyen katılmaz diyorlarsa, buna bidat diyemeyiz.
Günümüzde, dine karşı bir ilgisizliğin ve buna bağlı olarak ciddi bir bilgisizliğin olduğunu dikkate aldığımızda yapılacak şey: Bidat olmayan şekliyle, insanların kandil vesilesiyle ve başka vesilelerle camilere gelme sayısını artırmak ve bu gelişleri mânevî yönden verimli hale getirmek olmalıdır, diye düşünüyoruz.
(4) ÖNEMLİ KAVRAMLARDAN BİRİ: RUH
İniş sırasından bir Kur’an okuması yaptığımızda “ruh” kavramını ilk bu âyette görüyoruz. Ruh kavramı, insanın manevî yanının genel adı olduğu gibi Kur’an’da vahiy ve Cebrail gibi manalarda da kullanılıyor. Biz mealimizde ruh kelimesine vahiy manasını da içine alacak şekilde Cebrail manası verdik. Ruhun insanın manevî yanını kuşatan; genel manasına da iniş sırasında insana “ruhun üflemesi”nden ilk bahsedilen Sâd sûresi 72. âyette değindik.195 O açıklamanın yanında Şems sûresinin 7-10 âyetlerinde nefis ile ilgili yaptığımız açıklamalara da bakılabilir.
TEKNİK BİR KONU: İNZAL TENZİL FARKI
Bazı meal ve tefsirlerde inzal ve tenzil farkı üzerinde durulur. Bu iki kelime de “bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru inmesi” manasını da içine alan “nzl” kökünden gelir.
Bu iki kelime arasında şöyle bir farktan bahsedilir:
İnzal bir şeyin bir defada toplu inmesi anlamına gelirken,
Tenzil bir şeyin zaman içinde peyderpey inmesi anlamına gelir.
Bu ayrımı yapanlar, bu ayrımdan yola çıkarak şöyle bir tespit yapmışlar. Kur’an kadir gecesinde levh-i mahfuzdan bir defada dünya semasına indi, yani inzal edildi. Oradan da 23 yıllık bir zaman dilimi içinde peyderpey Peygamber Efendimize (sav) tenzil edildi.
Bu tespiti yapanlar “Bu bizim zanna ve tahmine dayalı görüşümüz.” diyorlarsa, bir zan olarak değerlendirilir ama bu tespiti yapanlar “Bu görüş mutlak/kesin doğrudur.” diyorlarsa, bu noktada bu görüş Kur’an’dan onay almaz.
Neden? Çünkü, Kur’an çok keskin bir şekilde inzal tenzil ayrımı yapmıyor.
Mesela Kur’an yağmurun yağışından bahsederken de inzal kelimesini kullanıyor.196 Bu kullanımdan yola çıkarak kimse tutup da “Kıyamete kadar yağacak olan yağmur önce dünya semasına indi.” demiyor.
Bunun yanında Kur’an’da kafirlerin şöyle bir talebinin seslendirildiğini görüyoruz: “İnkâr edenler (yine bir bahane olarak) “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” dediler.”197
Bu âyette geçen “nüzzile” kelimesinin mastarı tenzil kelimesidir. Bu âyette tenzil toplu indirme manasında kullanılmıştır.
Bu bilgileri dikkate aldığımızda, Kur’an’da inzal ve tenzil kelimelerinin birbirinin yerine kullanıldığını görüyoruz.198
Bu görüntüyü dikkate aldığımızda inzal ve tenzil ayrımından yola çıkarak yapılan tespitlerin “mutlak doğru” bir tespit olarak Kur’an’dan onay alamayacağı anlaşılıyor.
(1-5) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Allah (cc) biyolojik doğum gününle seni bu dünyaya getirdi. Peki, sen manevî doğum gününü gerçekleştirdin mi?
Kur’an’ı içine indirerek, içine sindirerek, onun âyetlerini güzel ahlak elbisesi olarak üzerine giyerek onun güzelliklerini gösterebildin mi?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. Bu sûre kâinat kitabının bir âyeti olan ve her sabah doğan güneşle beraber okunduğunda mesaj şu oluyor. Vahiy güneşinin doğuşu önlenemez. Leyl, Fecr, Duhâ derken, güneş doğdu ve zirveye doğru gidiyor. Bu mânevî güneş kendine tâbi olan yıldızları da zirveye taşıyacak, onları gönüllerin sultanı yapacak.
BANA NE DİYOR? Siz kul olmaya, en zor şartlarda kulluğun gereğini yapmaya bakın. Allah nurunu tamamlayacaktır.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Şems, güneş anlamına geliyor. Bu sûrede Kur’an ve Risâletin sembolü olarak nazara veriliyor. 1. âyette güneşe ve onun ışığına yemin edilirken, 2. âyette “güneşi tilavet199 eden, güneşe uyan, güneşi takip eden aya yemin olsun” deniyor. Işığını güneşten alan ay, adeta Kur’an’ı tilavet eden, peygambere tâbi olan bir mü’mine benzetiliyor. Bu benzetme üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Bakın nasıl her yer karanlıkken güneşe tâbi olan, onu tilavet eden ay, aydınlanıyorsa, Vahye ve peygambere tâbi olan mü’minler de, cahiliye karanlığında hem aydınlanıyorlar, hem de etraflarındaki insanları aydınlatıyorlar.
BANA NE DİYOR? Aydınlanmazsan, aydınlatamazsın.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İnsana verilen değerden, insanın alacağı mesaj nedir?
İlk âyetlerde üzerine yemin edilen nesnelere baktığımızda, bütünden bütünün en değerli parçasına doğru bir anlatım var. Hizmetçilerden efendiye doğru bir anlatım görüyoruz. Dünya bir saraya benzetiliyor. İnsan sarayın efendisi, onun dışındaki bütün varlıklar da hizmetçi gibi sunuluyor.
Güneş, sarayın lambası, ay sarayın gece lambası, gündüz lambaların yandığı zaman, gece lambaların söndüğü zaman, sema sarayın tavanı, yeryüzü sarayın sağlam zemini. Nefis sahibi insan da bu sarayın misafiridir. Verilen mesaj şu: “Ey insan Allah yarattığı varlıklar içinde hiç kimseye vermediği değeri sana veriyor. Haydi, sen de onun istek ve emirlerine hiçbir şeye vermediğin değeri ver.”
BANA NE DİYOR?Allah’ın değer verdiği şeylere ne kadar değer verirsen, O’nun katında o kadar değerlenirsin sen.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
11. âyet, geçmişten ders almayanlar geleceği inşâ edemezler.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Evrendeki mükemmel sistemin ve işleyişin sembolü olan) Güneş ve onun aydınlığı,
2. (Işığını güneşten alarak) Onu izleyen Ay,
3. (Dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlı olarak) Onun ışığını ortaya çıkarıp gösteren gündüz,
4. (Ve) Onu örtüp bürüyen gece,
5. (Sayısız yıldızlarla dolu) Gökyüzü ve onu ayakta tutan,
6. Yeryüzü ve onu (insanların istifadesi için en uygun şekilde) yayıp döşeyen,
7. (İnsan ruhuna, benliğine ve mahiyetine zarf olan) Nefis ve onu (yaradılış gayesine uygun bir şekilde) düzenleyen,
8. Sonra da (insanın tercihine bağlı olarak) ona kötülükleri ve onlardan sakınma yollarını ilham eden (kudret ve o kudretin yarattığı güneş, ay, gece, gündüz, yer gök gibi yaratılan her şey) şahit olsun ki;
9. (Yaratan Tek olduğu gibi insanlığı dünyada ve âhirette ebedî saadete ulaştıran yol da tektir. Vahyin rehberliğinde, Peygamberin örnekliğinde şekillenen bu yolda) Nefsini (günah kirlerinden) arındıran (kimseler) kurtuluşa ermiştir,
10. Onu (günahla kirletip karartan, onu günah bataklığına) gömen (kimseler) ise hüsrana uğramıştır.
(1-10) BÜTÜN ŞAHİTLER ADINA GÜNEŞİN ŞAHİTLİĞİNE KULAK VERELİM
İslâm dini açısından, imtihan dünyasındaki imtihanımızın temel konusu Allah’a inanmak veya inanmamaktır.
Konu bu olunca, şahit gerekiyor. Bu imtihanda atomdan güneşe yaratılan her şey: Allah’ın varlığına ve “var” dediği her şeyin doğru olduğuna şahit oluyor.
Bu sûrede olduğu gibi birçok sûrede bu şahitlere dikkat çekiliyor.
Güneş anlamına gelen Şems, şahitler arasında en çok öne çıkan şahitlerden biri oluyor. Güneş kendisi gibi bu dekorda var olan bütün şahitler adına insanlara intak sanatı üzerinden şunu diyor:
“Bana iyi bakın: Ben önemsiz basit sıradan bir şey olabilir miyim? Dünyada aydınlatma araçları üreten hiçbir firma, “Bu ne ki, biz günde bundan elli tane üretiyoruz.” diyebilir mi?
Bana iyi bakanlar şunu der: Bütün dünyadaki insanlar bir araya gelse, güneşi yaratmada aciz kalır.
Gerçek bu. O zaman güneşin sorusu şu: Beni kim yarattı? Beni yaratabilecek birinin hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Dünyadan 1 milyon 300 bin defa büyük olan büyüklüğüme bakın.
Dünyadan 333 bin defa ağır olan kütleme bakın,
Kütlemi oluşturan %78,5 oranında hidrojendeki, %19,7 oranında helyumdaki, %0,86 oranında oksijendeki, %0,4 oranında karbondaki, %0,14 oranında demirdeki hassas ayara ve orana bakın,
Bunlar gibi daha birçok özelliğime baktıktan sonra, kendileri de yaratılmış olan tabiat, doğa, tesadüf gibi iradesiz, şuursuz, aciz, zayıf ve fâni şeylerin beni yoktan yaratması mümkün mü, bir araştırın?
Araştırdığınızda yaratılan hiçbir şeyin yaratıcı olamayacağını anlayacaksınız. Araştırmaya devam ettiğinizde karşınıza vahiy/Kur’an çıkacak. Kur’an size benim yaratılmam için gereken bütün özelliklere Allah’tan başkasının sahip olamayacağını anlatacak.
Bunu anladığınızda, sadece benim değil, benim gibi yaratılan her şeyin şahitliğinin bilimler üzerinden anlaşılabileceğini ve anlatılabileceğini anlayacaksınız.
Bunu da anladığınızda, imtihan dünyasında, siz de benim gibi şahit olacak. Benim hal diliyle yaptığım şahitliğe, sizler de “Lâ ilâhe illallah” diyerek kal dilinizle sözlü olarak ortak olacaksınız.
(1-7) ŞAHİTLERİN FARKI VE MESAJI
Bu sûrede güneş-ay, gündüz-gece, gökyüzü-yeryüzü ve nefis gibi öne çıkan 7 şahit var. Bu 7 şeyin şahitliğini Arapçada 7, 70, 700 gibi rakamların çokluktan kinaye olması olarak düşünürsek, yaratılan her şeyin şahitliği olarak anlayabiliriz.
Nefisle diğer şahitler arasında benzerlikler ve farklılıklar görüyoruz.
Şimdi bunlara bakalım,
Yaratılan bir varlık olma, varlığını Allah’a borçlu olma noktasında bir fark yok.
Özellikleriyle yaratanın eseri olma, O’nun varlığına şahit olmada da bir fark yok.
Ama imtihan dünyasında donanım, rol ve konum bakımından fark çok.
Nefis sahibi insan imtihan oluyor, diğerleri olmuyor,
Nefis sahibi insan tercihlerinde özgür olurken; hesap verme noktasında bu özgür tercihlerinin sonuçlarından sorumlu olurken diğerlerinin böyle sorumluluğu yok.
Dünyayı bir saraya benzetirsek o sarayda nefis efendi olurken, onun dışındaki her şey onun hizmetine verilen görevli memurlar oluyor.
Nefsin dışındaki şahitlerin tamamı nefse/insana şu mesajı veriyor: İçimizde bir tek sen tercih özgürlüğüne bağlı olarak, mânevî kirlenmeye açık yaratıldın.
9. âyette ifade edildiği gibi nefsini kirlerden arındırırsan, ebedî kurtuluşa nail olacaksın. Eğer arındırmazsan,
10. âyette ifade edildiği gibi o kirin içinde boğulup, ebedî hüsrana düçar olacaksın.
Karar senin.
(7-10) NEFİS KONUSUNDA EN ÖNEMLİ ÂYET
Nefis kelimesi Kur’an’ın en temel kavramlarından biridir. Biz tefsir çalışmamızda genelde kavramların iniş sırasında ilk geçtiği âyeti dikkate alarak açıklama yapıyoruz.
Ama nefis ve ruh gibi bazı kavramlar Kur’an’da “bir” den fazla anlamda kullanıldığı için bu kavramların kuşatıcı anlamlarını, o anlamı en fazla öne çıkaran âyetlere bırakıyoruz.
Bu sûreden önce Müzzemmil (20), Müddessir (38) ve Fecr (27) sûrelerinde “can ve kişi” manasında geçen nefis kelimesi, bu sûrenin (7-11) âyetlerinde insanın içinde hayra ve şerre bakan bir özellik olarak geçiyor.
Şu soruyla konuyu açalım,
Nefis Nedir? İnsanın Manevî Haritasındaki Yeri Nedir?
Nefis Kur’an’da geçen çok anlamlı kelimelerden biridir. Nefsi sözlüklerde ruh, can, hayat, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ, heves, kan, beden ve bedenden kaynaklanan süfli arzular manalarında görebiliriz.
Kur’an’a baktığımızda nefsi ruh200 ve kişi201 (zat, öz varlık) manasında görmenin yanında, bu sûrenin 8. âyetinde hayra202 ve şerre bakan nötr bir varlık olarak da görüyoruz.
Şems sûresinin 8. âyeti, Kur’an’dan yola çıkarak nefisle ilgili yapılacak bütün tanımlarda belirleyici oluyor.
Bu âyete göre nefis: İnsana ait manevî özellikler içinde, çok önemli bir yeri olan, insanın hayra ve şerre yönelmesinde en fazla etkisi olan özelliktir.
Nefis Kötü mü?
Nefis mutlak kötü değildir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi nefis iyi ve kötü olabilme potansiyeli olan bir manevî özelliktir.
“Nefsin halk arasında genelde kötü olarak bilinmesinin sebebi nedir?” diye bir soru gelirse bunun cevabı şu olabilir;
İnsan melek değildir. Her insan hata ve günah işleyecek potansiyelde yaratılmıştır. Hata ve günaha “kötü” dersek az-çok, küçük-büyük bu kötülüğü yapmayan insan yoktur.
Nefsin bu özelliği imtihan dünyasında, kötünün iyiden fazla olması gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. Bu sonuç Kur’an’da insanların çoğununinkar etmesi,203 şirk koşması,204 iman etmemesi,205 gafil olması,206 şükretmemesi207 şeklinde ifade ediliyor.
Özetlersek, çoğunluğun nefsin süfli isteklerine uyması sonucu nefis halk arasında kötü tanınmıştır. Ama gerçekte nefis imtihan dekoruna uygun olarak kötü ve iyi olabilecek bir potansiyelde yaratılmıştır.
Aşağıdaki başlıkta bu konuyu biraz daha açalım,
NEFİS KÂMİL İNSAN, NEFİS HEVÂ İLİŞKİSİ
8. âyetten nefsin hayra ve şerre meyilli olduğunu, iyi ve kötü olabileceğini öğreniyoruz.
Kur’an nefsin hayra bakan tarafındaki ucuna Peygamberleri model olarak koyar ve onları örnek almayı teşvik eder.
Kur’an nefsin şerre bakan tarafındaki ucuna iblisi/şeytanı koyar. Onu insana ayna yapar; onun ve onun etkisinde kalan Firavun, Nemrut ve benzeri şahıslar üzerinden Allah’ın razı olmadığı davranışları somutlaştırır.
Bu noktada iki uçta bulunan hem peygamberlerin208 hem de şeytanın insan üzerinde zorlayıcı hiçbir etkisi yoktur.209 Onlar sadece teşvik eder, nefis tercih eder.
Nefis hayrı tercih ederse, manevî olarak yükselir. Bu yükselmenin zirvesinde kâmil insan sıfatı vardır.
Nefis şerri tercih ederse, manevî olarak alçalır. Bu alçalmanın dibinde hevânın ilah olması vardır.210
Özetlersek, 8. âyette anlatılan nefis, imtihan dekoruna uygun olarak yaratılmıştır. Bu dekorda vahiy, Kur’an, peygamber onu iyiye teşvik ederken, şeytan kötüye teşvik eder. Bu teşvikler karşısında nefsin imtihanı tercihtir.
ARA BİLGİ: Nefis Bütün İçinde, Önemli Parça
İnsanın maddi (beden) tarafını bilgisayarın hardware’ine benzetirsek, manevî tarafı o bilgisayarın software’i yani yazılımı olur. İnsan ruhu bu yazılımın genel adıdır. Nefis bu yazılım içinde, yazılımda bulunan bütün özellikleri olumlu (iyi, güzel, hayır), olumsuz (kötü, çirkin, şer) etkileme özelliği olan bir programdır.
Burada ruha bütün, nefse o bütünün parçası dersek, biz burada nefse parça olarak baktık. Nefsin insanın manevî tarafındaki etkisini görmek için ona bütün/ruh içinde bakmak gerekiyor. O bakışı İsrâ sûresinin 85. âyetinin tefsirinde yaptık. Oraya bakılabilir.
11-15 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. (Hüsrana uğrayanlara en güzel misal) Semud (kavmidir. Onlar) azgınlık ederek (Salih peygamberle gelen âyetleri) yalanlamıştı.
12. Onların en azgınları (kesilmesi yasak olan deveyi kesmek için ileri) atıldığında,
13. Allah’ın Resûlü onlara (durun! Bu deve sıradan bir deve değil. Allah, bu deveyle sizi imtihan ediyor. Bu imtihanda en önemli sorulardan biri şu: Kim “Allah’ın emrine itaat ediyor, kim hevâsına tâbi olup birtakım gerekçelerle Allah’ın emrine itaat etmiyor... Eğer bu sınavda kaybedenlerden olmak istemiyorsanız) “Allah’ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!” dedi.
14. Ama onlar (hevâlarına uyup) onu yalanladılar ve (itaatin sembolü olan) deveyi (hunharca) öldürdüler. Bunun üzerine Rableri (bardağı taşıran bu son) günahları sebebiyle onların üzerine indirdiği felâketle hepsini yerle bir etti.
15. (Helak onlara müstahak oldu.) Çünkü onlarda yaptıkları işin sonucuna dair herhangi bir korku ve endişe yoktu.211
ARA BİLGİ: Soyuttan Sonra Somut Anlatım Örneği
Kur’an’da birçok âyette gördüğümüz soyut anlatımdan sonra o anlatımı somut örnekler üzerinden açma yöntemini bu sûrede de görüyoruz.
Yukarıda nefisten soyut olarak bahsedildi. 11-15 âyetlerde nefis somut örnekler üzerinden anlatılıyor. Bu soyut ve somut anlatımlara ilk sûre olan Alak sûresinden buraya kadar anlatılan örneklerin toplamı üzerinden bakarsak, bu sûrede Semud kavmine Peygamber olarak gönderilen,
Hz. Salih nefsin hayra bakan tarafında, Yaratan Rabbin adıyla kâinat kitabını okuyanları temsil ederken,
Hz. Salih’e iman etmeyenler nefsin şerre bakan tarafında kâinat kitabını Yaratan Rabbin adıyla okumayanları temsil ediyor.
Bu ara bilgiden sonra âyetlerin tefsirine devam edelim,
(11-15) 21. ASIRDA SEMUD KİMDİR? DEVENİN KARŞILIĞI NEDİR?
Bu başlıktaki sorunun benzerini Kur’an’da önümüze gelen hemen her kıssa için, hemen her kıssada öne çıkan semboller için soracağız.
Bu soruları sormanın ve bu soruların cevabını günümüze taşıyarak Kur’an okumanın önemini Tefsir Usulümüzde (12) Kıssa/Hikaye, (19) Teşbih/Mecaz ve (20) Evrensellik Yasalarında geniş olarak anlattık.
Bu yasalara bakılmasını önemle tavsiye ederek başlıktaki sorumuzun cevabına geçebiliriz.
Bu soruya doğrudan cevap vermemiz mümkün ama biz bu soruya “Balık verme değil, balık tutma yöntemini verme” usulüyle cevap vereceğiz.
Bu usule göre işe şu sorunun cevabıyla başlayalım,
Kur’an’da Bir Sembolün Neye Karşılık Geldiği Nasıl Bulunur?
Bu sorunun cevabı önemli; bu soruda sembol için bağlantılarından yola çıkılarak bir çerçeve çizilmezse, sembol lastik gibi her tarafa çekilir ve alakasız şeylerde alakası varmış gibi gösterilebilir.
O yüzden sembole konu olan şeyin Kur’an âyetleri üzerinden bütüncül bir bakışla bağlantılarının görülmesi gerekir.
İlk bağlantı: Allah deveyi kendine izafe ederek ona “Allah’ın devesi” anlamında “Nagatullah” diyor.212
İkinci bağlantı: Deveyi orada yaşayan bütün insanlara fayda vermek için gönderiyor.
Üçüncü bağlantı: Fayda veren deve, verdiği fayda ile birtakım güç odaklarını rahatsız ediyor.
Allahü a’lem diyerek bu üç bağlantıyı özetlersek, “Devenin ve Semud’un bütün zamanlardaki karşılığı kimdir?” sorusu için şu cevapları verebiliriz.
Deve, Allah’tan gelen nimetlerle, imkanlarla Allah’ın bütün kullarına fayda verme adına yapılan her şeyin sembolü olurken,
Semud kavmi içindeki kötüler de bu faydayı engellemek için çalışanların sembolü oluyor.
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde fayda verme işini yapanlar Peygamberimiz ve Sahabilerdi. Engelleme işini yapanlar da Mekke’nin müşrikleriydi.
Günümüze gelirsek,
Deve sembolünün karşılığı inanan, inandığı gibi yaşayan, inandığı güzelliklerin bütün insanlara fayda vermesi için çalışan insanlar olurken,
Semud kavmi içindeki kötü kişiler de bu faydanın önüne geçmek ve bu faydanın kökünü kesmek isteyenler oluyor.
Âyetleri bu şekilde okuma bizim tefsirimizde izlediğimiz bir yöntem. Dileyen âyetleri sadece lafzi mânasıyla da okuyabilir.
Öyle bir okumada, mesaj kapalı ve sadece bu olayın yaşandığı asırla sınırlı kalırken,
Bu yöntemde, Kur’an’ın bazı kıssalarda sembolik bir dil kullanmasından yola çıkılarak, onun zaman üstü ve evrensel olan yanına kapı açılıyor.
O kapı açıldığında, her asır Kur’an’ı bugün inmiş ve kendine hitap ediyor gibi okuma imkanı buluyor.
ARA BİLGİ: Semud ve Hz. Salih (as) ile ilgili olan kıssa Kur’an’da muhtelif âyetlerde anlatılıyor. Kur’an bu konuya bir müfredat sırası izler gibi başlıyor. Fecr sûresinde (9. âyet) bir cümle ile bahsettiği bu kıssayı bu sûrede biraz daha genişletti. Gelecek sûrelerde daha uzun anlatımlar göreceğiz. İlgili âyetler geldikçe oralarda da bu kıssaya farklı açıklardan bakacağız.
(11-15) HELAK SEBEBİ GÜNAH MI, YOKSA ZULÜM GÜNAHI MI?
14. âyette “Günahları sebebiyle Allah onları helak etti.” deniliyor. Bazıları bu tür ifadelerden her günahı helak sebebi olarak değerlendiriyor ve günümüzde kişi başına düşen günah oranının geçmişe göre daha fazla olduğu yerlerin helak olmayışını açıklamakta zorluk çekiyorlar.
Bu zorluğun aşılması için Helak Yasası213 ile ilgili şu gerçeği bilmekte fayda var: Eğer Allah her günah işleyen insanı, helak etseydi, geçmişten bugüne insan nesli devam etmezdi. Demek ki, helak sebebi günah değil, günahta doz aşımı.
Doz aşımı şu demek:
Bazı günahlar vardır, kişiseldir. Zararı sadece işleyenedir. Bunların cezası genelde âhirete bırakılmıştır. Bunlar için ufak tefek uyarılar gelse bile bu uyarılar objektif değildir yani bunların fark edilmesi kişiye göre değişir ve uyarı olduğu ispatlanamaz.
Bazı günahlar vardır, bunların zararı masum ve çaresiz insanlaradır. Kur’an bunun adına “zulüm” der.
Buraya kadar, başlıktaki sorunun cevabını verdik. Burada bir soru daha soralım,
ZALİME KARŞI, ALLAH’TAN YARDIM İSTEME ADABI NASIL OLMALI?
Helak yasasında zulüm ile ilgili geçmişteki yasanın nasıl işlediğini anlattık. Kısaca özetlersek: Eğer mazlumlar aciz ve zayıfsa, onların hiçbir koruyanı yoksa, Allah (cc) o zulmedenleri helak etmiş. Koruyabilecek güçleri varsa, koruma ve zalimleri durdurma görevini, onlara vermiş.
Günümüz, dünyasında sadece Müslümanlar için konuşursak, 2 milyara yakın Müslümanın hem kendilerine hem de başkalarına yapılan zulümleri durdurma potansiyelleri var.
Bu potansiyel varken,
Allah’tan istenecek yardım; öncelikli olarak “Allah’ım zalimleri hak ettikleri dersi ver.” duası değildir.
Allah’tan istenecek yardım “Allah’ım, biz Müslümanlara bir ve beraber olmayı nasip eyle. Bize verdiğin bütün imkanları en güzel şekilde değerlendirerek, zalimlere hak ettikleri dersi vermeyi nasip eyle.”
İkinci duanın, dua adabına daha uygun olduğunu söyleyebiliriz.214
(1-15) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûrede 8. âyette geçen nefsi, kendi nefsin olarak okursan, bu okuma sana tarafını seç der: Bütün zamanlarda önünde iki taraf vardır:
Hz. Salih ve deve örneğinde olduğu gibi fayda vermeyi tercih eden taraf, Zarar vermeyi tercih eden taraf.
Sen fayda verenlerden ol.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. Daha henüz işkence yok. Ama ayak sesleri duyuluyor. Kur’an Daru’l-Erkam’da verilen derslerde sahabileri geleceğe hazırlıyor. Ashab-ı Uhdud üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Sizden öncekilerin yaşadıklarını yaşamadan onların girdikleri cennete giremez, erdikleri saadete eremezsiniz215” Mekke’de her türlü baskı ve işkenceye rağmen dönmeyen Sahabileri, Efendimiz (sav) insanlık semasının yıldızları olarak tebcil ediyor ve diyor ki: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir Hangisine tâbi olursanız, hidâyet bulursunuz”216
BANA NE DİYOR? Bulunduğun çağda göğün yıldızı olmak, yerde inandığın dava için her şeyi göze almaktan geçiyor.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Burç kelimesi; yükselmek, ortaya çıkmak, görünür olmak anlamlarına gelir. Anlam sahası oldukça geniş bir kelimedir. Yerden yüksek olduğu için kale burcuna ve gökteki yıldızlara burç denirken, Fransa’da köylü sınıfına göre yüksek sınıf olan şehirliye de burjuva denmiş.
Birinci âyetin devamına baktığımızda burç kelimesi Allah’ın kudretine şahit olarak kullanılmıştır. Bunun üzerinden “Gökteki burçlara hükmeden Allah, yeryüzünde zalimlerin yaptığını yanına bırakmayacaktır” mesajı veriliyor.
BANA NE DİYOR? Bir yerde zulüm varsa, bilin ki, Allah ihmal etmez, imhal eder yani mehil verir. O imhalin bir hikmeti de imtihan sırrı gereğince mü’minin çile ateşinde kıvama gelmesi olabilir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Ashab-ı Uhdud”un bütün zamanlardaki karşılığı nedir?
Ashab-ı Uhdud, “Hendek sahipleri” demektir. Asırlar önce, inanan insanlar sırf inandıkları için, kazılan hendeklere atılmış, o hendeklerde yakılmış, yakanlar da sanki soğuk havada bir soba etrafında ısınma rahatlığında, intikam arzularını tatmin etmenin mutluluğunu duyarak bu olayı seyretmişler. Hendeğe atılanlar üzerinden verilen mesaj: Haklı bir davayı zorla bastırmak isteyen, sırf inançlarını yaşadıkları için insanlara zulmeden bütün insanlar, hangi zamanda, hangi zeminde yaşarsa yaşasın Ashab-ı Uhdud’dur. İnanan insanlara çukur kazanlar, aslında kendi çukurlarını kazıyorlar.
BANA NE DİYOR? İnandığın değerler uğruna, âhirette yanmayayım diye, dünyada yanmayı göze alırsan, hiçbir Ashab-ı Uhdud seni durduramaz, seni korkutamaz, seni yolundan alıkoyamaz.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
7. âyet: Bazı ateşler yakar kül eder, bazı ateşler de yananı olgunlaştırıp kıvama getirir; çile ateşi gibi...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Muhteşem yıldız kümeleri olan) Burçlarla dolu gökyüzü,
2. (Geleceği kesin olarak) Vaad edilen kıyâmet günü,
3. (O günde) Tanıklık eden ve edilen (herkes) şahit olsun ki,
(Dünyadan binlerce defa büyük yıldızları yaratan kudretin sahibi olan Allah, hiçbir zalimin zulmünü yanına bırakmaz. Mazlumların intikamını er ya da geç alır.)
4. (İşte bu nedenle) Kahrolsun (geçmişte Necran Hristiyanlarını Yahudi olmaya zorlayan, olmayınca 20 bin Hristiyan’ı hendeklere doldurup yakan) Ashab-ı Uhdud.217(Kahrolsun sırf inançlarından dolayı insanlara zulmeden tüm zalimler!)
5. (Onlar) Tutuşturulmuş ateşin (içine insanları acımasızca atmışlardı.)
6. O sırada (bu vahşetin tadını çıkarmak için de ateşin) çevresinde oturmuşlar,
7. Mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi (keyif alarak) seyrediyorlardı.
8. (Böyle yapmakla)Onlardan, sırf (mutlak gücü ile) Azîz(her türlü övgüye layık olması ile) Hamîd olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar.
9. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir ve O mülkünde olan her şeyin şahidi olan Şehîd’dir. (O’nun ilminde her şey bilgisiyle, belgesiyle kayıtlıdır. İşte o yüzden hiçbir zalimin yaptığı zulüm yanına kalmayacaktır.)
10. (Ey bütün zamanların zalimleri! Bilin ki) İnanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve (bir de insan yakmanın cezası olarak tarifi imkânsız bir) yanma cezası vardır.
11. İman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlara (Mekke’de olduğu gibi, yollarına engeller çıktığında dönmeyip her şeye rağmen devam edenlere) gelince, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte (asıl kurtuluş) büyük kurtuluş budur.
(Madem yolun sonunda ebedî saadet var, öyleyse “Lütfun da hoş, kahrın da hoş” demeli ve yola devam etmeli.)
(1-3) ŞAHİTLERİN İŞKENCECİLERE VERDİĞİ MESAJ
Sûrenin girişinde yaptığımız açıklamalarda Ashabı Uhdud’un günümüzde kime karşılık geldiğini anlattık.
1. âyet bütün zamanlarda Ashabı Uhdud’un sıfatlarını üzerlerinde taşıyan zalimlere şunu diyor: Burçlarla, yıldızlarla, galaksilerle dolu olan gökyüzünü yaratan Allah (cc) zalimlerin hesap vereceği âhiret gününü de yaratacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın.
2. âyet bütün zamanların zalimlerine şunu diyor: Zannetmeyin mazlumları öldürünce iş bitti. Siz ve o mazlumların hepsi kıyâmet sonrası dirilecek ve onların tamamı yaptığınız zulmün şahidi olacaklar.
(1-11) YARATAN RABBİN ADIYLA OKUYANLARIN VE OKUMAYANLARIN KIYASLAMASI
Kur’an Alak sûresinin 6. âyetinde “Yaratan Rabbin adıyla okumayan insan ne yapar?” sorusuna “azar” demiş, azma örneğini de orada Ebu Cehil üzerinden vermişti.
Bu âyetlerde azma örneği; azgınlıkta zirveye çıkarken, vahşette sınır tanımayarak insanlıktan da çıkan Ashab-ı Uhdud üzerinden veriliyor.
Yaratan Rabbin adıyla okuyanların örneği de bu bilinçli okumanın sonucunda dünyada yanma pahasına inandıkları dinden dönmeyenler üzerinden veriliyor.
(8-9) AZÎZ, HAMÎD VE ŞEHÎD İSİMLERİNİN EVRENSEL MESAJLARI
İşkencelerin en ağırını yaşadıkları halde inandıkları dinden dönmeyen bu insanların anlatıldığı âyetlerde, Azîz, Hamîd ve Şehîd esmâsı öne çıkıyor. Bu isimler zalimlerin karşısında duruşlarını değiştirmeyen müminleri manen alkışlıyor.
Burada soru şu: O kadar esmâ varken, burada neden bu isimler öne çıkıyor?
Bunun birçok hikmeti olabilir onlardan bazılarını Allahü a’lem kaydı düşerek ifade etmeye çalışalım.
Allah Azîz’dir. Mutlak gücün sahibi olduğu gibi her türlü izzetin ve şerefin de kaynağıdır. Bu isim O’na iman edenlerde izzet ve şeref olarak tecelli eder.
Allah Hamîd’dir. Her türlü övgüyle layık olandır. Bu isim ona iman edenlerde övülecek işler yaptıklarında O’nun övgüsüne mazhar olma şeklinde tecelli eder.
Allah Şehîd’dir. Her an her şeye şâhittir. Bu isim O’na iman edenlerde Allah’ın her an her şeyi gördüğüne iman etme, inandıkları her değerin varlığına ve doğruluğuna şahit olma şeklinde tecelli eder.
Bu anlamları ile bu üç isim Ashab-ı Uhdud’un zulmüne maruz kalan kadın-erkek bütün müminlere şu mesajı verdi.
Zulüm karşısında duruşunuzu değiştirmemekle, her şeye rağmen iman ettiğiniz değerlerden dönmemekle,
Allah katında övülecek bir iş yapmakla, O’nun katında izzet ve şeref kazandınız. Şâhit olarak yaşadınız, şehitler kervanına katıldınız. Ne mutlu size!
O asra bu mesajı veren bu üç isim bütün zamanlara da şu mesajı veriyor: Benzer zorluklar karşısında duruşunu değiştirmeyenler bu isimlerin tecellisine mazhar olacaklar.
(9) ALLAH ŞEHÎD’DİR, PEYGAMBER ŞEHİD’DİR, ŞEHİD OLMAK HER MÜSLÜMAN İÇİN HEDEFTİR
Günümüzde en çok yanlış anlaşılan ve suiistimal edilen kelimelerden biri de şehit kelimesidir. Kur’an şehit kelimesini, Allah’ın ismi Peygamberimizin sıfatı olarak kullanır.
Allah’ın eş-Şehîd olması, yaratılan her şeyi varlığına şâhit yapması ve her şeye (görme bilme anlamında) şâhit olmasıdır.
Peygamberimizin Şehid olması, Peygamberlik vazifesini aldıktan sonra, ömrünün sonuna kadar inandığı her şeyin varlığına şâhit olması, inandığı her değerin doğruluğuna şâhit olarak yaşamasıdır.
Bu şekilde bir şehitlik “ben Müslümanım” diyen her insanın hedefidir. Adına sünnet-i seniyye denilen yol, bu şehitliğe talip olanların yürüyeceği yolun adıdır.
Savaşta ölenlerin şehitliğine gelince, Kur’an bu şehitlik için Allah yolunda olma şartı koyar.218
Allah yolunda olmanın ölçüsü; yaşarken şâhit olarak yaşamaktır. İslam dininde şehitlik payesi, inandığı değerlerin varlığına ve güzelliğine şâhit olarak yaşarken ölenlere verilen bir payedir.
(1) BURÇ VE ASTROLOJİ KONUSU BİLİMSEL MİDİR? İNANMAK GEREKİR Mİ?
Direk konumuzla bağlantısı yok ama halk arasında yıldız falı/yıldıznâme olarak bilinen astrolojiye kısaca değinmek istiyoruz.219
Sûre burçlarla dolu gökyüzünün şahitliği ile başlıyor. Bu başlangıç akla başlıktaki soruyu getiriyor.
Bugün bilim insanlarının ortak kanaati astrolojinin bir bilim olmadığı şeklindedir.
Eğer konusu yıldızlar olan ve onların pozisyonlarından, insan hayatının geleceğine dair birtakım sonuçlar çıkaran astroloji bir bilim olsaydı, bu astronomi bilimin altında yer alırdı.
Verileri zayıf tahmin ve zandan öte gitmeyen astrolojinin bir bilim olarak değerlendirilmesi ve kelime benzerliği nedeniyle astronomi gibi bir bilimle eşitlenmesi en çok astronomi bilginlerini rahatsız ediyor.
Bu rahatsızlığı “Türk Astronom Derneği”nin web sayfasına giren herkesin görmesi mümkün. Dileyenler uzmanların dilinden, astrolojinin neden bir bilim olamayacağını oradan okuyabilir.220
Özetlersek, Astroloji ile uğraşanların bize verdikleri bilgiler bir veridir. Ama bunların tamamı içinde zan ve tahmin olan verilerdir. Bu veriler böyle bilinir ve böyle anlatılırsa, dileyen bunları dinler. Ama bunlar süslü ifadeler içinde bilimsel temelleri olan kesin bir bilgiler olarak sunulursa bu şekilde bir sunum doğru olmaz.
12-22 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
12. (Bu yolda engel olan zalimlere gelince) Elbette Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.
13. (Evreni ve hayatı) Yoktan yaratan (bazılarının zannettiği gibi evreni yarattıktan sonra pasif bir seyirci olmayan, yarattığı evrene her an müdahale eden) ve bunu (ispat etmek için, yaratılan her insanın parmak izini, göz retinasını, DNA’sını, yüzünü, sesini, huylarını farklı farklı yaratan, bu farkı her yeni doğan insanla) tekrarlayan (tekrar eden bu yaratmaları, tekrar ve ebedî dirilişin şahidi yapan) O’dur.
14. O(özellikle yolunda bedel ödeyen kullarına karşı bağışlaması bol olan) Gafûr (sevgisi çok olan) Vedûd’dur.
15. (Tüm evrende, her varlık üzerinde mutlak egemenlik ve hâkimiyetin sembolü olan) Yüce (ve şerefli) Arşın sahibidir.
(Her türlü zorluğa rağmen yolunda olanları da şereflendirendir.)
16. Dilediği şeyleri (dilediği zaman) mutlaka yapandır.
17. Orduların, haberi sana geldi mi? (O haberin ayrıntılarına baktığında Allah’ın dilediğini dilediği zaman yaptığını ve bunun önünde de kimsenin duramadığını göreceksin.)
18. (İşte güçlü orduları ile övünen) Firavun ve Semûd. (Bunların başlarına gelenleri ve yaşadıkları acı sonları, önceki sûre ve âyetlerde duydun ve duyurdun.)
19. Ama (gel gör ki, geçmişten ders almayan Mekkeli) inkârcılar (bu gerçekleri duydukları halde âyetlerimizi) yalanlayıp dururlar.
20. (Onlar yalanlaya dursun) Allah onları (önlerinden) arkalarından (kısaca her yandan) kuşatan Muhît’tir
21. Hayır, Hayır! (Kâfirler ne kadar inkâr edip yalanlasalar da) o (şanlı) şerefli bir Kur’an’dır. (Beşer sözü olması da mümkün değildir.)
22. (Kur’an bütün âyetleriyle) Levh-i Mahfuzdadır.
(12-22) ARASI ÂYETLERİN BİR BÜTÜNLÜK İÇİNDE KISA MESAJLARI
Âyetlerin mesajlarına kısa cümlelerle değinmek istiyoruz.
12. âyet önceki âyetlerde anlatılan Ashab-ı Uhdud üzerinden gelecek bütün zalimlere şu mesajı veriyor: Yaptıklarınız yanınıza kalmayacak. Dünyada olmazsa âhirette mutlaka zalim olmanın sonuçlarını yaşayacaksınız.
13. âyet bağlamı dikkate aldığımızda, 10, 11 ve 12. âyetler; bu âyetleri okuyanların “Allah (cc) acaba âhireti de yaratabilir mi, mazlumlara cennet ödülü, zalimlere cehennem cezası verebilir mi?” şeklinde akıllarına gelecek soruya şu cevabı veriyor: Kâinatı yoktan yaratan Allah’ın, âhireti de yaratacağına yaratılan her şey şahittir.
14. âyet Ashab-ı Uhdud’un zulmünü yaşayan müminler üzerinden hem bu âyetin ilk muhatabı olan Müslümanlara hem sonraki gelecek bizlere şu mesajı veriyor: Allah (cc), O’nun yolunda yürüyenlerin ne yaşayacaklarını biliyor. Yolunda yürümenin zor olduğunu da biliyor. Zorluklar karşısında ufak tefek hatalar yapacağınızı, aklınızdan olumsuz şeyler geçirebileceğini de biliyor. Bildiği için de bu âyet üzerinden şu mesajı veriyor: Ey iman edenler! Bu noktada şunu bilin. Allah (cc) bağışlaması çok olan Gafûr’dur. Bunun sebebi O’nun size karşı Vedûd olmasıdır.
15. âyet ve sonrası “Allah (cc) acaba vaad ettiklerini yapabilir mi?” şeklinde akla gelebilecek sorulara cevap verecek bir içerikle geliyor.
Arş konusunda değindik221 burada arş ifadesi üzerinden Allah’ın mutlak hakimiyetine dikkat çekiliyor.
16. âyette “O hakimiyetin dileyip de yapamayacağı hiçbir şey yoktur.” dendikten sonra,
17. ve 18. âyetlerde “Dileyip de yaptıklarına dair bir örnek var mı?” noktasında içten geçebilecek bir sorunun cevabı geliyor.
Sorunun cevabı, sonu “gelmedi mi?” ile biten soru cümlesi üzerinden geliyor. Daha önce işaret ettik, Allah’ın sorması öğrenmek için değil, öğretmek içindir. Bu tür sorular aklı harekete geçirir. Mesaj şudur: Aklınızı kullanın, geçmişe dönük hafızanızda var olan bilgilere bakın. Onların üzerinde bir düşünün. Düşündüğünüzde şunu anlayacaksınız: Dünkü zalimlerin yaptıklarını yanına bırakmayan Allah bugünkülerin de yaptıklarını yanına bırakmayacak. Dünyada olmazsa âhirette onları mutlaka cezalandıracaktır.
19. âyet insan doğasına dikkat çekiyor. Tasdik edenler yanında gerçekleri görmelerine rağmen bazılarının yalanlayacağına işaret ediliyor.
20. âyette Muhit ismi üzerinden şu mesaj veriliyor: Yalanlamaları bir şeyi değiştirmeyecek. Allah evrene koyduğu yasalarla insanı her yönden kuşatmıştır. İnsanın doğma, büyüme ve ölme gibi yasaların dışına çıkması mümkün değildir. Yalanlasa bile yalanladığı gerçekle yüzleşecektir.
21. 22. âyetler 19. âyette yalanlamaya konu olan Kur’an’ın kaynağına; Levh-i Mahfuza222 dikkat çekiyor. Bu yalanlamaların onun değerine asla gölge düşüremeyeceğini işaret ediliyor.
(1-22) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Allah yolu dört mevsimin yaşandığı bir yola benzer. O yolda hep kış olmadığı gibi hep yaz da olmaz. Bazen güneş açar, bazen şimşek çakar. Bazen ferahlatan meltem eser bazen de seni bulunduğun yerden gerilere savuracak fırtına kasırga…
Sen hep yaz yaşamak isteyen mevsimlik kullarından olma. Sen her mevsimde kul olmayı ve her mevsimde Allah’ın razı olduğu duruşu korumayı hedefle.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’de Dâru’l-Erkam’dayız. Kur’an’ın müfredatına baktığımızda bu sûrede dersimizin adının “gaye eğitimi” olduğunu görüyoruz. İnandığımız davada daha yolun başındayız. Bize, semboller üzerinden, bizden önce yola çıkanlar hatırlatılıyor. Bir sembol olarak incire baktığımızda, Hz, İbrahim ve Hz. Nûh’un, Zeytine baktığımızda, zeytin dağında Hz. İsa’nın, Sina Dağı’na baktığımızda Hz. Musa’nın ve son olarak Emin beldeye baktığımızda Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) tevhid mücadelesini hatırlıyoruz. Onlar üzerinden bize şu mesaj veriliyor. Yol iki, ya peygamberlere tâbi olup alây-i illiyyîne çıkaran yolu tercih edeceksin, ya da tercihlerinin bir sonucu olarak esfel-i safiline inenlerin yolunu...
BANA NE DİYOR?İşe şöyle bir dua ile başla: “Ya Rab! Katında en değerli insanların yanında ve yolunda olmayı bana nasip eyle, öyle olmanın bedeli neyse, o bedeli ödeyebilecek güçlü bir imanın sahibi olmayı da bana nasip eyle.” Bu duayı yaptığında varlık gayenin zirvesine çıkmak için gerekli olan dilekçeyi de vermiş oluyorsun. Dilekçenin işleme alınması da senin yapacağın fiili duaya bağlı.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tin, incir anlamına gelir. Sûrede, zeytinle birlikte tamamen bir sembol olarak kullanılır. O yüzden her sembol gibi “Bana bak” demezler “İşaret ettiğim hakikate bak” derler. Sembolik anlamlarını aşağıda çok kısa ifade edeceğiz. Burada şu kadarını söyleyelim. İncir meyve türleri içinde yaratılışındaki sanat yönüyle en çok öne çıkan meyvelerdendir. Bütün meyve çekirdekleri ve tohumları insan gibi Ahsen223 olmasa da hasen bir takvimle/sûretle yaratılmıştır. Çekirdekler ve tohumlar varlık gayelerine giden yola çıkmazsa çürür ve esfel-i safiline iner, eğer gayesine giden yola çıkar da, toprakla, havayla, suyla, güneşle buluşursa, toprağın altında belli bir süre kalmayı göze alırsa, kendi zirvesi olan âlây-i illiyyîne çıkar.
BANA NE DİYOR?Bu dünyada varlık gayene ulaşmak için varsın. Her meyvenin gayesi, meyve-i kâmil olmaktır. Her insanın gayesi de kendini gerçekleştirip insan-ı kâmil olmaktır. Bu gayeye ulaşmak için her insanın izlemesi gereken yolun adı da SÜNNET-İ SENİYYE’dir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Ahsen-i takvim, insanın hangi hali, meyve mi çekirdek mi?
Bu sûredeki anahtar ifade “Ahsen-i takvim”dir. Ahsen-i takvim insanın varlık gayesi için en uygun kıvama gelmesidir. Benzetme yaparsak bir kayısı için Ahsen-i takvim meyve olmuş hali değil, çekirdek halidir. İnsanın çekirdek hali, akıl baliğ olduğu yaştır. Bu yaş onun artık sorumluluk alabilecek, tercih yapabilecek ve tercihlerinin sonuçlarını görebilecek kıvama geldiğini gösterir.
BANA NE DİYOR?Terakkide bir hedefin var mı, varsa şu an hedefe giden yolda neredesin?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
TEK çekirdekli olan zeytin ve çok çekirdekli olan incir üzerinden verilen mesaj neydi? Her insanın iki yüzü ve yönü vardır; hakka bakan yönünde zeytin gibi olacaksın, halka bakan yönünde incir gibi olacaksın.
Hakka bakan tarafta muhatabın TEK olacak. Halka bakan tarafta inandığın değerleri herkese ulaştırma gibi bir niyet ve gayretin içinde olduğun için muhatabın çok olacak...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (İsa nebinin vahye mazhar olduğu coğrafi bölgelerin sembolü olan) İncir ve zeytin,
2. (Musa peygamberin vahye mazhar olduğu) Sina Dağı,
3. Ve (son Peygamberin vahiyle şereflendiği) şu emîn belde (Mekke, Mekke gibi Filistin, Kudüs, Şam, Babil, Harran gibi bütün beldeler, bu beldelere gönderilen peygamberler, o beldelerde verilen bütün tevhit mücadeleleri) şahit olsun ki,
4. Biz insanı (şu imtihan dünyasında varlık gayesini gerçekleştirebilecek, varlık mertebelerinin en yükseğine çıkabilecek maddî-mânevî özelliklerle donatarak) en güzel biçimde yarattık.
5. Sonra da (imtihan dünyasının bir gereği olarak, hayat asansörüne binen ve uyarılarımıza rağmen tercihini aşağıya inmekten yana yapanları da) aşağıların aşağısına indirdik.
6. Fakat (aynı asansörde, tercihini yukarı çıkmaktan yana yaparak) iman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar için debitmez tükenmez bir mükâfat hazırladık.
7. (Ey insan! Ortada muhteşem bir evren, eşsiz bir sistem varken, bu sistem içinde gayesiz hiçbir varlık yokken, her var, onları var eden yaratıcının varlığına ve tekliğine şahitken) Artık bundan sonra, hangi şey sana (insana varlık gayesini öğreten) dini (ve özellikle dinin vaad ettiği hesap gününü) yalanlatabilir?
8. (Yalanlamanın imkânsız olduğunu anladığında) Allah (evrendeki mükemmel işleyişin şahitliği ile) hüküm verenlerin en üstünü değil midir? (sorusuna “Elbette öyledir, ben de buna şahitlik edenlerdenim.”224 diyeceksin.)
(1-3) HOLLYWOOD, SOSYAL MEDYA, SREBRENİTSA VE TÜRKİYE ŞAHİT OLSUN
Her insanın ömrü, dünyanın farklı yerlerinde geçer. O ömrün geçtiği yerlerden birine Adana dersek, o şehrin (Adana kebap gibi) meşhur olan bir özelliği o şehri hatırlatan bir sembol olur.
Bu sûrenin ilk âyetlerinde Sina dağı ve emin belde olan Mekke üzerinden böyle bir sembolik anlatım örneği görüyoruz. Bu anlatımın mesajına evrensel pencereden baktığımızda şunu anlıyoruz: Her insanın yaşadığı yer, o yerde yaptığı işler; orada yaşananlara lehte veya aleyhte şahitlik edecekler.
Bu âyetlerin mesajını evrensele taşımak için başlıktaki örnekler üzerinden gidersek,
Hollywood dendiğinde Amerika’nın Kaliforniya şehrinde, dünya genelinde çokça izlenen sinema filmlerinin yapıldığı; içinde dev film platoları bulunan mekan akla gelir. Bu bilgiden sonra “Hollywood şahit olsun” dediğimizde bu ifadenin mesajı şu olur: Hollywood’da yaşanan her şey; orada üretilen bütün filmler, içeriğine göre o filmleri izleyenlerin lehinde veya aleyhinde şahitlik yapacaktır.
Bu örnekten sonra başlıktaki diğer şahitlerin tanıklığına da kısaca bakalım,
Sosyal medya şahit olsun: Sosyal medyaya sanal âlem dersek, sanal âlem yalan âlem değildir. Özellikle işlenen günahlar yönüyle kayıt dışı bir âlem değildir. Mahşerde her şeyin şahitlik yaptığı o günde, sosyal medya yazdığımız, baktığımız, konuştuğumuz her şey ile hakkımızda lehte veya aleyhte şahitlik yapacak.
Srebrenitsa şahit olsun: Malum 1995 yılında Sırplarla Bosnalı Müslümanların yaptığı savaşta, Srebrenitsa şehrinde 8 bin Müslüman hunharca katledildi. Dünyada geçmişten bugüne nerede benzer katliamlar yapıldıysa, o şehirlerin tamamı âhirette, o katliamı yapanların aleyhinde şahitlik edecek.
Türkiye şahit olsun: Bu şahitlik ilginç. Burada her vatandaşın kendine soracağı soru şu: “Âhirette yaşadığım ülke benim hakkımda nasıl şahitlik edecek?”
Cevap: Nasıl şahitlik etsin istiyorsan öyle yaşa. Mesela şöyle bir şahitlik ister misin: “Falan kendini madden ve manen güzel yetiştirdi. Örnek bir Müslüman oldu. Çevresinde binlerce insana faydası dokundu. Yurt dışında onu tanıyan her insanın, onun yaşadığı ülkeye ve dine olan sempatisi arttı.”
Ne güzel bir şahitlik değil mi?
Dileriz ülkemiz, ülkemizde yaşayan her insan için böyle güzel bir şahitlik yapar.
Dileriz, ülkemizde yaşayan her insan, böyle bir şahitliği duymak için kendine düşeni yapar.
(4) BİYOLOJİ VE BOTANİK İLİMLERİ ŞAHİT OLSUN Kİ…
Zeytin ve İncir günümüzde hangi ilimlerin alanına giriyor dediğimizde, üst başlık olarak Biyoloji ve Botanik ilmini sayarken, alt başlık olarak gıda ile ilgili ilgili tüm ilimleri sayabiliriz.
Bütün bitkiler adına bu iki nimetin şahitliği dinlenildiğinde şu anlaşılacak: Bizi yaratan biri var. Bizi yaratacak birinin sahip olması gereken özellikler var. O özelliklere Allah’tan başkası sahip olamaz.
(4) DUVARDAKİ TAKVİMİN “AHSENİ TAKVİM”DE YARATILAN İNSANA MESAJI NEDİR?
Takvim ve kıvam kelimeleri aynı kökten gelir. Takvimi takvim yapan kıvamda olmasıdır. Yani duvarda Mayıs ayının 31 gününün tamamını gösteren bir takvim varsa, o takvimin mânası şudur: Mayıs ayı kıvamdadır. Ona bir gün ilave edilemeyeceği gibi ondan bir gün de çıkarılamaz.
Takvimi böyle anlarsak,
İncir çekirdeğinin takvimi çekirdeğinin içinde vardır.
Zeytin çekirdeğinin takvimi çekirdeğinin içinde vardır.
Bütün bitkileri temsilen bu iki bitki, bu takvime göre kendini gerçekleştiriyor ve varlık gayesine giden yolda olması gereken gibi olduklarında olgun meyve unvanını alıyorlar.
Takvim hakkında bu açıklamadan sonra insanın takvimine bakarsak,
İnsanın maddi-manevî, beden-ruh şeklinde; işleyişi ve gelişimi farklı olan iki takvimi var.
İnsanın maddi takvimi bitki ve hayvanlarda olduğu gibi doğumla birlikte başlıyor ve beslenmeye bağlı olarak otomatik işliyor ve şekilleniyor. Sağlıklı bir insan için konuşursak, bu şekillenmenin sonucunda -bütün organları olması gereken yerde ve yapması gereken işi yapan- takvim kıvamında bir insan ortaya çıkıyor.
İnsanın manevî yönünde takvim, insanı yetiştirenlere ve belli bir yaştan sonra kendi iradesine göre işliyor ve şekilleniyor. Bu işleyiş vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde olduğunda ortaya çıkan esere kâmil insan deniliyor. Yani dengeli insan, aşırılıklardan uzak insan. Yapılması gerekeni ne fazla ne eksik tam yapma gayretinde yapmaya çalışan insan.
Özetlersek, Allah (cc) insanın “halk”ının yani maddi bedeninin ahsen-i takvim yolunda gelişimini ve şekillenmesini kendi üzerine alırken, manevî gelişim ve şekillenmesini insanın kendi iradesine bırakıyor.
Bu başlık altında insanın ahsen-i takvimde yaratılmasını maddi ve manevî açıdan değerlendirdik.
Bu değerlendirmeleri aşağıdaki başlık altında biraz daha genişletelim,
(4) HER İNSANIN AHSENİ TAKVİM OLAN 3+1 EVİ VARDIR
Takvimi yukarıda anlatıldığı gibi anlarsak, insanın içinde yaşadığı, davet edildiği ve ebedî yaşayacağı evleri de ahseni takvimde (en güzel ölçülerle, tam kıvamında) inşa edilmiştir.
Bu evlerden birincisi beden evi: Buna yukarıda işaret ettik. Organ yönüyle ekleme-çıkarma yapmaya gerek bırakmayacak şekilde ahsen-i takvimde yaratılmıştır.
Bu evlerden ikincisi, bütün insanlarla birlikte içinde yaşadığımız dünya evi: Kâinat ile birlikte düşünürsek bu ev de ahsen-i takvimde yaratılmıştır.
Bu evlerden üçüncüsü davet edildiğimiz İslâm evidir. “Bugün size dininiz tamamladım” âyetinin işaretiyle, bu ev de hiçbir eklemeye çıkarmaya ihtiyaç bırakmadan ahsen-i takvimde inşa edilmiştir.
Bu evlerden dördüncüsüne gelince bu evimiz cennettir. Bu ev ahsen + ahsen + ahsen kıvamında yaratılmış hiçbir eksiği olmayan mükemmel ötesi bir evdir.
Dördüncü eve biraz yoğunlaşırsak,
Adı cennet olan bu ev, beden ve dünya evindeki fâni olma eksikliğini tamamlayan bâki evdir.
Adı cennet olan bu ev, üçüncü ev olan İslam evinde kendini ahsen-i takvim kıvamında inşa eden insanların ödülüdür.
Adı cennet olan bu evin insana mesajı şudur: İradenle ahsen-i takvim olursan, ödülün ebedî cennet olur.
(5-6) ALLAH’IN TAKVİMİNİ KULLANAN YUKARI ÇIKAR, KENDİ TAKVİMİNİ KULLANAN AŞAĞI İNER
4. âyetin devamına da takvim noktasından bakmaya devam edersek, imtihan dünyasında her insanın imtihanı ikidir:
İnsan ya hayatını takvime göre yani hayat nimetinin bir emanet olduğunu bilerek, o emanet sahibinin belirlediği ölçülere göre yaşar.
Ya da “hayat benim” der, kendi takvimine kendi ölçülerine göre yaşar.
5. ve 6. âyetler bu tercihlerin sonucunu gösteriyor.
Kendi takvimine göre yaşayanlar, manen aşağıya inerken, yaratıcının takvimine göre yaşayanlar manen yukarı çıkıyor.
(7) DİNİ YALANLAMAK MÜMKÜN MÜ?
İnsanın beden ve dünya evinde en önemli nimeti olan akıl, dini yalanlamaya onay vermez. Çünkü akıl der ki: Adına din dediğimiz İslâm evinin yasaları, beden ve dünya evimizi yaratan ve onların yasalarını koyan Allah tarafından konmuştur.
O yüzden,
Dini yalanlamak için bizi dinle tanıştıran Peygamberin, gerçekte peygamber olmadığını ispatlamak gerekir.
Dini yalanlamak için, dinin kaynağı olan Kur’an’ın Allah’ın kelamı olmadığını ispatlamak gerekir.
Dini yalanlamak için, yaratılan her şeyin Allah dışında, O’nunla aynı özelliklere sahip biri tarafından yaratıldığını ispatlamak gerekir.
Biz Tefsir Usulü kitabımızda (2) Aklın İşleyiş Yasasında akıl açısından bu ispatların imkansız olduğunu göstermeye çalıştık. Detay için ilgili yerlere bakılabilir.
(8) TAKVİMDE ÖNE ÇIKAN İSİM EL-HAKÎM
Âyette el-Hakîm ismi doğrudan geçmiyor. Ama “Hüküm verenlerin en üstünü kimdir?” sorusunun cevabı el-Hakim olan Allah olunca âyette Hakîm isim dolaylı olarak geçmiş oluyor.
Bu durumda soru şu: Ahsen-i takvim ile El-Hakîm ismi arasında bağlantı nedir?
El-Hakîm ismi, hikmet kelimesiyle aynı kökten gelir. Allah için El-Hakîm demek, yarattığı her şeyi yerli yerince, kararında ve kıvamında yaratmaktır. Yaratmasında ne bir eksik ne bir fazla vardır.
Mesela dil, bedendeki yeri itibarıyla yerli yerindedir. Varsayalım mümkün oldu, şu ana kadar estetik ameliyatla dilin yerine değiştirmek isteyen bir insana rastlanmadı.
Dilden devam edersek, diğer organlar için de benzer tespitler yapabiliriz.
Dil örneği, kendisi gibi Allah tarafından yaratılan her şey adına dile gelip bize şunu diyor: Allah (cc) ne yaratmışsa, onu imtihan dekoruna göre hikmetli yaratmıştır.
Bu durumda El-Hakim isminin mesajı şu oluyor: Allah’ın bu ismi insanda ahsen-i takvim olarak tecelli eder. Takvim kıvamında, olgun ve kâmil bir insan olmak istiyorsanız, kendinizi gerçekleştirme işini vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde yapmak hedefiniz olsun.
(8) ALLAH’TAN BAŞKA HÂKİM VAR MIDIR? EVET, VARDIR…
Bu âyeti okuyanların aklına genelde şu soru geliyor. Allah’tan başka Hâkim (hükmeden) var mı?
Allah’ın diğer isimlerinden yola çıkarak bu soruyu şöyle çoğaltabiliriz.
El-Basir: Allah’tan başka basîr (gören) var mı?
Es-Semî’: Allah’tan başka semî’ (duyan) var mı?
El-Alîm: Allah’tan başka alîm (bilen) var mı?
Allah (cc) tarafından yaratılan bir insan olarak, kendi görme, duyma ve bilmemizden yola çıkarak bu üç soruyu da “var” cevabı veriyoruz.
Bu cevaplar, Allah’ın isimleri konusuna uzak olan insanlara garip gelebilir ama, sanatkarın özelliklerinin eserinde olması, işin tabiatı gereğidir.
Allah (cc) es-Sânî’ ismiyle bizi yaratan sanatkardır. Biz de O’nun yarattığı sanat eserleri içinde, O’nun sanatına en güzel ayna olan eserleriz.
Bu yönüyle Allah’ta sınırsız ve bâki olan özellikler ve güzelliklerin bir kısmı insanda sınırlı ve fâni olarak tecelli ediyor.
Bu tecelliye vahid-i kıyasi diyoruz. Yani bizde sınırlı olan özelliklerden yola çıkarak Allah’taki sınırsız özellikleri tanıyoruz. Bu tanımanın sonucunda bizdekinin damla, O’ndakinin sınırsız bir derya olduğunu anlıyoruz.
Bu anlamının sonucunda şöyle diyoruz: Allah dışında görenler var ama, her görene görme nimetini O verdiği için, hiçbir görenin görmesi O’nun görmesi gibi olmayacağı için, “Allah Basir olanların en üstünü değil midir?” sorusuna da “Evet, en üstünüdür.” cevabını veriyoruz.
Bu cevabı Basîr isminin yerine insanda tecelli eden her isim için uyguladığımızda, aynı sonuçlar karşımıza çıkacaktır.
8. âyet bu şekilde gelmekle, bize Allah’ın isimlerini kendi üzerimizde ve kâinatta okuma eğitimi veriyor.
Bu eğitimi alanlar, Allah’ın güzel isimlerine en güzel şekilde ayna olmayı, böylece ahsen-i takvim kıvamına gelmeyi kendilerine en büyük hedeflerden biri yapıyorlar.
Özetlersek, İnsana görme, duyma ve bilme özelliğini veren Allah olduğu gibi, hikmetle hükmedebilme özelliğini veren de Allah’tır. O’nun el-Hakîm olması sınırsızdır, bizim Hâkim olmamız, el-Hakîm isminin bizdeki tecellisidir ve sınırlıdır. Bu bakış açısıyla başlıktaki “Allah’tan başka Hâkim var mıdır?” sorusuna “Evet vardır.” diyoruz.
(1-8) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Allah senin ve senin dışındaki bütün varlıkların maddi bedenini ahsen-i takvim kıvamında olacak şekilde yarattı. Fakat manev-i bedeninin ahsen-i takvim kıvamına getirilmesini sana bıraktı.
Bunun farkında mısın? … Ahsen-i takvim olma yolculuğunda neredesin?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. Darû’l Erkam’da dersteyiz. Mekke’de Kureyş diye bir kavim var. Hz. Muhammed’in (sav) Peygamberliğinden sonra Kureyş Kavmi ikiye ayrılıyor. İman eden ve iman etmeyenler... Kureyş kelimesinin “toplamak” mânasına geldiğini dikkate alırsak, Peygamber Efendimize iman edenler Kâbe’nin Rabbi yolunda toplanırken, Ebû Cehil ve yandaşları Kâbe’deki putlar ve Kâbe’nin getirdiği ekonomik faydalar (rant) etrafında toplanıyordu. Mekke’de iki Kureyş vardı; Kâbe’den gelen faydaya kul olan, Kâbe’nin Rabbine kul olan...
BANA NE DİYOR?Rabbinden gelen nimetler seni kime bağlıyor? Nimetin gelmesi, kime olan sevgini artırıyor, getiren vasıtalara mı, yoksa gönderene mi?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kureyş kelimesi iki köke nispet edilir. Biri köpek balığı mânasında, “kırş” diğeri, toplamak ve biriktirmek mânasında “karş” kökünden gelir. Kureyş bir semboldür. Allah’ın emniyet ve güvene bağlı olarak bereket ve bolluk gibi çok önemli nimetler verdiği her topluluğa işaret eder. Bu nimetlere mazhar olanlara denen şudur: “Öncelikli olarak nimeti getiren vasıtalara değil, nimeti gönderen Allah’a teşekkür edin!”
BANA NE DİYOR?Nimetten, gönderildiği adresi görüyorsan nimettir. Göndereni unutturan nimet, artık nimet olmaktan çıkmış nikmete dönüşmüş demektir.225
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kureyş Sûresi Çocuk Terbiyesinde Bize Nasıl Bir Yöntem Öğretiyor?
Sûrede 4 âyet var. 1. âyette nimet, 2. âyette, nimetle gelen fayda, 3. âyette, faydayı verene teşekkür, 4. âyet ise üçüncü âyete sıfat oluyor ve “O nimetle gelen fayda olmasaydı ne olurdu?” sorusunu akla getiriyor. Sûre bu dizilişi ile bütün zamanlara nimeti vereni tanıtmada yöntem öğretiyor.
Bu yöntem üzerinden çocuğa “Nimet ve Şükür Eğitimi” nasıl verilebileceğine dair bir örnek verelim; 1. âyet: Göz bir nimet. Önce nimeti nazara vereceğiz. 2. âyet: Sonra nimetin faydalarını anlatacağız. 3. âyet: Sonra “kime teşekkür edeceğiz?” sorusu üzerinde düşüneceğiz. 4. âyet: Ardından “Bu nimet olmasaydı ne olurdu?” sorusunun cevabına çocukla birlikte yoğunlaşacağız.
BANA NE DİYOR?Özellikle çocuğun mânevî gelişiminde bu sûredeki yöntemi kullanarak nimetler üzerinden Allah’ı çocuklarına tanıtıp sevdirebilirsin.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Bazen musibetler, arkasından faydayla gelebilir; Ebrehe ve ordusu bir musibetti, o musibet; Kâbe’nin daha değerli, Mekkelilerin de daha saygın hale gelmesine vesile oldu...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-4 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Her şeye Kâdir olan Allah’ın, Kâbe’yi mucizevî bir şekilde Ebrehe ve fil sürüsünden korumasının, bulunduğu coğrafyada) Kureyş’e sağladığı (saygınlığın ardından gelen) emniyet ve huzur hakkı için,
2. (Bu saygınlığa bağlı olarak) Kış (aylarında güneye; sıcak olan Necran) ve (Yemen tarafına) yaz (aylarında da kuzeye; serin olan Suriye’ye; Şam’a yaptıkları ticarî) seferlerinde (sağlanan) emniyet ve güven hakkı için
(Kureyş’in şu gerçeği unutmaması lazım: Onlara bu saygınlığı, bu zenginliği, bu refah seviyesini kazandıran, Kâbe değildir. Kâbe’deki putlar hiç değildir. Onlara bütün bu imtiyazları kazandıran Kâbe’nin Rabbidir.)
3. (Öyle ise vasıtaları putlaştırmadan, ilahlaştırmadan) Kâbe’nin Rabbine kulluk (edip, O’na teşekkür) etsinler;
4. O (Rab) ki, kendilerini (Kâbe vesilesiyle verimsiz topraklarda) açlıktan (kurtarıp) doyuran ve (Arabistan’ın dört bir tarafında kargaşa ve anarşi hüküm sürerken Kâbe hürmetine onları) korkudan güvenliğe kavuşturandır.
O GÜN İÇİN KÂBE’NİN VARLIĞININ, KUREYŞ’TEKİ KARŞILIĞI NE İDİ?
Fil sûresinin konusu olan fil vakasından önce de Kâbe; varlığı ile Mekke’de yaşayan Kureyş kavmine bir saygınlık kazandırmıştı. Ama fil vakasından sonra bu saygınlık katlanarak arttı.
Günümüz medya diliyle söylersek, Arap yarımadasındaki algı şuydu: “Kâbe’de yaşayanların mânevî bir saygınlığı var. O yüzden Kâbe’ye ve onlara dokunan yanar.”
O gün için, Mekke çevresinde yaşayan hemen her kabilenin hac ve ticaret vesilesiyle yılda birkaç defa Kâbe’ye yolu düşüyordu. O yüzden, civardaki kabilelerin hiçbiri Kureyş’le arasını bozmak istemiyordu.
Bu duruma bir avantaj dersek, bu avantaj, Kureyş kavmine bölgesel bir saygınlık ve dokunulmazlık kazandıran diplomatik bir pasaport gibiydi.
Kısaca ifade edersek, o gün için Kâbe’nin Kureyş’teki karşılığı emniyet ve huzur nimeti idi. Bu tespitten sonra soralım,
KUREYŞ’İN GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI KİMDİR? EVRENSEL MESAJ NEDİR?
“Günümüzde, Kureyş kimdir?” sorusunun cevabı için, bu dünyada insanlara emniyet ve huzur veren şeyler nelerdir onlara bakmamız gerekiyor.
Baktığımızda şunu görüyoruz:
Birincisi doğrudan emniyet ve huzur veren nimetler: Güneş, atmosfer, yerçekimi ve fotosentez gibi… Bunların ve benzerlerinin var olan görevlerini yapma işini her gün yavaş yavaş azalttığı bir dünya düşünelim, böyle bir dünyada huzuru kaçmayan bir insan olabilir mi?
İkincisi, bugün dünyanın neresinde olursa olsun, “Evimde, ülkemde emniyet ve huzur var.” diyen her insan, bu emniyet ve huzura Allah’ın verdiği nimetler sayesinde ulaşmıştır.
Bu nimetlerinden sadece aklın yokluğunu veya bir an için devre dışı kaldığını düşünelim. Yani habersiz yapılan elektrik kesintileri gibi, her insanın aklı, gün içinde birkaç saat ansızın devre dışı kalsaydı ne olurdu?
Her insanın hafızası, görme, duyma, yürüme özelliği ansızın birkaç saat kesintiye uğrasaydı, böyle bir durumda huzuru kaçmayan bir insan olabilir mi?
Bu durumda Kureyş, Allah’ın verdiği nimetlerle emniyet ve huzur bulan her insandır. Her insan topluluğudur. Bu insanların yaşadığı her millet, devlet ve ülkedir.
Bu durumda bu sûrenin evrensel mesajı şudur: Ey Allah’ın verdiği nimetlerle emniyet ve huzur bulan insanlar! Sizin ilahınız, sizin Rabbiniz o nimeti getiren vasıtalar değil, O vasıtaları yaratan Allah’tır. Bu durumda öncelikli olarak teşekküre layık olan vasıtalar değil, onları sizin hizmetinize sunan Rahmân’dır.
(1-4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kureyş’in günümüzdeki karşılığını öğrendikten sonra bu âyetlerin şöyle de anlaşabileceğini anlatabilirsin,
Li ilafi Robert, Mary, Wang, Zhang, Sergey, Olga, Yûsuf, Elif… İlafihim…
Allah’ın, -bütün insanları temsilen dünyada en çok verilen isimler arasında sayılan bu isimlerin sahiplerine- verdiği güneş, hava, su nimeti hakkı için, bu insanlar nimeti getiren vasıtalara değil, o nimeti gönderen Allah’a kulluk etsinler.
Nimeti getiren vasıtalara 1 teşekkür ederken, asıl o nimetleri yaratıp gönderen Allah’a binlerce kere teşekkür etsinler.
Bu sûreyi bir de şöyle okuyabilirsin,
Li ilafi Norveç… İlafihim…
Allah’ın Norveç’e herkese göre biraz fazla verdiği doğal gaz nimeti hakkı için, o nimetlerle elde ettiği faydaların hakkı için… Norveç’tekiler o nimeti getiren vasıtalara değil, o nimeti gönderen Allah’a kulluk etsinler.
Burada Norveç’in yerine bazı ülkelere göre altın rezervi fazla olan Almanya’yı, bazı ülkelere göre petrol rezervi fazla olan Kanada’yı koyup okuyabilirsin.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. İnsanlar derin bir gaflet uykusunda. Şefkatin zirvesinde olan bir anne düşünün, evde yangın varsa çocukları da derin bir uykudaysa ne yapar, elinden geldiği kadar gürültü226 yapar. İşte bütün annelerin yüreğindeki şefkatin kaynağı olan Rabbimiz, ilk inen sûrelerde kıyâmet âyetleri üzerinden bol bol gürültü yapıyor. İstiyor ki, gaflet içindeki kulları ebedî yanmaktan kurtulsun. İşte, felaketle birlikte gelen şiddetli gürültü anlamındaki Kâri’a, bu misyonu eda ediyor.
BANA NE DİYOR? Milyarlarca insanın gaflet uykusunda olduğu bir dünyada insanları uyandırmak için gürültü yapıyor musun? Bugünün dünyasında intihar bombacıları ile yapılan gürültü İslâm eşittir terör algısını beslemekten başka bir işe yaramıyor. Bugünün dünyasında en güzel “gürültü” İslâm’ı yaşayan güzel örnekler üzerinden yapılır. Onların dünyaya dağılması, bulundukları her yerde eğitimde, sanatta, ticarette ve sivil toplum faaliyetlerinde güzel işler ortaya koymaları, dürüst, çalışkan ve sempatik olarak tanınmaları üzerinden yapılabilir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kâri’a kelimesi kıyâmetin bir sıfatıdır. Şiddetli gürültü ile gelen felaket demektir. Eğer biri derse: Bu gürültüyü haber veren âyetler bundan 1500 sene önce indi, “Neden o felaketi hâlâ yaşamadık?”
Eğer bir komutan askerlerinin her an göreve hazır olmasını isterse, eğer bir öğretmen öğrencilerinin her an sınava hazır olmasını isterse, onlara gün ve saat vermez. Aynen bunun gibi, Allah da kullarının her an dünyadan ayrılmaya hazır olmasını isterse, her ânı son an gibi yaşamalarını isterse, onlara gün ve saat vermez. İşte bu sırra binaen, dünyada her saat ölen 6bin insan ve yine dünyada her yıl hissedilen irili ufaklı 500 bin deprem227 üzerinden kıyâmetin provası yapılır. Yani dünyamızda kıyâmetin geleceğini sürekli hatırda tutmamızı isteyen gürültü hiç eksik olmaz. Bu gürültünün sebebi, gafilleri uyandırmak, gafil olmayanların da gaflete dalmasına mâni olmak içindir.
BANA NE DİYOR? Allah “Her yaptığımı görüyor, biliyor” şuuru ile yaşadığın her an uyanıksın, sanki o görmüyor, bilmiyor gibi yaşadığın her anda da gaflet uykusundasın? Şimdi söyle bana, sen günde kaç saat uykudasın?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Terazinin bozulması, başka nelerin de bozulduğunu gösterir?
8. âyet: Terazinin bozulduğu yerde, insanlar arası güven bozulur. Güvenin bozulduğu yerde iman bozulur. İmanın bozulduğu yerde Allah ile bağlantılar bozulur. Allah ile bağlantının bozulduğu yerde, dünyanın dengesi bozulur. İşte adına “kıyâmet alametleri” dediğimiz her şey, Allah ile bağlantının bozulması sonucu ortaya çıkan mânevî arızalardır.
İnsan denen terazinin bozuk tarttığı nasıl anlaşılır?
Nimetin kıymetinin bilinmediği yerde insanların terazileri bozulmuş demektir. Eşi tarafından sevilen bir insan, parmağına takılan yüzüğün değerini bilip, onu takana “seni seviyorum” diyor da, eline takılan parmağın değerini bilmiyorsa, eline parmak, koluna el takan Allah’ı her şeyden daha fazla sevmiyorsa, o kişinin terazisinde bir arıza var demektir.
BANA NE DİYOR? Gel! Âhirette amellerini tartan teraziye çıkmadan önce, şu akıl denen terazini tamir ettir. Gözü verenle, gözlüğü veren arasındaki farkı görecek hale gel! Kısaca kendine gel!
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Âhireteki terazinin kefelerinin burada dolduğunu unutmayın!
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Ansızın gelecek olan felâket!
2. O ne korkunç bir felâkettir?
3. (Peki) Bilir misin, nedir o korkunç felâket?
4. (Adına Kâri’a denen o felâket kıyâmet gününün ta kendisidir.) O gün (gelip çattığında) insanlar (korkudan çil yavrusu gibi her yana) dağılmış küçük kelebekler gibi olacaklar.
5. (O sabit gördüğün) Dağlar (ise adeta) etrafa saçılmış renkli yünlere benzeyecek.
6. İşte o vakit (bütün insanlar mahşer meydanında toplanacak, İlahî adaletin tecellisi olan mizan kurulacak) kimin (iyilik) tartıları ağır gelmişse,
7. Artık o (dünyadayken âhireti unutmadığı, sürekli kendine ve başkalarına fayda veren salih ameller ürettiği için) hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.
8. Ama kimin de (iyilik) tartıları hafif gelirse,
9. İşte onun (son) barınağı (ve sığınağı) Hâviye olur.
10. Nedir o (hâviye) bilir misin?
11. (O, Allah’tan başkasına sığınan, dünyada günaha girerken, âhirette ateşe gireceği gerçeğinden gafil olanlara “keşke şunları yapmasaydım, keşke bunları yapsaydım” dedirtecek olan) Kızgın bir ateştir!
(Bu ateşe girmek istemiyorsan, ateşe girmene sebep olacak her günahtan, ateşten sakınır gibi sakınman gerekir.)
(1-11) ANSIZIN GELECEK OLAN AMA 1400 YILDIR HÂLÂ GELMEYEN KIYÂMETİN MESAJI
Kur’an’da bu sûrenin ilk âyetinde ve benzer âyetlerde kıyâmetin ansızın geleceği haber veriliyor. Burada soru şu: Kur’an’ın ilk haber verdiği günden bugüne kadar, 1400 yıldır hâlâ gerçekleşmeyen bir olayın, Kur’an tarafından sanki yarın gerçekleşecekmiş algısı meydana getiren bir dille anlatmasının hikmeti nedir?228
TEKRAR EDİLEN KIYÂMET AYNI, FAKAT TEKRAR SEBEBİ AYRI
Kur’an’da en çok tekrar eden konulardan biri de kıyâmet ve sonrasındaki âhirettir. Bu konuda her tekrar aynı gibi görünse de tekrar edilen âyetlerin öncesindeki ve sonrasındaki konuların farklı olduğunu görüyoruz.229
Bu sûrede tekrara dikkatli baktığımızda, farklı olan konunun terazi olduğunu görüyoruz.
Bakalım tartı bize ne diyor?
(6-8) İKİ KEFELİ TERAZİNİN EVRENSEL MESAJI
Bu şekilde bir anlatım, (Allahü a’lem) gayb âleminde olan bir şeyi, görünen âlemde ona en yakın örnek üzerinden anlatma yönteminin bir yansıması olabilir.230 Bu yöntem gereği, âhirette karşımıza fiziki olarak iki kefesi olan bir terazi çıkmasa bile, şunu biliyoruz; insanın iyilik ve kötülük adına, sevap ve günah adına yaptığı her şey ortaya konacak ve kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak.
İçeriği ne olursa olsun, bu anlatım üzerinden her insana hissettirilmek istenen sembolik mesaj şudur: Ey insan, âhirette önüne çıkacak olan kefeler, dünyadan götürdüğün kefeler olacak. Günahların bir kefede, sevapların bir kefede olacak. Ama şunu hiç unutma; Allah o kefenin iyilik tarafında niceliğe, kemmiyete, sayısal çokluğa değil, niteliğe, keyfiyete, kaliteye ve ihlasa bakacak.
O yüzden hayırlı işlerde hedefin çokluk olmasın; “Az da olsa devamlı olan hayırlıdır.”231 hadisinden yola çıkarak, çok olup kalitesiz olmasındansa az olsun, kaliteli olsun.
Ölçü bu olunca, her günün sonunda, mânevî teraziye çıkıp kendini tartabilirsin.
Terazinin günah kefesinde ne varsa, onlar için bir defa daha tekrar etmeme sözünü vererek Allah’a tevbe edebilirsin.
Terazinin sevap kefesinde ne varsa onların da kalite kontrolünü yapar, kalitesizlere yine tevbe eder, kalitelilere de istikrarla devam edersin.
(1-11) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Kur’an’ın kıyameti çokça tekrar etmesini şöyle düşünebilirsin.
Trafikte giderken karşına sık sık etrafı kırmızı zemini beyaz olan üçgen levha işareti çıkar.
Bu bir uyarı levhasıdır. Bazen bu levhanın içinde sadece ünlem işareti olur; bu işaret uyarının genel olduğuna işaret eder. Bazen de uyarının niçin yapıldığını anlatan sembolik işaretler vardır; sağa keskin viraj, sola keskin viraj, kaygan yol, açılan köprü, heyelan ihtimali gibi
Ünlem işareti gibi kıyamet de genel bir uyarıdır ve hep aynıdır ama o aynı içinde mutlaka -uyarı levhasındaki sembollerde olduğu gibi- bir ayrı vardır. Âyetleri dikkatli okuduğunda kıyamet ile ilgili âyetlerin her seferinde farklı bir uyarı yapmak için geldiğini görürsün.
Bunu gördüğünde, Kur’an’a yüzeysel ve ön yargılı bakanların “Kur’an sürekli kendini tekrar eden bir kitaptır.” eleştirisinin doğru olmadığını anlar ve anlatırsın.
31/75. KIYÂMET SÛRESİ (40 Âyet
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 3. Yılda Mekke’deyiz. Dâru’l-Erkam’da derslerin ağırlıklı konusu kıyâmet, öldükten sonra dirilme, hesap günü. Bu âyetler indiğinde müşriklerin çoğunda âhiret inancı bulunmuyordu. Âhiret inancının olmadığı yerde, sorumluluk duygusu ve hesap verme duygusu da yoktu. Kur’an kıyâmetle ilgili âyetleri üzerinden sürekli şu mesajı veriyordu: “Ey insan! Dünya ölümlü, dünya üzerindeki her şey gibi sen de ölümlüsün. Ölümü gündeminden çıkarman bu gerçeği değiştirmiyor.”
BANA NE DİYOR? Bugün bana ölüm gelmez diyebileceğin bir gün var mı? Hatta “an” var mı?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kıyâmet kelimesi “ayağa kalkış” demektir. Kıyâmet dünyanın ölüm günüdür. Duyulduğunda ölümü akla getirir. Şuurlu bir mü’min için, iki ölüm akla gelir. Buna halk arasında büyük kıyâmet ve küçük kıyâmet denir. Büyük kıyâmet kâinatın/dünyanın ölümüdür. Küçük kıyâmet tek tek insanların ve diğer canlıların ölümüdür. Bu durumda kıyâmet bütünün ölümüdür, dünya üzerindeki canlıların ölümü de parçanın ölümüdür. Bütüne ait parçaların her saniye ölmesi, insana şu mesajı verir. “Her ânın son ânın olabilir”
BANA NE DİYOR? Ey insan madem, her ânın son ânın olabilir. Her yaptığını bu şuurla yapıyor musun?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bulunduğunuz yerde her an patlayacak iki bomba olsaydı ne yapardınız?
Bir an için kendinizi, bir filmin başrolünde düşünün. Bir evdesiniz. Cep telefonunuza dünyada en güvendiğiniz insandan bir mesaj geliyor. Mesajda “Oturduğunuz koltuğun altında ve evin temellerinde sizi ve evi her an havaya uçuracak iki bomba var” deniyor. Ne yaparsınız? Bir soru daha soralım, bu örnek, her gün yaşanan bir gerçek mi yoksa öylesine verilmiş bir misal mi?
Bu örnek, her an yaşadığımız gerçeğin ta kendisidir. Koltuğumuzun altındaki bombanın adı eceldir, evin temellerindeki bombanın adı da kıyâmettir. Her ikisinin de ne zaman patlayacağı belli değildir.
Peki, bu iki bombayla yaşamak nasıl bir duygu? ... İşte yaşadığımız dünyanın en temel ve hiç kimsenin değiştiremediği ve değiştiremeyeceği gerçeği budur.
Bu gerçek, bazı Müslümanların hayatına, her an yıkılacak bir eve yatırım yapmama şeklinde yansıyor. Bu yansıma ile ortaya çıkan anlayış birçok İslâm ülkesinin geri kalması gibi bir sonucu beraberinde getiriyor. Oysaki İslâm’ın istediği bu değil. İstenenin ne olduğuna şu soru üzerinden gidelim.
Dünyadan ayrılmanıza bir gün kalsa ne yaparsınız?
Bu soru inanan insanlara sorulduğunda, genelde soru üzerinde daha önce düşünmemiş olanlar şöyle cevap veriyor: Kaza namazı kılarım, helalleşirim, dua ederim vb. Peki, aynı soruyu Peygamber Efendimize (sav) sorsaydık, ne cevap verirdi acaba?... Çoğunluğun bildiği bir hadiste bunun cevabı verilmiş. “Yarın kıyâmet kopacağını bilseniz, yine de elinizdeki son fidanı dikiniz.232”
Demek ki Efendimiz olsaydı, “Fidan dikecekti”. Evet, bu fidan bir semboldür. Neyin sembolü;
1) Fidan başkalarına fayda vererek, yaşatma ideali ile yaşamanın, 2) Benden sonrası umurumda değil, dememenin, 3) Bencil olmamanın 4) Kendime fayda vermenin yolu başkalarına fayda vermekten geçiyor hakikatini anlamanın, 5) Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, kazandırmadan geçiyor, bilincine varmanın, 6) Bu dünyamı ne kadar mamur hale getirirsem, âhiret hayatımın da o kadar mamur olacağına inanıyorum demenin” sembolüdür.
BANA NE DİYOR?Bu mânada şimdiye kadar kaç fidan diktin?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
20. ve 21. âyetlerde insanın en temel zaaflarından biri seslendiriliyor. Bu zaaf üzerinden verilen mesajlardan biri şu: fâni olanı bâkiye, dünyayı âhirete tercih etmeyin.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-15 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Yok (Yok! Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacak!... Fâni hayatın bitişini, bâki hayatın başlangıcını haber veren) kıyâmet günü şahit olsun,
2. (O gün geldiğinde) Kendini kınayan (derin bir pişmanlık yaşayan her) nefis şahit olsun ki;
(İnsan, bütün bir hayatın hesabını vermek için dirilecek.)
3. (Ne o! Yoksa tekrar dirilişi akıldan uzak gören, eskilerin masalları gibi dinleyen) İnsan (toprağa karışıp, çürüyen) kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?
4. Yok (yok!) Biz onun (değil kemiklerini, onu başkalarından ayıran) parmak uçlarındaki çizgileri bile eski haline getirmeye kâdiriz.
5. Fakat (bu âyetlere rağmen, dünyada istediği gibi yaşamak isteyen) insan (bir gün mutlaka) önünü (kesecek olan ölümü unutmak, kıyâmeti de) yalanlamak ister.
6. (İşte bu yüzden alaycı bir dille “Geleceğini söylediğiniz) kıyâmet günü (de) ne zamanmış?” diye sorar. (Onun yalanlaması, kıyâmet gerçeğini değiştirmeyecek.)
7. (İnsanın yalanlamak istediği, kıyâmet koptuğunda, korkunç patlamaların ışığı ile) Gözler kamaşıp karardığında,
8. Ayın ışığı büsbütün gittiğinde,
9. Güneşle ay (ve diğer bütün gökcisimleri fonksiyonlarını tamamlayıp) bir araya getirildiği zaman,
10. (İşte o zaman, kıyâmet kopmuş, iş işten geçmiş olacak.) O gün (“Kıyâmet ne zamanmış?” diye alay eden) insan (bu sefer de) “Yok mu, kaçıp sığınacak bir yer?” diye soracak.
11. Hayır, hayır! (Hiç uğraşmasın o gün kaçıp) sığınacak (hiçbir) yer yoktur!
12. O gün (mecburi istikamet bellidir) varıp durulacak yer, (mahkeme-i kübrada) Rabbinin huzurudur.
13. O gün insana, yaptığı ve yapmadığı (öncelik verdiği veya ertelediği iyi-kötü) her şey (bir bir) haber verilir.
14. Artık insan, kendi kendinin şahididir.
15. İsterse (sayabildiği bütün) mazeretlerini sayıp döksün (yine de el, ayak, göz, kulak gibi uzuvların şahitliğini yalanlayamayacaktır.)
(1-2) KIYAMET KOPTUKTAN SONRA İLK YAŞANACAK DUYGULAR NELERDİR?
İlk yaşanacak duygu şaşkınlık ve paniğin arkasından gelen korkudur. İkinci yaşanacak duygu pişmanlıktır.
İkinci âyette bu pişmanlığı görüyoruz.
Âhireti inkar edenlerin pişmanlığı, kendilerini kınamaları “Keşke bu gerçeği inkar etmeseydik. Keşke bu gerçeğin varlığına şahit olan delilleri görsek bilsek, onlar üzerinde düşünseydik. Keşke âhiretin varlığını haber verenlere kulak verseydik…”
Âhirete söylemde iman eden ama eylemlerini söylemine şahit yapmayanların pişmanlığı “Keşke inanıyoruz derken, inanmanın hakkını verseydik, keşke ‘var’ derken ‘yok’ gibi yaşamasaydık. Keşke girdiğimiz günahların her birinin tevbesini yapsaydık…”
Âhirete gerçek anlamda iman eden müminlerin pişmanlığı, “Keşke onun varlığına inanmayanları, inandığını söylediği halde gereğini yapmayanları uyarma konusunda daha çok gayret etseydik. Daha fazla insanın hidâyetine vesile olsaydık…”
Bu konuya aşağıda devam edeceğiz,
(1-15) KUR’AN BURADA KIYAMETİ NEDEN ANLATIYOR?
Kur’an hiçbir âyetinde kıyameti, kıyameti anlatmak için anlatmaz. Onu anlatırken, ayrıntılar arasında şimdi şu an yaşayan bizlere mesajı verir.
Yukarıda Kâri’a sûresinin altında şöyle bir başlığımız vardı: “Tekrar Edilen Kıyâmet Aynı, Fakat Tekrar Sebebi Ayrı”
Kur’an o sûrede mesajını terazi üzerinden verdi. Burada farklı konular üzerinden veriyor. Şimdi o konulara, âyet sırasıyla bakalım.
1. 2. âyet: Kıyamet üzerinden işaret edilen konulardan biri pişmanlık,
Mesaj: Bir önceki başlıktan devam edersek, Kur’an bize diyor ki, o gün geldiğinde, pişman olmadık insan kalmayacak. Sizin pişmanlığınız üçüncü gruptaki insanların pişmanlığı gibi olsun.
4. âyet: Kıyamet üzerinden işaret edilen konulardan biri en ufak ayrıntı, detay.
Mesaj: Parmak uçlarındaki ayrıntıları bilen Allah’ın dünyada yaptıklarınızı bilmemesi ve onları hesap günü ortaya çıkarmaması mümkün değildir. Bu gerçeği bilerek yaşayın.
5. âyet: Kıyamet üzerinden işaret edilen bir diğer konu da kıyamet gerçeğini yalanlayanlar.
Mesaj: Sizin yalanlamanız 8 milyar insanın öğle vakti gözlerini yumup dünya karanlık demesine benzer. Değil 8 milyar 80 milyar da bunu söylese gerçek değişmez. Dünyada yaratılan her şeyin ölümlü olması, dünyanın da ölümlü olduğu gerçeğini değiştiremez.
10. âyet: Bu âyette işaret edilen konu sığınak.
Mesaj: Son dakikada aradığınız sığınakların hiçbirinden beklediğiniz faydayı göremeyeceksiniz. Dünyada kıyamet depremi olduğunda maddi olup da yıkılmayacak hiçbir sığınak yoktur. Yapmanız gereken kıyamet kopmadan; ölüm gelmeden önce Allah’ın sizleri davet ettiği İslam evine sığınmaktır. O sığınak bir değil binler kıyamet kopsa da sizi koruyacaktır.
10. âyet: Kıyamet üzerinden bu âyette işaret edilen konu şahitlik. Bu işaret çok ama çok önemli.
Bu işaretin mesajı şu: Ey insan!Mahkeme-i
Kübrada senin davan görülürken, senin dosyaların ortaya
saçılırken, mahkemede çok sayıda şahit hazır bulunacak. Ama şunu
unutma! En önemli şahit sen olacaksın. Sen kendi kendine şahit
olacaksın. Senin dışındaki şahitler gördüklerine şahitlik
yaparken senin şahitliğin kimsenin görmediği yerlerde yaptığın
işleri de kapsayacak. Şimdi kendine soracağın soru şu: Ben bu
şahitliğe hazır mıyım? Bu şahitliğin provasını dünyada yapsam,
yüz akıyla çıkar mıyım, yoksa yüzüm kızarır mı?
…
Özetlersek, yüzeysel bakanlar Kur’an’ın kıyameti anlattığı her yerde tekrar yaptığını zanneder, detaylara bakanlar o tekrarların her seferinde birbirinden ayrı olduğunu görürler.
(1-15) “DÜNYA SİTESİ”NDE YIKILAN 100 DAİRE VE PARMAK UÇLARI ARASINDAKİ BAĞLANTI
Varsayalım dünyanın bir yerinde adı “dünya sitesi” olan bir site var. Bu sitede toplam 100 apartman var. Her birinin renk tonu ayrı, modeli ayrı, iç tasarımı ayrı. Bir gün bu sitede var olan 100 apartmanın tamamı, adına kıyâmet denilen deprem nedeniyle yıkılıyor. Müteahhit orada ikamet edenlere diyor ki: Hiç endişe etmeyin. Biz bu binaların tamamını tekrar ve daha güzel bir şekilde yapacağız. Yaparken de renk tonlarındaki farka varana dek, aralarındaki ayırt edici bütün özellikleri de muhafaza edeceğiz.
Bu örnek üzerinden, 4. âyete bakarsak. Âyette işaret edilen parmak uçlarındaki çizgiler, bir yönüyle ülkemizde yaşayan her insanın ayırt edici özelliği gibi olan TC kimlik numarasına benziyor.
Bu benzerliğin, ilahi mesajı şu oluyor: Binalar gibi yıkılan insanları da yeniden inşa ederken, onları birbirinden ayıran en ufak ayrıntıyı ihmal etmeyeceğiz.
Bu mesajın mesajı da şu oluyor: Zannetmeyin ki, ikinci yaratılış bizim için zor. Sadece yaratmakla kalmıyoruz, en ufak ayrıntıya varana kadar yaratıyoruz.
Kısaca özetlersek, 4. âyetin evrensel mesajı şu oluyor. Allah (cc) sadece sizleri değil, dünyaya gelmiş, gelecek ve şu an yaşayan bütün insanları tekrar diriltecek, diriltirken de onları diğer bütün insanlardan ayırt edici özellikleri ile birlikte diriltecektir.
(4) PARMAK UÇLARI DİYOR Kİ, ALLAH DEİSTLERİN ZANNETTİĞİ GİBİ BİR İLAH OLAMAZ
Kendilerini deist olarak tanımlayan insanların şöyle bir iddiası var; “Tanrı kâinatı yarattı, tabiata kanunlar koydu. Yaşananları uzaktan seyrediyor ve hiçbir şeye karışmıyor.”
Kâinatın işleyişi bu iddiayı onaylamıyor.
Kâinatın işleyişi, dünyada hayatın olağan akışı bunun tam tersini gösteriyor.
Bu konuyu anlatmak için iki farklı matbaa örneği verelim,
Birinci Örnek: Bu örnekteki matbaanın sahibi, matbaada bir sistem kuruyor. Her şeyi otomatiğe bağlıyor ve her gün her hafta her yıl, her asır aynı gazeteler basılıyor. Basılan gazetelerin noktası virgülü dahi değişmiyor. Bu matbaanın sahibi, matbaada hiçbir şeye karışmıyor. Sadece uzaktan seyrediyor.
İkinci Örnek: Bu örnekteki matbaada da her gün 219 bin gazete basılıyor. Fakat basılan gazetelerin haber içerikleri birbirinden farklı. Bu fark nedeniyle, matbaa sahibinin her gazete ile ayrıca ilgilenmesi gerekiyor.
Bu örnekler üzerinden dünyamıza bakarsak, dünya denen matbaanın çalışma sistemi ikinci matbaaya benziyor. Burada öne çıkardığımız 219 bin rakamı, dünyada yaklaşık olarak her gün doğan bebekleri temsil ediliyor.
Eğer her doğan bebek, bir öncekinin aynı olsaydı, dünyamız birinci matbaaya benziyor diyebilirdik. Fakat her doğan bebek parmak izi, avuç izi, göz, dil, kulak, ses, kan, DNA ve huy yönüyle birbirinden farklı olarak dünyaya geliyor.
Bu fark nedeniyle diyoruz ki, bir matbaaya benzeyen bu dünyada, Allah yaratılışı uzaktan seyretmiyor, her yaratılanla yaratılışa her an müdahale ettiğini bizlere gösteriyor.
(1-15) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
T. C kimlik numaran var. Seni bu ülkedeki her vatandaştan ayırıyor. Bir de Dünya Vatandaşı olarak (D. V) kimlik numaran var. O da seni Dünyadaki her Vatandaştan ayırıyor.
Sen hangi ülkede doğarsan doğ o ülke vatandaşı olmanın yanında aynı zamanda Dünya Vatandaşısın. Nasıl Türkiye’de doğanların T.C. kimlik numarası varsa, dünyada doğanların da D. V. kimlik numaraları vardır; parmak izinden, dil izine, dil izinden göz izine kadar birçok ayırt edici özelliğin de senin kimliğin oluyor.
Ülke kimliğin sana o ülkenin vatandaşı olduğunu hatırlattığı gibi, Dünya Vatandaşı kimliğin de sana şu iki şeyi hatırlatıyor:
Seni sadece ve sadece Allah yaratabilir,
Senin sadece ve sadece O’na kulluk etmen gerekir.
16-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
16. (Ey Resûlüm! İnen) Âyetleri (unutma endişesi yaşadığını biliyoruz. Cebrail onları sana okurken, o esnada) ezberlemek için dilini hızla oynatıp durma.
17. O âyetleri (senin kalbinde) toplamak (senin hafızana kaydetmek) ve onları okutmak Bize aittir. (İşin sana ait kısmı, bu âyetleri içine sindirmek, bir davranış elbisesi olarak üzerine giyip göstermek ve bütün bir insanlığa ulaştırılması için gayret etmektir.)
18. O halde, Biz(Cebrail vasıtasıyla) onu (sana) okuduğumuz zaman, sen (sadece) onun okunuşunu takip et.
19(Bundan) Sonra (da hiç) şüphen olmasın ki (inen âyetler hakkında sana bir şeyler sorulduğunda) onu açıklamak da Bize aittir.
(Ey mü’minler! Siz de Kur’an okurken acele etmeyin. Anlamadan okumanın sevabına öncelik vermek yerine; anlama, yaşama ve başkalarına taşımanın getireceği büyük sevaba öncelik verin ve şu sorunun cevabını bir düşünün; Anlama yoksa okumanın, yaşama yoksa anlamanın bir anlamı olabilir mi?)
(16-19) VAHYİN YÜKLEDİĞİ SORUMLUĞUNUN AĞIRLIĞINI HİSSETMEK SÜNNET Mİ?
Bu âyetleri anlamaya çalışırken, Peygamberimizle empati kurmak gerekiyor. Kâğıda kaleme bugün ki gibi kolay ulaşılamadığı, kayıt cihazların olmadığı bir asırda, kendisine çok ama çok önemli bilgiler veriliyor.
Böyle bir insan ne yapar?
İlk olarak çok ciddi bir şekilde unutma endişesi yaşar ve o bilgileri bir an önce ezberlemek ister. A’lâ sûresinde de bu endişenin yaşandığını görmüştük. Böyle bir ortamda vahye ilk kez muhatap olan bir insan için bu durum gâyet normaldir.
Bu durumu günümüze taşırken, bunu görev sorumluluk bilinci olarak taşıyabiliriz. O zaman soru şu olur: Her Müslümanın Kur’an’ın kendine yüklediği, görev sorumluluk bilincini üzerinde bir vazife olarak görmesi sünnet midir?
Üzerinde düşünelim…
(16-19) ÖĞRETMEN MATEMATİK DERSİ ANLATIRKEN, KONU DIŞINA ÇIKABİLİR Mİ?
Bazı meallerde 16-19 âyetlere farklı meal verildiğini görüyoruz. Gerekçe olarak denen şu: “Bizim burada yaptığımız gibi bir meallendirmenin bağlama uymadığı, yani bir konu devam ederken, keskin bir kırılmayla başka konuya geçilmesi akışa uygun değil.”
Kur’an’da yüzlerce sûrede bu gerekçeye onay vermeyecek âyet örnekleri var. Kur’an masa başında yazılmış, baştan sona konu bütünlüğü olan bir kitap değil. Kur’an bir hitap. Kur’an’ın muhatabı, hayatın içinde olan, hayatın içinde her gün farklı farklı şeyler yaşayan insan. Muhatabın durumu değişken olunca, hitabın akışı da ona göre değişebiliyor.233
Bu konuda bir örnek verelim. Varsayalım siz matematik öğretmenisiniz. Sınıfta ders anlatırken bakıyorsunuz ki, bazı öğrenciler içlerinden “Bunlar sınavda çıkar, o yüzden bunları unutmayalım ve hemen yazıya geçirelim.” diyorlar. Bazıları anlatılanları tam olarak yazamayınca endişe yaşıyorlar.
Siz bir öğretmen olarak ne yapıyorsunuz; Akışa bir noktalı virgül koyuyor ve diyorsunuz ki çocuklar: Bir dakika, önce anlatılanları bir dinleyin. Sonra yazıya geçirirsiniz. Hiç endişeniz olmasın, anlamadığınız yerleri ben tekrar anlatırım.
Burada duralım.
Bu örneğin konumuza tam uymadığını biliyoruz ama bir fikir verme adına bu örnek bize diyor ki: Hayatın içinde bir şey olurken, az sonra farklı bir şey de olabilir ve sizin o farklı bir şey için, farklı bir şeyler söylemeniz de gerekebilir. Normalde konu bütünlüğü yok gibi görünse bile, hayatın akışında konuların dizilişi değişkendir.
Hayata ait dekordaki bu değişkenliği dikkate aldığımızda, bizim burada verdiğimiz meale, “referansı hayatın doğal akışı olan meal” diyoruz.
20-24 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
20. Gerçek şu ki (acelecilik insanın doğasında var. O yüzden) siz (dünya hayatı gibi) çabucak geçeni seviyorsunuz (ona öncelik veriyorsunuz) da,
21. (Asıl kalıcı olan) Âhireti (ve âhirette size ebedî saadet kazandıracak işleri) terk ediyorsunuz.
22. O gün (dünya âhiret dengesini kuran, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında âhireti unutmayan mü’minlere ait) yüzler ışıl ışıl parlar.
23. (Huzurda, O’nun cemalî tecellileri karşısında mest olmuş bir ruh haliyle) Rablerine bakarlar (ve ondan gelecek ebedî ikramları beklerler.)
24. (Bazı) Yüzler de vardır ki, o gün (dünya-âhiret dengesini kuramadıkları için, yaşadıkları üzüntü ve pişmanlık nedeniyle) asıktır;
(20) ÇOCUKLAR PEŞİN OLANI, BÜYÜKLER VAADELİ OLANI TERCİH EDERLER
Çocukların büyüyüp büyümediklerini test etmek için şöyle bir soru sorarız: Şimdi peşin vereceğimiz 10 lirayı mı istersen, yarın vermeyi vaad ettiğimiz 100 lirayı mı?
Çocuk hâlâ çocuksa, peşini ister.
Çocuk biraz büyümüşse, kar-zarar hesabı yapıyorsa, bir de iradesini, istek ve arzularını yönetebiliyorsa, 100 lirayı tercih eder.
Bu örnek, içinde imtihan olduğumuz dünyayı en güzel anlatan örneklerden biridir.
İnsanı bir ürüne benzetirsek, üründe peşini vadeliye tercih etme baskın bir özelliktir.
Kur’an bize peşinin getirisini “bir” vadelinin getirisini “bin” olarak sunuyor.
Devam eden âyetlerde de peşini veya vadeliyi tercih edenler, tercihlerinin sonuçları ile yüzleştiklerinde, yüzlerinin234 alacağı hal tasvir ediliyor.
(20-24) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yaşını nüfus kağıdın değil, tercihlerin gösterir. Yaşı büyük ama tercih yapma özelliği çocuk kalmış insanlar; peşini tercih ederken hem yaşı büyüyen hem de tercih yapma özelliği gelişen insanlar sonra verilecek bini, peşin verilecek bire tercih ederler.
25-35 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
25. (Etrafa baktıklarında) Bel kemiklerini kıracak (dayanılmaz) bir felaketin gelmekte olduğunu anlayacaklar. Can Boğaza Gelip Dayandığında
26. (Peki bu geç kalmış anlamanın bir faydası olacak mı. Malesef)Hayır! (Hiçbir faydası olmayacak. Kur’an dünyadan âhirete bir pencere açıp, bu gerçekleri gösterdiği halde, içinizden bazıları ölümü, âhireti, hesabı unutarak yaşıyor.)Can boğaza gelip dayandığı zaman (ölüm bu kişilere kendini hatırlatır.)
27. (Çevresindekiler panikler) “Bunu iyileştiren, kurtaran yok mu?” diye sorarlar.
28. (En iyi doktorlara, en iyi hastanelere giderler. Ölüm karşısında bütün sebeplerin çaresiz kaldığını gördüklerinde) Artık ayrılık vaktinin geldiğini kendisi (ve çevresindekiler) de anlar.
29. (Ölüm korkusundan eli) Ayağı birbirine dolaşır.
30. (Artık) O gün (onun küçük kıyâmeti kopmuştur. Büyük kıyâmetin ardından) sevk edileceği yer, yalnızca Rabbinin huzurudur.
31. (O huzurda amel defteri açıldığında görülecektir ki) O, ne (kendisine tebliğ edilen dini tasdik edip) doğrulamıştı, ne de (o dine) destek vermişti.
32. Tam tersine (hakikati) yalanlamış ve (âyetlerimizden) yüz çevirmişti.
33. Sonra (da bazı Mekkeli müşriklerin yaptıkları gibi) çalım satarak (bir kahraman edasıyla) yakınlarının yanına gitmişti.
34. (Huzurda, amel defterleri açıldıktan sonra ona şöyle denir:) Sen (bugün burada sana verilecek her türlü cezaya) Müstahaksın.
35. Gerçekten sen (burada yaşayacağın her şeyi) fazlasıyla hak ettin.
(25-35) ARASI ÂYETLERİN KISA MESAJLARI
Bu âyetlerde bir betimleme var. 32. âyetten anlıyoruz ki, bu betimlemeye konu olan kişi kendisine tebliğ edilen dini yalanlıyor; yani Rabbin huzuruna çıkacağına inanmıyor. En büyük özelliği ölümü ve âhireti unutarak yaşaması. İşte burada âyetler, “Ölümü ve âhireti gündemden çıkaran bir insan kendisine ölüm geldiğinde hangi duyguları yaşar?” sorusuna cevap veriyor.
25, 26. âyetler bir vesileyle ölümün kendisini hatırlatmasından bahsediyor.
27. âyet: Bu hatırlatmada, kişi gitmeyle kalma arasında kendini gitmeye daha yakın hissediyor. Ama gitmek istemiyor. “Yok mu beni kurtaran!” diyerek, dünyada biraz daha kalmak için son bir hamle yapıyor. Bu hamle üzerinden âyetler bize şu gerçeği gösteriyor: Ölüm karşısında bütün sebepler tamamen ölü gibi davranıyorlar. Hiçbirinin elinden bir şey gelmiyor.
28, 29. âyetlerde çaresizliğin ve buna bağlı olarak panik halinin zirveye çıkışını görüyoruz.
30 âyet diyor ki: Bu kişilerin imkansız zannettikleri öldükten sonra dirilme gerçekleşecek. Bütün bir hayatın hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gidecekler. Dünyada hiçbir şey bu gidişin önüne geçemeyecek. Hastalıklar karşısında gelişen teknolojinin sunduğu imkanlar ömrü biraz daha uzatsa bile, ölümü öldüremeyecek. Kabrin kapısına kilit vuramayacak.
31, 32. âyet diyor ki: Böyle bir sondan habersiz değildi. Böyle bir sonun geleceği kendisine haber verildiğinde yalanlamış ve yüz çevirmişti.
33. âyettenbu tavrı sergileyenlerin öncesinde uyarıldığını ama uyarıları dikkate almadığını, büyüklendiğini, sanki övülecek bir iş yapmış gibi küstahça tavırlar sergilediğini bunları yaparken de arkasındaki yakınlarından ve akrabalarından güç aldığını anlıyoruz.
34. ve 35.âyetler bu kişi üzerinden, uyarılan ama uyarılara kulak vermeyen, Allah’ın âyetlerini yalanlayan, onları “eskilerin masalları” diyerek küçümseyen bütün insanlara şu mesajı veriyor: Âhirette karşınıza çıkacak sonucu hak ettiniz. Dünyanın en doğru ve makul sözlerine “yalan” dediniz. Zatını tanımanız için Allah’ın size verdiği aklı onu inkar etmekte kullandınız. Siz bu sonu kendi ellerinle hazırladınız.
Hak ettiğinizi yaşayın…
36-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
36. (Kendisine tebliğ edilen dini tasdik etmeyen, hakikati yalanlayan, kibirlenen, çalım satan; bunların yanında inandığını söylerken, inancının gereğini yapmayan) İnsan (öldükten sonra dirilmeyeceğini ve) kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?
(Böyle zanneden varsa, kendi yaradılışı üzerinde bir kere daha düşünsün.)
37. O (adı sanı bilinmezken, rahme) dökülen (ve içinde milyonlarca sperm olan) meniden bir damla değil miydi?
38. Sonra bu (sperm ana rahminde döllenmiş ve rahmin duvarına asılı bir) alaka olmuş, derken Allah onu (değişik aşamalardan geçirdikten sonra en güzel biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.
39. Ondan da erkek ve dişi olarak iki cinsi yarattı.
40. (Ey başıboş bırakılacağını zanneden insan!) Şimdi (gel bir kere daha düşün) bütün bunları yapan Allah’ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi? (Elbette yeter. Bu konuda hiç şüphen olmasın!)
(36) ÇOCUĞUNA HARÇLIK VERİP, ARKASINDAN “NEREYE HARCARSAN HARCA” DİYEN ANNE VAR MIDIR?
Belki vardır ama annelerin geneli böyle yapmaz. Anneliğini hakkıyla yapmaya özen gösteren anneler, harcanacak parayı verirken, aynı zamanda harcama bilinci de verirler. Harcama bilinci vermeden çocuğa para vermek, nasıl kullanılacağını öğretmeden eline meyve bıçağı vermek gibi şeydir.
Harcama bilincinde şu vardır:
Harcanan para 10 lira ise, elde edilecek bedelin ona tam karşılık gelmesi gerekir.
10 lira verip 5 liralık bir şey almak zarardır.
10 lira verip hiçbir şey almamak daha büyük zarardır.
10 lira verip, onu yanlış bir şey için harcadığında 100 lira ceza almak çok çok büyük bir zarardır.
Bilinçli anne-babalar hayat tecrübesiyle bu sonuçları baştan bildikleri için, çocuklarına para verip onları başı boş bırakmazlar. Onlara tüketim ahlakı öğretirler. Bu ahlaka göre harcamada öncelikler olacak; harcanan para ihtiyacı karşılayacak. Alınan şey harcanan paranın denginden aşağı olmayacak.
Annelik işini ciddiye alan hiçbir anne çocuğunu başı boş bırakmadığı gibi,
Anne-babalara çocukları emanet olarak veren Allah hiçbir insanı başı boş bırakmamıştır.
Her insana, elindeki (akıl, göz, kulak, dil, dudak, nefes gibi) mânevî harçlığı nasıl harcaması gerektiği konusunda vahyi rehber, Peygamberi örnek olarak göndermiştir.
(36) BİR AN İÇİN KENDİNİZİ BAŞI BOŞ BIRAKILMIŞ BİR İNSAN OLARAK HAYAL EDİN. NE OLURDU?
Allah (cc) imtihan dekorunu yaratırken, insan tabiatının bunu mâkul göreceği ve modelleyeceği şekilde yaratmış.
Bunun örneklerini okul ve iş hayatında görmek mümkün.
Dünyada şöyle bir okul yok; Devlet okul açıyor, öğrenciler okula geliyor ama ondan sonrasında kitap, öğretmen, eğitim, imtihan bir üst sınıf… hiçbiri yok.
Dünyada şöyle bir fabrika yok; Bir işveren fabrika açıyor. İşçiler fabrikaya geliyor ama sonrasında ne üretilecek, nasıl üretilecek, nerede satılacak… bunların hiçbiri yok.
Bu yokların insan aklına sorduğu soru şu oluyor: Ey insan! Kâinatın, dünyanın yaratılmasıyla kıyaslandığında her biri minik işler olan bu işler de bile insanlar başı boş bırakılmıyorsa, Allah’ın insanı başı boş bırakması mümkün mü?
Dünya ve beden evinde yarattığı her şeyde sayısız hikmet gözeten Allah’ın, insanı yaratırken hiçbir hikmet gözetmemesi düşünülebilir mi?
(37) KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ
Bu âyetin benzeri Necm sûresinde geçti. Orada 46. âyet ile ilgili yaptığımız değerlendirmelere bakabilirsiniz.
(40) SON KULLANMA TARİHİ GELDİĞİ İÇİN DÜNYA APARTMANINI YIKAN MÜTEAHHİD, YENİSİNİ YAPAMAZ MI?
Geçmişte yüzlerce apartman yapan bir müteahhit, hizmet ömrünü tamamlayan binaları yıktığında, ona hiç kimse “yenisini yapamaz” diyebilir mi? …
Geçmişte yaptıkları gelecekte yapacağının şahididir.
Kur’an, bizim kışın arkasından gelen her bahara, ölümün yanında gerçekleşen her doğuma bir bina gibi bakmamızı istiyor. Yıkıldığında, milyonlarca kez o binaları aynıyla yeninden yaratan Allah (cc), bu yaratmalarını yeniden yaratılışın şahidi yapıyor.
(1-40) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûrenin girişinde de ifade ettik. Kur’an’daki bütün kıyamet âyetleri insana sonuç eğitimi verir.
Konusu kıyamet olan bu sûre baştan sona sonuç eğitimi verdi.
Kendine soracağın sorulardan biri de şu: Ben bu sonuç eğitiminden almam gereken dersleri alıyor muyum?
Bu sorunun cevabını hayatın içinde bulabilirsin?
Çocuklar ateşin yakıcı olduğunu nasıl anlarlar?
Cevap: Bilerek veya bilmeyerek birkaç defa değdikten sonra anlarlar. Peki anladıktan sonra ne yaparlar? Hep ondan uzak dururlar.
Dünyada adı günah olan her şeye temas etmenin âhiretteki karşılığı ateş gibi acı verecek bir şeydir.
“Ben dünyadaki tercihlerimin sonucunda âhirette karşıma çıkacak olan cehennemin varlığına inanıyorum.” demek, bu imanı sözden öze indirmek, adı günah olan her şeyden ateşten sakınır gibi sakınmayı gerektirir.
Bu değerlendirmeden sonra “Ben sonuç eğitiminden almam gereken dersleri alıyor muyum?” sorusuna, adı günah ve haram olan şeylerle arana koyduğun mesafe üzerinden cevap verebilirsin.
4 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN
SÛRELER: 32) Hümeze 33)
Mürselât 34) Kâf 35)
Beled
36) Târık 37) Kamer
38) Sâd
BU YILA DAMGASINI
VURAN
ÂYET VE HÂDİSELERDEN BAZILARI
Hümeze: Önce sizi yok saydılar şimdi de sizi alaya alıyorlar.
Mürselât sûresi, içerisinde on defa tekrar edilen âyetiyle dikkat çekiyor. Kur’an’da tekrarlar üzerinden verilen mesajın özeti şu: Tekrarlar olmadan terakki ve tekâmül olmaz.
Kâf sûresi 12., 13. ve 14. âyetlerin mesajı şu: Bugün hakikatleri yalanlayanların akıbetini görmek istersen geçmişe bak!
Beled 11)Nefse zor gelen her iş bir Akabedir. Hz. İbrahim için İsmail’i kurban etmek bir akabeydi. İbrahim (as) o akabeyi aşınca, Allah hem İsmail’i geri verdi hem de üstüne İshak’ı verdi. Şu an Mekke şartları önünüzde bir akabe olarak duruyor. Bunu aştığınızda Allah size Medine’de Medeniyet kurma liyakati verecek.
Târık 15)Varlığınızdan rahatsız olan müşrikler sizler için tuzak kuracaklar, ama hiç endişe etmeyin. Siz duruşunuzu değiştirmediğiniz müddetçe Allah onların bütün tuzaklarını boşa çıkaracak.
Kamer 45) Sabredin, çok uzak olmayan bir gelecekte onların bozguna uğrayıp kaçacakları günleri de göreceksiniz.
Sâd 26) Hz. Davud’a verdiğimiz iktidar, Hz. Süleyman’a verdiğimiz servet şimdi size çok uzak görünebilir. Gelecekte Allah benzer nimetleri size de verecek. O günler geldiğinde yapmanız gereken Hz. Davud’un ve Hz. Süleyman’ın duruşunu çağınıza taşımaktır.
Esmâ-i İlâhiye: Bu yıl Kahhar ismini ilk defa görüyoruz. Bu isim üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Allah Kahhar ismini balyoz yapacak ve bugün size bu zulmü yapanlara büyük acılar yaşatacak.
Peygamber: İki sûrede Hz. Nûh’u görüyoruz. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Allah’tan Nûh’un (as) azmini ve sabrını isteyin.
Açıktan davet başlıyor. İlk iman edenlerin Müslüman kimlikleri ile Mekke sokaklarında görünür hale gelmeleri müşrikleri rahatsız etmeye başlamıştı.
Müşriklerin engellemeleri Müslümanları yıldırmadı. Peygamber Efendimiz önce yakın akrabalarını davet etti, ardından Safa Tepesi’ne çıkarak bütün Mekkeli müşrikleri davet etti.
Peygamber Efendimiz her fırsatı değerlendiriyordu. Hac ve ticaret vesilesiyle Mekke’ye gelen insanlara da İslam’ı anlatıyordu.
Bu gayretler, o gün itibarıyla fazla bir netice vermiyor gibi gözükse de, zaman içinde sert zemine arka arkaya düşen damlaların yaptığı etkiyi yapacaktı.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Asr sûresinde, Mekke açık hava hastanesi, Peygamber Efendimiz de başhekim demiştik. Bu hastanede, Kur’an-ı Kerim’in sûreleri reçete, âyetler birer ilaç. Hasta sayısı o kadar fazla ki, Peygamber Efendimiz hem hastalara koşuyor, hem de hastalar içinden iyi olanları Dâru’l-Erkam’da manevî doktor olarak yetiştiriyor... Şirkten sonra en yaygın hastalık; zenginlerde servetle şımarma, insanlarla alay etme, fakirlerde ise, eziklik; “bizden bir şey olmaz duygusu...”
BANA NE DİYOR? Görüldüğü gibi asırların değişmesi hastalıkları değiştirmiyor. Değişen sadece hastaların ve onların tedavisi için koşan doktorların ismi... Afedersiniz, siz doktor musunuz, hasta mı?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Hümeze arkadan konuşup alay eden, Lümeze ise arkadan söylenenleri yüzüne karşı da söyleyendir. Hümeze’de gizlilik var, lümeze ise açıktan yapılıyor. İkisi de, insan onur ve haysiyetine yapılan saldırıdır. Yüzüne karşı söylemek mertlik gibi görülebilir ama öyle değil. Zayıf ve çaresiz insanları karşına alıp onların yüzüne karşı söylemek mertlik değildir. Bu işin bir mertliği olacaksa, her şeyi ile dengin olan bir insana konuşmak olabilir.
BANA NE DİYOR? Sana yapılmasını istemediğini, sen de başkalarına yapma.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Ufak Günah Gerçekten Ufak mı?
Sûre, başından sonuna bir uyum arz ediyor. Sûrenin özetini bir kurgu içinde verelim. Ağır cezaya çaptırılmış birini zindanda ziyaret ediyorsunuz ve soruyorsunuz; “Burada bulunma sebebin nedir?...” İşte sûre baştan sona okunduğunda kişiyi zindana götüren sebepleri sıralıyor.
Şöyle ki; süreç kaş, göz hareketleri gibi hafif suçlarla başlıyor. Ardından ‘Karun’laşma hastalığını görüyoruz. Bağımlılık yapan, insanı esir alan Tekasür hastalığı, bu sûrede çoğaltılan malı sayma olarak karşımıza çıkıyor. Mal sayma hastalığı, mal sevme, “mal benim” deme, “benim olanı başkasına vermem” deme noktasına geldiğinde, kişi malın diğer nimetler gibi bir emanet olduğunu unutuyor, emanete ihanet noktasına geliyor. Unutma bununla kalmıyor, kişi dünyanın fâni olduğu gerçeğini de unutuyor. Bu gerçeği unutan nefis, hevâsını ilah edinme noktasına geliyor. Günah bu noktaya geldiğinde, cezanın adı “ağır ceza” oluyor. Sûre, basit bir kaş-göz hareketi ve alayla başlayan bir hastalığın sonuçlarının nereye varacağını gösteriyor.
BANA NE DİYOR? “Damlaya damlaya göl olur” atasözü, damlaların küçük görülüp önü alınmadığında karşımıza çıkacak sonucu anlatan bir sözdür. Birer damlaya benzeyen küçük günahları ufak görürsen, arkadan gelen damlalara “hoş geldin” dersen, sonraki gelenlerden de hoşlanabilir, hoş vakit geçirebilirsin. Vakit geçirdikçe alışabilirsin... O zaman da ayrılmak için geç kalabilirsin. Bir de bakmışsın gölde boğulmaya doğru gidiyorsun...
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
İnsanları küçük görenler, Allah katında manen büyüyemezler.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-9 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (İftira, gıybet ve dedikodu yaparak) İnsanları arkasından çekiştirip duran, kaş, göz işaretiyle onları (aşağılayıp) alaya alanların (onların şeref ve haysiyetleriyle oynayarak itibar katilliği yapanların) vay haline!
2. (Vay haline!) Malı toplayıp onu tekrar tekrar sayan (saydıkları malda, Allah hakkını unutan gafillerin!)
3. (Bu tipler) Malının kendisini ebedi yaşatacağını sanır.
4. Hayır (hayır! Onlar çok fena aldanıyorlar. Dünyada verilen her şeyin veriliş gayesi; Vereni, verilen her şeyden daha fazla sevdirmektir. Mal, onu veren Allah’tan daha fazla seviliyorsa, sahibi de “mal” olmuş demektir. Böylesi bir mal sevgisi kalpten sökülüp atılmazsa) O (sevginin sahibi) kesinlikle hutame’ye atılacaktır.
5. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?
6. (O) Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.
7. (Öyle bir ateş ki) Tâ gönüllere işleyen (korkunç bir ateş...)
8. (İşte) O (ateşin bulunduğu cehennemin kapıları) onlarınüzerlerine kapatılmıştır.
9. Uzatılmış direkler arasında (her biri o direklere çelik prangalarla bağlanmış olarak sonsuza dek azap içinde kalacaklar.)
(1-9) SÛREDE SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİ
Bu sûrede 2. ve 3. âyetlere sebep dersek, bu sebebini dünyaya bakan sonucunu 1. âyette, âhirete bakan sonucunu da 4-9 arası âyetlerde görüyoruz.
Servete emanet olarak bakılmadığında servet insanın kimyasını bozuyor. Onu şımartıyor. Şımaran kişi kendini zirvelerde görürken, fakiri fukarayı aşağılarda görüyor. Onlarla alay ediyor.
Peki dünyada böyle yapmanın âhiretteki sonuçları ne oluyor?
Bu sorunun cevabını da 4-9 arası âyetler veriyor.
Dünyada kendini zirvede görenlerin yeri âhirette ateş çukurları olacak.
(1-3) EMANETE “BENİM” DİYENLERİN VAY HALİNE
Bu çalışmada çokça vurgu yaptığımız emanet ahlakı, âhiret üzerinden verilen sonuç eğitimi ile bu sûrenin ana konusu oluyor.
Burada 1-3 âyetlerde Allah’ın verdiği hayat nimetine, o nimetle elde edilen servet nimetine “benim” diyen ve “benim olanı dilediğim gibi harcarım” diyen bir insanın betimlemesi yapılıyor.
Bu betimlemeye konu olan insan; “Kaş, göz, dil, dudak benim onları dilediğim gibi kullanırım.” diyor. Böyle bir kullanımda, o nimetleri insanları alaya almada ve onları aşağılamada kullanıyor.
Bu betimlemeye konu olan insan, helal haram gözetmeden mal topluyor. Topladığı malın kendini ebedi yaşatacağını zannediyor.
Kur’an bunların vay haline derken, arkadan gelen âyetlerde onları bekleyen sonucun da betimlemesini yapıyor.
(1-9) EMANET AHLAKI, SONUÇ EĞİTİMİ VE GEREKÇELİ KARAR BİRLİKTE
Sûrede âyetlerin dizilimi şu sorunun cevabını veriyor; “Bir insanın cehenneme girmesinde gerekçeli karar nedir? Bu kararın başında ne var?”
Cevap: Emanete “benim” demek var. Emanete “benim” demeye sebep olarak ilk sebep dersek, işlenen bütün günahlar bu sebebin sonuçları olur.
Çünkü iman eden bir insan için “el”e hem “emanet” demek hem de o emanetle Allah’ın razı olmayacağı işleri yapmak, “dil”e emanet demek, o dille gıybet etmek, bir şeye beyaz derken, aynı zamanda onun siyah da olduğunu söylemek gibi büyük bir çelişkidir.
Emanet bilinci ne kadar güçlü olursa, bu çelişkinin yaşanması da o oranda azalır.
(1-9) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Dikkat ettiysen Kur’an değişik vesilelerle şu üç ahlaka baştan beri sürekli vurgu yapıyor.
Tevhid konusundaki âyetler üzerinden tevhid ahlakı,
Mal ve servet üzerinden emanet ve infak ahlakı,
Geçmiş (peygamber kıssaları) ve gelecek (kıyamet, yeniden diriliş, cennet, cehennem) üzerinden verilen sonuç eğitimi ahlakı,
“Sana, bana ve bütün insanlara verilen mesaj nedir?” dersen, mesaj şu: Bu üç ahlak sizin de hayatınızda en fazla öne çıkan ahlaki özellik ve güzelliklerinizden olsun.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Kur’an bu sûrede tam 10 defa “Vahyi yalan sayanların vay haline” diyor. İniş zamanı üzerinden bütün zamanlara verilen mesaj şu: “Yalanlama” her zaman olacak. El-EMİN unvanı ile anılan bir insanın yalanlandığı bir davada, yalanlanmak her tebliğ ve temsil insanının başına gelebilir. Burada önemli olan sizin, sizi yalanlayanları haklı çıkaracak, sizden kaynaklanan bir malzemeyi onlara vermemenizdir. Gerisi önemli değil.
Yalanlamaya verilecek en doğru cevap doğruluktan ayrılmamaktır. Doğruluk da bir gün olan değil, her gün olması gereken bir davranıştır. Damla gibidir. Ufak bir şey gibi görülür ama en sert zeminler üzerinde tonlarca suyun bir anda gösteremediği etkiyi zamanla gösterir.
İşte 23 yıldır damlayan doğruluk damlaları, kendini ufak gören, yalancı sayan bir toplumda 100 binden fazla betona dönmüş kalbin zeminini deldi, oraya hidâyet tohumları ekti, o tohumlar sabırla sulandı ve Allah (cc), Sahabe ve Tâbiin denen meyvelerle bu dini milyonlara ulaştırdı.
BANA NE DİYOR? Kendi doğrularına yapacağın en büyük kötülük, o doğruların tersini yapmaktır. Düşmanını sevindirir, dostlarını üzersin. Temsil ettiğin değerlere de zarar verirsin.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Resûl kelimesi ile kökteş olan Mürselât kelimesi “gönderilenler” demektir. Allah tarafından insana gönderilen dört şey vardır. Bir, nimetler; Allah’ın insana sevgisini göstermek için gönderilmiştir. İki, vahiy; Allah’ın razı olduğu bir hayatın ölçülerini bildirmek için gönderilmiştir. Üç, Melekler; Özellikle Cebrail vahyi peygamberlere ulaştırmak için vazifelendirilmiştir. Dört, Peygamberler; gönderilen vahyin rehberliğinde “Allah’ın razı olduğu bir hayat nasıl yaşanır?” sorusunun cevabını öğretmek için gönderilmişlerdir.
BANA NE DİYOR? Ey insan! Sen de bu dünyaya, Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşamak ve yaşadığın hayatın güzelliklerini insanlığa taşımak için gönderildin. Yoksa farklı mı düşünüyorsun?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an’daki Tekrarlar Gerçekten Tekrar mıdır?
10 âyette yapılan tekrarlar üzerine, “Kur’an’da bazı âyetler ve onların içerdiği konular neden tekrar edilir? Tekrardaki hikmetler nelerdir?” Sorusuna cevap arayalım.
Önce kâinat kitabına bakalım. Tekrar olmasa hayat olmaz; nefes almak tekrardır, uyumak bir tekrardır, güneşin doğması bir tekrardır. Bunların her biri bir tekrardır ve hayat tekrarlarla devam eder. “Bir insan dün yaptıklarımı yapmadan bugün yaşayacağım” dese, yaşayamaz. Şu evrende tekrar edenler, etmeyenlerden kat kat fazladır.
Kur’an kâinatın projesidir. Binada ne varsa projede de o olması tabiidir. Kâinatta olduğu gibi Kur’an’da da tekrarlar vardır. Kur’an’daki tekrarlar birer tekrardır ama her birisi ayrı konular için tekrardır. Bu tekrarlar şu tekrarlara benzer. Mesela bir anne çocuğuna her imtihan öncesi “ders çalış evladım der” bu ifade bir tekrardır ama geçen gün fizik için yapıldıysa bugün matematik için yapılıyor. Mesela, seyircilerin doksan dakika boyunca yaptıkları alkışlar birer tekrardır ama her tekrar sahadaki ayrı bir gol ve güzel bir hareket içindir. Hakemi ıslıklamak da öyledir. Bir garsonun aldığı her bahşiş için “teşekkür etmesi” bir tekrardır ama her teşekkür ayrı müşteri içindir.
Şimdi bu annenin, seyircinin, garsonun yaptığı tekrardır ama her tekrar, içeriği itibarı ile ayrıdır. Hiçbir maçta seyircilere “Alkışı baştan yapın, sonra bir daha tekrar etmeyin” denmez. Denmemiştir.
Şimdi bu bilgilerden sonra Murselat sûresinde 10 defa tekrar edilen “yalan sayanların vay haline!” âyetinin birkaçına yakından bakalım. İlk yalanlama 14. âyette “ayırt etme günü, yevm’ül fasl” için yapılıyor. İkinci yalanlama 16. âyette, orada “suçluların başına gelen bela” yalanlanıyor. Üçüncü yalanlama 23. âyette “Allah’ın ilmi ve gücü”... dört, beş böyle devam ediyor. Yalanlama aynı ama yalana konu olan şey her seferinde ayrı. Bu sûre bir film olsaydı, bu tekrarlar seyircide şu hisleri uyandırırdı. İnsanlar bu kadar açık ve muhteşem delilleri nasıl yalanlıyorlar? Bu kadar yalanlamadan sonra başlarına gelen sonucu hak ettiler.
BANA NE DİYOR? Hâlâ vazgeçemediğin menfi alışkanlıklar için sana, daha kaç defa “vazgeç, vazgeç” diye tekrar edilmesi gerekiyor. 235
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
16. âyet: Yalanlanmak bu yolun kaderi; önemli olan sizi yalanlayanlara malzeme vermemeniz...
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1. Birbiri ardınca gönderilenler şahit olsun;
2. (Ellerinde vahiy mesajları, bir rüzgâr gibi) Esip (inkâr ve şirke ait bütün düşünceleri) kökünden koparıp savuranlar;
3. (Bu mesajları, korkmadan, yılmadan, aşkla, şevkle dört bir yana) yaydıkça yayanlar;
4. Böylece (hak ve batılın arasını) ayırdıkça ayıranlar;
5. (Ulaştıkları her yere hikmet dolu) Öğüt bırakanlar;
6. (Bütün bunları; Allah’a yönelenleri) Arındırmak veya (Allah’ın razı olmadığı işleri yapanları) sakındırmak için (yapan bütün Peygamberler ve onların mesajlarını her asırda insanlara duyurmak için gayret eden kadın erkek bütün Müslümanlar şahit olsunlar ki;)
7. Size vaad olunan (kıyâmet) muhakkak gerçekleşecek!
(1-7) GÖNDERİLEN ŞAHİTLERİN KİMLİĞİ NEDEN AÇIK DEĞİL?
Bu şekilde sıfatı öne çıkarıp, mevsufu, yani sıfatın vasfettiğini öne çıkarmamak, Kur’an’ın kullandığı edebi sanatlardan biridir.
Kur’an, bu tür âyetlerde; âyetler dini bir hüküm ifade etmediği için anlamın ucunu açık bırakıyor. Bu tür anlatımlarda faili öne çıkarmayarak, o konuda -bağlama uygun olarak- akla gelebilecek her şeyin fail olarak düşünülmesini istiyor.
1-5 âyetlerde, Kur’an rüzgarı, fırtınayı, bulutu, muhtelif tabiat olaylarını, Cebrail’i, Mikail’i, vahyi, kitabı, peygamberleri ve peygamberlerin getirmiş olduğu vahyi insanlara taşıyan tüm irşat ve tebliğcileri fail olarak düşünebileceğimiz bir dil kullanıyor.
Bu dil, âyetlerin anlamına ve mesajına zenginlik olarak yansıyor. Âyetler birer çekirdek oluyor, farklı asırlarda üzerine dökülen tefekkür suyu arttıkça, anlam denen meyvelerde de artış oluyor.
O yüzden bu tür âyetlerde “anlam şudur” demek yerine, “Bu âyetlerde öne çıkan anlamlardan biri de şudur” demek ilim ahlakı adını güzel bir davranış oluyor.
(7) VAAD GERÇEKLEŞMEZSE NE OLUR?
Varsayalım, biri bize çok sayıda kişiyi şahit göstererek bir şey vaad etti. Sonra da vaadini yerine getirmedi.
Soru şu: Bu kişi neden vaadini yerine getirmemiş olabilir? İhtimalleri sıralayalım.
Vaad verirken yapmayacağını biliyordu. Buna rağmen yalan söyleyerek vaadiyle insanları aldattı.
Vaad ettiğinde, vaad ettiği şeyi yapabilecek gücü vardı ama sonra o imkanı kaybetti.
Vaad ettiğinde yapabileceğini zannediyordu, sonra boyunu aşan bir vaadde bulunmuş olduğunu anladı, o yüzden vazgeçti.
Evet, bir yerde yerine getirilmeyen vaad varsa, mutlaka bunlardan biri vardır.
Burada soru şu: Allah’ın vaadini yerine getiremeyeceği düşünülebilir mi?
Cevap: Yarattıklarına ve yaptıklarına bakıldığında Allah için bunları düşünmek imkansızdır. Ne gibi, Japonya’da 604 km. hıza ulaşabilen bir trenin 14 km. hıza ulaşamayacağını düşünmek gibi.
Bu tren için, bunu düşünmek nasıl imkansız ise, Allah için “imkansız”ı düşünmek sonsuz kere imkansızdır.
(1-7) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Günlük hayatımızda referanslar çok önemlidir. Referanslara önceki yapılanlar dersek, referans sonraki yapılacakların veya yapılamayacakların şahidi olur.
Bir müteahhit düşünelim, bu kişi geçmişte 10 farklı yerde inşaata başlamış ve bitirmeden bırakmışsa, önceki 10 inşaat sonraki 11. inşaat için güven vermeyecektir.
Bu pencereden bakarsak, dünyanın, insanın ve kâinatın yaratılması Allah’ın önceki inşaatlarıdır. Allah’ın bunları mükemmel236 olarak yaratması, bunların mükemmel ötesi hali olan ebedi hayatı da yaratacağının en büyük şahididir.
8-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Ne zaman mı? O’nu Allah bilir. Nasıl olacağına gelince onu da şöyle bildirir;)
8. Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,
9. Gök kubbe yarıldığı zaman,
10. Dağlar darmadağın olup savrulduğu zaman,
11. Peygamberler (kendi ümmetleri hakkında şahitlik yapmak için) toplandığı zaman (vaad edilen kıyâmet gerçekleşmiş olacak.)
12. (Bunları duyanlar şöyle derler: Peki bütün) Bunların gerçekleşmesi hangi güne ertelendi?
13. Hüküm(ve karar) gününe!
14. (Peki)Buhüküm günü nedir, (nasıl dehşetli bir gündür) bilir misin?
15. (Hüküm günü: Herkesin amel defterinin açıldığı, doğrunun yanlıştan, haklının haksızdan ayrıldığı gündür.) O gün (kıyâmeti, âhireti, hesap gününü ve bütün bunları haber veren peygamberleri) yalan sayanların vay haline!
16. Biz (bu genel kıyâmetin nasıl olacağını gösterme adına Ad, Semud ve Firavun kavmi gibi) öncekileri (bir lokal kıyâmet örneği olarak) helâk etmedik mi?
17. (Eğer bu yaşanmış örneklerden ders almazlarsa) Arkadan gelenleri de onların ardına takarız.
18. İşte Biz suçlulara böyle yaparız!
19. Hüküm günü(bu hakikatleri “geçmişin masalları” diyerek) yalan sayanların vay haline!
(8-19) SONUÇ EĞİTİMİ ÜZERİNDEN HÜKÜM GÜNÜNÜN EVRENSEL MESAJI
Bizim bu âyetlerde “hüküm” olarak meal verdiğimiz kelimenin aslı bölümlere ayırmak, ara vermek anlamına gelen fasl kelimesi. Bu kelimeye ayırma, ayırt etme günü de diyebilirdik. Biz, mealimizde bu ayırt etmede ki amacı öne çıkarmak istedik. Çünkü bu ayırt etmedeki amaç, hüküm vermek.
Kur’an âhirette karşımıza çıkacak hüküm gününü sonuç eğitimi dekorunda veriyor.
Yukarıdaki 8-15 arası âyetlerde Kur’an geleceği önümüze koyuyor. 16. ve 17. âyetlerde geçmişi arkamıza koyuyor ve bize şu evrensel mesajı veriyor: Ey insanlar! Dünyadaki tercihleriniz âhirette hakkınızda verilecek hükmün gerekçesi olacak. Geçmişten ve gelecekten ders alın, şimdiki zamanda yaptığınız bütün tercihleri ona göre yapın.
HÜKÜM GÜNÜNÜ İSPATTA İZLENEN YÖNTEM
Bu âyetler ve bundan sonrasında hüküm günü 3 aşamalı ispatlanıyor.
16-17 âyetler, tarih ilmini şahit yapıyor.
20-22 âyetler, tıp ilmini şahit yapıyor.
25-27 âyetler, jeoloji ilmini şahit yapıyor.
Bu üç aşamanın ortak mesajı şu oluyor: Yaratılanlar yaratılacağı vaad edilenlerin, yapılanlar yapılacağı vaad edilenlerin şahididir.
20-24 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
20. (Ey Resûlüm! Hakikati yalan sayanları şu soruyla düşünmeye davet et!) Biz sizi (adı nutfe olan)basit bir sudan yaratmadık mı?
21. (Sonra) o suyu (ana rahmi gibi mükemmel bir şekilde korunan) sağlam bir yereyerleştirdik.
22. (Rahimde her geçen gün gelişip büyüyen cenini) Belli bir süreye kadar (aşamadan aşamaya geçirerek; fiziksel ve ruhsal yeteneklerle donatıp ahsen-i takvim kıvamına getirmedik mi?)
23. Bütün bunları (bunlarla birlikte yaradılışın her aşamasını biz ölçtük, biçtik) biz takdir ettik. (Kadir kıymet bilenler için) Ne güzeldir,bizim (ölçü ve) takdirimiz.
24. Hüküm günü(yaratılışa ait bu muhteşem delilleri) yalan sayanların vay haline!
(20-24) HÜKÜM GÜNÜ HAKKINDA ŞÜPHEN VARSA, KENDİ YARATILIŞINA BAK
Bu âyetler bizim şu sorumuza cevap veriyor: Eğer biri hüküm gününü yalanlarsa, ona ne anlatalım?
16-18 arası âyetler bu sorumuza, önce geçmişin şahitliğini anlatın, sonra geçmişteki lokal kıyametlere dikkat çekin cevabını verdi.
Buradaki âyetler de insanın kendi yaradılışındaki şahitliğe dikkat çekin diyor.
Yaratılışın şahitliğine kulak verdiğimizde,
Her sperm bize şunu diyor, tek hücreden 37 trilyon hücresi olan insanı yaratan Allah,
Her çekirdek ve tohumdan, binlerce meyve veren ağaçları yaratan Allah, vakti saati geldiğinde, dünyanın arkasından âhireti de yaratacaktır.
Yaptığı her şey, yapacağı her şeyin şahididir.
(20-23) HÜKÜM GÜNÜ İÇİN ŞAHİTLERDEN BİRİ DE KADERDİR
23. âyet çok ama çok önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor.
Kâinata “bütün”, onun içindeki her şeye “parça” dersek, bütünün de parçanın da kaderi Allah tarafından ezelde takdir edilmiştir.
Evrenin tamamı için geçerli olan bu takdir yasası, bu âyette insanın menisi, annenin rahmi üzerinden anlatılıyor.
Burada mesaj şu: Allah’ın kâinatın içindeki her parça için geçerli olan takdir yasası nasıl işliyorsa, bütün için geçerli olan takdir yasası da öyle işliyor.
Doğan büyüyen gelişen parçalar nasıl bir gün ölümle süresini tamamlıyorsa, bu kâinat da bir gün kıyamet denen ölümle süresini tamamlayacaktır.
(20-21) RAHMÂNIN ÜÇ MİSAFİRHANESİ: ANA RAHMİ, DÜNYA RAHMİ, AHİRET RAHMİ
İnsan bir yolcu; insan bu yolculuğa bir damla olarak başlıyor. Yolculuk boyunca üç misafirhaneye uğruyor.
Birincisi ana rahmi; burada Rahmân olan Allah onu 9 ay boyunca misafir ediyor. Misafirin neye ihtiyacı varsa ikram ediliyor.
Ardından dünya misafir hanesine geçiliyor. Burada dünya, etrafını çevreleyen atmosferle bütün insanları koruyan, onları besleyen büyüten bir ana rahmi oluyor.
Bu iki rahim insana şu mesajı veriyor: Ey insan! Bu iki misafirhane de geçici. Buradan sonra ebedi kalacağın bir yer daha var. Orada Rahmân’ın ebedi cennetinde, O’nun misafiri olmak dünyada yapacağın tercihlere bağlı.
Karar senin…
(20-21) GELİŞEN TIP, SAĞLAM YERE “SAĞLAM DEĞİL” RAPORU VERSEYDİ NE OLURDU?
Bundan 14 asır öncenin tıp bilgisi ile ana rahmine “sağlam yer” demek için bugünkü bilgilerin %99’u yoktu.
Eğer Kur’an bir insan sözü olsaydı, o insan %1’lik bir bilgiyle, görmediği bilmediği bir alan için sağlam demiş olacaktı.
Varsayalım, ondan sonra gelişen tıp, yaptığı incelemeler sonucunda şöyle bir rapor verdi: “1400 yıl önce elinde hiçbir bilimsel veri olmadan, ana rahmi için ‘sağlam bir yer’ diyen Peygamberin (haşa) yanıldığı ortaya çıktı. Ana rahmi hiç de sağlam yer değilmiş.”
Bugün, karşımızda bu varsayımın tam tersi var.
Gelişen tıp “Ana rahminin sese ve ışığa karşı izole edildiğini, rahim boşluğunun kalın ve güçlü kemiklerle çevrelendiğini, bunun yanında rahmin dış duvarının hamilelik sonuna kadar rahmi taşıyacak güçlü kaslarla desteklendiğini, iç duvarının da endometrium adı verilen bir tabaka ile kaplandığını” söylüyor.
Bu bilgi, Kur’an’ın bize verdiği bilgiyi doğruluyor.
Bu doğrulama şu gerçeğin de ilanı oluyor: Bundan 1400 yıl önceki tıp bilgisi ile ana rahmi hakkında bu kadar kesin konuşmak, insanın bilgi seviyesini aşan bir durumdur. Bunu ancak Alîm ismiyle her şeyi bilen Allah (cc) söyleyebilir.
25-28 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
25. Biz, yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı?
26. (Orada) Dirilere veölülere (ebedi cenneti kazanma fırsatları sunmadık mı?)
27. Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık (o dağların bir kısmını su deposu yaptık, oradan) sizlere tatlı sular içirdik.
28. Hüküm günü(Bu nimetleri) yalan sayanların (bu nimetlerden istifade edip, şükretmeyenlerin) vay haline!
(25-28) TIPTAN SONRA, JEOLOJİ İLMİ DE ŞAHİT
Kur’an 20-22 âyetler üzerinden tıp ilminin şahitliğe dikkat çekti. Bu âyetlerde jeoloji ilminin şahitliği nazara veriliyor.
Yüzeysel bir okumada, “7. asırda dağlar ve tatlı sular, her insanın bildiği şeylerdi. Bunları söylemek için jeoloji bilgisine gerek yoktu.” denilebilir.
Doğru, o gün dağları ve tatlı suları herkes biliyordu, ama Kur’an bu tür âyetlerle dikkatlerimizi bir noktaya çekiyor.
Allah’ın yaratma modelinde yok’tan var’a gelme, alt sınırdan üst sınıra gitme, çekirdekten ağaca, cansızdan canlıya dönüşme süreci var.
İlk hali bir gaz bulutu gibi olan kâinatın kendisi dahil bu sûrecin istisnası olan tek varlık yok.
İşte Kur’an özelde dağlardan ve sulardan genelde tüm kâinatta yaratılan âyetlerden bahsederken şu mesajı verir:
Ey insan! Dağ ve nehir manzaralı resim yapan bir ressamın yaptığı resmi “muhteşem bir eser, eşi benzeri yok” gibi sözlerle takdir ediyorsun, o resmin faili olarak yaratılış hiyerarşisinde akıl yönüyle insandan geri olan varlıkların bu resmi yapamayacağını biliyor ve ilan ediyorsun,
Şu karşındaki dağlar, o dağların arasındaki vadiler, o vadilerin arasından akan nehirler, bu manzarada gördüğün balığından kuşa, sincabından tavşana kadar binlerce canlı varlık, o cansız resimden sonsuz kere muhteşem bir eser değil mi?
Bu eseri yaratanı da Sübhanallah, Maşallah, Allahüekber gibi hayranlık ifadeleri ile anman gerekmez mi?
(20-28) DAHA VERİMLİ VE DETAYLI BİR KUR’AN OKUMA İÇİN TAVSİYEMİZ
Bir şehri tanımakla insanların Kur’an okuması (böylece onu tanımaları) arasında benzerlik vardır.
Bir şehrin üzerinden uçakla geçen ve “aşağıda güzel bir şehir varmış” diyenlerin şehri tanıması Kur’an’ı hiç okumayanların ve yüzünden okuyanların tanımasına benzer.
Bir şehrin içinden arabayla geçen ve geçerken o şehrin bütün cadde ve sokaklarını gezenlerin şehri tanıması Kur’an’ı birkaç defa baştan sona mealinden okuyanların tanımasına benzer.
Bir şehrin içinden yürüyerek geçen, o şehrin bütün cadde ve sokaklarını bir rehber eşliliğinde gezen, her cadde ve sokak hakkında tek tek bilgi alanın şehri tanıması Kur’an’ı tefsirler üzerinden tanıyanların tanımasına benzer.
Biz şu anda bu çalışmayla naçizane Kur’an’ın tefsirini yapmaya çalışıyoruz. Ama itiraf edelim, bu kadar açıklama yapmamıza rağmen yine de “Kur’an şehrini olması gereken şekilde geziyor ve detaylı bir okuma yapıyoruz.” diyemiyoruz.
Detaylı bir okuma yapmak isteyenler olursa onlara şöyle bir okuma tekniği önerecek ve yer yer onun örneklerini vermeye çalışacağız.
Bu okumaya aşağıdaki soruyla başlıyoruz.
“KİM YAPABİLİR?” SORUSUNU SORARAK KUR’AN OKUMAK
20-28 arasında âyetlerden bazılarını soru şekline getirip soracağız: Bunu kim yapabilir? Bunu yapabilecek olanın hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Başlayalım?
(20. âyet) İnsanı Bir Damla Sudan Kim Yaratabilir?
Bu soruyu sorduktan sonra, ikinci sorumuz şu olacak bu sorunun cevabını bize en iyi kim verebilir?
Mevcut bilimlere baktığımız zaman bu sorumuza şu bilimlerin cevap verebileceğini öğreniyoruz.
Genetik, Üroloji, Jinekoloji, Embriyoloji, Fertilite, Fetoloji, Perinatoloji, Histoloji, Biyokimya…237
Burada bir kurgu yapalım, bu bilim dallarında alanında uzman olan insanları bir üniversiteye davet ediyor ve soruyoruz?
İnsanı bir damla sudan kim yaratabilir?
Yaratabilecek olanın neleri bilmesi, hangi özelliklere sahip olması gerekiyor?
Bu sorular karşısında bilim insanlarının önüne aşağıdaki şıkları koysak hangisini seçerler?
Bir şey bilmesine gerek yok. Orta yere biraz su koysun, o su kendi kendine olur.
Bir şey bilmesine gerek yok. Bir bataklığın kenarında beklesin, o ortamda tesadüfen olur.
En az bizim bildiğimiz kadar bilmesi gerekir.
Bizim bildiğimizin çok ama çok daha fazlasını bilmesi gerekir? Bizim bildiğimizden daha fazlasını bilemeyen biri bir damla sudan insan yaratamaz.
Bu okuma şekli çok önemli. Görüldüğü gibi bu okuma şeklinde akıl aktif. Akıl mevcut bilimlerin rehberliğinde yaratıcıyı arıyor.
Dikkat edilirse bu okuma şeklinde “yaratıcının kim olduğunu” söylemedik. Kim olabileceğini söylüyoruz. Hangi özelliklere sahip olması gerektiğini tespit ediyoruz ve şunu diyoruz: “Bu özelliklere sahip olamayan biri ben insanı yarattım.” diyemez.
Şimdi bu okuma şekli için iddialı birtakım tespitler yapalım.
Bu okuma şekli evrenseldir.
Dünyadaki bütün bilim insanlarının önüne bu dört şıkkı koysak, akıl dördüncü şıkkı seçer.
Aklın önüne “3 + 3 = kaç olur?” sorusunu koyduğumuzda nasıl aklın işleyiş yasaları bize oraya “6 koymak zorundasın.” diyorsa aynen bunun gibi değil, bundan daha güçlü gerekçelerle “Akıl bize yukarıdaki A, B, C, D şıklarından D şıkkını seçmek zorundasın.” diyor.
Söz buraya geldikten sonra haddimizi aşarak dünyada Allah’ın varlığını kabul etmeyen bütün insanlara şu tavsiyeyi yapıyoruz.
Tamam birtakım gerekçelerle Allah’ı kabul etmeyebilirsiniz. Ama önünüze konan şıklardan D şıkkı dışında bir şıkkı da kabul edemezsiniz.
Eğer akıl ve mantık sizin referansınızsa makul olan şunu demenizdir: “Biz insanı yaratabilecek olan birinin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini biliyoruz ama onun kim olduğunu bilemiyoruz. Şu anda arayışımız sürüyor.”
İşte bu noktada bilinçli bir şekilde iman eden her mümin bu insanlara şöyle der: Biz de aklı ve mantığı kullanarak sizin geldiğiniz noktaya geldik. O noktadan sonra arayışımızı dinler üzerinden devam ettirdik. İslam dinini inceledik. O dinin kitabı olan Kur’an’ı okuduk ve şunu anladık: Mevcut bilimlerin tarif ettiği özelliklere uyan bir tek yaratıcı var o da Allah’tır. Biz ona iman ettik.
Özetlersek, verdiğimiz bu sıra dışı okuma örneğini, Kur’an’da yüzlerce âyet üzerinden verdikten sonra şunu deriz. “Biz iman ettik.” derken aklımızı cebimize koyup mantığımızı kullanmadan iman etmedik. Biz aklın ve mantığın bütün imkanlarını sonuna kadar kullandık. Onların bizi getirdiği noktada en makul seçeneğin Allah’a iman etmek olduğunu gördüğümüz için iman ettik.
(21. âyet) Ana Rahmine Cenini Kim Yerleştirebilir?
20. âyet için dediklerimiz burası için de tekrar ediyoruz.
(25, 27 âyet) İnsanlar İçin Bir Toplanma Yeri Olan Yeryüzünü, Yeryüzünde Dağları, Ovaları, Havayı, Suyu Kim Yaratabilir?
Bu soruyu sorduktan sonra, ikinci sorumuz yukarıda sorduğumuz aynı soru oluyor: Bu sorunun cevabını bize en iyi kim verebilir?
Yine mevcut bilimlere baktığımız zaman bu sorumuza şu bilimlerin cevap verebileceğini öğreniyoruz.
Jeoloji, Jeofizik, Jeoteknik, Hidroloji, Pedoloji, jeomorfoloji, Coğrafya, Jeodezi, Meteoroloji, Oşinografi, Limnoloji, Glasiyoloji, Biyoloji…238
Yukarıda yaptığımız gibi bu bilimlerden de alanında en iyi olan insanları bir üniversiteye çağıyor, bunlarla da aynı işleri yaptıktan sonra, aynı noktaya geliyoruz ve bu konuyu şöyle özetliyoruz.
Bizim Tefsir Usulümüzde (1) İnsan, (2) Aklın İşleyiş ve (21) İlim/Bilim Yasalarında ortaya koyduğumuz gibi, yeryüzünde bilinen ve bilinecek ne kadar bilim dalı varsa, onların tamamı aklı bu noktaya getirir ve akla şu tavsiyeyi yapar: “Ben bu kâinatı ve içindeki her şeyi yarattım.” diyebilecek birinin şu, şu özelliklere sahip olması gerekir. Eğer bir yaratıcıya iman edeceksen, bu özelliklere sahip olmayan biri yaratıcı olamaz.
Özetlersek, bizim imanımızın arkasında böyle bir süreç var. Biz bu sürecin sonunda iman ettik. Ama şunu da ifade edelim. Bu süreç yaratıcıyı bulma noktasında tamamlanan ama yaratıcıyı tanıma noktasında devam eden bir süreç.
Neden? Çünkü kâinata Allah’ı tanıtan bir kitap dersek, Allah’ın ilminde sınır olmadığı için bu tanımada da sınır yok. Bu tanıma; tanıdıkça sevme, sevdikçe tanıma isteğinin artması şeklinde devam eden bir süreçtir.
29-35 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
29. (Kıyâmetin ardından inkârcılara o gün şöyle denilir: Baştan beri) Yalanlayıp durduğunuz azaba doğru gidin (bakalım!)
30. (Oraya gittiğinizde ilk arayacağınız bir gölgelik olacak. İster) Üç kola ayrılmış (ister beş kola, ister üç kat, ister beş kat) bir gölgeye gidin (fark etmez.)
31. (Sığınacağınız hiçbir gölge sizi serinletmez ve) Gölgelendirmez, alevden de korumaz.
32. O (alevin ateşi etrafa) kütük gibi kocaman kıvılcım saçar.
33. Her bir kıvılcım, sanki sarı (renkli bir) halat gibi (havada iz bırakır.)
34. Hüküm günü(cehennem azabını) yalan sayanların vay haline!
35. O öyle bir gündür ki, (inkârcılar hiçbir şekilde) konuşamazlar.
(29-33) CEHENNEMİN DEKORU ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ: YOL YAKINKEN DÖNÜN
29-33 âyetlerde cehennemin dekorunu, 41-44 âyetlerde de cennetin dekorunu görüyoruz.
Kur’an’ın bu ve benzeri âyetlerde cehennemi anlatmadaki amacı, (haşa) Allah’ın acımasızlığını, merhametsizliğini göstermek değil, tam tersi merhametini göstermektir. O merhamet kula tercihlerinin sonucunu gösterir ve “yol yakınken dön” mesajı verir.
Biz insanlar için dünya bilinen, cehennem bilinmeyendir. Kur’an ise bilinmeyeni bilinen örnekler üzerinden anlatır.
Özellikle, bu âyetlerin indiği Arap yarımadası, ekvator çizgisine yakın olduğu için genelde sıcak ve çöl iklimi yaşanan bir coğrafya idi. Bu coğrafyada yaşayan insanların en çok hissettikleri şeyin adı sıcak, en çok aradıkları şeyin adı da gölgelikti.
Kur’an burada cehennemi bu dekor üzerinden anlatırken şu mesajı veriyor: Bu sıcağın kat kat fazlasını hayal edin. Cehennemin o hayal ettiğiniz şeyin çok ötesinde bir yer olduğunu bilin ve o acı sonucu yaşamamak için yol yakınken dönün.
36-45 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
36. (Özür dileyip pişmanlıklarını sunmak isterler. Fakat, burada, son pişmanlık fayda vermediği için) Onların özür dilemelerine (de) izin verilmez.
37. Hüküm günü(bu âyetleri) yalan sayanların vay haline!
38. Bugün (artık) hüküm günüdür. (Bugün hiçbir pişmanlığın fayda vermeyeceği bir gündür. Bugün) Sizi ve sizden öncekileri (bu büyük mahkemede, bütün bir hayatın hesabını vermek için) bir araya getirdik.
39. (Dünyada başınızın sıkıştığı her yerde ayak oyunları ile paçayı kurtarıyordunuz. Şimdi) Bir hileniz (bir kurtuluş planınız) varsa (haydi) hiç durmayın hemen uygulayın.
40. Hüküm günü(bu gerçekleri) yalan sayanların vay haline!
41. Şüphesiz (o gün, dürüst ve erdemli bir hayat yaşayarak, kötülüklerden sakınmaya çalışan) takvâ sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında,
42. Canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar.
43. (Onlar, artık Allah’ın ebedi misafirleridir. Ev sahibi tarafından onlara) “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere, afiyetle yiyin için” (denir.)
44. İşte, Biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
45. Hüküm günü(dünyada bu âyetleri duyduğu halde) yalan sayanların (ve kafasına göre yaşayanların) vay haline!
(36) HAYAT FİLMİNİ SIK SIK GERİYE SARDIR VE ÖZÜR DİLEMENİ GEREKTİRECEK SAHNELERİ TEVBE İLE SİL
Hüküm günü, mahşer meydanı kurulduğunda, insanların çoğu derin bir pişmanlık yaşayacak. Tevbe etme, özür dileme, dünyaya tekrar dönme fırsatı verilmesini isteyenler olacak. Ama bunların hiçbirine izin verilmeyecek.
İzin verilmeyeceğini söyleyen âyetler üzerinden dünyaya şu mesaj veriliyor: Orada hayat filmin baştan sona sana izletilecek. Yaptığın her şey ortaya dökülecek.
Eğer orada derin pişmanlıklar yaşamak istemiyorsan,
Eğer orada kabul edilmeyen özürleri, geç kalmış tevbeleri yapmak istemiyorsan,
Yol yakınken aklını başına al. Her gece, her hafta, her ay, her yıl, hayat filmini geriye sardırarak seyret. Seni mahcup edecek ne varsa onlara, bir daha yapmama sözü vererek tevbe et.
(41-45) CENNETİN DEKORU ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ: BAKİ NİMETLERİ FANİLERİNE DEĞİŞMEYİN
Yukarıda cehennemin mesajına dikkat çektik. Burada da cennetin mesajı geldi.
Kur’an’da anlatılan dekor üzerinden cennet bize şunu diyor: Ey insanlar! Dünyadaki bütün güzellikler cennetin “demo”sudur. Yani sınırlıdır, kısıtlıdır, tadımlıktır, doyumluk değildir. Fânidir bâki değildir. Gaye olmak için verilmemiştir, asıl gayeye teşvik için verilmiştir.
Asıl gaye Allah’ın rızasıdır. Onu kazanırsanız, cenneti de kazanırsınız. Onu kaybederseniz, hayal edemeyeceğiniz kadar derin acılar ve pişmanlıklar yaşarsınız.
46-50 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
46. (Ey bütün bu hakikatleri yalanlayıp inkâr eden zalimler! Şimdilik şu geçici dünya hayatında) Yiyin (için) biraz daha yararlanın! Gerçek şu ki (ne yaparsanız yapın, bir gün mutlaka ölecek ve her nimetin hesabını vereceksiniz. Eğer bu dünyada günahlarınıza tevbe etmezseniz, âhirette onların cezasını çekeceksiniz. Çünkü) sizler suçlusunuz!
47. Hüküm günü(ölüm sonrası dirilişi) yalan sayanların (tevbe etmeden gelenlerin) vay haline!
48. (Âhiretteki akıbetlerini gösteren bu âyetlerden sonra, dünyada)Onlara(henüz fırsat varken, iman edenlerle birlikte siz de Allah’a iman edin. O’nun huzurunda saygıyla eğilenlerle birlikte siz de) Eğilin dendiğinde (kibirlerine mağlup olup) eğilmezler. (Allah’ın razı olmadığı hayatı yaşamaya devam ederler.)
49. Hüküm günü(kibirleri nedeniyle yapılan bütün uyarıları) yalan sayanların vay haline!
50. (Ortada sözlerin en güzeli Kur’an varken, o sözleri en güzel şekilde hayata geçirmiş bir Peygamber örneği varken, bu hakikatleri yalan sayan inkârcılar) Artık bundan sonrahangi söze inanacaklar?
ÂYETLERİN KISA MESAJLARI
46. âyetin mesajı: Yemenize içmenize izin veriliyor. Zannetmeyin ki, emanet olarak verilen hayata “benim” demenin, “benim olan hayatla istediğim gibi yaşarım” demenin faturası önünüze gelmeyecek. Bu yanlıştan vazgeçmediğiniz müddetçe suçlusunuz. Suçlu olarak ölmek ve dirilmek istemiyorsanız yol yakınken dönün.
48. âyetin mesajı: “Allah’ın huzurunda rukû ve secdeyle eğilin”, dendiğinde eğilmemek şeytandan insana bulaşmış manevî bir hastalıktır. Bu hastalığın adı kibirdir. Kibir haddini aşmaktır. Kibir Allah’ın emirlerini yok saymaktır. Hüküm gününde derin bir pişmanlık yaşamak istemiyorsanız, gelin yol yakınken dönün.
50. âyetin mesajı: Dünyada bundan daha doğru bir söz bulamazsınız. Dünyada bu doğru sözlerin zarfı olan Kur’an gibi bir kitap bulamazsınız. Gelin bu kitaba muhatap olmanın hakkını verin. Gelin yol yakınken dönün.
(1-50) 50 ÂYETTE 12 DEFA TEKRAR EDEN HÜKÜM GÜNÜ BANA NE DİYOR?
Hüküm günü “Ey insan! Hüküm Allah’ındır.” diyor.
Tefsir Usulümüzün 1. yasası olan İnsan Yasasını hatırlayalım ve soralım:
Ey insan!
Varlığının devamı için gereken işlerin ne kadarı senin tarafından ne kadarı senin dışında başkası tarafından yapılıyor?
Senin bedenine bir ülke dersek bu ülkenin ne kadarı senin yönetiminde ne kadarı başkası tarafından yönetiliyor?
Aynı soruyu dünya ve kâinat için sorarsak dünyanın ve kâinatın varlığının devamı için gereken işlerin ne kadarını sen yapıyorsun ne kadarı başkası tarafından yapılıyor?
Bu soruların detayına girelim;
Güneşin yaratılmasına kim hükmetti?
Dünyanın böyle dönmesine kim hükmetti?
Senin doğmana, yaşlanmana ve ölmene kim hükmetti?
Ey insan! Bu soruları binlerce soruyla çoğalttığında şunu göreceksin. Senin dışında binlerce sana sorulmadan verilen hükümler var.
Bu hükümler sana şu gerçeği ilan ediyor: Allah sadece “Hüküm günü” hükmeden bir ilah değildir. Allah her an, her saniye hüküm veriyor. “Hüküm günü” denilen hesap gününü yalanlayabilmen için, onun öncesinde dünyada binlerce hükümle, var olan ve varlığı devam eden kâinatı, dünyayı ve onlarının içindekilerinin tamamını inkar etmen lazım.
Bunların inkarı imkansız olunca, hüküm gününün de yalanlanması imkansızdır.
Bu noktada hüküm gününe iman eden bir insan olarak kendine soracağın soru şu: Hüküm gününün varlığına iman ettiğini söylerken, bu imana şahit olacak bir hayatın var mı?
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Âyetler ihtiyaca binaen verilen vitamin hapları gibi. Dâru’l-Erkam’dayız. Dersin konusu âhiret. Derste altı çizilen nokta şu; Âhiret inancının olmadığı bir insanda ortaya çıkan en büyük manevî hastalık sorumsuzluktur. Mekke’deki müşrik toplumda insanların çoğunun yanlış da olsa bir Allah inancı vardı ama büyük çoğunluğu âhirete inanmıyordu. İlk Müslümanlar da o toplumun bir parçasıydı. Gelen âyetler bu eksiği giderme adına geliyordu.
BANA NE DİYOR? Günaha girdiğinde ateşe girmiş gibi acı hissediyorsan, sen gerçekten ama gerçekten âhirete inanmışın demektir. Ama bırak acıyı, günaha girdiğinde keyif alıyorsan, sen de ciddi ama ciddi manevî halsizlik var demektir. Çok acil âhiret inancını artıran vitaminler alman lazım.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an’ın sembolü olan “Kâf” bir harftir. Bize der ki: BİR’i ufak görme. Bir harf arkadaşı olan harflerle bir araya gelirse adı Kur’an olan bir kitap olur. Bir ağaç der ki, bir ağacı ufak görme, diğer ağaçlarla bir araya gelirsen orman olursun. Bir damla der ki, ... deniz olursun. Bir ip der ki, ... halat olursun. Bir saniye der ki, ... asır olursun.
BANA NE DİYOR? “Benim gibi BİR insandan ne olur” deme. Asr-ı Saadete bak! Sıradan bir insan Kur’an’a talebe oldu, sünnet-i seniyyeye tâbi oldu, adı Sahabe, arkadaşlarının adı Ashab, yaşadığı asır da Asr-ı Saadet oldu. Olmaz deme! Nereden başlayayım de?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kayıtlar üzerinde montaj caiz mi?
Sûrenin konusu âhiret. Âhiret inancının kişiye kazandırdığı en büyük değer sorumluluk ve hesap verme duygusudur. Bunların eksikliği veya yokluğu bir insan için en büyük problemdir. Sûre 3. âyetinde müşriklerin âhiret konusunda “Biz ölüp toprak olduktan sonra mı dirileceğiz” şeklinde gelen itirazlarına 4. âyet üzerinden cevap veriyor. Toprağa giren her canlı belli zaman içinde çürüyor. Bu çürüme ısıya, neme bağlı olarak değişse bile ortalama kabre giren bir insandan 52. günden sonra geriye kemik kalıyor. Cenab-ı Hak Bu âyetler üzerinden şu mesajı veriyor: Toprak, içine aldığı her şeyi eksiltiyor, içine giren bütün bedenleri çürütüyor. Ama hiçbir toprak, insanın bu dünyada bıraktığı izleri çürütemiyor.
Bir örnek; bir resmi bin kişi görse, sonra o resim yansa, “o resim yok oldu” denir mi? “Maddî vücudu gitti ama o resmi gören insanların hafızasında manevî/ilmî vücûdu ile var olmaya devam ediyor” denir. Ölen ve çürüyen her insanın manevî bedeni kayıtlarda yaşıyor. İlk kayıt kişinin kendi hafızası, ikinci kayıt; onu gören insanların hafızalarındaki kayıtlar, üçüncü kayıt; meleklerin kayıtları, en önemli kayıt, Allah’ın Hafîz ve Alîm isimleri ile yaptığı bâki kayıtlar.
BANA NE DİYOR? Ey insan toprak bedeninizi öğütecek ama yaptıklarınızı öğütemeyecek. Bedenleriniz kaybolsa bile, yaptıklarınızın kayıtları hiçbir zaman silinmeyecek. Dirileceğiniz gün o kayıtlar şahidiniz olacak. Senin yapacağın şu: O kayıtlar sana âhirette izletilmeden önce, yaşarken dünya denen stüdyoda kayıtlar üzerinde tevbe ve istiğfar adlı programlarla montaj yapmak. “Caiz mi?” dersen, bu montaj caiz.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
36. âyet: Hiç merak etmeyin bugün size Mekke’yi zindan edenler, yarın kaçacak yer arayacaklar.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Kâf (ve benzeri bütün harfler bu gerçeğin şahidi olurken Şanlı) Şerefli Kur’an (da bütün insanların öldükten sonra dirileceğine ve bu gerçeği insanlara duyuran elçinin Allah’ın Resûlü olduğuna) şahittir.
2. Kâfirler (Kur’an’ın bu tanıklığına rağmen) aralarından bir (yetimin) uyarıcı (olarak) gelmesine (ve o uyarıcının özellikle de öldükten sonra dirilmeden bahsetmesine) şaştılar da “Bu (ne) tuhaf bir şey” dediler.
3. (Şaşkınlıklarını şöyle ifade ettiler:) “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (yeniden diriltilecekmişiz?) Bu (gerçekleşmesi mümkün olmayacak kadar akıldan) uzak bir ihtimaldir.
4. Doğrusu (onların uzak görmesi bir şeyi değiştirmiyor) Biz(her ölümün ardından) toprağın nasıl onların bedenlerini çürütüp yok ettiğini iyi biliriz. (Bu bilgimize bağlı olarak, kimi nasıl dirilteceğimizi de çok iyi biliriz. Çünkü) Katımızda (bütün kayıtları) muhafaza eden (ana bellek mahiyetinde) bir kitap vardır.
5. Ne var ki (bu gerçeğe rağmen) onlar, hakikat kendilerine iletildiğinde onu yalanladılar; (fakat vicdanları onları rahat bırakmadı. İşte) bu yüzden tam bir (şaşkınlık) kararsızlık (ve şüphe) içindeler.
(1) MECÎD ALLAH, ŞEREFLİ KUR’AN, ŞEREFLİ OLMAYA DAVET EDİLEN İNSAN
1. âyette Kur’an’ın sıfatı olan şeref kelimesinin aslı Mecid’tir. Mecid kelimesi aynı zamanda, Allah’ın sonsuz şeref ve ikram sahibi olduğunu anlatan güzel isimlerinden biridir.
Şeref kelimesi bizim için çok tanıdık kelimelerden biri.
Caminin şerefesi dediğimizde, minare balkonunun, sıradan balkonlardan yukarıda ve yüce olduğunu anlatmış oluruz.
Şerefli bir insan dediğimizde, bir insanı yücelten ne kadar sıfat varsa onlara sahip olan bir insanı kastederiz.
Şerefli olan bir insanın, bir yeri ziyaretini teşrif kelimesiyle anlatırız.
Ziyaret edilen yerdeki insanların, şerefli insana muhatap olmasını, teşerrüf kelimesiyle anlatırız.
Bazen “Falan kişi camimize teşrif etti.” dediğimizde bu kelimeyi yanlış kullanırız. Çünkü cami manevî yönüyle Kâbe’nin bulunduğu yerdeki temsilcisidir. Bu yönüyle oraya gelen şeref katmaz, kendisi şereflenir. Burada doğru ifade “Falan kişi camimize teşerrüf etti” ifadesidir.
Şeref kelimesi hakkında verdiğimiz bu bilgilerden sonra 1. âyetin mesajını şöyle ifade edebiliriz: Ey insan! Bu Kur’an Mecid olan Allah’ın katından, insanı şereflendirmek için inmiştir. Onun davetine icabet edip onu okuduğunda, anladığında, anladıklarını yaşadığında, yaşadığın güzellikleri insanlara taşıdığında, sen de Kur’an’la tanışmaktan teşerrüf eden insanlar arasına katılacaksın.
(2-5) TEŞHİS İÇİN ÖNCE TOPLUMUN RONTGENİ ÇEKİLECEK, SONRA TEDAVİ…
Kur’an âyetlerine ilk muhatap olan Mekke müşrik toplumu, yaklaşık 10 bin kişilik nüfusuyla hem geçmişte yaşanmışların hem de gelecekte yaşanacakların özeti olan bir toplum.
Kur’an bu toplumu, gelecek bütün insanların önüne bir örnek olarak koyuyor ve bu örnek üzerinden biz Müslümanlara şu mesajı veriyor: “Eğer, gelenekleri olan, kendi batıl inançları olan ve bunlara körü körüne bağlı olan bir topluma hidâyet mesajı götürecekseniz, onların gösterecekleri tepkilerinin çoğunun örneğini Mekke müşriklerinde görebilirsiniz. Bu tepkiler karşısında, Kur’an’ın izlediği yöntemi izleyebilirsiniz.”
Bu anlattıklarımızı bir kurgu içinde şöyle ifade edebiliriz.
İslam’ın, Kur’an’ın mesajından uzak gaflet içinde kendi doğruları ile beraber yaşayan toplumları manevî hastaya benzetirsek, Kur’an o toplumların manevî röntgenini çeken, onları tepeden tırnağa muayene eden, sonra teşhis koyan sonra da tedavide izlenecek yöntemi ortaya koyan bir kitaptır.
Bu kurgu bize şunu diyor: Muhatabınız ister birey, ister toplum olsun fark etmez. Vahyin mesajını vermeden önce, manevî hastayı muayene edecek, tedavide kullanılacak bütün ilaçların dozunu kişiye özel hale getireceksiniz.
Böyle olursa ne olur? İlk başlangıç noktasında gelebilecek tepkiyi minimalize edersiniz.
Peki, tepki gelir mi? Onu da aşağıda anlatalım,
(2-5) DİNİN DAVETİNİ TUHAF BULANLARA KARŞI İZLENECEK YÖNTEM?
Biz şu an yeryüzünde sayıları 2 milyara yaklaşan Müslümanlarız. Büyük çoğunluğumuz itibarıyla İslam’ı doğduğumuzda önümüzde hazır bulduk. İslam’ın ne kadar temel mesajı varsa, onların çoğunu duya duya büyüdük. O yüzden bizlerde bilinçli Müslümanlığın temelleri atılmadan önce, kültürel ve geleneksel Müslümanlığın temelleri atılıyor.
Böyle bir temel üzerinde dini hayatımız devam ettiği için de bizlerde yadırgama, tuhaf bulma olmuyor, tam aksine öyle yapanlar yadırganıyor.
Yukarıda verdiğimiz Mekke toplumu örneğini hatırlar, 1-5 âyetlere bire kere daha bakarsak, vahyin mesajını ilk duyan toplumlarda şaşırma, tuhaf bulma, anlatılanları akıldan uzak görme, yalanlama, davet karşısında kararsız kalma… gibi birçok farklı durum karşımıza çıkabilir.
Bu durumu yağmurun yağması, havanın soğuması gibi normal görmemiz gerekiyor.
Normal görürsek, önce onları dinleriz. Sonra gerçekten samimi olarak şöyle deriz: “Ben de şu an bildiklerimi bilmeseydim, ben de sizin yerinizde olsaydım böyle düşünebilirdim… Sizi dinledim müsaade ederseniz, bu konudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum...”
Bu şekilde bir davranışın referansı da Kur’an’dan şu âyetler oluyor.
Sen (insanları) Rabbinin yoluna(sevgi, ilgi, bilgi ve ikna dillerini kullanarak) hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla (dostların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir yol izleyerek) en güzel şekilde mücadele et...239
İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen (sana kötülük yapana; gönül kırmadan, rencide etmeden, tahrik etmeden iyilikle ve tatlı dille karşılık ver... kısaca) kötülüğü en güzel bir şekilde sav; işte o zamanseninle arasında (kin ve) düşmanlık bulunan kişinin sanki birdenbire sımsıcak bir dosta dönüştüğünü görürsün.240
Yöntemini bu ve benzeri âyetler belirlediğinde, davetçi olarak sen davet ederken “yap, yapma” şeklinde bir emir dili kullanmıyorsun. Âyette anlatılan dillerle, Allah’ın emirlerinin ne kadar makul ve faydalı olduğunu anlatan bir dil üzerinden bilgi veriyorsun. Bu bilgilerle arkadan gelecek Allah’ın (yap, yapma) emirlerine zemin hazırlıyorsun.
Böyle yapmakla, Fıtrat dinini anlatırken fıtratın yolunu izliyorsun.
6-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Bu şüpheden kurtulmanın yolu tevhid şuuruna ermektir. Bunun için de kâinat kitabının âyetlerinin okunması gerekir.)
6. Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? (Oradaki yıldızlar adedince tevhid delillerini görmüyorlar mı? Bakın) Biz, onu nasıl (direksiz) bina ettik ve onu (sayısız yıldızlarla) nasıl süsledik? (Ayrıca uzaydan gelecek göktaşlarına ve güneşten gelecek zararlı ışınlara karşı atmosferi sağlam bir tavan yaptığımız için) Onun hiçbir çatlağı yok.
7. (Ayaklarını bastıkları yeryüzüne de baksınlar, insanı oranın şeref misafiri yaparken) Yeryüzünü (de büyük bir sofra yaparak o misafirin önüne) yayıp döşedik. Ve oraya sarsılmaz dağlar koyduk ve orada (toprağı dev bir saksı yaparak) göz alıcı ve iç açıcı her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.
8. (Bütün bunlar, kâinat kitabını okuyup) İçtenlikle Allah’a yönelen her kula (maddenin arkasındaki manayı gören bir) bilinç (bir bakış açısı) kazandırmak ve öğüt vermek içindir.
9. (Bu öğütlerin devamı olarak) Gökten bereketli yağmurlar indirdik, onunla (meyve, sebze dolu bağlar) bahçeler ve (ekin gibi) biçilecek taneler yeşerttik.
10. Ve (bunun yanında) salkım salkım meyveleri olan yüksek hurma ağaçları (da yetiştirdik.)
11. İşte (Biz) bütün bu nimetleri (ölü topraktan çıkarıp) kullarımızarızık olarak yarattık. Evet, Biz o bereketli yağmurlarla ölü toprağa can verdik. Kıyâmet günü (sizin akıldan uzak görüp inkâr ettiğiniz) diriliş de böyle olacaktır.
(6-11) TEMELİ GÜÇLENDİREN ÂYETLER
“Bu âyetlerin konusu nedir?” diye bir soru sorulsa öne çıkan anlatımlardan farklı şeyler denilebilir ama Kur’an’da genelde bu tür âyetlerin arkasında iki temel konu var: Tevhid ve âhiret.
Bu ve benzeri âyetlerde olduğu gibi Kur’an’ın ilimlerin, bilimlerin zarfı olan -atomdan güneşe kadar her şeyi içine alan- yaratılan âyetleri öne çıkarmasının arkasındaki en önemli amaç bu iki temeli beslemek ve güçlendirmek.
Bu temelin altını çizdikten sonra buradaki âyetleri bir kurgu içinde şöyle ifade edebiliriz. Dünya okulunda Kur’an bütün asırların öğretmeni oluyor. O asırlara tevhid ve âhiret dersleri veriyor; dersleri verirken de her asırda gelen öğrencilere kâinat kitabını okuma, anlama ve anladıkları üzerinden temeli besleme ve güçlendirme ödevi veriyor.
Bu kurgudan devam edelim,
(6) ÖĞRETMEN SORUYOR: GÖĞE BAKTINIZ MI?
ÖN BİLGİ: Bu konunun başında şu ön bilgiyi vermemiz gerekiyor.
Bu ve benzeri âyetlerdeki bakma işi, Kur’an’ın ilk emri olan “oku” emrinin devamıdır. “Oku” emrini açıkladığımız Alak sûresinin ilk âyetlerinde şunu demiştik: Bakma, dinleme, tatma gibi anlama sonucu veren bütün eylemler aslında okumaktır. O nedenle 6. âyeti “göğü okumuyorlar mı?” şeklinde anlamak gerekiyor.
Bu ön bilgiden sonra devam edelim,
6. âyetin konusu astronomi biliminin sahasına girdiği için Kur’an bütün asırların öğretmeni olarak dünya sınıfındaki öğrencilere şöyle diyor: Geçen ders gökyüzünüze bakma, onu okuma, izleme ve elde ettiğiniz bilgiler üzerinde düşünme ödevi vermiştim?
Öğrenciler cevap veriyor “Baktık/okuduk öğretmenim…”
İşte bu bakma ilk insandan bu âyetlerin indiği 7. asra, o asırdan bu asra devam ettiği gibi kıyamete kadar da devam edecek.
Burada soru şu: Asırlar değişince “bakma” işi nasıl olacak?
Bakma işi bir iki defa başını göğe çevirip bakınca tamamlanacak “Ben baktım, öğrenilecek ne varsa onları öğrendim. Kitapta okunacak şeyler bitti…” denilecek bir bakma değil.
Burada Kur’an göğü ilk sayfası belli olan, sonraki sayfaları her asırda ilimlerin gelişmesiyle artan bir kitap olarak önümüze koyuyor.
Bu bakma eyleminde değişmeyenler ve değişenler var.
Değişmeyen bakılan kitap/gökyüzü.
Değişmeyen bakma eylemi.
Değişen her asırda bakan insanların isimleri,
Değişen gelişen ilimlerin bakışa getirdiği enginlik ve zenginliklerle öğrenilen şeylerin artması.
Özetlersek, Kur’an sadece gökyüzüne değil, yaratılan her şeye bakmamızı istiyor. Bunu üzerinden de şu mesajı veriyor. Bakma işi bir kere yapınca tamamlanan bir eylem değildir. Bakma bir ömür devam eden bir iştir.
(7-10) DERSİMİZ: JEOLOJİ, BİYOLOJİ, FİZİK, METEOROLİJİ
Yukarıdaki okul öğretmen kurgusu üzerinden devam edelim,
7. âyette Kur’an Jeoloji öğretmeni olarak derse giriyor.
9. ve 10. âyetlerde Meteoroloji öğretmeni olarak derse giriyor. Yağmurun oluşması ve yağması üzerinde düşünülmesini istiyor. Bunu yaparken fizik yasalarının öğrenilmesi konusunda ödevler veriyor.
Bu dersin ardından Kur’an Biyoloji öğretmeni olarak derse giriyor ve indiği yörenin en çok öne çıkan meyvesi hurma üzerinden bitkiler konusunda ev ödevi veriyor.
EV ÖDEVİNİ YAPTIN MI?
Bu ev ödevi konusu gerçekten önemli.
Bazı yaşlı insanların eğitim seviyesi dikkate alındığında onların Kur’an’ı anlamadan yüzünden okuması anlaşılabilir durum.
Kur’an’ın bu âyetleri, hangi asırda olursa olsun muhatap olan Müslümanlara ev ödevi veriyor.
Bu noktada Kur’an’ın muhatapları ikiye ayrılıyor;
Birinci Muhatap: Müslüman bilim insanları; bunlar dünyadaki bütün bilimleri Allah’ın Alîm isminin tecellisi olarak bilecek ve o bilimlerde dünyada bir numara olmayı hedefleyecekler.
İkinci Muhatap: Kur’an’ı okuyan herkes; bu noktada her Müslüman aldığı eğitim ve elindeki imkanlar nispetinde bu bilimleri genel kültür seviyesinde bilmeye çalışacak.
Günümüzde bir dede torununa Allah’ı tanımak için “Bu gökyüzünü, yer yüzünü, yağmuru ve hurmayı Allah yarattı.” der. Bunları söyledikten sonra, “Ben torunuma Allah’ı tanıttım.” diyebilir.
Günümüzde bir başka dede torununa Allah’ı tanıtmak için “Bu hurmayı yaratanın, bu yaratma işini yapabilmesi için neleri bilmesi gerekiyor, nelere hükmetmesi gerekiyor?” sorusu sorar.
Bir başka zaman bu soruyu hurmanın yerine gökyüzünü, yeryüzünü, yağmuru, tavşanı, arıyı…. koyarak sorar.
Günümüzde anne, baba, öğretmen ve hocaların örnekteki ikinci dede olabilmelerinin önünde hiçbir engel yok.
Özetlersek burada yapılması gereken, bu âyetleri hızlıca okuyup geçmek değil. Yapılması gereken, evimizi bir okul haline getirip bu âyetleri birer ev ödevi gibi kabul etmek. Bu âyetleri çocuklarımıza okuyup içimize indirmek, içimize sindirmek ve davranışlarımızda güzel ahlak olarak göstermektir.
(8, 11) KUR’AN BÜTÜN BUNLARI NİÇİN ANLATIYOR?
Soru şu: Özelde bu âyetleri genelde bütün âyetleri bize anlatırken Kur’an’ın öncelikli amaçlarından biri nedir?
Bu sorunun cevabını 8. ve 11. âyetlerde görüyoruz.
8. âyet diyor ki:Kur’an’ın öncelikli amacı iman eden ve içtenlikle Allah’a yönelen her kula bir basiret/bilinç kazandırmak ve öğüt vermektir.
Kavram olarak öğüt konusuna daha önce geniş olarak değindik.241
Burada iniş sırasından yapılan bir okumada önümüze ilk kez çıkan ve bizim bilinç manası verdiğimiz basiret kelimesi üzerinde durmak istiyoruz.
BASİRET: Âyette “tebsiraten” şeklinde geçen ifade görme anlamına gelen “bsr” kökünden türetilen bir kelime.
Bu kavramın anlamına şu sorular üzerinden gidelim:
İnsan kimdir? Sınırları olduğu için parçayı görendir.
Allah kimdir? Bütünü görendir.
Allah’tan gelen vahyin amacı nedir? Parçayı gören insana bütüncül bir bakış açısı kazandırmaktır.
İşte basiret dediğimiz şey, parçada bütünü görmektir.
Varsayalım önümüzde bir hurma ağacı var.
Parçayı gören sadece o ağacı görür.
Bütünü gören o ağacın etrafındaki bütün sebeplerle bağlantısını görmeye çalışır.
Basireti bütünü, bütün yönleriyle görme gayreti olarak tanımlarken, gayret ifadesini özellikle kullanıyoruz çünkü basiret insanın akıl yaşının büyümesine, bilgisinin tecrübesinin artmasına göre, özellikle de ilimler üzerinde yapacağı tefekküre göre sınırları sürekli genişlemeye açık olan bir yetenektir.
Basireti alan daraltarak “Gelecekte olabilecekleri önceden görebilme yeteneği olarak tarif etmek.” Eksik bir tarif olur.
Ağaç örneğinden gidersek basiret insanın pergel gibi olması; bir ayağını ağacın olduğu yere basıp diğer ayağı ile ağacın etrafında alta üste, öne arkaya her yöne ağacın bağlantılarını akıl gözüyle görme çabasıdır.
Bu çaba “Yaratan Rabbin Adıyla oku” emrinin gereğini yerine getirmek olacaktır.
Basiret kendisinde yetenek/meleke haline gelen bir insan, dünyadaki her sebep ile onu yaratan ve ilk sebep olan Allah ile o şey arasındaki bağlantıyı kuracaktır.
Basiret kendisinde meleke haline gelen insan, dünyada yaptığı her tercihin âhiretteki sonuçlarını daha baştan görecektir.
Basiret kendisinde meleke haline gelen insan doğru ile yanlışı birbirinden ayırma, hakikati bulma, her türlü aldatma ve kandırmaya karşı önceden tedbirli olma adına başkalarından hep önde olacaktır.
Özetlersek, basiret sahibi sebeplerden sonuçlara giden, görünenin görünmeyen taraflarını gören, hadiselere bütüncül bakan bir insan olur. Bunu vahyin rehberliğinde yaparsa, bunların yanında yaratılan her şeyle, yaratan arasındaki bağlantıyı görür. Kur’an’ın kalp gözü ile kastettiği manalardan biri de budur.242
11. âyet diyor ki: Kur’an’ın öncelikli amaçlarından biri de tevhid ve âhirettir.
Bunlar Kur’an’ın temel konularıdır. 6-11 âyetlerde örnekleri görüldüğü üzere tevhid Allah’ın varlığına birliğine ait delilleri ortaya koyar. Tevhide Allah’a iman dersek, Allah’a imanın olduğu yerde âhirete iman da olur. Âhiret yoksa, Allah’a imanın ve dinin bir anlamı olmaz; Allah ile ilgili her konuyu anlamlı yapan âhirettir.
O yüzden 11. âyette örneği görüldüğü gibi tevhid delillerinden bahsedildiği hemen her âyetten sonra söz bir şekilde âhirete gelir.
(11) KUR’AN’IN ÖLÜ DEDİĞİ TOPRAĞA YAKINDAN BAKARSAK NE GÖRÜRÜZ?
Biz 6. âyetteki “Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı?” sorusunu çoğaltıp göğün yerine toprağı koyarak soralım, “Ayaklarının altındaki toprağa bakmıyorlar mı?”
Bakalım.
Varsayalım evimizin salonundaki masanın üzerinde bir kilo ağırlığında toprak var.
Soru şu: Bu toprağın içinde neler var?
Bilim insanlarının tahmini olarak verdikleri rakamlar şöyle.
Kil Mineralleri: Yaklaşık 450-500 gram243
Kalsiyum (Ca): Tahmini olarak 1-4 gram
Magnezyum (Mg): Tahmini olarak 1-4 gram
Demir (Fe): Tahmini olarak 10-50 gram
Fosfor (P): Tahmini olarak 0.5-1.5 gram
Bakteriler: Tahmini olarak 1 milyar - 5 milyar adet
Mantarlar: Tahmini olarak 100.000 ila 1 milyon arasında
Nematodlar: Tahmini olarak 1 milyon adet
Peki bunlar bir ölü gibi toprağa giren tohumun ve çekirdeklerin ne işine yarıyor? Onlara hangi faydayı veriyor?
Nasıl annenin göğsünden gelen süt ile bebeğin vücudu arasında tam bir uyum varsa, toprakla da tohum ve çekirdekler arasında muhteşem bir uyum var.
Benzetme yaparsak, toprak ana oluyor, tohum ve çekirdekler onun yavrusu oluyor, toprakta ne varsa o yavrunun beslenmesi için yardımcı oluyor.
Biz maksadımızı yani bu kitabın sınırlarını aşacağı için bu minerallerin ve mikro organizmaların detaylarına girmiyoruz.
Ama şu kadarını ifade edelim. Bunların tamamı Allah’ın yaratılan âyetleridir. Bunlar Allah’ı tanıttıkları için, bilinçli bir Müslüman açısından Kur’an okumak gibi önemlidir.
(11) ÖLÜ TOPRAK DİRİLİRSE İNSAN NİYE DİRİLMESİN?
Kur’an bu âyet üzerinden bu sorunun cevabını düşünmemizi istiyor.
Burada mesajın özü şu: Ey insan! Allah’tan gelen su ile nasıl ölü toprak diriliyorsa, yine Allah’tan gelen emirle, ölüp toprağa giren insanlar da dirilecektir.
Mesajın özü bu. Bu mesajın ayrıntıları var. Mesajın ayrıntılarında şunları görüyoruz.
Yeryüzündeki bütün bitkilerin çekirdek ve tohumları etraflarını bir kefen ve tabut gibi kuşatan kabuklarıyla toprağa giriyorlar ve ölü olarak girdikleri topraktan diri olarak çıkıyorlar.
Kıştan sonra her baharda tekrar eden sayısız diriliş örnekleri; bu ve benzeri âyetlerin altına imza atıyor.
12-15 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
12. (Dirilişi ve onu haber veren elçiyi yalanlayanlar sadece Mekke’nin müşrikleri değildi.) Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semud da (bu gerçekleri) yalanladı.
13. Ad, firavun ve Lût’un (aralarında kan bağı olmadığı halde, kendisine) kardeşleri (gibi yakın gördüğü kavmi.)
14. (Bunların yanında) Eyke halkı ve Tubba’ kavmi de. Hepsi (diriliş gerçeğini haber veren) elçileri yalanladı; böylece kendilerini uyardığım azap gerçekleşti (ve her biri cezasını buldu.)
(Bu örneklerden sonra, hem geçmiştekiler hem de gelecektekiler âhirete iman konusunda neden zorlanıyorlar?)
15. (Yoksa onların zannına göre) Biz ilk yaratılışta (yani şu içinde yaşadığınız evrenin yaratılışında yorulduk, âciz kaldık veya) güçsüz mü düştük (ki, ikinci yaradılış olan âhireti gerçekleştiremeyelim? İlkini yaratanın, ikinci kez yaratması daha kolay değil mi? İşin) Doğrusu onlar (kâinat kitabındaki delillere yüzeysel bakıyorlar. İşte o yüzden) yeniden yaratma konusunda (sürekli) şüphe içindedirler.
(12-15) MÜSLÜMANLAR İÇİN TARİH İLMİ NİÇİN ÖNEMLİ?
Evet, Kur’an bir tarih kitabı değil ama insanları davet ederken, kıssalar üzerinden şahitliğine başvurduğu ilimlerin başında tarih geliyor.
Bunun bütün zamanlardaki Müslümanlara mesajı şu oluyor: Tarih ilmi de sizin en iyi bildiğiniz, bu konuda dünyaya referans olduğunuz ilim dallarından biri olsun.
Tarih ilmi, içinde mitlerin (efsanelerin) menkıbelerin, masalların, hikayelerin olduğu bir ilim değildir.
Tarih ilmi,
Geleceğin nasıl geleceği konusunda,
Gelecek gelmeden önce tedbir alma noktasında,
Ona yön verme, onun rotasını belirlemede,
Allah’ın dünyadaki sosyal yasalarına vakıf olmada,
Buna bağlı olarak tercihe göre takdir yasasını bilme gibi birçok alanda…
Müslümanlara rehberlik yapacak bir ilimdir.
Bu ilimi atlamak demek, hafızayı devre dışı bırakıp öyle yaşamak demektir. Böyle yaşayan toplumların en büyük özellikleri balık hafızalı olup, her türlü kandırılmaya -özellikle de din konusunda- açık olmalarıdır.
(12-15) SÖZ DÖNÜYOR DOLAŞIYOR YİNE AHİRETE GELİYOR
Bir önceki âyet grubunda (6-11) konu 12. âyetle âhirete gelmişti. Burada da 15. âyetle konu yine âhirete geliyor.
6-11 âyetlerde Kur’an astronomi, jeoloji ve biyoloji gibi bilimler üzerinden bize bir pencere açtı. Bu âyet grubunda da tarih üzerinden bir pencere açıyor.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Kur’an’da genelde her şey temelin etrafında dönüyor. Allah’a ve âhirete iman temeli ne kadar güçlü olursa, o temel üzerindeki her şey sağlam oluyor.
(12-15) YALANLAYANLAR KİMLER VE NEYİ YALANLADILAR?
Kur’an “Yalanlayanlar kimler?” sorusuna kısa bir liste veriyor. O listenin devamını bizim tarih bilgimize ve bugün yaşananlara bırakıyor.
Geçmişte çok yalanlayan olduğu gibi bugün de yalanlayanlar var ve bunlar hep olacak.
Yalanlamaya sorun dersek, açıktan yalanlayanlar sorunun görünen tarafı olurken, sözleriyle inandığını söyleyen ama içindeki düşüncelerle ve yaşayışı ile fiili olarak yalanlayanlar sorunun net olarak görünmeyen ve bilinmeyen tarafı olacak.
Yalanlayanlar böyle, peki bunlar neyi yalanlıyor?
Bu konuda kısa bir liste yapabiliriz.
Yalanlayanların,
Bazıları, Allah’a ve âhirete iman ediyor ama kendilerine bu âyetleri getiren peygamberi “Sen peygamber değilsin, bunları sen uyduruyorsun.” diyerek yalanlıyorlar.
Bazıları hem peygamberi yalanlıyor hem de onun “var” dediği âhireti yalanıyor.
Bazıları günümüzde olduğu gibi din adına her şeyi yalanlıyor…
15. ÂYET SORUYOR: NİÇİN YALANLIYOR SUNUZ?
Âyetin sorusu ilginç. Âyet diyor ki: “Biz ilk yaratılışta (yani şu içinde yaşadığınız evrenin yaratılışında yorulduk, âciz kaldık veya) güçsüz mü düştük?”
Bir benzetme yapar, Allah’ı (cc) yaratıcı/üretici firma olarak, kâinatı ve dünyayı da ürün gibi düşünürsek, firma âhiretin varlığını yalanlayanlara soruyor:
Kullandığınız ürünler çok mu basit?
Üretici firma güneşi, dünyayı ve içindekileri yaratmada çok zayıf kalmış biz daha iyisini mi yaratırız, diyorsunuz?
Bunları bile doğru dürüst yaratmada aciz kalan, gücü yetmeyen; bunların daha mükemmeli olan âhireti yaratamaz mı diyorsunuz?
Bu ve benzeri soruları çoğalttığımızda, yalanlayanların hiçbiri bu alana girmiyor.
Allah (cc) onların bu alana girmediklerini bildiği için soruyu buradan soruyor.
Âhiretin varlığını yalanlayan birinin, Allah’ın dünyayı yarattığı gerçeğini de yalanlaması gerekiyor. Çünkü dünya ve kâinat lisan-ı halle şunu diyor: Bizi yaratan, âhireti de yaratır.
O yüzden yalanlayanların yalanladıkları konuların hiçbirinin ciddi bir temel dayanağı yok.
İşin özüne baktığımızda, yalanlayanların bir kısmı Allah’ın verdiği nimetlere “emanet” demenin onlara yükleyeceği sorumlulukları biliyorlar ve o sorumluluklardan kaçma adına buldukları zayıf bahaneleri yalanlamanın gerekçesi yapıyorlar.
Günümüzde, İslam ve Müslümanlık adına güzel örnek olamayanların onlara verdikleri malzemeleri de yalanlamalarını haklı çıkarmak için kullanıyorlar.244
16-20 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
16. Gerçek şu ki; (bu ve benzeri şüphelere açık olan) insanı Biz yarattık ve (kötüye meyleden) nefsinin ona ne (gibi şüpheler ve) vesveseler vermekte olduğunu (da gâyet iyi) biliriz. Biz (ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarımızla) ona şah damarından daha yakınız.
17. (Bu yakınlığın bir sonucu olarak, BizAlîm, Basîr, Semî’ ve Hafîz gibi isimlerimizle) Onun (her yaptığını bilip, görüp, duyup kaydederken) sağında ve solunda oturan iki yazıcı (melek de onun her yaptığını) kaydetmektedir.
18. (İnsan) Her nesöz söylerse (ne düşünürse hatta neyi hayal ederse etsin) mutlaka yanında (onu kaydetmek için) hazır bir gözetleyici vardır.
(Bunların yanında insanın kendi hafızası, bütün aza ve organları, onu gören ve temasta bulunduğu canlı cansız her şey, onun için tanıklık edecektir. Bu kadar çok kayıt ve tanık varsa, mutlaka bu kayıtların izleneceği, bu tanıkların dinleneceği bir Mahkeme-i Kübra da olacaktır.)
19. (İşte böyle, her an her şey kaydedilirken, bir gün Sekeratü’l-Mevt denen) Ölüm sarhoşluğu, (kaçınılmaz) bir gerçek olarak (insanın önüne) gelir (ve o esnada ona şöyle denir:) “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun (başkaları gündeme getirince de “konuyu değiştir” dediğin) şeydir.
20. (Ve bir gün gelir, küçük kıyâmet olan ölümlerle kendini sürekli gündemde tutan büyük kıyâmet için) Sûr’a üflenir (ve şöyle denir: Ey İnsanlar!) İşte bu (kendisi ile) uyarıldığınız (azabın gelip çattığı ve kıyâmetin koptuğu) gündür.
(16) NEFİS, ŞEYTANDAN BAĞIMSIZ VESVESE VEREBİLİR Mİ?
Buradaki 16. âyeti Şems sûresindeki 7-10 âyetlerle birlikte okuduğumuzda bu soruya, “Evet nefis fücura yani haddi aşmaya meyleden tarafı ile bu işi yapabilir.” diyoruz.
16. âyette yok ama bir yan konu olarak akla şu soru gelebilir: Eğer şeytan Âdem’e secde etseydi ve imtihan dünyasının dekorunda şeytan ismiyle vesvese veren bir varlık olmasaydı, dünyada imtihan yine olacak mıydı?
Bu soruya da Allahü â’lem diyerek “evet” diyoruz.
Bu konuda “Farklı Bir Açıdan İslam” kitabımızda (s. 353) gerekli açıklamaları yaptık. Gelecek âyetlerde de bu konuyla ilgili yan konular geldiğinde, yine değineceğiz.
(16) HER VESVESENİN ÇÖZÜMÜ VAR
Dünya imtihan dünyası olunca vesveseye nefis ve şeytandan gelen kafa karıştırıcı sorular diyebiliriz.
Burada insanı bir bilgisayara benzetirsek, üretici firma diyor ki: Bu ürünü biz yaptık, yaparken de piyasadaki bütün virüslere karşı korumalı yaptık.
Müşterinin yapacağı Kur’an isimli programı yüklemek. Onu yüklediğinde o programın içinde takva ve ihlas isimli iki alt program aktif oluyor…
Bu örneğin hakikatine gelirsek, insanı yaratan Allah, onu bütün vesveselere karşı çözüm üretebilecek bir donanımda yaratıyor.
O yüzden biz bu çalışmanın başından beri sık sık şunun altını çiziyoruz. Vesvese kimden gelirse gelsin, ne kadar zor olursa olsun, İslam dini Allah’ın dinidir, bu dinde cevabı olmayan soru, izahı olmayan konu yoktur.
(16-18) ALLAH’IN YAKINLIĞINI AKLA YAKLAŞTIRAN ÖRNEKLER
16. âyete iki bölüm dersek, birinci bölümde Allah (cc) “İnsanı biz yarattık, nefsinin ona verdiği vesveseleri biliriz?” dedi.
Âyetin ikinci bölümü içimizden geçecek olan “Nasıl bilir ki acaba?” sorusuna “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” İfadesiyle cevap verdi.
Burada şu sorular akla geliyor:
Allahmekandan münezzeh yani hem hiçbir yerde değil hem de her yerde. Bu nasıl oluyor?
Allah bize çok yakın, bize ona çok uzağız. Bu nasıl oluyor?
Allah’ın yakınlığı hissedilebilir mi? Fark edilebilir mi?
Gelişen bilimler bu konuları anlamada bize yardımcı oluyor mu?
SORULARA GENEL CEVAP
Bu ve benzeri sorular geldiğinde bir şeyi çok iyi biliyoruz. Bunların kesin ama kesin makul açıklamaları var.
O açıklamaların olduğunu nereden biliyoruz? Aklı yaratan Allah’ın, aklın önüne “okuması” için koyduğu kitapta (Kur’an’da) aklın makul demeyeceği hiçbir şey olamayacağı gerçeğinden biliyoruz.
Başka nereden biliyoruz? Allah’ın kâinatı önümüze dev bir kütüphane olarak koymasından, o kütüphanede her sorumuza cevaplar olması gerçeğinden biliyoruz.
Bugün cevabını tam olarak bilemeyeceğimiz sorularda da bilememe sebebinin bizim anlama eksikliğimizden kaynaklandığını, o eksikliği zaman içinde giderdiğimizde o soruların cevaplarını bulacağımızı da biliyoruz.
Bu genel cevaptan sonra, yukarıdaki soruların cevaplarını akla yaklaştıracak örneklere geçebiliriz.
Ruh Örneği
“Ruh insanın neresindedir?” diye bir soru sorduğumuzda, “İnsanın vücuduna iğne batırdığımızda, ‘ah’ sesini duyduğumuz her yerdedir.” diyebiliriz. Çünkü insan bilinmeyen bir sebeple ölüp de ruh bedenden ayrıldığında, bedenin neresine iğne batırsak “ah” sesi gelmeyecek.
Bu durumda ruh için şöyle bir tarif yapabiliriz: Ruh insanın bedeninde fiziki olarak hiçbir yerdedir ama varlığını hissettirme yönüyle, bedenin her yerindedir.
Ruh bu yönüyle çayın içindeki şekere de benzer. Tatlı bir çayda şeker görünmez ama çayın her damlasında tadıyla kendini hissettirir.
Güneş Örneği
Ayna güneş ilişkisine baktığımızda, güneş fizikî olarak aynaya çok uzaktır ama ısısı ve ışığı ile adeta aynaya şah damarından daha yakındır.
Kök ve Yaprak Örneği
Varsayalım bir incir ağacı var. O ağacın tahminen 2000 yaprağı, 100 meyvesi ve her meyve içinde 500 çekirdeği var.
Bunların hepsi ağacın kökünden uzak ama ağacın kökü onların su ve mineral ihtiyaçlarını bilme noktasında onların her birine çok yakın. Bunların her biri insan olsaydı, o kökün onların su ve mineral gibi ihtiyaçlarını bilip, o ihtiyaçları onların ayağına kadar göndermesiyle onlara şah damarından daha yakın olduğunu bilecekti.
Yazar ve Kitap Örneği
“Bir yazar, yazdığı kitaba şah damarından daha yakındır” dediğimizde, iki türlü anlaşılır. Evet, yazar fiziki olarak kitabın içinde değildir ama yazar ilmiyle kitabın her yerindedir. Kitabı okuyanlar yazara çok uzak olsalar bile, yazar ilmiyle onlara çok yakındır.
Bilme, Öğrenme, Tanıma Örneği
Varsayalım bir öğretmenin kafasında yazıya döküldüğünde 1000 sayfa olacak kadar bir bilgi var. Bu öğretmenin karşısında ise üç talebesi var. Bu talebelerden biri onun kafasındaki bilginin 600 sayfasını öğrenmiş, diğer öğrenci 400, diğeri de 200 sayfa.
Soru şu öğretmeni en iyi bilme ve tanıma noktasında öğretmene en yakın olan öğrenci kimdir? Elbette en çok bilendir.
Bu örnek burada dursun bunu aşağıdaki örneğe bağlayalım.
Sevgi Örneği
Varsayalım Oğuz Amerika’da, onun ailesi Kars’ta; bunlar birbirine çok uzak. Amerika’dan Oğuz’un Tarık isminde bir arkadaşı Oğuz’un ailesini arıyor. Telefona annesi bakıyor. Evde o anda, Oğuz’un annesi, kardeşi, yengesi, annesinin komşusu ve eve gelen bir musluk tamircisi var.
Tarık telefonda Oğuz’un annesine acı bir haber veriyor. Oğuz’un ailesinin evinde olan herkes bu haberi duyuyor. Burada soru şu: Oğuz’un acı haberini duyduğunda en fazla üzülen kim olur?
Cevap: En çok seven, yani sevgi yönüyle Oğuz’a en yakın olan. En az kim üzülür? Musluk tamircisi.
Tanıma ve sevme örneğini birleştirirsek;
Her sevme tanımaya bağlıdır.
Tanıma arttıkça sevme artar.
Sevme arttıkça sevdiği uzakta olsa bile onu şah damarı gibi yanında hissetme duygusu da artar.
Bu duygu arttığında sevilenden gelen acı ve iyi haberi hissetme katsayısı da artar.
Allah’a yakınlık da aynen değil ama anlama noktasında buna benzer. Allah’ı en çok seven en çok tanıyandır. En çok tanıyan ve seven O’nu kendine çok yakın hissedendir.
Teknoloji Örneği
Konusu 2035 yılında geçen bir bilim kurgu filmi izliyoruz. Filmin konusu 100 milyonluk bir ülkede yaşayan her insanın devleti kendine şah damarından daha yakın hissetmesi.
Varsayalım teknoloji o kadar gelişmiş ki, devlet ülkenin her santimetrekaresinde olanı görüyor ve dinliyor.
Her sokakta gelişmiş kameralar, insanların yüzlerini ve göz retinaları tarıyor. O verilerden o insanların bütün geçmişlerini en ince ayrıntısına kadar biliyorlar.
Yine varsayalım teknoloji çok çok gelişti; devlet uzaydaki uydular ile ülkedeki her insanın beynindeki hareketleri takip ediyor. Buna bağlı olarak onların aklından geçeni ve az sonra ne yapmayı planladığını biliyor ve suç işlemeye kalkışan insana, anında müdahale ediyor.
Bu ülke dünyada şöyle tanınıyor “X ülkesi vatandaşlarına şah damarından daha yakın.”
Bu örnekten sonra bir değerlendirme yapalım. “Teknoloji o noktaya gelir mi?” sorusuna bugüne kadar gördüklerimizden sonra “gelmez” diyemediğiniz gibi “geçebilir” bile diyecek noktaya geldik.
Burada asıl dikkat çekeceğimiz konu şu: 16. âyet “İnsanı Biz yarattık” ifadesiyle başladı.
İnsanı yaratan Allah, kıyamete kadar insanın -bilimsel ve teknolojik olarak- yapabileceği her şeyi biliyor. Çünkü insana o şeyleri yapabilme imkanını da O verdi.
Bu durumda insanın ürettiği teknoloji ile devletler vatandaşlarına “Biz vatandaşımıza şah damarından daha yakınız” mesajı verebiliyorlarsa insana o teknolojileri üretebilecek donanımı veren Allah’ın, insana şah damarından daha yakın olduğuna iman etmek gâyet makuldür.
Kuantum Örneği
Gelişen bilim önümüze sürekli yeni ufuklar ve yeni hedefler koyuyor. Geçmişte ulaşılmaz gibi düşünülen hedeflerin birçoğunun geçildiğini görüyoruz.
Kuantum da yeni ufuklardan biri.
Biz bu çalışmada bilimsel konuların detaylarına girmiyoruz sadece işaretle yetiniyoruz.
Ama bu konuları genel kültür seviyesinde anlayabilecek her Müslümana fizikçilerin kuantum konusunda kat ettikleri aşamaları takip etmelerini özellikle tavsiye ederiz.
Belki bugünden konuşmak erken ama yarınlarda kuantum üzerinden Allah’ın hem uzak hem yakın olması ve temassız müdahale etmesi gibi konuları anlayacağız.
Bilim sürekli geliştiği için, bu konuda ihtiyatlı konuşuyoruz.
Kuantum konusunda yeni başlayacaklar için çok kısa bilgiler verelim.
Kuantum fizikte kullanılan bir terimdir. Kuantum mekaniği evrenin en küçük parçalarını inceleyen bilim dalıdır.
Kuantum Süperpozisyonu: Bu ifade bir parçacığın birden fazla durumu aynı anda taşıyabilmesini ifade eder. Yani parça, parça özelliğine sahip olurken aynı anda dalga boyutunu da geçebilir.
Kuantum teleportasyonu: Bir parçacığın bir noktadan diğerine anında transfer edilmesini ifade eder.
Kuantum dolanıklığı: Birbiriyle temas eden iki parçasının birbirinden uzaklaşsalar bile birbiriyle ilişkili kalmalarını ifade eder.
Ayrıca kuantum mekaniğinde gözlemlenen parçalar gözlemlendiğini fark edebilme özelliğine sahiptir.
Özetlersek, Kuantum mekaniğinin bugün geldiği nokta hakkında verdiğimiz bu yüzeysel bilgi bize şunu diyor: Yarattığı maddeye bu özellikleri veren Allah’ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
(19-20) KÜÇÜK VE BÜYÜK KIYAMET ÜZERİNDEN YİNE BİR KERE DAHA SONUÇ EĞİTİMİ
16-18 âyetler insana şu mesajı veriyor: Sizi yaratan Allah bu dünyada yaptığınız her şeyi biliyor ve her şeyi kaydediyor. Bir yerde kayıt varsa, mutlaka o kayıtların seyredileceği bir yer de olacak. O yerin adı âhirettir. İşte bu noktada 19. âyet, adına ölüm dediğimiz insanın kıyametine getiriyor sözü,
20. âyet sûr’a üfleme üzerinden sözü büyük kıyamete getiriyor.
Daha önce ifade ettik, bu iki sonun ortak bir özelliği: Ne zaman olacaklarının tam olarak bilinmeyişi.
Bu bilinmezlik üzerinden verilen mesaj şu: Ey insan! Bu dünyada şunu hiç unutma her ânın son ânın olabilir. Dünyada ne yaparsan yap âhirette önüne çıkacağını bilerek yap. Orada ebedi hayatını cehennemde değil, cennette geçirmek istiyorsan, burada yapacakların belli.
21-38 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
21. (O gün Mahkeme-i Kübra kurulur ve) Her nefis, yanında (onu yönlendiren) bir sevk edici ve bir de (dünyadaki amellerine) şahitlik edici (melek) ile (o mahkemeye) gelir.
22. (Ey insan!) Gerçek şu ki; sen (dünyadayken hesap günü hakkında sürekli uyarılıyordun fakat) bunlardan gaflet içindeydin. Şimdi, Biz senin gözündeki perdeyi kaldırdık. Bugün bakışların daha keskindir. (Artık hesap ve azap gerçeğini bütün çıplaklığı ile göreceksin.)
23. (Mahkemede amel defteri açılır. Kayıtlara tek tek bakılır. Hüküm karara bağlanınca, hükümlünün) Yanındaki (melek, Rabbine) şöyle der: “İşte bu yanımdaki (cezasını çekmek için) hazır.”
24. (Bunun üzerine Allah sevk işini yapan görevlilere seslenir:) Siz ikiniz (bunları ve bunlar gibi hakkında nihaî hüküm verilmiş olan) her inatçı kâfiri atın cehenneme.
25. (Onlarla beraber, iyilik yapmadığı gibi, yapılan) İyiliğe (de) engel olan, hak hukuk tanımayan, (âyetlerimiz hakkında sürekli) şüphe duyan (ve bununla da kalmayıp)
26. Allah’la beraber başka bir ilah edinen kimseyi (de) atın şiddetli azabın içine!
27. (Ateşe atılması kesinleşenler, o manzara karşısında, ateşten kurtulmak için son bir gayretle suçu birbirlerine atıyorlardı. Onlardan birinin) Yanındaki arkadaşı (şöyle) dedi: “Rabbimiz (şimdi burada o beni suçluyor ama dünyada) ben onu kışkırtıp azdırmadım. Zaten (beni tanımadan önce de) kendisi derin bir sapıklık içindeydi.”
28. (Bu manzara karşısında Cenab-ı Hak şöyle buyurur:) Benim Huzurumda çekişip durmayın. Ben size daha önce uyarıcı göndermiştim.
29. (Burada boşuna uğraşmayın) “Huzurumda (Mahkeme-i Kübrada verilen hiçbir) karar değişikliğe uğratılmaz ve (ayrıca şunu da hiç unutmayın) Ben kullarıma asla (ama asla) haksızlık yapmam.
30. O gün (Biz, cehennemin inkârcılara olan öfkesini yansıtmak için) cehenneme “doldun mu?” diye sorarız. O da: (Kapasite sorunum yok) Daha var mı? (Varsa gelsin) der. (İnkâr edenleri bekleyen son böyle...)
31. (İman edenlere gelince: O gün) Zaten mü’minlere uzak olmayan cennet (tahkiki iman ufkunda yaşayan, elinden geldiği kadar günahlardan ve şüpheli şeylerden bile sakınan) muttakilere (daha da) yaklaştırılır.
32. (İşte) Bu, size söz verilen (cennettir. Gönülden Allah’a) yönelen (korunması gereken değerleri) koruyan,
33. Görmediği halde Rahmân’dan (sevgisini kaybederim endişesiyle) korkan ve içten (ve samimi olarak) O’na yönelmiş bir kalp ile gelen (her kul) içindir.
34. (Rahmân olan Allah onlara şöyle der:) Haydi selametle girin oraya. İşte bu ebedi hayatın başladığı gündür.
35. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. (Hatta) Katımızda (umduklarından daha) fazlası (da) vardır.
36. (Bu cehennem ve cennet tasvirlerinden sonra, gelelim tercihlerini cehennemden yana yapan Mekke müşriklerine; güçlerine güvenmesinler!) Biz onlardan önce, onlara göre daha güçlü olan nice nesilleri helak ettik. Onlar (başlarına musibetler geldiğinde) şehirlerde kaçacak delik aradılar. (En çok sordukları soru şuydu:) Var mı kaçacak bir yer? ... (Hiçbiri kaçıp kurtulamadı. Helak olup gittiler.)
37. Hiç şüphesiz, bu anlatılanlarda (duyarlılığını yitirmemiş bir) kalbi olan ya da açık yüreklilikle (âyetlerimize) kulak veren kimseler için bir uyarı, bir öğüt vardır.
38. Gerçek şu ki; (âhireti inkâr edenler bu öğütlere pek kulak vermiyorlar. Oysaki)Biz(ilk yaradılışı, ikinciye şahit kıldık ve) gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları (her biri size göre çok uzun süren evrelere işaret eden) altı günde yarattık; (“Ol” dememizle oluveren bu evreni yaratırken) Bize (bazılarının zannettiği gibi) hiçbir yorgunluk dokunmadı.245
(21-35) SOYUT ÂLEMİ SOMUTLAŞTIRAN SİNEMA TEKNİĞİ
Daha önce ifade ettik, Kur’an’daki kıyamet ve sonrasına dair bütün gelecekle ilgili anlatımlar dünyaya yönelik. Yani bizim şimdi, burada şu anımıza yönelik.
Bu anlatımların tamamı bize dünyadaki tercihlerimiz üzerinden sonuç eğitimi veriyor. Amaç yanlış yolda olanların dönmesi, doğru yolda olanların o yolda ölüm gelene dek devam etmesi...
Şimdi bu âyetlere bir sinema kurgusu içinde bakalım.
Dünya denen dev sinema salonundayız. Kur’an bize genelde üç ayrı ekrandan film izletiyor.
Birinci ekran: Bu âyetlerin indiği zaman dilimi, oradan Asr-ı Saadeti seyrediyoruz.
İkinci ekran: Bu âyetlerin inmesinden önceki zaman dilimi; oradan tarihte yaşanmış olan peygamber kıssaları ile birlikte insanın ve kâinatın yaratılış aşamalarını seyrediyoruz.
Üçüncü ekran: Bu âyetlerde olduğu gibi kıyamet ve sonrası…
Bu açıklamalardan sonra, aşağıdaki başlıklar üzerinden üçüncü ekrana bakalım.
(21-38) SİNEMADAYIZ FİLMİN KONUSU “BİZİ BEKLEYEN GELECEK”
Filmde bir mahkeme dekoru görüyoruz. Bu dekorda adı “nefis” olan kişi, dünyadaki bütün insanları temsil ediyor. Yapımcıların amacı filmi izleyen her insanın kendini nefsin yerine koyarak filmin verdiği mesajı iliklerine kadar hissetmeleri.
Nefis isimli sanık mahkeme salonuna getiriliyor. Bu dekor da sevk edici ve şahit bize dünyada gördüğümüz mübaşirleri ve tanıkları hatırlatıyor.
Mahkeme başlar ve iddia makamından sanığa şöyle denilir: Âhirette karşına çıkacak olan cennet ve cehennem sana anlatıldı. Ama senin gözünde gaflet perdesi vardı. O perdeyi aralamak şöyle dursun, tercihlerinle o perdeyi sürekli kalınlaştırdın. Hakikatleri göremez oldun. Şimdi biz burada perdeyi kaldırdık ve her şeyi görüyorsun. Dileğimiz, bu filmi seyredenlerin senin yaşadığın sondan ibret almaları. Geç kalmadan gaflet perdesini dünyada kaldırmaları.
Mahkemede bütün deliller ortaya konmuş, bütün şahitler dinlenmiş ve artık karar verme aşamasına gelinmiş. Mahkeme hâkimi gerekçeli kararı açıklıyor. Gerekçeli kararda hükmün şu suçlar üzerine kurulduğunu görüyoruz.
Gerekçeli Karar: “Adı nefis olan kişi, Allah’ın verdiği nimetlerin emanet olduğunu unutarak bencillik hastalığına yakalanmış. Bu hastalık nedeniyle hiç kimseye iyilik yapmadığı gibi, yapılmasını da engellemiş. Hak hukuk tanımamış. Kendine haksızlık yapılırken bağırmış çağırmış ama kendisi başkasına haksızlık yaparken bunu hakkı gibi görmüş. İnançla ilgili şüphelerini giderecek sayısız delil varken, onlar üzerinde düşünmek yerine şüphelerinin esiri olmuş. Allah’ın yanında başta hevâsı olmak üzere para, mal, mülk, makam gibi modern zamanların putlarını kendine ilah edinmiş.”
Mahkeme bitiyor ama nefis isimli sanık kendini kurtarmak için son bir hamle yaparak tanıklar arasındaki arkadaşına işaret ederek diyor ki: “Ben bu işleri yalnız yapmadım. Bunları yaparken beni teşvik eden, benden nemalananlar da vardı.”
Suçlanan tanık: Bunların gerçekle alakası yok. Onun teşvike ihtiyacı yoktu. O kendisi zaten derin bir sapıklık içindeydi...
Mahkeme başkanı: Bu tartışmaları, konuşmaları dünyada yapacaktınız. Burada verilen kararlar değişmez. Çünkü burada zerre kadar haksızlık yapılmaz.
Filmde kameralar aynı mahkeme binasında başka bir salondan görüntü veriyorlar. Oradakilerin yargılanmaları bitmiş ve haklarında cennetlik hükmü verilmiş.
Gerekçeli karara baktığımızda ilk gözümüze çarpan şu: Bunlar muttaki. Yani bunlar yan salondaki şahsın sakınmadığı her şeyden sakınmışlar, ellerinden geldiği kadarı ile her türlü kötülükten uzak durmuşlar. Dünyada Allah’ı severek O’na yönelmişler, O’nun sevgisini kaybetme korkusu ile razı olmadığı her şeyden uzak durmayı tercih etmişler.
Bunlara cennetin giriş kapısında ön bilgi veriliyor: “Bugün sizin için bütün sıkıntıların zahmetlerin, çilelerin geride kaldığı; sonsuz mutluluk ve saadetin başladığı gündür. Burada dilediğiniz her şey var. Zannetmeyin burada anlatılanlar 7. asırda Mekke’de Medine’de yaşayan insanların özlem, hasret ve beklentilerine hitap eden şeylerle sınırlı. 21. asırda yaşayanın 31. asırda yaşayacak onların da istedikleri her şey burada var.”
Dünya sinemasında “Bizi bekleyen gelecek” adlı filmi izleyenler arasında, herkes aynı düşünmüyor.
Sabıkası kabarık olanların; filmdeki nefsin işlediği suçların benzerini işleyenlerin içinden şunlar geçiyor: “Acaba bizi bekleyen bu sonuçtan kurtulma çaresi var mı? Kıyamet kopacak dünyada her şey helak olacak deniyor ama bunun geçmişte örnekleri var mı?”
İşte tam bunlar akıldan geçerken kameralar bizim önümüze ikinci ekranı getiriyor ve bize oradan tarihi; geçmişi seyrettiriyorlar. Geçmişte yaşanan lokal kıyamet örneklerini gösteriyorlar.
Filmin son bölümüne gelindiğinde, bütün seyircilere şu deniliyor: Yaşadığınız dünyada tercih özgürlüğü var. Allah size tercihlerinizin sonuçlarını bu sinema salonunda gösteriyor. Ama hiçbirinizi iyilik veya kötülük yapmaya mecbur etmiyor. Size sadece öğüt veriyor.
Son olarak 38. âyet diyor ki: Burada başkalarının zannettiği gibi zannetmeyin: Allah’ı zor işleri yaparken yorulan insanlara da benzetmeyin. O’nun için “zor” diye bir şey yoktur. Sizin için en zor, O’nun için kolaydır. “Ol” der oluverir.
39-45 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Ey Resûlüm! Daha işin başındasın. İnkârcılardan hem Rabbin hakkında hem de kendin hakkında saçma ve saygısızca sözler duyacaksın. Bu yolda olup da bu incitici sözleri duymadan menzile varan hiçbir Hak dostu yoktur.)
39. O halde (denenlere aldırma) onların söylediklerine karşı sabret ve (her seferinde sen “Sana yakışanı yap!” Ayrıca bütün bu yaşadıklarının üstesinden gelebilme adına, gerekli olan manevî azığı elde etmek için) Rabbini güneşin doğuşundan önce (sabah namazında) ve batışından önce (de öğle ve ikindi namazlarını kılmakla) hamd ile tesbih et.246
40. (Güneş battıktan sonra da) Gecenin bir bölümünde (akşam) ve (yatsı namazlarında, gecenin ilerleyen saatlerinde teheccüt namazında) secdelerin arkasından da O’nu tesbih et. (Ve bu şuurla, her gününü son günün bilerek namazlarına devam et.)
41. (Bir gün, dünyanın son günü gelecek ve beklenen kıyâmet kopacak. Kıyâmetin ardından İsrafil isimli) Çağırıcının, yakın bir yerden (“Haydi Rabbin huzuruna çıkma vakti geldi” diye) çağrıda bulunacağı güne kulak ver.
42.O gün (geldiğinde İsrafil sûra ikinci defa üfleyecek. Bu üfleme âhiretteki dirilişin çağrısı olacak. Kabirlerde olanların tamamı) o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte o (gün kabirlerden) çıkış (ve bütün bir hayatın hesabını veriş) günüdür.
43. (Bütün bu âyetlerle ortaya konan) Gerçek şu ki, dirilten ve öldüren Biziz, Biz. Ve dönüş de (sadece) Bizedir.
44. (Bâki hayatın başladığı) O gün yer yarılır, insanlar (kabirlerinden) süratle çıkarlar. Bu, (dünyada vaad edilen, âhirette ise gerçekleşen) bir toplanmadır (ve) Bize göre (çok ama çok) kolaydır.
45. (Resûlüm!) Biz (müşriklerin öldükten sonra dirilmeye inanmadığını biliyoruz. Bu konuda) onların (sana içlerinden ve dışlarından) neler söylediklerini (de) gâyet iyi biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin; (Vazifelerin arasında hiç kimseyi zorla Müslüman yapmak, zorla âhirete inandırmak yok! Sen, insanlara öğüt vermekle ve tercihlerinin sonuçları hakkında uyarıda bulunmakla sorumlusun.) Öyleyse (Sen, benim) uyarılarımdan (ders alanlara, yanlış tercihlerinin sonuçlarından) korkanlara Kur’an ile (Kur’an’ın sevgi, ilgi, bilgi ve ikna dillerini öne çıkararak) öğüt ver.
(31, 40) “KUR’AN’DA BEŞ VAKİT NAMAZ VAR MI?”
Bu sorunun cevabına iki türlü bakabiliriz.
Birincisi, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinin içinden bakarız.
İkincisi, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinin sonundan bakarız.
Sürecin içinden baktığımızda, Kur’an’ın genelde emir ve yasaklarda izlediği tedricilik yöntemini namazda da izlediğini görüyoruz.
Namazı ağaca benzetirsek, 23 yıllık süreçte namazı önce tohum, sonra filiz ve fidan sonra sabah-akşam iki dalı olan, sonrasında beş dalı ile tamamlanmış bir ağaç olarak görüyoruz.
Buradaki 39, 40 âyetler bu tekâmül yolculunda iki daldan beş dala geçiş sürecine denk geliyor.
Burada şunu ifade edelim. Genelde İslam âlimleri arasında 23 yıllık sürecin sonundan namaza bakıldığında İslam dininde beş vakit namazın farz olduğu konusunda kesin olan bir ittifak vardır.
Farklı görüşlerin olduğu alan, namazın süreç içinde 2 vakitten 5 vakte ne zaman çıktığı noktasında yoğunlaşıyor.
Bu noktada genelde 4. 6. ve 11. yıllar öne çıkıyor. Bu yıllarda tartışma olsa bile, süreç içinde olan bu tartışmalar sürecin sonundaki gerçeği değiştirmiyor.
(39-45) MEKKE’DE ŞARTLAR ZORLAŞIYOR
Mekke döneminin dördüncü yılında inen bu âyetlerde, Mekke’nin sosyal hava durumunun her geçen gün zorlaştığını görüyoruz.
Hem 39. âyette hem de 45. âyette Mekkeli müşriklerin söyledikleri sözlere işaret ediliyor. Hakaretin dozu her geçen gün artıyor.
Buna rağmen 13 yıllık Mekke dönümünde Kur’an Müslümanlara “Onların size yaptığı her hakarete aynıyla veya misliyle cevap verin.” demedi.
Kur’an bu noktada birinci yılda inen “Secde et ve yaklaş. Sizin dininiz size benim ki bana” âyetleriyle belirlenen rotayı değiştirmedi.
Buna “Mekke stratejisi” diyoruz. Bu strateji benzer durumlar için bütün zamanlara ders veren bir strateji. Bu stratejinin detaylarını Tefsir Usulümüzde (25) Cihad Yasasında açıkladık. Oraya bakılabilir.
(39) ÖNEMLİ KAVRAMLARDAN BİRİ: SABIR
Sabır bundan önceki sûrelerde geçti. Kur’an’da 103 defa geçen bir kavram olduğu için, bundan sonraki sûrelerde de karşımıza sık sık çıkacak.
Bu kavramın tahlilini Mekke döneminde şartların yavaş yavaş ağırlaştığı ve sabır tavsiyesinin özellikle namazla birlikte yapıldığı bu sûreye bıraktık.
Önce “Sabır nedir?” sorusu üzerinde duralım, sonra sabır ile namaz arasındaki bağlantıya bakalım.
Sabır sözlükte engellemek, hapsetmek ve direnmek gibi anlamlarla geliyor.
Bu anlama pratiğin içinden baktığımızda sabır, hayat yolunda her durumda kendini Allah’ın razı olduğu çizgide tutmak olarak karşımıza çıkıyor.
Sabrı sadece Mekke’nin bu yıllarında olduğu gibi zorluklar, dıştan gelen hakaret ve baskı gibi durumlar için düşünmemek gerekir. Sabır hayatın her günü her durumda lazım olan bir özelliktir.
Sabrı arabanın fren sistemi gibi düşünebiliriz. Arabada fren ileri, geri, sağ, sol her durumda lazım olacak bir sistemdir.
Arabada frenin yokluğu ne ise, insanda sabrın azlığı ve yokluğu âhirete bakan sonuçları itibarıyla ondan daha kötü bir şeydir.
Öncelikle sabır nefsimizin her türlü isteğine karşı kendimizi ideal çizgide tutmaktır.
Varsayalım çok zenginsin, bu noktada sabır: Serveti emanet bilmenin gereği olarak parayı dilediğin gibi harcama, yemekleri isteğin kadar yeme konusunda kendini tutman; israftan kaçınman şeklinde olur.
Varsayalım namazları kılmakta zorlanıyorsun, bu noktada sabır: Nefse karşı direnmen ve Allah’ın emrini yerine getirmek için âzami gayret göstermen şeklinde olur.
Varsayalım, namazdan çok hoşlanıyor, beşin üzerine beş katmak istiyorsun. Burada da kendini tutman gerekiyor. İbadet yapmayı ne kadar çok arzulasan da ibadetler seni hayatın farklı alanlarındaki; eşine, çocuklarına ve işine karşı sorumluluklarından alıkoymayacak.
Varsayalım birine karşı çok öfkelisin, öfkenin esiri olmaya karşı kendini tutman gerekecek.
Varsayalım birini çok seviyorsun, sevginin esiri olmaya karşı da kendini tutman gerekir.
39. âyette sabır “İnandığın davada yaşadığın zorluklara karşı sabret, zorluklar seni değiştirmesin, şartların ağırlaşması seni çıktığın yolda geri döndürmesin, her durumda kendini Allah’ın razı olduğu çizgide tut.” mesajı ile geldi.
Başka âyetler de farklı mesajlarla gelecek, onlara da yerinde işaret edeceğiz.
Burada arka arkaya geldiği için sabır namaz ilişkisine kısaca değinelim.
(39-40) SABIR İMANDAN, İMAN DA NAMAZDAN BESLENİR
Sabırla iman arasında doğrudan bir ilişki vardır. Sabra güç, kuvvet dersek, bu gücün beslendiği kaynağın adı imandır, imanın beslendiği en önemli kaynağın adı bütün ibadetlerin özü ve özeti olan namazdır.
Bu ilişkiyi ağaç benzetmesiyle anlatırsak, iman ağaçtır, ibadetler o ağacın suyudur, sabır ve benzeri bütün ahlaki özellik ve güzellikler o ağacın meyvesidir.
İman ağacının günde beş vakit kılınan bilinçli bir namazla beslenmesi, imanın gücü adına çok önemlidir. Bu güç doğrudan sabra yansır.
Burada namazı biraz açalım.
Beş vakit namazın emredilmesinde birçok hikmetler var. Onların en önemlilerinden biri de kişinin beş vakitte Allah’ın huzurunda olma bilincini, her vakte taşıması ve her vakitte her yaptığı işi bu bilinçle yapmasıdır.
Beş vakit namazda “Allah beni görüyor, her yaptığımı biliyor” şuurunun her vakte taşındığı bir hayat düşünün, bu hayatın içine Allah’ın razı olmadığı şeylerin girişi zorlaşır. Böyle bir hayat hem imanı besleyecek hem de sabır konusunda kişiyi güçlendirecektir.
(41-44) SONUÇ EĞİTİMİ: TESELLİ
Bu âyetlerde sonuç eğitimi yine âhiret üzerinden veriliyor. Bağlamı dikkate aldığımızda muhatap Müslümanlar oluyor.
Âhiret üzerinden verilen mesaj şu: Burası imtihan dünyası. Allah yaşadıklarınızı görüyor, biliyor. Bunları yaşayan ilk siz değilsiniz, son da siz olmayacaksınız.
Yapmanız gereken sabır ve namazla vahyin size çizdiği rotayı takip etmek. Dünya hayatı gaye olmak için değil, vasıta olmak için verildi. Bu vasıta istisnasız herkesi âhirete getirecek. Siz gelirken doğru yolda gelin, her şeye rağmen doğru yoldan ayrılmadan gelin.
(45) “GÖREVİN ÖĞÜT VERMEK. SEN DE ZORLAYICI DEĞİLSİN”
Bu âyette Kur’an Peygamberimizi muhatap alıyor. Kur’an’ı bilinçli okuyanlar bilir ki, bu tür âyetlerin tamamında muhatap, peygamberimize ümmet olan herkestir.
Bu âyet şu evrensel mesajı veriyor: Dinde zorlama yoktur. Velev ki olsaydı, bu yetki Peygamberde olurdu. Ona bile bu yetkiyi vermeyen Allah, onun dışında hiç kimseye de vermemiştir.
Zorlama ile öğütün aynı âyet içinde gelmesi de şu mesajı veriyor: Geçici etki istiyorsan, muhatabının sen varken yapan, sen yok yokken yapmayan, iki yüzlü biri olmasını istiyorsan zor kullan.
Kalıcı etki istiyorsan, öğüt ver.
Öğüdünün Kur’an’la verilmesinin özellikle altı çiziliyor. Bunun mesajı da şu: Verdiğin öğüdün referansı Kur’an olsun. Kur’an ve sünnetin ölçülerine uygun olsun.
Burada ölçüleri özetleyen şu iki âyeti öne çıkaralım.
Sen (insanları) Rabbinin yoluna(sevgi, ilgi, bilgi ve ikna dillerini kullanarak) hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla (dostların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir yol izleyerek) en güzel şekilde mücadele et...247
İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen (sana kötülük yapana; gönül kırmadan, rencide etmeden, tahrik etmeden iyilikle ve tatlı dille karşılık ver... kısaca) kötülüğü en güzel bir şekilde sav; işte o zamanseninle arasında (kin ve) düşmanlık bulunan kişinin sanki birdenbire sımsıcak bir dosta dönüştüğünü görürsün.248
Öğüt konusunda ayrıca Müddessir sûresinin 54-56 âyetlerinin tefsirine bakınız.
(1-45) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûre sana bana herkese çok şey dedi. Onlara yukarıda satır aralarında işaret ettik. Denilenlerden bir şeyi öne çıkarman gerekirse “Biz insana şah damarından daha yakınız.” diyen 16. âyeti öne çıkarıp kendine şu soruyu sorabilirsin: Bu yakınlığı anlamanın ve iman etmenin sonucu nedir?
Cevap: Allah’ın razı olmadığı her şeyin uzağında durma niyet ve gayretini ortaya koymaktır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Kur’an Beled sûresi üzerinden Mekke’deki ilk Müslümanlara “Dur yolcu!Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı! Düşün, altındaki binlerce kefensiz yatanı.” ifadesine benzer bir ifadeyle, bulundukları yerde geçmişte en zorlu imtihanların yaşandığını hatırlatıyor. Verilen mesaj şu: En değerli insanlar, en zorlu sınavlardan geçmişlerdir. Benzer bir değer kazanmak istiyorsanız, doğru yerdesiniz.
BANA NE DİYOR? “Allah katında Sahabeye yakın bir değer kazanmak istiyor musun?” sorusuna “evet” demek, “Bu bâki değeri kazanma uğrunda, gerekirse fâni olan her şeyden ayrılmaya hazırım ben” demektir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Yaşadığın Beldenin Mekke gibi değerli olmasını ister misin?
Beled, belde, şehir anlamına gelir. Burada “Beled” ile kastedilen, Mekke şehri. Kur’an, Mekke’yi model bir şehir olarak sunar ve orası için “Şehirlerin anası”249 ve “Emin belde”250 tabirlerini kullanır. Orayı model yapan içinde birçok güzel örnek barındırmasıdır. Nasıl, şehirlerde ki evler için, model ev KÂBE’dir. Nasıl şehirlerdeki insanlar için model insan Hz. MUHAMMED’dir (sav). Nasıl şehirlerdeki insanlar için model toplum ASHAB-I KİRAM’dır. Aynen öyle de bütün şehirler için de model BELED MEKKE’dir. Mekke’yi değerli yapan da zarf olduğu değerlerdir.
BANA NE DİYOR? Allah (cc) hangi şehirde yaşadığına bakmayacak, o şehirde, o ülkede sana verilen imkânlarla neler yaptığına bakacak. Hadi diyelim bir şey yapamadın, peki şu niyetle yaşadın mı; “Allah’ım seni sevmeyi ve sevdirmeyi, tanımayı ve tanıtmayı en büyük derdim ve davam eyle” Bu da yoksa o zaman sorarlar insana “Sen o şehirde niye yaşadın!” Eğer böyle niyet ve gayretin yoksa Kâbe’nin yanında evin olsa bile, sana faydası olur mu?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an semboller üzerinden mesaj verir. Sembolün “lafzı” bir zamanda, bir mekânda olabilir ama sembolün anlamı bütün zaman ve mekânları kuşatabilir.
12. âyette “Sarp yokuş” olarak ifade edilen “AKABE” Mekke civarında bir yerin adıdır. Ama Kur’an bu kelimeyi bir sembol haline getiriyor ve “İnsanın nefsine zor gelen her şeyin sembolü” olarak bizlere sunuyor. Sembolün kuşatıcı anlamına 13. âyette işaret ettik.
BANA NE DİYOR? 13. âyeti okuduktan sonra kendine sor: Benim Akabem ne?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
13.-16. âyetler arası: Bu yol “Bana ne” diyenlerin değil, “Bana ne düşüyor?” diyenlerin yürüyeceği bir yoldur.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (İlk Peygamberle başlayan tevhid mücadelesinin Son Peygamberle yeniden filizlendiği Mekke ismiyle anılan)Bu belde (ve bu beldede yaşanan zorluklar) şahit olsun,
2. (Ey Resûlüm! Son ve bütün insanlara gönderilen bir Peygamber olarak)Sen(de) bu beldedesin,
3. (Geçmişten bugüne, bu beldede doğan büyüyen ve senin gibi tevhit mücadelesi veren her anne) Baba ve (onlardan dünyaya gelen her) çocuk şahit olsun ki;
4. Biz (bu imtihan dünyasında, insanın terakkisi için ödül, mükâfat, başarı gibi her değere erişmeyi bir zorluğun aşılmasına bağladık.) insanı (da bu) zorluk (ve sıkıntılar) içinde (bunların üstesinden gelebilecek bir donanımda) yarattık.
5. (Kendini kendine yeter gören) İnsan (soyuna sopuna, malına mülküne güvenerek) hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
6. (Kimi zaman zevk, eğlence ve gösteriş için harcadığı parayı kastederek, kimi zaman da kendi yandaşlarına şirin görünme adına, batıl davası için yaptığı masrafları kastederek) Yığınla mal harcadım” diyor.
7. (Peki o, bütün bunları yaparken) Kendisini hiç kimsenin görmediğini (ve emanet olarak verilen o nimetlerden dolayı hesap vermeyeceğini) mi sanıyor?
8. (Bir düşünsün bakalım;) Biz ona (kâinatta yaratılan her şeyin üzerindeki tevhid delillerini görsün diye) iki göz vermedik mi?
(Yaratılanla, Yaratan arasında bağlantı kursun diye akıl, Yaratanı, yaratılan her şeyden daha fazla sevsin diye kalp vermedik mi?)
9. (Gördüğü inandığı hakikatlere şahitlik etsin diye) Bir dil ve iki dudak (vermedik mi?)
10. Ve Biz Ona (biri doğru, diğeri yanlış) iki yol göstermedik mi? (Doğru yolun neler kazandıracağını, yanlış yolun neler kaybettireceğini vahiy ve peygamber göndererek haber vermedik mi?)
ÖNCE KISA ÖZET
Sûre bizim şahitlik anlamını verdiğimiz yeminle başlıyor.
1-3 âyetlerde üzerine yemin edilen beldeyi, Peygamber Efendimizi, babayı ve çocuğu görüyoruz.
4. âyette “Bu yeminin konusu nedir?” sorumuzun cevabı veriliyor: Kebed/zorluk. Yani terakki, tekâmül, kendini gerçekleştirme ve kâmil insan olma yolculuğu…
5-7 âyetler, soyut akan metni hemen sıfatlarla somutlaştırılıyor: Bu somutlaştırmada “Kendini gerçekleştiremeyen bir insanın özellikleri nedir?” sorumuzun cevabı veriliyor.
8-10 âyetlerde imtihan dünyasında insana verilen donanıma işaret ediliyor.
Bu kısa özette ayrıca iniş sırasından buraya kadar olan sûreler de özetleniyor;
Peygamberimiz üzerinden “Yaratan Rabbin adıyla okuyan” ve bu okumanın sonucunda verilen her şeyin emanet olduğu bilinciyle yaşayan insan anlatılıyor,
5-7 âyetlerde de “Yaratan Rabbin adıyla okumayan” okumadığı için de “Hayat benim dilediğim gibi yaşarım” diyen insanın betimlemesi yapılıyor.
Baştan beri Allah’ın razı olmadığı sıfatlar üzerinden yapılan betimlemelerde dikkat çekici bir nokta var. Bütün betimlemeler Alak sûresinin 6. âyetini tefsir ediyor. Orada “(Yaratan Rabbin adıyla okumayan) İnsan azar(haddini aşar).” denmişti.
Sonraki sûre ve âyetlerde de azmanın örnekleri gösterildi.
Yine dikkat çekici bir nokta var.
Alak sûresinin 14. âyetinde oradaki olumsuz örnek üzerinden şu sorulmuştu: “O, Allah’ın (her şeyi) gördüğünübilmiyor mu?”
Burada da 7. âyette benzer bir soru geliyor: “Kendisini hiç kimsenin görmediğinimi sanıyor?”
Bu iki âyetin ortak mesajı şu oluyor: Bütün manevî bozulmaların temelinde Allah’ı yok sayma vardır. O’nun yok sayıldığı yerde, âhiret gününü yok sayan hesap verme şuurundan uzak yaşayan insanlar vardır.
Özetlersek, Kur’an baştan sona “Yaratan Rabbin adıyla okuyanları ve okumayanları” anlatıyor.
Bu özetten sonra ilk dört âyetin mesajını aşağıdaki başlıklarla açalım,
YERELDEN EVRENSELE MESAJ
Bu sûrenin ilk dört âyetinde dört şey öne çıkıyor:
Beled: İkinci âyette Peygamberimize “Sen bu beldedesin” dendiği için beled kelimesiyle ile ilk kastedilen yerin Mekke olduğunu anlıyoruz.
Peygamber: Peygamber Efendimize (sav) yapılan işaretle bu beldenin değerini taşından toprağından almadığını anlıyoruz. Bu belde değerini Allah’ın evini putlardan arındırmak isteyen, Beytullah’ın mesajını bütün dünyaya taşımak isteyen, bütün gönülleri Kâbe yapmak isteyen insanlardan alıyor.
Baba ve çocuk: Baba ve çocuk deniliyor ama isim verilmiyor. Yer Mekke olunca, Kur’an’dan Bakara sûresinin 127. âyetine kulak verince anlıyoruz ki;251 baba ve çocukla bize hatırlatılan iki şahsiyet var. Bunlar Hz. İbrahim ve İsmail. Onlar üzerinden tevhid ve teslimiyet öne çıkarılıyor.
Kebed: 4. âyet diyor ki, “Biz insanı kebed (zorluk, sıkıntı) içinde yarattık.” Bu zorluk üzerinden imtihan dünyasının dekoruna işaret ediliyor. Bu zorluğun üzerinde aşağıda ayrıca duracağız.
Bu dört şeyi bir araya getirdiğimizde yerele inen bu âyetlerin evrensele mesajı şu oluyor: Dünya imtihan dünyası; imtihan dünyasında şehirleri değerli yapan taşı toprağı değildir. Orada verilen mücadelelerdir.
Dünyanın neresinde tevhid mücadelesi veriliyorsa,
Dünyanın neresinde müminler gönülleri Kâbe yapma niyeti ile yaşıyorlarsa,
Dünyanın neresinde anneler, babalar çocuklarını bu niyetle büyütüyorsa,
Bilin ki, orası Mekke’dir. Bilin ki orası İbrahim’den İsmail’e, İsmail’den Son Elçiye kadar bütün Peygamberlerin tevhid ve teslimiyet mesajının seslendirildiği beldedir.
(4) İNSANIN ZORLUK (KEBED) İÇİNDE YARATILMASI NE DEMEK?
Öncelikle şunu ifade edelim, yerele inen ilk dört âyetin mesajını evrensel olarak anlamamızın sebeplerinden biri de bu âyettir.
Âyet “Biz geçmişten bugüne Mekke’deki insanları zorluk ve sıkıntı içinde yarattık.” demiyor.
Âyet imtihan dünyasının tamamını kuşatan bir dil kullanıyor.
Peki burada kastedilen zorluk nedir? Bu zorluğu iki şekilde anlayabiliriz.
Birincisi insan olmak zordur:
Bu dünyaya gelen her insan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Buna süreç dersek, bu süreç içinde her insan acıkır, çalışır, yorulur, sevinir, üzülür, kazanır, kaybeder, kavuşur, ayrılır…
Bunlar standart zorluklardır. Bunları inanan inanmayan her insan az-çok yaşar.
İkincisi Allah’ın razı olduğu insan olmak zordur.
Bağlam ile birlikte okuduğumuzda 4. âyette öne çıkan zorluk bu ikinci zorluk oluyor.
Bu zorluk doğduğun beldede sana varlık gayeni öğreten Peygamberin mesajını duymanla başlar.
Tefsir Usulümüzde (11) Peygamber Yasasında Peygamberleri niyet, hedef ve süreç öğretmeni olarak tanımlamıştık. Peygamberin (sav) Peygamberliğine iman eden her insan bu dünyaya geliş amacının “Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu” öğrenir.
Bu amaç en büyük amaçtır.
Bu dünyadaki diğer bütün amaçların kıblesi olan bir amaçtır.
Bu amaç hem niyettir hem de hedeftir.
Bu noktada Peygamber niyetten hedefe doğru giden yolda örnektir, öğretmendir, rehberdir.
Günümüzde 2 milyara yakın Müslümanın olduğu bir dünyada “Ben Müslümanım” diyen her insan farkında olarak veya olmayarak bu niyeti ve hedefi ilan eder.
Bu iki milyar insan içinde niyetin ve hedefin farkında olan insanlar bu niyetle yaşamanın zorluğunu hissederler.
Mesela bir Müslüman dese ki,
Benim hedefim: Peygamber Efendimiz (sav) gibi yaşadığım beldede ahlakı en güzel olan örnek insanlardan biri olmak.
Bu hedefe giden yolda hayatım boyunca asla yalan söylemeyeceğim, dürüstlüğüme zarar verecek hiçbir şey yapmayacağım.
Burada duralım ve sadece bir ömür boyunca bu sözün arkasında durmanın zorluğunu düşünelim.
Günümüzde bu sözün arkasında değil bir ömür, bir ay, bir hafta bile duramayanların varlığını görünce bu işin zorluğunu anlıyoruz.
İyi insan olmak ve bir ömür iyi kalmak,
Dürüst insan olmak ve bir ömür dürüst kalmak,
Müslüman olmak yani Allah’ın yasalarına teslim olmak ve bir ömür teslimiyet bilinciyle yaşamak zordur.
Peki, bu zorluğu hafifleten nedir? Bu zorluğu katlanabilir hale getiren nedir?
İmandır; terakki etmek, tekâmül etmek, kendini gerçekleştirmek bunların sonucunda iyi insan olma gibi değeri kazanmaktır. Bunu kazanınca Allah’ın rızasını kazanmaktır. Onu kazanınca, bu kazancı, adına cennet denilen ödülle taçlandırmaktır.
Özetlersek, Allah’ın rızasını kazanmak bu dünyadaki en yüksek ve en kalıcı değerdir. Bu değerin bedelini ödemek zordur. Ödenecek bedeller listesinde olmazsa olmaz iki bedel vardır. Biri etrafına güven veren dürüst bir Müslüman olmak, diğeri de “infak”. Dürüst olmaya yukarıda işaret ettik. İnfaka da aşağıda 12. âyette geçen “sarp yokuş/akabe” nedir? sorusunun cevabında değineceğiz.
(5-7) İNSAN AZAR
Kur’an’ın kendi kendini açıklama/tefsir etme özelliği var. Bu özelliğin çok sayıdaki örneklerinden birini bu âyetlerde görüyoruz. 5-7 arası âyetler Alak sûresindeki (6) “(Yaratan Rabbin adıyla okumayan) İnsan azar(haddini aşar).” âyeti açıklıyor.
Orada azma sebebi olarak insanın kendini kendine yeter görmesi öne çıkarken, burada “Hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini” zannetme gibi bir aldanmışlık öne çıkıyor.
“Aldanmışlık” diyoruz, çünkü ölüm denilen gerçek karşısında, şu ana kadar herkes mağlubiyet yaşarken, ölümü yenmiş edasıyla konuşmak ve yaşamak tam bir aldanmışlıktır.
6. âyetteki “Yığınla mal harcadım” ifadesi de bu aldanmışlığın arkasındaki sebebi gösteriyor. Bu sebep: Allah’ın verdiği nimetlerin emanet olduğunu unutma, hayat benim dilediğim gibi yaşarım, mal benim dilediği gibi harcarım anlayışı ile yaşamak.
Özetlersek, genelde bütün azma ve sapmaların arkasında tevhid bilincinden uzaklaşma, nimetin emanet olduğunu unutma gibi nedenler var.
(8-9) DONANIMA İŞARET
Burada yine Kur’an’ın kendi kendini açıklayan bir kitap olma özelliğine örnek verelim.
Alak sûresinde “iki oku emri” vardı;
Birinci okuma emri insanın alaktan yaratılan biyolojik yanına yönelik demiştik.
İkinci okuma emri insana yapılan manevî ikramlara; başta akıl olmak üzere iç donanımına yönelik bir okumaydı.
Orada Allah’ın insana kalem ile yazmayı öğretmesinden ve bilmediği şeyleri öğretmesinden bahsedildi.
Burada iki gözden bahsediliyor. Burada iki göz; insanın duyma, tatma, koklama ve deri ile hissetme gibi aklın dış âlemdeki verileri almasında aracı olan tüm duygulara işaret ediyor.
Burada bir dil iki dudak ise, insanın aldığı verileri işledikten sonra onları hayatın içinde bilgi olarak kullanmasına işaret ediyor.
Bu iki işaret de şu gerçeğe işaret ediyor: Allah akıl sahibi her insana imtihan dünyasında başarılı olabilmek için gereken donanımı vermiştir.
Özetlersek, doğru yoldan sapmanın haklı hiçbir mazereti yoktur.
(10) İKİ YOLU ANLATMAK İÇİN SEÇİLEN KELİME: “NCD”
“Ve Biz Ona (biri doğru, diğeri yanlış) iki yol göstermedik mi?”
Arapçada yol manasına gelen (sırat, tarik, sebil..gibi) kelimeler varken, burada neden “necdeyn” ifadesi seçildi.
“Ncd” kökünden gelen kelimelere yakından baktığımızda bu kelimede dağın tepesi gibi yüksek, belirgin olma, uzaktan fark edilebilir olma gibi anlamları görüyoruz. Bu anlamlardan şunu anlıyoruz: Burada anlatılan yol belirgin bir yol. Çok derin bilgi sahibi olmadan bile yola bakılsa yolun üzerindeki alametlerden yolun iyi mi kötü mü, doğru mu yanlış mı olduğu kolayca anlaşılabiliyor.
Yani burada gösterilen yol; siyah beyaz gibi net fark edilen iki yol.
Birinde “Yaratan Rabbin adıyla okuyanlar”, bu okumanın sonucunda her nimetin emanet olduğunu bilenler yürüyor,
Diğerinde “Yaratan Rabbin adıyla okumayıp”, hayata “benim” diyen ve dilediği gibi yaşayanlar yürüyor.
(7-8) “GÖRME” ÜZERİNDEN VERİLEN İNCE MESAJ
İnce mesajı 7. ve 8. âyetlerde görüyoruz.
7. âyette Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?
8. âyette biz ona iki göz vermedik mi?
Bu iki âyet de soru cümlesi olarak aklı muhatap alıyor. Görme organına vurgu yaparak, bu konu üzerinden insana “bir düşün” mesajı veriyor.
İnsan düşündüğünde şunu anlıyor:
Görme organını veren Allah’ın insanın ne gördüğünü bilmemesi, duyma organını veren Allah’ın insanın ne duyduğunu bilmemesi mümkün olabilir mi?
Tatma, dokunma, koklama gibi özellikleri insana veren Allah’ın insanın tattıklarından, dokunduklarından ve kokladıklarından haberi olmaması düşünülebilir mi?
Özetle, bu âyetler şu mesajı veriyor: Gözü veren Allah senin her yaptığını görendir. Kulağı veren Allah her duyduğunu bilendir. Madem öyle bu gerçekleri bilerek yaşa.
11-20 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. (Haber verdik) Fakat o, (insan doğasında var olan, kolayı zora, peşini sonra verilecek olana tercih etme meylinin bir sonucu olarak önünde zorluk ve zahmet arkasında rahmet olan) bu sarp yokuşu aşmak için (hiçbir) girişimde bulunmadı.
12. (Peki) O sarp yokuş nedir bilir misin?
13. (Adı Akabe olan bu sarp yokuş; nefse zor gelen her şeyin sembol ismidir.) Köleazat etmek (bu sarp yokuşlardan sadece bir tanesidir. Asıl sarp yokuş; kişinin başta kendi nefsi olmak üzere, mala mülke, servete, şöhrete, makama, mansıba, zevke, keyfe kul köle olmuş nefisleri özgürlüğüne kavuşturmaktır.)
14. (Bu özgürlüğün bir yansıması, mutlu edince mutlu olma ahlakının bir tezahürü olarak; Açlık ve) Kıtlık gününde (fakir ve sahipsiz kimseleri) doyurmaktır;
15. Akraba olan (veya olmayan) bir yetime,
16. Veya (dünyanın neresinde olursa olsun ırk, din, dil, cinsiyet farkı gözetmeksiniz) Hiçbir şeyi olmayan yoksula (yardım etmektir.)
17. (Bunlarla beraber) Ayrıca (her devirde) iman edip birbirlerine (hakkı,) sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.
18. İşte bunlardır (amellerini imanlarına şahit kılanlar. İşte bunlardır) kitaplarını sağından alacak bahtiyarlar.
19. (Sarp yokuşu aşmak yerine, kolayı seçip, inişi tercih ederek) Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar (kendilerine de, başkalarına da faydası olmadığı için, amel defterleri) soldan verilecek bedbahtlardır.
20. (Bunların cezası) Kapıları sımsıkı kapatılmış cehennem ateşinde yanmaktır.
(11-16) “SARP YOKUŞ NEDİR?” … İNFAKTIR, VERMEKTİR
Sarp yokuşun ne olduğuna âyetin mealindeki parantez içi açıklamalarda değindik. Şimdi onları genişletelim.
Âyeti yüzeysel okuyan herkes burada sarp yokuştan kastedilenin fiziki bir yokuş olmadığını anlıyor. Burada Kur’an bir kere daha âyetlerini âyetleriyle açıklama yöntemini kullanıyor.
Bu âyetler 4. âyeti (Biz insanı kebed/zorluk içinde yarattık) açıklıyor. Bu açıklamayı dikkate aldığımızda 4. âyeti “Biz insanı sarp yokuşları aşması için yarattık” şeklinde de anlayabiliriz.
Bu âyetleri daha önce İnşirah sûresinde geçen “Her zorluk ile birlikte bir kolaylık vardır.” âyetiyle birlikte anlamak da mümkündür.
Burada sarp yokuş “zorluk” olurken, “kolaylık” bu yokuşu aşmanın ardından gelen iyi insan olma ve cennet gibi ödüllere işaret ediyor.
11-16 arası âyetlerin konusu infak/vermek.
Kur’an 11-16 âyetlerde bazı iyilik örnekleri üzerinden insanların muhtaç insanlara yardım etmesinden bahsediyor.
Ama bunu yaparken, yapılanların imanla bağlantısını kurup, Allah yolunda verme/infak etme başlığı altında saymıyor. Onu 17. âyette yapıyor.
Bu âyetlerde ifadeyi özellikle genel tutuyor. Buradan şunu anlıyoruz: Kur’an dolaylı olarak diyor ki, sürekli kendini düşünen bencillerden olmayın. İyilik yapmak insan olmanın gereğidir.
Kur’an bu dolaylı anlatımıyla, bu sûrenin 6. âyetinde sürekli çıkar amaçlı, sürekli menfaatini gözeterek “Yığınla mal harcadım” diyen bencil insana bir gönderme yapıyor.
Âyete daha geniş bir açıdan bakarsak, bu dünyanın dekorunda fayda vermek var. Yani yaratılan her şey fayda vermek için yaratılmış; güneş ışığını, inek sütünü, arı balını veriyor... Etrafımıza baktığımızda ekosistemde ne varsa ya doğrudan ya da dolaylı olarak insana fayda veriyor.
Bu fayda üzerinden insana verilen mesaj şu: Ey insan! Bu dünyada hiçbir şey bencillik yapmıyor. Senin dışında her şeye sana fayda veriyor. Sen de bencillik yapma. Başkalarına fayda ver. Bil ki, başkalarına fayda verdiğinde, kendine de en büyük faydayı vermiş olacaksın.
Burada fayda başlığı altında sayılanların tamamı örnek bir anlatım. İçinde yaşadığımız toplumda, insanların öncelikli ihtiyaçları neler ise onlar öne çıkabilir.
Burada anlatılan iyilik çeşitlerine, aşağıda güncel bir bakış açısı ile değineceğiz.
(13) KÖLELİK SORUNUNA İSLAM’IN BAKIŞI NEDİR?
İniş sırasında bu âyet kölelik konusunun önümüze çıktığı ilk yer. Köle ifadesi genelde erkek köleler için kullanılırken, cariye ifadesi de kadın köleler için kullanılıyor.
Kölelik konusunda öncelikle bilmemiz gereken şeylerden biri de İslam dininin bu sorunun/problemin kaynağı olmadığı, bu sorunu 7. asırda Arap toplumunda önünde hazır bulunduğu gerçeğidir.
Bu sorun, o gün sadece Arap toplumda yoktu; savaşların, işgallerin, kervan basmaların, insan kaçırmaların çok yaygın olduğu bir dünyada her ülkede görülen sorunlardan biriydi. Esirler için üç seçenek vardı; ya ölecek, ya esir takasında kullanılacak, ya da köle pazarında satılıp, onu satın alan efendiye hizmet edecekti.
O gün için önemli bir ticaret merkezi olan Mekke’de yaygın olan ticaret türlerinden biri de köle pazarlarında köle ticaretiydi. Mekke’deki kölelerin büyük çoğunluğu bu şekilde sahiplenilen insanlardı.
Bu tespitten sonra başlıktaki sorunun cevabını gelirsek, İslam iniş sırasında bu konuya öncelik vermekle şu mesajı veriyor: “Kölelik benim sorunlar listemde en başta gördüğüm sorunlardan biridir. Eğer iyi bir insan olma yolunda sarp yokuşu aşmak istiyorsanız, insanlıkla bağdaşmayan bu sorunun çözümü için adım atın.”
Özetlersek, Peygamber Efendimizin (sav) bu âyetin inişinden son âyetin indiği güne kadar, kölelik konusunda attığı bütün adımlar bu sorunu sıfırlamaya yönelikti. Ama sorun büyüktü. Konuya tedrici olarak yaklaşmak gerekiyordu. 23 yılda sıfırlanamadı ama bu konuda vahyin rehberliğinde hareket eden Peygamber Efendimiz (sav) İslam’ın bu konudaki niyetini ve hedefini ortaya koydu. Bu konudaki uygulamaları ile “İslam’ın inşa ettiği dünyada kula kulluğa yer yoktur.” mesajını verdi
İslam’ın bu konuda niyet ve hedefi çok net olmasına rağmen, Peygamber Efendimizden sonraki tarihi gelişmeler bu işin sıfırlanması yönündeki adımları yavaşlattı.
(14-16) ZEKATIN GÜNCELLENMESİ
Bu âyetler burada farz olan zekat başlığı altında verilmiyor. Ama daha önce de ifade ettik, Mekke’deki bütün verme teşvikleri Medine döneminde farz olacak zekata hazırlık amaçlı yapılıyor.
O yüzden bu âyetleri zekat başlığı altında değerlendirmek de mümkün. Biz zekat konusunu hem Tefsir Usulümüzde (27) İnfak Yasası altında hem de Farklı Bir Açıdan İslam kitabımızda (sayfa 259) zekat başlığı altında geniş olarak açıkladık. İslam kitabımızda zekatın özünün günümüze uyarlanması hakkında geniş değerlendirmeler yaptık.
(18-19) KUR’AN’DA SAĞCILIK SOLCULUK VAR MIDIR?
Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde siyasi partiler için temsil ettikleri görüşler nedeniyle sağcı ve solcu nitelemesi yapılıyor veya onlar kendilerini bu şekilde tanımlayabiliyor.
Bu tanımaların tarihi geçmişine bakılabilir, o geçmişten iz sürerek Kur’an’daki sağ sol ifadeleri ile bağlantılar araştırılabilir ama burada şunu net bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor: Kur’an’ın indiği zaman dilimi itibarıyla günümüz anlamında bir sağcı solcu ayrımı dünyanın hiçbir yerinde yoktu.
O gün de ondan önce de dünyanın birçok ülkesinde sağın soldan üste görülmesi, sağın aziz, solun zelil olarak değerlendirilmesi gibi geleneksel uygulamalar vardı.
Mesela zengin olan veya yönetici konumunda olan insanlar değer verdikleri kişiler için “o benim sağ kolum” derken, değer vermedikleri kişiler için de “o benim sol kolum” ifadesini kullanıyorlardı.
Kur’an bu âyetlerde geleneğin ve kültürün dilini tercih etti.
Tamamen konjonktürel olan bir durumu, tarihi arka planından bağımsız olarak günümüze getirmek ve Kur’an’ın sağ-sol ifadeleri üzerinden günümüz partilerini ve o partilere taraf olan insanları değerlendirmek Kur’an’dan onay almaz.
Özetlersek, Kur’an için niyetler ve o niyetlerin şahidi olan ameller önemlidir.
ARA BİLGİ: Kur’an’da kitapları sağdan ve soldan verilecek insanlardan bahsedilirken, bu konunun en fazla öne çıktığı sûre Vakıa sûresidir. Biz 17. ve 18. âyetlerde geçen Ashabu’l-meymene ve Ashabu’l-meşeme ifadeleri ilgili açıklamaları o sûrede geniş olarak yapacağız.
(18-20) SARP YOKUŞLA BİRLİKTE SONUÇ EĞİTİMİ
Sonuç eğitimi sûrenin sonunda bir kere daha karşımıza çıkıyor. Daha önce ifade ettik, bu dünyada başımızı sağa sola çevirmeye, bir şeye bakmaya ve bakmamaya tercih dersek, tercih yapmadığımız an neredeyse yok gibidir.
Kur’an’da geçmiş ve gelecek üzerinden verilen sonuç eğitimi “Neden bu kadar çok karşımıza çıkıyor?” sorusunun öncelikli cevabı yaptığımız tercih sıklığıdır.
Kur’an hayat kitabı; hayatın rehber kitabı olduğu için tercihlerimizi, sonuçlarını düşünerek yapmamızı istiyor.
Bu âyetlerde tercih yapan her insana verilen mesaj şu: Âhirette kitabını hangi taraftan almak istiyorsan, tercihlerini ona göre yap. Allah’ın razı olmadığı tercihleri yaparsan kitabını soldan alacak ve kendini cehennemde bulacaksın. Bu sonucu yaşamak veya yaşamamak şu an ki tercihlerine bağlı.
(1-20) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûreyi baştan sona kendine hitap ediyor gibi okuyabilirsin. Böyle okuduğunda şöyle anlayabilirsin;
Hangi beldede yaşarsam yaşayayım orası bana şahit olacak,
O belde de kendisini örnek aldığım peygamberim ahirette bana şahit olacak,
Beni dünyaya getiren anne-babam, benden dünyaya gelen çocuklarım bana şahit olacak,
Bunların yanında ben bana şahit olacağım; elim ayağım, gözüm kulağım, dilim dudağım da bana şahit olacak…
Ve her şeyden önemlisi Allah benim her ânımın şahidi olacak…
Bütün bunların şahit olacağını anlamak büyük bir farkındalıktır. Bu farkındalığın sağlaması, önündeki akabeyi aşma yolunda onların aleyhte şahitlik yapacağı her şeyden sakınmaktır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. 15. âyet mü’minlerin içinde bulunduğu durumu haber veriyor. Artık dışarıda varlıklarından rahatsız olan, bu rahatsızlıklarını dışa vurup, onlar için tuzaklar kuran müşrik bir dünya var. Ama dikkat edin, sûre 17 âyetlik dersin, sadece son 2 âyetini dışarıya yani Mekke’nin sıcak gündemine ayırırken, 15 âyetiyle sahabenin iç (tefekkür, bilinç) dünyasını inşâ ediyor.
BANA NE DİYOR? Sürekli dışarıdaki gündemi takip eden ama kendini yetiştirmeyi ihmal eden, Kur’an’la kendini aydınlatamayan insanlardan model insan olmaz. Onlarla şartları sürekli zorlaşan uzun yollara çıkılmaz. Onlar yük almaz, aksine yük olabilir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Târık kelimesi, “Gece gelen konuk” anlamına gelir. Sabahı müjdelediği için sabah yıldızına da Târık adı verilmiştir. Sûrede Târık vahyin sembolüdür. Sembol olduğunu kabul ettiğimizde, sema ve Kur’an birer şahit oluyor ve birlikte şu mesajı veriyorlar. Sema şahit olsun, o semadan inen cahiliye karanlığını delen, insanlığa cahiliye karanlığının ardından Medine sabahını müjdeleyen Kur’an şahit olsun ki, inen vahiy insanın içine inerse, içine sinerse sonra da bir davranış elbisesine dönüşür ve güzel ahlak olarak görünürse, o elbisenin adı takva elbisesi olur.
BANA NE DİYOR? Gece karanlığında teheccütle yol alan bir Târık olabiliyor, yanına yeni Târıklar bulabiliyorsan bulunduğunuz yerde sabah yakındır.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bizi Koruyan Biyolojik Koruma Kalkanlarımız Nelerdir?
4. âyet: “Hiçbir insan yoktur ki, üzerinde koruyucu olmasın” diyor. Allah her varlık için bir veya birden fazla koruyucu koymuştur. En genelde, dünyamız atmosfer tarafından korunur. Her meyve kabuğu ile korunur. Her cenin rahim içindeki üç kat örtüyle korunur.
Her insan bedeni savunma duvarları ile korunur; ilk koruma duvarı derimizdir. Burun içindeki koruma sistemi, solunum yoluyla giren mikroorganizmaların % 80-90’ını emer. Bir koruma sistemi de mide asidimizdir. Her şeye rağmen yiyecekler yoluyla midemize kadar giren mikropların tamamı olmasa bile büyük bölümü bu asit kazanında ölür. Kanımızda bulunan akyuvarlarımız da bu savunmaya destek verir. Bir milimetre küp kanda 6.000-9.000 arasında bulunur. Kandaki bir başka savunma duvarı lenfositlerdir. Bunlar daha çok akyuvarlar içinde bulunur. Kemik iliğinden üretilir. Lenfositler günde birkaç defa vücutta bulunan yaklaşık 36-37 trilyon hücreyi kontrol eder. Bunların içinden hasta ve yaşlı olanları yok ederler. Vücudumuzu dünyaya benzetirsek,36-37 trilyon nüfusu olan bir dünyada lenfositler 1 trilyon sağlık görevlisidir. Vücudumuzdaki hücreleri birer insan gibi düşünürsek vücudun nüfusu dünya nüfusundan kat kat fazladır. İşte böyle bir ülkede günde birkaç defa sağlık taraması yapılır.
BANA NE DİYOR? İçinde bulunduğun beden denen kalenin bu kadar iyi korunması, Allah’ın sana verdiği değerin bir göstergesidir. Peki, sen de Allah’ın değer verdiği, seni O’nun katında değerli bir kul yapacak manevî değerleri koruyor musun?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
15., 16. âyet: Onların sizin aleyhinizde yaptıkları planlara, kurdukları tuzaklara aldırmayın. Bütün tuzakları, kuranların aleyhine çevirebilecek bir kudretin sahibi olan Allah’a tevekkül ederek yola devam edin.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-17 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Dünyanın koruma kalkanı olan) Gökyüzü ve (gecenin karanlığında gelen) Târık şahit olsun,
2. Târık’ın ne olduğunu (niçin geldiğini) bilir misin sen?
3. (O sembolik yönüyle, Kur’an âyetlerini temsil eden, cahiliye karanlığını) Delen (Mekke gecesinin biteceğini, Medine sabahının geleceğini haber veren bir) yıldızdır.
(Evet, bu yıldız ve gökyüzündeki bütün yıldızlar şahit olsun ki; dünyayı atmosferle koruyan Allah, insanı korumasız bırakmamıştır.)
4. Hiçbir insan yoktur ki (maddî-manevî açıdan) üzerinde bir koruyucu olmasın. (Bu koruyucu maddî yönüyle vücudun bağışıklık sistemi olurken, manevî yönüyle bir melek ve o melekten ilham alan, adına vicdan ve sağduyu denilen akıl mantık gibi denetim mekanizmaları da olabilir.)
5. İnsan (onu seven, onu maddî manevî koruyucularla bu dünyaya gönderen Rabbini tanımak için önce) neden (ve nasıl) yaratıldığına bir baksın:
6. O (erkek üreme organlarından) atılan (ve adına sperm denen) bir sudan yaratıldı.
7. (Bu su) Omurgaile kaburga kemikleri arasından çıkar. (Kadındaki yumurta hücresiyle birleşir ve muhteşem bir sığınak ve korunak olan ana rahmine yerleşir.)
8. (İkinci yaratılışın en güçlü şahidi olan bu ilk yaratılış, lisan-ı haliyle şöyle der:) Şüphesiz (İnsanı yoktan var eden, basit bir damla su iken onu insan haline getiren) Allah(öldükten sonra) onu tekrar diriltmeye (de)Kâdir’dir.
9. (Dirildiği gün, bütün) Sırların orta yere çıkarılacağı (gündür. O) gün (insan büyük bir mahcubiyet ve pişmanlık yaşar.)
10. Artık onun (onu bu durumdan kurtaracak) ne (bir) gücü vardır, ne (de bir) yardımcısı.
(Yaratılan her şey, Allah’ın her şeye Kâdir olduğuna şahittir. İşte onlardan ikisi;)
11. (Allah’ın yarattığı bir sistemle) Dönüşlü olan (dönüşlü olduğu için de, ısıyla yükselen buharı uzaya bırakmayan, onu yağmura dönüştürüp tekrar toprak ve denizle buluşturan) gök şahit olsun,
12. (Gökten inen suyu bağrına alan, yemyeşil filizlerin çıkması için) Yarılan yer şahit olsun,
13. Şüphesiz (bu Kur’an, vahye göre iyi ve kötü, hayır ve şer olanı) ayırt eden (okuyup yaşayanlara da, hakkı batıldan ayırma şuurunu kazandıran ilahî) bir sözdür.
14. O (üzerinde düşünmeden, mesajı anlaşılmadan öylesine okunup geçilecek) boş bir söz değildir.
15. (Aslında belli etmeseler de, müşrikler onun boş bir söz olmadığını en iyi bilenlerdi. O yüzden iman edenleri Kur’an’dan uzaklaştırmak için) Ha bire (planlar yapıp) tuzak kuruyorlar.
16. (Hiç endişeniz olmasın.) Ben de tuzak kuruyorum. (Hem de öyle bir tuzak ki, onların kurdukları bütün tuzakları boşa çıkaracak bir tuzak...)
17. (Ey Resûlüm!) Sen (yapman gerekenleri yaparken, bu arada) kâfirleresüre ver; sadece kısa bir süre... (Yakın bir gelecekte, sizi durdurmak için yaptıkları her hamlede hüsran yaşadıklarında, onların tuzaklarının nasıl boşa çıktığını göreceksin.)
(1-17) SEN AZ ÖNCE TÂRIK SÛRESİNDE NE OKUDUN?
Başlık ilginç. Bir gerçeğin farkına vardırma adına sizin de bu sûreyi okuyan birine başlıktaki soruyu sormanızı tavsiye ediyoruz.
Özelde bu sûreyi genelde bütün Kur’an’ı okuyanlardan bazıları zannediyor ki, bu kitabı gönderen “bu kitap okunsun” diye gönderdi ve bu zannın sonucu olarak sadece bu kitabı okuyorlar ve yine zannediyorlar ki, sadece bu kitabı okumanın sevabı var.
Bu ifadelerimizi bu sûrenin âyetleri üzerinden açalım.
Soru şuydu “Sen az önce Târık sûresinden ne okudun?”
Cevap: “Ben az önce gökyüzünden, yıldızdan, insanın yaratılışından, dönüşlü gökyüzünden (güneşten, buharlaşmadan, buluttan, yağmurdan), yeryüzünden (tohumdan, bitkiden) bahseden bir sûre okudum.”
Soruyu bir kere daha soralım “Sen az önce ne okudun?”
Ben az önce Astronomi ve onun alt dalları olan Astrofizik, Astrojeoloji, Astrokimya, Astrobiyloji…
Ben az önce Tıp, Anatomi, Genetik, Üroloji, Jinekoloji, Embriyoloji, Fertilite, Fetoloji, Perinatoloji, Histoloji, Biyoloji, Biyokimya…
Ben az önce Metaroloji, Klimatoloji, Hidroloji, Jeoloji, Pedoloji, Mineroloji, Botanik, Biyoloji…
Ben az önce bu ilimlerin araştırma ve inceleme sahasına giren konulara işaret eden bir sûre okudum.
Ben az önce Kur’an âyetlerini okudum. Âyetin işaret manasına geldiğini bildiğim için gerçekte Kur’an okumanın, onun işaret ettiği kâinat kitabını okumak olduğunu anladım.
Ben az önce Allah’ın indirilen âyetleri üzerinden, yaratılan âyetlerini okudum,
Şimdi soralım: Kur’an’dan Tarık sûresini okuyan birine “Sen ne okudun sorusunu?” sorsak ve bu cevapları alsak, bu cevaplar doğru mudur?
Bu cevaplara “Eksiği var şunları da ilave edelim.” denilebilir ama kimse bu cevaplara “yanlış” diyemez.
Bu durumda Kur’an okumak,
Eserin sahibinin eserine işaret ettiği,
Eserin sahibinin vaadlerine eserini şahit yaptığı bir kitabı okumaktır.
Bu durumda Kur’an okumak ne kadar önemli ve gerekliyse onu açıklayan, onun mesajının doğruluğuna şahitlik yapan yaratılan âyetleri okumak da en az onun kadar önemlidir ve gereklidir.
Özetlersek, dileriz bir gün dünyanın her yerinde her Müslüman “Sen az önce ne okudun?” sorusuna eksiklerini tamamlayarak bu ve benzeri cevapları verir…
1-4 ÂYETLERİN TEFSİRİNİ BİRAZ FARKLI YAPACAĞIZ
Kur’an âyetlerinde genelde şöyle bir özellik var: Cenab-ı Hak bazı âyetlerde anlam aralığını daraltıyor ve dolaylı olarak diyor ki: Bu âyetlerden bunları anlamanızı istiyorum.
Bazı âyetlerde ise anlam aralığını çok geniş bırakıyor. “Bu âyetlere çok geniş anlamlar yükledim, bu âyetleri paket yaptım, her asra ayrı bir mana hediyesi gönderdim.” diyor.
Tarık sûresi de genelde Mekke’de inen diğer bütün kısa sûreler gibi anlam zenginliği ve mesaj yoğunluğu çok fazla olan sûrelerden biri. Bu zenginliğe dikkat çekmek için 1-4 âyetler için farklı bir değerlendirme yapacağız.
Önce Şahitle, Şahitlik Edilen Konu Arasındaki İlişkiye Bakalım
1-3 âyetlerde üzerine yemin edilen; şahit gösterilen sema ve yıldız var. 4. âyette de şahitlerin şahitlik ettiği bir konu var.
Normal şartlarda bu şekilde gelen bütün âyetler için genel değerlendirmemiz şu oluyor: Allah (cc) Gökyüzü, güneş, ay, yıldız gibi yaratılan âyetleri, indirilen âyetlerde geçen konuların şahidi yapıyor ve bunun üzerinden şu mesajı veriyor: “Kâinatı yaratan kim ise, bu kitabı gönderen de O’dur. İndirilen âyetlerin doğruluğu yaratılan âyetlerin doğruluğuna şahittir.”
Bu tespitimiz Kur’an’da şahitlik yapan bütün kasem/yemin âyetleri için geçerlidir. Buna genel değerlendirme dersek, bir de özel değerlendirme var. O da şu: şahitlik edenle edilen konu arasındaki bağlantı.
Bu bağlantıyı bulmak için soralım,
Yıldızla, koruyucu arasında bağlantı var mı?
Yani 1-3 âyetlerde bahsedilen Tarık yıldızı ile 4. âyette bahsedilen “Her insan üzerindeki koruyucu” arasında bir bağlantı olabilir mi?
Önce şunu ifade edelim. İlk tefsirlerden günümüze kadar bu koruyucunun kim olabileceği konusunda çok farklı yorumlar yapılmış. Biz de mealimizde benzer yorumlar yaptık.
Biz şuna inanıyoruz: Bu tür yorum genişliğine izin veren âyetlerde bu yorumların hepsinin az-çok doğru olma ihtimali vardır.
Burada âyetin ruhuna en uygun yorum hangisi olabilir ona bakacağız.
Bu yorumu bulmak için soralım, genelde yıldız, özelde Tarık yıldızı 7. asırda yaşayan Arap toplumu için ne ifade ediyordu?
Cevap: Yıldızlar özellikle de Târık gibi gece çok parlak bir şekilde gökyüzünde kendini fark ettiren yıldızlar Araplar için çok önemliydi.
Malum Mekke’nin etrafı kayalık ve çöldü. Uzun yolculuğa çıkan kervanlar için gökteki yıldızlar pusula görevi görüyordu. Karanlık gecede yıldız demek, bir sürü yanlış yol içinde doğru yolu ve yönü gösteren rehberdi.
Yani yıldız demek (doğruyu yanlıştan ayırmada yardımcı olan) Faruk demekti.
7. asırda Târık yıldızının bir Mekkeli için ne anlama geldiğini tespit ettikten sonra, 4. âyete bakalım ve soralım insanı koruyan nedir?
Cevap: İnsanda var olan bütün donanım sökülen takılan bir donanım olsaydı, neyi alsaydık, insan doğruyu yanlıştan ayıramaz hale gelir ve kendini bir yanlışa karşı koruyamazdı?
Bu sorunun cevabı akıldır. Başında akıl olmayan insan, zifiri karanlıkta pusulası olmayan gemi gibidir.
Bu açıklamadan sonra 1-4 âyetleri şöyle okuyabiliriz: Yaratılan âyetlerden gökyüzü şahit olsun, gökyüzündeki pusulalar, rehberler şahit olsun ki, biz her insana -vahyin rehberliğinde kullandığında- onu yanlışa düşmekten, yanlış yollara gitmekten koruyacak akıl nimeti verdik.
Âyetin böyle anlamaya da müsait olduğunu düşünüyoruz.
Şimdi bu anlamı merkeze alarak, diğer âyetlere bakalım.
(5-14) İNSAN VAHYİN REHBERLİĞİNDE HAREKET EDEN AKLIYLA BAKSIN
Kur’an’da “İnsan neden yaratıldığına bir baksın.” Şeklinde gelen tüm âyetleri arka planıyla birlikte değerlendirdiğimizde şöyledir.
(Yaratan Rabbin Adıyla Kur’an Okuyan) İnsan (vahyin rehberliğinde hareket eden aklıyla) neden ve nasıl yaratıldığına baksın.
Böyle bakmazsa ne olur?
Cevap: Aklın koruyucu özelliği aktif olmaz. “Yaratılan her şeyle, yaratıcı arasında bağlantı kursun” diye verilen akıl, adına “bilimsellik” der ve gider tabiatla, tesadüfle bağlantı kurar.
2 + 2 = 7 deme yanlışından insanı koruyan kimdir? Akıldır.
Gül resmini ressamın yaptığını söyleyen ama gülün kendisini “tabiat yarattı” diyen insanı bu büyük yanlıştan korumayan nedir? Akıldır.
Akıl vahyin rehberliğinde hareket etmediğinde, ebedi hayatı kaybetme gibi büyük bir yanlışın sebebi olur.
Aklı bu şekilde anladıktan sonra diğer âyetlere kısaca bakalım.
6. 7. âyetlerde insanın yaratılışına yakından bakan akıl, 8. âyette insanı yoktan yaratan Allah’ın bir kere daha yaratmaya kâdir olduğunu anlıyor.
9. âyeti okuyunca akıl, dirildiğinde ortaya dökülecek sırlarını hatırlıyor. Kendini âhirette mahcup edecek ne varsa, geçmişe dönük tevbe yaparken, geleceğe dönük olarak daha dikkatli yaşıyor.
10. âyeti okuyunca aczini anlıyor.
11-14 âyetleri okuyunca yaratılan âyetlerin indirilen âyetlere şahitliğine bir kere daha tanık oluyor ve şöyle diyor: Bu Kur’an asla boş bir söz değildir. İnsan sözü olması hiç mümkün değildir.
(5-7) ATEİSTLERİN “BİLİMSEL DEĞİL” DEDİKLERİ ÂYETLER
Bazı ateistlerin iddiası şu: “Kur’an Allah’ın kelamı değildir. Muhammed bin Abdullah’ın 7. asrın bilgi seviyesinden yazdığı basit ve içinde bilimsel konularda tutarsızlıklar olan bir kitaptır.”
Bu iddia için delil gösterilen âyetlerden biri de buradaki âyetler.
Bu sûreye gelene kadar bu iddiaya doğrudan ve dolaylı cevaplar verdik. Özellikle Alak sûresinin ilk âyetleri için yazdıklarımıza bakılabilir.
Burada şu gerçeğin altını çizelim: Bu iddiayı seslendiren ateistler hayatın gerçeklerini görmüyorlar. Psikoloji, pedagoji ve sosyoloji gibi bilimlerden habersizmiş gibi davranıyorlar. Bilgiyi verirken en temel bilgi olan muhatabın seviyesinin dikkate alınması gerçeğini unutuyorlar.
Bunu unuttukları için de getirdikleri eleştiri şuna benziyor.
Bir gün bir uçak mühendisi ilkokul çocuklarına uçağı gezdiriyor. Çocuklar Uçak mühendisine soruyorlar: Bu uçak nasıl çalışır? Bu soru karşısında Mühendis -karşısındakilerin çocuk olduğunu unutup- başlıyor anlatmaya: “Boing 737 model uçağımızda eksenel beslemeli, çoklu yakıt enjeksiyonlu 4 turbo şarjlı motorumuzun gücüyle pervaneler döndürülüyor. FADEC sistemiyle yakıt/hava karışım oranını ayarlayıp, EPR değerlerini ölçerek EGT'yi kontrol ediyoruz. Fuel cut-off ile motor durdurulabiliyor. Hidrolik sistemler sayesinde kanat eğimleri ve dümenler yönlendiriliyor. INS ve IRS sistemleri ile uçuş planlaması yapılıyor. Fly-by-wire ile uçağın tüm sistemleri dijital olarak senkronize ediliyor…”
Ne anladık? … Böyle bir anlatım eğitimin doğasına uygun mudur?
Allah (cc) dileseydi Kur’an’da bilimlere işaret eden her konuyu uçak mühendisinin anlattığı seviyenin çok üstünde anlatabilirdi,
İnsanı yaratan kudretin bunu yapamayacağını düşünmek, matematik profesörünün 2 + 2’nin cevabını bilemeyeceğini düşünmek gibi bir şey olurdu.
Ateistler Kur’an’ın bilimsel bir kitap olmadığını onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutuyorlar.
Kur’an bir hidâyet kitabı olduğu için bilimsel konulara o asrın insanın bilgisi üzerinden işaret ediyor. Bazen o seviyenin bir iki tık üzerine çıktığı da oluyor.252
O asırda doğum konusunda genel halk bilgisi nasıldı?
İnsanlar genelde iki şeyi çok iyi biliyorlardı.
Birincisi meni erkekten atılan bir su gibi çıkıyor.
İkincisi bebek annenin omurga ve kaburga kemikleri arasında gelişiyor.
7. asrın bilgi seviyesinden ve Kur’an’ın önceliklerinden baktığımızda “Kur’an neden aradaki bütün ayrıntıyı atladı?” demenin hiçbir makul ve mantıklı tarafı yok.
(9, 10) SONUÇ EĞİTİMİ: SIRLAR ORTAYA ÇIKACAK
Aklı muhatap alan vahiy, aklın önüne delilleri koyduktan sonra dolaylı olarak şunu diyor: Ey akıl sahibi insan! Şimdi bir düşün. Yaratılışı bir tek hücreden başlayan, sonrasında 37 trilyon hücresi olan insanı yaratan Allah’ın, ikinci kez yaratmada aciz kalacağı düşünülebilir mi? Âhiretin olmayacağı, orada dünyada ki bütün sırların ortaya çıkacağı inkar edilebilir mi?
Bunları düşündüren âyetler şu mesajı veriyor: Adına sır dediğiniz hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Ortaya çıktığında sizi mahcup edecek ne kadar sırrınız varsa, onları dünyadayken önünüze koyun. Onların önce tevbesini yapın, sonra da bir daha tekrar etmemenin sözünü verin. Çünkü en güzel tevbe, aynı günahı tekrar etmeyerek yapılan tevbedir.
(9) 4. ÂYETİ SIRLARLA BİRLİKTE DÜŞÜNÜRSEK
Dördüncü âyetin yorumunda bir anlam genişliğinden bahsetmiştik. O anlamlara mealimizde; bu sûrenin girişinde ve parantez aralarında değinmiştik.
9. âyette mahşerde ortaya çıkacak olan sırlardan bahsediliyor. Sırlar üzerine düşündüğümüzde, aklımıza kayıt cihazları geliyor.
4. âyete bu açıdan bakarsak, orada bizim koruyucu anlamı verdiğimiz “hâfiz” kelimesi, hafıza ve muhafaza kelimeleriyle aynı kökten geliyor.
Bunu dikkate aldığımızda 4. âyeti şöyle de anlayabiliriz. Allah her insanı kayıt cihazıyla birlikte yaratmıştır. Bu kayıt cihazlarında onun yaptıkları kaydedilir. Onlar kıyamet gününe kadar muhafaza edilir ve oradaki bütün kayıtlar mahşerde ortaya çıkar.253
Bu kayıt cihazları nedir?
Her insanda bulunan hafıza.
Her insanın yaptığı amellere şahit olup yazan melekler.
Her insanın yaptığı her işe şahit olan aza ve organları.
Her insanın yaptıklarına tanık olan canlı-cansız bütün varlıklar.
Bunlara dört kayıt cihazı dersek, bunların yanına Allah’ın Alîm ismiyle her şeyi bilmesini de ilave edersek. Her insanın her yaptığı, bu 5 beş farklı kayıt cihazıyla kaydediliyor.
Bu kadar kayıtın varlığı insana şu mesajı veriyor: Ey insan! Kayıt varsa, kesinlikle bu kayıtların seyredileceği bir âlem de olacak. Hayattayken bu kayıtlar üzerinde tevbe isimli programla montaj yapabilirsin. Bu montajı yapmazsan bütün sırların açığa çıktığı gün büyük pişmanlıklar yaşayabilirsin.
(15-16) SÜNNETİ SENİYYE = TUZAKLARI BOZMANIN YOLU
“Tuzak” konusuna daha önce değinmiştik. Burada orada anlattıklarımız üzerinden devam edelim.
Burada şu soruyu soralım: Mekke’de kurulan tuzak neydi?
Mekke’de kurulan tuzak, yere çukur kazıp, sonra üstünü örtme şeklinde veya bir duvarın arkasına pusu kurup saldırma şeklinde tuzaklar değildi.
Mekke’deki tuzak, bir bahane bulup Müslümanlara saldırma tuzağıydı. Bu tuzağı aktif hale getirme adına önce az sayıda Müslümanın kendilerine saldırmaları için onlara her türlü baskı ve işkenceyi yaptılar. Eğer Müslümanlar bu tuzağa düşüp onlara saldırsaydı, bu saldırı müşriklerin Müslümanları ezmesi için gerekçe olacaktı.
İşte, Müslümanlar bu tuzağa düşmesin diye, vahiy Kur’an’ın ilk âyetinden son âyetine kadar rehberlik yaptı.
İlk inen emir, “saldırana saldır” emri değildi. İlk inen emir “oku” emriydi. Oku emri üzerinden verilen mesaj şuydu: Siz bilgi toplumu olacaksınız. Duygusal, tepkisel hareket etmeyeceksiniz. Bugünden yarınları düşüneceksiniz.
Gelen âyetler bilgi toplumuna rehberlik yapacak, onları şiddetten uzak tutacak bir dille geldi.
“(Vahyin mesajını insanlara ulaştırmana engel olmak isteyenlerle kısır tartışmalara girip enerjini boşa harcama.) Onların söylediklerine karşı (her şeye rağmen) sabret ve onlardan (onların senden ayrıldığı gibi değil, sana yakışan, yeniden diyalog yollarını tıkamayacak şekilde) güzel bir ayrılma tarzıyla ayrıl. (Ayrıca sana ölüm gelene dek, temsil ve tebliğ görevine devam et!)”254
“O halde sizin dininiz size, benim dinim bana. (Siz, varsa sizin dininizin güzelliklerini sergileyin, ben de benimkini sergileyeyim. Hangisinin güneş, hangisinin mum olduğuna insanlar hür iradeleriyle karar versinler... İyi bilin güneş üflemekle sönmez.)”255
Bu âyetler 13 yıllık Mekke döneminin stratejisini belirledi. Peygamber Efendimiz duygusal ve tepkisel hareket etmedi. Güçler dengesini dikkate aldı. Düşmanları onu sürekli boks maçı için ringe davet ederken, o sürekli güçlü olanın değil, doğru hamleler yapan ve akıllı olanın kazanacağı satrancı tercih etti.
Özetlersek, adına sünnet-i seniyye dediğimiz yol, bütün zamanlarda Müslümanların kendilerine kurulan tuzakları boşa çıkarmada izleyecekleri yoldur.
(17) KAFİRLERE VERİLEN SÜRENİN GÜNÜMÜZE MESAJI
Buradaki 17. âyetin benzerini Kalem sûresinin 48. âyetinde şöyle görmüştük.
“(Çünkü burası imtihan dünyası, koyduğum yasalar gereğince) Ben onlara süre tanıyorum. (Onların kurdukları tuzaklar, yaptıkları planlar karşısında)Benim planım(onların bütün tuzaklarını boşa çıkaracak kadar)sağlamdır.”
Orada yazdıklarımıza şunları ilave edelim.
Allah’ın kafirlere süre vermesi “Ben onları yakında helak edeceğim, onlara süre verin.” anlamında bir süre değildi. Böyle olmadığını Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinden biliyoruz.
Burada verilen süre şuydu: Peygamberimiz (sav) davet ettiği insanların hidâyetini çok istiyordu. Bir an önce küfrün bataklığından kurtulsunlar, ecel gelmeden önce iman etsinler istiyordu. Bu isteğin ne kadar güçlü bir istek olduğunu daha sonra inen âyetlerde şöyle gördük:
“(Resûlüm! İnsanları o kadar çok seviyor, onların ebedi hayatlarını öylesine dert ediniyorsun ki)Onlar(bu kitabın âyetlerine) iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!”256
Kur’an, “süre verin” derken Peygamberimiz üzerinden bütün zamanlara şu mesajı verdi. “Psikolojik ve sosyolojik olarak bireylerin ve toplumların alışkanlıklarının değişmesi zamana bağlıdır. Bir insanın bir inançtan veya alışkanlıktan vazgeçmesini istiyorsanız, bunun birden olmayacağını bilin. Zamanla kazanılan bütün alışkanların terki için yine zamanın geçmesi gerekir. İnanç noktasında, sizdeki alt yapıya sahip olmayan insanlardan, sizin inandığınız şeylere hemen inanmasını beklemeyin. Onlara süre verin.
Siz bilgi toplumu olun. Güzel örnek olma görevini yerine getirin. Sonucu Allah’a bırakın. Çünkü hidâyeti verecek olan Allah’tır.”
(1-17) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“Bu sûrenin âyetleri bana ne diyor?” diye sorduğunda ilk aklına gelecek âyetlerden biri 4. âyet olsun. Senin üzerindeki en önemli koruyuculardan biri de vahyin rehberliğinde hareket eden akıldır.
Böyle bir akıl için Allah’ın dininde her şey makuldür. Her şeyin makul bir açıklaması vardır.
Aklın bu kıvama geldiğinde -Allah’ın izniyle- seni her türlü kayma ve sapmalardan korur.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Dâru’l-Erkam’daTarih dersi başlıyor ve Kamer sûresi bize Hz. Nûh, Hz. Lût, Ad ve Semud kavimleri üzerinden şöyle bir ders veriyor; geleceği inşâ edecekler geçmişi bilenlerdir. Geçmiş, tecrübe bankasıdır. Ders almak isteyenlere yaşanmış olaylar üzerinden dersler verir. O dersi alanlar, bugün üzerinden yarınları inşâ ederler.
BANA NE DİYOR? Geçmişi bilmeyenler geleceği inşâ edemezler. Kökleri olmayanın gövdesi de meyvesi de olmaz.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kamer kelimesi, ay anlamına gelir. Güneşe bakan ay sanki bir kum saati oluyor, nurun kaynağı olan güneşe baktıkça içi ışıkla doluyor, ayın içi nurla dolunca ayın on beşindeki adı, kamer veya dolunay oluyor.
Peki BANA NE DİYOR? Sen de, benim de içim nurla dolsun, ben de karanlıkta bir ışık olayım diyorsan, yüzünü Kur’an güneşine çevir. Aydınlandıkça aydınlatırsın.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bir okulun kapanması ile kıyâmetin kopması arasındaki bağlantı nedir?
Bir benzetme yapalım. Çok izlenen bir tv programı ne zaman yayından kalkar? Çok okunan bir gazete ne zaman yayın hayatına son verir? Çok öğrencisi olan bir okul ne zaman kapanır? Evet, bu sorulara verilen cevap, “Kıyâmet ne zaman kopacak?” sorusunun cevabı ile benzerdir. Kâinatı, Allah’ı tanıtan bir tv programı gibi düşünelim, kimse izlemezse... Kâinat kitabını Allah’ı anlatan bir gazeteye benzetelim, kimse okumazsa... Kâinatı Allah’ın razı olduğu insanları yetiştiren bir okul gibi düşünelim, hiç mezun vermezse... Ne olur? Bunların kıyâmeti kopar.
BANA NE DİYOR? Kıyâmetin ne zaman geleceği önemli ama ondan daha önemlisi, onun küçük kardeşi olan ölüm geldiğinde seni ne halde bulacağı... Allah’ı sevmede ve sevdirmede, tanımada ve tanıtmada kaçıncı sınıfta olacaksın?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
45. âyet: Bugün güçlü olduklarına bakmayın, yakın bir gelecekte büyük bir hezimet yaşayacaklar.
Sûredeki Görsel Mucize
Arapça harfler içinde “Ay’ın ‘hilal’ haline en fazla benzeyen harf hangisi?” dediğimizde bu harfin “ر” (re) olduğunu görüyoruz. Şimdi sıkı durun; Kamer sûresinin 55 âyetinin tamamının son harfi “ر” harfiyle bitiyor. Bu bir mucize... Bunun tesadüf olması imkânsız!
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
PEYGAMBER KISSALARI HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME
Öncelikle şunu ifade edelim: Neden bu sûrenin başında böyle genel bir değerlendirme yapıyoruz?
Çünkü bu sûrede öncekilerde olmayan bir şey var; bu sûrede ilk kez tarih bilimi üzerinden geçmiş peygamberlerin kıssalarına detaylı bir giriş yapılıyor. Bu girişe müfredat mantığı üzerinden bakarsak, önceki derslerde Kur’an tarih dersine iniş sırasında birkaç sûrede sadece isimlerini ve bazı özelliklerini verdiği Ad, Semud ve Firavun” kavimleri ile başlamıştı.257
Bu sûrede bu isimlerin yanına Hz. Nûh ve Lût da (as) ilave edildi. Bu beş kavme ait kıssa ilk kez bu sûrede arka arkaya ve geniş olarak karşımıza çıktı.
Bu kıssaların bazı ortak özellikleri var.
Tarih ilmi üzerinden Hz. Muhammed’in Peygamberliğine şahitlik yapmak.
Tarih ilmi üzerinden sonuç eğitimi vermek.
Tarih ilmi üzerinden öğüt, uyarı ve helak yasasının nasıl işlediğini göstermek.
Tarih anlatırken, senaryo ve sinema teknikleri kullanarak mesajın etkisini artırmak.
Tarihi, zamandan bağımsız “an”da anlatmak
Kıssalarla ilgili bu 5 ortak özelliği aşağıdaki başlıklar altında ele alacağız.
1) TARİH İLMİNİN HZ. MUHAMMED’İN (SAV) PEYGAMBERLİĞİNE ŞAHİTLİK ETMESİ
Kur’an yaklaşık 2 bine yakın âyetle neden tarihe çok yer veriyor?
Kur’an, tarih anlatırken neden bazen çok ince ayrıntıları öne çıkarıyor?
Bu ve benzeri soruları sorduğumuzda, en başa koyacağımız cevaplardan biri şu: Kur’an tarihi yani geçmiş peygamber kıssalarını Peygamber Efendimizin (sav) Peygamberliğine şahit yapıyor. Bu şahitliğin önemine aşağıda değineceğiz.
Ondan önce, bu konu için önemli olan şu sorumuzun cevabına bakalım.
7. Asırda Mekke Toplumunun ve Hz. Muhammed’in Tarih Bilgisi ne kadardı?
Bazıları “Kur’an’da anlatılan kıssalar Mekkeliler tarafından biliniyordu.” diyorlar. Bazı ateistler bu bilgiden yola çıkarak “Muhammed tarih biliyordu. Bu kıssaları yazmak onun için zor olmadı.” iddiasını ileri sürüyorlar.
Bakalım bu iddialar doğru mu?
Bu konuda ilgili bütün kaynaklara baktığımızda şunu görüyoruz: Mekke’de yaşayan Arapların bu sûrede geçen ve geçmeyen Peygamberler hakkında bilgisi vardı.
Bunu dedikten sonra şu soruların cevabını vermek gerekiyor;
Bu bilgi ne kadardı? Bu bilgi çok çok azdı. Neden az olduğunu aşağıda açıklayacağız.
Bu bilginin seviyesi ölçülmüş müydü? Aşağıda göstereceğimiz yöntemle ölçülmedi. O yüzden “bilgileri vardı” bilgisi yüzeysel bir bilgi.
Bu bilginin seviyesi ölçülebilir mi? Evet. Bunun nasıl olacağını anlatalım,
Bu konuda günümüzün bilgi ölçme seviyelerinden yola çıkarak bilgi sahibi olabiliriz.
Şu soruyu soralım: Varsayalım Ankara’da yaşıyorsunuz, Kızılay Güven parkta konusu tarih olan bir sokak röportajı yapıyor ve şu soruyu her yaştan ve her eğitim seviyesinden 100 insana soruyorsunuz: Bundan 500 yıl önce Ankara çevresinde yapılan bir savaştan ve o savaşa ait üç önemli ayrıntıdan bahseder misiniz?
“Bu yüz kişiden yüzde kaçı 1402 yılında Ankara savaşı yapıldı?” der.
“Üç ayrıntı olarak; yüzde kaçı bu savaş Çubuk’ta yapıldı. Osmanlılarla Timur İmparatorluğu arasında oldu ve Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt bu savaşta esir düştü?” der.
Şimdi şu soruları soralım: Ankara halkı tarih biliyor mu? Evet.
Ankara halkının yüzde kaçı bundan 500 yıl önce Ankara etrafında yapılan bir savaşı biliyor?
Ankara halkının yüzde kaçı bu savaşa ait üç ayrıntıyı biliyor?
…
Günümüzde teknolojinin bu kadar geliştiği, tarih hakkında binlerce yazılı ve görsel bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bir zamanda ortaya çıkan bu tarih bilgisinden yola çıkalım ve aynı sokak röportajını, bundan 1400 yıl öncenin Mekke’sinde Kâbe’nin yanında yapalım.
Yaparken de bu şehirde 10 bin kişi yaşadığını bunlar içinde okuma yazma bilenin de 17 (on yedi kişi) civarında olduğunu dikkate alalım.
Sorularımız şunlar:
Nuh, Ad, Semud, Lût, Firavun kavmini daha önce duydunuz mu?
Bu kavimlere ait üç ayrıntıyı sayabilir misiniz?
Bu soruya alacağımız cevaplar Mekke toplumunun tarih seviyesini gösterecek.
Seviye ölçmek için kullandığımızda bu örnekten yola çıkarsak, 7. asırda Mekke müşriklerinin o bölgeye 1000-2000 km uzaklıkta bir mesafede olan ve o güne göre yaklaşık 2000-5000 yıl önce yaşanmış olay hakkında bilgi seviyesi için şu değerlendirmeleri yapabiliriz.
Evet halkın büyük bir çoğunluğu isim seviyesinden bu kavimlerin isimlerini biliyordu. Ama detay noktasında bilenlerin sayısı çok azdı.
Bilenlerin bildikleri içinde kesin bilgi de çok azdı, bilgiler genelde zan, efsane ve mitoloji seviyesindeydi.
Peki peygamber olmadan önce Hz. Muhammed’in tarih bilgisinin seviyesi ne idi?
Cevap: Bahsettiğimiz şekilde toplumun genel ortalaması kadardı.
Kur’an’ın indiği ortamın tarih bilgi seviyesini ölçtükten sonra aşağıdaki soruyla devam edelim?
Kur’an’ın Geçmiş Kavimlere Ait Kıssaları Anlatmasının En Önemli Sebebi Nedir?
Evet soru bu. Çok şey sayılabilir ama en önemlisi nedir? Neden Kur’an yaklaşık 2000 âyetiyle bu konuya büyük yer veriyor?
Bu sorunun cevabı üzerinde düşünen hemen herkesin geleceği noktanın “güven vermek” olduğunu düşünüyoruz.
Hayalen 14 asır önceye gidelim. Bir sabah uyanıyorsunuz, Mekke sokaklarında dolaşırken isminin Muhammed olduğunu öğrendiğiniz birinin Peygamber olduğunu ve bu kişinin geçmişe ve geleceğe dair birtakım haberler verdiğini duyuyorsunuz.
Burada soru şu: Size çok önemli bir haberi veren kişinde en fazla hangi özelliği ararsınız?
Cevap: Güven/doğruluk/dürüstlük…
Bundan sonra şu aşamaya geçersiniz.
Sorgulama Araştırma Aşaması
Çevrede onu tanıyan insanlara sorduğunuzda, Hz. Muhammed’in Mekke şehrinin en güvenilir insanı olduğunu öğrenirsiniz. Bununla da yetinmez yakından tanıyan; onun davet ettiği dine inanan ve inanmayan insanlara şunları sorarsınız.
Bu insanı 40 yıldır tanıyorsunuz. Bu süre içinde bu insandan bugün anlattığına benzer şeyler anlattığını hiç duydunuz mu?
Size Âdem’den, Nûh’tan, Hûd’dan, Salih’ten, Firavundan ve bunların kavimlerden şimdi anlattığı gibi hiç bahsetti mi?
Bu ve benzeri soruları ne kadar çoğaltırsanız çoğaltın aldığınız cevap “hayır” oluyor.
İşte bu “hayır” cevabı ona güveni arttırıyor; Onun kendi bildiğini veya uydurduğunu değil, kendisine geleni anlattığına şahit oluyor.
Burada bir noktaya daha işaret edelim,
Eğer, haşa bu bilgileri Peygamberimiz kendi uyduruyor olsaydı, daha inandırıcı olma adına şöyle bir yöntem izleyebilirdi.
23 yılda bu kavimler hakkında zamana serperek anlatacağı şeyleri zamana yaymak yerine baştan anlatabilirdi. Ama “anlatmadı” değil “anlatamadı.” Çünkü o kavimler hakkında detaylı bilgisi yoktu. O da vahiy geldikçe detayları öğreniyor, öğrendiklerini de üzerine bir şey ilave etmeden olduğu gibi anlatıyordu.
Özetlersek, geçmiş Peygamberlerin ve kavimlerin kıssası birçok mesajı vermenin yanında en başa “güven verme” işini koyuyor ve şu mesajı veriyor: Kur’an insan sözü olamaz. Hz. Muhammed’den duyduğunuz her şeye Allah’tan duymuş gibi iman edebilirsiniz. Bu konuda zerre şüpheniz olmasın.
2) TARİH EĞİTİMİ ÜZERİNDEN SONUÇ EĞİTİMİ
Bu konuda Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında ve önceki sûrelerin tefsirinde çok sayıda örnek verdik.
Bu sûrede sonuç eğitimi tarih üzerinden veriliyor. Kur’an dünyayı büyük bir sinema salonu yapıyor ve bu sinema salonunda beş kavmin yaptıkları tercihleri ve yaşadıkları sonuçları bize izletiyor.
Burada mesaj şu: Bu dünyayı yaratan ve yasaları koyan Allah’tır. Bu yasalara uymayanlar dünyada ve âhirette bunun sonuçlarını yaşarlar. Benzer sonuçları yaşamak istemiyorsanız, geçmişten ders alın, gelecekteki tercihlerinizi ona göre yapın.
3) ÖĞÜT, UYARI VE HELAK YASASININ İŞLEYİŞİ
Öğüt vermek
Aşağıdaki 5 kıssada en fazla öne çıkan ifadelerden biri öğüt. Biz öğüt konusuna Müddessir sûresinin 52. âyetinde değindik. Açıklamaları oraya havale ediyoruz.
Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
Bu sûrede şu âyet aşağıdaki beş kıssanın dördünün sonunda dört defa geçiyor: “Doğrusu Biz (bu)Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan?”258
Bu âyetlerin kıssaların sonunda yer almasından şunu anlıyoruz: Öğüt vermek önemli ama ondan daha önemlisi öğüt verirken bir yöntem izlemek. Burada öğüdün bir kıssa/hikaye içinde verilmesi, soyut olan anlatımın yaşanmış olaylar üzerinden hayalde somut hale gelmesi, mesajın anlaşılmasını kolaylaştırdığı gibi etkisini de arttırıyor.
Bu konuya aşağıda “Senaryo ve Sinema Teknikleri ile Kıssa Okuma” başlığı altında devam edeceğiz.
12 defa tekrar edilen önemli bir kavram: İnzar
Uyarma anlamına gelen inzar kelimesinin verdiği mesaj hakkında Açıklamalı mealimizde iniş sırasında ilk geçtiği sûre olan Müddessir sûresinin girişinde bir açıklama yapmıştık. Burada bu kelime hakkında ilginç bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an’da türevleriyle birlikte 130 defa geçen inzar kelimesinin en çok tekrar edildiği sûre hangisi diye sorduğumuzda 12 tekrarla Kamer sûresini en başta görüyoruz. Sûrenin tefsirine geçmeden bu sûrenin bu özelliğine dikkat çekmek istedik.
Helak Yasası
Bu sûrede beş kavmin kıssası anlatılıyor. Bu kıssalara kısa metrajlı film dersek, filmlerin hepsinde ortak konu, kavimlerin helaki.
Biz Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında kavimlerin helakinde öne çıkan gerekçeli karara dikkat çektik. Bu konuda “Geçmiş Kavimlerin Helakinin Gerekçeli Kararı Neydi?” başlığı altında açıklamalar yaptık.
Geçmişteki var olan helak yasasının günümüzde değiştiğini anlattık. “Helak Yasası Niçin Değişti?” başlığı altında bu değişikliğin sebeplerini saydık.
Anlatılanları iki noktada kısaca özetlersek, şunları diyebiliriz.
Birinci nokta: Geçmişte helak edilen kavimlerin tamamı işledikleri günahlar nedeniyle helak edildi. Fakat bu günahların hiçbiri bireysel günah değildi. Bu günahların tamamı başkalarına haksızlık yapma anlamında zalim olma, insanlara zulmetme günahıydı.
İkinci nokta: Geçmişte bu zalimleri durduracak güç yoktu. Allah (cc) kendi ordusunda vazifeli olan yağmur, sel, fırtına, kasırga, deprem gibi askerleri üzerinden bu zalimleri durdurdu. Son Peygamberden sonra helak yasasını değiştirdi ve zalimleri durdurma görevini, genelde bütün insanlara, özelde iman eden Müslümanlara bıraktı. Allahü a’lem.
4) SENARYO VE SİNEMA TEKNİKLERİ İLE KISSA OKUMA
Bu konuya Meal Okuma Rehberinin baş tarafında “Radyo, Televizyon Farkı” başlığı altında ve Kalem Sûresinin tefsirinde de “Kur’an’ı Bir Senaryo Gibi Okumak, Kendine Rol Vermek, Empati Yapmak” başlığı altında değinmiştik.
Burada da yukarıda öğüt alma konusunda dikkat çektiğimiz “Doğrusu Biz (bu)Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan?”259 âyetinin devamı olarak bazı açıklamalar yapacağız.
Aşağıdaki sorularla konuyu açalım.
Sinema Tekniği Açısından Gerçekte Kur’an Dinlemek Nedir?
Sinema tekniği açısından 21. asırda Kur’an okumak Asr-ı Saadet isimli bir filmi ses var görüntü yok şeklinde dinlemektir.
Varsayalım, bir rehber eşliğinde Mekke ve Medine’yi 23 gün gezdiniz. Sonra eve geldiniz ve dediniz ki, orada çektiğim videoları televizyondan izleyeyim. Bir da baktınız ki, ses var görüntü yok.
İşte bugün 21. asırda mealden -anlayarak- Kur’an okuyan her Müslüman böyle bir videonun seslerinin yazıya dökülmüş halini okuyor.
Şimdi burada asıl soru şu: Anlama, kavrama ve hissetme noktasında fire ne kadar?
Film benzetmesinden gidersek, Asr-ı Saadet isimli filmin çevrildiği alanı hiç görmeyenler, oradaki tarihi arka planı bizim hayalimizde canlandıran siyer hakkında bilgisi olmayanlar için fire büyük.
Peki bu fireyi azaltma için ne yapmak gerekir?
Bu noktada İslam ülkelerinin özel sektör ve devlet imkanları ile Hollywood’un 10 katı daha büyük bir alanda, onların harcadığı bütçenin 100 katını harcayarak bu konuda yatırım yapmalarıdır.
Başkaları ne yapmışa bakarsak, tahmini rakamlara göre bugüne kadar sadece Vietnam, II. Dünya savaşı, Antik Yunan ve Roma hakkında binlerce film çevrilmiş...
Şimdi şöyle bir şey hayal edelim, Asr-ı Saadet ve geçmiş peygamberler hakkında yüzlerce film çevrilmiş, bu filmler sinema ve televizyonlarda onlarca yıl izlenmiş/izleniyor; son 30 yılda yetişen nesil İslam tarihini çok iyi biliyor…
Kur’an böyle bilgi ve kültür ortamında okunuyor. Ne olur?
Cevap: Kur’an böyle bir ortamda okuduğunda fire en aza iner.
Makro/büyük ölçekte kurduğumuz bu hayal şimdilik bize uzak olabilir.
Ama biz bireysel olarak bu konuda çok şey yapabiliriz.
Bunlardan birisi bizim açıklamalı mealde yaptığımız gibi, siyah yazılı âyet meallerini, kırmızı yazılı açıklamalarla desteklemek. Buna betimleme deniliyor. Yani sözle resim yapma, yapılan resimle Asr-ı Saadeti okuyucunun hayalinde canlandırma.
Mealde uyguladığımız bu yöntemi tefsir çalışmasında birazda geniş olarak uygulayacağız.
Bu uygulamada,
Kıssalar Senaryo Olacak, Okuyucu Yapımcı ve Yönetmen
Her kıssada bunu yapmayacağız, ama yer yer bu yöntemi öne çıkaracak ve Kur’an okuyan herkese şu mesajı vermeye çalışacağız: “Kur’an’ı bir senaryo gibi okuyabilirsiniz. Hiçbir masraf yapmadan hayal dünyanızda bu senaryoyu filme dönüştürebilirsiniz.
Sadece yapmanız gereken, burada okuduğunuz âyetleri, peygamberlerin hayatlarına ait bilgilerle zenginleştirmek. Bu zenginliği senaryoya yansıtmak, sonra da hayal dünyanızda bu senaryoyu filme dönüştüren bir yönetmen olmak…”
Bu mümkün mü? Evinde çocuğu ile oyun oynayabilen her anne-baba için amatör seviyede mümkün diyebiliriz.
Nasıl olacağını anlatmaya devam edelim,
Metni Zenginleştiren Kıssa Okuma Teknikleri
Kur’an’daki bütün kıssaları üç farklı şekilde altı farklı bakış açısı ile okuyabiliriz. Bu okumaların nasıl olacağını bu sûredeki ilk kıssa olan Hz. Nûh (as) kıssası üzerinden örneklendirelim.
Birinci Okuma: Bu okumada hayalen Hz. Nûh’un yaşadığı asra gidiyor ve o asırda bu kıssaya hem iman edenlerin hem de inkar edenlerin penceresinden bakmaya gayret ediyoruz. Bu gayretle çok yoğun bir empati yaparak her iki tarafı da anlamaya çalışıyoruz.
İkinci Okuma: Bu okumada bu sefer hayalen Hz. Nûh’un yaşadığı asırdan çıkıp, bu âyetlerin indiği 7. asra geliyoruz. O asırda da bu âyetlere hem iman eden müminlerin hem de inkar eden müşriklerin penceresinden bakıyor her iki tarafı anlamaya çalışıyoruz.
Üçüncü Okuma: Bu okumada iki okumanın sonuçlarını alıyor ve günümüze getiriyor ve şu soruları soruyoruz:
Bu kıssa bugün bana ne diyor?
Bu kıssa bugün dünyada iman eden ve etmeyen tüm insanlar için ne ifade ediyor?
Özetlersek, Peygamber kıssalarına ve siyere dair yazılan her kitabın bu ve benzeri okuma teknikleri üzerinden yazılmasında büyük fayda var. Bir benzetme yaparsak, bu okuma teknikleri bir tarladan alınan verime benziyor. Bunları uygulamayan çiftçi bahçesinden bire on verim alırken, uygulayan çiftçi bire 70, 80, 100 verim alabiliyor.
Biz böyle bir okuma tekniğini elimizden geldiği kadar ilgili kitaplarımıza yansıtmaya çalıştık ve çalışıyoruz.260
Böyle bir okuma tekniği izlendiğinde bu kıssada dört defa geçen “…Biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık…”261 âyeti şu şekilde okunuyor: “…Biz (bu)Kur’an’ı öğüt alınsın diye (alınan öğütler kolay anlaşılsın ve zihinde daha uzun süreli kalsın diye çok ama çok) kolaylaştırdık…”
ARA BİLGİ: Burada şunu bir kere daha ifade edelim. Kur’an’daki her kıssa burada dikkat çektiğimiz üç okuma tekniği ile okunabilir. Ama biz Kur’an’ın “balık vermeyip, balık tutma” yöntemi öğretmesine benzeyen “öğrenmeyi öğretme yöntemini” dikkate alıp, bazı kıssalarda örnek verdikten sonra işin geri kalanını okuyucularımıza havale edeceğiz.
5) KISSALARDA ZAMAN-MEKAN VE İSİM KONUSU: “AN”DA KALARAK KUR’AN OKUMAK
Kur’an zamandan değil “an”dan gelen bir kitaptır.
Kur’an “an”dan gelip zamanın içinde bütün zamanlara ve insanlara hitap eden bir kitaptır.
Bu ifadelerimizi açalım.
Allah (cc) el-Evvel ve el-Ahir olduğu için ezeli ve ebedidir. Zamandan mekandan münezzehtir. Bu nedenle Allah için dün, bugün ve yarın yoktur. O’nun nazarında bütün zamanlar bir “an”dır.
Bu gerçek dikkate alındığında, Kur’an dünü, bugünü ve yarını aynı anda bilen Allah’ın ilminden gelen bir kitaptır.
Kur’an, anlatımlarında bu özelliği öne çıkarmak için zaman, mekan ve şahıs isimlerini çok fazla öne çıkarmaz. “Kur’an’da Peygamberlerin isimleri dışında şahıs ismi yoktur.” desek bir iki istisna dışında doğru söylemiş oluruz.262
Peki, Kur’an neden böyle bir yöntem izler?
Kur’an bu yöntemle zaman içinde hep “an”da kalmak, “an”da okunmak ister.
Kur’an bu yöntem üzerinden okuyucuya şu mesajı verir:
Okuduğun âyetlerde zaman geçmiyorsa bil ki orada kastedilen her zamandır.
Okuduğun âyetlerde mekan geçmiyorsa bil ki kastedilen her yerdir.
Okuduğun âyetlerde peygamber dışında şahıs ismi geçmiyorsa bil ki kastedilen herkestir.
Okuduğun âyetlerde peygamber ismi geçiyorsa bil ki o isim herkese örnektir.
Kur’an’ın bu özelliğini bilen bir insan onu az önce posta kutusuna gelmiş gibi taze bir mesaj olarak okur.
Bizim bu tefsir çalışmasını yapmamızın en önemli sebeplerden biri de Kur’an’ın bütün zamanlara ve mekanlara hitap eden evrensel bir kitap olma özelliğini öne çıkarmak.
Bunu yaparken, Açıklamalı Mealimizde bu konuda ilgili âyetler soyut kalmasın diye âyetlerin indiği zaman, mekan ve peygamberlerin yaşadığı yerler hakkında parantez içi açıklamalarda kısa bilgiler vermiştik. Tefsir çalışmamızda da Peygamber Kıssalarının geniş olarak ilk anlatıldığı âyet gruplarının başında o kıssanın Kur’an’da geçtiği yerler hakkında bilgi vereceğiz.
Özetlersek, bu sûre iniş sırasında 5 Peygamber kıssasının arka arkaya ve geniş olarak anlatıldığı ilk sûre. Bu nedenle bu süreninin başında, bu sûrede geçen kıssaların zaman üstü evrensel okunuşu hakkında genel bir değerlendirme yaptık. Bu değerlendirmeden sonra sûrenin âyetlerine geçebiliriz.
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Kâinatın ölümünü haber veren) Kıyâmet yaklaştı ve (bir gece vakti Mekke’de) ay (ahir zaman peygamberinin bir mucizesi olarak müşriklerin gözleri önünde kısa bir süre için) ikiye yarıldı.
2. Onlar (ne zaman) bir mucize görseler, sırt çevirirler (fakat gözleri ile şahit oldukları mucizeyi inkâr edemedikleri için de, olana başka bir isim verip “Bu) Süregelen bir sihirdir” derler.
3. (Duydukları âyetlere gelince, onları) Yalanladılar; (ama bu işi yaparken sağlam bir bilgiye dayanmak yerine) hevâ ve heveslerine uydular. (Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın vaad ettiği) Her işin gerçekleşeceği (belirli) bir zaman vardır.
4. (Allah’ın takdir ettiği süreç devam ederken, âhirette mazeretleri olmasın diye) Onları(gittikleri yanlış yoldan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi.
5. (Bu haberler) Son derece (ikna edici) hikmetli haberlerdir. Fakat (buna rağmen) uyarılar fayda vermedi.
6. (Ey Resûlüm! Gördün, uyarılar fayda vermiyor. Öyleyse şimdilik)Onlarla(yakından) ilgilenmeyi bırak. (Fakat onların bu tercihlerinin sonucunu başkalarına gösterme adına, İsrafil adlı) Çağrıcının (mahşer günü) onları hiç hoşlanmayacakları bir şeye çağıracağı gün (hakkında insanlara bilgi ver.)
7. (O gün geldiğinde, yaşadıkları şaşkınlık ve korku nedeniyle) Kabirlerinden donuk ve ürkek bakışlarla çıkarak (tıpkı rüzgârın önündeki) çekirge sürüsü gibi etrafa yayılırlar.
8. Kâfirler (geç kalmış bir teslimiyetin nişanesi olarak boyunlarını öne uzatarak) çağırana doğru koşarlarken (derin bir pişmanlık içinde şöyle) derler: “Bugün (gerçekten) zorlu bir günmüş.”
(1-8) SONUÇ EĞİTİMİ: KIYAMET
Bu sûrenin “Kıyamet yaklaştı” ifadesiyle başlaması bir kere daha sonuç eğitimini karşımıza çıkarıyor.
Kur’an bir sonuç eğitimi olarak kıyameti karşımıza çıkarırken, üç farklı kıyamet üzerinden bize bu eğitimi veriyor.
Bireysel kıyamet: Kur’an tekil olarak insanın ölümünden bahsettiği her âyetinde bu kıyamete vurgu yapıyor.
Lokal kıyamet: Kur’an’da kavimlerin helakinden bahseden ve özellikle bu sûrede 5 kıssada beş helak örneği üzerinden lokal kıyamete vurgu yapıyor.
Genel kıyamet: Bu kıyamet bildiğimiz büyük kıyamet. Bu kıyameti Kur’an’ın birçok sûresinde gördüğümüz gibi bu sûrenin hem başındaki hem de sonundaki âyetlerde de görüyoruz.
Kur’an bu sûrede lokal kıyameti öne çıkararak şu mesajı veriyor: Lokal kıyametler genel kıyametlerin provasıdır. Allah’ın (cc) yerine getirdiği lokal kıyamet vaadleri, yerine getireceği genel kıyamet vaadinin en güçlü şahitleridir.
(3) YALANLAMANIN GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI
Yalanlanan şey kıyamet. Kıyameti yalanlamak, ondan haber veren Peygamberi yalanlamak oluyor. Peygamberi yalanlamak da ona gelen vahyi yalanlamak oluyor.
O gün için müşrikler bu yalanlama işini hem sözlü hem de fiili olarak yapıyorlardı.
Peki bugün yalanlama işi nasıl yapılıyor? Bugün yalanlama iki türlü yapılıyor.
Birincisi: İslam dinini, Kur’an’ı, Peygamber Efendimizi duyduğu halde “Ben bunlara iman etmiyorum.” diyenler yalanlama işini yapmış oluyorlar.
İkincisi: “Ben Müslümanım” diyenlerin yalanlaması; bu yalanlamada sözlü bir yalanlama yok. Ama fiili bir yalanlama var. O da iman edilen Allah ve âhiret sanki yok gibi yaşama üzerinden oluyor.
Bu noktada soru şu: Hangi tür yalanlama İslam’a daha çok zarar veriyor?
…
Yalanlamanın ikinci türünün birinci tür yalanmaların da sebepleri arasında yer aldığını düşündüğümüzde, ikinci tür yalanlamanın İslam’a daha büyük zarar verdiğini söylemek yanlış olmaz.
Bu noktada bir nefis muhasebesi adına kendimize soracağımız soru şu olmalı: Ben zarar vermenin içinde miyim, dışında mıyım? Sözlerimle fiillerim arasında bir uyum var mı?
(3) YALANLAMA İLE HEVÂ VE HEVES ARASINDAKİ İLİŞKİ
3. âyette yalanlama ile hevâ ve heves arasında bir bağlantı kuruluyor. Bu konuya Tefsir Usulümüzde (10/1) Hevâ Yasasında değinmiştik. Ona ilaveten burada şunları söyleyebiliriz:
Yine Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında ifade etmiştik: Akıl inkarı zorlaştırıyor; Allah’a imanı tek ve en makul seçenek olarak insanların önüne koyuyor demiştik.
Bu durumda Allah’ın varlığını ve O’nun varlığından haber verdiği âhireti ve Peygamberleri yalanlamak aklın onay verdiği bir karar olmuyor.
Aklın onay vermediği, makul görmediği bir eylemin arkasında arzu, istek ve heveslerin olduğu hevâ vardır.
Bir örnek verelim: Örneğimiz önce doğrulama konusunda olsun.
Soruyoruz şu “el” resmini aklı, ilmi, iradesi olan bir ressamın yaptığını söylersek bizi doğrular mısınız?
Cevap evet.
Peki, resimdeki cansız ele göre canlı ve hareketli olan şu eli (ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz olan) Allah’ın yarattığını söylesek doğrular mısınız?
…
İkinci doğrulama birinciye göre binlerce kere makul olan bir doğrulama olurken, bu makul işi yapmamak akılla, mantıkla izah edilemeyeceği için bu kararın duygusal bir karar olduğunu, bu kararın arkasında hevâ ve hevesin olduğunu söylüyoruz.
Buraya önemli bir not düşelim, günümüzde yalanlama işini yapan insanlar içinde isminin önünde bilimsel birtakım unvanlar olan insanların da olması “Bu insanlar makul olmayan bir şeyi yapmazlar.” gibi düşünme sebebi olabilir.
Bu noktada tereddüt yaşayanların tefsirimizde Mürselat sûresinin 20. âyeti için yaptığımız değerlendirmelere bakmasını önemle tavsiye ediyoruz.263
(3-5) GEÇMİŞ GELECEĞİN ŞAHİDİ OLUYOR
3. âyet “Her işin gerçekleşeceği bir zaman vardır.” cümlesiyle biterken, 4. âyet gelecekte olacağı vaad edilen genel kıyamete, geçmişte olan lokal kıyametleri şahit gösteriyor ve zımnen şöyle diyor: Her biri yaşanmış birer gerçek olan bu haberlere kulak verseler; bu haberler sıradan haberler değil. Bu haberler üzerinde düşünenleri caydırma ve vazgeçirme potansiyeli olan haberlerdir.
5. âyet bu haberleri hikmet noktasında zirvede olan haberler olarak niteliyor. O zaman soralım hikmet nedir?
(5) ÖNEMLİ BİR KAVRAM: HİKMET
Hikmet kelimesi, iniş sırasından yapılan bir okumada “hikmet” formunda ilk kez bu sûrede karşımıza çıkıyor. Bu kelime, Kur’an’da türevleriyle birlikte 210 defa geçen; hüküm, hakem, hâkim, hekim, muhkem, mahkeme gibi kelimelerle aynı kökten gelen bir kelime.
Bu kelime “hikmet” şeklinde Kur’an’da 20 yerde geçiyor. Geçtiği yerlerden birinde de önemi şöyle ifade ediliyor.
“Allah (vahyin maksadını anlama, onu hayatın pratiğine aktarma anlayış ve yeteneği olan) hikmeti (herkese değil) dileyene264 verir. (Hikmet verdiği kimselerin en önemli özellikleri; Kur’an’ı okumak, anlamak, yaşamak, ondaki hakikatleri muhtaçlara taşımak ve âyetleri üzerinde tefekkür denen emeği harcamaktır. Bu bedele karşılık) Kime hikmet verilmişse, ona pek çok (dünyalıktan daha büyük bir) hayır (ve manevî servet) verilmiş demektir. (Gelip geçici dünyalıkla, hikmet gibi bir servet arasındaki bu farkı) Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”265
Hikmetin pek çok tanımı yapılmış. Biz mealimizde parantez arası yaptığımız açıklamalarla bu tanımlardan en kuşatıcı olanı öne çıkardık ve hikmeti, Allah’ın indirilen ve yaratılan âyetleri üzerinde tefekkür etme, onların mesajını anlayıp hayata uygulama yeteneği olarak tanımladık.
Bu manayı dikkate aldığımızda 5. âyette “hikmetin bâligatün” ifadesinden şunu anlıyoruz: Ey insanlar! Bu kıssalar üzerinden size manevî bir hazine sunuluyor. Vahyin rehberliğinde hareket eden bir akılla bu hazine üzerinde tefekkür ederseniz, doğru ve ikna yönü güçlü bilgilere ulaşma noktasında bu hazineden istifade edersiniz.
(6) İRŞAT VE TEBLİĞDE İLGİLENMEYE ARA VERMEK DE BİR YÖNTEMDİR
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde Mekke’de 10 bin civarında insan var. Hidâyete vesile olma noktasında Peygamber Efendimizin hedefinde bu insanların tamamı var. Bu insanlar tarafından Peygamberimizin hidâyet davetine farklı tepkiler veriliyor.
Bu tepkiler karşısında Kur’an kimi yerde “onlara süre ver”266 diyor. Kimi yerde onlardan “güzel bir şekilde ayrıl”267 diyor, burada da “onlarla ilgilenmeyi bırak” diyor.
Bu üç farklı yöntem bütün zamanlara şunu diyor: İrşat ve tebliğ manevî bir tedaviye benzer. Tedavide yöntem bütün asırların değişmezi değildir. Hastanın durumuna göre, yöntem değişebilir.
Burada değişmeyen sadece irşat ve tebliğ yapma niyeti ve gayretidir.
(7) ÇEKİRGE AYRINTISI
Çekirge kelimesini Kur’an’da biri burada, diğeri de A’râf sûresinin 133. âyetinde olmak üzere iki defa görüyoruz. Kur’an âhirette gerçekleşecek olan kabirden çıkışı Mekkeli müşriklerin en iyi bildikleri örnek üzerinden veriyor.
Çekirgeler Mekke’de çok iyi bilinen, hatta bazıları tarafından yenilen bir hayvan olmanın yanında, belli zamanlarda şehri istila ettikleri için hayatı olumsuz yönde etkileyen varlıklardı.
Burada çekirgeler üzerinden verilen kısa ve net mesaj şu: Milyarlarca çekirgeyi toprağın altından çıkaran Allah, İsrafil isimli çağırıcının çağırdığı gün, toprağın altına girmiş olan insanları da bir gün mutlaka çıkaracaktır.
9-17 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
9. (Bu zorlu günü ilk yalanlayanlar elbette Mekke müşrikleri değildi.) Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı; onlar kulumuz (Muhammed’e denenlerin benzerlerini söyleyerek) Nûh’u (da) yalanladılar ve (Ona) “Deli” diyerek, tebliğinden vazgeçmeye zorladılar.
10. O da Rabbine, “Ey Rabbim! Ben (elimden gelen her şeyi yaptım ama maalesef) yenilgiye uğradım, (ne olur bana) yardım et” diye dua etti.
11. Biz de (hiç ummadığı bir şekilde duasını kabul ettik ve) Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmurla göğün kapılarını (sonuna kadar) açtık.
12. Yerin (kapılarını da sonuna kadar açtık. Böylece yer altı sularının da) pınarlar halinde fışkırmasını sağladık. Derken (hem gökten inen hem de yerden çıkan) sular (kendileri için) belirlenen bir görevi yerine getirmek üzere birleşti.
13. (Görev yerine geldiğinde, Biz de) Nûh’u (ve onunla birlikte iman edenleri) tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış bir gemi üzerinde (sahili selamete) taşıdık.
14. (Kavmi tarafından yalanlanmış) İnkâr edilmiş (hakaretlere maruz kalmış bir) kulumuzabir mükâfat olmak üzere gemi, bizim gözetimimiz altında akıp gidiyordu.
15. Biz o gemiyi (gelecek kuşaklara, o günü hatırlatan) bir âyet (bir ibret) olarakbıraktık. (Buna rağmen hâlâ) İbret alan yok mu?
16. (Sonunda) Uyarılarım ve (uyarılarımı hiçe sayan zalimleri) cezalandırmam nasılmış (yaşayarak gördüler...)
17. Doğrusu Biz (bu) Kur’an’ı öğüt alınsın diye (ibretli kıssalar eşliğinde, halkın anlayacağı bir dili kullanarak) kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan?
HZ. NUH’UN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Nûh’un kıssası geniş268 olarak ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı gelecek sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Kamer Sûresi 4. yıl. 9-16
Sâd Sûresi 4. yıl. 12
A’râf Sûresi 5. yıl. 59-64
Şu’arâ Sûresi 6. yıl. 105-122
Yûnus Sûresi 8. yıl. 71-73
Hûd Sûresi 8. yıl. 25-49
Saffât Sûresi 9. yıl. 75-83
Nûh Sûresi 11. yıl. 1-28
Enbiyâ Sûresi 11. yıl. 76-77
Mü’minûn Sûresi 12. yıl. 23-31
Ankebût Sûresi 13. yıl. 14-15
ÖN BİLGİ: Kamer sûresinin tefsirine başlarken, başta bir değerlendirme yapmıştık. O değerlendirmede “Metni Zenginleştiren Kıssa Okuma Teknikleri” başlığı altında üç farklı okuma şeklinden bahsetmiştik. O üç farklı okuma şeklinden “birinci okuma” şeklini bu kıssaya uygulayacağız. Diğer iki okumaya da bu okuma içinde işaret edeceğiz.
Burada şunu bir kere daha ifade edelim. Kur’an’daki her kıssa burada dikkat çektiğimiz üç okuma tekniği ile okunabilir. Ama biz Kur’an’ın “balık vermeyip, balık tutma” yöntemini öğretmesine benzeyen “öğrenmeyi öğretme yöntemini” dikkate alıp, ilgili âyetlerde beş-on örnek verdikten sonra işin geri kalanını okuyucularımıza havale edeceğiz.
BİRİNCİ OKUMA YÖNTEMİ: HZ. NUH’UN YAŞADIĞI ASIRDAYIZ
Senaryoda Birinci Sahne: Peygamberlik Öncesi
Hz. Nûh’un peygamber olmadan önceki hayatına bakıyor ve her peygamberde gördüğümüz “Yaşadığı toplumda “güzel ahlak sahibi olma, doğruluğu ve dürüstlüğü ile tanınma” gibi özellikleri görüyoruz. Bundan şunu anlıyoruz, demek ki, dine ait izlerin silindiği bir toplumda insanlar, ortada vahiy ve peygamber olmadan da güzel ahlak sahibi olabiliyormuş. Bunun tersini düşünemiyoruz. Düşündüğümüzde “Allah’ın manevî yönden bozuk bir toplumda, kötü ahlak sahibi insanları seçip, önce bunu düzelteyim sonra bunu insanlara örnek göstereyim.” gibi yöntem izlediğini kabul etmemiz gerekecek ki, böyle bir şeyin olmadığına hem vahiy tarihi hem de insanlık tarihi şahittir.269
Senaryoda İkinci Sahne: Davet ve İzlenen Yöntem
Hz. Nûh’a Allah tarafından Peygamberlik görevi verildiğinde Hz. Nûh insanları teslimiyet dini olan İslam’a davet ediyor. Bu daveti kabul edenler, mümin ve Müslüman sıfatını alırken,270 bu daveti duydukları halde iman etmeyenler müşrik ve kafir sıfatını alıyorlar.
Bu sahne Kur’an’da bazı âyetlerde doğrudan “Şüphesiz, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin.271 şeklinde başlıyor.
Bazıları zannediyor ki, Peygamberler insanları davet ederken işe böyle başladılar. Oysaki bu ifadeler süreçte bir aşama. Bir benzetmeyle bu aşamaya yemek yemeye davet aşaması dersek, bunun öncesinde yemeğin tanıtımı; yemeğin insana verdiği faydayı anlatma, o faydanın güzelliklerini kendi hayatı üzerinde gösterme gibi ön hazırlık aşamaları var.272
Nuh sûresinde Hz. Nûh’un hayatında bu aşamaya ait örnekleri de görmek mümkün;
“13. (Ey kavmim!) Size ne oluyor ki (hâlâ) Allah’ın büyüklüğünü (azametini) kabul etmiyorsunuz?
14. Oysa (kâinat kitabını okusanız, O’nun büyüklüğünü gösteren âyetleri göreceksiniz. Mesela ilk olarak kendinize bakın) sizi (tâ ana rahminden başlayarak) türlü (türlü) merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.
15. (Azametini görmek için bakmaya devam edin!) Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde nasıl yarattı?
16. Onların içinde ayı (güneşten aldığı ışığı yansıtan) bir nur kılmış, güneşi de (ışığıyla etrafı aydınlatan) bir lamba yapmıştır.
17. (Göktekiler böyle, yere gelince;) Allah, sizi topraktan bir bitki gibi (tedrici olarak) yetiştirmiştir.
18. Sonra sizi (bir vesile ile öldürüp) tekrar oraya döndürecek ve (günü geldiğinde) sizi (hesaba çekmek için yeniden diriltip huzuruna) çıkaracaktır.
19. “Allah (azamet, kudret ve rahmetine şahitlik yapsın, öldükten sonra dirilmeye ait sayısız deliller sergilensin diye) yeryüzünü sizin için bir sergi (salonu gibi) yapmıştır.”
20. (Böylece) Orada (dağlarda vadiler arasında açılan) geniş geniş yollarda yürüyesiniz (ve O’nun eserlerini müşahede edesiniz.)”
Bu âyetlere günümüz penceresinden bakarsak,
Bu âyetlerde embriyoloji, astronomi, botanik (ziraat), biyoloji gibi ilimlere işaret var.
Bu âyetlerde o asrın bilgi seviyesi dikkate alınarak yaratılan âyetler üzerinden Allah’ın tanıtılması ve âhiretin ispat edilmesi var.
Özetlersek, davet sahnesinde, her peygamberin Allah’a iman ve kulluk daveti öncesinde tanıtma ve sevdirme gibi aşamalardan geçtiğini görüyoruz.
Senaryoda Üçüncü Sahne: Hakaretler ve Sabır Aşaması
Bu sahne hemen her peygamberin hayatında var. Kiminde bu sahne sözlü şiddet seviyesinde kalırken kiminde işkence ve öldürülme aşamasına kadar uzanabiliyor.
9. âyette bu aşamanın Hz. Nûh’un hayatında sözlü şiddet seviyesinde kaldığını anlıyoruz. Sözlü şiddette “mecnun” ifadesinin bir psikolojik harp tekniği olarak özenle ve bilinçli bir tercih olduğunu daha önce ifade etmiştik.273
Senaryoda Dördüncü Sahne: Allah Skora Bakmaz (Her Yenilgi Başarısızlık Değildir.)
“Yenilgiye uğradım” ifadesini sadece Hz. Nûh’tan (as) duyuyoruz. Uzun süre peygamberlik yaptığını dikkate aldığımızda274 buna da normal diyoruz. Bu uzun süre içinde 40 ile 80 arasında bir insanın hidâyetine vesile olduğunu görüyoruz. Biraz empati yaptığımızda bu tebliğ çalışmasının hemen her gününün zorlu ve sıkıntılı geçtiğini anlıyoruz. Bu süreç içinde Hz. Nûh da her peygamber gibi hedefini büyük tutuyor. Kavminden her insanın hidâyetini hedefliyor. “Yenildim” derken de bu büyük hedefe göre, elde ettiği sonucu küçük gördüğü için “yenildim” diyor. (Allahü a’lem)
Bu bir yenilgi değil ama varsayalım yenilgi olsun, günümüzde bir iki insandan duyduğu olumsuz sözlerle insanları Allah’a davet işinden vazgeçen, bırakın olumsuz söz duymayı, “el âlem ne der?” endişesiyle davet işini hiç yapmayan insanları dikkate aldığımızda, Hz. Nûh’un onlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir galibiyet kazandığını da söyleyebiliriz.
Peki, Hz. Nûh Yenildi mi? “Yenildim” sözü Allah’ın “sen yenildin” demesiyle söylenmiş bir söz değil. Sorumluluk sahibi ve mütevazi bir kul olarak böyle diyor.
Böyle demesine rağmen Allah (cc) onun büyük Peygamberlerden (ulul azm) biri olduğuna işaret ediyor.275
Allah için ölçü, belli bir sayıya ulaşarak yolun sonuna varmak değil, yolun sonuna kadar verilen görevi ihlas ve samimiyetle yapıyor olmak.
Allah için ölçü, verilen görevi yapmaya niyet etmek, gayretini bu niyete şahit yapmak.
Ameller ihlaslı olduğunda, niyet ve gayret birbirine şahit olduğunda Allah için skorun bir olmasıyla bin olması arasında fark yok.
Senaryoda Beşinci Sahne: Suyun Olmadığı Yerde Geminin İnşası ve Günümüze Verilen Mesaj
Geminin inşası başlı başına bir imtihan konusu. Hz. Nûh (as) Fırat ve Dicle arasında Mezopotamya denilen bölgede yaşıyordu. Bu bölgeye en yakın denizler (bölgeye yaklaşık 1000 km. uzakta olan Akdeniz ve (Basra körfezi üzerinden 700 km uzakta olan) Hint Okyanusu idi.
Allah (cc) “gemi inşa etme” emri vermişti276 ama ortada geminin yüzebileceği bir su ve yapılan gemiyi en yakın su kaynağına götürebilecek bir imkan yoktu.
O yüzden kavminden ileri gelenler yanına geldiklerinde her seferinde alay ediyorlardı.
Bu durumda gemi yapmanın ne manaya geldiğini Açıklamalı Mealimizde Nûh sûresinin girişinde izah etmeye çalıştık.
Bu noktada yaptığımız empatiyi biraz daha yoğunlaştıralım ve böyle bir ortamda Hz. Nûh’a iman edenlerin safında olmanın zorluğuna bir kere daha bakalım.
İman ettiğiniz peygamber görünmeyen Allah’tan görünmeyen melek vasıtasıyla vahiy aldığını söylüyor ve suyun olmadığı bir yerde, suda yüzecek bir gemi inşa etmeye başlıyor ve siz de bu peygambere iman ediyorsunuz.
“Bu neyi gösteriyor?” İnanmanın gücünü gösteriyor. İnanmanın gücü hangi mesajı veriyor? Ey iman edenler! Siz Allah’a bu kadar güçlü iman ederseniz, onun emirlerini yerine getirmede her şeye rağmen kararlı bir duruş sergilerseniz, Allah (cc) imkansız gibi görüneni mümkün kılar ve (su ve deniz gibi) ihtiyacınız olan sebebi ayağınıza getirir.
Özetlersek, Kamer sûresi 9-14 arası Hz. Nûh’un (as) hayatından bir bölümü bir film setinde bir senaryo ve film mantığı içinde değerlendirmeye çalıştık.
Örnek çalışmada görüldüğü gibi karşımızda zengin bir hazine var. Buradan onlarca senaryo üretilebilir. Ayrıntılar üzerinden yüzlerce mesaj verilebilir.
Kur’an’ın amacı bu kıssaların tamamını anlatmak değil. Asıl amacı olan hidâyet konusunda bu kıssalara işaret etmek ve onlar üzerinden mesajlar vermek.
Sadece Kur’an’da yazıldığı kadarı ile kıssalara bakanlar, kıssaları basit bir anlatım olarak değerlendirebilir. Ama hayalen kıssaların yaşandığı ortama gidenler, bire bin verim alır ve kıssalar üzerinden verilen çok sayıda mesajı günümüze taşıyabilir.
Bu konuda gelecek âyetlerde çok sayıda örnek vereceğimiz için senaryo ve sinema tekniği yönüyle bu konuya burada nokta koyuyoruz.
Burada yukarıda bahsettiğimiz üç okuma tekniğinden birini anlattık. İkinci ve üçüncüye biraz işaret ettik. Bu işaretleri balık tutma bilgisi olarak değerlendirip, geride kalan balıkları tutmayı okuyucularımıza bıraktık.
(9-17) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Tamamı gerçek olan yaşanmış bir kıssa okudun. Hayalen o zaman git. Karşında denizin olmadığı yerde gemi yapan bir insan var. “Ben peygamberim, bana vahiy geldi” diyor ama bunu kendisinden başka duyan gören yok.
Böyle bir ortamda iman etmenin iman edince de o imanın gereğini yapmanın ne kadar zor olduğunu bir düşün.
18-22 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
18. Ad (kavmi de kendilerine gelen Hûd peygamberi) yalanladı. (Bu yalanlamanın bir sonucu olarak) Azabım ve uyarılarım (karşısında ders almayanların sonu) nasılmış (görmek isteyenler bir de Ad’ın sonuna baksınlar.)
19. Onların üzerine felaketi sürekli olan bir günde, her şeyi söküp atan (dondurucu) bir kasırga gönderdik.
20. (O kasırga öyle dehşetliydi ki;) İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp (sağa-sola) atıyordu.
21. (Sonunda) Uyarılarım ve (uyarılarımı hiçe sayan zalimleri) cezalandırmam nasılmış (yaşayarak gördüler...)
22. Doğrusu Biz (bu) Kur’an’ı öğüt alınsın diye (ibretli kıssalar eşliğinde, halkın anlayacağı dili kullanarak) kolaylaştırdık. Yok mu (aranızda) öğüt alan?
AD KAVMİ VE HZ. HUD’UN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Hûd kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı gelecek sûrelerde, aşağıda numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Ama iki sûrenin Ad kavmiyle özel bir bağlantısı var; bir Ad kavmine gönderilen Peygamberin ismiyle anılan Hûd sûresi, diğeri Ad kavminin yaşadığı zemin hakkında fikir veren Ahkaf Sûresi. Burada yazacaklarımızdan önce, Açıklamalı Mealimizden bu iki sûrenin de girişinin okunmasını tavsiye ediyoruz.
Kamer Sûresi 4. yıl 18-22
A’râf Sûresi 5. yıl 65-72
Şuarâ Sûresi 6. yıl 123-140
Hûd Sûresi 8. yıl 50-60
Fussilet Sûresi 10. yıl 15-18
Ahkaf Sûresi 10. yıl 21-26
Hakka Sûresi 12. yıl 4-8
ARA BİLGİ: Ad kavmi hakkında bu sûrede verilen detay oldukça az olduğu için, açıklamalarımızı verilen bilgilerle sınırlı tuttuk.
(18-22) 7. ASIRDA MEKKE’DEYİZ
Varsayalım siz Kur’an’ın tamamını anlamıyla birlikte ezbere biliyorsunuz. O bilgiyle 7. asırda Bu âyetlerin indiği günlerde Mekke’desiniz. Mekke’de kısa bir araştırma yapıyor ve o araştırmada o günkü müşriklere ve o güne kadar Müslüman olmuş kişilere 18-22 arası âyetleri kastederek şunu soruyorsunuz. Hz. Muhammed’den bu âyetlerde geçen ifadeleri daha önce duymuş muydunuz?
Kur’an’ı bildiğiniz için bu sorudan sonra iniş sırasında Kamer sûresinden sonra A’râf, Şu’arâ, Hûd, Ahkaf gibi sûrelerde anlatılan konuları da soruyorsunuz.
İman eden etmeyen herkes “Daha önce bunları duyduk.” demiyor.
Hz. Muhammed’i dinliyorsunuz, kendisine gelen vahiy kadar bilgi veriyor, daha başka veremiyor.
Bütün bu sorulardan sonra bizim bu sûrenin tefsirine başlarken yaptığımız şu değerlendirmeyi hatırlıyorsunuz: Bütün bu kıssaların öncelikli iniş sebebe Hz. Muhammed’in peygamberliğine şahitlik etmek. Ona duyulan güveni artırmak.
(19-20) NİMETİN DOZU ARTINCA HELAK OLUYOR
Kamer sûresini bir belgesel gibi düşünürsek, bu belgesel için seçilen kıssalarda, kavimlerin sonları öne çıkartılıyor.
Bu kıssada öncesiyle ilgili fazla detay verilmeden hemen kavmin helakinden bahsediliyor. Kur’an bu sahneden bahsederken, dekorda üç şeyi öne çıkarıyor.
Birincisi kasırga: Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında bahsettik; helak işinde görev alan hemen her şey, Allah’ın insanlara hizmet eden ordularında nimetleri getirmekten sorumlu memurlar gibi.
Nuh tufanında bu memurlardan yağmurun dozu artınca sonucun ne olduğunu gördük. Burada da rüzgar isimli nimetin dozu artınca ne olduğunu kasırga üzerinden görüyoruz.
İmtihan dünyasında helak olayının bu şekilde gelmesi, iman edenlerin baktığı yerden mucize olarak görülürken, bu hadiseden ders almayıp inkar edenlerin bazıları tarafından normal bir tabiat hadisesi olarak değerlendiriliyor.
İkincisi hurma ağaçları: Bu ağaçlar 7. asırda Mekke’de yaşayan hemen her insanın bildiği ağaçlardı. O gün için bir Mekkeliye sorulsaydı, “Bir fırtına da en son yıkılacak nedir?” Akla ilk gelen şeylerden biri de kökleri derinlere uzandığı için, topraktan sökülmesi en zor olan ağaçlardan biri olan hurma ağacı olacaktı.
Kur’an Mekkelilerin en iyi bildiği örnek üzerinden rüzgarın gücüne işaret ediyor.
Bu örneği bugüne getirirsek, bugün dünyada en fazla insanın ölümüne sebep olan kasırgalardan biri 1970 yılında Doğu Pakistan ve Bangladeş’te gerçekleşen ve hızı saatte 240 km’ye ulaşan Bhola kasırgasıdır.
Bu kasırga 3,5 milyon insanın hayatını olumsuz etkilerken, 300 binden fazla insanın da ölümüne sebep olmuştur.
Üçüncüsü: 18-22 arası âyetlerde dekorda üçüncü unsur söylenmiyor ama bu âyetleri duyan, hurma ağaçlarını kökünden sökebilecek bir kasırgayı hayal eden her Mekkelinin aklına çöldeki kum fırtınaları geliyor. Bu âyetler söylenenler üzerinden şu mesajı veriyor: Bu fırtınaya çölü geçmeye çalışan bir kervan içinde yakalandığınızı hayal edin. Hurma ağaçlarını bu hale getiren bir kasırga çölü ne hale getirir…
Özetlersek,rüzgar Allah’ın ordularındaki neferlerden biridir. Allah’ın dilemesiyle insanlara birçok fayda veren nimet olurken, yine Allah’ın dilemesiyle infaz memuru olabilir.
Kıyamet günü, sura üflenmesini de kasırga üzerinden düşünmek mümkün. Saatte 240 km hızla esen rüzgarı bu hıza ulaştıran Allah (cc), dilerse aynı rüzgarı 2400 km, 24.000 km, 240.000 km. hıza da ulaştırır…
Bu lokal kıyamet örneklerinin anlatılmasının bir hikmeti de bunları genel kıyametin şahidi yapmak. Bunu yapan kudret, dilerse onu da yapabilir mesajını sürekli canlı tutmak.
23-32 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
23. Semud (kavmi de, yapılan) uyarıları (dikkate almadı ve kendilerine gönderilen Salih peygamberi) yalanladı.
24. “Bizim içimizden (çıkan, bizim gibi fâni) bir insana mı uyacağız? (Eğer uyarsak) O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz” dediler.
25. “Aramızda (bunca zengin ve asil insan varken) vahiy ona mı geldi? Hayır (hayır! “Bana vahiy geldi” derken doğru söylemiyor. Çünkü) o, yalancının, (kendini beğenmiş) şımarığın tekidir.”
26. (Bu ağır hakaretler üzerine Salih’e şöyle dedik: Sen bunlara takılma!) Onlar yakında bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!
27. (Ey Salih!) Onları (Allah’ın emirlerine itaat ve haklara riâyet konusunda) imtihan etmek için dişi deveyi gönderen Biziz. Sen onları gözetle ve (sana yaptıklarına biraz daha) sabret.
28. Onlara, (kuyudan çıkarılan) suyun aralarında paylaştırılacağını (su içme hakkının bir gün devede, bir gün de kendilerinde olduğunu) haber ver; (o gün) içme sırası kiminse o gelip suyunu alsın.
29. Derken (bu gelişmeler servet ve iktidar sahibi olan ve kaynakların kullanımı noktasında kendilerini tek yetkili gören dokuz kişilik çetenin liderlerini rahatsız etti. Devenin katli için içlerindeki en azgın) arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını alıp) işe koyuldu ve (deveyi hunharca) kesti.
30. (Azgınlık yapan haddi aşanlara karşı) Azabım ve uyarılarım nasılmış (görmek isterseniz bakın!)
31. Biz, onların üzerine (müthiş bir patlamanın ardından, şehrin altını üstüne getiren) korkunç bir ses gönderdik de (o sesi duyanlar) ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.
32. Doğrusu Biz (bu) Kur’an’ı öğüt alınsın diye (ibretli kıssalar eşliğinde, halkın anlayacağı dili kullanarak) kolaylaştırdık. Yok mu (aranızda) öğüt alan?
ÖN BİLGİ: Semud kavmiyle alakalı bilgilerin bir kısmını Açıklamalı Mealimizde Hicr sûresinde anlattık.
Ayrıca tefsirimizde iniş sırasında 3. yılda 26. sırada gelen Şems sûresinde bu kavim hakkında açıklamalar yaptık ve özellik bu kıssada öne çıkan devenin sembolik anlamı üzerinde durduk.
Burada yapacağımız açıklamalar o bilgilerin devamı niteliğinde olacak.
SEMUD KAVMİ VE HZ. SALİH’İN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Salin’in kıssası ikinci kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı gelecek sûrelerde, aşağıda numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Kamer Sûresi 4. yıl 23-32
A’râf Sûresi 5. yıl 73-79
Şuarâ Sûresi 6. yıl 141-159
Neml Sûresi 7. yıl 45-53
Hûd Sûresi 8. yıl 61-68
Hicr Sûresi 8. yıl 80-86
Zâriyât Sûresi 10. yıl 41-47
Hakka Sûresi 12. yıl 4-5
KUR’AN KISSALARI YAŞAYAN HİKAYELERDİR
Tefsir Usulümüzde (20) Evrensellik Yasasında ifade ettik. İnsanın, kullandığı bütün aletler ilk insandan günümüze kadar gelişerek değişirken insan hiç ama hiç değişmedi. Yine doğuyor büyüyor, yaşlanıyor ve ölüyor. Yine seviniyor, üzülüyor, yoruluyor, küsüyor, küstürüyor, darılıyor, kırılıyor, işine gelmeyince işine geldiği gibi davranmaya devam ediyor...
Kısaca Kur’an’ın muhatabı olan insan hiç değişmedi ve değişmiyor.
Değişmediği için de Son Peygamberin davetine gelmeyen müşriklerle, önceki peygamberlerin davetine gelmeyenler özü itibarıyla benzer davranışlar sergiliyorlar.
Bu davranışların örneklerini Semud kavminde de göreceğiz. Gördüğümüzde şunu fark edeceğiz: Kur’an kıssaları bir yerde ve zamanda yaşayan insanlara değil, her yerde ve her zaman yaşayan insanlara hitap ediyor. Bu özellik onların yaşayan canlı, taze hikayeler olmasına sebep oluyor.
(24, 25) (KİBİR) ÜSTÜNLÜK HASTALIĞI
Değişmeyen insan için, bütün zamanlardaki bencillik gibi, cimrilik gibi kibir gibi değişmeyen manevî hastalıklar da var.
Bu kıssada adına üstünlük hastalığı da dediğimiz kibrin öne çıktığını görüyoruz.
Semud kavmindeki müşriklerin 25. âyette “…vahiy ona mı geldi?” ifadesini Mekke’nin müşrikleri şöyle ifade ediyorlardı.
“94. (Geçmişte de şimdi de) İnsanlara hidâyet geldiği zaman, onları doğru yoldan alıkoyan şey, sadece (“O kadar melek varken) Allah (bula bula) bir insanı mı peygamber olarak gönderdi?” demeleridir.
95. De ki: Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar (insanlar değil de) melekler olsaydı, elbette onlara göktenpeygamber olarak bir melek gönderirdik.”
Melek peygamber beklentisi her asrın hastalığı idi. Benzeri bir şey Ad ve Semud kavminden önce yaşayan Nûh kavminde de seslendirilmişti.
“24. Bunun üzerine, kavminin inkârcı ileri gelenleri (halka seslenerek) şöyle dediler: “Bu (adam) sizin gibi (ölümlü) bir insandan başka bir şey değildir. Tek yapmak istediği size karşı üstünlük sağlamak. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi (bir elçi veya kitap değil) melekleri gönderirdi. (Kaldı ki) Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık. (Nûh atalarımızdan daha mı iyi biliyor?”)
25. Bu adam (cinnet geçirmiş) bir deliden başka bir şey değildir. Bir süre için onu gözetim altında tutunuz (bakarsınız iyileşir.)277”
Bu âyetlerden şunu anlıyoruz: Söyleyen şahısların isimleri, yaşadıkları zaman ve mekanlar değişse bile iman etmeyenlerin söylemindeki öz değişmiyor.
İşin özünde “Sen kimsin, senin benden farkın ne, sen bana muhatap olamazsın, bana muhatap olacak birinin benden üstün olması, olağanüstü özelliklere sahip olması gerekiyor.” gibi ifadeler var.
Buna, insanın yaşadığı her yerde ve her zaman görülebilen kibir veya üstünlük hastalığı diyoruz.
(25, 26) GERÇEKLERE KÖR OLACAK KADAR TARAF OLMAK
Bu konunun başında “Peygamber, Peygamber olmadan önce kavmi tarafından nasıl biliniyordu?” diye bir soru sorsak cevap şu olurdu: İyi; doğru, dürüst, yalan söylemeyen bir insan olarak bilinirdi.
Neden bu kadar net konuşuyoruz: Çünkü Allah’ın böyle olmayan bir insana peygamberlik görevi vermeyeceğini biliyoruz.
Şöyle bir peygamber örneği yok: Bu kişi kötü bir kişi, bunu vahiyle terbiye edelim, sonra da ona peygamberlik görevi verelim.
Tefsir Usulümüzde (11) Peygamberlik Yasasında bu tespitimizi geniş olarak açıkladık.
Yukarıdaki soruyu Hz. Salih için sorduğumuzda kavminin Peygamber olmadan önce Hz. Salih’i şöyle bildiğini öğreniyoruz.
“Ey Sâlih! Bundan önce sen, aramızda (kendisine) ümit bağlanan biriydin. (Bu yüzden seni gelecekte kavmimizin başına geçebilecek çapta bir kişi olarak görüyorduk. Fakat şimdi büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz.) Demek sen bizi atalarımızın (geçmişten beri) taptığı şeylere tapmaktan alıkoyacaksın öyle mi? (Doğrusu) Seninbizi (kendisine) çağırdığın bu inanç hakkında ciddi şüphe ve endişelerimiz var.
”278
Bu âyette aslında şu deniyor: “Senin doğruluğuna dürüstlüğüne sözümüz yok. Bu dürüstlüğünle, bu toplumda gelecekte çok saygın bir insan olacağını da biliyoruz ama…”
Bu âyeti günümüz diliyle anlatırsak, bu şu demek, “İyi insan olmanın ölçüsü: ‘İyi insan olmak değildir.’ Ölçü: Benim tarafımda yandaş olmaktır. Karşı tarafta olursan, ne kadar iyi bir insan olsan da sana iyi demem...”
Hz. Salih’in davetine kulaklarını tıkayan kavmi, taraf olmanın manevî körlüğünü yaşıyordu. Dün ak dedikleri insan için bugün karalama kampanyası başlatmışlardı.
25 ve 26. âyetlerdeki “yalancı ve şımarık” sözlerinin arkasında bu körlük vardı.
Peki başka ne vardı? Ona da aşıdaki başlıkta değinelim.
Özetlersek, insan değişmiyor. Kıblesi menfaati olduğu için, ak dediğine kara diyen, kara dediğine ak diyen insanlar her devirde görülebiliyor.
(27-29) DİŞİ DEVE MUCİZE MİDİR?
Bu sorunun cevabı için önce şunu ifade edelim; Allah tarafından yoktan yaratılan ve insanların aynıyla benzerini yaratmada aciz kaldığı her şeyin ortak adı hem yaratılan âyettir hem de mucizedir.
Bu konunun başında Tefsir Usulümüzde (13) Mucize Yasasının hatırlanmasında fayda görüyoruz.
Orada mucizeleri; akli, hissi ve gaybi mucizeler diye üçe ayırmıştık.
Bu açıdan baktığımızda yaratılan her şey gibi buradaki dişi deve de bir mucizedir.279 Ama insanların bu tür mucizeleri asırlardır önlerinde görmeleri bunları sıradan hadiseler gibi görmesine sebep oluyor. Bu nedenle Allah (cc) bütün peygamberlerini farklı mucizelerle destekliyor.
(27-29) DEVENİN MUCİZE OLDUĞUNU NEREDEN ANLIYORUZ?
Dipnotta verdiğimiz âyetlerin yanında “sahada” müşriklerin gösterdiği tepkiden anlıyoruz.
Eğer deve, o ortamda bulunan develer gibi sıradan bir deve olsaydı müşriklerin hiç ilgisini çekmezdi.
Semud kıssasının geneline baktığımızda, daha önce ortalarda hiç görülmeyen, benzerlerinden çok farklı olan, nerede doğduğu ve kime ait olduğu bilinmeyen devenin varlığı Hz. Salih’in peygamberliğine delil oluyor.
Bu delil iman edenlerin imanlarını güçlendirirken, yeni iman edeceklerin hidâyetine vesile olurken, müşriklerin de öfke ve baskılarını da artırıyordu.
Müşrikler bu deveyi kurdukları sömürü düzeninin devamı için en büyük tehlike görüyorlardı.
Bunun nasıl olduğunu, aşağıdaki başlık altında bir kurgu içinde günümüz diliyle anlatalım.
(27-29) DEVENİN GÜNÜMÜZDEKİ KARŞILIĞI NEDİR?
Devenin sembolik anlamına Şems sûresinde değindik. Burada oradaki anlamın devamı olarak bir başka anlama daha dikkat çekeceğiz.
Bu anlama göre deve tarih boyunca haksızlıklara, adaletsizliklere karşı verilen onurlu mücadelenin ve hak arayışının sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Neden böyle anlıyoruz?
Eğer peygamberlerin verdiği mücadele şöyle olsaydı: Her peygamber geldiği topluma “Ben suya sabuna dokunmayacağım. Ben sizin yaptığınız adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme sessiz kalacağım. Benim amacım: Bir mescit veya cami açmak insanları oraya davet etmek, orada namaz kılmak, zikir çekmek, dua etmek.” deseydi, yaşadıkları sorunların çoğu yaşanmaz. Bizzat sömürü düzeni tarafından bir şekilde desteklenirdi ve “Bak biz insanların inanç özgürlüğüne saygılıyız” şeklinde işleyen düzeni sempatik göstermek için, rejim tarafından kullanılırdı.
Her peygamberin görev listesinde haksızlık yapmamak ne kadar önemli bir yer tutuyorsa, haksızlıklara seyirci kalmamak da o kadar önemli bir yer tutar.
Kur’an, hakkı ve adaleti ayakta tutma mücadelesine maruf derken, haksızlıkla mücadeleyi münkere karşı verilen mücadele olarak tanımlar.280 Kur’an âyetlerinde yapılan bu tanımlar Peygamberimizin hadislerinde şöyle karşılık bulur:
“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şâyet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”281
Özetlersek, dipnotta kaynaklarını gösterdiğimiz âyet ve hadislerle devenin, bütün zamanlarda haksız ve adaletsiz kaynak dağılımına ve kullanılmasına karşı verilen hakça mücadelenin sembolü olmasının, naslardaki referansını gösterdik.
DEVE ŞİDDETE BAŞVURMADAN VERİLEN MEDENİ MÜCADELENİN SEMBOLÜDÜR
Kur’an’da hayatları geniş olarak anlatılan Peygamberler hakkında verilen bilgiden yola çıkarsak bütün peygamberler için şöyle bir genelleme yapabiliriz.
Güçler dengesinin Müslümanların aleyhinde olduğu hiçbir ortamda Peygamberler şiddeti yöntem olarak seçmemişlerdir.
Güçler dengesinin Müslümanların lehine olduğu zamanlarda şiddeti sadece karşı tarafı caydırmak ve durdurmak için kullanmışlardır.282
13 yıllık Mekke döneminde, hayatları anlatılın Peygamberlerin hiçbirinin hayatında, savaş gibi bir yöntemin sorun çözmede kullanıldığına dair bir örnek yoktur.283
Hz. Salih de şiddete başvurmadı. Ama haksızlıklara da seyirci de kalmadı. Bu noktada deve haksızlığa karşı verilen mücadelenin sembolü oldu.
33-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
33. Lût kavmi de (yapılan bütün) uyarıları (dikkate almadı ve kendilerine gönderilen Lût peygamberi) yalanladı.
(Lut kavminde sapkınlık zirve yapmıştı. Evleri basıp, erkek misafirlere tecavüz edecek kadar haddi aşanlar ve bunlara seyirci kalanlar vardı.)
34. (Bunun üzerine) Biz deüzerlerine (taşlar yağdıran) bir kasırga gönderdik. (Hepsi helak olurken, hanımı hariç olmak üzere) Yalnız Lûtailesini (ve ona iman eden az sayıda mü’mini) seher vakti (şehirden çıkarıp) kurtardık.
35. (Bütün bunları) Katımızdan bir nimet olarak (yaptık.) İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz.
36. (Azabımız gelmeden önce Lût elinden geleni sonuna kadar yaptı. Her seferinde ikna dilini kullanarak) onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları (ciddiye almayıp) kuşkuyla karşıladılar.
37. (Bir gün yakışıklı birer delikanlı sûretinde görünen azap meleklerini Lût’a misafir olarak gönderdik.) Onlar, onun misafirlerine (sapık cinsel arzularını tatmin için) tecavüz etmeye kalkıştılar. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. “Haydi (o kadar uyarıdan ders almadınız, artık) azabımı ve uyarılarımı tadın (bakalım!”) dedik. (Bu tattıkları, yakında tadacakları daha büyük musibetin ufak mukaddimesiydi.)
38. Bir sabah vakti erkenden (Lut Gölü civarında etkileri) kalıcı (olan) bir azap onları yakaladı.
39. (Öncekine göre çok çok ağır olan ve başlarına taşlar yağdıran kasırga musibetiyle bir kere daha onlara) Azabımı ve uyarılarımı tadın (dedik.)
40. Doğrusu Biz (bu) Kur’an’ı öğüt alınsın diye (ibretli kıssalar eşliğinde, halkın anlayacağı dili kullanarak) kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan
ÖN BİLGİ: Hz. Lût’un ismi Kur’an’da 27 defa geçer. Kıssasını da geniş olarak 8 sûrede anlatılır. Biz bu bölümde kıssaya önce Kur’an bütünlüğünde genel bir bakış yapacak, sonrasında ayrıntıları diğer sûrelerde gelecek ilgili âyetlere bırakacağız.
HZ. LUT’UN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Lût’un kıssası geniş284 olarak ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı bundan sonraki okumalarımızda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Kamer Sûresi 4. yıl 33-40
A’râf Sûresi 5. yıl 80-84
Şuarâ Sûresi 6. yıl 160-175
Neml Sûresi 7. yıl 54-59
Hûd Sûresi 8. yıl 76-83
Saffât Sûresi 9. yıl 133-138
Ankebut Sûresi 13. yıl 28-35
LUT KAVMİNİN HELAK SEBEBİ NEYDİ?
Genelde halk arasında Lût kavminin helak sebebi eşcinsellik/homeseksuellik olarak bilinir.
Bakalım öyle mi?
Kur’an iniş sırasında bu kavmi ilk kez bu sûrede anlatıyor. Ele alırken sadece bu kavmi değil, bunun gibi 4 kavmi daha anlatıyor ve bu anlatımların tamamında helak sebebini; peygamberleri yalanlama ve sadece yalanlamakla kalmayıp onlara ve onlara iman edenlere zulmetmek şeklinde açıklıyor.
Burada şu soru akla gelebilir:
Lut kavminde eşcinsellerin olmasının helak edilmelerinde bir rolü var mıydı?
Bu sorunun cevabını bir mahkeme kurgusu içinde verelim: Lût kavmi sanık olarak son celsede, karar duruşmasında mahkemedeki yerini aldı. Diğer kavimlerin işledikleri suçlara benzer suçlar işledikleri için haklarında helak kararı verildi.
Artı (+)
O güne kadar dünyada eşine benzerine az rastlanır bir azgınlık ve sapkınlık örneği olarak eşcinsellik suçu işledikleri için haklarındaki helak kararı ağırlaştırılmış helak kararı olarak infaz edildi.
Ağırlaştırıldığını nereden biliyoruz? Buradaki ve diğer âyetlerdeki helak örneklerine baktığımızda, en ağır cezanın bu kavme verildiğini görüyoruz.
Lut kavminin helak sebebi böyle açıkladıktan sonra şu genel sorularla devam edelim.
EŞCİNSELLİĞİN OLMADIĞI MEKKE’DE BU ÂYETLEİN İNME SEBEBİ NEDİR?
Polisiye bir dille anlatırsak, Mekke’de bu âyetlerin indiği güne kadar eşcinsellik suçuna dair bir polis kaydı yok.
Çok zayıf rivâyetlerden yola çıkarak bir iki vaka söyleniyor. Onları doğru kabul etsek bile Mekke’nin 10 bin kişinin yaşadığı bir şehir olduğunu düşündüğümüzde, “Bu konuda kayda değer bir olay yok.” diyebiliriz.
Peki bu âyetler neden indi?
Öncelikle şunu bir kere daha ifade edelim. Bu kıssa bu sûrede 5 kavmin yalanlama nedeniyle helakini anlatan âyetler içinde indi.
Burada soru şu: Eşcinsellikle ilgili bu âyetler neden indi? Ve neden bir defa bu sûrede inmedi de Hz. Lût’tan geniş olarak bahsedilen her âyet grubu içinde indi?
Bu sorunun cevabı çok önemli.
Eğer, bu âyetlerin indiği gün Kur’an “İnsan denilen varlık çok şerefli bir varlık olmanın yanında, çok da kötü olabilen, kötülükte aşağıların aşağısına inebilen bir varlık deseydi.” bu ifade soyut kalırdı.
Kur’an Lût kavmi üzerinden insan denilen varlığın bozulmada, aşağıların aşağısına inmede hangi noktaya gelebileceğini gösterdi.
Bu cümleyi aşağıdaki başlıkta açalım.
EŞCİNSELLİĞİN SEVİYELERİ VE LUT KAVMİNDEKİ DİP SEVİYE
Dünya tarihinde eşcinsellik Lût kavminden önce de vardı. Bunun için tarihi belge aramaya gerek yok. Çünkü insan varsa, insanın olduğu yerlerde az-çok bu tür eğilimler olur.
Bu eğilimlerin seviyeleri vardır. Aşağıda yapacağımız değerlendirmelerde lazım olacağı için burada farklı seviyelere dikkat çekmek istiyoruz.
Birinci seviye: Bu rızaya dayalı bir eşcinselliktir. Taraflar kimsenin görmediği bilmediği bir ortamda bu işi yaparlar. Bu seviyede bir eşcinsellik her devirde ve her yerde olabilir.
İkinci seviye: Doğuştan gelen birtakım nedenlerle veya kendi tercihiyle rızaya dayalı bir eşcinsel hayat tercih eden. Bu tercihlerini başkalarına duyuran ama bunun propagandasını yapmadan, başkalarını teşvik etmeden sessiz sakin yaşayanlar.
Üçüncü seviye: Bu işi yapan. Yapmakla kalmayıp başkalarını teşvik etmek ve özendirme amaçlı çalışmalar yapan. Bu çalışmalarda sosyal medyayı, yazılı ve görsel medyayı, bunun yanında sineme, dizi ve moda sektörünü kullanan ama bütün bunları yaparken de diğer inançlara saygı duyan; kimseye kendi dünya görüşünü dayatmayanlar.
Burada araya girelim ve şu tespiti yapalım. Bu üç seviyede olan eşcinselliğin her türlüsü İslam dininde günahtır.
Ama bir de dördüncü seviye var ki, o seviye insanlık tarihine ait kayıtlarda ilk kez Lût kavminde görüldü. O seviye dünyada eşcinsellere en fazla özgürlük veren ülkelerin bile suç sayacağı ve en ağır cezayı vereceği seviye idi.
Bu ara bilgiden sonra dördüncü seviyeye ayrı başlık altında girelim.
DÖRDÜNCÜ SEVİYEDE EŞCİNSELLİK: İNSANLIKTAN ÇIKMA NOKTASI
Bu seviyeyi bir senaryo kurgusu içinde anlatacağız.
Birinci sahne: Lût kavminde eşcinsellik çok yaygın bir hale gelmişti. Bu yaşam tarzını tercih eden insanlar bu işi rızaya dayalı yapmanın yanında, zorla yapmaya başlamışlardı. Eş, dost, akraba gibi çevreleri olmayan; zayıf gördükleri erkekleri gözlerine kestiriyor, tenhada fırsat bulduklarında zorla tecavüz ediyorlardı.
İkinci sahne: Hz. Lût ahlaksızlıkta bu noktaya gelmiş bir kavmin içinde peygamberlik görevi yapıyordu. Her fırsatta, insanları Allah’ın razı olduğu bir hayata davet ediyordu. Kavminin işi tecavüze kadar vardıran sapkınca davranışlarını şiddete başvurmadan eleştiriyordu.
Üçüncü sahne: Lût kavmindeki sapıklar tecavüz işinde daha da ileri gitmişler, ticaret yollarındaki kervanları basıyor, oradan erkekleri kaçırıyor ve onlara da tecavüz ediyorlardı.
Dördüncü sahne: Hz. Lût elinden geldiği kadar bu çirkinliği durdurmaya çalışıyordu ama etkisi çok sınırlı oluyordu. Böyle bir ortamda çok az sayıda insanın hidâyetine vesile olmuştu.
Beşinci sahne: Bir gün Hz. Lût’un evine iki genç erkek misafir olmuştu. Kavmindeki sapıklar bunu duyduğunda evin etrafını kuşattılar (Hicr 67) aralarında şöyle bir konuşma geçti.
Kavmi: “Ey Lût! Ya o misafirleri bize teslim edersin ya da biz almasını biliriz.
Hz. Lût: Bakın bunlar benim misafirlerim, onların yanında beni rezil etmeyin. Beni utandırıp dillere düşürmeyin. (Hicr 68)
Kavmi: Sen bunu hak ettin. Biz sana defalarca bize karışma demiştik. (Hicr 70) Sen bizi dinlemedin. Ya onları bize teslim edersin kapıyı kırıp biz alırız, ya da…
Hz. Lût: Bakın yaptığınız çok çirkin bir iş. Gelin bu işten vazgeçin. Amacınız şehveti tatminse bunun normal yolları var. İşte burada benim bekar kızlarım. Şehirde birçok ailede de bekar kızlar var. Sizi onlarla evlendirelim.
Kavmi: Hayır biz sana gelen misafirleri istiyoruz. Bu sana son çağrımız…
Şimdi filmi burada durduralım ve dünyada eşcinsellere karşı en hoşgörülü insanı hayalen bu sahneye davet edelim.
Bu sahne dünyada hiçbir insanın hoş göremeyeceği bir sahnedir.
Bu sahne dünyadaki her hukukçunun “cezasız kalamaz” diyeceği bir sahnedir.
Bu sahne dünyada hiçbir hukuk devletinin izin vermeyeceği bir sahnedir.
İşte Lût kavmindeki bu sapık insanlar, insanlık tarihinde benzeri görülmeyen bir suça imza attılar.
İşte bu nedenle insanlık tarihinde örneği az görülen bir cezaya çarptırıldılar.
Özetlersek, bu âyetlerin indiği Mekke’de kayda değer bir eşcinsellik hadisesi yoktu ama Kur’an eşcinsellik üzerinden insanlığın inebileceği en dip noktaları gösterdi.
Gösterilen bu nokta üzerinden hayatın bir emanet olduğu gerçeğinin bilinerek yaşanmasının önemine dikkat çekti.
41-45 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. Vaktiyle firavun ve halkına da uyarıcılar gelmişti.
42. (Fakat) Onlar(Musa Peygamber eliyle gösterilen) bütün mucizelerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde cezalandırdık.
43. (Şimdi bu âyetlere muhatap olan Mekke’nin müşriklerine sor bakalım;) Sizinkâfirleriniz onlardan daha (güçlü ve daha) mı üstün? (Yine sor bakalım; “Neden bu kadar rahat davranıyorsunuz?”) Yoksa geçmiş kitaplarda size özel dokunulmazlık teminatı mı var?
44. Yoksa onlar “Biz (firavun gibi değiliz. Biz çağının süper gücü olan, diğer kabilelerle güçlerini birleştirip her konuda) yardımlaşan (yenilmez) bir topluluğuz” mu diyorlar?
45. (Ne derlerse desinler!) Yakında (haddini aşan) o (kibirli) toplum (Bedir Savaşı’nda) bozguna uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.
İSRAİLOĞULLARI, HZ. MUSA VE FİRAVUN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Musa ve Firavun kıssası, öncesinde işaret edilen âyetlere nispeten biraz geniş olarak ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı Kur’an bütünlüğünde okuduğumuzda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında görüyoruz.
Müzzemmil Sûresi 1. yıl 15-16
Â’lâ Sûresi 1. yıl 18-19
Fecr Sûresi 1. yıl 10-12
Necm Sûresi 3. yıl 36
Kamer Sûresi 4. yıl 41-45
A’râf Sûresi 5. yıl 103-171
Tâhâ Sûresi 6. yıl 9-98
Şuarâ Sûresi 6. yıl 10-67
Neml Sûresi 7. yıl 7-14
Yunus Sûresi 8. yıl 75-93
Hûd Sûresi 8. yıl 96-98
Saffat Sûresi 9. yıl 114-122
Mümin Sûresi 9. yıl 23-55
Zuhruf Sûresi 10. yıl 46-56
Duhan Sûresi 10. yıl 17-32
Kehf Sûresi 11. yıl 60-82
İbrahim Sûresi 11. yıl 5-8
Mü’minûn Sûresi 12. yıl 45-50
İsrâ Sûresi 12. yıl 2-7 100-104
Nâziat Sûresi 13. yıl 15-26
Kasas Sûresi 13. yıl 2-48 76-81
Ankebut Sûresi 13. yıl 15-16
Bakara Sûresi 14. yıl 40-113
Saf Sûresi 17. yıl 5-6
Nisâ Sûresi 17. yıl 153-165
Ahzab Sûresi 18. yıl 69-70
Mâide Sûresi 20. yıl 13-32 44-50
ÖN BİLGİ: Bu kıssa Kur’an’da en geniş anlatılan kıssaların başında geliyor. Kur’an bu kıssaya birçok sûre ve âyette kısa-uzun değiniyor. Biz bu kıssa ile ilgili geniş açıklamalarımızı iniş sırasında bu kıssanın en fazla öne çıktığı (A’râf, Tâhâ, Kasas ve Bakara gibi) sûrelere bırakacağız.
Burada yapacağımız açıklamalar diğer kıssaları takip eden helak bağlamında olacak.
HZ. MUSA’NIN KARŞISINDAKİ FİRAVUNU NASIL BİLİRSİNİZ?
Soruyu Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun şeklinde sormamızın sebebi daha önce ifade ettiğimiz gibi285 Firavunun bir şahıs değil bir kurumsal kimlik olmasından kaynaklanıyor.
Mesela Hz. Yûsuf’un karşısındaki Firavunu günümüz diliyle söylersek, inanç özgürlüğüne saygılı bir insan olarak görürken Hz. Musa’nın karşısındaki Firavunu tam tersi bir çizgide şöyle görüyoruz;
Çağının en güçlü, en zalim, en acımasız diktatörü,
Çağında soykırım yapan, insan hakları ve inanç özgürlüğü konusunda baskı uygulayan,
Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun bu ve benzeri daha fazla olumsuz özellikle tarif edilebilecek bir kişiydi.
Bu kişiyle alakalı, 7. asrın Mekke’sinde en çok bilinen tarafı “Çağında en güçlü kişilerden biri olmasıydı.
Kur’an önceki âyetlerde (Fecr 10) onun için “kazıklar” ifadesi üzerinden gücüne ve ordusuna atıfta bulunarak “kazıklar sahibi firavun” demişti.
İşte Kur’an böyle “gücün zirvesinde” bilinen bir kişiyi helak edilen kavimler sıralamasında 5. sıraya koyuyor ve buradaki âyetler üzerinden şu mesajları veriyor:
41, 42. âyet: Firavun kavmi, Kur’an’da anlatılan kavimler içinde, en fazla ve en büyük mucizeleri görmesine rağmen yalanlama işinde öncekilerden geri kalmadı. O da yalanladı ve yalanlayanların hak ettikleri sonuçları yaşamaktan kurtulamadı.
43, 44. âyet: Bu beş kıssa üzerinden geçmişe tanık oldunuz. Bu beşi içinde en güçlü olan Firavunun bile helak olduğunu duydunuz. Artık onların gücüyle kendi gücünüzü kıyaslayın, onların sonunu getiren gücün size neler yapabileceğini bir düşünün. Bize bir şey olmaz, biz yalnız değiliz, Arap yarım adasındaki diğer kavimlerle birleşirsek bize kimse bir şey yapamaz, demeyin.
45. ÂYETİN ÖZEL MESAJI: HELAK YASASI DEĞİŞTİ, SİZİN SONUNUNUZ FARKLI OALCAK
Hem buradaki bağlamda hem de Kur’an âyetleri içinde 45. âyetin çok ayrı ve özel bir yeri var.
Önce bağlam içindeki yerine işaret edelim.
45. Diyor ki: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Tefsirimizde daha önce Kur’an’ın insan sözü olamayacağına değindiğimiz yerler oldu.286 Onlardan bazılarında şunu öne çıkarmıştık;7. asrın Mekke’sinde. Kur’an âyetlerinin indiği ilk yıllarda, bütün şartlar Müslümanların aleyhine görünürken “Gelecek günler güzel olacak” anlamında cümleler kurmak ve bu cümlelerde inandırıcı olmak zordu.
Şartların önceki yıllara göre daha da zorlaştığı 4. yılda 45. âyet üzerinden şu manada bir müjde veriliyor: “Karşımızdaki müşrikler, bütün Arap yarımadasıyla birleşse bile, yakında bize karşı mağlup olacaklar. Çok ciddi bir hezimet yaşayacaklar.”
Bu cümleyi söylemek 2 kişiyle 11 kişiye karşı maç yapan takım kaptanın karşı takımı 11-2 yeneceğiz demesi gibi inanması zor ve sonuçları ağır olan bir cümleydi.
Zorluk şartlardan kaynaklanıyordu. Sonuçların ağırlığına gelince, “Bu sözü söyledikten sonra zaman sizi haklı çıkarmazsa, bu söz şu manalardan birine gelecekti:
Ben Allah’ın Peygamberi değilim. Ben şimdiye kadar söylediğim her şeyi kendi kafama göre uydurdum. Bu sözü de etrafıma insan toplamak, topladığım insanlara ümit ve moral olması için söyledim.
Evet Ben Allah’ın Peygamberiyim. Bana gelen vahyi söyledim. Ama doğru çıkmaması benim suçum değil. Bana bu vahyi gönderen…287
Görüldüğü gibi nereden bakılsa sonuçları ağır olacak bir cümle.
İşte o yüzden diyoruz ki, bu sözü Allah’tan başkası söyleyemez. Bu söz tek başına Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna şahittir.
45. âyet aynı zamanda 44. âyette geçen “Bizyardımlaşan bir topluluğuz.” cümlesine de cevap oluyor.
Bu cümlenin Arapçasında “topluluk” kelimesi “cem” şeklinde geçerken, 45. âyette de aynı kelime kullanılıyor.
Daha ilginci de şu: Kamer sûresinden sonra inen Sâd sûresi 11. âyette 45. âyetteki müjde tekrarlanıyor. Bu tekrar “Hiç şüpheniz olmasın, Allah diyorsa olacaktır” manasında bir mesaj veriyor.
Sad sûresinin ilgili âyeti şöyle: “Onlar (yakında) şurada (şu Mekke civarında) bozguna uğratılacak gruplardan oluşmuş (derme çatma) bir ordudur.”
Bu âyette gruplar, hizipler anlamında Arapça “Ahzab” olarak geçen kelime dolaylı olarak yine Müşriklerin 44. âyetteki ifadelerine cevap oluyor.
Müşrikler Bedir ve Uhud savaşlarından sonra Hendek savaşında Müslümanların karşılarına çıkmışlardı. Ahzab sûresi de ismini bu savaştan alan bir sûredir. Bu savaşta 44. âyette ifade edildiği gibi Mekke müşrikleri Arap yarımadasında yaşayan diğer grup/hiziplerle (ahzab) birlik olup Müslümanların üzerine yürümüşlerdi. O nedenle bu savaşa Ahzab savaşı da denmiştir.
Özetlersek, 45. âyet Mekke’deki bütün şartlar Müslümanların aleyhine olduğu halde Bedir ve Hendek savaşlarında elde edilecek zaferlere işaret etmekle çok önemli bir müjde vermenin yanında bütün Kur’an âyetleri içinde, Kur’an’ın insan sözü olamayacağı gerçeğine işaret noktasında en çok öne çıkan âyeterden biri oluyor.
45. ÂYET DİYOR Kİ: MEKKELİ MÜŞRİKLERİN HELAKİ FARKLI OLACAK
Biz Tefsir Usulümüzde -geçmişte var olan ve Kamer sûresindeki 5 kavim üzerinde örneklerini gördüğümüz- helak yasasının değiştiğini söylerken en güçlü referanslarımızdan biri de bu ve benzeri âyetler oldu.
Daha önce geçen Kalem sûresindeki bahçe sahipleri kıssasında bu âyetin verdiği mesaja benzer bir mesajın verildiğine “Mekke Müşriklerinin ve Bahçe Sahiplerinin Benzer Sonları” başlığı altında dikkatleri çekmiştik.
Bu âyet çok net bir şekilde indiği zaman üzerinden, bu âyete muhatap olan ve olacak herkese şunu diyor: Bugün Mekke Müşriklerinin Müslümanlara yaptıklarına benzer zulümleri yapanlar geçmişte helak oldular. Bu müşrikler de helak olacak. Ama bunların helaki öncekilerden farklı olacak. Bunlar güçlerini kaybetmenin, iktidarlarını kaybetmenin helakini yaşayacaklar.
O yüzden, o gün ve bugün, o asırda ve bu asırda bu ve benzeri âyetlerin mesajlarını alan Müslümanlar,
“Allah düşmanlarımızı helak eder.” gibi işi Allah’a havale etme gibi bir kolaycılığına başvurmuyorlar.
Beklenen ve müjdelenen zatlar ellerinde sihirli değnekle gelir, kötü giden her şeyi iyi hale getirir gibi bir beklentiye de girmiyorlar.
13 yıllık Mekke dönemine, 10 yıllık Medine dönemine bakıyorlar ve Hz. Muhammed gibi bir Peygamber için değişmeyen şartların, bütün zamanlarda bütün Müslümanlar için de değişmeyeceğini anlıyorlar ve sebepleri yerine getirme noktasında kendilerine düşen görevleri yerine getirmek için âzimle gayret ediyorlar.
46-55 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
46. Hayır (hayır! Bu kadarla da kalmayacak) onlara vaad edilen (asıl azap) kıyâmet vaktidir. Kıyâmet (azabı) ise (dünyadaki bütün azapların toplamından) daha müthiş ve daha acıdır.
47. (Hep duydukları ama sürekli yalanladıkları gerçeklerle yüzleşen) Günahkârlar (o gün) tam bir şaşkınlık ve çılgınlık içindedirler.
48. Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine (dünyada taptıklarınızın ve yaptıklarınızın bir sonucu olarak) “Cehennemin dokunuşunu tadın!” denecek.
49. Gerçek şu ki; Biz(bu evrende) her şeyi bir ölçüyle yarattık.
(İndirdiğimiz âyetlerle, gönderdiğimiz peygamberlerle insan hayatı için razı olduğumuz ölçüleri ortaya koyduk.)
50. (Bu ölçülere uymayanlara verilecek ceza için) Emrimiz (“ol” emri gibi) bir tek emirdir. (O emri verdiğimizde, onun gerçekleşme hızı) Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)
51. (Ey bu ölçüleri yok sayarak yaşayanlar!) Biz (sizden önce Nûh, Ad, Semud, Lût kavimlerini ve firavun ailesi gibi inkâr ve isyan noktasında) sizin benzerlerinizi (bir tek emirle) yıkıma uğrattık. (Sizin de sonunuz yakın, içinizden hâlâ) Düşünüp ibret alan (yol yakınken dönmeyi düşünen) yok mu?
52. (Zannetmesinler) Yaptıkları (onların unuttuğu gibi unutulacak veya kaybolacak, aksine) her şey amel defterlerinde kayıtlıdır.
53. Küçük, büyük her şey (o defterlerde) satır satır yazılıdır.
54. Hiç şüphesiz (doğru yolda olmanın ve bir ömür boyu doğru yolda kalmanın çok zor olduğu zamanlarda, inandıkları değerlere sadakatle bağlı olarak, Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınan) muttakiler, cennetlerde (bağ, bahçe) ve ırmakların kenarında,
55. (Sonsuz bir gücün sahibi olmasıyla her şeye)Muktedir bir Melîk(olan Allah’ın) huzurunda (sâdık kullara tahsis edilen ve en yüce makam olan) doğruluk makamında (Allah’ın rızasını kazanma gibi en büyük ödülü almanın mutluluğunu yaşayacaklar.)
(46-55) SONUÇ EĞİTİMİ İLE BAŞLAYAN SÛRE, SONUÇ EĞİTİMİ İLE BİTİYOR
Kamer sûresi “Kıyamet yaklaştı” âyetiyle başladı ve sonunda kıyamete, mahşer gününe (46. âyet), amel defterlerine (52) cehenneme (48. âyet) ve cennete (54. âyet) işaret eden âyetlerle bitti.
Kur’an geleceğe yönelik verdiği bu sonuç eğitimini, geçmişten beş kavmin kıssasıyla destekledi ve hem geçmiş hem de gelecek üzerinden bütün zamanlara ve mekanlara şu evrensel mesajı verdi:
“Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayan, ne kadar güçlü olursanız olun bu sûrenin tefsirine başlarken ifade ettiğimiz -bireysel, lokal ve genel kıyametlerle- üç farklı kıyametle bir gün mutlaka karşı karşıya kalacaksınız. Yani bir şekilde kesin olarak bir son yaşayacaksınız. O zaman Kur’an’ın sizi geçmiş ve gelecek arasına alıp şimdiki zamanda verdiği sonuç eğitiminden almanız gereken dersi alın ve bütün tercihlerinizde Allah’ın rızasını kazanmayı gaye yapın. Bilin ki ömür denilen şey tercihlerin toplamıdır. Bilin ki, âhirette karşınıza çıkacak olan sonuç tercihlerinizin toplamına göre olacaktır.
Özetlersek, Kur’an, ebedi pişmanlık yaşamamak için baştan sona bir doğru tercih rehberi olarak okunacak kitaptır.
49. ÂYET: UNUTMAYIN BU DÜNYADA BİR YASA KOYUCU VARDIR. KIRMIZI IŞIKTA DURMAYAN DURDURULUR
Kur’an’da birbirini takip eden birçok âyette bağlamda ilgiyi kurmak zordur. Yani sonra gelen konu öncekinden çok farklı bir konu olabilir. Bu konu üzerinde Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Sırası Yasasında geniş olarak durduk.
Bizim Açıklamalı mealimizi hazırlamamızın bir sebebi de parantez arası açıklamalarla bağlamdaki ilişkiyi göstermek ve mealin bütünlük içinde akıcı ve anlaşılır bir şekilde okunmasını sağlamaktı.
49. âyete bu açıdan bakarsak, bu âyet bağlam ilişkisi en zor anlaşılan âyetlerden birisi.
Bu âyetten önce 9-45 arası 5 kavmin helakinden, 46-48 âyetlerde kıyamet ve cehennemden bahsedildi, 50-52 tekrar kıyamet sahnesine geçildi ve sonrasında (54, 55) cennetle nokta konuldu.
Bu sıralama üzerinden soru şu: Konusu kader olan 49. âyetin burada olmasının hikmeti nedir?
Birçok hikmetten birkaçına bakalım; Allah (cc) kâinatta yaratılan her şeyi ama her şeyi bir ölçüye/kadere288 göre yaratır. O ölçünün gereği olarak sınırlar çizer, yasaklar koyar.
Burada ölçü ifadesinin anlaşılması için bardak benzetmesi yaparsak, adeta her kavme denilir ki, insansınız, hata yaparsınız, günah işlersiniz ama işlediğiniz günahlar bardadaki şu ölçüyü geçmesin, yani bardağı taşırmayın.
Bu noktada 49. âyet diyor ki: Bu ve bunlar gibi helak edilen kavimler bütün uyarılara rağmen, konulan ölçüleri aşarak, sınır ihlalleri yaparak ilahi sabrın sınırlarını zorladılar ve bardağı taşırdılar. Bu azgınlık ve taşkınlık cezasız kalmadı.
Trafik kuralları üzerinden başka bir benzetme yaparsak 49. âyet diyor ki: İnsan bu dünyada başı boş yaratılmamıştır. Hayatın her alanında ölçüler ve o ölçülere bağlı yasalar vardır. Kim bu kırmızı ışığa benzeyen yasalara uymazsa, durulması gereken sınırlarda durmazsa, o durdurulur.
Bu durdurma işi bazen sele dönüşen yağmurla, kasırgaya dönüşen rüzgarla olabildiği gibi, gökten taş yağması şeklinde ağır cezalarla da olabilir.
Bu noktada 50. âyet devreye giriyor ve şunu diyor: Allah (cc) emir verdiğinde bu emrin önüne hiçbir şey geçemez. O “ol” dediğinde, “ol” dediği her şey bir göz kırpma çabukluğunda oluverir.
Allah’ın “ol” demesi ile olan bu beş lokal kıyamet, yine “ol” demesi ile anında olacak olan genel kıyametin şahididir.
(55) SENARYODA SON BÖLÜM, SON ÂYETİN MESAJI
Kamer sûresinin son âyetini dünya hayatının başlaması ile vizyona giren bir filmin son bölümü olarak okursak karşımıza üç önemli ifade çıkıyor: Muktedir, Melik ve doğruluk makamı.
Muktedir ve Melik Allah’a ait iki isim. Bu isimler sûrenin sonunda şu mesajı veriyorlar: Bu sûrede okuduğunuz bütün helak hadisleri, gerçekleşmeden önce Allah’ın vaadi olarak Allah’ın elçileri tarafından o kavimlere duyuruldu.
O vaatlerin gerçekleşmesi Allah’ın her şeyi yapmaya Muktedir olduğunun, mülkün maliki/sahibi olduğunun, her şeye hükmünün geçtiğinin şahididir. Onları gerçekleştiren Allah (cc) kıyamet ve sonrasına dair tüm vaadlerini gerçekleştirecek gücün de sahibidir.
Doğruluk Makamı ifadesine gelince,
Bu filmin sonunda kazananlar iyiler olacak. Allah’ın vaadine iman edenler, O’na güvenenler, inandıkları değerlere sadakatle bağlı kalanlar, doğruluk ve dürüstlük gibi bir değeri hayatlarında en başa koyanlar…. Evet bunlar kazananlar olacak.
AY MANASINA GELEN KAMERİN BİZ DÜNYALILARA MESAJI
Sûrenin sonunda, ay anlamına gelen kamer kelimesi üzerinde biraz tefekkür edelim.
Açıklamalı Mealimizde sûrenin girişinde bu sûredeki çok önemli bir mucizeye dikkat çekmiş ve sûredeki 55 âyetin son harflerinin “hilale” benzeyen “re” harfiyle bittiğini söylemiştik.
Bu mucize bize sûrenin her âyetinin sonunun sûrenin ismiyle bağlantısını gösterdi.
Bu bağlantının yanında sûrenin ismiyle sûrenin içeriği arasında da çok kuvvetli bir bağlantıya şahit oluyoruz.
Kamere/aya baktığımızda, onun her ayın başında bir kum saati gibi dolmaya başladığını görüyoruz. Adeta karanlık olan kum saatinin içi, güneşten gelen ışıkla dolmaya başlıyor. Bu dolma arttıkça ay; içinde bulunduğu evreye göre "Yeni ay, hilal, ilk dördün, şişkin ay, dolunay ve son dördün” gibi isimler alıyor.
Ayın bu görüntüsü biz dünyalılara şu mesajı veriyor. Bu dünya fânidir. Bu dünyada başlayan biter, gelen gider. Bakın her başlayan günün bitmesi, her başlayan ayın bitmesi, her başlayan yılın bitmesi, her doğanın ölmesi bu gerçeğin şahididir.
Bu haliyle ay ona bakan dünyalıya şu mesajı veriyor: Ey insan sana verilen süre başladı ve bu sûre bir gün mutlaka bitecek. Bu süre 70 yıl sonra da bitebilir 7 dakika sonra da bitebilir. Bu gerçeği unutmadan yaşa. Tercihlerini bu gerçeğe göre yap. Çünkü süre bittiğinde, ebedi hayatının nerede geçeceği tercihlerinin toplamına göre belirlenecek.
(1-45) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu sûre “Kıyamet yaklaştı.” âyeti ile başlıyor. Beş kıssa anlatıyor ve bu beş kıssada geçen lokal kıyamet örneğini yaklaşan genel kıyametin şahidi yapıyor. “Bütün bunlar bana ne diyor?” dersen, sana bana bütün insanlara denilen şu: Sonlu bir hayat yaşıyorsunuz. Her ânınız son ânınız olabilir. Her tercihiniz de son tercihiniz olabilir.
Bunun adı değişmez gerçektir. Bu gerçeği bilmek önemlidir. Bundan daha önemlisi her ânı bu gerçeği bilerek yaşamaktır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 4. Yılda Mekke’deyiz. Yaşanan zamana Kur’an’ın verdiği isim: Cahiliye devri. Nasıl kör olan bir insan bazı şeyleri fark etmez, aynen öyle de manevî körlüğün olduğu yerde, haram-helal, doğru-yanlış, iyi-kötü farkı birçok alanda yoktu. Buna karşın, Furkan olan vahyin güneşi ile aydınlanan mü’minler “farkı fark etmeye” başladılar. Geçmişte olduğu gibi, ağızlarını açınca her şeyi söylemiyorlardı, doğruyu söyleme konusunda çok hassas hale gelmişlerdi. Her şeye bakmıyorlardı, her şeyi tatmıyorlardı. Haram-helal hassasiyeti gelişmişti.
BANA NE DİYOR? Bir insan aynı anda ellerini soğuk ve sıcak şeylere değdiriyor ve ikisi arasında “fark yok” diyorsa, bu insanda his kaybı; kısmî felç var demektir. Aynen bunun gibi bir Müslüman “günah ile sevap” arasında fark yok demeye başlamışsa, günaha girdiğinde manen elem ve ıstırap hissetmiyorsa, bu durum bir manevî felç alametidir ve acil tedavi edilmesi gerekir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Sâd” Arap alfabesinde bir harftir. Nasıl yazılı eserlerin en ufak parçası harftir. Maddenin de en ufak parçası atomdur. Allah atomu malzeme yapıp, eli yaratırken, insanlar o malzemeden ancak ortopedik bir el yapabiliyor. Allah harflerden, kelimelerden ve cümlelerden oluşan Kur’an’ı insanlara gönderirken, aynı harf denen malzemeye sahip olan insanlar Kur’an’ın benzerini ortaya koymakta âciz kalıyor. Bu örnekler üzerinden atom ve harf gibi parçalar, Allah’ın nelere kâdir olduğunu gösterirken, aynı parçalar insanların ne kadar âciz olduğunu hatırlatan birer sembole dönüşüyor.
BANA NE DİYOR? Yaratıcısı Allah olan eserlerin aynısını yapamayacağın kesin. Bunu itiraf etmen de haddini bilmendir. Ama benzerini yapma konusunda tembellik edilmesi de Müslüman ülkelerinin geri kalmasındaki en temel sebeptir. Allah’ın yarattığı her şey size aczinizi öğretirken, aynı zamanda teknolojide gelebileceğiniz sınırların çerçevesini de çizmiş oluyor. Adeta yaratılan her şey; “Aynısını yapamazsınız ama benzerini yapabilirsiniz. Haydi...” Mesajını veriyor.289
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrenin konusu ilk Müslümanların örnek şahsiyetler üzerinden geleceğe hazırlanmasıdır. Sûrede Hz. Davud ile birlikte öne çıkan şahsiyetlerden biri de onun oğlu Hz. Süleyman...
Hz. Süleyman üzerinden verilen mesaj nedir?
30. âyet: Hem müşriklere hem de Müslümanlara mesaj veriliyor. Müşriklere verilen mesaj şu; Allah size servet verdi, siz serveti verene kul olacakken, servete kul oldunuz. Size verilenin kat kat fazlasına sahip olan bir kul görmek, duymak isterseniz Süleyman’a bakın.
Müslümanlara verilen mesaj: Müslüman’ın kaderi fakirlik, çile ve ızdırap değildir. Allah (cc), yolunda gidenlere, kâinat kitabını okumanın hakkını verenlere, dilerse servetler verir. Servet karşısında Hz. Süleyman gibi durursanız; verilenler sizi değiştirmezse, verilenler arttıkça verene sevginiz artarsa, Allah sizi çağınızın Süleyman’ı yapar.
BANA NE DİYOR? Şöyle bir dua ile işe başlayabilirsin: “Allah’ım Hz. Süleyman gibi zengin olmayı, Hz. Davud gibi bilge olmayı, yeryüzünde ne kadar zalim varsa onlara korku salacak, ne kadar mazlum varsa onlar için ümit olacak bir gücü elde etmeyi, verdiğin her şeyi yolunda verebilecek kadar güçlü bir imanın sahibi olmayı bizlere nasip eyle!”
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Müşriklerin böyle havalı göründüklerine bakmayın, hiç de moralinizi bozmayın! Siz 11. âyetin verdiği müjdeye bakın: “Onlar (yakında) şurada (şu Mekke civarında) bozguna uğratılacak gruplardan oluşmuş (derme çatma) bir ordudur.”
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Sâd (ve benzeri bütün harfler bu gerçeğin şahidi olurken, insanlara) Öğüt veren (onlara varlık gayesini öğreten) Kur’an (da aşağıda gelecek hakikatlerin, insanlığı dünyada ve âhirette mutluluğa ve kurtuluşa ulaştıracağına) şahittir;
2. (Peki, Mekke’nin müşrikleri bu öğütlere kulak veriyor mu?) Hayır! İnkâr edenler (hem zenginlikten hem de ilk Müslümanları küçük görmekten kaynaklanan) bir büyüklenme ve (vahyin hakikatleri karşısında âciz kaldıkları için ne yapacakları konusunda tam bir) ayrılık içindedirler.
3. (Bu konuda tarihten ders almaları gerekir;) Biz onlardan önce (büyüklenen ve vahiy karşısında kafa karışıklığı yaşayan) nice kavimleri helak ettik. (Kendi sonlarını merak edenler, onların sonlarına baksınlar.) Onlar (da güçlerine güveniyordu fakat başlarına gelenler karşısında âciz kalıp sadece) feryat ettiler; oysa kurtuluş vakti çoktan geçmişti.
4. (Mekkeli inkârcılara gelince)Onlar (gökten inecek ve olağanüstü özelliklere sahip olacak bir melek beklerken) kendilerine, içlerinden (kendileri gibi beşerî özellikler taşıyan) bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve (başlattıkları karalama kampanyasının bir parçası olarak) şöyle dediler: Bu (adam) yalancı bir sihirbazdır.”
5. (Ve eklediler.) Onca ilahı bir tek ilah mı yaptı? (Yani bundan sonra Allah’a yaklaşmada aracılarımız olmayacak mı?) Doğrusu bu (çok) tuhaf bir şey (dediler.)
6. İçlerinden ileri gelenler (halkı sömürerek kurdukları düzenin yıkılmasından endişe ettikleri için) öne atılarak: “Gidin, ilahlarınıza sahip çıkın! Bugün sizden istenen budur.
7. (Hem) “Biz (Kur’an’ın ortaya çıkardığı tek tanrı inancını reddediyoruz. Çünkü) bunu (atalarımızdan bize intikal eden) son dinde işitmedik. (Bize anlatılan) Bu (yeni din, içi boş bir) uydurmadan başka bir şey değildir”
8. (Haydi farz edelim, Allah bir kitap gönderdi; “Burada bizim gibi zengin ve soylu insanlar varken) Kur’an içimizdenona mı indirildi?” (dediler.) Doğrusu (bütün bu konuşmalar gösterdi ki) müşrikler (hâlâ) Benim uyarılarım hakkında (tam bir) şüphe içindedirler. (Belli ki;) Onlar henüz Benim azabımı tatmamışlar.
9. (Bu cesareti nereden alıyorlar, neye güvenerek böyle konuşuyorlar) Yoksa(mutlak gücü ile) Azîz (karşılıksız vermesiyle) Vehhâb olan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır (ki diledikleri kişileri Peygamber yapma yetkisini kendilerinde görüyorlar?)
10. Yahut göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? (Eğer) Öyleyse (bulabildikleri) vasıtalarla (ilahlık makamına) yükselsinler (ve oradan âlemi yönetip, kimin peygamber olup olamayacağına karar versinler!)
(1-10) ÂYETLERİN KISA TEFSİRİ
1. Âyet: Kur’an Şahit
1. âyet bizim şahitlik adını verdiğimiz yeminle başlıyor. Âyeti bir benzetmeyle anlatırsak, Öğüt veren Kur’an ifadesini; “Âyetleriyle baştan sona insanlığın bütün manevî dertlerine deva içeren Kur’an şahit olsun!” şeklinde anlayabiliriz.
2. Âyet: Kıymetini Bilemediler
1. âyeti böyle anladığımızda, 2. âyeti şöyle anlıyoruz: “Kendilerine sunulan manevî ilaçların kıymetini bilemediler. Bu ilaçları kendilerine getiren manevî doktordan istifade edemediler. Bununla da kalmadılar, o doktoru ve o doktordan istifade eden insanları küçük gördüler. Aşağıladılar.”
Bu âyette iki kelimeye dikkat çekmek istiyoruz.
Bizim meal ve tefsir yöntemimizde teknik detaylara fazla girmemek gibi tercih var. Burada olduğu gibi, o tercihimizde bazen istisnalar olacak.
Birinci Kelime İzzet:
İzzet kelimesi bu sûrenin 9. âyetinde Allah’ın ismi olarak geçen Azîz ismiyle aynı kökten geliyor.
Azîz ismini, Allah’ın bütün özellik ve güzelliği ile ortaya çıkan mutlak üstünlük ve güç olarak tarif ediyoruz.
Bu tarifi dikkate aldığımızda Azîz ismi insanda izzet olarak tecelli ediyor. Bu tecelli Kur’an’da Fatır sûresi 10. âyette şöyle ifade ediliyor: “Kim izzetve şeref istiyorsa (bunu Allah’tan istesin; çünkü) izzet ve şerefin tamamı Allah’ın elindedir.”
Bu durumda sahip olduğu her nimeti Allah’tan bilen bir insan, Allah’ın verdikleri olmayınca, hiçbir şeye sahip olamayacağını bildiği için kendisine üstünlük ve güç kazandıran bütün imkan ve meziyetlerini de Allah’tan bilir.
Böyle bir bilmede izzet, insana Azîz olan Allah’ın katında değer kazandıran bir özellik ve güzellik olur. Böyle bilinmezse, kendisine üstünlük ve güç kazandıran her şeyi kendinden bilme olur.
Zenginliği ile meşhur olan Karun’un şu sözü bu insanları anlatır: “Bu serveti sahip olduğum bilgi (beceri ve tecrübe) sayesinde ben elde ettim (o yüzden de nasıl harcayacağıma da ben karar veririm”) diye karşılık verdi.”290
Bu sûrenin 2. âyetinde geçen “izzet” Allah’ın verdiği imkanlarla ortaya çıkan gücü ve üstünlüğü kendinden bilmeyi ifade eden bir gururu (aldanmışlığı) ifade ediyor. O yüzden birçok mealde bu kelimeye gurur ve aldanma manası da veriliyor.
İkinci Kelime Şikâk:
Bu da sıradan bir kelime değil, üzerinde tefekkür ettiğimizde, 10 bin nüfuslu Mekke şehrinde insanların tek blok, tek görüş halinde hareket etmediğini anlıyoruz.
Mekke’de müşriklere göre sıradan bir insana vahiy gelmesi, yaklaşık altı asırdır hiç duyulmayan bir şeyin duyulması sıra dışı, olağanüstü bir haber.
Bu haberi duyan hiçbir insan, bu haberi “Bugün de akşam oldu.” haberi gibi sıradan bir haber olarak değerlendirmiyor.
Bu konuda 6 asır291 pas tutmuş zihinler düşünmeye başlıyor.
Bu noktada herkes Mekke’de müşriklerin ileri gelenleri gibi düşünmüyor. Kafalarda bir sürü soru işaretleri ortaya çıkıyor.
İşte “Şikak” kelimesi ile böyle bir arka plan anlatılıyor. Allahü a’lem.
3. Âyet: Geçmiş Kavimler
Bu âyette bir kere daha sonuç eğitimi geliyor. En son Kamer sûresinde anlatılan beş kavmin kıssalarına dikkat çekiliyor ve şu mesaj veriliyor: Sizden daha üstün olanlar bile helak oldu. “Bizi hiçbir güç yıkamaz, karşımızda hiçbir güç duramaz.” demeyin. Kamer sûresindeki 45. âyeti ve bu sûrede gelecek olan 11. âyeti dikkatli okuyun.
4-8. Arası Âyetler: Kara Propaganda
Bu âyetleri anlatırken, konuya çok farklı bir pencereden bakacak, 7. asrın Mekke’sindeki siyasi ve toplumsal havayı, aşağıdaki kısa başlıklar altında 21. asrın siyaset mühendisliği üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
(6) MELE’: KAVMİN İLERİ GELENLERİ
Bu âyetlerde iniş sırasından yaptığımız Kur’an okumasında ilk defa karşımıza çıkan kelimelerden biri de “Mele’” kelimesi.
Bu kelimeyi 6. âyette “ileri gelenler” manasında görüyoruz. Kur’an’da stratejik önemi olan bir kelime olduğu için bu kelime üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Mele’ kelimesi “dolu olan, dolan” demektir.
Bu kelimeyi ilk olarak Kaf sûresi 30. âyette, kök anlamına uygun olarak Cehenneme sorulan “Doldun mu?” sorusunda duymuştuk.
Mele’ kelimesini Kur’an’da 30 yerde kavmin ileri gelenleri manasında okuruz. Bu kelime bir toplum içinde bilgi, beceri, tecrübe yönüyle “dolu” olan insanlar için kullanılır.
Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımlarına baktığımızda, bir güç ve zenginlik etrafında; menfaat ortak paydasında birleşen, o gücü ve zenginliği korumak için gayret eden insanların mele’ kelimesiyle anlatıldığını görüyoruz.
Bu konuda en çok öne çıkan örneklerden biri de Firavundur. Mele’ kelimesi 12 âyette Firavunun etrafındaki ileri gelenleri anlatmak için kullanılır.
Daha güncel bir dil kullanırsak, mele’ günümüzde medya, siyaset, ordu, hukuk, ekonomi noktasında gücü elinde tutan insanların bir araya gelerek oluşturdukları oligarşik düzenin adıdır.
Geçmişte oligarşik düzen çok belliydi; zengin ve güçlü insanlar Firavunun yanında saf tutuyor, Bizans’ta senatoda yer alıyor, Mekke’de Daru’n-nedve denilen mecliste öne çıkıyordu.
Günümüz oligarkları bu işi maskeler arkasında yapıyorlar. Büyük şirketler, lobi, düşünce kuruluşları, medya, vakıflar ve dernekler bu işin maskeleri oluyor.
Bunlar birçok ülkede gizli-açık siyasi partilere büyük parasal destek sağlayan ve bununla ülkede kimin iktidarda olacağını belirleyen ve sonrasında verdikleri desteklerin bir şekilde meyvesini toplayan insanlar oluyorlar.
Bu noktayı öne çıkarmakla şunu göstermek istedik: Tefsir usulümüzde (20) Evrensellik Yasasında, “Allah (cc) Kur’an’ı indirmek için Neden Mekke ve Medine’yi seçti?” diye bir soru sormuştuk.
O sorunun cevabında ifade ettiğimiz gibi bu iki şehir dünya tarihinde hem geçmişte yaşanan bir şeyin hem de gelecekte yaşanacak birçok şeyin mikro ölçekte özetinin yaşandığı bir şehirdir.
“Kavmin ileri gelenleri” yani Mele’ olgusu; iyi veya kötü şekilleriyle bütün zamanlarda ve mekanlarda karşımıza çıkacak bir gerçektir.
Hayatına iyi ve güzel şeyleri doldurarak mele’ olan insanlar iyilik lobileri kurarken, bunun tersini yapanlar kötü niyetleri anlaşılmasın diye maskeler takarak kendi çıkarlarına hizmet eden lobiler kuracaklar.
(6) KAVMİN İLERİ GELENLERİNİN MEKKE’DEKİ ETKİSİ
Yine Mekke’yi anlatırken, bütün zamanları kuşatan bir dil kullanacağız. Çünkü mele’ konusunda geçmiş ile bugün arasında çok fark yok.
Genelde halk denilen yığınlar bütün zamanlarda mele’ şeklinde tanımlanan; güç ve zenginlik sahibi olan bu insanlara muhtaçtır.
Hayalen 7. asra Mekke’ye gidelim. Oradan bütün dünyaya bakalım. Ne görüyoruz? Hiçbir sosyal güvencesi olmayan, birikimi olmayan, yarına yiyeceği yemeği olmayan birçok insan görüyoruz…
Empati yapalım, böyle bir insanın elindeki en ufak maddi şey onun geleceği için çok değerlidir.
Böyle bir ortamda insanlar az veya çok maddi birikimlerine gelecekleri olarak bakarlar; tarlalarında, develerinde, koyunlarında, ticaretlerinde geleceklerini görürler.
Böyle bir toplum yapısında, o toplumda yaşayan hemen her insan gücü elinde bulunduranlara bir şekilde bağlıdır. Bu bağlılık ondan gelecek menfaatle olabileceği gibi, onun isteklerine “hayır” dediğinde olabileceklerin korkusu ile de olabilir.
Günümüz diliyle söylersek, mele’ onun işverendir, patronudur. Ona minnet borcu vardır, kredi kartı borcu vardır, ev araba taksiti vardır, çocuklarının okul ödemeleri vardır… ve bütün bunlarla bir şekilde ona bağlıdır.
Mele’ konusuna bu bağlantılar noktasından baktığımızda 10 bin nüfuslu Mekke’de insanların çoğu kavmin ileri gelenlerine bir şekilde muhtaçtı. Bu insanlar içinde 7-8 tanesi şehrin en zenginiydi. Bugünkü dille söylersek, şehrin en büyük tefecileriydi. Çok yüksek faiz karşılığında birçok insanlara borç veriyor, borcunu ödemeyenleri köle olarak alma, satma ve kullanma hakkını kendilerinde görüyorlardı.
(6) MELE’ VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ
Mekke’de kavmin ileri gelenleri, Peygamber Efendimizin (sav) tek tek de olsa, uzun zaman da sürse insanları etkilemesinden, onların hidâyetine vesile olmasından ve putperestlikten vazgeçirmesinden endişe ediyorlardı.
Bu konuya daha önce geçen Kalem sûresi 9. âyetin tefsirinde işaret etmiştik. Mekke’de kavmin ileri gelenleri, “Bugün “Muhammed’i durduramazlarsa gelecekte olacakları düşünüyor”, ona göre strateji belirliyordu.
Bir senaryo akışı içinde anlatırsak,
Birinci sahne (4. âyet): Önceki propagandanın dozu artarak devam ediyor. Yalancı ve sihirbaz karalamasında ısrar ediliyor. Şunu biliyorlar, bir yalan ne kadar çok insan tarafından ne kadar çok tekrar edilirse, o kadar çok insan tarafından inanılır. Bu etkiyi bildikleri için bu plan devam ediyor.
İkinci sahne (5. âyet): Bu sahnede bütün zamanlarda hak-batıl bütün din mensupları üzerinden etkili olan yöntemi devreye sokuyorlar ve “din elden gidiyor.” diyorlar. Onlara göre tek bir ilaha inanılması,292 puta tapanların her geçen gün azalması dinin elden gitmesiydi.
Üçüncü sahne (6. âyet): Mele’in o gün toplumdaki yerini hatırlarsak “Gidin ilahlarınıza sahip çıkın” talimatı, patronun işçilerine talimatı gibiydi. Bir şekilde kendilerine bağladıkları insanları sokağa sürmeleri, slogan attırmaları gibi bir şeydi.
Burada halktan doğal bir tepki gelmeyince, her devirde var olan toplum mühendisliğinin devreye girdiğini; kötü niyetliler tarafından çok açık bir şekilde kötülüğün organize edildiğini görüyoruz.
Dördüncü sahne (7. âyet): Bu sahnede “din elden” gidiyor denilerek halk sokağa sürülürken onları motive etme adına kavmin ileri gelenleri içinden sözde “din adamları” da boş durmuyor. Onları motive etme adına, “Biz bu işin uzmanları olarak “son dinde” bunu işitmedik. Geçmişe doğru yaptığımız araştırmalarda atalarımızın dininde ilahların birleştirilmesi ve tek ilah yapılması gibi bir uygulama görmedik. Biz atalarımızın dinine bağlıyız ve geçmişte olduğu gibi bugün de ilahlarımızın arkasındayız.
Beşinci sahne (8. âyet): Bu sahnede kavmin ileri gelenleri eskimeyen bir taktiği devreye sokuyorlar. Söylenen sözün etkisini kırmak için o sözü söyleyenin kimliği ile uğraşıyorlar ve bu âyette “Kur’an içimizden ona mı indirildi?” derken başka bir âyette “Bu Kur’an (gele gele Abdulmuttalip’in yetimine mi geldi. Taif ve Mekke gibi) iki şehirden (Velid bin Muğire gibi veya o çapta) büyük bir adama gönderilmesi gerekmez miydi?”293 gibi sözler söylüyorlar.
9. ve 10. Âyet: Düşündüren Sorular
Bu iki âyet öncelikle şu mesajı veriyor:
“Kendilerini ne zannediyorlar?” Bir düşünsünler bakalım, kendilerini üstün gördükleri her alanda, o üstünlüğü veren kim?
Azîz olan Allah onlara izzet vermeseydi, Vehhâb olan Allah sayısız nimeti onlara vermeseydi ne olurdu bir düşünsünler?
Bu kibirlerini gören de onları göklerin ve yerlerin maliki, hâkimi zanneder.
Bedenlerine baksınlar, kalbin kan pompalamasından, midenin yemekleri öğütmesinden, bağırsaklardan …. Hayatlarının devamı için gereken işlerin bir listesini yapsınlar, o işlerin milyonda kaçını onlar yapıyor?
Kâinata baksınlar, güneşin doğmasından, dünyanın dönmesinden, yeşil bitkilerin fotosentez yapmasından… Kısaca kâinattaki faaliyetin devamı için gereken bütün işlerin milyarda kaçını onlar yapıyorlar?
Ayrıca bütün işlerin ne kadarını, o taptıkları putlar yapıyor onu da bir düşünsünler?
Sonra hâla üstünlük iddiasında bulunacaklarsa, yerden göklere çıksınlar, göklerin hâkimi olsunlar ve bütün bir kâinatı yönetsinler bakalım.
9. ve 10. âyetler bu sorular üzerinden bütün zamanların müstekbirlerine (kibirlenenlere, büyüklük taslayanlara) “Haddiniz bilin!” mesajı veriyor.
(6) ÖNEMLİ BİR KAVRAM: MİLLET
İniş sırasında ilk defa bu sûrenin 6. âyetinde gördüğümüz kavramlardan biri de millet kavramı.
Bu kavram âyette “Bizbunu son dinde işitmedik.” cümlesinde “din” manasında geçiyor.
Millet kelimesi Kur’an din ve şeriat kelimeleriyle birlikte 15 defa din manasında kullanılan bir kelime.
Dinleri hak ve batıl olarak ayırırsak, millet kelimesi her iki din için de kullanılan bir kavram.
Dini, din, şeriat (uygulama) ve gelenek olarak üç ayrı parça halinde incelersek,
Bu parçalardan,
Din, Allah’ın emir ve yasaklarına,
Şeriat o emirlerin hayatın içinde Peygamberlerin gösterdiği gibi uygulanmasına,
Millet de bütün bunların o dinin yaşandığı toplumun örf, adet, gelenek ve kültürü ile entegre olmuş formuna/şekline karşılık gelir.
Bu değerlendirmeden yola çıkarak 6. âyete bakarsak. Mekkeli müşriklerin kastettikleri din; örf, adet, gelenek ve batıl inançlarla tanınmaz hale gelmiş bir din.
Onların millet anlamında kullandıkları dinde, dinin temeli olan tevhid (Allah inancı) tahrif edilmiş. Putlar Allah’ın ortağı olmuş. Gelenek görenek din zannedilmiş…
6. âyette Mekke müşriklerinin “son din” dedikleri, böyle bir din.
Bu açıklamalardan günümüze gelirsek, millet kelimesi tevhid inancının domine ettiği bir inanç birlikteliğini başa koyan dini bir tanım olarak kullanılmıyor.
Farklı inançlarla birlikte aynı vatan, aynı dil, aynı tarih, aynı anayasa aynı bayrak etrafından birleşen toplulukları tarif için kullanılıyor.
Günümüzde kullandığımız milliyetçilik kelimesi de millet kelimesiyle aynı kökten gelir.
Bu konuyu Allah katında üstünlüğün takva olarak öne çıkarıldığı Hucurât sûresinin 13. âyetinin tefsirinde “İslam’da ırkçılık ve milliyetçilik var mıdır?” başlığı altında ele alacağız.
Onun yanında bu sûrenin 76. âyetinde de kısaca değineceğiz.
(1-10) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Mele’ hayatın bir gerçeğidir. İyisi de kötüsü de her asırda olabilir. Kötülerin baskın olmasının en önemli sebeplerinden biri de iyilerin -sayıları çok olsa bile- etkisiz, pasif ve organize olamayışlarıdır.
Bu durumu dikkate aldığımızda, senin tek başına iyi olman güzeldir ama yeterli değildir. Köyünde, şehrinde, ülkende hatta dünyada ne kadar iyi varsa onlarla bir şekilde bir araya gelip, lokal ve evrensel bütün iyilik hareketlerine bir şekilde destek vermek niyetin, hedefin ve gayretin olabilir.
11-16 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. (Bunları yapmak şöyle dursun) Onlar (yakında) şurada (şu Mekke civarında) bozguna uğratılacak gruplardan oluşmuş (derme çatma) bir ordudur.294
12. (Bunlar ilk değil) Daha önce Nûh kavmi, Âd (kavmi) ve güçlü bir saltanat sahibi firavun da (benzer küstahlıkları yapıp peygamberlerini) yalanlamıştı.
13. Semud (kavmi) Lût kavmi ile Eyke halkı da (onlar gibi yalanlamışlardı.) İşte bu (sayılanlar yaptıkları kötülükler farklı olsa da, akıbetleri benzer) gruplardı.
14. (O grupların) Hepsi de (kendilerine gelen) elçileri yalanlamış ve cezamızı hak etmişlerdi.
15. (Mekkeli müşriklere gelince;) Onlar ertelenmesi asla mümkün olmayan bir beladan295 başka ne bekliyorlar!
16. (Gaflet içinde beklerken, alaycı bir dille) “Rabbimiz (vaad ettiğin azap doğruysa) hesap günü gelmeden önce (o azaptan) bizim payımızı (bir an önce) ver” dediler.
(11-16) ÂYETLERİN KISA TEFSİRİ
11. Âyet: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
11. âyet gelecekten haber veriyor. Bu habere, bu haberin çok daha açık bir şekilde verildiği Kamer sûresi 45. âyette geniş olarak değindik. Bu konu için oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
12-14 Âyetler: Sonuç Eğitimi
Bu âyetlerde önceden ismi geçen 6 kavim üzerinden bir hatırlatma yapılıyor.
11. âyeti Kamer sûresi 45 ile birlikte okuduğumuzda bu hatırlatmada Mekkeli müşriklere şu mesaj veriliyor. Sizin helakiniz onlarınki gibi olmayacak ama gelecekte çok büyük bir bozgun yaşayacağınız kesin.
Çünkü, bugün küçük gördüğünüz şu Müslümanların arkasında, bu sayılan kavimleri ve daha fazlasını helak eden gücün sahibi Allah (cc) var.
Şunu çok iyi bilin, arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz.
15, 16 Âyetler: Durup Bir Düşünmüyorlar
Müşriklerin 15. âyeti duyduktan sonra bu sûrenin 11 âyetini, Kamer sûresinin 45. âyetini hatırlayıp şöyle demeleri beklenirdi: “Bu Muhammed neyine güveniyor da bu sözleri söylüyor. Bunlar normal bir insanın söyleyeceği sözler değil. Bunlar üzerinde durup bir düşünelim.”
Böyle demek yerine 16. âyetteki sözleri dile getirdiler. Bu sözler şu anlama geliyor: “Sen ne dersen de biz sana inanmıyoruz. Hadi şu bahsettiğin azaptan bizim hissemize düşen neyse bir an önce getir görelim.”
Daha önceki âyetlerde ifade etmiştik, Allah (cc) bunlara süre vermişti. Müşrikler farkında olmasa da o süre işliyordu.296
17-29 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
17. (Ey Resûlüm!) Sen (günlük düşünen, günlük yaşayan, şu Mekke müşriklerine takılma,) onların (alay ve hakaret amaçlı) söylediklerine (de aldırma) sabret (Senin büyük hedeflerin var. Sen bugünden yarınları inşâ edeceksin. İşte bu yüzden, sen her şeye rağmen vahyin gündemini takip et.) Bizim güç sahibi (olan) kulumuz Davud’u hatırla (ve onu yol arkadaşlarına sürekli hatırlat) çünkü o (servete, makama, güce esir olmayan, sahibi olduğu her şeyi emanet bilen ve bu bilgileri, bilince dönüştürüp şükran duygularıyla Rabbine) yönelen biriydi. (Şimdi sana gelen âyetlerden yola çıkarak. Davut’u farklı yönleriyle tanı ve tanıt.)
18. (Davut, Rabbine yönelen ve çağını okuyan bir liderdi. Çağında bilimin ve teknolojinin önemini kavradı.) Biz (de birer maden deposu olan) dağları (o dağlardan çıkan demir ve benzeri madenleri) onun hizmetine verdik. (Demiri işledi, başta savunma sanayi olmak üzere, onu hayatın birçok alanında kullandı. Rabbine karşı kulluğunu da hiç aksatmadı. Dillere destan olan o güzel sesiyle Zebur’dan âyetler okurken dağlar da) Sabah, akşam (hal lisanıyla) onunla beraber tesbih ederlerdi.
19. (Davud, Rabbini anarken seher vaktinde, onun etrafında) Toplanan kuşları da (onun hizmetine verdik. Davud da kendisine bahşettiğimiz bilgiyle onları eğitir ve onlardan istifade ederdi. Böylece, o güzel sesli kuşlardan) Her biri (Davud’un zikrine katılır ve onunla birlikte) Allah’a yönelirdi.
20. (Davut hikmetle ve adaletle hükmeden bir yöneticiydi. Verdiğimiz nimetlerle) Onun hükümranlığını (ve devlet otoritesini) güçlendirdik. Ona (bir idarecide öncelikle olması gereken adalet, feraset ve merhamet gibi duyguların yanında, parçayı bütün içinde görme, eşyanın varlık gayesini bilme yeteneği olan) hikmet ve güzel konuşma kabiliyeti verdik.
21. (Ey Resûlüm!) Sana (Davut’un huzuruna izinsiz giren) davacıların haberi geldi (değil) mi? (O haber bütün zamanlarda, bir hukuk devletinin nasıl olacağını gösterme adına çok önemli bir örnektir. Bir gece vakti, Davut bir devlet adamı olarak yapacağı işleri yapmış ve evinde dinlenmeye çekilmişti. O esnada Davut’un bulunduğu eve, aralarında anlaşmazlık olan iki davalı geldi. Kapıdaki görevli, güvenlik endişesiyle onları içeri almadı.) Onlar (da “bizim işimiz acele” dediler ve gizlice evin etrafını çevreleyen yüksek) duvarı aşarak (Davud’un, bir mâbed gibi döşediği) özel odasına sızdılar.
22. Dâvûd’un yanına girdiklerinde Dâvûd (ibadetle meşguldü. Onları gördüğünde suikast ihtimalini düşünerek) onlardan korktu. Onlar (Davut’a, bizden) “Korkma! Biz, (hırsız falan değiliz. Bizim suikast falan gibi bir niyetimiz de yok. Biz) aralarında anlaşmazlık olan iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. (Biz kapıdaki nöbetçiye, içinde bulunduğumuz durumu anlattık. O bizi içeri almadı. Biz de yaşadığımız problemi yarına bıraktığımızda, daha da büyüyeceğini bildiğimiz için bu şekilde girdik. Kusurumuza bakma. Adil bir yönetici olarak bizi dinle ve) Aramızda adaletle hükmet. Doğrudan ayrılma ve bize doğru yolu göster.” dediler.
(Davut, bilge bir yöneticiydi. Devletin imanının adalet olduğu, geciken adaletin de adalet olmayacağı, adaletin olmadığı yerde, yüksek duvarların arkasında yaşansa bile güvende olunmayacağı gerçeğini biliyordu. Bu yüzden onlara kızmadı. Onlara “Buyrun derdinizi anlatın” dedi.)
23. (Onlardan biri müsade isteyerek söz aldı:) “Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu var, benimse (sadece) bir tek koyunum var. Buna rağmen (gözünü hırs bürümüş olmalı ki, elindekilerle yetinmeyerek) “Onu da benim koyunlarım arasına kat (böylece ortak oluruz) dedi ve (ben istemediğim halde, çenesi güçlü olduğu için) tartışmada beni yendi.
24.Davud: (“İşin) Doğrusu (şu ki; davacı olduğun bu kişi) senin koyununu (senin rızan olmadığı halde) kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Zaten (güçlünün zayıfı ezdiği, zayıfın haklarının gözetilmediği bir ortaklık, doğru bir ortaklık değildir. Bu şekilde ortak olan) ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler (yapanlar, işini yaparken de Allah’ın huzurunda olma şuuruyla) yapanlar (bununla da yetinmeyip, ticarette yaşanan acı tecrübelerden ders alıp, her türlü işini yasal mevzuata göre, kağıt üzerinde yapanlar) müstesna. (Maalesef) Bunlar da ne kadar az!” dedi. (Bunları derken, her hadisenin, Allah’ın iradesi dâhilinde olduğunu bilen) Davud (yaşadıkları üzerinden) kendisini imtihan ettiğimizi (bu imtihanda taraflardan birini dinlemeden karar verdiğini) anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek, eğilip secdeye kapandı, (tevbe ederek) O’na yöneldi.
25. (Hatasının farkına vardığı ve hatada ısrar etmediği için)Biz de onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
26. Ey Davud! Biz seni yeryüzünde (bu ülkede, önceliği adaleti tesis etmek olan) halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. (Hukukun, delilleri toplamak, tarafları dinlemek, onlara savunma hakkı vermek gibi objektif ve evrensel normları varken) Hevâ ve hevesine uyma, sonra bu, seni Allah’ın razı olduğu yoldan uzaklaştırır. Doğrusu Allah’ın razı olduğu yoldan uzaklaşanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
27. Biz (insanları başıboş yaratmadığımız, gönderdiğimiz Davud ve benzeri peygamberlerle onlara sürekli varlık gayelerini hatırlattığımız gibi) göğü, yeri ve ikisi arasındakileri (de) boş yere (gayesiz) yaratmadık. (Gerçek) Bu (olduğu halde) inkâr edenlerin (kendilerinin ve yaratılan şeylerin gayesiz olduğunu düşünmeleri sadece kendi) zanlarıdır. (Bu zannı inanca dönüştürüp gayesiz yaşadıkları için) Cehennemi boylayacak olan o kâfirlerin vay hallerine!
28. Yoksa (bunların zanlarına göre) Biz, iman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacaktık? Ya da (günahtan sakınan) muttakilerle (alenen günaha giren) facirlere aynı muameleyi mi yapacaktık? (Elbette hayır!)
29. (Ey Resûlüm!) Bu mübarek kitabı sana, (insanlar kendi zanlarını din yapmasın, hakikat arayışında olan) akıl sahipleri (onun) âyetleri üzerinde düşünsünler ve ondan öğüt alsınlar diye indirdik.
(Tekrar geçmişe gidelim ve güzel öğütler almak için bu mübarek Kitabın geldiği kaynaktan beslenen bir Peygamberin hayatına daha yakından bakalım;)
HZ. DAVUD KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Davud’un (as) kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı bundan sonraki okumalarımızda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Sâd Sûresi 4. yıl 17-26
Sebe’ Sûresi 9. yıl 10-11
Enbiyâ Sûresi 11. yıl 78
Bakara Sûresi 14. yıl 246-252
HZ. DAVUD VE HZ. SÜLEYMAN KISSASININ ÖNCELİKLİ MESAJI
Şu soruyu soralım, Kur’an buraya kadar, geçmişe dönük kısa-uzun hangi kıssaları anlattı?
Başlıklarını hatırlayalım. Yûnus, Bahçe sahipleri, Nûh, Ad, Semud, Lût, Firavun kavimleri ve Eyke, Tubba, Ress halkı.
Bunların hiçbiri, Müslümanlara gelecekte kurulacak bir medeniyet için model değildi. Doğrudan veya dolaylı olarak Müslümanlara mesajlar vardı ama bir medeniyet modeli yoktu.
Bu kıssanın geldiği yere bakalım.
Bu kıssa beş büyük kavmin helakini anlatan Kamer sûresinin ve o sûrenin 45. âyetinde verilen ve bu sûrenin de 11. âyetinde tekrar edilen büyük müjdeden sonra geliyor.
O müjdeden sonra bu âyetlerde Kur’an’da ismi geçen peygamberler içinde zenginliği, gücü, devlet yönetmesi ve medeniyet inşa etmesiyle öne çıkmış iki peygamberin kıssası anlatılıyor.
Burada soru şu: 7. asrın Mekke’sinde, risaletin 4. yılının sonlarında Kur’an’ın bu iki kıssa üzerinden vermek istediği mesaj nedir?
Cevap: Ey iman edenler! Çıktığınız yolda, Hz. Yûnus’tan ders alır, yol ve yön değiştirmezseniz, şu an karşınızda büyük görünen Mekke müşrik sistemi yıkılacak ve Allah (cc) onun yerine Hz. Davud’un ve Süleyman’ın hükümranlığına hâkimiyetine benzer bir medeniyetin temellerini atmayı size nasip edecek.
Özetlersek, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok hikmetli kıssalarının burada gelmesinin mesajına işaret ettikten sonra, bu kıssadaki diğer hikmetlere işaret edebiliriz.
BİRİNCİ HİKMET: Yaratan Rabbin Adıyla Okumak ve Emanet Ahlakı
İniş sırasından yaptığımız Kur’an okumasında gördük, Kur’an’da baştan sona iki kıyaslama var.
Biri Yaratan Rabbin adıyla okuyanlar, diğeri okumayanlar. Okuyanlar verilen her nimete “emanet” diyor. Okumayanlar verilen nimetlere “benim” diyor.
Bu sûrede 1-16 âyetlerde okumayanlara; emanete “benim” diyenlere işaret edildi. Bu âyet grubunun hemen arkasından üç kıssa geliyor. Bu kıssalarda da Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz. Eyyûb üzerinden Yaratan Rabbin adıyla okuyanlara ve “emanet” diyenlere işaret ediliyor.
Bu işaret üzerinden Mekke müşriklerine şu mesaj veriliyor:
Servet/varlık sizi şımartıyor, yokluk ve zorluk sizi isyan ettiriyor. İşte size varlıkta şımarmayan, yoklukta isyan etmeyen örnek insanlar.
Özellikle de Hz. Davud ve Süleyman’a iyi bakın. Kendi servet ve iktidarınızla onlarınkini kıyaslayın, sonra da sizinkiyle kıyaslanmayacak kadar büyük bir servetin ve iktidarın sahibi olan bu iki insanın, bu nimetlere emanet demelerinden ders alın.
Bu işaret üzerinden Mekke’deki ilk Müslümanlara şu mesaj veriliyor:
Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a iyi bakın.
Bunlar fakir Müslümanlar değil.
“Bunlar dünyayı ne kadar çok terk edersek o kadar iyi Müslüman oluruz.” diyenlerden de değil.
Bunlar dünya âhiret dengesini sağlayan insanlar.
Bunlar dünyada hem güçlü hem zengin hem de iyi bir Müslüman olunabileceğini gösteren insanlar.
Bunlar, gücün servetin kendilerini değiştiremediği insanlar,
Bu zorluk ve yokluk günlerinde Hz. Eyyûb’un sabrıyla sabredin.
İKİNCİ HİKMET: Dünya Markası Olacaksınız
İslam’a bir ürün dersek, kendi çağlarında o ürünün ilk kullanıcıları olan ilk Müslümanlara şu mesaj veriliyor: Allah sizi İslam’la tanıştırdı. Allah size hidâyet nasip etti. Bakmayın bugün Mekke müşriklerinin bu ürünün kıymetini bilemeyişlerine. Bu ürüne dünyadaki bütün insanların ekmek su gibi ihtiyacı var. Bu ürün gelecekte dünya markası olacak. Bu ürünle tanışma ve tanıştırma şeref olarak size yeter.
Bu yolda varlık ve yokluk imtihanları yaşayacaksınız. İşte bu noktada Hz. Davud, Süleyman ve Eyyûb (as) sizlerin örneğiniz olsun.
ÜÇÜNCÜ HİKMET: Dersin Adı Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi
Bu âyetler Mekke’nin ilk Müslümanlarını geleceğe hazırlıyor ve dolaylı olarak şu mesajları veriyor: Bütün zamanlarda sizin karşınızda dinden, diyanetten, Tevrat’tan, İncil’den haberi olmayan cahil ve putperest Mekke müşrikleri olmayacak. Yakın bir gelecekte başka milletlerle tanışacaksınız. Kitap ehli; Yahudi ve Hristiyanlar da sizin muhatabınız olacak.
Onların karşısına çıktığınızda, İslam’ı temsil edeceksiniz. Bu temsilde devlet tecrübesi olan Hz. Davud ve Süleyman gibi peygamberler sizin örneğiniz olsun.
Bu temsilde onlardan ders alan değil, onlara ders veren konumda olun; özellikle dinler tarihini onlardan değil kendi kaynaklarınızdan öğrenin. Özellikle geçmiş peygamberleri onların anlattığı gibi değil, Kur’an’ın tanıttığı gibi tanıyın ve tanıtın.
HZ. DAVUD KISSASI ÖNEMLİ BİR MESAJLA BAŞLIYOR
Bu sûrede Hz. Davud’un (as) kıssası 17. âyetle başlıyor. Ama âyet ilginç bir şekilde başlıyor.
Âyet “Bizim güç sahibi (olan) kulumuz Davud’u hatırla çünkü o yönelen biriydi.” şeklinde doğrudan kıssaya giriş yapabilirdi.
Ama âyet “(Ey Resûlüm!) Sen onların söylediklerine sabret” cümlesini başlangıç cümlesi yapmakla bize şöyle bir mesaj veriyor: Bu konunun öncekiyle bağlantısı olmadığını zannetmeyin. Siz de Davud gibi Rabbe yönelirseniz, o yönelmenin sonunda Allah Hz. Davud’a yaşattığı zaferleri size de yaşatır, ona verdiği nimetlerin; imkanların benzerini size de verir. Hz. Eyyûb gibi sabredin ve her şeye rağmen yola devam edin.
LİDERLİK EĞİTİMİ AÇISINDAN HZ. DAVUD KISSASINDA ÖNE ÇIKAN NOKTALAR
Bir sonraki başlıkta bu kıssanın evrensel okumasını yapacağız. Bu okumayı yapabilmek için kıssada öne çıkan noktaları görmemiz gerekiyor.
Bu kıssada sonunda âyet numarasını verdiğimiz şu noktaların öne çıktığını görüyoruz.
Güç sahibi bir lider (17),
Allah’a yönelen bir lider (17),
Kâinat kitabını; yaratılan âyetleri okuyan bir lider (18, 19),
Güçlü iktidar ve hitabetiyle öne çıkan bilge bir lider (20),
Esnek bir bürokrasi anlayışına sahip olan bir lider (21),
Hukukun üstünlüğüne inanan bir lider (21),
Halkının sorunlarını dinleyen bir lider (22),
Adaletiyle öne çıkan bir lider (22),
Küçük sermaye sahiplerini, büyük sermaye sahiplerine ezdirmeyen, tekelleşmeyi kontrol eden bir lider (23),
Ticari ilişkilerdeki sorunları gören ve onlar için çözüm üreten bir lider (24),
Küçük de olsa, hatasında ısrar etmeyen, farkına vardığında özür dileyen bir lider (24),
Adil bir yönetim etrafında insanları birleştiren bir lider (26),
Devletin imkanlarını kullanırken, hevâ ve hevesine uymayan, her adımını hesap gününde hesap verme şuuruyla atan bir lider (26),
Özetlersek, biz liderlik denildiğinde, onu sadece devlet yönetmek olarak anlamıyoruz. İnsanın kendini yönetmesi liderliğin başladığı yerdir. Aile bu liderliğin sınandığı test edildiği yerdir. Burada başarılı lider olamayanların, diğer alanlarda başarılı olmaları temelleri sağlam olmayan zayıf bir liderlik olacaktır.
Bu açıdan bakarsak bu kıssa tam bir liderlik eğitimi veriyor. Bu eğitim üzerinden sadece ilk muhatabı olan Mekkeli Müslümanları değil, çocuktan gence, gençten anne-babaya, onlardan yöneticilere bütün Müslümanları hem dünya hem de âhiret geleceğine hazırlıyor.
HZ. DAVUD KISSASININ EVRENSEL OKUNUŞU
Bu kıssada öne çıkan noktaları başlıklar halinde vermiştik. Şimdi bunların günümüze verdiği mesajlara bakalım.
Güç sahibi bir lider (17), Allah’a yönelen bir lider (17),
Bu iki özellik aynı âyette arka arkaya geliyor.
Lider ve güç denildiğinde, Kur’an’ın öne çıkardığı kas gücü değil.297 Bilgiyi güç olarak kullanan bir lider. Gelecek âyetlerde göreceğiz298 Hz. Davud (as) yönetim ahlakı ve adil bir lider olarak güçlü olmanın yanında çağında madenleri savunma sanayisinde kullanmada da bilgili bir liderdi.
Gücü, “Allah’a yönelen bir lider” ifadesiyle birlikte düşünürsek, bu gücün nefse hükmeden bir güç olduğunu da düşünebiliriz. Son derece zengin ve güçlü bir liderin, çağında birçok günaha çok kolay yönelebilecekken Allah’a yönelmesi güçlü bir iradeyi gerektiriyor.
Bu açıklamadan sonra mesaja gelirsek: Kur’an ölçülerinde lider, gücün ve zenginliğin kendisini Allah’a yönelmekten alıkoyamadığı liderdir.
* Kâinat kitabını; yaratılan âyetleri okuyan bir lider (18, 19),
18. âyette iki önemli kelime geçiyor: Bu kelimeler mealde “hizmetine verdik” manasını verdiğimiz “sahharna” ve “tesbih” kelimeleri; önemine binaen bunlar üzerinde aşağıda ayrıca duracağız. Burada şu kadarını ifade edelim.
Hz. Davud, yaratılan âyetleri okuma noktasında çağının ilimlerinden bilimlerinden en üst seviyede yararlanan bir peygamberdi. Bu yönüyle günümüzde “klasik din adamı” profilinin çok dışına çıkan, aydın, entelektüel bir âlimin donanımına sahip bir liderdi.
Bu yönüyle bütün zamanlara “din adamı tanımınızı yeniden gözden geçirin” mesajı veriyor diyebiliriz.
Güçlü iktidar, hitabetiyle öne çıkan bilge bir lider (20),
Bu âyette Hz. Davud’un yönetme kabiliyeti yanında, kendini ifade etme yeteneğine de dikkat çekiliyor.
Günümüz dünyasında ticaretle uğraşan hemen herkesin ortak kabulü şudur: Üretmek kadar, üretileni sunmak yani satış pazarlama da çok önemlidir. Bu önemde hikmetli bilgiye “ürün” dersek, hitabet yani kendini iyi ifade etmek, sunmaya karşılık gelir.
Kendini iyi ifadenin çok ufak bir kısmı doğuştan gelen yetenek olurken, büyük bir kısmı sonradan kazanılmaya açıktır. Çok kitap okuma, kelime dağarcığını geniş tutma, kelimeleri düzgün telaffuz etme ve iyi bir eğitim alma bu işin temelinde olmazsa olmazlardır.
Burada soru şu: Hitabet bir Müslüman için ne kadar önemli?
Cevap: Çok önemli; İnsanlara İslam’ı anlatmaya, onların hidâyetine vesile olmaya ürün dersek, hitabet onların sunum şekli olur.
Peki mesaj nedir? Buradan her Müslümana verilen mesaj nettir: Elinden geldiği kadar bu özelliğini geliştir.
Esnek bir bürokrasi anlayışı olan bir lider (21)
Devlet demek bir kurallar manzumesi (düzeni) demektir. Bürokrasi bu düzen içinde kuralların işleyişinden sorumlu olan üst düzey görevlilerin oluşturduğu yapıdır. Bu kıssada devlet görevlisi olarak Hz. Davud’a bürokrat dersek, Hz. Davut isteseydi, güvenliği çağırır ve gelenleri kapı dışarı edebilirdi. Ama öyle yapmak yerine, “Vatandaşın işi görülsün” diyor ve kurallarını esnetiyor.
Bunun üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Bugün git yarın gel” mantığı ile çalışan bir bürokrat olmayın. Çözüm odaklı çalışın.
Hukukun üstünlüğüne inanan bir lider (21),
Günümüz diliyle konuşursak Hz. Davud’un karşısında iki kişi var. Bunlardan biri 99 zincir marketi olan büyük bir şirket sahibi, diğeri sadece bir iş yeri olan sıradan vatandaş.
Sıradan vatandaş adalet talebiyle geliyor. Burada Hz. Davud üstünlerin hukukunu uygulamak yerine, hukukun üstünlüğünü tercih ediyor.
Böyle yapmakla da bütün zamanlara şu mesajı veriyor: İnsan hakları, adalet ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler kırmızı çizginiz olsun. Onlardan taviz vermeyin.
Halkının sorunlarını dinleyen bir lider (22),
Bu kıssaya bir senaryo dersek, bu senaryoda halkın lidere ulaşmasının kolay olmadığını, önünde birtakım kalın duvarlar olduğunu görüyoruz. Bu zorluk üzerinden bütün zamanlarda liderlere şu mesaj veriliyor:
Bir lider halkın gözünde ulaşılmaz görülüyorsa, bu lider İslamî ölçülerden uzaklaşıyor demektir. O yüzden burada liderlere verilen mesaj şu: Gerekli tedbirleri alarak siz ve yönetim kadronuz ulaşılabilir olsun. Halk size ve ekibinize ulaşmanın zorluğunu değil, kolaylığını ve mutluluğunu yaşasın.
Adaletiyle öne çıkan bir lider (22)
26. âyette de göreceğiz bu kıssada adalete özellikle vurgu yapılıyor. Adalet bu kıssanın merkezinde, kalbinde yer alıyor. Bunun üzerinden gelecekte Medine’de devlet kuracak olan Müslümanlara “adalet devletin olmazsa olmazı” mesajı veriliyor.
O mesajı günümüze getirirsek bütün Müslüman yöneticilere şu deniyor: Adalet bir milyonun önündeki 1 gibidir. Bir ülkede o yoksa gerisi sıfırdır.
Küçük sermaye sahiplerini, büyük sermaye sahiplerine ezdirmeyen, tekelleşmeyi kontrol eden bir lider (23)
Bu kıssada adaletin öne çıkmasındaki en büyük sebeplerden biri de 99 koyuna karşı bir koyun örneği üzerinden büyük sermayenin küçük sermayeyi “yeme” gayretidir.
Büyük balığın küçük balığı yutması hayvanlar âleminin normalidir. Ama insanlar âleminde bunun adı vahşi kapitalizmdir. Devletin bir şekilde büyük ile küçük arasında dengeyi sağlaması gerekir.
Mesaj: Ne olursa olsun, büyük sermaye karşısında, küçük sermaye sahiplerini ezdirmeyin. Hayatın her alanında tekelleşmenin önüne geçecek tedbirleri alın.
Ticari ilişkilerdeki sorunları gören ve onlar için çözüm üreten bir lider (24)
Bu âyette ortaklıktan bahsediliyor. Bu ortaklık dar anlamda düşünmeye müsait olduğu gibi, geniş ölçekte toplumsal ortaklık olarak da düşünülebilir. Bir köy, kasaba ve şehirde yaşayan insanların imkanlara ortak olması, bu ortaklıkta güçlünün zayıfın hakkını gözetmemesi gibi.
Böyle baktığımızda, kıssada Hz. Davud (as) ticari ilişkilerdeki arızaya değinirken, yanında çözümünü de söylüyor.
Buradan şu mesajı alıyoruz. Hakkın küçüğü büyüğü yoktur. Haklar konusunda her insan duyarlı olmalı ama Allah’a ve âhirete iman edenlerin daha fazla duyarlı olması gerekir.
Küçük de olsa, hatasında ısrar etmeyen, farkına vardığında özür dileyebilen bir lider (24)
Burada yapılan bağışlanma talebinden, ortada bir hata olduğu anlaşılıyor ama hatanın ne olduğu doğrudan söylenmiyor.
Buradan şu mesajı alıyoruz: Peygamber bile olsa insan insandır ve hata yapabilir. İnsandan istenen sıfır hatasız bir hayat değil, hata yaptığında, hatada ısrar edilmeyen, bağışlanma dilenen bir hayattır.
Adil bir yönetim etrafında insanları birleştiren bir lider (26)
İniş sırasından yaptığımız okumada bu sûrede karşımıza çıkan kavramlardan biri de Halife kavramı. Buna aşağıda değineceğiz ve değinirken de şunu ifade edeceğiz; yönetimin adı ne olursa olsun, yöneticinin sıfatı ne olursa olsun Allah’ın yönetimde aradığı temel şart adalettir. Adaletin olduğu yerde insanları birleştirmek, birlikte huzur içinde yaşamalarına vesile olmak kolaydır. Ama adalet yoksa, orada huzur yoktur.
Bunun mesajını günümüzde yaşayarak görüyoruz. Bir ülkeyi adil, huzurlu ve güvenli bir ülke yapmada isminin İslam ülkesi ve halkının çoğunluğunun Müslüman olması yetmiyor. Yetmediği için de bu ülkeler dünyada tercih edilen değil, terk edilen, mülteci üreten ülkeler haline gelebiliyor.
Mesaj: Sıfatınızın Müslüman olması yetmez, onun içini de doldurmanız gerekir.
Devletin imkanlarını kullanırken, hevâ ve hevesine uymayan, her adımını hesap gününde hesap verme şuuruyla atan bir lider (26)
Burada hevâ ve hevese vurgu yapılması çok ama çok önemli. Devlet yöneten, yönetimde elinde güç olan, yetki olan insanlar için en yakın tehlike bu gücü kendilerinden bilmeleri ve haksızlık yapmalarıdır.
Oysa ki bu güç kişiye veya topluma verilen bir emanettir. Her türlü haksız kullanımda o emanetin hesabı verilecektir.
Mesaj: Ortada kanunlar ve kurallar varken, adaletten ayrılarak hevâ ve hevesinize (kendi istek ve arzularınıza) uymayın.
Özetlersek, Kur’an’daki kıssaların hiçbiri laf olsun, torba dolsun cinsinden basit hikayeler değildir. Her biri hayatın içinde -ne ile ilgili ise o alanda- zamandan mekandan bağımsız evrensel mesajlar içeren eğitici, öğretici derslerdir.
ÖNEMLİ İKİ KELİME, “SAHHARNA” VE TESBİH
SAHHARNA: Hizmetine Verdik, Boyun Eğdirdik
Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımına genel olarak baktığımızda şu sonucu çıkarıyoruz. Kâinatta yaratılan her şey doğrudan veya dolaylı olarak insanın hizmetine verilmiştir. Bu hizmeti verme işi boyun eğme ifadesiyle de anlatılıyor.
Bu ifadelerin üzerinde biraz tefekkür edelim.
Boyun eğme işinde iki boyut var.
Birinci boyut, Allah’ın boyun eğdirmesi,
Bu boyutta Allah (cc) atomdan güneşe bütün varlıklara bir varlık gayesi veriyor ve onları gayeyi yerine getirebilecek şekilde yaratıyor.
İşte bu yaratmaya “sahhara/boyun eğdirme” diyoruz. Bu iş insanın aciz kalacağı bir iş olduğu için mucizedir.299
Bundan sonrasını bir kurgu içinde anlatalım,
Bu yaratmanın ardından bütün varlıklar lisan-ı halleriyle insana şöyle diyor: Ey insan! Allah (cc) bizi sana boyun eğdirdi. Bize sana hizmet etme görevi verdi. Yalnız bizim hizmetimizden yararlanmak istiyorsan, ilimleri/bilimleri öğrenmen gerekiyor.
Fizik, Kimya gibi ilimleri öğrendiğinde emrine amade olan atomlardan istifade edeceksin,
Zooloji, Etoloji gibi bilimleri öğrendiğinde emrine amade olan hayvanlardan istifade edeceksin.
Bitki Genetiği, Biyoloji ve Botanik gibi ilimleri öğrendiğinde sana hizmet için emirlerini bekleyen bitkilerden istifade edeceksin.
Meteorolojiyi, astronomiyi öğrendiğinde sana hizmet için hazır bekleyen, güneşten, bulutlardan, rüzgardan istifade edeceksin.
Jeolojiyi, jeotermali, hidrolojiyi öğrendiğinde emrinize amade olan yeraltı kaynaklarından istifade edeceksin.
İkinci boyut insanların boyun eğen varlıklardan istifade etmesi
İkinci boyutta insanın boyun eğen ve hizmetine verilen varlıklardan istifade etmesi, yukarıda örneklerini verdiğimiz ilimlerin öğrenilmesine bağlı.
Bu konuya günümüzden bakarsak, boyun eğdirilen şeylerden en fazla istifade edenler, ilimde teknolojide en fazla gelişmiş olanlar oluyor.
Özetlersek, Allah (cc) insanın yapamayacağı boyun eğdirme işini kendi üzerine alırken, boyun eğen varlıklardan istifade işini insanın ilimde ve teknolojide gelişmesine bırakıyor.
TESBİH: VARLIĞIN DİLİNİ BİLMEK
Yaratılan her şeyin varlık gayesine uygun yaratılması ve bu gayeye uygun hareket etmesi anlamına gelen tesbih Kur’an’da yaratılan her şeyi içine alacak şekilde şöyle ifade edilir:
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar (varlık gayesine uygun hareket etmek sûretiyle) Allah’ı tesbih ederler…”300
Bu anlamı dikkate alıp, tesbih kelimesini yukarıdaki boyun eğme ile birlikte değerlendirirsek, “Tesbih eden her varlık boyun eğmiştir, boyun eğen her varlık tesbih eder.” diyebiliriz.
Bunu dedikten sonra, yine bir kurgu içinde tesbih için de yukarıdaki açıklamalarımıza benzer bir açıklama yapacağız.
Yaratılan her varlık lisan-ı haliyle insana şunu diyor: Ey insan! Senin de benim de bir varlık gayem var. Sen, senin varlık gayeni Peygamberlerden öğrenebilirsin, benim varlık gayemi ise gözlem yaparak ilimler/bilimler üzerinden öğrenebilirsin.
Mesela bitkilerin, tesbihini yani varlık gayesini anladığında, onlardan birçok ilaç elde edebilirsin,
Madenlerin varlık gayesini öğrendiğinde onları birçok iş için kullanabilirsin.
Tesbihe bu açıdan bakarsak, günümüzde ilimde, bilimde, teknolojide en fazla gelişenlerin varlıkların varlık gayesini daha iyi anladığını ve daha fazla istifade ettiğini görüyoruz.
Bunları böyle gördükten sonra gelelim Hz. Davud’a.
HZ. DAVUD MUCİZE GÖSTERDİ Mİ?
Önce Tefsir Usulümüzde (13) Mucize Yasasını hatırlayarak şunu ifade edelim; Allah’tan vahiy almak bir mucizedir. O yüzden her peygamber gibi Hz. Davud da bu manasıyla mucize göstermiştir.
Bu tespiti başa koyduktan sonra başlıktaki soruyu şöyle soralım: “Hz. Davud (as) dağlar ve kuşlar üzerinden mucize göstermiş midir?”
Yukarıdaki “sahhara” ve “tesbih” kelimesi için yaptığımız açıklamalar dikkate alındığında “Dağları onun hizmetine verdik.” ifadesi ve kuşların tesbihi şöyle anlaşılabilir.
Hz. Davud, yaşadığı çağda (araştırmaya, öğrenmeye, çabaya, gayrete bağlı) kesbi ilmin hakkını verdiği için, dağlardan ve kuşlardan yararlanmayı öğrendi. Buna bağlı olarak dağlardan demir madenini çıkardı, ondan kılıç ve zırh üretti, kuşların özelliklerini öğrendi, onları avcılıkta ve habercilikte kullandı.
Bunlar bizim âyetlerden ve rivâyetlerden çıkardığımız sonuçlar.
Hz. Davud’a yetişmiş kadrosu ile çağının bütün imkanlarını ülke yönetmede kullanan bir lider olarak baktığımızda, bu liderin hayatın bir alanında ilerlerken, diğer alanlarında geri kalmasını düşünmek doğru olmaz.
Kur’an, onun yönettiği ülkede bir iki alanın fotoğrafını verirken, dolaylı olarak şöyle diyor: “Varın diğer alanları siz düşünün.”
Düşündüğümüzde, bu kıssada göremediğimiz bölümleri, bu kıssanın tamamlayıcı parçası olan Hz. Süleyman (as) döneminde görüyoruz.
O çağ için, “kalkınma” denildiğinde akla gelebilecek her alanda en ileri seviyede olduklarını fark ediyoruz.
Hz. Süleyman kıssası ile bu şekilde bağlantı kurduktan sonra, gelecek âyetlerde onun kıssasına geçebiliriz.
(17-29) KISA ÖZET BANA NE DİYOR
Kur’an’da bu kıssa ne zaman karşına çıksa, yoğunlaşacağın yerler var. Onlardan bazılarına burada temas ettik ve gelecek sûrelerde de edeceğiz.
Burada “sahhara” ve “tesbih” kavramlarına yoğunlaşabilirsin.
Şu nokta çok önemli;
Allah (cc) boyun eğdirmenin insanı aşan, insan için imkansız olan tarafını üzerine almış ve dünyayı içindekilerle beraber insana boyun eğdirmiş.
Boyun eğdirmenin insanı aşmayan tarafını ona bırakmış.
Bu noktada önüne iki hedef koyabilirsin.
Birinci hedefin kamil insan, örnek bir Müslüman olmak olur. Bu hedefe giden yolda nefsine boyun eğdirme niyet ve gayreti ile yaşarsın.
İkinci hedefin atomdan güneşe kadar her şeyden istifade etmek olur. Bu hedefe giden yolda ilimlerden maksimum istifade etmekle işe başlarsın.
Bunları yaparsan, bu kıssayı anlamada ve günümüze taşımda önemli bir adım atmış olursun.
30-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
30. Biz Davud’a (hayırlı bir evlat olarak) Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel bir kuldu! (Gücün ve servetin zirvesinde olmasına rağmen) Doğrusu (yolunu ve yönünü hiç değiştirmedi) o daima Allah’a yönelirdi.
31. Gün batımına doğru kendisine (savaş için hazırlanan; ordusunun gücünü, kuvvetini ve ihtişamını sembolize eden) üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
32. (Süleyman) Gerçekten ben malsevgisini, Rabbimi anmak (verdiği her nimeti O’nun yolunda vermek) için istedim (Bu atlara gelince, onları Allah için seviyorum; “Onlar bana Allah yolunda cihat etme, zalimlere korku salma, mazlumlara ümit olma, yeryüzünde hak, hukuk ve adaleti tesis etme gibi gayelerime giden yolda vasıta oluyorlar”) dedi. (O esnada atlar oradan koşarak uzaklaştılar.) Nihâyet gözden kaybolup gittikleri zaman,
33. “Onları (tekrar) bana geri getirin” (dedi.) Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya (yelelerini taramaya) başladı.
34. (Bir zaman sonra) Biz Süleyman’ı (hastalıkla) imtihan ettik, (onu) tahtının üzerine (yaşayan ölüye benzeyen) bir ceset (gibi) bıraktık. (Süleyman, öldürmeyen ama kendisine dünyanın fâni yüzünü gösteren bu imtihandan) Sonra (Rabbine) döndü.301
35. (Dua makamında ellerini açtı ve) Dedi ki: “Rabbim, (Sana karşı eksik ve kusurlarımın olduğunu biliyorum. Bununla beraber senin rahmet ve merhametini diliyorum. Ne olur, bana rahmetinle muamele eyle. Ne olur) beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü (senin yolunda hizmet etmek için, yeryüzünde hakkı, hukuku, adaleti tesis etmek için) bana ihsan eyle. Şüphesiz Sen(karşılıksız bol bol veren) Vehhâb’sın.”
36. (O böyle içten, samimi dua edip, verilen nimetlere kendi cinsinden şükredince) Biz de (verdiğimiz nimetleri artırdık) rüzgârı (ve rüzgârı arkasına alan yelkenli gemileri) onun emrine verdik. (Rüzgârlar) Onun emriyle dilediği yöne tatlı tatlı eserdi.
37. Ayrıca inşaat ustalığı ve dalgıçlık yapan (cinleri ve) şeytanları da (onun emrine verdik.)
38. Ve zincirlerle bağlanmış daha nicelerini (onun emrine verdik.)
39. (Süleyman’a şöyle dedik) “İşte bu bizim (sana) ihsanımızdır. (İşin bittikten sonra) İster onları serbest bırak, ister elinde tut; bu senin bileceğin bir iştir.
40. Doğrusu (geçmişten bugüne servetle sınanan birçokları servete kul, köle olurken, Süleyman serveti verenin kulu olmayı başardı. İşte bu yüzden) onun bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir geleceği vardır.
HZ. SÜLEYMAN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Süleyman’ın (as) kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı bundan sonraki okumalarımızda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Sâd Sûresi 4. yıl 30-40
Neml Sûresi 7. yıl 15-44
Sebe’ Sûresi 9. yıl 12-19
Enbiyâ Sûresi 11. yıl 78-82
Bakara Sûresi 14. yıl 102-103
HAKKINDA EN FAZLA YANLIŞ BİLGİ VERİLEN PEYGAMBER KİMDİR?
Böyle bir soru sorduğumuzda, en başa koyacağımız isimler arasında şunlar yer alabilir, Hz. Süleyman, Hz. Eyyûb, Hz. Davud.
Sad sûresinde gelen ve 4. yılda inen bu kıssaları Kur’an ilk Müslümanlara “Neden anlatıyor?” sorusuna değinmiştik. Onun devamı olarak şunu ilave edelim.
Kur’an dolaylı olarak Müslümanlara diyor ki: Gelecekte muhatap olacağınız Yahudiler tarafından haklarında en fazla iftira duyacağınız, en fazla yanlış bilgilerle karşılaşacağınız peygamberlerin içinde bu üç peygamberi de göreceksiniz. Onları, Yahudilerin tanıttıkları gibi tanımayın. Kur’an nasıl tanıtıyorsa öyle tanıyın ve tanıtın.
Bu açıklamadan sonra, şu sorunun cevabı da belli oldu: Kur’an neden Hz. Süleyman için “ne güzel kuldu” övgüsüyle başlıyor?
Kur’an bu sûrede böyle bir başlangıç yaparak, bütün zamanlara şunu diyor: Hz. Süleyman’ı Kur’an’ın tanıttığı gibi tanıyın ve tanıtın.
ÂYET ÂYET KISSANIN TEFSİRİ
(30) VEHHÂB İSMİNİN TECELLİSİNE EN FAZLA MAZHAR OLAN İNSAN KİM?
Evet böyle bir soru sorsak, bu soruya verilecek cevaplar listesi içinde yer alacak isimlerden biri de Hz. Süleyman oluyor.
Bunu nereden biliyoruz? Bunu Kur’an’dan biliyoruz.
Kur’an’da Allah’ın karşılıksız nimet vermesini, verirken de sıra dışı; üst sınırdan nimet vermesini anlatan Vehhâb ismi 3 defa geçiyor. Bu isimlerden ikisi Sâd sûresinde yani bu sûrede yer alıyor.
Vehhâb ismini ilk olarak bu sûrenin 9. âyetinde gördük. İkincisini de bu kıssanın 35. âyetinde görüyoruz.
Bunun yanında, bu konuyla alakalı şu bilgiyi vermemiz de gerekiyor.
Kur’an’da Allah’ın kuluna nimet vermesi anlatılırken genelde eta, a’ta, ename ve vhb şeklinde dört kelime kullanılır.
Bu dört kelimeden Vehhâb ismiyle aynı kökten gelen vhb kelimesinin Kur’an’da özel bir yeri olduğunu görüyoruz. Kur’an’da 25 defa geçen bu kelimenin -bir iki istisna ile birlikte- geçtiği bütün âyetlerde, sıra dışı nimet vermelerde kullanıldığını görüyoruz.302
Bunun yanında Hz. Süleyman kıssasının devamının anlatıldığı Neml sûresinin 40. âyetinde Allah’ın Ganî ve Kerîm esmâsını da görüyoruz.
Bütün bunları dikkate aldığımızda 30. âyette “Biz Dâvûd’a Süleyman’ı (vehebnâ) ihsan ettik.” âyetinde yapılan ihsanın sıra dışı olacağı, çok büyük bir maddi güce hükmedeceği de anlaşılıyor.
(31-33) 21. ASIRDA HZ. SÜLEYMAN’IN YÖNETTİĞİ ÜLKENİN TANITIM FİLMİ
Elimizdeki bilgilere göre Hz. Süleyman (as) tahmini olarak MÖ. 965-928 yılları arasında bugünkü İsrail’de İsrâiloğullarına yöneticilik yapmış bir kral.
Şöyle bir soru soralım, o zamanda yaşamış bir kral ülkesini bütün dünyada tanıtmak için bir kısa tanıtım film çekseydi, neleri öne çıkarırdı?
31-33 âyetlerde bu sorunun cevabını görüyoruz. Atların öne çıkması, ordunun, ordunun öne çıkması gücün öne çıkması gibi anlamlara geliyordu. Bir peygamberin yönettiği ülkede gücün öne çıkması da; o gücün her zaman hakkın ve haklının yanında olduğu, zalimlere korku verdiği, mazlumlara umut olduğu gibi anlamlara geliyordu.
Benzer bir tanıtım filmini bugün çekseydik, Hz. Süleyman’ın o gün yönettiği ülkenin bugünkü tanıtım filmi nasıl olurdu?
Şöyle olabilirdi;
Bir yanda 10 uçak gemisi ve onların güvertesinde Hz. Süleyman’ın görüntüsü,
Bir yanda dünya markası olmuş 100 büyük şirket ve onların tanıtımını yapan Hz. Süleyman’ın görüntüsü,
Bir yanda dünyada 100 milyonlarca insana yardım eden yardım kuruluşları ve onların neler yaptığını anlatan Hz. Süleyman görüntüsü,
Ve bütün bunların arkasında adaletin hakim olduğu, gelirin hakça paylaşıldığı, refahın, huzurun, güvenin öne çıktığı bir ülke görüntüsü…
Bu açıdan baktığımızda, 31-33 âyetlerdeki dekor sıradan bir dekor değil, ufuk açan, hedef veren bir dekordur.
(32) HZ. SÜLEYMAN’IN SERVETE BAKIŞI
Daha önce ifade ettiklerimiz hatırlanırsa, bütün peygamberler Yaratan Rabbin adıyla Kur’an okumada ve emanete bakışta örneğimiz olan insanlar.
7 yy. Mekke’sinde az da olsa tarih bilgisi olanlar için Hz. Süleyman denildiğinde ilk akla gelen onun zenginliği idi.
Kur’an, bu sûrede onu tanıtan ilk âyetlerde; zenginliğin hemen yanına, ona ait olan “Gerçekten ben malsevgisini, Rabbimi anmak (verdiği her nimeti O’nun yolunda vermek) için istedim.” sözünü koyuyor.
Bunun üzerinden bütün zamanlarda gelecek insanlara “iki bakış” dersi veriyor.
Birinci Bakış:Hz. Süleyman’a bakış. Burada mesaj şu: Ne zaman onu hatırlasanız, onu zenginliğe hükmetmenin yanında, nefsine hükmetmeyle de hatırlayın.
İkinci Bakış:Bu dersin verdiği mesaja göre servet bir nimettir. Bu nimet de her nimet gibi vereni sevdirmek için verilmiştir. Verene olan sevgiyi artıran, verenin yolunda verilen nimet sevilmeyi hak eden nimettir. Tersi oluyorsa; yani servet nimeti veren Allah’ı unutturuyorsa insanın nankör olmasına sebep olduğu için nikmettir.303
Özetlersek bu âyet bu derslerin yanında “Bir Müslüman servete, zenginliğe sahip olmayı istemeli mi?” sorusuna da dolaylı olarak “evet” cevabı verirken hemen yanı başında ölçüyü de veriyor: “Verenin yolunda daha fazla verme niyetiyle, zenginliği isteyebilirsin.”
(34) TEFSİR İLMİNDE LAFZÎ ANLAMIN, FARKLI BİR ANLAMA YÖNLENDİRMESİNE ÖRNEK
Kur’an’da bazı âyetleri okuduğumuzda âyet bize şunu der:
“Kur’an edebi bir metindir. O yüzden Kur’an’da mecaz, teşbih gibi edebi sanatlar görebilirsin. Bu âyette mecaz, teşbih veya sembolik bir anlam var. O yüzden beni burada yazdığı şekliyle anlama.”
34. âyette de böyle bir örnek görüyoruz.
Bu örnekte akıl, mantık ve imtihan dünyasının dekoru âyeti orada yazdığı gibi anlamamızın önünde engel oluyor.
Bu engeli gördüğümüzde, şunu anlıyoruz: Kur’an bu yazılanı bir sembol, bir mesaj ve kinaye olarak kullanıyor onun üzerinden bize farklı bir şey anlatıyor.
Bunu çok net olarak gördüğümüz âyetler: Allah’ın kudreti için yapılan arş, kursi, el ve yüz benzetmeleri. Âyetin metni böyle yazıyor ama Kur’an’ın genelinde bize tanıtılan Allah yazılanları yazıldığı gibi anlamaya izin vermiyor.
Neden izin vermiyor? Çünkü, öyle anlaşıldığında arkadan şunlar da gelecek: Eli varsa kolu, kolu varsa gövdesi, gövdesi varsa ayakları… Yüzü varsa gözü, gözü varsa kaşı, burnu, alnı, çenesi, ağzı…304
Bu açıklamadan sonra 34. âyette geçen “bir ceset bıraktık” ifadesini bir sembol olarak anlıyoruz. Bu sembol güçlü bir iktidar sahibinin, bir ceset gibi zayıf ve etkisiz hale gelmesini anlatıyor.
Âyeti böyle anladığımızda mesaj şu oluyor: “Bu dünya fânidir. Başlayan her şey biter. Gelen her şey gider. Sahibi göründüğün her şey alınmak için verilmiştir. Bir gün ölümün gelip bedenini ceset yapacağını aklından çıkarma.”
Bu ve benzeri mesajları veren 34. âyet, imtihan dünyasının dekorunu da gösteriyor. Hz. Süleyman ile bu dekorda zenginliğin, gücün ve iktidarın hem zirvesini hem de dibini görüyoruz.
Bunu gördüğümüzde bütün okuyucularımıza Açıklamalı Mealimizde iniş sırasında sondan bir önceki sûre olan Tevbe sûresinin girişinde “Hangisi Daha Zor, Başarılı Olmak mı, Başarılı Kalmak mı?” başlığı altında yaptığımız açıklamaları okumalarını önemle tavsiye ediyoruz.
Özetlersek, 34. âyet çok önemli bir noktada geldi ve Kur’an’ın kullandığı edebi dili anlamada bize yardımcı oldu.
(35) HZ. SÜLEYMAN HANGİ HATA İÇİN, ALLAH’TAN BAĞIŞLANMA DİLEDİ?
Arka arkaya gelen bu iki kıssada her iki peygamber de Allah’tan bağışlanma dilenecek bir “şey” yapıyorlar ve o “şey” bize söylenmiyor. Bizim tahminlerimize bırakılıyor.
Burada soru şu: Kur’an neden böyle bir yöntem izliyor?
Daha önce Kalem sûresinde 48. âyetin tefsirinde “Balık sahibi (Yûnus) gibi olma!” âyetinin tefsirini yaparken açıklamıştık. Kur’an Peygamberlerin hatalarından bizi haberdar eder.
Bununla ilk verdiği mesaj şudur: Allah’tan başka ilah yoktur.” demek şu anlamı da içine alır: “Allah’tan başka hatasız kimse yoktur. Hata yapandan ilah olmaz.” O yüzden kim olursa olsun insanları putlaştırmayın.
Bu yöntemin birinci mesajına işaret ettik.
İkinci mesaja gelince,
Şunu anlıyoruz: Bu hatalar büyük hatalar ve tekrar edilen hatalar olamaz.
Nereden biliyoruz? Peygamberlik için konulmuş ölçüler var. Oradan biliyoruz. Bu ölçülerden üç noktayı öne çıkaralım;
Birinci nokta: Bu insanlar vahye açık. Allah onların hata yapmasına müdahale etmiyor ama hataları ile devam etmelerine izin vermiyor. Çünkü, onlar örnek insanlar. Örnek insan hata yapabilir ama bile bile hatada ısrar etmesi örneklik vasfına uygun düşmez.
İkinci nokta: Bu insanların peygamber olmadan önceki hayatları güzel ahlak üzere. Yani geçmişlerinde hiçbir sabıka kaydı yok. O yüzden bu insanlar büyük yanlışlar yapmaz. Yaptıkları genelde insan olmanın gereği sehven yapılan küçük yanlışlardır.
Üçüncü nokta: Takva standartları değiştikçe büyük-küçük günah tanımı değişir. Peygamberler takva standartları en yüksek insanların başında gelir. O standartlarda küçük günahlar bile büyük gibi görülüyor. Bu standartlarda bırakın haksızlık yapmayı, bir şeyin hakkını verememe bile Allah’tan af dileme sebebi olabilir.
İşte peygamberler hayata bu üçüncü noktadan bakar o noktanın ölçülerine göre yaşarlar.
Özetlersek, bu ölçüleri dikkate aldığımızda, “Hz. Davud ve Süleyman (as) bu takva ölçüler içinde hata olarak gördükleri bir “şey” nedeniyle Allah’tan bağışlanma dilemiş olabilirler.” diyoruz. Allahü a’lem.
(35) HATANIN ARKASINDAN YAPILAN DUA NE ANLAMA GELİYOR?
Bu dua şöyle olsaydı: “Allah’ım bir servetim, bir iktidarım, bir gücüm vardı başıma bela oldu. Bundan sonra olmaz olsun…”
Yaşanılan imtihandan sonra bunun tam tersi bir dua var. Hz. Süleyman (as) yönetici olduğu zaman içinde iktidarla, güçle, zenginlikle bir gün değil her gün sınandı.
Peygamber ölçülerine göre onun hayatına bakarsak, hiçbir zaman “Bal tutan parmağını yalar” demedi. Yakınlarını zengin etme yoluna gitmedi. Sahip olduğu her şeyi emanet bildi ve emanetleri veriliş amacına uygun kullanmada titiz davrandı.
Bunda hiç şüphemiz yok. Çünkü bu kıssa başlarken “Ne güzel kuldu” ifadesiyle başladı 40. âyet de benzer güzel ifadelerle bitiyor.
Bu ifadeler bizi Hz. Süleyman hakkında hüsnü zanna yönlendiriyor.
O yönden baktığımızda burada ki dua, yapılan hatalardan ders almanın arkasından gelen bir dua. Bağlam ile birlikte düşünürsek dua da şunlar da var. “Rabbim ben hatalarımdan ders aldım. Onları bir daha tekrar etmemek için elimden geleni yapacağım. Senden ricam, ne olur devletimi milletimi eskisinden daha güçlü eyle. Ne olur! O gücü senin yolunda kullanmayı nasip eyle…”
Bu minval üzere dua etmiş olabilir. Allahü a’lem.
Özetlersek bu duaya “Hatalardan ders almanın sonucunda, Allah yolunda yapmış olduğu hizmetlerine kaldığı yerden devam etme duası” da diyebiliriz.
(30-40) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Hz. Davud ve Süleyman (as) kıssasını “Allah (cc) bana neden anlattı?” diye bir soru sorduğunda cevap olarak söylenecek çok şey var. Onlardan bazılarını yukarıda öne çıkardık.
“Ben hangisini öne çıkarayım?” dersen, sana tavsiyemiz şu: Müslümanlar için fakirliğin kader olmadığını öne çıkar. Vereni yani Allah’ı unutturmayan bir servetin, verenin yolunda daha çok verme imkanı veren, hayatın her alanında kalkınmaya vesile olan bir zenginliğin teşvik edilmesini öne çıkar.
41-44 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. (Ey Resûlüm! Yine katımızda ayrı bir değeri olan) Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. (İman edenlere ondan bahset.) Hani (bir gün malını, ailesini ve sağlığını kaybederek ağır bir imtihan yaşayan Eyyûb ellerini açmış ve) Rabbine “Doğrusu şeytan (ortaya attığı şüphe ve vesveselerle) bana (ciddi) sıkıntı ve acı verdi (bu sıkıntılar sonucunda hastalandım; maddî-manevî acılar yaşadım. Rabbim, ne olur, bana yardım et!”) diye dua etmişti.
42. (Bu kavli duanın ardından, yıllar süren hastalığından ötürü hiç şikâyet etmeyen, onu bir nimet bilen kulumuz Eyyûb’a, “Haydi) Ayağını (yere) vur!” (dedik. Eyyûb ayağını yere vurunca, bir mucize eseri olarak yerden su çıktı. Bunun üzerine) “İşte yıkanacak ve içilecek (şifa bulmana vesile olacak) soğuk bir su” (dedik.)
(Bu mucize şunu gösterdi: Sabrın sonu selamettir. Sebeplerin bittiği yerde, Allah’tan ümit kesilmez. Elinizdeki en ufak sebebi dahi küçük görmeyin, Allah bazen büyük lütuflarını küçük sebeplerin yerine getirilmesine bağlayabilir.)
43. (Bu kavli ve fiili duanın ardından) Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olarak ona (dağılan) ailesini (tekrar bir arada görmeyi, kaybettiği malına mülküne kavuşmayı nasip ettik. Hatta) onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.
44. (Hastalığı sırasında Eyyûb zor günler yaşamıştı. O günlerin birinde üzücü bir şey yaşanmış ve eşine yüz sopa vuracağına dair bir yemin etmişti. Ardından vereceği cezanın fazla olduğunu anladı. “Nasıl yapsam?” diye düşünürken, Eyyûb’a;) Eline bir demet ekin sapı al, onunla (hafifçe) vur; böylece (hem vefakâr eşini incitmemiş olursun hem de) yemininden dönmemiş (onu yerine getirmiş) olursun (dedik.) Gerçekten, Biz(yaşadığı her türlü sıkıntıya rağmen) onu (öfkesini kontrol eden, sorunları büyütmeden çözen) sabırlı biri olarak bulduk. O, (bu yönleriyle) ne iyi (bir) kuldu! (Her şeye rağmen) Daima Allah’a yönelirdi.
HZ. EYYÛB KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Eyyûb’un (as) kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı bundan sonraki okumalarımızda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Sâd Sûresi 4. yıl 41-44
Enbiyâ Sûresi 11. yıl 83-84
ÜÇ PEYGAMBERİN ARKA ARKAYA ANLATILMASINDAKİ HİKMETLER
Bu konuda çok sayıda hikmet sayılabilir.
Biz iniş sırasına “bağlam” der ve onu dikkate alırsak -yukarıda değindiğimiz- gibi bu üç kıssa, Mekke’deki ilk Müslümanları geleceğe hazırlıyor.
Tefsir Usulümüzde bahsettiğimi gibi bu kıssalarda (8/1) Tercihe Göre Takdir Yasası üzerinden, hangi tercihlerin hangi sonuçların takdirine vesile olduğu gösteriliyor.
Bunun yanında Allah’ın İnfak (Zekat) Yasası öğretiliyor. Bu yasaya göre: İmtihan dünyasında -zengin-fakir ayırt etmeden- ilk önce hayat/ömür/mal/mülk gibi nimetler veriliyor, bir süre sonra ölüm vesilesiyle her şey geri alınıyor.
Burada mesaj şu: Hz. Davud ve Süleyman gibi zengin de olsanız, Hz. Eyyûb gibi varlığı ve yokluğu birlikte yaşasanız, verilen her nimetten bir gün mutlaka ayrılacaksınız. Bu gerçeği dikkate aldığınızda, hayattayken Allah yolunda verdiğiniz her şey; sizin hem Allah’ın rızasını kazanmanıza hem de ebedi cennet nimetleri kazanmanıza vesile olacak. Vermezseniz, bunun hesabını vereceksiniz âhirette büyük üzüntü ve mahrumiyetler yaşayacaksınız.
Özetlersek, Allah kulunu her şekilde imtihan eder. Verir, alır, tekrar verir. Siz verildiğinde şımarmayan, hamd eden, alındığında şikâyet etmeyen sabredenler olun.
Bu kısa girişten sonra kıssanın âyetlerine geçebiliriz.
(41) HATIRLATILAN KADAR, HATIRLIYOR
Biz bugün 21. asırda yaşayan Müslümanlar bu âyetleri Kur’an bütünlüğü içinde okuyoruz. Öyle okuduğumuz için de 4. yılda inen bu âyetlerle (41-44) birlikte, yine Hz. Eyyüp (as) hakkında 11. yılda inen âyetleri305 aynı anda biliyoruz.
Ama Peygamber Efendimiz hem bu kıssada hem de diğerlerinde sadece bildirildiği kadar biliyordu.
“Etrafındakiler bunun detayları nedir?” deseler, cevap için gelecek vahyi bekliyordu.
Bugün iniş sırasının sonundan baktığımızda bütünlük arz eden bütün konular, parçaların arka arkaya gelmesiyle ortaya çıkıyordu ve Peygamberimiz ilk parçayı söylediğinde, arkadan gelecek parçayı bilmiyordu.
Film benzetmesi yaparsak, Peygamber Efendimiz (sav) tamamı 23 yıl süren bir filmin tamamını izlemiş bir dil değil de izlediği kadarını anlatan bir dil kullanıyordu.
Kıssaların böyle dil üzerinden anlatılması, kıssaların öncelikli amaçlarından biri olan Peygambere güveni artırma amacına doğrudan hizmet ediyordu.
Bu gerçeği fark edenler şunu diyorlar: Peygamber Efendimiz (sav) Allah’ın duyurduğu kadarını duyuyor. Gerisini bilmiyordu. O yüzden bu sözler insan sözü olamaz. Bu sözler Allah kelamıdır.
(41) DİKKAT ÇEKİCİ BAŞLANGIÇ: KULUMUZ
Buraya kadar anlatılan üç kıssanın başlangıcında “kul” kelimesine özel bir vurgu var. Hz. Davut ve Eyyûb için “kulumuz”, Hz. Süleyman için “O ne güzel kuldu” ifadeleri geçiyor.
Bunlar üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Bunlar büyük ve değerli insanlar ama bu değerlerini maldan, mülkten, mevkiden makamdan değil Allah’a kulluktan alıyorlar. Bu dünyada en büyük rütbe Allah’a kul olmaktır. Daha büyük mazhariyet yoktur.
Bir başka mesaj da şu: Bu insanlar ne kadar büyük olursa olsun. Bunları ilahlaştırmayın. Bunlar önce kul, sonra Peygamber…
(41) ÂYETİ KAPALI BIRAKIP ANLAMI ÇOĞALTMA YÖNTEMİ
Önceki kıssalarda Hz. Davud’un ve Hz. Süleyman’ın (as) Allah’tan bağışlanmalarına konu olan “şey” net olarak ifade edilmemişti. Burada da şeytanın verdiği acı ve sıkıntının sebebi söylenmiyor.
Bu şekilde anlatmak Kur’an’ın izlediği yöntemlerden biri. Burada zımnen şu deniliyor, peygamber melek değildir. O da sizin gibi insandır. O da sizin gibi acı ve sıkıntılar yaşar.
Bu âyete Enbiya sûresi 83 ve 84. âyetlerle birlikte baktığımızda, Hz. Eyyûb’un malını, mülkünü ve ailesinden bazı kişileri kaybettiğini anlıyoruz.
Bu ve benzeri hadiselerden yola çıkarak onu üzen; şeytanın vesvese vermesine sebep olan şeyleri tahmin edebiliriz.
Bu tahminlerimizin sınırlarını çizen birtakım ölçülerimiz var. Hz. Eyyûb sıradan biri değil, Allah’tan vahiy alan bir peygamber. Onun için isyan ve şikâyet gibi şeyler düşünemeyiz. Düşüneceğimiz şeyler yaşadığı şeylerin hikmetleri, çözümleri ve o çözüm sürecindeki sabrı olabilir.
Bu ölçülere çerçeve dersek, Kur’an sıkıntının sebebini kapalı bırakmakla bütün zamanlara şu mesajı veriyor: bu ölçülerin dışına çıkmadan birtakım tahminler yapabilirsiniz.
(42) KAVLİ DUANIN CEVABI, “BEKLE AYAĞINA GELECEK” DEĞİL
Bu âyette kavli duaya ait önemli bir ilke öğretiliyor. Âyet “Sen dua ettin ve etmekle sana düşeni yaptın. Bekle derdin devası ayağına gelecek.” demiyor.
Âyet: “Ayağını yere vur!” derken, “Sen devayı bulmak için gayret et!” diyor.
Bu âyet iki türlü anlamaya müsait bir âyet.
Birincisinde ayak yere vuruluyor yerden su çıkıyor. İkincisinde derdin devası için yola düşülüyor.
42. âyette “Ayağını yere vur” anlamı için kullanılan “rkd” fili Kur’an’da 3 defa geçiyor. Diğer iki âyette süratle koşmak, bir şeyin yanından koşarak uzaklaşmak anlamında kullanılıyor.306
Her iki durumda da kelimenin özünde bir hareket var. Bu harekete bağlı bir çaba ve gayret var.
Özetlersek, âyet bütün zamanlara şu mesajı veriyor. Derdiniz için dua edebilirsiniz ama o duanın kabulü için de çaba ve gayret de sarf etmelisiniz.
(42) ÂYET BİR MUCİZEDEN BAHSEDİYOR MU?
Buradaki 42. âyete benzer bir âyeti Bakara 60. âyette de görüyoruz.
“Musa’ya asânı/bastonunu kayaya vur!” demiştik. (Vurunca) Derhal (kayadan) on iki pınar fışkırdı...”
Bu âyette vurmanın ardından suyun çıkması âyette açık bir şekilde ifade edilirken, burada 42. âyette vurmanın veya hareketin ardından, suyun çıkmasından bahsedilmiyor. Doğrudan yıkanılacak, içilecek soğuk suya işaret ediliyor.
Bu nedenle âyet iki şekilde anlaşılmış.
Biz birinci anlamı mealimizde verdik. İkinci anlama da tefsirimizde işaret edeceğiz.
Eğer âyette “Ayağını yere vur.” emrini, bu kelimenin anlam sahasında bulunan “Haydi yola düş, hayda derdin devasının peşinden koş, devayı bulmak için gayret et.” şeklinde anlarsak, işaret edilen suyu, Hz. Eyyûb’un fiili duasının kabulü gibi de anlayabiliriz.
Günümüzde yeraltından çıkan ve bazı rahatsızlıklara iyi gelen termal sular var. Hz. Eyyûb’un böyle bir suyu bulunca aradığı şifayı bulması akıldan uzak değil.
Bu açıklamalarda şunu gördük: Âyet iki türlü anlamaya da müsait görünüyor.
“Peki hangi anlamı öne çıkarmak Kur’an’a göre daha uygun?” denilirse, şöyle deriz: Âyetin öncelikli konusu derdin devasına çözüm arama yani tedavi.
Bütün zamanlarda, biz insanlar için hastalıkların tedavisinde kullanılan yöntem, sebeplere riâyet şeklinde. Yani derdin devasına vesile olacak tedaviyi ve ilaçları aramak şeklinde.
Peygamberimizin (sav) hadislerinde de bunun teşvik edildiğini görüyoruz.
Tedavi olun; zira Allah yarattığı her hastalığın ilâcını da yaratmıştır, bir hastalık müstesna, o da ihtiyarlıktır.307
Tedavi olun, ancak tedavide haramı kullanmayın.308
Özetlersek, tedavi konusunda mucize gösteren bir peygamberin, ona tabi olan insanlar tarafından örnek alınması imkansız olduğu için, bu âyeti sebeplere müracaat ederek derde deva arama gayreti olarak anlamak daha makul bir seçenek gibi görünüyor.
(44) YÖNTEM BİLGİSİ: ÂYETE FARKLI ANLAM VERMEYE İTEN SEBEPLER
Eğer âyetin lafzı kapalı olursa, o kapalılık bizi farklı anlam arayışına itebilir. Nitekim bunun örneğini 41. âyette gösterdik. 44. âyette de bir kapalılık var.
Âyette “vur” deniliyor kime vurulacağı söylenmiyor. Âyette yeminden bahsediliyor ama ne üzerine yemin edildiği de söylenmiyor. Bunlar kapalı kalınca, müfessirler âyetteki lafızların ikinci, üçüncü manalarına müracaat ediyorlar.
Peygamberlerin ismet sıfatını (hata yapmamalarını) aldıkları vahyi olduğu gibi insanlara aktarma ile sınırladığımızda, peygamberlerin adına zelle309 dediğimiz ufak tefek hataları yaptığını ve bu hataların Kur’an’da bahsedildiğini -anlayarak Kur’an okuyan- herkes bilir.
Bu durumda Hz. Eyyûb bir insandır ve o da hata yapabilir. Onu ve bütün peygamberleri diğer insanlardan ayıran hatadan sonra Allah tarafından uyarılmaları ve aynı hatayı bir kere daha tekrar etmemeleridir.310
Bu tespitten sonra şu soruları soralım,
Hz. Eyyûb bir insan mıdır? Evet.
Kızabilir mi? Evet.
Kızdığı zaman sonradan pişman olacağı şeyler söyleyebilir mi? Evet.
Hatasından dönebilir mi? Evet.
Bunları kabul ettiğimizde, âyeti mealini verdiğimiz şekilde anlamanın önünde bir engel yok.
Bunların hepsinin modern hukukta karşılığı var.
Modern hukukta alt mahkemenin verdiği kararı üst mahkeme bozabilir. Bu bozmadan sonra alt mahkeme üst mahkemenin bozma gerekçelerini dikkate alarak yeniden karar verebilir.
Bu mahkeme düzeneğinin insan vicdanında da bir karşılığı vardır. Her insan kızabilir, kızdığında ağzından maksadı aşan sözler çıkabilir. Sonradan bu sözleri maksada uygun hale getirebilir.
Bunun adı hukukta hile yapmak anlamında hile-i şeriyye değildir. Bunun adı hatayı fark edip, yanlıştan dönmektir.
Peygamberlerin melek değil insan olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda, bunlar gâyet insanidir.
Her insanın ağzından önce maksadı aşan sözler çıkabilir. Sonra, o sözlerin farkına varıp, o sözleri maksada uygun hale getirebilir.
Özetlersek, bir hukuk devletinde hatanın anlaşılmasından sonra, kararın düzeltilmesi hile-i şeriye değildir. Olması gerekendir. Hukukun üstünlüğüne inanan her insan böyle yapar. Hz. Eyyûb (as) de -Allahü a’lem- böyle yapmıştır.
(41-44) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sana bana bütün insanlara denilen gâyet net: “Ayağını yere vur!”
İçeriden dışarıdan kimden gelirse gelsin bir dert ve sıkıntı geldiğinde, bir sorun yaşadığında “Ayağını yere vur!”
Yani, asla ümitsizliğe kapılma. O derdin bir devası olduğunu, o sorunun bir çözümü olduğunu unutma.
“Ayağını yere vur!” Kavli duanın yanında çabanı, gayretini, araştırmanı fiili duan yap.
45-48 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Ey Resûlüm! Şu Mekke okulunda ilk Müslümanlara vermiş olduğun tarih dersine diğer peygamberlerle devam et.)
45. Güçlü (bir iradeye) ve basiretli (bir kavrayış yeteneğine sahip olan) kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla.
46. Biz onları (dünya âhiret dengesinde, dünyayı terk etmeden) özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlaslı ve samimi kişiler kıldık.
47. (İşte bu yüzden) Onlar, Bizim katımızda seçilmiş, hayırlı kimselerdendi.
48. İsmail’i, Elyesa’yı ve Zülkifl’i de hatırla. Onların hepsi hayırlı insanlardı.
(45-48) BURADA BEŞ PEYGAMBERİN İSMİNİN SAYILMASI NE ANLAMA GELİYOR?
İniş sırasında Kamer sûresinin ayrı bir yeri var demiş ve buna işaret etmiştik. Bu sûreye kadar geçen sûrelerde geçmiş peygamberlerin kıssalarına sadece isimden bahsetme ve bir iki ayrıntı verme şeklinde bir değinme vardı, ilk kez Kamer sûresinde Hz. Nûh, Ad (Hz. Hûd), Semud (Hz. Salih), Lût ve Firavun (Hz. Musa) üzerinden nispeten geniş açıklamalar yapıldı. Kamer sûresinin ardından gelen bu sûrede üç peygamberin (Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz Eyyûb) hayatı hakkında açıklama yapıldı ve sonrasında bu âyetler geldi.
Bu âyetleri nasıl anlayacağız?
Kur’an’da bazı peygamberlerin kıssaları anlatıldıktan sonra, o kıssaların arkasından sadece isimleri sayılan peygamberler var. Onlardan birinin örneğini bu âyetlerde (45-48) görüyoruz.311
Bu âyetleri şöyle anlayabiliriz. Bir konuda, birbirine benzeyen 25 örnek varsa, 5’i sayılır diğer örnekler için “vb” (ve benzerleri) şeklinde bir kısaltma kullanılır.
Buradaki Peygamber isimlerini de böyle anlayabiliriz. Allahü a’lem.
Kur’an iki sûrede toplamda 8 peygamber kıssası hakkında bilgi veriyor, sonra bu âyetlerde 5 peygamberin sadece isimlerinden bahsediyor ve bunun üzerinden şu mesajı veriyor: Burada size anlatılan peygamberlerden yola çıkarak, anlatılmayan peygamberleri de anlayabilirsiniz.
Zorluk ve sıkıntı çekmeyen, kavmi tarafından yalanlanmayan, hakarete uğramayan, servetle, evlatla, malla, mülkle sınanmayan peygamber yok gibidir.312
49-54 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
49. (Ey insanlar! İşte)Bu(peygamber hayatları, sizler için) bir (öğüt ve) hatırlatmadır. (Onları örnek alan, onların güzelliklerini kendi çağına taşıyan, Allah’ın razı olmadığı şeylerden sakınan) Muttakileri muhteşem bir gelecek beklemektedir.
50. (Bekleyen gelecek:) Kapıları yalnızca kendilerine açılmış (her türlü güzelliğin kaynağı olan) Adn cennetleridir.
51. Onlar orada (altın işlemeli) koltuklara yaslanacak (ve canlarının çektiği) her türlü meyve ve içeceği isteyebilecekler.
52. Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt eşler vardır.
53. (Rableri onlara şöyle seslenir:) İşte (bütün) bunlar hesap günü için size vaad edilenlerdir.
54. Bunlar (ebedi cennette, ebediyyen) bitip tükenmeyecek olan nimetlerimizdir.
(49-54) GEÇMİŞ VE GELECEK ÜZERİNDEN SONUÇ EĞİTİMİ: GELECEĞİN TARİHİ
Hem (27. baskıdan sonra) Açıklamalı Mealimizin başında Meal Okuma Rehberinde hem de Tefsir Usulümüzde (33) Geleceği Yönetme Yasasında şu gerçeğe dikkat çektik: Kur’an’da geçmişi okumak, geleceğin tarihini okumaktır.
Kamer ve Sâd sûrelerinde geçmişe dönük 8 peygamber kıssası okuduk. Şimdi burada geleceğe dönük cennet (49-54) -cehennem (55-64) hakkındaki âyetleri okuyoruz.
Burada kısa mesaj şu: Gelecekte nereye gideceğinizi, geçmişte Peygamberlerin davetleri karşısındaki duruşunuz belirleyecek. Allah’ın razı olduğu tercihleri yapanların gelecekte karşılarına cennet çıkarken, tersini yapanları bekleyen gelecek cehennem olacak. “Hangi son beni bekliyor?” sorusunun cevabı yaşanan geçmiş üzerinden tahmin edilebilir.
(49-54) “CENNETE KİMLER GİDECEK?” SORUSUNUN CEVABINDAKİ AYRINTI
Kur’an’da cennet kelimesi 147 defa geçiyor. Bunların 115 tanesinde âhirette ödül olarak insana verilecek olan ebedi cennet olarak geçiyor.
Bu 115 âyete tek tek baktığımızda karşımıza çok ilginç bir şey çıkıyor. “Cennete kimler girecek?” sorusunun cevabında iman edip salih amel (15 defa) işleyenler ve muttakiler (14 defa) ifadesi özellikle geçiyor.
Bundan farklı mesajlar almak mümkün; onlardan biri şu: Müslümanlar cennete girecek ama onların içinde iman eden, imanlarını salih amel meyvesiyle güçlendirenler ve Allah’ın razı olmadığı şeylerden uzak durma konusunda elinden geleni yapan muttakiler öncelikli olacak.
(50) ADN CENNETİ: BÜTÜN GÜZELLİKLERİN KAYNAĞI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada “adn cennetleri” ifadesi burada ilk kez karşımıza çıkıyor. Bir şeyin kökünün, temelinin, kaynağının bulunduğu yer anlamına gelen adn kelimesi maden kelimesi ile aynı kökten geliyor. Bu manayı dikkate aldığımızda, Adn cennetlerini ebedi olan tüm güzelliklerin madeni/kaynağı olarak düşünebiliriz.
(49-54) CENNETİN DEKORU: HAYALLERİN ÖTESİ
Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında “Cennet-Cehennem Anlatıldığı Gibi mi? Yoksa…” başlığı altında cennetin dekoruna değindik ve orada şunu dedik: Aklınıza ne geliyorsa onun ötesini düşünün.
Bu âyetlerdeki cennet tasvirini şöyle düşünebiliriz: 7. yy. Arap yarımadasında bir insana sorsaydık, “Cennette nelerin olsun istersin?” cevaplardan biri de şu olacaktı: Sadece bana ait olan bir sarayım olsun, sarayımda halı ve koltuklarla döşenmiş serin odalarım olsun. Sarayın çevresinde bir bahçe olsun. Bahçemde türlü türlü meyvelerim olsun. Bunların yanında yanımda en güzel haliyle eşim de olsun…
Buna hayal dersek, Kur’an’daki bütün cennet tasvirleri bu hayalin gerçekleşeceği yer olarak anlatılıyor.
7. asırdan günümüze gelip “Cennette nelerin olsun istersin?” sorusunu iman eden bütün insanlara sorsak, alacağımız cevap genelde o asırlarda insanların özlem, beklenti ve hayal ettikleri şeyler üzerinden olacak.
Kısaca oraya giren herkese şu denilecek: Dilediğin her şeyi burada bulacaksın.313
(52) İNİŞ SIRASINDA CENNET VE CENNETTE EŞLERE YAPILAN VURGU
İniş sırasında bu sûreye kadar cennete ve cehenneme yapılan kısa vurguları gördük. Bu sûrede bu vurgu biraz daha artıyor ve burada cennet ve cehennemin dekoruna biraz daha detaylı giriliyor.
“Bunun hikmeti ne olabilir?” diye bir soru akla gelirse, cevaplardan biri şu olabilir: Yine iniş sırasında Hz. Davud ve Süleyman (as) kıssaları ilk olarak burada anlatıldı. O anlatım üzerinden onların zenginliğine dikkat çekildi. Bu zenginliğin anlatılması akla şunu getirebilir “Bu insanlar cenneti dünyada kurmuşlar. Cennet gibi bir ortamda yaşamışlar.”
Akla bunların gelebileceği bir noktada, 49-54 âyetlerde cennet öne çıkıyor ve intak diliyle dolaylı olarak şöyle diyor: “Dünyada gördüğünüz bütün zenginlik ve güzellikler, benden oraya damlayan damlalardır. Onlar fânidir, tadımlıktır, tanıtım ve teşvik için verilmiştir. Burada bende onların kaynağı ve kalıcı olanları vardır.”
Eşlere yapılan vurguya gelince,
Cennette eşe yapılan vurguyu da ilk olarak bu sûrede bu âyetlerde görüyoruz.
Bazıları Kur’an’ın cennette yaptığı eş, kadın ve huri anlatımlarını eleştiri konusu yapabiliyor. Bu kişiler hayatın gerçeğini görmeden, kadın-erkek tabiatını/doğasını, duygularını, arzu, istek ve beklentilerini dikkate almadan bu eleştiriyi yapıyorlar.
Bu konuda iki noktaya dikkat çekelim.
Birinci Nokta: Kur’an’ın Cennet Tasvirlerinde Ahlaki Ölçüler
Dünya imtihan dünyası. Kur’an bu imtihanda hemen her şeyi içine alacak ölçüler/sınırlar koyuyor.
Bu sınırlar üzerinden şu mesaj veriliyor: Nimetler sana verildi ama senin değil. Sende emanet. O yüzden sınırsız kullanım hakkı yok. Sınırlara riâyet edeceksin.
Bu mesajı dikkate aldığımızda, insan malına malım, parasına param diyemiyor. Bunların tamamı için konulan sınırlara riâyet etmesi gerekiyor.
Bu sınırları dikkate aldığımızda, cennet dünyada bu sınırlara riâyet eden müminler için, sınırların genişletildiği bir yer oluyor.
Dünyada her şey için olan sınırlar cinsellik için de var. Kur’an bu dünyada o sınırlara riâyet edenlere verilecek ödülden de bahsediyor.
Bahsederken de ahlaki sınırlar içinde kalıyor ve ayrıntılara girmiyor. Dolaylı olarak şunu diyor: Bu konuların detayları her yetişkin insan tarafından biliniyor. O yüzden anlatılanlar üzerinden anlatılmayanları siz anlayın…
İkinci Nokta: Cinselliğin Hayatın İçindeki Yeri
Kadın-erkek arasında cinselliğin yeri için çok şey denilebilir ama biz sadece şu örneği verelim.
Varsayalım, dünyada şimdiye kadar evlenen bütün insanlara evlenmeden önce şu denildi: Evlenin ama tek şartla; Asla cinsel ilişkiye girmeyeceksiniz.
Soru şu: Bu şarta uymak şartıyla kaç insan evliliğe “evet” derdi. Veya şöyle soralım, “evet” mi, “hayır” mı daha fazla olurdu?
Etrafımıza baktığımızda, moda, kozmetik, film ve dizi sektöründe cinsellik temasının nasıl abartılarak öne çıkartıldığını gördüğümüzde, çoğunluğun bu şartla yapılacak bir evliliğe “hayır” diyeceğini tahminetmek çok da zor değil.
Bu örneği aklımızda tutarak konuya bir başka açıdan bakalım.
Bir ülkedeki trafik suçlarının ve bu suçların hangi alanlarda olduğunun dökümünü önümüze koyduğumuz gibi, günahların, günaha doğru meyletmenin, günah olan şeyleri istemenin ve hayal etmenin de dökümünü görseydik, o dökümde cinsellikle ilgili konular sıralamada kaçıncı olurdu…?
İşte buna hayatın gerçeği ve bu gerçek içinde cinselliğin yeri diyoruz.
Kur’an bu gerçeği dikkate alıyor ve imtihan dünyasında sınırlara riâyet etmenin en zor olduğu alanlardan biri olan bu konuda ödülden bahsediyor. Bahsederken, ihtiyaç kadar detaya giriyor, sonrasında da “Zaten bu konu sizin bildiğiniz bir konu, varın gerisini siz düşünün.” mesajı veriyor.
Özetlersek, cinselliğin hayatın içindeki yeri ve önemine baktığımızda, cennet tasvirlerinde bu öneme denk bir anlatım olduğunu görüyoruz. Bu anlatımda da konu her yetişkin tarafından bilinen bir konu olduğu için, detaylara girilmiyor. Ahlaki ölçülere riâyet ediliyor.
CENNET-CEHENNEM FİZİKİ OLARAK VAR MI?
Başlıktaki soru genelde bu tür bölümler okunduğunda akla gelen bir soru. Bu sorunun cevabını Tefsir Usulümüzde (16) Kader ve (17) Vahiy Yasalarında vermenin yanında iniş sırasında ikinci sûre olan Kalem Sûresinin 42. ve 43. âyetleri ile ilgili “Kur’an’da Yaşanmamış Zamanın Yaşanmış Gibi Anlatılması Üzerinden Verilen Mesaj” başlığı altında da vermeye çalıştık. Oralara bakılmasını tavsiye ediyoruz.
55-64 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
55. İşte (güzel davrananların ödülü) budur. (Haddini aşan) azgınlara (gelince, onlar için) kötü bir gelecek vardır.
56. Onlar (tepetaklak) cehenneme girecekler. (Orada onları bekleyen yatak; altında ateş olan üzerindekini yakan) ne kötü bir yataktır.
57. İşte bu (da susadıkça içecekleri, içtikçe midelerini delecek olan) kaynar su ve irindir. (Hadi bakalım) Onu tatsınlar.
58. (Durun daha bu ne! Burada) O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.
59. (İnkârcıların elebaşlarına) “İşte (bunlar, dünyadayken körü körüne sizi takip ettikleri için) sizinle beraber cehenneme girecek bir grup (denildiğinde; elebaşları vaktiyle kendilerini destekleyerek şımarıp azgınlaşmalarına sebep olan halk yığınlarına beddua ederek şöyle derler:) “Rahat yüzü görmesin onlar, zaten hepsi ateşe atılacaklar.”
60. (Bu sözler üzerine dünyada elebaşlarına vagon olan güruh, öfke ve hışımla;) “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bu cehennemi bize siz sundunuz. (Sizin yüzünüzden buraya girdik. Burası) Ne kötü bir yerdir!” derler.
61. (Manzaranın dehşeti, dünyada her türlü kötülükte yandaş olanları, âhirette birbirine düşürür ve) Derler ki: “Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır.”
62. Ve (bu arada yine) derler ki; “Dünyada (putlara tapmadıkları için) kendilerini kötü saydığımız (kendilerine deli dediğimiz) adamları (burada) neden göremiyoruz?”
63. Biz onları alay konusu edinmiştik; Yoksa(onlar burada da, biz) onları gözden mi kaçırdık?
64. (Ey bu dünyada, yalanlarıyla birilerini arkalarına takanlar! Ey bu dünyada birilerinin yalanlarına kolayca kananlar!) İşte (hiç şüpheniz olmasın! Mahşer günü) Cehennem halkının birbiriyle çekişmesi (aynen böyle Kur’an’ın haber verdiği gibi) gerçekleşecektir.
(55) “AZGINLIK” ÜZERİNDEN ALAK SÛRESİNE YAPILAN GÖNDERME
55. âyet cehennemin azgınlar için çok kötü bir yer olduğunu öne çıkararak başlıyor. Kur’an’da azma anlamına gelen “taga” kelimesi iniş sırasında ilk olarak Alak sûresinin 6. âyetinde geçti. Geçtiği yerde ilk beş âyet yaratan Rabbin adıyla okumadan bahsederken, 6. âyet “Böyle okumayanlar ne olur?” sorusuna cevap olarak geldi.
Orada geçen taga kelimesi, iniş sırasından Kur’an okuyan herkese şu mesajı veriyor: Bundan sonra Kur’an’da Allah’ın çizdiği sınırların dışına çıkma, haddi aşma, azma, doğru yoldan çıkma ve sapma anlamına gelen taga kelimesini gördüğünüz her yerde “Yaratan Rabbin Adıyla Okumayanlar” ne yapar? ve “Onları âhirette bekleyen son nedir?” sorusunun cevabını okuyabilirsiniz.
Burada da Yaratan Rabbin adıyla okumayan ve yaşamayanları âhirette bekleyen sonu görüyoruz.
ALLAH CEHENNEMİ NEDEN ANLATIR? İNANÇ DEKORUNDA CEHENNEMİN GÖREVİ NEDİR?
Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında “Kur’an’ın Cenneti ve Cehennemi Anlatmasının Sebebi” başlığı altında bu konuya değindik. Burada, orada söylediklerimizin devamı olarak şunu ifade edelim.
Bir hukuk devletinde nasıl ki, polisin, mahkemelerin ve cezaevlerinin varlık sebebi, suçlara karşı caydırıcılıksa, inanç dekorunda da cehennemin öncelikli görevi caydırıcılık ve buna bağlı olarak kötü işleri yapanların sayısını azaltmak, iyi ve güzel işler yapanların sayısını çoğaltmaktır.
Bunu bir ön kabul olarak önümüze koyduğumuzda, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın muradı günah işleyenlere ceza vermek değildir. Öncelikli amaç cennete gireceklerin sayısını çoğaltmak, cehenneme gireceklerin sayısını azaltmaktır.
Özetlersek, buna bakış açısı diyoruz. Bütün cehennem âyetlerine bu açıdan bakıldığında, o âyetlerin arkasında -caydırıcılık noktasında- Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellileri görülecektir.
(59-64) CENNETTE VE CEHENNEMDE GEÇEN KONUŞMALARIN MESAJI NEDİR?
Bu bölümü bir önceki âyet grubunda (49-54) yer alan “Cennet-Cehennem Fiziki Olarak Var mı?” başlığı altında yazdıklarımızın devamı olarak okuyabilirsiniz.
Bu konuşmalar Kur’an’da cennet-cehennem üzerinden verilen geleceğe dönük sonuç eğitiminin önemli bir parçası.
İmtihan dünyasındaki hayatımıza bir film dersek, bu âyetlerde filmin sardırıldığını ve izleyicilere son sahnenin izletildiğini görüyoruz.
Bu sardırma üzerinden şu mesaj veriliyor, bugün yaptığınız yanlış tercihlerin sonu, âhirette böyle karşınıza çıkacak. Bu konuşmaları yapanlardan biri olmak istemiyorsanız, yol yakınken dönün.
Konuşmalarda öne çıkan nokta
Kur’an’da özellikle cehennemliklerin, orada yaptıkları konuşmalarda öne çıkan bir nokta var. O noktayı en iyi anlatan âyetlerin başında Bakara sûresindeki şu âyetleri görüyoruz;
“166. (Bu zalimler içinde) Kendilerine uyulanlar, (dünyadayken insanların arkalarından gelmesinin gurur ve kibrini yaşayanlar, onların çokluğu ile övünenler) o gün azabı görünce (kendilerine tâbi olan insanları kandırmak için söyledikleri yalanlar, çevirdikleri dolaplar bir bir ortaya çıktığında) kendilerine uyanlardan (hızla) uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.
167. (Kötülere) Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir (kere daha) dönüşümüz (mümkün) olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını, en şiddetli pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.”
Bu tür âyetlerin geneline baktığımızda iki grup insan var: Uyulanlar ve uyanlar, liderler ve onların arkasından gidenler.
Bu manzara tam bir sürü psikolojisi. Bu sürüde liderler aldatan, kandıran çobanlar olurken, onların arkasından gidenlerde verilen bir tutam ot (menfaat) için neden ve niçin sorgulaması yapmayan, körü körüne tabi olan sürüye benziyor.
Özetlersek, bu tür âyetlerde öne çıkan mesajlardan biri de şu oluyor: Kimin arkasından gittiğinize iyi bakın. İnanç, dava ve lider adıyla önünüze konan şeyleri sorgulayın. Körü körüne tabi olmayın.
65-68 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
65. (Ey Resûlüm! Âhirette bu kötü sonu yaşayacak onlara) De ki: “Ben yalnızca (sizi seven, size gelecek zarardan endişe eden) bir uyarıcıyım. (İyi bilin ki: Kâinatın) Tek (hâkimi olmasıyla) Vâhid(dilediğini, dilediği zaman yerle bir edecek gücün sahibi olmasıyla) Kahhâr olan Allah’tan başka ilah yoktur.
66. (O) Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir (O, mutlak gücü ile) Azîz (çok bağışlaması ile) Gaffar’dır.
67. (Bütün bunlardan sonra, ey Peygamberim) De ki: (İşte) “Bu (Kur’an, yeryüzünde bütün zamanların en önemli, en büyük haberini insanlığa taşıyan) muazzam bir mesajdır.”
68. Sizler ise (onu size getiren olağanüstü güçlere sahip bir melek olmadığı, benim gibi içinizde doğan, büyüyen biri olduğu için) ondan yüz çeviriyorsunuz.
(65-68) KUR’AN’DA KONULAR ARASI GEÇİŞLER NASIL OLUR?
Kur’an’da -istisnaları çok olmakla birlikte- bir konudan bir konuya geçerken, genelde konunun sonu esmâ-i hüsnâ ile bağlanır.
Bunu hükümet bakanlık benzetmesiyle anlatıyoruz. Âyetlerde anlatılan konuyu hükümetin icraatına benzetirsek, konunun sonu, o konuyla ilgili bakanlıkların ismiyle bitirilir. Bundan anlatılan konunun hangi isimlerin tecellisi olduğunu anlarız.
Burada dört isim görüyoruz. Şimdi bu isimlerin mesajına bakalım,
DÖRT ESMÂNIN (VÂHİD, KAHHAR, AZİZ, GAFFAR) MESAJI NEDİR?
Bu isimlerin mesajına çok geniş açıdan bakmak mümkün ama biz bir alan daraltması yapacak ve isimlerin mesajlarına arkasından geldikleri cennet-cehennem konuları üzerinden bakacağız.
Vâhid İsmi: Bu âyetleri indiği zaman itibarıyla düşünürsek, genelde dünyada, özelde 7. asrın Mekke’sinde zihinlerin şirk inancıyla kirlendiğini, Allah ile insan arasında kalın kalıp perdeler olduğunu görürüz. İniş sırasında ilk olarak buradan gelen Vâhid ismi karanlığın içinden çıkan güneş gibi bütün bu perdeleri sıyırıyor ve şu mesajı veriyor: Allah birdir. Eşi ve ortağı yoktur. Kur’an’da anlatılan her şeyi yaratma noktasında herhangi bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. O yüzden O’ndan başka ilah yoktur ve olamaz. Vâhid isminin tevhid kelimesiyle aynı kökten geldiğini dikkate alırsak, Vâhid ismi geçtiği her yerde tevhidin ilanıdır.
Kahhâr İsmi:Bu isim, mutlak galip gelen; kahredici bir gücün sahibi olan ve bu nedenle kudreti karşısında her şeyi aciz bırakıp boyun eğdiren anlamına gelir. Bu isim Kur’an’da 6 defa gelir314 ve hepsinde de -burada olduğu gibi- Vâhid ismiyle birlikte gelir.
Bu birlikteliğin genel mesajı şudur: Vâhid isminin tecellisi olan tevhidi inkar, Allah’ın varlığını, birliğini inkardır. Bu inkarın sonuçları ağırdır. Bu inkarda ısrar edenin varacağı yer Allah’ın Kahhâr isminin tecellisi olan cehennemdir.
Vâhid ve Kahhâr isimlerinin burada cehennemi anlatan âyetlerin arkasından geldiğini dikkate aldığımızda, genel mesajı burası için de düşünebiliriz.
Aziz İsmi: Bu isim, Allah’ın bütün özelliklerinin toplamından ortaya çıkan üstünlüğü, büyüklüğü ve mutlak gücü anlatan bir isimdir. Burada Kahhâr isminin mesajını daha da güçlü hale getiriyor ve şu mesajı veriyor: Her türlü izzetin, azametin ve üstünlüğün sahibi olmasıyla Azîz olan Allah (cc), zalimlerin zulmüne seyirci kalmaz. Cehennemi yaratmakla hak edene hak ettiği cezayı verir.
Gaffar İsmi: Allah’ı çokça bağışlayan olarak tanıtan bu isim buradaki varlığı ile insana umut veriyor.
Vâhid, Kahhâr ve Azîz isimleri tek olan Allah’ın gücünü, azametini ve üstünlüğünü öne çıkarınca, bu büyüklük karşısında insan aczini ve zaafını hissediyor. Bu noktada Gaffâr ismi şu mesajı veriyor: Vâhid, Kahhâr ve Azîz isimleriyle size kendini tanıtan Allah, anında ceza veren, hata yapanı affetmeyen merhametsiz bir ilah değildir. O Gaffâr’dır. Yeter ki, siz hata da ısrar etmeyin. Yeter ki, siz ölüm gelmeden önce tevbe ile O’nun kapısına gelin.
Özetlersek, bu isimler deryalar büyüklüğünde mana ve mesaj zenginliğine sahip olan isimlerdir. Biz burada, bağlamı da dikkate alarak deryadan bir damla sunmaya çalıştık.
(67) DÜNYANIN EN BÜYÜK HABERİ NEDİR?
Bu sorunun cevabı şudur: Dünyanın en büyük haberi, dünyadaki doğmuş ve doğacak olan her insanı ilgilendiren ve “Hiç kimsenin benim gündemimde böyle bir şey yok.” diyemeyeceği bir haberdir.
Bu haber ölümdür; ölüm sonrası ebedi dirilişin haberidir.
Allah’tan gelen vahyin zarfı olan Kur’an bu haberin kaynağıdır.
Allah tarafından gönderilen Peygamber (haberci) bu haberi duyurandır.
Bu haberi duyurmakla görevli olduğu için her peygambere uyarıcı anlamında nezir denir.
Şu soruyla devam edelim, Peygamberimizin uyarıcı olduğu dinde biz neyiz?
BEN, SEN, O, BİZ, SİZ, ONLAR HEPİMİZ UYARICIYIZ
Tefsir Usulümüzde (11) Peygamberlik Yasasında ve Açıklamalı Mealimizde Enbiya Sûresinin girişinde bu konuya geniş olarak değindik.
Tefsirimizde de Müddessir sûresinin 2. âyetinin tefsirinde “Kalkıp uyarmak ve uyarmamak ne anlama gelir?” başlığı altında açıklamalar yaptık.
Bütün bu açıklamaların mesajı şu oldu: Uyarmak sadece Peygamberin işi değildir, Peygambere tabi olmanın/uymanın ne anlama geldiğini bilen her Müslümanın öncelikli görevidir.
Bu uyarma işinde en önemli nokta: Uyarıyı yapan kişinin yaşadığı hayatla örnek olması; İslam’ın güzelliklerini yaşadığı hayatın içinde sergilemesidir. Bu olmadan uyarma işi olmaz. Uyarma işinde amaç insanların hidâyetidir. Bu amaca giden yolda güzel örnek olmanın dışında daha etkili başka hiçbir araç yoktur. Zor kullanmanın her türlüsü bu amaca tersinden hizmet eder.
69-85 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
69. (Şunu iyi bilin: Ben de sizin gibi bir beşerim. Eğer bana vahiyle bildirilmemiş olsaydı, melekler tarafından Âdem’in yaratılışıyla ilgili soruların sorulduğu o) Yüce mecliste neler konuşulduğu hakkında hiçbir bilgim yoktu.
70. “Ben sadece apaçık bir uyarıcı olduğum için (bu âyetler) bana vahyediliyor.”
(Bana vahyedilen bu âyetlerde, insanlık tarihinde, insanın yaratılış hikâyesi ile ilgili en doğru bilgiler sizlere veriliyor.)
71. Hani (bir vakit) Rabbin (o yüce mecliste, aralarında İblis’in de bulunduğu) meleklere: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.” demiş (ve ardından şöyle emretmişti.)
72. “Ona güzel bir şekil verip de (kendisini yeryüzünün halifesi konumuna yüceltmek için) ruhumdan üflediğim zaman önünde (hizmetinde olduğunuzu göstermek için) secde ederek eğilin.”
73. (Emri aldıklarında) Meleklerin hepsi (onun donanım açısından üstünlüğünü kabulün bir remzi olarak) topluca secde ettiler.
74. Yalnız (aslen cinlerden olan) İblis hariç. O (Âdem’in üstünlüğünü kabul etmediği gibi kıyâmete kadar ona düşmanlık yapacağını ilan ederek) büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75. (Allah ona) Dedi ki; Ey İblis! (Sonsuz kudret ve ilmimin eseri olarak) Bizzat kendi ellerimle yarattığım (ve en güzel isimlerime ayna yaptığım) bu varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Söyle bakalım, kendini bir şey zannederek) Büyüklük duygusuna mı kapıldın, yoksa (kimsenin önünde boyun eğmeyecek kadar) yüce bir varlık mı oldun?
76. (İblis bu sorulara cevap olarak) Dedi ki: (Emreden Sen bile olsan, ben insanın önünde eğilmem. Çünkü) Ben ondan daha (üstünüm, değerliyim ve) hayırlıyım; Sen beni ateşten yarattın, onu ise (basit bir) çamurdan yarattın.”
77. (Yaratılanlar arasında üstünlük hastalığının ve ırkçılığın ilk öncüsü olan şeytana) Allah şöyle dedi: “Öyleiseçık oradan, çünkü sen (artık gazabımı ve lanetimi hak ettiğin için benim rahmetimden) kovuldun.”
78. (Bundan böyle) “Benim lânetim hesap (ve ceza) gününe kadar senin (ve tabiatı itibarıyla sana benzeyenlerin) üzerinde olacaktır.”
79. (İblis tevbe etmek yerine hatasında ısrar ederek) “Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver (de önünde eğilmemi istediğin şu varlığın ne kadar değersiz ve önemsiz bir varlık olduğunu göstereyim”) dedi.
80. (Allah) “Pekâlâ sana mühlet verildi!” (dedi ve ekledi.)
81. “(Artık) Sen(şu imtihan dünyasında) belirli bir vakte kadar izinlisin.”
82. (İblis kararlıydı;) “Senin izzet ve şerefin üzerine yemin olsun ki, onların tümünü azdıracağım” dedi.
83. “Ancak onlardan (sana yürekten bağlanan) ihlaslı kulların hariç.”
84. Allah buyurdu: “İştebu (sözün) doğru! Ama bilesin ki benim şu dediğim de doğrudur:
85. “Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiylecehennemi (ağzına kadar) dolduracağım!”
Hz. ÂDEM-İBLİS/ŞEYTAN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Âdem’in (as) İblis/Şeytan ile kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı bundan sonraki okumalarımızda aşağıdaki sûrelerde, numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
Sâd Sûresi 4. yıl. 69-85
A’râf Sûresi 5. yıl. 11-25
Tâhâ Sûresi 6. yıl. 115-123
Hicr Sûresi 8. yıl. 28-43
Kehf Sûresi 11. yıl 50-51
İsra Sûresi 12. yıl. 60-65
Bakara Sûresi 14. yıl. 30-39
Maide Sûresi 20. yıl. 27-31
ÖN BİLGİ: Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi bu kıssa Kur’an’ın çeşitli sûrelerinde geçiyor. Biz bu kıssa ile ilgili geniş açıklamalarımızı hem kıssanın geçtiği diğer sûrelere göre daha uzun olan ve hem de daha detaylı bilgiler veren A’râf ve Bakara sûresine bırakacağız.
Burada sadece bu sûrede öne çıkan birkaç noktaya değineceğiz.
(69) YÜCE MECLİS NEDİR?
Önce mecaz, teşbih ve sembol olmayan tamamen gerçek olan hakikatleri önümüze koyalım.
Allah’ın mekandan münezzeh olduğu, Samed ve Subhân olduğu, hiçbir eksiği olmadığı, her şeyi bildiği, hiç kimseye hiçbir şeyi danışma, sorma mecburiyeti ve ihtiyacı olmadığı kesin olan hakikatlerdir.
Bu hakikatleri önümüzde koyduğumuzda, Kur’an’da Allah’a yönelik yapılan bazı nitelemelerde; Allah’ın ele, yüze, arşa, kürsiye, meclise ve orduya ihtiyacı olmadığı, bunların mecaz, teşbih ve semboller olduğu, zamanın mekanın ve sınırların olmadığı bir âlemde olan şeylerin bizim sınırlı dünyamıza, bizim anlayabileceğimiz örnekler üzerinden anlatıldığı anlaşılacaktır.
Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında bunların ne anlama geldiği üzerinde geniş olarak durduğumuz için oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada orada ele almadığımız Mele-i A’lâ (yüce meclis) kavramına yoğunlaşacağız.
Film dili kullanırsak, bu yüce mecliste olanların tamamı gerçek olaylara dayanıyor ama sinema tekniği olarak bu gerçek bize bir kurgu içinde veriliyor.
Kurgu denildiğinde akla şu soru geliyor? Neden böyle bir kurguya ihtiyaç duyuluyor?
Cevap:
Somut ve sınırlı bir âlemde yaşayan insanların, soyut ve sınırsız bir âlemde olanları, soyut bir anlatım üzerinden anlayamayacağı için;
Soyut âlemde gerçekleşen olaylar, somut âlemde, o konuyu anlamada yardımcı olarak en yakın örnek üzerinden anlatılıyor.
Allah (cc) Bedî, Barî’, Hâlık, Kâdir, Melîk, Vâli, Velî, Kayyûm, Hakîm, Muktedir, Rab gibi isimlerinin tecellileri ile her şeyi yaratıyor ve yönetiyor.
Böyle bir yönetim modeli, dünyada bu modeli anlamaya en yakın örnek üzerinden anlatılıyor.
Kur’an’ın indiği zaman dilimi içinde tüm dünyada olduğu gibi 7. asrın Mekke’sinde en yakın örnek devletti; devletlerin makam, görev, rütbe ve sorumluluk yönüyle öne çıkanlarının toplandığı bir meclis olurdu. Bu meclisin o gün Mekke’deki karşılığı, müşriklerinin ileri gelenlerinin toplandığı ve o gün için bir yönetim binası ve meclis işlevi gören daru’n-nedve idi.
Bu açıklamalardan sonra “Yüce meclis nedir?” sorusunun cevabı Allahü a’lem şudur: Yüce meclis ifadesi bayrak kelimesi gibi semboldür. Nasıl bayrak dediğimizde, onun sembol olduğunu bilenler, bayrağın kumaşına, kumaşın enine boyuna rengine, şekline yoğunlaşmak yerine, onun işaret ettiği ülkeye, devlete bakarlar.
Burada yüce meclis ifadesi de bir semboldür ve bu sembol her sembol gibi “bana bakın” demez, “mesajı, manayı bende arayın” da demez. “Benim işaret ettiğim yere bakın.” der.
Sembolün “bak” dediği yere, aşağıdaki soru üzerinden bakalım,
Yüce Meclis Bize Ne Diyor?
Kur’an bütünlüğü içinde yüce meclise bakarsak, yüce mecliste öne çıkan konulardan birinin şu olduğunu anlıyoruz.
“(Yeryüzünün insanın yaşayışına hazır hale getirilmesinden sonra) Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde (yarattığım hiçbir varlığa vermediğim nimetleri vereceğim ve bu nimetlerin yönetiminden kendisini sorumlu tutacağım) bir halife tayin edeceğim” demişti. Onlar da (ilahî icraattaki hikmetleri anlama adına) dediler ki “Orada (cinlerin daha önce yaptığı gibi) bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi halife yapacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz. (Bu sözler üzerine) Allah, “Ben (bütünü görüyorum sizler parçayı, o yüzden Ben) sizin bilmediğinizi bilirim” dedi.”315
Bu âyeti dikkate aldığımızda, yüce meclisin konusu insan.
Konuyu böyle tespit ettiğimizde, onun dışındaki bütün konular bizim için tali (alt) konudur.
Konuyu böyle tespit ettiğimizde, Kur’an bizim için gayb olan bu âlemde bizim hakkımızda anlattığı her şeyle bize bizi tanıtıyor.
Bu tanıtımda bize şunlar deniliyor: Ey insan!
Sen sıradan bir varlık değilsin,
Sen kendisine ruh üflenen, bir halifesin.
Sen Allah’ın emriyle bütün varlıkların kendisine secde ettiği bir halifesin.
Değerini bil. Bu değer üzerinden sana yüklenen sorumlukları yerine getir.
Değerini düşürecek her türlü söz ve davranıştan uzak dur.
Bu tespitleri burada ve gelecek ilgili sûre ve âyetlerde açıklamaya çalışacağız.
(71) KUR’AN NEDEN İNSANIN ÇAMURDAN YARATILIŞINA DİKKAT ÇEKİYOR?
Bu sorunun öncelikli cevabı şu: Allah’ın/Vahyin/Kur’an’ın muhatabı insan olduğu için.
Olmaz ama varsayalım oldu, vahyin muhatabı bitkiler, hayvanlar olsaydı, bu âyeti şöyle de okuyabildik “Ben Çamurdan bir ağaç/bir fil yaratacağım.”
71. âyette insanın biyolojik yanının yaratılışından bahsediyor. İnsana bu açıdan baktığımız da onun gibi temel taşı atom ve hücre olan bütün varlıklar da insan gibi su,316 toprak,317 yapışkan çamur,318 çamurdan süzülen öz,319 kuru çamur320 gibi aşamalardan geçerek yaratılmıştır.
Kur’an’ın insanın çamurdan yaratılmasıyla ilgili konuya girmesindeki amaç; sözü, insanı diğer varlıklardan ayıran noktaya getirmek. O da ruh üflenmesi.
(72) “RUH ÜFLEMEK” NE DEMEK?
Ruh üflemek “yüce meclis” gibi sembolik bir anlatım. Bu anlatıma Açıklamalı mealimizde Meal Okuma Rehberinde (Sayfa 62) değindik. Burada ona ilaveten şunları söyleyelim.
Ruh üfleme konusu da çamurdan yaratma gibi insana özgü değil. Varlık sahasında, Allah’ın tecellisine mazhar olan her varlık için geçerlidir.
Bir örnek üzerinden anlatalım.
Bir ressam var, onun karşısında boş bir tuval var. Ressamın o tuvale yaptığı her resim, o ressamdaki özelliklerin tuvale (tecellisi) yansımasıdır.
Ruh üflemeyi böyle düşünürsek, Allah (cc) kendisinde sınırsız olan özellik ve güzellikleri, sınırlı âlemde, sınırlı şekillerde varlıklarda tecelli ettiriyor.
Bu tecellide, en alt seviyeden tecellinin muhatabı taş, toprak gibi cansız varlıklar olurken, onun bir üst seviyesinde bitkiler, onun üstünde hayvanlar en üst seviyede de insanlar yer alıyor.
Bunu bir de hardware (donanım) ve software (yazılım) örneği ile anlatırsak, varlıkların maddi (beden/vücud) yanı onlarına donanım tarafı olurken, manevî tarafı (ruh) onların yazılımı oluyor.
Ruh üflemeyi yazılım yükleme olarak düşünürsek, bu yazılım cansız varlıklarda fıtrat (varlık gayesi), bitkilerde can olarak kendini gösteriyor. Hayvanlar da ve insanlar da ise can + ruh olarak kendini gösteriyor.
Hayvanların ruhunu günümüzde “akıllı” denilen ve özellikleri gelişmeye kapalı olan telefonlara benzetebiliriz. Bu telefonlar sınırlı özelliklerle üretiliyor ve o özellikleri yükseltilemiyor. Satın aldığımızda donanımı nasılsa, sonrasında da öyle kalıyor.
İnsanın ruhuna gelince, içinde nefis adlı program olan bu ruh, dışarıdan yüklemelere ve gelişmelere açık olarak geliyor. Bu nedenle kötü olmada dibin dibine inebildiği gibi, iyi olmanın zirvesine çıkabilen bir özellikte geliyor.
Özetlersek, burada “ruh üflemeyi” şöyle anlayabiliriz: Allah (cc) bütün varlık üzerinden insana şu mesajı veriyor: “Her şeyi ben yarattım, yaratılan her şeye sahip olduğu özellikleri ben verdim. Bu verme işinde en yüksek özellikleri sana verdim. Bu özelliklerle birlikte sana halife unvanı da verdim.
(75) “KENDİ ELLERİMLE YARATTIĞIM” NE DEMEK?
Bu ifade de Kur’an’ın sembolik ifadelerinden biri; “Bana bak demiyor, benim işaret ettiğim manaya bak.” diyor.
Baktığımızda şunu görüyoruz: Her varlığı yaratan Allah’tır. Ama Allah (cc) insana verdiği değeri bu ifade üzerinden anlatıyor. Bu yönüyle bu ifade bizim Türkçede kullandığımızda “özene bezene yaptım” deyimine de benziyor.
Bunların bir deyim olduğunu unutmamak lazım, çünkü Allah’ın bir şeyi yaratmak için ne ele ihtiyacı var ne de özenmeye, “ol” der, “ol” dediği şey, nasıl olmasını dilemişse o şekilde oluverir.
Bu olmalar genelde dünyada bir süreç içinde olurken, âhirette anında olur.
(76) IRKÇILIK HASTALIĞI: ATEŞ Mİ ÜSTÜN, ÇAMUR MU?
Burada iblis doğuştan gelen özelliğini bir üstünlük göstergesi olarak sunuyor. Oysa doğuştan gelen hiçbir özellikte insanın dahli (tercihi, emeği, gayreti, çabası) yoktur.
O yüzden Allah’ın evrensel ölçülerine göre, hiçbir insan doğduğu yer, ülke, şehir, milliyet, kavim, kabile, anne-baba, renk ve ırk yönüyle Allah katında bir değer kazanamaz.
Değer kazanmanın ölçüsü (Allah’ın emirlerine değer verme, razı olduğu her şeyi yapma, razı olmadığı her şeyden de uzak durma gayretini içine alan) takvadır.
Hucurat sûresi 13. âyette geçen bu ölçü Peygamberimizin Veda Hutbesinde geçen şu hadisle de açıklanır: “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.”321
(78) LANETLEME NASIL OLUYOR?
Kelime olarak “kovmak, uzaklaştırmak anlamına gelen lanet sözcüğü, kavram olarak Allah’ın bağış, merhamet ve rahmetinden mahrum bırakılmayı ifade ediyor.
Biz bu konuyu Tefsir Usulümüzde (12) Kıssa (Hikaye) Yasasında “Lanet Yasası Nasıl İşler?” başlığı altına ele aldık. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
(83) “İHLASLI KULLAR” ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ NEDİR?
İniş sırasından bir Kur’an okuması yaptığımızda, İhlas kelimesi “muhlasîn” formunda ilk kez burada karşımıza çıkıyor.
Akla gelebilir, yukarıda iniş sırasında 3. yılda 22. sûre olarak ihlas sûresi geçti. Doğru, geçti ama o sûrenin içinde ihlas kelimesi geçmiyordu. Geçmediği için de şu sorunun cevabına dikkat çekmiştik. “Genelde bu sûre ile ilgili şu soru çok sorulur: İçinde bir kere bile İhlas kelimesi geçmeyen bu sûrenin ismi neden ihlas oldu?”
İhlas kelimesi hakkında ön bilgi için İhlas sûresinin mealinin giriş bölümünde ve tefsirinde yaptığımız açıklamaya bakılabilir.
Biz burada İblisin sözü üzerinde durmak istiyoruz.
Burada akla bazı sorular gelebilir? İblis ihlasın bu kadar etkili olduğunu biliyordu da kendisi neden ihlaslı olmadı?
Bu sorunun yanına bir soru daha koyalım:
İblis Allah’ın emrine itaat etmemenin günah ve haram olduğunu bildiği halde neden bile bile bunları yaptı?
İblisin içinde yaşadığı cinler âlemi, biz insanların içinde yaşadığı bu âlemin ikizi gibi. İkisinde de dekor baştan sona imtihan ortamına göre ayarlanmıştır. O yüzden İblis biz insanları ikiz kardeşini tanır gibi tanıyor. Tanıdığı için de nefis ve şeytandan gelecek vesveselere karşı ihlasın etkisini çok iyi biliyor.
Peki, bu durumda neden kendisi ihlaslı olmadı?
Bunun cevabını biz irade sahibi varlıklar iyi biliyoruz. Bugün “Alkolün, sigaranın ve obez olmanın zararlarını en iyi kim bilir?” diye bir soru sorsak. Cevabın içinde doktorlar öne çıkacak.
Alkol ve sigara gibi alışkanlıkları olan ve bir de üstüne obez olan doktorların varlığını dikkate aldığımızda bu cevap bize şunu diyor: İradeli varlıklar (insan-cin) bir şeyin yanlış olduğunu, kötü olduğunu, zararlı olduğunu bildiği halde, o şeyi bile bile yapabilecek bir özelliğe sahiptir.
Aynı şeyi adına günah ve haram dediğimiz şeyler için de düşünebiliriz; çevresinde dini iyi bildiği söylenen nice insan var ki, dünyadaki günahların ve haramların karşılığının âhirette ateş/cehennem olduğunu bildiği halde bile bile günaha giriyor.
İradeli varlıkların, bir şeyin zararını ve günah olduğunu bildiği halde, onu bile bile hatta seve seve yapma özelliğini bildiğimizde İblisin yaptığı anlaşılır oluyor.
Şu an dünyada yaptığının yanlış olduğunu bildiği halde yapmaya devam eden insanlar, İradeli bir varlık olan İblisi/şeytanı anlamada bize yardımcı oluyor.
ARA BİLGİ: Bu Bölümde Anlatmadıklarımız
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Âdem-İblis kıssası Kur’an’da anlatıldığı yerler içinde en geniş haliyle A’râf sûresinde yer alıyor. O nedenle aşağıdaki konuları orada ele aldık.
(73, 74) Meleklerin secde etmesi, İblis’in etmemesi,
(77) İblisin kovulduğu yer neresi,
İblise mühlet verilmesi,
(79-81) İblisin kafir olmasına rağmen “Rabbim” demesi ve Allah’ın izzeti ve şerefi üzerine yemin etmesi,
Bu konuları A’râf sûresinin (11-25) âyetleri arasında okuyabilirsiniz.
(69-85) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Âdem-İblis/Şeytan kıssası aslında insanın hikayesidir. Yani senin hikayendir. Bu hikayede Âdem ve İblis üzerinden içindeki nefse ayna tutulur.
Nefis üzerinden sana denilen şudur: Kime benzemek istiyorsan, tercihlerini ona göre yap. Tercihlerin dünya ve âhiret geleceğini belirleyecek.
86-88 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Bu âyetlerle anlatılan, Âdem ve İblis kıssasındaki ortak mesaj şudur: Ey insan tarafını seç! Şu imtihan dünyasında yol ikidir. Âdem ve diğer bütün peygamberlerle sembolize edilen yol; Allah’ın razı olduğu ve sonu cennete çıkan yoldur. İblis ve onun etkisinde kalan firavun ve nemrutlarla temsil edilen yol, Allah’ın razı olmadığı ve sonu cehenneme çıkan yoldur.)
86. (Ey Resûlüm! Mesaj dolu bu kıssadan sonra, yanlış yolda olanlara “Yol yakınken dönün” de. Dönmeyenlere ve senin hâlâ maddî bir beklenti içinde olmadığını anlamayanlara gelince onlara da) De ki: (“Benim vazifem sadece tebliğ ve temsildir.) Bundan dolayı sizden (kendime ve yakınlarıma) hiçbir (şahsi çıkar ve) ücret istemiyorum. (Ayrıca) Ben (liderlik hırsıyla, bana vahiy gelmediği halde, geldi diyerek, sizleri) zorla yükümlülük altına sokan biri de değilim.”
87. (İyi bilin ki) Bu Kur’an (kıyâmete kadar gelecek) bütün insanlık için bir öğüttür. (Eğer bu öğüde kulak vermeyecek olursanız, şunu iyi bilin!)
88. “Onun haberlerinin doğruluğunu (bugün olmasa bile yarın, kimini dünyada kimini âhirette ama) bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz. (O zaman da geç kalmışlığın pişmanlığını yaşayacaksınız...)”
86. ÂYETİN ÖNCESİYLE BAĞLANTISI NEDİR?
Düz bir okumada, 85. âyette devam eden bir konu bitiyor, 86. âyette alakasız bir konu başlıyor gibi görünüyor.
Görünene dikkatli baktığımızda âyetler arasında çok kuvvetli bir bağlantı görüyoruz.
Peygamberimizin Kur’an’da geçmişe ve geleceğe ait verdiği bütün haberler onun için (görünmeyen, bilinmeyen) gaybdı.
Özellikle geçmişe ait anlattığı her kıssa onun peygamberliğine şahitlik ediyor. Bu açıdan baktığımızda 87. âyet şöyle bir cümlenin devamı oluyor; “Ben ilk Peygamber olan Hz. Âdem’le başlayan, Nûh ile, İbrahim ile, Musa ve İsa ile devam eden bir çizginin sonunda gelen Son Peygamberim. Benim vazifem de öncekiler gibi irşat ve tebliğdir. Nasıl onlar yaptıkları görev için bir ücret almadılarsa ben de almıyorum.
86. âyetin önceki âyetlerle bağlantısı böyle. Bu âyette dikkat çeken bir kelime var. O kelime için şu soruyu soralım,
Mütekellif Ne Demek?
86. âyette geçen “mütekellif” kelimesi bizim Türkçede kullandığımız külfet ve mükellef kelimeleriyle aynı kökten geliyor. Bu kelime Arapçada fiil çekimlerinde kullanılan “tefaül” babından türetilmiştir. Bu bab kelimeye “işi zorlanarak yapma” gibi bir anlam katar.
Bu anlamı dikkate aldığımızda kelimede iki anlam öne çıkar.
Birincisi mealde verdiğimiz anlam: Başkalarını yükümlülük altına girmeye zorlamak.
İkincisi üzerinde ağır yük varmış gibi, olduğundan farklı görüntü veren.
Bu iki anlamı 87. âyetle birleştirirsek âyette Peygamber Efendimiz (sav) şunu diyor:
Ben Peygamber olmadığı halde, öyleymiş gibi görüntü veren, bu işi insanlardan karşılık bekleyerek yapan biri olmadığım gibi, insanlara bir şeylerin yapılmasını teklif ederken de onları zorlamıyorum. Bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen bu öğüde kulak verir, dileyen vermez. Bana düşen sadece ve sadece güzel örnek olarak bu işin temsilini ve tebliğini yapmaktır.
Bu sözlere mesaj dersek, bu sözler bize “Sizde bu işi böyle yapın.” mesajını veriyor.
88. ÂYET: BİR İNSANI AŞAN BÜYÜK BİR İDDİA
Bu âyeti dar ve geniş anlamda iki türlü okuyabiliriz.
Dar anlamda okursak, âyetin muhatapları 7. asırdaki ilk Müslümanlar ve müşrikler olur. Âyet müşriklere bu sûrenin 11. âyetindeki ve Kamer sûresinin 46. âyetindeki gaybî mucizeyi hatırlatarak şunu der: Bugün güçlüsünüz, o yüzden de Kur’an’ın gelecekte ağır bir mağlubiyet yaşayacağınıza dair verdiği haberlere inanmıyorsunuz ama yakın bir gelecekte bu haberlerin doğru çıktığını yaşayarak göreceksiniz.
Geniş anlamda okursak, bu okumayı şu âyetin ışığında yaparız;
“Biz onlara (gelişen ilimlerin ışığında hem) iç (dünyalarında, hem dekâinat kitabı diye isimlendirilen) dış âlemdeki âyetlerimizi göstereceğiz tâ ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu (ilimlerin şahitliğinde) onlara iyice belli olsun. (Bu konuda) Rabbinin (her an her şeyi gören ve bilen bir)Şehîd olması (bütün yaratılanların O’nun varlığına şahit olması, kâinat büyüklüğünde bir delil olarak size) yetmez mi?”322
Evet, öyle günler gelecek ki, Kur’an’ın Allah’ın şahitliğinde geçmişe ve geleceğe dönük dediği her şeye ilimler de şahitlik edecek.
88. âyete bu değerlendirmeler ışığında bakarsak, 7. asırda Kur’an’ın iniş sürecinde 4. yılda Mekke’de bu sözü söylemek bir insanın boyunu aşıyordu. Bu âyetlerden yaklaşık 16-17 yıl sonra Mekke’nin fethiyle müşriklerin yarım adadaki hakimiyetinin sonlanması, Kur’an’ın bilimsel konulardaki bütün işaretlerinin, modern bilimlerin geldiği noktayla mutabık olması, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına şahitlik ediyor.
Bunlara geçmişe ve günümüze yönelik gerçekleşen haberler dersek, bunların gerçekleşmesi, Kur’an’ın -kıyamet, âhiret, cennet-cehennem gibi- geleceğe dönük verdiği haberler/vaadler için de en güçlü şahit oluyor.
Bütün bu şahitler birleştiğinde ortak mesaj şu oluyor: Kur’an insan sözü olamaz.
5 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN SÛRELER: 39)A’râf 40) Cin 41) Yâsîn
BU YILA DAMGASINI VURAN ÂYET VE
HÂDİSELERDEN BAZILARI
A’râf 11) Kur’an’da şeytan ve Hz. Âdem’in birlikte bahsedildiği her yerde öne çıkan mesajlardan biri şudur: Tarafını seç; ya hatalarından ders alacak Hz. Âdem’in pişmanlığını yaşayacak ve tevbe edeceksin ya da hatada ısrar edip şeytanın tarafında kalacaksın.
A’râf 19)Allah’ın yaklaşma demesine rağmen yaklaştığın, dokunduğun, tattığın her bir günah yasak ağacın meyvesidir. O ağaca yaklaştıkça cennetten uzaklaşırsın.
A’râf 26)Düşmanınız şeytan olunca, korunmak için giyeceğiniz elbisenin adı takva elbisesidir. Bu elbise Allah’ın razı olmadığı şeylerden uzaklaştıkça kalitesi artan bir elbisedir.
A’râf 55)Duanız, Allah’ın inâyetine davetiyedir. O yüzden özellikle gece vakti bol bol dua edin!
A’râf sûresinin 60. âyetinden sonra altı peygamberin kıssası anlatılıyor. Bu kıssaların ortak mesajı şu: Eninde sonunda Allah’ın razı olduğu tarafta olanlar kazanacaklar.
A’râf 61) Muhataplarınız size hakaret etse bile siz onların size davrandığı gibi davranmayın.
A’râf 175)Bel’am bin Bâûrâ üzerinden verilen mesaj: İlim ve unvanınıza güvenmeyin. Hiçbirinizin garantisi yok. Şeytan sizin de ayağınızı kaydırabilir. Ondan korunmak için takva elbisesi deriniz gibi hiç çıkmayan ve sürekli yenilenen elbiseniz olsun.
A’râf 180)Allah’a ait güzel isimler, aynı zamanda güzel sıfatlardır. Bu sıfatlar, sizleri de güzel yapmak için vardır. Sünnet-i seniyye o güzel isim ve sıfatları ahlaka dönüştürmede rehberinizdir.
A’râf 199) Müşriklerin size yaptıklarından sonra, belki çok zaman zorlanacaksınız ama siz öfkenizi yutup, af yolunu tercih edenlerden olun.
Cin sûresi üzerinden verilen mesaj: Cinlerle alakalı cahiliye günlerden geriye kalan ne kadar batıl inanç varsa onlardan arınmanız gerekir.
Yâsîn 20) Hak yolunun yolcularına yapılan zulüm şehrin öbür ucundaki Habib-i Neccar’ı harekete geçirmişti. Size yapılan zulüm de yakında bazılarının vicdanlarını kanatacak ve Hz. Hamza örneğinde olduğu gibi bazı müşriklerin Müslüman olmalarına vesile olacak.
Yâsîn 65) Ağızlarınıza mühür vurulduğunda, ellerinizin ayaklarınızın, gözlerinizin ve kulaklarınızın şahitlik yapacağı o günü aklınızdan çıkarmayın!
Esmâ-i İlâhiye: Bu yıl Alîm ismi öne çıkıyor. Bu ismin gelecek yıllarda da diğer isimlere göre daha fazla öne çıktığına şahit olacağız. Bu ismin mesajını şöyle okuyabiliriz; Bilgi toplumu olacaksanız, duygusal ve tepkisel olmaktan kaçınıp, ölçülü ve dengeli hareket edeceksiniz. Özellikle de işkenceler karşısında.
Peygamber: Her geçen yıl peygamberler hakkında verilen bilgiler artıyor. Bu yıl Hz. Musa öne çıkıyor. İsrâiloğullarının Mısır’da yaşadıkları ile ilk Müslümanların Mekke’de yaşadıkları zulüm birçok noktada örtüşüyor. Onların Mısır’dan vaad edilmiş topraklara doğru yaptıkları hicret üzerinden, “bugünlerde size de hicret var” mesajı veriliyor.
Yâsir ailesi en fazla işkence gören ailelerin başında geliyordu. Anne Hz. Sümeyye İslam’ın ilk kadın şehidi olarak tarihe geçti. Onlara yapılan işkenceyi gören Peygamber Efendimiz tepkisel davranmak yerine “Sabredin” diyordu. Efendimizin bu duruşu güçler dengesinin aleyhte olduğu her durumda dengeli davranma konusunda Müslümanlara referans oluyor.
Habeşistan’a ilk hicret: Baskılar arttığında bazı sahabeler Peygamber Efendimize “Nereye gidebiliriz?” diye sordular. Efendimiz şu hadisle cevap verdi: “Habeşistan’a! Çünkü orada, halkına zulmetmeyen bir hükümdar vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir. Allah Teâlâ, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir kurtuluş yolu lütfedinceye kadar orada kalın!”323
GEÇEN DÖRT YILIN ÖZETİ,
BEŞİNCİ YILA BAŞLANGIÇ
GEÇEN 4 YILIN ÖZETİ: İKİ GRUP
İniş sırasından 1. yıldan 4. yılın sonuna kadar olan sûre ve âyetleri aşağıdaki şu ifadelerle özetleyebiliriz.
Bir tarafta Yaratan Rabbin Adıyla Okuyanlar;
Bunlar, bu okumanın sonucunda Allah’ın varlığına birliğine iman ediyorlar,
Bu imana bağlı olarak sahibi göründükleri her nimetin emanet olduğunu kabul ediyorlar.
Bu gerçeği kabulün bir sonucu olarak emanetin sahibi nasıl istiyorsa öyle yaşanması gerektiğine inanıyorlar.
Diğer tarafta Yaratan Rabbin Adıyla Okumayanlar;
Bunlar, doğru yoldan çıkma, haddi aşma anlamında azıyorlar (tagâ),
Bu azmaya bağlı olarak emanet olan nimetlere “benim” diyorlar,
Benim dedikleri için de hayatı diledikleri gibi yaşamayı tercih ediyorlar.
Bu özette buraya kadar anlatılan (ve bundan sonra anlatılacak olan) tüm peygamber kıssalarında;
Adı geçen tüm peygamberler ve onlara iman edenler “Yaratan Rabbin Adıyla Okumanın” örneği olurken,
Adı geçen peygamberlere iman etmeyenler “Yaratan Rabbin Adıyla Okumamanın” örneği oluyorlar.
Bu özet okunduğunda akla şu soru geliyor?
İnsanlar neden böyle davranıyorlar?
Kur’an’da yedi defa tekrar edilen Âdem-İblis kıssası bu sorunun cevabını veriyor. Kur’an bu kıssa üzerinden, yaratılışın en başından insana, nefsini yani kendini tanıtıyor.
İniş sırası üzerinden yaptığımız okumada bu kıssayı ilk olarak dördüncü yılın son sûresi olan Sâd sûresinin 69-85 arası âyetlerınde gördük.
Hemen onun ardından beşinci yılın ilk sûresi olan Âraf sûresinin başında da (10-28 arası âyetlerde biraz daha ayrıntılı olarak) görüyoruz.
Biz Sâd sûresinde bu konuyu ele alırken, bu konuyu geniş olarak A’râf sûresinde işleyeceğimizi söylemiştik.
Bu açıklamalarla geçmiş dört yılın özetine nokta koyarken, 5. yılın ve A’râf sûresinin önsözü sayılabilecek olan açıklamalarımıza geçebiliriz.
ÂDEM-İBLİS
KISSASI İÇİN
ÖNSÖZ
Bu kıssa hakkında öncelikli tavsiyemiz; bizim Tefsir Usulümüzde yazdığımız (22) İhtilaf (12) Kıssa (19) Teşbih/Mecaz (8) İmtihan, (30) Cin, (31) Şeytan, (23) Yaratma ve (20) Evrensellik Yasalarının okunmasıdır.
Âdem-İblis kıssasının bütün yönleriyle anlaşabilmesi için bu yasaların ve aşağıda yapacağımız açıklamaların okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Buradaki ilave açıklamalarımız yasalardaki açıklamalarımızın devamı niteliğinde olacaktır.
Bu kıssanın doğru anlaşılabilmesi için “Gayb, Zaman, Melek,Cin,İblis/Şeytan ve Secde” gibi konular hakkında birtakım açıklamalar yapacak, ardından A’râf sûresinin tefsirine başlayacağız.
GAYB: İNSANIN BİLMESİ SINIRLIDIR
Geniş anlamı ile “gaybkelimesini”, insanın bilme sahasının dışında kalan her şey olarak tanımlayabiliriz. Mevcut ezberlerimizi güncellemek için gayb konusuna bir kurgu ile başlayalım.
Bu satırları okuyan biri olarak kendinizi bir an için ilk Peygamberin (Hz. Âdem’in) etrafındaki insanlardan biri olarak hayal edin. Varsayalım, peygamberin davetini duydunuz ama henüz iman etmediniz.
Bu noktada soru şu: Sizin için gayb nedir?
Cevap olarak şu dört şeyi sayabiliriz;
Yaratıcı hakkında bilgi,
Ölüm/kıyamet ve sonrası,
İnsanın, dünyanın ve kâinatın geçmişi,
İlk insanlardan kıyamet gününe kadar insan neslinin (ilim bilim adına) öğreneceği her şey.
Bunlar o gün için sizin bilmedikleriniz yani sizin için gayb olan şeylerdi. Bu bilinmeyenler içinde, 1 ve 2, 3 ve 4 arasında bir fark var.
Eğer vahiy olmasaydı yani Allah’ın Peygamberler üzerinden verdiği bilgiler olmasaydı 1. ve 2. gayb biz insanlar için her zaman mutlak gayb olacaktı.
3. gayb, -günümüzde olduğu gibi- ilimlerin bilimlerin gelişmesine bağlı olarak birtakım (zan ve tahminler) hipotezler ve teoriler üzerinden -çok sınırlı bir şekilde- bildiğimiz bir gayb olacaktı. Geçmişe dönük bilgilerimiz arttıkça mevcut bilgilerimiz sürekli güncellenecekti.
4. gayba gelince bu gayb öğrendiklerimiz çoğaldıkça bilmediklerimizin azaldığı bir gayb. İlk insandan bugüne kadar öğrenilen şeyler arttıkça bu gayb azaldı. Bugünden kıyamete kadar öğreneceğimiz şeyler bu gaybı daha da azaltacak.
Bu dört gayba ait kısa tespitlerden sonra zaman konusuna geçelim.
KUR’AN’DA ZAMANIN DİLİMLERİ
Kur’an’ın içeriğinden yola çıkarak zamanı dilimlere ayırırsak, karşımıza üç ana zaman çıkıyor;
Şimdiki Zaman: Kur’an’ın bütün zamanları bir “an”324 gibi sunmasından yola çıkarak, Peygamber Efendimizden (sav) kıyamete kadar; yaşadığı asırda Kur’an’ı okuyan her insanın Kur’an okumasına “şimdiki zamanda yapılan bir okuma” diyoruz.
Gelecek Zaman: Kıyamet ve sonrası için yapılan bütün anlatımları içine alıyor.
Geçmiş zaman: Bu zamanı ikiye ayırıyoruz;
İlk Peygamberden sonraki zaman: Kur’an’da okuduğumuz bütün peygamber kıssalarını içine alan zaman dilimi.
İlk Peygamberden önceki zaman: Kur’an, geçmiş zaman içinde kâinatın yaratılışı, insanın yaratılışı ve Âdem-İblis kıssası ile önümüze bir zaman dilimi daha koyuyor. Kur’an bu zaman dilimine altı gün diyor; bilimlerin bugün geldiği noktadan bu altı güne bakarsak, bu altı günle yaklaşık 14 milyar yıllık uzun bir zaman dilimi kastediliyor.
Gayb ve zaman konusunda yaptığımız bu açıklamalardan sonra şu soruyu soralım,
Kur’an Bütün Bu Zamanları Bize Niçin Anlatır?
Bu sorunun cevabını Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında geniş olarak anlattık ve şu noktanın altını çizdik: Kur’an’da geçmişin ve geleceğin anlatılmasındaki en önemli sebeplerden biri, bizim şimdiki zamanda yani “an”da yapacağımız tercihlerin yönünü belirlemektir.
Aşağıdaki soru ile konuyu biraz daha açalım,
Kur’an, İlk Peygamberden Önceki Zaman Dilimini Nasıl Anlatır?
Bu sorunun cevabını verebilmemiz için şu tespiti yapmamız gerekiyor: Kur’an bütün konularını ana konu ve tali konu ayrımı yaparak anlatır.
Bu tespit önemli olduğu için bu tespiti aşağıdaki başlık altında anlatalım.
KUR’AN’DA ANA KONULAR VE TALİ KONULAR
Kur’an’da ana konu; bu dünyanın insan için imtihan dünyası olduğu gerçeğidir. Bu gerçeğe bağlı olarak Allah, ahiret, melek gibi iman esasları yanında, Allah-insan, insan toplum ilişkisindeki görevlerdir.
Bu ilişkilerde,
Allah’a bakan yönüyle insanın yerine getirmesi gereken görevin adı imandır, itaattir, ibadettir/kulluktur.
Topluma bakan yönüyle bu görevin adı salih amel/adalettir.
Kur’an’da ana konular bu ve benzeri konulardır.
Diğer her şey bu ana konulara hizmet eden tali (alt) konulardır.
Mesela meleklerin, cinlerin (iblis/şeytan) ve kâinatın Allah (cc) tarafından yaratılmasına iman ana konuların içine girer ama bunların detaylarına gelince;
Melekler ilk olarak ne zaman yaratıldı, sayısı ve görevleri…
Cinler (İblis, Şeytan) ilk olarak ne zaman yaratıldı? Onlara Peygamber gönderildi mi? Onlara gönderilen peygamberlerin isimleri, onların aile hayatı ve onların kullandığı teknoloji…
Kâinat (dünya, canlılar) ne zaman yaratıldı? Bu yaratılma sürecinde güneş, ay, dünya ne zaman ortaya çıktı? Dünyada dağlar, taşlar, madenler, sular nasıl oluştu…
Evet bu ve benzeri konuların hiçbiri imtihan dünyasında bize “doğru cevap vermeniz şart” şeklinde sorulan sorular arasında yok.
Neden yok? Çünkü bunlar tali konular.
Burada soru şu: Âdem-İblis kıssası ana konu mudur? Tali konu mudur?
Cevap: Bu konu;
İmtihan dünyasında, insana kendini tanıtma yönüyle ana konudur.
Bu konuya bağlı melek, cin, iblis kâinat ve dünyanın yaratılışı gibi konulara ait detaylar tali konulardır.
Allah (cc) dileseydi “tali” dediğimiz bu konuları Allah-insan, insan toplum ilişkisini anlattığı gibi detaylı anlatabilirdi. Bunları anlatmayarak bize dolaylı olarak şunu dedi: İmtihan dünyasında göreviniz bu tali konulara iman etmek. Bu tali konularda ucu açık bırakılan ve anlatılmayan hususlardan sorumlu değilsiniz.
Burada bir soru daha soralım,
Kur’an’ın tali konuları detaylı anlatmaması sorun oldu mu?
Dini bilgilere ürün dersek, bu bilgileri ilmihal seviyesinden tüketenler için ve Kur’an’ı anlamadan yüzünden okuyanlar için bu konu sorun olmadı. Hatta o kişilere bu konuları anlatmanın -onların anlamasındaki zorluk nedeniyle- sorun olduğuna dair şahsi gözlemlerimiz oldu. Şu ve benzeri sözleri söyleyenlere şahit olduk: “Allah bu konuları böyle anlatmışsa, bizim de böyle iman etmemiz gerekir. İhtiyaç olsaydı Allah daha açık anlatırdı.”
Bu açıklamanın yanında “Neden sorun olmadığını” şöyle bir örnekle anlatabiliriz. Bir okulda imtihan var. Öğretmen öğrencileri ana konulardan imtihan ediyor. Öğrencilerin görevi, imtihan öncesinde kendilerine detaylı bilgiler verilen ana konularda sorulan soruları cevaplamak.
Öğrencinin birisi sorular arasında olmadığı halde, öğretmene diyor ki, “Öğretmenim, bizim şu anda imtihan olduğumuz okul ne zaman yapıldı, kaç yılında yapıldı? Buranın yapılmasında toplam kaç ton demir, kaç adet tuğla ve kiremit kullanıldı? …
Eğer, bu sorular imtihandaki ana konuların arasında olsaydı, öğretmen bunlar hakkında önceden detaylı bilgi verir ve imtihanda öğrencileri bu konulardan sorumlu tutardı.
Özetlersek, bu örnekten de anlaşılacağı gibi Kur’an ana konuları geniş olarak anlatmış, tali konularda ihtiyaç kadar bilgi vermiştir. Bu (haşa) Kur’an adına bir eksiklik değildir, imtihan dünyasının dekorunda öncelik planlamasına göre olması gerekendir.
Tali Konuları Merak Edenlere Karşı Nasıl Davranmalı?
İlk olarak merak etmeyen insanları meraklandırma gibi bir yola gitmemeli.
İkinci olarak merak eden ama merakı öylesine olan, yani konunun çok da üzerinde durmayan insanlara, “Bu konuyu gerçekten merak ediyorsan, şu, şu, şu temel bilgileri öğrenmen gerekiyor.” demek lazım. Eğer o bilgileri öğreniyorsa, ondaki merak giderilmesi gereken bir meraktır. Öğrenmiyorsa, demek ki bu konu onun için çok da önemli değil.
Üçüncü olarak ciddi anlamda merak edip öğrenmek isteyenler,
Bunlar da ikiye ayrılabilir;
Birincisi: “İman ettiğim din Allah’ın dinidir. Bu dinde makul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.” diyerek öğrenme gayreti gösterenler,
İkincisi: Bir şekilde kafası karışan ve bu karışıklığı gidermek için öğrenme gayreti gösterenler.
Özetlersek, ciddi merak eden ve öğrenmek için gerekli olan gayreti gösteren insanlara bu konu anlatılabilir.
O zaman soru şu:
Tali Konuları Anlamaya Nereden Başlamalı?
“Üç ev” gerçeğini başa koyarak başlayabiliriz.
Tefsir usulümüzde (ve bu çalışmada Müddessir sûresinin 30. ve 31. âyetlerinin tefsirinde) üç eve çok sık vurgu yaptık ve özetle şöyle dedik: İnsanın beden, dünya ve İslam ismiyle üç evi vardır;
İnsan beden evinde kendisi yaşar,
Dünya evinde, bütün insanlarla birlikte yaşar.
İslam evine de bütün insanlarla birlikte yaşamaya davet edilir.
Bu üç evin yasaları da Allah tarafından konulmuştur.
Beden ve dünya evinin yasalarının mükemmel oluşu, bu mükemmelliğin bilim insanları tarafından kabul edilişi şu gerçeğin şahididir:
Bu iki evin yasalarının mükemmel olması, üçüncü evin yasalarının da mükemmel olduğuna en güçlü şahittir.
Bu iki eve konulan yasaların makul olması, üçünce evdeki yasların da makul olduğunu gösterir.
Bu iki evi mükemmel olarak yaratan Allah’ın üçüncü eve gelince, haşa acemice davranması, insanların “saçma ve mantıksız” diyeceği yasalar koyması mümkün değildir.
Biz buna ön kabul diyoruz.
Biz Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasını anlatırken aklın ve mantığın bu gerçeğin şahidi olduğunu gösterdik. İslam dinini tanıma/anlama niyeti ile işe başlayan her insan, bu üç ev örneğini bir ön kabul olarak kabul ederse, anlamadığı, anlamakta zorlandığı her konunun üzerine gidebilir. Böyle bir gidiş, kişinin ayaklarını yere sağlam bastırır ve kişiye güven verir.
Bu anlama yolculuğunda kişinin önüne, anlamakta zorlandığı bir konu çıktığında, üç ev örneğinden yola çıkarak şunu der: “Allah’ın dini mükemmelidir. Önüme çıkan bu konunun da mutlaka makul bir açıklaması vardır. Bu konuyu anlamamam, bana ait bir eksikliktir. Bu eksikliği giderdiğimde bu konu bugün olmasa bile yarın -inşallah- anlaşılır.
Özetlersek, bu bakış açısını işin başına koyan her insan tali konuları anlamada ilk şartı yerine getirmiş olur.
Tali Konuları Anlama Yolculuğunu Nasıl Devam Etmeli?
Yolcuğun başına bu ön kabulü koyduktan sonra, yukarıda işaret ettiğimiz gibi anlama yolcuğuna şu başlıklar altında devam edebiliriz.
MELEK: ÇİFT KUTUPLULUK YASASININ GEREĞİ
Tefsir Usulümüzde (29) Melek Yasasında bu konu için oldukça geniş açıklamalar yaptık. Burada bu konuya özet olarak değineceğiz.
Bu kâinatta atomdan güneşe, güneşten en büyük galaksilere kadar yaratılan her şeyi yöneten (müdebbir) ve varlık gayelerine uygun hareke etmelerini sağlayan (müekkel) melekler vardır.
Bu varlıklar Allah’ın emrine amadedir; o yüzden tamamen Allah’ın verdiği görevi yapmaya programlanmışlardır. Bu programın dışına çıkamazlar.
Melekler iradeleri olmadığı için, imtihan edilmeyen, imtihan edilmedikleri için de kendilerine ödül ve ceza verilmeyen varlıklardır.
CİN: KULLUKTA İNSANIN İKİZİ
Biz bu tefsir çalışmamızda, mevcut ezberlerimiz üzerinde en fazla güncellemeyi cinler konusunda yapıyoruz.
Kur’an’ı önümüze koyduğumuzda cin konusunda kesin olarak bildiklerimiz var; bu bilgiler, -insanla ilgili âyetlerle kıyaslandığında- âyet sayısı olarak az gibi görünse bile, cinlerle alakalı birçok şeyi anlamada bize ipucu olabilecek âyetlerdir.
Bu âyetlerden;
Cinlerin ateşten yaratıldığını,325
İnsanlardan önce var olduğunu,326
Onlara da peygamber gönderildiğini,327
Onların da bizler gibi imtihan edildiğini ve kullukla mükellef olduğunu,328
Bu imtihan sonunda onların da cennete ve cehenneme gireceğini öğreniyoruz.329
Kur’an bu bilgileri bize verdikten sonra adeta dolaylı olarak bize şunu diyor: Cinleri insan neslinin ikizi olarak, onların yaşadığı âlemi de sizin yaşadığınız dünyanın ikizi olarak düşünebilirsiniz.
Böyle düşündüğümüzde,
“Kesin böyledir.” demeden, diyeceğimiz her şeyin başına Allahü a’lem ifadesini koyarak cinler hakkında çok şey söyleyebiliriz.
Başlayalım,
Cinler yaratılmadan önce (insanlarda olduğu gibi) onların yaşayacağı ortam, önceden yaratılmıştır,
Cinlerin hayatlarının devamı için gereken (besinlerin temini için) bitki ve hayvan benzeri varlıklar yaratılmıştır.
Cinlerin de bir ilk peygamberi vardır.
Cinler de yeryüzüne bir noktadan dağılmışlardır,
Cinler de insanlar gibi şirk koşmuştur, onlarda da bozulmalar olmuştur. O bozulmaların ardından onlara da peygamberler gönderilmiştir,
Cinlerin dünyasında da bizim dünyamızdaki inanç çeşitlilikleri vardır.
Bunlara ana hatlar dersek, ayrıntılar için şunları diyebiliriz,
Cinler de doğan büyüyen evlenen, çoğalan, yaşlanan ölen sosyal varlıklardır.
Cinler sosyal varlık olduğu için onların devletleri, hükümetleri, valileri kaymakamları, okulları, hastaneleri, mahkemeleri, cezaevleri ve mezarlıkları vardır.
Cinlerin de kendi aralarında onları birbirinden ayıran yüz farkı, parmak izi farkı gibi ayırıcı özellikleri vardır.
Cinlerin de damak zevki ve bu zevke uygun yiyecek ve içecekleri vardır.
Cinlerin de örf, adet ve gelenek gibi yerel özellikler vardır.
Cinler hakkında yaptığımız bütün tahminlerin merkezinde yer alan kelimenin adı “imtihan” kelimesidir.
Onların dünyasında da imtihan olduğunu kabul ettiğimizde bunları ve daha fazlasını tahmin etmenin önünde bir engel olmuyor.
İmtihan örneği üzerinden konuyu daha da netleştirme adına şöyle bir örnek verelim.
Siz bir okuldasınız ve imtihan oluyorsunuz. Size hiç görmediğiniz bir okuldan bahsediliyor ve deniyor ki, o görmediğin okul hakkında tahminde bulun.
Sizin için şunları demek zor olmayacaktır; “O okulda da sınıf, ders kitapları, öğretmenler, imtihan soruları, sınıfta kalma ve geçme vardır...”
Aynen bunun gibi bizim için de cinler âleminde bizim imtihan dekorumuzda olan birçok şeyin varlığını tahmin etmek zor değildir.
Özetlersek cinlerin dünyası bizim dünyamızın ikizidir.
Bundan sonrasına şu sorunun cevabı ile devam edelim,
Âdem’e Secde Emrinden Önce Cinler Âlemi Nasıldı?
Cinler âleminin de bizim dünyamız gibi bir imtihan dünyası olduğunu kabul ettiğimizde, bu kabulün bazı gerekleri var. Onlara aşağıda işaret edelim;
Cinler Âleminde İmanın ve İslam’ın Şartları
Cinlerin bizim gibi imtihan edildiğini kabul ettiğimizde, onların da iman etme veya inkar etmede özgür olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. İman edenlerin de iman ederken bizdeki gibi imanın şartlarına inanmaları ve İslam’ın şartlarını yerine getirmeleri gerekiyor.
Cinler Âleminde Melek ve Peygamber
Cinlerin bizim gibi imtihan edildiğini kabul ettiğimizde, imtihan dekorunun olmazsa olmazları var. Bu dekorda cinler Allah’ı göremiyor. Göremedikleri için de Allah onlara da melek vasıtasıyla peygamber gönderiyor.
Bu durumda cinlerin Allah ile bütün bağlantıları biz de olduğu gibi melek, vahiy ve peygamber üzerinden oluyor.
Cinler Âleminde Nefis
Cinlerin bizim gibi imtihan edildiğini kabul ettiğimizde, cinlerin de Şems sûresi 8. âyettte anlatılan şekliyle hayra ve şerre meyledebilen; iyi ve kötü olabilen bir nefis sahibi olmaları gerekiyor.
Bu nefsin de Kaf sûresi 16. âyette anlatıldığı gibi onlara vesvese verdiğini, bu vesvese sonucunda onların bu vesveseye uyduğunu veya uymadığını da kabul etmemiz gerekiyor.
Cinler Âleminde İblis/Şeytan
Bu bölümünün dikkatli okunması gerekiyor.
Malum cinler biz insanlardan önce yaratıldı. Bu yaratılışı bir kurgu içinde anlatalım.
Varsayalım cinler insanlar yaratılmadan 10 milyon yıl önce yaratıldı.
Bu yaratılışta bizde olduğu gibi cinlerin de bir ilk atası ve ilk peygamberi olması gerekiyor.
Burada tam emin olamadığımız üç nokta var.
Birinci Nokta: Bizde olduğu gibi Allah (cc) cinler için de halife ifadesini kullandı mı? Onlara da esmâ talimi yaptı mı?330
Cinler de insanlar gibi yeryüzünde kulluk eksenli bir misyona sahip oldukları için biz bu sorulara “Aynıyla olmasa bile benzer bir şekilde olmuş olabilir.” cevabı vermenin mümkün olduğunu düşünüyoruz.
İkinci Nokta: Cinlerin ilk atasına da meleklerin secde etmesi oldu mu?
Biz bunun aynıyla olmasa bile benzer bir şekilde olduğunu düşünüyoruz. Aşağıda ilgili âyetler geldiğinde (A’râf 11-25) anlatacağız. Bu secde bir ibadet secdesi değil bir hizmet secdesiydi. Cinler âleminin işleyişinde de meleklerin görev aldığını düşünürsek, bu secdenin olduğunu kabul etmek mümkün olabilir.
Üçüncü Nokta: Yukarıdaki varsayım ve düşüncelerin devamı olarak bizden 10 milyon yıl önce imtihanları başlayan cinlerin sınavında, yaratılışın başında melekler secde ederken, secde etmeyen ve cinlere düşmanlık yapacağını söyleyen bir varlık var mıydı? Bunu tam bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz. Böyle bir varlık olmasa da “imtihan dünyası” dediğimiz dünyada sınavların olmasına engel bir durum yoktu. Çünkü iblis/şeytan isimli varlığını yaptığı işin benzerini yapmaya meyyal bir nefis vardı. Nefsin kötülüğü emreden tarafının varlığını kabul ettiğimizde, cinler âleminde ayrıca bir iblis/şeytan benzeri varlık olmadan da imtihan olabileceğini kabul etmek mümkün olabilir331.
Özetlersek (Bu Özet Çok Önemli)
Cinlerin ateşten yaratıldığını,
İnsanlardan önce var olduğunu,
Onlara da peygamber gönderildiğini,
Onların da bizler gibi imtihan edildiğini ve kullukla mükellef olduğunu,
Bu imtihan sonunda onların da cennete ve cehenneme gireceğini kabul ettiğimizde,
Yukarıdaki okul örneğini hatırlarsak, onların âleminin bizim âlemimizin ikizi olduğunu düşünmenin ve yukarıda bahsettiğimiz hususları kabul etmenin önünde inanç açısından bir engel görünmüyor.
Bizim burada yaptığımız şey, bizim görünen okulumuzla onların görünmeyen okulunu kıyaslamak oldu.
Dileyen cinler âlemini içinde imtihan olan bir okul gibi düşünür ve bizim çıkardığımız sonuçlar üzerinden o âleme bakar. Dileyen sadece Kur’an’ın anlattıkları ile yetinir, öyle bakar.
Burada şunu ifade edelim. Cinler âlemine, bizim imtihan dünyamızın ikizi olarak bakılmadığında Kur’an’daki anlatımları makul bir zemine oturtmak zorlaşıyor.
Özeti özetlersek, bizim burada cinler âlemi için anlattıklarımıza “mutlak ve tek doğru” demiyoruz. “Kur’an’daki ilgili âyetlerden yola çıkılarak böyle de anlaşılabilir” diyoruz.
Şimdi böyle anladığımızda ortaya çıkan görüntüyü aşağıdaki başlık altına anlatalım,
ÂDEM’E SECDEDEN ÖNCE VAR OLAN ÜÇ ÂLEM
Kur’an’da Âdem-İblis kıssasını okuduğumuzda karşımızda üç türlü varlık çıkıyor.
Melek, cin ve insan.
Yukarıda anlattıklarımız dikkate alındığında bu üç türlü varlık, birbirinden ayrı âlemlerde bulunuyor.
Bulundukları âlemde Allah’ın onlara verdiği özelliklerin sonucunda,
Melek âleminde bulunan melekler hem cinler âleminde hem de insanlar âleminde var olan imtihanda Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yapıyorlar. Bu görevleri yaparken onlar insanları ve cinleri görüyorlar fakat imtihan ortamının gereği olarak cinler ve insanlar onları görmüyorlar.
Cinler âleminde bulunan cinler, imtihan dekorunun gereği olarak Allah’ı ve melekleri görmüyorlar ama insanların yaşadığı âlemi/dünyayı görüyorlar.332
İnsanlar âleminde bulunan bizler imtihan dekorunun gereği olarak Allah’ı ve melekleri göremediğimiz gibi cinleri de göremiyoruz.
Bu üç âleme, Âdem-İblis kıssası gerçekleşmeden önceki haliyle bakarsak,
Melekler âlemi var.
Cinler âlemi var ve bu âlemde cinler imtihan oluyor.
İnsanlar âlemi/kâinat var ama ortada yaratılan bir insan ve peygamber olmadığı için henüz imtihan başlamamış.
Bu âlemde kâinat yaratılmış, bu yaratılıştan tahminen 14 milyar yıl sonra dünya insanın yaşamasına uygun hale gelmiş ve bunun üzerine Allah (cc) meleklere “Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.” demiş. Böyle dedikten sonra, bunu takip eden gelişmeleri Bakara sûresi 30-39 âyetler arasında okuyoruz.
KUR’AN GAYB ÂLEMİNDE GERÇEKLEŞEN ÂDEM-İBLİS KISSASINI BİZE NASIL ANLATIYOR?
Gayb âlemi biz insanlar için görünmeyen ve bilinmeyen bir âlem. Kur’an daha önce Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında bahsettiğimiz gibi, görünmeyen âlemde gerçekleşen olayları bizim görünen âlemde anlayabileceğimiz bir dekor içinde anlatıyor.
Bunun mantığını ve örneklerini Mecaz/Teşbih Yasasında anlattık.
Bazı ilaveler yaparak o yasayı tekrar hatırlayalım.
Kur’an’ın gayb âlemine dair anlatımlarını baktığımızda, Allah (cc) eli, yüzü, tahtı, arşı olan bir Melik (kral) gibi anlaşılıyor.
Yine Kur’an’ın gayb âlemine ait anlatımlarına baktığımızda Allah (cc) cevabını bildiği halde cehenneme “doldun mu?” sorusunu soruyor333 ve onunla sanki karşısında insan benzeri şuurlu bir varlık varmış gibi konuşuyor.
Buna benzer başka bir örnekte yine verilecek cevabı bildiği halde gök ve yerle konuşuyor.334
Hemen hemen hiçbir müfessir Kur’an’ın bu anlatımlarına “hakikatin kendisi böyledir” demiyor. Genelde denen şu: Allah (cc) sınırsız bir âlemde olan ve insanın idrakini aşan olayları, onun idrak seviyesinden, onun içinde yaşadığı âlemin dekoru içinde anlatıyor. Bu anlatımları önümüze koyduğumuzda Allahü a’lem diyerek şu tespiti yapıyoruz: Allah (cc) Adam-İblis kıssasını, bizim idrak seviyemizi dikkate alarak, bizim yaşadığımız âlemin dekoruna uygun olarak anlatmıştır.
Yukarıda “Kur’an’ın tali konuları detaylı anlatmaması sorun oldu mu?” başlığı altında ifade ettiğimiz gibi bu anlatım, dini konuları ilmihal seviyesinden anlayan insanlar için sorun olmamıştır.
“Peki kimler için sorun olmuştur?” Bu sorunun cevabı için okumaya devam,
ÂDEM-İBLİS KISSASINI ANLATILDIĞI GİBİ ANLARSAK NE OLUR?
İlk olacak şeylerden biri şu olur:
“İblis cin mi, melek mi?” sorusuna cevap vermekte zorlanırız. Onlarca tefsirde bu zorlanmanın örneklerini görmek mümkün.
İblise melek dediğimizde, cin olduğunu söyleyen âyet karşımıza çıkıyor.335
İblise cin dediğimizde bu seferde, itaate programlı varlık olan meleklerle aynı ortamda bulunmasının izahı mümkün olmuyor.
Bu zorluklar nedeniyle şöyle diyenler oluyor;336
Aslında melek diye bir varlık yoktur, bütün melekler cindir.
Aslında cin diye bir varlık yoktur, bütün cinler melektir.
Aslında her ikisi de yoktur. Kur’an’ın bu anlatımı hakikati/gerçekliği/karşılığı olmayan bir temsildir.
“Bu zorlukları aşmak mümkün mü?”
Eğer, Allah’ın (cc) gayb âlemini bize -yukarıda örneğini verdiğimiz konular gibi- bizim idrakimizi dikkate alarak, bizim yaşadığımız dekor içinden, bize bakan yönüyle anlattığını kabul edersek bu zorluklar aşılabilir.
Bu zorlukları bu yöntemle aşarsak ne olur?
Şu tespiti yaparız: Aklı yaratan da vahyi onun önüne koyan da Allah’tır. Allah’ın aklın önüne koyduğu vahye ait her konunun makul bir açıklaması vardır.
Bu noktada aşağıdaki soru ile bu konuyu bağlamaya çalışalım.
ÂDEM-İBLİS KISSASINI NASIL ANLAYACAĞIZ?
Yukarı anlattığımız bilgiler dikkate alındığında (Allahü a’lem) şöyle anlayabiliriz.
Meleklerin ve İblisin “secde emrine muhatap olmaları” ayrı ortamlarda oldu. Bunu nereden anlıyoruz? Üç noktadan anlıyoruz;
Birinci nokta: Yukarıda ifade ettiğimiz gibi melek ve cin ayrı varlık. Cinler imtihan oluyor, melekler imtihan olmuyor.
İkinci nokta: Kur’an’ı yüzeysel okuyanlar zannediyor ki, Allah (cc) sadece meleklere secdeyi emretti. A’râf sûresinin 12. âyetinde “Ben sana emretmişken seni (Âdem’e) secde etmekten alıkoyan nedir?” şeklinde sorulan sorudan iblise de ayrıca emredildiğini anlıyoruz.
Üçüncü nokta: İkinci noktanın devamı olarak, iblis bu kıssaların geçtiği hiçbir âyette “Secde emri meleklere verildi, bana verilmedi.” demiyor.
Bu üç noktadan yola çıkarak emirlerin ayrı ortamlarda verildiğini anlamanın önünde bir engel olmadığını düşünüyoruz.
O zaman soru şu:
Secde Emrinin Aslı Nedir? Bu Emirler Nasıl Verildi?
Bu sorunun cevabına giderken önce secde emrinin hakikatine bakalım.
Secde Emrinin Hakikati
Bizim Kur’an’da Âdem’e yapılan secde ile ilgili bilgilerimizi güncellememiz gerekiyor. Bu secdenin bizim namazda Allah’a karşı yaptığımız secde ile hiçbir alakası yok. Bunun nedenlerini iki noktada anlatalım,
Birinci Nokta: Bizim yaptığımız ve adına ibadet secdesi dediğimiz secde sadece Allah için yapılır. Böyle bir secdenin Âdem’e yapılması mümkün değil.
İkinci Nokta: Kur’an’da secde kelimesinin Allah’a ibadet maksadı ile yapılan secdeden ayrı olarak, emre amade olma, itaat, selamlama ve saygı anlamında kullanıldığını görüyoruz.337
Bu iki noktayı dikkate aldığımızda Âdem’e yapılan secdenin bir ibadet secdesi olmadığını, Allah’ın emrine itaatin göstergesi olan bir secde olduğunu anlıyoruz.
Secdenin hakikatini tespitten sonra, bu emrin ayrı mekan/ortam/alemlerde nasıl verildiğine bakalım.
Meleklerin secdesi
Secdenin “itaat manasına” geldiğini kabul ettiğimizde, melekler için “Onlar zaten bütün zamanlarda secde halindeler.” diyebiliriz.
Bu durumu dikkate aldığımızda, Allah (cc) önce Bakara 30. âyette, ilminde olan bilgiyi “Yeryüzünde bir halife tayin edeceğim” ifadesiyle meleklere duyuruyor. Âyetin devamında bu varlığın özelliklerini anlatıyor. Sonrasında meleklere “Âdem’e secde edin.” diyor.
Bu secdeyi şöyle anlayabiliriz: “Size bundan sonra yeni bir görev daha veriyorum. Bundan böyle hizmet sahanızda Âdem ve nesli de olacak. Ona ve nesline verdiğim değerin göstergesi olarak sizlerin sembolik ona secde etmenizi istiyorum.”
Özetlersek, meleklerin secdesi böyle de anlaşılabilir. Allahü â’lem.
İblisin Secde etmemesi,
İblisin, Allah’ın emrine isyan etmeden önce cinler âleminde, imtihan dekoru içinde imtihan şartlarına göre yaşayan bir cin olduğunu kabul ettiğimizde, bundan sonrasını o kabul üzerine inşa ediyoruz.
O kabule göre Allah (cc) cinler âlemine gönderdiği peygamberi üzerinden Bakara sûresinin 30. âyetinde meleklere duyurduğu âyetleri duyurmuş ve onun ardından, cinlerin tamamına Âdem’in üstünlüğünü kabul etmelerini emretmiştir.
Bu emre itaatin adı secde olmuştur. Bu emre itaat eden bütün cinler secde ederken, etmeyenleri temsilen iblisin secde etmemesi öne çıkarılmıştır.
Sonucu Özetlersek
Kur’an’ın melekler ve cinler hakkında bize verdiği verilerden yola çıkarak geldiğimiz noktada yine Allahü a’lem diyerek şunu ifade edebiliriz:
Biz insanların göremeyeceği gayb âleminde -yukarı anlattığımız şekilde- gerçekleştiğini düşündüğümüz olaylar Âdem-İblis kıssasında bize çok özet bir şekilde anlatılmıştır.
Kur’an, bu kıssayı uzun uzun anlatmak yerine, Melekler âleminde secde ile cinler âlemindeki secdeyi aynı cümle içinde özetlemiş ve “Melekler secde etti, ancak (cinler âleminde bulunan) iblis etmedi.” demiştir.338
“Neden böyle demiştir?" sorusunun cevabı yukarıda değinmiştik, bir kere daha tekrar edersek, Kur’an’ın önceliği bizim için tali konular arasında sayılan gayb âleminin detaylarını bize anlatmak değildir.
Kur’an’ın önceliği gayb âleminde gerçekleşen olayın biz insanlara bakan tarafını, bizim idrakimizin seviyesinde, bizim içinde yaşadığımız imtihan dekorunun işleyişi içinde anlatmaktır.
Özetin özetini yaparsak, hakikatinin yukarıda anlattığımız gibi olduğunu düşündüğümüz olayı Kur’an bizim dünyamıza, bize yönelik mesajların öne çıkacağı şekilde anlatmıştır. Allahü a’lem.
ARA BİLGİ: Arka Plan
Biz Âdem-İblis kıssasında buraya kadar verdiğimiz bilgilerde, kıssa ile ilgili âyetlerin arka planını ve oturduğu zemini anlatmaya çalıştık. Kıssanın doğru bir şekilde anlaşılmasında bu arka planın dikkate alınması çok büyük bir önem arz ediyor.
Burada şunu da ifade edelim. Bu anlattıklarımızı okurken mutlaka akla bazı sorular gelecek. Onlara âyetlerin tefsirinde işaret edeceğiz. Orada cevap vermediğimiz sorular olursa, onlar bize her zaman için sorulabilir.
Şimdi Âdem-İblis kıssası için “önsöz” olarak ifade ettiğimiz bu bilgilerden sonra, A’râf sûresinin tefsirine geçebiliriz.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 5. Yılda Mekke’deyiz. En çok merak edilen şey şu: Bu işin sonu nereye varacak? A’râf sûresi altı peygamberin kavmi üzerinden sorumuza cevap veriyor. Allah’ın razı olduğu tarafta olanlar kazanacak, diğerleri hem dünyada hem de âhirette kaybedecek.
BANA NE DİYOR? Değeri yüksek olan şeylerin bedeli de yüksek olur. Bak şu fâni dünyaya, insanlar bir gün ellerinden çıkacak değerler için nice bedeller ödüyorlar. Seninki bâki, ödeyeceğin her bedele değer.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
A’râf kelimesi “yüksek yer “anlamına geliyor. tefsirlerden, 48. âyette bahsi geçen bu yüksek yerin üzerinde bulunan ve insanları simalarından tanıyanların; peygamberler ve şehitler gibi salih kimseler olduğunu öğreniyoruz. Cennet-cehennem arasında kaldıkları için, o salih kimselere muhatap olanlar, dünyada tarafını net olarak seçemeyenler...
İşte A’râf ismi, bu kişilere ve bütün zamanlarda net bir duruş sergileyemeyen kişilere diyor ki; kararınızı verin, tarafınızı seçin ve net bir duruş sergileyin. Burada “iki arada bir derede kalırsanız” âhirette, mahşer meydanında ortada kalırsınız. Orada ortada kalmak istemiyorsanız, burada tarafınızı seçin.
BANA NE DİYOR? Allah’ın bir ismi de el-Hak’tır, Müslüman olmak, her durumda haktan yana taraf olmaktır. Her türlü haksızlığa karşı da eliyle, diliyle, kalbiyle, tavır almaktır. Burada haktan yana taraf olursan, âhirette ortada kalmazsın.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Allah’a Kulluk Edin” Diye Tebliğe Başlamak Doğru mu?
Sûre, birçok şeyi öğretmenin yanında, davete nereden başlanacağını da öğretiyor. Kıssalarda bahsi geçen peygamberler kavimlerine yaptıkları tebliğe “Allah’a kulluk edin!” diyerek başlıyorlar. Zannedilebilir ki, peygamberler davete doğrudan böyle başladı. Olaya Kur’an bütünlüğünde bakıldığında “Allah’a kulluk edin” ifadesi tebliğ sürecinde ilk aşamanın son cümlesi olarak karşımıza çıkıyor. Öncesinde yapılanlar, yapılması gerekenler var. Öncesinde yapılması gerekenleri yapmazsanız bu ifadeyle sonuç alamazsınız. Maddeler halinde sıralayalım.
Öncesinde her peygamberin, “El-Emin” olması var. Her peygamber önce güven verir. Güven vermeyen peygamber, topluma hiçbir şey veremez. Bu güven verme kısmı tebliğin başıdır ve şu mesajı verir; güven veren bir temsil olmazsa, tebliğ sonuç vermez.
Ardından “kulluk edin” demeden önce, doğru bir tanıtım yapılır. Bu tanıtım için, kime kulluk edecekler, niçin kulluk edecekler, bu kullukla ne elde edecekler, bunların bilinmesi ve hikmetli bir dille, yani “yap” demeyen, yapmayı teşvik eden bir dille anlatılması gerekir. Tanıtma olmadan kulluk teklif edilmez.
Bu tanıtmanın merkezinde sevgi vardır. Allah’ın kullarına sevgisi anlatılmadan yapılan tebliğ eksik olur. Tebliğe baklava sunmak dersek, sevgi o baklavadaki şekerdir, şerbettir. Sevgi olmadan tebliğ yapmak, şerbeti dökülmemiş baklavayı servis yapmaya benzer.
Ayrıca önceden güzel dostlukların kurulması, ziyaretler ve ikramlarla tebliğ öncesi zeminin yumuşatılması gerekir.
Bu açıklamalardan sonra “Allah’a kulluk edin!” cümlesini mukaddimeleri ile beraber şöyle anlayabiliriz; “Ey Davetçi! Anlatacağın meseleyi önce bil, sonra yaşa, insanlara güzel örnek ol, insanlarla güzel diyalog kur, insanlara güven ver... Bütün bunları yaptıktan sonra “Ey insanlar! Sizi seven, verdiği sayısız nimetlerle size olan sevgisini gösteren Allah’a kulluk edin!” de. Bütün bunları yapmadan son cümleyi söylemek, ortada duvarları olmayan bir evin, olmayan çatısına “kiremit koy” emrini vermeye benzer.
BANA NE DİYOR? “Allah’a kulluk edin” demeden önce yapman gerekenleri yapmazsan senin yapacağın tebliğ istenen sonucu vermeyebilir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Altı Peygamber kıssası üzerinden verilen ortakmesajlardan biri şu: Geçmişe baktığınızda, karşınızdakilerin gelecekteki halini görebilirsiniz.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-5 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Elif, Lâm, Mîm, Sâd (gibi Kur’an’ı oluşturan tüm harfler bu hakikate şahittir.)
2. Bu (Kur’an) kendisi ile insanları uyarasın ve mü’minlere öğüt veresin diye sana (Allah tarafından) indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta (iman etmeyenlerden gelecek baskılar nedeniyle) içindebir sıkıntı (veya bir daralma) olmasın.
3. Rabbinizden size indirilen Kur’an’a (nelere iman ettiğinizi bilerek ve inanmanın gereklerini yerine getirerek) uyun. O’nun yanı sıra (O’nun razı olmadığı) başka dostlara uymayın. (Yapılan onca uyarıya rağmen) Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
4. (“Öğüt almayanları nasıl bir son bekliyor?” derseniz geçmişe bakın. Geçmişte) Nice memleketleri helâk ettik. Azabımız onlara gece uyurken veya gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti.
5. Azabımız kendilerine geldiğinde, gerçekten biz (bunu çoktan hak ettik. Bütün öğüt ve uyarılara rağmen)zalimlerden olmuştuk” demekten başka söyleyecekleri (bir söz)kalmamıştı.
(1) HURÛF-I MUKATTA HARFLERİ İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Kesik harfler anlamına gelen “hurûf-ı mukatta” ifadesi Kur’an’da 29 sûrenin başında yer alan, “Elif, lâm, mîm”, “Yâsîn” ve “Tâhâ” gibi ifadeler için kullanılan bir kavram.
İniş sırasından yaptığımız okumada bu kavramlar Kalem, Kaf ve Sâd sûresinin başlarında “Nun, Kaf ve Sad” şeklinde geçti.
O sûrelerde tek harf olarak geçen mukatta harfelerini bu sûrenin başında “Elif, Lâm, Mîm, Sâd” şeklinde 4 harf olarak görüyoruz.
Bu vesileyle bu harfler üzerinde genel bir değerlendirme yapmak istiyoruz.
Bu değerlendirme öncesinde iniş sırasına göre bu harfleri geçtiği âyetlerle birlikte verelim.
1. Yıl. Kalem1. Nun, Kalem ve yazılan satırlar şahittir;
4. Yıl. Kaf 1. Kâf, Şerefli Kur’an şahittir.
4. Yıl. Sâd 1. Sâd, Öğüt veren Kur’an şahittir;
5. Yıl. A’râf1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd 2. Bu kendisi ile insanları uyarasın ve mü’minlere öğüt veresin diye sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta içinde bir sıkıntı olmasın.
5. Yıl. Yâsîn 1. Yâ Sîn 2. Hikmetli Kur’an şahittir;
6. Yıl. Meryem 1. Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd 2. Rabbinin, Zekeriya kuluna (olan) rahmetini hatırlatmasıdır.
6. Yıl. Tâhâ 1. Tâ. Hâ. 2. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik,
6. Yıl. Şu’arâ 1. Tâ, Sîn, Mîm 2. Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.
7. Yıl. Neml 1. Tâ. Sîn. Bunlar Kur’an’ın, açıklayan kitabın âyetleridir.
7. Yıl. Rum1. Elif. Lâm. Mîm 2. Rumlar yenildi.
8. Yıl. Yûnus1. Elif. Lâm. Râ. Bunlar hikmet dolu Kitâb’ın âyetleridir.
8. Yıl. Hûd 1. Elif. Lâm. Râ HakîmHabîr tarafından âyetleri ortaya konulmuş, sonra da açıklanmış bir kitaptır.
8. Yıl. Yûsuf 1. Elif. Lâm. Râ, bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.
8. Yıl. Hicr 1. Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab’ın ve apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir.
9. Yıl. Lokman 1. Elif. Lâm. Mîm 2. İşte bu âyetler, hikmetli Kitab’ın âyetleridir.
9. Yıl. Mü’min 1. Hâ. Mîm 2. Bu Kitabın indirilmesi, Azîz Alîm olan Allah’tandır.
10. Yıl. Fussilet1. Hâ. Mîm. 2. Rahmân, Rahîm olan Allah katından indirilmiştir.
10. Yıl. Şûrâ 1. Hâ. Mîm 2. Ayn. Sîn. Kâf 3. Azîz Hakîm olan Allah sana da, senden önceki resûllere de vahyeder.
10. Yıl. Zuhruf 1. Hâ. Mîm. 2. Apaçık Kitap şahit olsun ki, 3. Biz onu, düşünüp anlamanız için Arapça (okunan) bir kitap olarak indirdik. 4. Bu Kitap, katımızda bulunan Ana Kitap’tandır. AliyHakîm olan bir kitaptır.
10. Yıl. Duhân1. Hâ. Mîm. 2. Apaçık olan Kitap şahit olsun ki,
10. Yıl. Câsiye1. Hâ. Mîm. 2. Kitap Azîz Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir.
10. Yıl. Ahkâf 1. Ha. Mim 2. Kitap Azîz Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir.
11. Yıl. İbrâhim 1. Elif Lâm Râ. Bu Rablerinin izniyle insanlarıkaranlıklardan aydınlığa çıkarman ve AzîzHamîd olan Allah’ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır.
12. Yıl. Secde 1. Elif. Lâm. Mîm 2. Bu Kitab’ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.
13. Yıl. Kasas 1. Tâ. Sîn. Mîm2. Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.
13. Yıl. Ankebut 1. Elif. Lâm. Mîm 2. İnsanlar imtihan edilmeden, sadece “İman ettik” demekle kendi hallerine bırakılacaklarını mı sanıyorlar?
14. Yıl. Bakara 1. Elif. Lâm. Mîm. 2. Bu kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Muttakiler için bir hidâyet kaynağıdır.
16. Yıl. Âl-i İmrân 1.Elif. Lâm. Mîm.2. Hay, Kayyûm Allah’tan başka ilah yoktur. 3. O, sana Kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti.
17. Yıl. Ra’d 1. Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbin tarafından indirilen haktır, fakat insanların çoğu yine de inanmazlar.
Genel Değerlendirmede Öne Çıkan Noktalar
Hurûf-ı mukatta harfleri üzerinde genel bir okuma yaptığımızda bu harfler, bu harflerin mesajını anlamak isteyen herkese dolaylı olarak şunu diyor: “Bizim verdiğimiz mesajı anlamak istiyorsanız, verdiğimiz ipuçlarına; öne çıkardığımız noktalara bakın.”
Bu konuda detaylara geçmeden önce ipucu sayılacak bazı kelime ve isimleri -kaç defa geçtiklerini gösteren rakamlar ile birlikte- verelim;
Bu harfleri takip eden cümlelerin tamamında.
Kitap kelimesi 23, Kur’an kelimesi 5 defa,
Hakîm ismi 8,339 Azîz ismi 5, Habîr, Alîm, Rahmân, Rahîm, Hamîd, Hay ve Kayyûm isimleri de birer defa,
Apaçık ifadesi 6 defa geçiyor,
Bu rakamları dikkate alarak bu harflere bakarsak, üç noktanın öne çıktığını görüyoruz.
Birinci Nokta: Beş Kur’an kelimesiyle birlikte âyetlerde geçen 23 kitap kelimesinin tamamının Kur’an yerine kullanıldığını dikkate alırsak, bu harflerin geçtiği sûrelerin 3’ü hariç (Meryem, Rum, Ankebut) tamamının Kur’an’a işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Bu harflerinin her birinin, Kur’an’dan bir âyet olduğunu, âyet kelimesinin de işaret manasına geldiğini dikkate alırsak, bu kelimelerin tamamının bize verdiği en önemli mesajlardan birini intak diliyle şöyle ifade edebiliriz:
“Biz indirilen kitap olan Kur’an’ın en ufak parçası olan 322.564340 harfi temsil etmenin yanında, yaratılan âyetlerin en ufak parçası olan milyarlarca atomu da temsil ediyoruz. O yüzden bize değil, bizim işaret ettiğimiz bu iki kitaba bakın. Bizim öncelikli görevimiz, bu iki kitabın da Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik etmek, bu iki kitabın da benzerini yazmada ve yaratmada bütün insanların aciz kalacağını ilan etmektir.”
Biz bu harflerin verdiği mesajlar içinde en önemlisinin bu olduğunu düşündüğümüz için, bu sûrede olduğu gibi, bu harflerin geçtiği bütün sûrelerin başında şu ortak açıklamayı öne çıkardık:
"(Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Elif, Lâm, Mîm, Sâd (gibi Kur’an’ı oluşturan tüm harfler bu hakikate şahittir.)"
İkinci Nokta: “Bu harflerin olduğu âyetlerin arkasından Hakîm ve Azîz esmâsının çokça öne çıkması üzerinden bize verilen mesaj nedir?” diye sorarsak, mesajlardan biri şu: “Bu kitap hikmetin ve izzetin kaynağıdır.”
El-Hakîm İsmi: Hikmetin Kaynağı
Bu isim bize diyor ki, bu kitapta ne varsa,
Onun mutlaka hikmeti vardır.
Onun mutlaka makul, mantıklı bir açıklaması vardır.
Onun mutlaka insan hayatına yönelik faydaları vardır.
Bunu nereden biliyoruz, neden bu konuda “mutlaka” diyoruz?
Bunu Tefsir Usulü çalışmamızda ve bu çalışmada sık sık işaret ettiğimiz “üç ev” örneğinden biliyoruz.
Dünya ve beden evinin yaratıcısı olan Allah (cc) nasıl o evleri hikmetli yaratmışsa, gönderdiği kitabı da hikmetli göndermiştir.
Allah’ın bu iki evdeki yasaları nasıl mükemmelse, yasalarının referansı Kur’an olan İslam evi de öyle mükemmeldir.
Özetlersek, mukatta harfleri bize diyor ki; Kur’an hikmetli bir kitaptır. Bu kitapta makul ve mantıklı bir açıklaması olmayan hiçbir âyet olamaz.
El-Aziz İsmi: İzzetin Kaynağı
Sınırsız özelliği ve güzelliği olan Allah’ın sayısız isimleri ve sıfatları vardır. İslami terminolojide bu isim ve sıfatlar esmâ’ül-hüsna olarak ifade edilir.
Bu noktada El-Azîz ismi, Allah’ın bütün özellik ve güzelliği ile ortaya çıkan mutlak üstünlük ve gücü anlatmak için kullanılan bir isimdir.
Bu anlamı dikkate aldığımızda Azîz ismi insanda izzet olarak tecelli ediyor. Bu tecelli Kur’an’da Fatır sûresi 10. âyette şöyle ifade ediliyor: “Kim izzetve şeref istiyorsa (bunu Allah’tan istesin; çünkü) izzet ve şerefin tamamı Allah’ın elindedir.”
Özetlersek, mukatta harfleri bütün insanlara diyor ki, bu dünyada izzet ve şeref sahibi olmak istiyorsanız, rehberiniz Kur’an olsun.
Üçüncü Nokta: Mukatta harfleri Kur’an’ın apaçık bir kitap olduğuna da şahitlik ederler.341
Apaçık olmaya farklı açılardan bakılabilir. Biz iki açıdan bakacağız;
Birinci Açı: İnsanlığın temel ihtiyacını karşılama noktasında apaçık olmak. Bu noktada soru şu: Bu dünyada insanın en temel ihtiyacı nedir?
Bu sorunun cevabı insanın hayata nereden ve nasıl baktığı ile alakalıdır.
Bu dünyada hayatı en büyük değer ve nimet olarak gören,
Bu dünyada hayatını kaybetmeyi en büyük sorun olarak gören,
Bu dünyada bulunma gayesini öğrenmek isteyen bir insan için,
En temel ihtiyaç, “İnsanın nereden geldim, neden buradayım ve nereye gidiyorum?” sorularının cevaplarını bulmasıdır. Yani varlık gayesini; amacını, hedefini öğrenmesidir.
Buna temel ihtiyaç dersek, bu ihtiyaç Kur’an’da herkesin anlayabileceği şekilde, apaçık anlatılır. Kur’an, bu ihtiyacı en doğru şekilde karşılamada eşi, benzeri olmayan tek kitaptır.
İkinci Açı: Bu açıdan baktığımızda soru şu: Kur’an her seviyeden insan için apaçık bir kitap mıdır?
Bu soruya bir örnek üzerinden veriyoruz.
İlkokul 1. sınıftan üniversite son sınıfa kadar, her sınıftaki matematik dersleri ile ilgili bilgileri içine alan matematik kitabı düşünelim.
Burada soru şu:
Bu kitap apaçık bir kitap mıdır?
Cevap: Baktığınız yere bağlı.
O kitap üniversitenin matematik bölümünde son sınıfta okuyan bir öğrenci için apaçıktır.
O kitap ilkokul 4. sınıfta okuyan bir öğrenci için onun seviyesindeki temel bilgilere/ihtiyaçlara bakan yönüyle apaçıktır.
Bu örneği Kur’an’a uyarlarsak,
Kur’an -üniversite örneğinde olduğu gibi- onu öğrenmek için gerekli ön çalışmaları yapan insanlar için apaçıktır.
Kur’an 4. sınıf örneğinde olduğu gibi, en temel bilgileri karşılama noktasında da apaçık bir kitaptır. Geçmişten bugüne milyarlarca iman eden insanın bu ihtiyacını karşılaması, bu gerçeğin en büyük şahididir.
Özetlersek, Kur’an’a öğrenci olan, onu anlamak için, ön şartları yerine getiren insanlar için apaçık bir kitaptır.
HURÛF MUKKATTA BANA NE DİYOR?
İlk olarak burada yazdıklarımızı söylüyor. Sonrasında, işaret ettikleri indirilen âyetleri ve yaratılan âyetleri okumanı, anlamanı, anladıklarını yaşamanı ve onları bütün insanlara duyurmanı istiyor.
(2) “SENİN İÇİNDE DE BİR SIKINTI OLMASIN”
Kur’an 2. âyet üzerinden Peygamber Efendimize (sav) “İçinde bir sıkıntı olmasın” diyor. Yaşadığımız asırda kendimizi bu âyete muhatap yaptığımızda bu âyet bize de “Senin içinde de bir sıkıntı olmasın.” diyor.
Burada soru şu: Peygamberimizin içindeki sıkıntının sebebi neydi?
Peygamberimizin de bir insan olduğunu dikkate aldığımızda, 5. yılın Mekke’sinde ortamdan kaynaklanan birtakım sıkıntılar olabilir.
O sıkıntıların birine mealimizde parantez içi açıklamalarda yer verdik.
Tefsirimizde bir başka sıkıntıya daha dikkat çekelim.
Bu sıkıntı o gün de bugün de Kur’an okuyan her insanın yaşayabileceği bir sıkıntı. Sıkıntı şu:
Bu Kur’an Allah’ın kitabı mı?
Bu kitap bir insan sözü olabilir mi?
Bu kitapta akla mantığa ters âyetler olabilir mi?
İnsanları bu kitaba iman etmeye davet ettiğimde, izah edemediğim noktalarda sorun yaşar mıyım?
Bağlamı yani 1. âyeti dikkate aldığımızda, birinci âyetteki hurûf-ı mukatta bize şunu diyor: Yaratılan âyetleri temsilen kâinat kitabının harfleri mesabesindeki bütün atomlar, indirilen âyetleri temsilen Kur’an’daki bütün harfler şahittir ki: “Bu kitap Allah’ın kelamıdır. Bu kitapta makul ve mantıklı bir açıklaması olmayan hiçbir konu ve soru olamaz. Bunu bil. Buna yürekten iman et. Araştırmalarınla bu imana şahit olduğunda içinde sıkıntının “s”si bile kalmayacak.”
(2) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
“İnsanlar iman etmiyor” diye veya “İnsanları inandığım değerlere davette kendime düşenleri yeterince yapamıyorum” diye içinde bir sıkıntı yaşaman güzeldir, fazilettir ve senin kemaline işarettir. Ama Kur’an’ın Allah kelamı olması noktasında içinde zerre kadar sıkıntı olmasın.
(3) ÂYETTE KASTEDİLEN EVLİYA KİM?
Âyetlerin tarihi arka planını dikkate aldığımızda Kur’an 5 yıldır Mekke’de insanlara öğüt veriyor. Ama bu öğütlere rağmen hâlâ putlardan vazgeçmeyen, hâlâ canlı-cansız varlıklara bir ilah gibi tapan, onları dost edinen binlerce insan var.
Kur’an, bu âyette “Allah’ın yanı sıra (O’nun razı olmadığı) başka dostlara (evliya) uymayın.” derken “evliya” kelimesini kullanıyor.
Evliya kelimesi ile ilgili Açıklamalı Mealimizde bilgi vermiştik.342 O bilgilerin devamı olarak şunu ifade edelim;
Müslümanlar Allah’ı severler, bunun yanında mümin kardeşlerini de seveler; Kur’an ölçülerinde onları dostlar/evliya edinirler. Bunda mahsur yoktur. Bu türden bir dostluk bizzat Kur’an tarafından teşvik edilir.
Bu teşvik bağlamında Allah (cc) Kur’an’da müminleri birbirlerinin dostları/evliyası olarak tanımlar.343 Bu dostluk bağlarının gevşetilmesini istemez. Bu nedenle kafirlerin344 ve -onların içinden bazılarının- bir ilah gibi taptıkları canlı cansız varlıkların, onları Allah’a yaklaştıracak zannıyla dost edinilmesini yasaklar.345
Özetlersek, Kur’an’ın yasakladığı dostluk, Allah’ın razı olmadığı ve kişiyi O’ndan uzaklaştıran dostluklardır.
(4) UYKU VE İSTİRAHAT ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Kur’an bir detaydan bahsediyorsa orada da mutlaka bize vermek istediği bir mesaj vardır.
“Helak ettik” derken, helakin zamanlamasına dikkat çekiyor. Bu dikkat çekme üzerinden verilen mesajı anlamak için soruyoruz, “gece uyuma ve gündüz istirahat” ayrıntısı bize ne diyor?
Bunlar insanın kendini güvende hissetmesinin göstergeleridir. İstisnaları olsa bile insanların; özellikle de ev ve çevre güvenliğinin, yeteri kadar huzur vermediği zamanlarda uykuları kaçabilir ve istirahatleri kesintiye uğrayabilir.
Uyku ve istirahat kendini güvende hissetmeyle doğru orantılıdır.
Bu bilgiyi dikkate aldığımızda, Kur’an diyor ki, helak edilen kavimler;
“Kalenin dışında düşman var” diyenlerin uyarılarını dikkate aldılar, bu uyarılardan sonra uykularını ve istirahatlerini ertelediler
Ama onlara gelen Peygamberlerin helak uyarılarını dikkate almadılar. Hem gaflet uykusuna hem de diğer uyku ve istirahatlerine devam ettiler.
(4) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Her helak, insanı dünyadan ahirete yani hesap verilecek âleme götürür. Günümüzde helak yasası değişse bile, ölüm yasası değişmedi. Yani götüren sebepler değişse bile, hesap âlemine gitme sonucu değişmedi. Gaflet uykusuna dalmamak için her “ân”ı son an bilerek yaşamak hedefin ve gayretin olsun.
(5) HÜKMÜN GEREKÇESİNİ ANLAYACAKLAR AMA GEÇ OLACAK
Kur’an’da geçen zalim kelimesi, hakkın ve doğrunun karşısındaki bütün haksızlıkları ve yanlış yapmaları içine alan geniş bir kavramdır. Bu kavram Kur’an’da kişinin bireysel günah işlemesinden, başkalarına işkence yapmasına kadar her türlü yanlışlığı ve haksızlığı içine alacak şekilde kullanılır.
Bu âyette de geçiyor. Burada mesajlardan biri şu: İş işten geçtiğinde her insan dünyadaki yanlış tercihlerinin sonuçlarını ölümden sonra görecek.
Gerekçeli kararı gördüğünde, Allah’ın mutlak adil olduğunu, zerre kadar haksızlık yapmadığını anlayacak ve bunu ilan makamında “Zalimlerden olmuştuk. Şimdi burada karşımıza çıkan bütün sonuçları hak ettik” diyecek.
Kur’an 5. âyet ve sonrasında sorgu, amel defterleri ve tartı üzerinden sonuç eğitiminin ahirete bakan tarafıyla mesajlarına devam ediyor.
6-9 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
6. (Hesap günü geldiğinde) Kendilerine peygamber gönderilenlere (“Size gelen peygamberin tebliğine nasıl karşılık verdiniz?” diye) mutlaka soracağız. Peygamberlere de (“Ümmetlerinizden nasıl bir karşılık gördünüz” diye) elbette soracağız.
7. Kimsenin şüphesi olmasın (bu sorgulama esnasında kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak.)Biz (onların amel defterlerini önlerine koyacak, oradaki kayıtlardan yola çıkarak)onlara yaptıklarını bir bir anlatacağız. Zira Biz yaptıkları hiçbir şeyden habersiz değildik.
8. O gün (adil yargılanmanın sembolü olan) terazi haktır. (İyi ve kötü amellerin tartıldığı o terazide) Kimin tartısı (salih amel yönüyle) ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
9. (O gün) Kimin (de) tartısı hafif gelirse, işte onlar (kıymetini bilmeyerek, gereğince amel etmeyerek) âyetlerimize yaptıkları haksızlık yüzünden, kendilerine yazık eden kimselerdir.
BEŞİNCİ EĞİTİM YILININ BAŞINDA, SONUÇ EĞİTİMİ ÜZERİNDEN GEÇMİŞİN ÖZETLENMESİ
İniş sırasından yaptığımız okumada kendimizi bir öğrenci gibi düşünürsek, şu anda Kur’an’ın iniş sürecinde 5. yıldayız.
Kur’an, 5. yılın ilk dersinde bize bu sûrenin ilk dokuz âyetinde geçmiş yılların derslerini özetleyerek yeni yıla başlıyor. Biz de yeni eğitim yılına başlamadan önce, geçen beş yılın özetini veren âyetlere kısaca değinelim.
1. Âyet: Bu âyet hurûf-ı mukatta üzerinden “Bu kitap Allah’ın kelamıdır. Aksi mümkün değildir” diyerek müminlere güven verdi.
2. ve 3. Âyet: Bu âyetler, Kur’an’ın öğüt veren bir kitap olduğuna vurgu yaparak şu iki mesajı öne çıkarıyor:
İslam dininde öğüt verme konusunda ilk muhatap nefsin olacak,
Nefsine öğüt vererek, bizzat kendin örnek bir Müslüman olacaksın.
4-5. Âyet: Bu âyetler geçmiş zaman üzerinden sonuç eğitimi veriyor. “Nice memleketleri helak ettik” derken başta Kamer sûresi olmak üzere orada anlatılan bütün kıssaları hatırlamamızı istiyor.
6-9. Âyet: Bu âyetler gelecek üzerinden sonuç eğitimi veriyor.
Bu bağlamda âyetlerin mesajına tek tek bakalım,
Altıncı Âyet: Peygamberin bile hesaba çekileceği yerde, hesaba çekilmeyen insan olmayacak. Bu gerçeğe iman ettiğinde yapacağın şey, ölmeden önce, her gece uyku üzerinden ölüm provasını yapacak, ölmeden önce, geçmişte yaptığın tercihler üzerinden kendini hesaba çekeceksin.
Yedinci Âyet: Hesap günü geldiğinde, yaptığın her şeyin, çok sayıda manevî kamera tarafından kaydedilip önüne konduğunu göreceksin. Yaptığın hiçbir şeyi inkar etmen mümkün olmayacak.
Sekiz ve Dokuzuncu Âyet: Terazi dünyada ve ahirette adil yargının sembolüdür. Kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak. Kimsenin zerre kadar iyiliği değerlendirme dışı kalmayacağı gibi, zerre kadar kötülüğü de değerlendirme dışı kalmayacak. Ölümün provasını yaparken, tartının provasını da yapın. Manevî terazinin kötülük kefesinde bulunan ne varsa, tevbe istiğfarla; bir daha tekrar etmeme sözü vererek o kefeyi boşaltmaya çalışın.
(1-9) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Geçmişin ve geleceğin arasında yani “an”da yaşamadığın bir tek “an”ın yok. Geçmişin geçen “an”ların toplamadır. Geleceğin yaşarsan gelecek “an”ların toplamıdır. Ömür ise bu iki “an”da yaptığın tercihlerinin toplamıdır.
Ahirette karşına çıkacak olan sonuç, yaşadığın ömrün toplamı olacak.
Soru şu: Bu gerçekle yüzleşmeye hazır mısın?
ÂDEM-İBLİS
KISSASINDA KRONOLOJİ
Bu kıssa için bu sûrenin, başında bir önsöz yazmıştık. Bu bölümdeki açıklamalarımız o önsözün devam olacak.
Kronolojiye geçmeden önce, bir noktaya dikkat çekeceğiz.
ÂDEM-İBLİS KISSASINDA BİLİNMESİ GEREKEN İLK ŞEYLERDEN BİRİ
Önsözde buna işaret ettik önemine binaen bir kere daha tekrar edelim.
Kur’an gayb âlemine yönelik hiçbir insanın şahit olmadığı geçmiş (insanın yaratılış) ve gelecek (kıyamet, cennet-cehennem gibi) zaman dilimini bize anlatırken, oraları anlatmak için anlatmaz. Oraların biz insanlara bakan mesajlarını öne çıkarmak için oralardan bahseder.
Bahsederken de ana konu ve tali konu ayrımı yapar.
O âlemlerin doğrudan insana yönelik mesajları ana konu içine girerken, o âlemlerin dekoru, o âlemlerdeki varlıkların özellikleri, mekanlar, zamanlar, süreçler tali konulardır.
Buna gerçek dersek, biz bu gerçeği dikkate aldık ve aşağıdaki Âdem-İblis kıssasında ana konuları öne çıkardık, tali konuları yukarıda yaptığımız açıklamalara havale ettik.346
Bu kıssanın detayları Kur’an için tali konu olması nedeniyle Kur’an bu kıssada bir kronoloji takip etmiyor. İniş sırasında tevhid, ahiret (yeniden diriliş) ve insana kendini (zaaflarını) tanıtma noktasında açıklama gerektiğinde konuya ihtiyaç kadar değiniyor.
Bu kıssa Sâd sûresinin sonuna doğru (69-85) geçmişti. Orada bu konuyu daha detaylı olarak geleceği A’râf sûresinde geniş olarak ele alacağız demiştik.
Biz Kur’an’da bu kıssanın geniş olarak anlatıldığı bu sûreyi baz alarak burada bir kronoloji vereceğiz. Bu kronolojide, Kur’an’da (uzun-kısa) dokuz farklı sûrede yaklaşık 70 âyetle anlatılan bu kıssanın Kur’an bütünlüğü içinde genel fotoğrafını sunacağız.
Bu açıklamalardan sonra altı madde halinde sunacağımız kronolojiye geçebiliriz.
KRONOLOJİ
Varlıkların Yaratılış Sıralaması:
Bu sıralamada önce kâinatın; kâinat içinde dünyanın; dünya içinde taşın, toprağın, suyun, havanın, bitkilerin ve hayvanların insanlardan önce yaratıldığını görüyoruz. Bu sıralamanın detaylarına ilgili âyetler geldikçe değineceğiz.
İnsanın Elementer Yaratılışı:
Bu aşama insanın topraktan yaratılma sürecini içine alan aşamadır. Bu aşamada insanın henüz canı yoktur.
Bu aşamanın etapları Kur’an’da şu ifadelerle anlatılır: Toprak (turab),347 yapışkan çamur (Tîn-i Lâzib),348 çamurdan süzülen öz (Sülâle min Tîn),349 değişime uğramış kara çamur (Hame-i Mesnûn),350 Salsal (kuru çamur).351 Bu etaplara ilgili âyetler geldikçe değineceğiz.
İnsanın Halife Olacağının İlanı
Bu ilanı Kur’an’da sadece Bakara sûresinin 30. âyetinde görüyoruz. Bu ilanın insanın topraktan yaratılma aşamasının sonuna doğru yapıldığını düşünüyoruz.
Ruh Üflenmesi ve Esmâ Talimi
Allah (cc) halife sıfatı ile insanın yaratılışını duyurduktan sonra, bu duyuru ile insanın, onu diğer varlıklardan üstün yapan manevî donanımını anlatma ve gösterme aşamasına geçiyor. Bu aşama Kur’an’da ruh üfleme352 ve esmâ talimi ile anlatılıyor.353
Meleklerin Âdem’e Secdesi, İblisin Etmemesi
Bu secdenin mahiyetine ve bize verdiği mesajlara bu sûrenin 11. âyeti ve devam eden âyetlerin tefsirinde değineceğiz.
6. Âdem ve Eşinin Yasak Ağaç ile İmtihanı
Bu konuya da bu sûrenin 19. Âyetinde değineceğiz.
Bu kronolojiyi daha da detaylandırmak mümkün ama Kur’an’da bu konu tali konu olduğu için, biz okuyucuya bütünü görebileceği bir fotoğraf verme adına bu sıralamayı yaptık.
Bu girişten sonra aşağıdaki âyetler üzerinden Âdem-İblis kıssasının gelişme bölümüne geçebiliriz.
10-18 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
10. (Ey insanlar! Bu evreni)Biz(yarattık.) sizi (bu evrende insanın yaşayabileceği tek yer olan) yeryüzüne (Biz) yerleştirdik ve (yeri bir döşek, göğü bir tavan yaparak yaşadığınız dünyaya bir ev rahatlığı verdik.354 Sayısız nimetlerle) orada geçiminizi sağlayacak bir ortam hazırladık. (Buna rağmen) Ne kadar da az şükrediyorsunuz!
(Peki neden böyle oluyor? İnsan âhiret gerçeğini bildiği, kendisine sayısız nimetler sunulduğu halde, neden bunlar yok gibi yaşıyor? Bu ve benzeri soruların cevaplarını insanın yaratılış hikâyesinde bulabilirsiniz.)
11. (Ey insanlar!) Sizi (ilkin topraktan) yarattık. Sonra size insan sûreti verdik. Sonra da meleklere (tüm insanlığın temsilcisi olarak karşınızda duran) “Âdem’e (hizmetinde olduğunuzu göstermek için)secde edin” dedik. Bunun üzerine (meleklerin) hepsi secde ettiler. Ancak (meleklerin arasında yaşayan ve aslen irade sahibi bir cin olan355) İblis (kibre kapıldı ve Allah’ın emrine başkaldırma pahasına Âdem’e) secde etmekten kaçındı.
12. Allah (İblisin niçin secde etmediğini gâyet iyi bildiği halde, insanlara ibret olması için ona) “Ben sana emretmişken seni (Âdem’e) secde etmekten alıkoyan nedir?” diye sordu. (Gerçek üstünlüğün Allah’ın emirlerini her şeyin üstünde tutmak olduğunu unutan İblis) “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni (tabiatı itibariyle daha asil olan) ateşten yarattın, onu (ise değersiz bir) çamurdan yarattın” dedi.
13. Allah ona (“Madem hem cennette hem de melekler arasında bulunma gibi bir makamın hakkını vermek istemiyorsun) o halde in oradan, orada büyüklük taslamak (senin) haddine düşmedi. Çık dışarı (benim yanımda üstünlük, benim emirlerime verilen değerle ölçülür. Hiç kimse yaratıldığı malzemeden, soyundan, sopundan, makamından, mansıbından dolayı üstünlük iddiasında bulunamaz. Aklını başına alana kadar, tevbe ile huzuruma gelene kadar) sen aşağılanmış kimselerden oldun” dedi.
14. (İblis, tevbe etmek yerine hatasında ısrar ederek) Dedi ki: (“Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.
15. (Allah: “Şu imtihan dünyasında, insanın terakkisi için)Sana(kıyâmete kadar) süre verilmiştir. (Fakat bu süre içinde şunu hiç unutma: Sen kötü olarak yaratılmadın. Kötü olmayı ve sürekli kötülük yaparak varlığını devam ettirmeyi sen seçtin.)” dedi.
16. (İblis, sanki tercih özgürlüğünü kötü olmaktan yana kullanan o değilmiş, sanki Allah onu kötü olmaya zorlamış gibi, yalan ve iftira silahına sarılarak) Dedi ki: Beni yoldan çıkarmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne (pusu kurup) oturacağım.
17. Sonra (da onları aldatmak için dört farklı yönden geleceğim:
1) Âhirete ait şüpheler vermekle) önlerinden
2) Dünyayı ebedi zannetmelerini sağlamakla) arkalarından
3) Sûret-i haktan görünmekle, yaptıkları hayırlara gurur, kibir, riya karıştırmakla) sağlarından
4) Günahın her türünü en güzel ambalajlar içinde servis yapmakla) sollarından onlara yaklaşacağım.
(Kısaca onları aldatmak için her türlü yol ve yöntemi kullanarak dört bir yandan üzerlerine saldıracağım) Ve (bu saldırılar sonucunda) pek çoklarının nankör kimseler olduğunu göreceksin.
18. (Bunun üzerine) Allah, dedi ki: (Emre itaatsizlikle kalmadın, bana iftira attın, bununla da yetinmedin kıyâmete kadar bütün insanlara düşmanlık yapmak gibi çok kötü bir niyetin altına imza attın. Artık eski konumunda kalamazsın. Haydi, şimdi) Aşağılanmış ve (rahmetimden) kovulmuş olarak çık oradan. (Yakında yeryüzüne inecek ve bu kötü niyetini aktif hale getireceksin. Orada “şeytan” diye anılacak, öyle de tanınacaksın. Fakat, şunu iyi bil ki: Kullarım üzerinde hiçbir zaman zorlayıcı bir etkin olmayacak. Günahı güzel göstereceksin ama hiç kimseyi günaha girmeye mecbur edecek bir gücün olmayacak. Kullarımı aldatmanı önlemek için onlara vahiy ve peygamber göndereceğim. Buna rağmen) Onlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.
(10) KUR’AN’IN KULLANDIĞI FİLM TEKNİĞİ: FLASHBACK
Biz Hakka sûresinin girişinde bu tekniğe değinmiştik.356 Bu teknikte, izlenen film belli bir zaman diliminde başlar. Bir noktadan sonra, film o zaman diliminden geçmişe doğru gider ve oyuncuların çocukluğundan veya gençliğinden bahsedilir. Buna sinema tekniğinde flashback denilir.
Bu teknik çok sık görülen bir tekniktir. Çünkü, bir şeyin öncesini bilmeden şimdi, şu an olan tarafını anlamak zordur.
Bu tekniğin yanında Kur’an’da bir de flashforward tekniği kullanılır. Bu teknik dizi veya filmlerde sık kullanılmasa bile, Kur’an’da gelecek üzerinden; kıyamet, cennet-cehennem anlatımları ile çokça kullanılan bir tekniktir.
Bu bilgiyi hatırladıktan sonra 10. âyeti aşağıdaki başlık altında bir kere daha okuyalım.
10. ÂYET: İMTİHAN DÜNYASININ ÖZETİ
Bu âyette imtihan dünyasında yaşadığımız hayat çok kısa iki cümleyle özetleniyor. Allah’ın verdiği sayısız nimete işaret edildikten sonra şu soru soruluyor “Ne kadar az şükrediyorsunuz?”
Kur’an 10. âyet üzerinden bir flashback yapıyor ve bize dolaylı olarak şunu diyor: “İnsan hakkında bu ve benzeri birçok soru aklınıza gelebilir. Onların tamamının cevabını bulmak için insanı tanımanız lazım. Onu tanımak için de Kur’an’ın açtığı pencereden insanlık tarihine, yani geçmişe doğru bir yolculuk yapmanız gerekiyor.”
Bu yolculukta Kur’an Âdem-İblis kıssası üzerinden bize ayna tutuyor, bize bizi tanıtıyor. Aynaya baktığımızda İKİZimizi görüyoruz.
Bu son cümleyi şu soru ile açalım,
ÂDEM ve İBLİS BİZİM NEYİMİZ OLUR? CEVAP: İKİZİMİZ…
Bu sûrenin tefsirine başlarken “Âdem-İblisi Kıssasının Önsözü” başlığı altında “cinler âlemi biz insanlar âleminin ikizidir” demiştik ve o tespiti orada geniş olarak açıklamıştık.
Burada o açıklamalarımıza devam edelim.
Âdem-İblis kıssasında üç varlık var; Âdem, İblis, Melek.
Bunlardan Âdem ve (cinlerden olan) İblis imtihan dekoruna uygun olarak yaratıldıkları için ikisi de nefis sahibi.
Melek bizim gibi nefis sahibi değil ama sadece emredileni yapan yönüyle nefsimizin hayra bakan tarafına benziyor.
Bu durumda Âdem-İblis kıssasının konusu nefis ve nefsin Allah’ın emirlerine itaati ve isyanıdır.
Bu tespitimizi aşağıdaki sorular üzerinden daha açık hale getirelim.
Âdem Kimdir?
Yukarıda Âdem-İblis kıssası için bir kronoloji vermiş o kronolojinin 4. aşamasında ruh üflenmesinden bahsetmiştik. Ruh üflenmesine insanın manevî tarafına ait paket program dersek, bu programın içinde hayra-şerre, yanlışa-doğruya, itaate-isyana meyleden nefis de var.
Bu nefsin aktif hale gelişini bu sûrenin 19. âyetinde Âdem ve eşinin yasak ağaçla sınanmalarında görüyoruz. Orada nefis taşıyan iki insan olarak Âdem ve eşi önce yanlışa meylediyor, sonra tevbe ederek yanlıştan dönüyorlar.
Bu yönüyle Âdem ve Havva’nın nefsi bizim nefsimizin ikizi oluyor.
İblis/Şeytan Kimdir?
Yukarıda cinler âlemini anlatmış ve onların irade ve nefis taşıyan varlıklar olarak bizim ikizimiz olduğunu söylemiştik.
11. âyette nefis yönüyle ikizimiz olan iblisin önüne konulan itaat ve isyan seçeneklerinden isyanı tercih ettiğini görüyoruz. Bu âyeti takip eden âyetlerde de bu yanlışta ısrar ettiklerine şahit oluyoruz. Bu ısrarın sonucunda onu hevasını ilah edinen bir varlık olarak görüyoruz.
Kur’an bu kıssa üzerinden bize sonuç eğitimi veriyor ve şöyle diyor: Nefis taşıyan varlıklar olarak, şeytana uyar ve onun adımlarını357 takip ederseniz, bu uymada da ısrar ederseniz sizin nefsiniz de şeytanın hevâ-i nefsiyle ikiz olur.
Melek Kimdir?
Meleklerin bizim gibi nefis taşımadığını, tamamıyla Allah’ın emirlerine itaate programlandıklarını biliyoruz.
Bu açıdan bakarsak, melekler Âdem ve İblis gibi itaat ve isyan noktasında bize ikiz olmuyorlar, sadece itaat noktasında ikiz oluyorlar diyebiliriz.
KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu kıssada yaşananlar bundan kaç bin yıl önce yaşanmış olursa olsun, kıssada anlatılan nefistir. Bu gerçeğe bilerek bu kıssayı okuduğunda bu kıssada kendini göreceksin. Kendini gördüğünde Kur’an’ın geçen zamanla hiç ihtiyarlamayan, sürekli taze kalma özelliği olan bir kitap olduğunu da fark edeceksin.
Dileriz sen, ben, hepimiz Kur’an’ı bu farkındalıkla okuruz.
(11) BU DÜNYADA İMTİHANIN KONUSU TARAFINI SEÇMEK (İTAAT-İSYAN)
Biz Kur’an’da yedi sûrede yaklaşık 70 âyetle anlatılan bu konunun mesajını tek bir cümlede özetliyoruz.
“Ey insan! Tarafını seç.”358
Bu mesajı açalım.
11. âyette Allah’ın “secde edin” emrini duyuyoruz. Bu emrin özüne bakarsak, şunu görüyoruz: Ortada Allah’ın bir emri var; bu emir karşısında itaat ve isyan şeklinde iki taraf ve tercihleriyle tarafını seçenler var.
İtaat etmek Allah’ın razı olduğu tarafı seçmek.
İsyan etmek de Allah’ın razı olmadığı tarafı seçmek.
Evet, bu kıssanın özü budur. Bu özden baktığımızda bu kıssa her an, her saat, her gün yaşanan bir kıssadır.
İnsanın bu dünyada nefes alma işinden sonra en çok yaptığı şeylerden biri de tercih yaparak tarafını seçmektir.
Nefesimizi harcarken; Allah’ın verdiği nefes nimetini razı olduğu işlerde harcayarak veya harcamayarak,
Konuştuğumuz zaman; O’nun razı olduğu şeyleri konuşarak veya konuşmayarak,
Kısaca, O’nun bizde emanet olan nimetlerini kullanırken, razı olduğu şekilde kullanarak veya kullanmayarak; her tercihimizle önümüzdeki iki taraftan birini seçeriz.
Âdem-İblis kıssasını bu şekilde özetlediğimizde, bu özet Alak sûresinin ilk âyetlerinin tefsirine başlarken “Biri Size Kur’an’ı Bana Özetle Derse, O Özet Ne Olurdu?” başlığı altında yaptığımız özetin benzeri oluyor.
İtaat edenler “Yaratan Rabbin Adıyla Okuyan” ve her nimete emanet diyenlerin,
İtaat etmeyenler de “Yaratan Rabbin Adıyla Okumayan” ve her nimete “benim” diyenlerin tarafında yer alıyor.
Bu özet, Kur’an’ın özeti olunca, Kur’an’daki her kıssasının da özeti oluyor.
Bu sûrede 59. âyetten sonra altı peygamberin; Nûh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb ve Musa (as) kıssalarını göreceğiz.
O kıssaların tamamın da şunu şahit olacağız: Kur’an’da anlatılan bütün kıssalar özü itibarıyla Âdem-İblis kıssasının o peygamberlerin ve onlara tabi olan ve olmayan insanların yaşadığı çağdaki tekrarı oluyor.
(11) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Varsayalım 40 yaşındasın. Şimdiye kadar yaptığın her tercihle tarafını seçtin. Senin, benim ve bütün insanların dünyada seçtiği taraf ahirette gideceği tarafı belirleyecek…
(11) MELEKLERİN (HER GÜN DEVAM EDEN) SECDESİ
Bu konunun başında “Âdem-İblisi Kıssasının Önsözü” başlığı altında yaptığımız açıklamalara bir kere daha atıfta bulunacağız.
Burada yazacaklarımızı orada “Secde Emrinin Hakikati” başlığı altında yazdıklarımızın devam olarak okuyabilirsiniz.
Buradaki secdenin bildiğimiz namaz/ibadet secdesi olmadığını bilerek bu konuya başlamamız gerekiyor.
Buradaki secdenin konusu itaattir. Bu konunun Kur’an’da farklı sahnelerde, farklı ifadelerle anlatıldığını görüyoruz.
Birinci sahne, yerin ve göğün itaati:
Bu sahne bize Fussilet sûresinin 11. âyetinde anlatılıyor:
“Sonra (ilim, irade ve kudretiyle) bir gaz halinde olan göğe yöneldi (ardından, kudretinin bütün bir kâinat üzerinde hâkim olduğunu temsilî olarak göstermek için) ona ve yerküreye: (“Benim kâinata koyduğum yasalara) ister isteyerek, ister istemeyerek boyun eğin” buyurdu. (Her) İkisi de (fıtratlarında var olan yaratılış gayelerini seslendirip) “İsteyerek boyun eğdik” dediler.”
Bu âyette “boyun eğdik” manası verdiğimiz kelimenin aslı itaat kelimesi.
Bu âyeti şöyle anlayabiliriz: Allah (cc) sembolik bir dille göğe ve yere şöyle diyor: “Ben dünyada adı insan; unvanı halife olan bir varlık yaratacağım ve size de ona hizmet göreve vereceğim. Bu emrime itaat edin.”
İkinci sahne her şeyin boyun eğmesi (sahhara):
Bu sahneyi, Kur’an’da sahhara kelimesinin kullanıldığı bütün âyetlerde görüyoruz. Bu kelimeye Hz. Davud’un kıssasında geniş olarak işaret ettik.359
Oraya ve bu konuda ilgili âyetlere baktığımızda şunu görüyoruz, Allah (cc) yarattığı her şeye insana hizmet noktasında boyun eğme ve itaat etme görevi veriyor.
Üçüncü sahne her şeyin tesbih etmesi:
Bu sahneye de Hz. Davud kıssasında “Tesbih: Varlığın Dilini Bilmek” başlığı altında işaret ettik. Her varlık varlık gayesine uygun hareket etmekle, kendisine verilen tesbih görevini yapıyor.
Dördüncü sahne her şeyin secde etmesi:
Bu sahneyi Rad ve Hac360 sûresinde görüyoruz. Kur’an bu âyetlerde “Göklerde ve yerde olan (güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar gibi) her şey Allah’a secde eder” diyor.
Bu Dört Sahnenin Ortak Mesajı: “Ey insan! Kur’an’ın farklı ifadelerle anlattığı bu sahnelerin tek kelimelik özeti, insana hizmet anlamında “secde”dir. Bu secdenin arkasında atomdan güneşe kadar yaratılan her şeye müdebbir ve müekkil sıfatları ile nezaret eden melekler vardır.361 Âdem insanın türünün ilk örneğidir. Ona yapılan secde dünyanın dönmesiyle, güneşin doğmasıyla her an, her gün devam eden bir secdedir.
(11) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Âdem’e yapılan secdenin sen dahil bütün insanlara mesajı şudur: Ey insan! Yaratılan her şeyin sana secde etmesi Allah’ın sana verdiği değerin göstergesidir. Göstergeye bakıp mesajı aldığında yapman gereken Allah’ın emirlerine değer vermendir. Bu değerin göstergesi itaat etmek; isyan sayılacak her türlü eylem ve söylemden takva bilinciyle sakınmaktır.
(12) EY İNSAN! SENİ İTAAT ETMEKTEN ALI KOYAN NEDİR?
11. âyetteki secdeyi itaat ederek tarafını seçmek olarak tanımladığımızda, iblis itaat etmeyerek tarafını göstermiş oldu.
Bu kıssaya itaat üzerinden baktığımızda, bu dünyadaki bütün insanlar Allah’ın emirleri karşısında sergiledikleri duruşla her an, her saat taraflarını seçerler. Bu seçiminin sonucunda dünyadaki bütün insanlar itaat edenler ve isyan edenler şeklinde ikiye ayrılır. Bu durumda iki tarafa sorulacak ortak soru şudur: Sizin bu işi yapma gerekçeniz nedir?
Kur’an ölçülerinde Allah’ın emirlerine itaat etmemek nefsimizin ikizi olan İblise/şeytana tabi olmak olduğu için, Kur’an 12. âyet üzerinden iblise sorduğu soruyu bütün zamanlarda ona tabi olan insanlara da sormuş oluyor.
Bu açıklamalardan sonra soruyu bir kere daha soralım,
Ey İnsan! Allah Sana İtaati Emretmişken, O’nun Emirlerine İsyan Etmenin Gerekçesi Nedir?
Bu dünyada bu sorunun iki muhatabı var.
Birincisi, Allah’a iman etmeyen insanlar,
İkincisi, “Ben Allah’a iman ediyorum” diyen insanlar.
Biz Tefsir Usulümüzde birinci gruptaki insanların gerekçelerine (10) İnkar/Küfür Yasası altında değindik.
Bu grubu oraya havale ederek, asıl gelmemiz gereken yere yani kendimize geliyoruz. Kendimize geldiğimizde nefsimize şu soruyu soruyoruz: “Kendimi Müslüman olarak tanımlayan bir insan olarak Ben Allah’ın emirlerine neden itaat etmiyorum?”
Mesela,
“Namaz kıl” dediği halde,
“Gıybet etme” dediği halde,
“Şunlara bakman günah” dediği halde,
“Şunları konuşman günah” dediği halde,
“Şunlara uyma, şunların peşinden gitme” dediği halde,
…
Kısaca Allah (cc), adı günah ve haram olan her şeyi yapma dediği halde, benim, senin ve “ben iman ettim” diyen bütün Müslümanların Allah’ın emrine itaat etmeyip, bunları yapma gerekçesi nedir?
İşte, Âdem-İblis kıssasının Kur’an’da anlatılmasının en önemli sebeplerinden biri: Bu kıssayı yaşadığımız asra taşımamız ve bu ve benzeri sorular üzerinden bir nefis muhasebesi yapmamızdır.
(12) İBLİS NEDEN SECDE ETMEDİ? HAKLI BİR GEREKÇE YOK.
İblisin 12. âyette kendisine sorulan “Neden secde etmedin?” sorusuna verdiği cevap şu: “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni (tabiatı itibariyle daha asil olan) ateşten yarattın, onu (ise değersiz bir) çamurdan yarattın.”
Bu cevap Sâd sûresinin 76. âyetinde de geçti. Biz bu cevap üzerinde orada geniş ve önemli açıklamalar yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada oradan farklı olarak aşağıdaki soru üzerinden bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
İblisin Haklı Bir Gerekçesi Olabilir mi?
Bu soruya şu soruları da ilave edelim,
Allah’ın emrini yerine getirmeyen bir insanın haklı bir gerekçesi olabilir mi?
Bu konuda haklı bir gerekçe bulmak mümkün mü?
Bu konuda bir insanın haklı bir gerekçe araması, dolaylı olarak Allah’a (haşa) “Sen yanıldın, şu anda haksız bir istekte bulunuyorsun.” anlamına gelir.
Âyetlerin devamında iblisin bu noktaya geldiğini görüyoruz.
12-18 arası âyetlerde İblis dolaylı olarak Allah’a şunu diyor: “Sen daha kimin hayırlı olduğunu, kimin üstün olduğunu bilmiyorsun. Ben bu konuda senin yanıldığını göstermek istiyorum. Bunu göstermem için bana süre ver. Süre verdiğinde benden üstün tuttuğun insanların ne kadar nankör olduğunu sana göstereceğim.”
Bu açıklamalar şunu gösteriyor: İblis haklı gerekçe aramakla yanlış bir yola giriyor. O yolda mesafe aldıkça, bataklığa doğru giden bir insan misali, battıkça batıyor.
İblisin sözlerine ayrıca değineceğimiz için burada duruyor ve şu tespiti yapıyoruz.
Allah’ın emirleri karşısında, yeryüzünde hiçbir insanın “Allah’ın emrini yapmıyorum, çünkü…” diyerek başlayıp haklı bir gerekçe bulması mümkün değildir.
Neden bu kadar kesin konuşuyoruz?
Bunun cevabını Tefsir Usulümüzde Aklın İşleyiş Yasasında verdik.
Özetlersek, aklı yaratan Allah’ın o aklın sahibine makul ve mantıklı bir açıklaması olmayan bir emir verme ihtimali sıfırdır.
Bu ihtimal sıfır olunca, Allah’ın emrini yerine getirmemek için haklı bir gerekçe bulma ihtimali de sıfırdır.
Özetlersek, Kur’an bu ihtimalin sıfır olduğunu, ikizimiz olan şeytan üzerinden gösteriyor ve dolaylı olarak şu uyarıyı yapıyor: Haklı bir gerekçe arama yoluna gitmeyin, o yol bataklıkta yürümeye benzer…
(13) SADECE İBLİSİN DEĞİL, HİÇBİR İNSANIN BÜYÜKLÜK TASLAMA HAKKI YOKTUR
12. âyette İblisin emre itaatsizliği, ona ait olan “Ben ondan daha üstünüm” ifadesiyle anlatıldı. 13. âyette de bu söze atıfla “Büyüklük taslamak senin haddin olmadığı gibi buna hakkın da yok.” deniliyor.
Sadece iblisin değil, hiçbir insanın hem Allah’a hem de diğer insanlara karşı büyüklük taslama hakkı yoktur.
Neden? Çünkü, “Ben büyüğüm” demek için, insanın kendine ait bir şeyi olması gerekir.
Tefsir Usulümüzde bahsettiğimiz (4) Mülkiyet Yasasını hatırlarsak, bu dünyada insanın sahibi göründüğü her şeyin ortak adı emanettir. Neden? Eğer Allah’ın verdiği akıl ve beden nimetine ilk sermaye dersek, insanın kazandığı her şey bu sermaye ile kazanılmış olacağı için, ilk sermaye olmadığında ikinci de olamayacağı için, insan sahibi göründüğü hiçbir şeye “benim” diyemez. “Bende emanet” demesi gerekir.
Buna bilinç ve yüksek farkındalık dersek, 13. âyet iblisin şahsında büyüklük taslayan bütün insanlara şunu diyor: Allah sizi yaratmasaydı, şimdi yoktunuz. Yokluktan varlığa gelmeniz O’nun lütfudur. Onun verdiği nimetlerle sizi başkasından üstün yapan özelliklere kavuşmanız da O’nun lütfudur. Bu durumda size yakışan tevazudur. Size yakışan, size verilen nimetleri veriliş amacına uygun kullanarak şükretmektir.
(13) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Şeytandan sana vesvese geldiğinde, nefsine de ki: Emanet olan nimetlerle büyüklük taslayamazsın. İlla büyüklük taslamak istiyorsan, Allah’ın sana verdiklerini, O’nun verdikleri ile elde ettiklerini, bir kenara bırak. Senin olanla istediğini yap…
(13) İBLİS NEREDEN İNDİ, NEREDEN ÇIKTI?
Bu âyet için yapacağım açıklamalarımıza temel teşkil edeceği için bu sûrenin başında “Âdem-İblis Kıssasının Önsözü” başlığı altında yazdıklarımıza bir kere daha atıfta bulunacağız.
Kur’an, gayb âleminde olan bir olayı, bize vereceği mesajların bizim tarafımızdan anlaşılabilmesi için, bizim idrak seviyemizi dikkate alarak, semboller üzerinden anlatıyor.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda, melekler, cinler ve insanlar âleminin birbirinden ayrı olduğunu, cinlerin yaşadığı ortamın bizim imtihan dünyamızın ikizi olduğunu anlıyoruz.
Bunu anladığımızda şunu diyoruz: İblis cinler âleminde, imtihan dekoru içinde yaşayan bir varlık. Âdem-İblis kıssası gerçekleşmeden önce, cinler içinde mümin ve Müslüman sıfatını üzerinde taşıyan bir bireydi.
Bunu dikkate aldığımızda inme ve çıkma ifadelerini şöyle anlıyoruz:
Cin veya insan fark etmez, ben iman ettim dediğinde, mümin ve Müslüman sıfatlarını alır. Bu sıfatları birer rütbe gibi düşündüğümüzde, bu rütbeyi üzerinde taşıyanların, bu rütbeyi taşımanın gereğini yerine getirmeleri gerekir. Getiremediklerinde, onlardan o rütbe alınır. Bunun adı tenzil-i rütbedir; yani hakkını veremediği makamdan aşağı inmedir.362
İnmeyi böyle anlarsak, çıkma; bu inmenin sonucu olarak iman edenlerin arasından çıkmak şeklinde anlaşılabilir. Allahü a’lem.
ARA BİLGİ: Bu başlık altında yaptığımız açıklamalar “Aşağılanmış ve kovulmuş olarak çık oradan” ifadesinin geçtiği 18. âyet için de geçerli
(13) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Sana ve senin gibi mümin sıfatını üzerinde taşıyan bütün Müslümanlara denilen gâyet açık ve net: Şeytana uyar ve taşıdığınız sıfatların hakkını vermezseniz, benzer bir sonucu siz de yaşayabilirsiniz.
(14, 15) SADECE İBLİSE DEĞİL, HER İNSANA İZİN VERİLİYOR
Bu konuda “Allah kullarını sever, onların iyiliğini ister.” dediğimizde genelde arkadan şu ve benzeri sorular geliyor: “O zaman şeytanı neden yarattı? Neden onun kötülük yapmasına izin verdi?”
Önce şunu ifade edelim, “Allah hiçbir şeyi kötülük yapsın” diye yaratmaz. Bu bir yasadır.
Biz insanların ve cinlerin yaşadığı dünya imtihan dünyası olduğu için, bu dekorun gereği olarak, Allah (cc) kötü olmayı, kötülük yapmayı tercih edenlere müdahale etmez.363 Aynen okulda imtihan olan öğrenciye, yanlış şıkları işaretlerken öğretmenin müdahale etmediği gibi. Ettiğini varsayalım; o zaman okulun, eğitimin, sınıf geçmenin ve kalmanın hiçbir anlamı kalmaz.
Bu konuya aşağıdaki ara başlıklarla devam edelim,
Kendisine İzin Verilen İblisin Yapabilecekleri Sadece Vesvese ile Sınırlıdır
Tefsir Usulümüzde (30) Cin Yasasında geniş olarak açıkladık, bir cin olan iblisin insanlara yönelik zarar verme girişimlerinde kullanabileceği bir tek silah var; o da vesvesedir.
Vesvesenin insan üzerindeki etkisi sadece teşvikle sınırlıdır. Kur’an’da bu sınır, “Şeytanın insanı tercihe zorlama gücü yoktur.”364 şeklinde anlatılır.
Şeytanın insan üzerindeki etkisini televizyondaki reklamların etkisine benzetebiliriz. Malum reklamlarda amaç, insanları o ürünü almaya teşvik etmektir. Amaç bu olduğu için hiçbir reklamda ürünün eksi (-) tarafı söylenmez sürekli artıları (+) nazara verilir. Hiçbir reklam kişiyi ürünü almaya mecbur etmez.
Şeytanın vesveselerini bu örnekten yola çıkarak anlamaya çalışabiliriz.
(16) İBLİSİN ALLAH’A İFTİRASI VE KADERCİLİK
İblis 16. âyette yoldan çıkmasından Allah’ı sorumlu tutuyor. Bu öyle ağır bir iftira ki, dolaylı olarak “Ben bugün sana göre kötüysem, bunun sorumlusu sensin” diyor.
İrade sahibi bir varlığın, kendi hür iradesiyle yaptığı yanlış tercihlerin sonucunu Allah’a fatura etmesinin örneğini sadece ibliste görmüyoruz. Onun aldattığı ve kandırdığı insanlarda da görüyoruz.
Bu konuda şu âyete bakalım: “Müşriklerdiyecekler ki: (“Eğer) Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız…”365
Günümüzde de bazı insanlardan benzer sözler duyuyoruz. Bunların tamamı bilerek veya bilmeyerek Allah’a iftiradır.
Allah (cc) insanın özgür iradesine bakan tarafta, bütün takdirlerini onun tercihine göre yapar. Buna “tercihe göre takdir yasası” diyoruz.
Özetlersek, iblis sapmayı tercih edince, Allah (cc) o tercihin sonuçlarını takdir etmiştir. O gün geçerli olan yasa bugün de her insan için geçerlidir.
(10-18) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Yukarıda Âdem-İblis kıssası için ana konu, tali konu ayrımı yaptık. Ana konular “Kur’an’ın öncelikli olarak bakmanı istiyorum” dediği konulardır, tali konular da “istersen bakabilirsin” dediği konulardır.
İstersen onlara da bakabilirsin. Ama onlara bakmanın bir usulü var. O usulü “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” başlığı altında anlattık. Oraya bakmanı tavsiye ediyoruz.
19-25 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
19. Şeytan, kötü niyetini aktif hâle getirmek için beklerken, Allah Âdem’e şöyle buyurdu) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden (ve canınızın çektiği her türlü meyveden bol bol) yiyin. Ancak (size verilen özgür iradenin sınırsız olmadığını hatırlatan, iman ve itaatinizin sınanmasına vesile olan ve Allah’ın “uzak durun” dediği her şeyin sembolü olarak karşınıza çıkan) şu ağaca yaklaşmayın!Aksi halde (büyük bir günah işleyerek) kendinize yazık etmiş olursunuz.
20. (Allah, Âdem ve eşini böyle uyarıyordu.) Fakat (bu arada) şeytan (da boş durmuyordu. O, insanı çok iyi tanıyor, onun en büyük zaaflarından birinin şehvet duygusu olduğunu biliyordu. Şehevî duygularını tahrik ederek) birbirine kapalı ayıp, yerlerini meydana çıkarmak amacı ile onlara vesvese verdi (vesveseyi verirken de niyetinin anlaşılmaması için teklifini farklı bir ambalaj içinde onlara sundu) ve “Rabbiniz size bu ağacı sırf (güçlü, kuvvetli birer) melek olursunuz veya ebedî (ölümsüz) kalanlardanolursunuz diye yasakladı” dedi.
21. (Yalanını daha inandırıcı yapmak için) “İnanın ben sizin (iyiliğinizi istediğim için) öğüt verenlerdenim” diye de yeminler etti.
22. Sonunda şeytan (amacına ulaştı ve) onları aldatarak yasak ağaca yaklaşmalarını sağladı. (Onlardaki cinsellikle alakalı duyguların aktif hale gelmesini sembolize eden) Ağaçtan tattıklarında kendilerine mahrem yerleri göründü. (Hemen utandılar ve) Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? (Niçin emir ve uyarılarıma kulak asmayıp kendinizi felakete sürüklediniz”) diye seslendi.
23. (Bu, dozu yükseltilmiş uyarıdan sonra Âdem ve eşi –şeytan gibi suçu başkasına atmak ve hata da ısrar etmek yerine–) “Ey Rabbimiz, biz (bize çizilen sınırlara riâyet etmediğimiz için) kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz. (Ne olur bizi bağışla”) dediler.
24. Allah (onların duasını kabul ederek onları affetti ve şöyle) buyurdu: (Şeytan ve siz) birbirinize düşman olarak (cennetten çıkıp dünyaya) inin! Sizin için yeryüzünde (imtihan dekoru içinde belirli) bir süreye kadar yerleşme ve (oradaki nimetlerden) faydalanma vardır.
25. (Ve ilaveten) Dedi ki: “Orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan (âhiret yolculuğuna) çıkarılacaksınız.” (Eğer siz gayret eder, Allah da lütfederse çıkarıldığınız cennetinize tekrar gireceksiniz.)
TEFSİR USULÜNE DAİR ÖNEMLİ BİR NOT: İHTİLAFI RAHMETE DÖNÜŞTÜRMEK
İhtilaf hayatın bir gerçeği. Bu nedenle Tefsir Usulümüzde (22) İhtilaf Yasası başlığı altında bu konuya geniş yer verdik ve dedi ki: İhtilafları sorun olarak görüp daha büyük sorunlara dönüştürmek de onları yorum olarak görüp, onlardan alternatif çözümler üretmek de insanın kendi elinde. Bunun için de usul/yöntem bilmek gerekir.
Geçmişten bugüne, İslam âlimlerinin ihtilaf ettikleri konulara baktığımızda şunu görüyoruz.
Muhkem âyetlerle366 anlatılan ana/temel konularda ihtilaf çok az.
Onun dışında müteşabih âyetlerle anlatılan feri/tali/alt konularda ayrıntılara indikçe ihtilaf artıyor.
Bu hayatın bir gerçeğidir. Hayata baktığımızda,
Yemek yemenin ihtiyaç olduğu konusunda insanlar arasında ihtilaf yoktur ama hangi yemeklerin beğenildiği, sevildiği konusunda ihtilaf çoktur.
Çalışmanın gerekliliği konusunda insanlar arasında ihtilaf yoktur ama insanların meslek yönüyle hangi alanda çalışmayı sevdikleri konusunda ihtilaf çoktur.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Özetlersek, hayatın her alanında ihtilaflar olduğu gibi tefsir ilminde de ihtilafalar vardır.
Aşağıda bu ihtilafların en fazla öne çıktığı âyetlerden örnekler vereceğiz.
İlk örneğe aşağıdaki başlık altında değinelim,
(19) İNSANIN ÜÇ CENNETİ
Kur’an Âdem-İblis kıssasını anlatırken, bizim için gaybi bir konu olan bu konuyu semboller üzerinden sembolik bir dille anlatıyor. Bu anlatımdan, bu konuda farklı anlamalara kapı açıldığını görüyoruz. Bu kapıdan baktığımızda, üç cennet görüyoruz.
Birinci Cennet: Meal seviyesinde yüzeysel bir Kur’an okuması yaptığımızda Âdem-İblis kıssasının, öldükten sonra bize vaad edilen ebedi cennette geçtiği anlaşılıyor. Biz Açıklamalı mealimizde, bazı parantez arası açıklamalarda bu anlamı öne çıkardık.
İkinci Cennet: Cennet kelimesi içinde sık ağaçların olduğu bahçe anlamına geliyor ve Kur’an bu kelimeyi dünyadaki bahçeler için de kullanıyor.367 Meal okuma seviyesinden, tefsir okuma seviyesine çıkıp dikkatli bir okuma yaptığımızda, Âdem-İblis kıssasının dünyada bir bahçede geçtiği ihtimali de öne çıkıyor.
Biz Tefsir Usulümüzde (23) Yaratma Yasasında “İlk insan nerede yaratıldı?” başlığı altında bu ihtimali gerekçeleri ile anlattık.
Üçüncü Cennet: Bu cennet yukarıdaki iki cenneti kabul etmenin yanında sembolik olarak öne çıkan bir cennet.
Bu cennet, insanın bebeklik ve çocukluk dönemindeki saflığına ve temizliğine işaret ediyor. Her insan doğduğunda bu cennete doğuyor ve yine her insan ilk günahına bu cennetteyken giriyor. Bu cennet insana şu mesajı veriyor: “Eğer girdiğin günahların tevbesini yaparsan hayat boyu cennette yaşar ve öldükten sonra da bu cennete girebilirsin, yapmazsan giremezsin.”
KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Eğer Allah dileseydi, bu âyetleri muhkem yapar ve herkesi aynı şeyi anlayacağı bir dil kullanabilirdi. Ama birçok müteşabih âyette gördüğümüz gibi burada da farklı anlamlara kapı açan bir dil kullanılıyor. Sen dilersen bunlardan birini seçebilirsin, dilersen birini öne çıkararak diğerlerini anlamak da mümkün diyebilirsin.
(19) SENARYODA 5. SAHNEDEN 6. SAHNEYE GEÇİŞ: SOYUTUN SOMUT ÖRNEK ÜZERİNDEN ANLATILMASI
Yukarıda (10-18 âyetlerin tefsirine başlarken) Âdem-İblis kıssasının akışı ile ilgili bir kronoloji vermiştik. O kronolojiyi bir film gibi düşünürsek, bu filmde meleklerin Âdeme secde etmesi, İblisin etmemesi 5. sahneye denk geliyor.
Bu sahnede Allah (cc) bize, bizim ebedi düşmanımız olacak şeytanı tanıtıyor. Bu sahne soyut kalıyor. Bu sahnenin arkasından gelen 6. sahne bu soyut sahneyi somut örnek üzerinden anlatıyor ve şu soruların cevabını veriyor:
Şeytan bir insanı nasıl kandırır?
Kandırmak için insanın hangi zaaflarını kullanır?
Evet, 6. sahnede Âdem ve Havva’nın yasak ağaç ile sınanmasını anlatan âyetler, soyut olan düşmanımızı bize somut; uygulamalı bir örnek üzerinden anlatıyor.368
Sahne İlk Bölüm: Şeytan İnsanı Kandırmak İçin En Fazla Hangi Yolu Kullanır?
17. âyette şeytan insanı doğru yoldan saptırmak için önden-arkadan, sağdan-soldan geleceğine söylemişti. Biz bu ifadelerin ne anlama geldiğine mealimizde parantez içi açıklamalarla işaret etmiştik.
20. ve 21. âyetlerde başlıktaki sorumuzun cevabını buluyoruz.
21. âyette şeytanın “İnanın ben size öğüt verenlerdenim” demesinden ve bir de üzerine yemin etmesinden onun insana en çok sağdan geldiğini anlıyoruz.
Şimdi aşağıdaki başlık altında bu geliş yolunu nasıl kullandığına bakalım.
Makul ve Mantıklı Açıklamaların Olmadığı Konular, Şeytanın En Çok Kullandığı Yollardan Biri Olabilir mi?
Bu sorunun cevabını 20. âyette buluyoruz: 19. âyette “Şu ağaca yaklaşmayın” dendi ama neden ve niçin yaklaşmayacakları Allah tarafından söylenmedi.
İşte burası çok önemli. Yasak olan ama gerekçesi söylenmeyen bu tür emirler için en çok duyduğumuz ifadeler şunlardır;
Bu yasağın mantığı nedir?
Yasak ama bunu yapmanın hiçbir zararı görünmüyor?
Yaptığımda zevk alacağım ve mutlu olacağım bir şey niye yasak olsun ki?
Allah yaptığımızda bana fayda verecek şeyi niye yasaklasın ki?
Biz bu konuda Tefsir Usulümüzde (32) Tevbe-Af Yasasında “Günahta, Sevapta, Haramda, Helalde Mantık Aranır mı?” ve “Mantığı Anlaşılmayan Yasakların Mantığı Nedir?” başlıkları altında gerekli açıklamaları yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Bu konu için şu tespiti yapabiliriz: Bu konu dünyada bütün zamanlarda insanların en fazla günaha girdiği alandır.
O yüzden birine “din anlatan” ve anlatırken “şu yasak bu yasak” diyen insanların o yasağın gerekçesini anlatmaları çok büyük bir önem arz ediyor.
Bu tespiti yaptığımızda şöyle diyenlerin olacağını biliyoruz: “İslamiyet teslimiyet dinidir. Her yasağın bir açıklaması olması gerekmez.”
Biz hem Tefsir Usulümüzde hem de bu tefsir çalışmamızda bunun böyle olmadığını göstermek için şöyle dedik: “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde, mâkul bir cevabı olmayan hiçbir soru ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.”
Tefsir Usulümüzde (1) İnsan, (2) Aklın İşleyiş, (20) Evrensellik, (21) İlim/Bilim Yasalarına bakıldığında bu ifadelerimizin gerekçelerine dair çok sayıda örneği görmek mümkün olacaktır.
KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Şeytan tarafından kandırılan insan evine hırsız giren insana benzer. Hırsızın birinci seferde girmesi anlaşılabilir ama şeytan defalarca o eve giriyorsa, bu durum, önlem alınmadığına işarettir. Manevî evine bak. Şeytanın en fazla girdiği yerleri tespit et. Bu tespit sana zaaflarını gösterecek. Bu tespiti yaptığında kendinle yüzleşeceksin.
Sonra gereken önlemleri al. Evet, şeytanın girişini sıfırlamak mümkün olmayabilir ama verdiği zararı en aza indirmek her zaman mümkündür.
(19) YASAK AĞAÇ NEYİN SEMBOLÜDÜR?
Biz hem Açıklamalı mealimizde ilgili âyetlerde hem de Tefsir Usulümüzde (12) Kıssa (Hikaye) Yasasında yasak ağacı özetle iki şekilde değerlendirdik;
Yasak ağaç en genel anlamda, Allah’ın bize yasakladığı; yapmayın ve yaklaşmayın dediği haram ve günah olan her şeyin sembolüdür.
Yasak ağaç insandaki bütün zaafların sembolüdür.
Kur’an bu zaafları manevî elbise metaforu (mecaz) üzerinden anlatıyor. 26. Âyette öne çıkan takva elbisesi bu zaafları örten elbise olarak tanıtılırken, ağaca yaklaşmak, bu elbiseden arınma; maddi çıplaklığı da içine alacak şekilde manevî soyunma olarak anlatılıyor.
Bu konuyu burada şu soruyla açalım; insanın zaafları içinde en fazla öne çıkan hangileridir?
Bu konuda zaaflar her insana göre değişiklik gösterse bile, 20. âyete baktığımızda bazı zaaflarımızın öne çıktığını görüyoruz.
(20-22) ÂYETTE ÖNE ÇIKAN ZAAFLARIMIZ
Bu âyet de Kur’an’ın “Ben bir şey anlatıyorum ama anlattığım şeylerden birden fazla şey anlamanızı istiyorum.” dediği âyetlerden biri.
Bu âyete iki bölüm halinde bakalım ve önce birinci bölümü okuyalım.
Birinci Bölüm: “Şeytan birbirine kapalı ayıp yerlerini meydana çıkarmak amacı ile onlara vesvese verdi…”
Bu bölümü okuduğumuzda, gelecek vesvesede fiziki soyunma ile alakalı bir zaafımızın öne çıkacağını tahmin ediyoruz.
20. âyeti 22. âyetle birlikte okuduğumda “Ağaçtan tattıklarında kendilerine mahrem yerleri göründü. (Hemen utandılar ve) Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar” 22. âyette geçen bu ifade tahminimizi güçlendiriyor.
Bu şekilde okumanın sonunda “İnsanın en büyük zaaflarından biri fiziki özellik ve güzelliklerini göstermek için soyunma anlamında cinsel çekiciliktir.” tespitini yapacakken âyet 20. âyetin ikinci bölümü “Durun acele etmeyin, onun yanında başka şeyler de var.” diyor.
İkinci bölümde onları görüyoruz.
İkinci Bölüm: 20. âyetin birinci bölümünden sonra ikinci bölümde şu cümle geliyor: “Rabbiniz size bu ağacı sırf (güçlü, kuvvetli birer) melek olursunuz veya ebedî (ölümsüz) kalanlardanolursunuz diye yasakladı.”
20. âyetin ikinci bölümü bu haliyle bize diyor ki, âyetin birinci bölümünü bir kere daha okuyun ve orada “sevâte” kelimesine daha geniş anlamda bakın diyor.
Bizim 20. âyette “ayıp yerler” anlamını verdiğimiz “sevâte” kelimesine geniş anlamı ile baktığımızda,369 bu kelime insan nefsinde takva elbisesi ile anlatılan hayır/iyilik gibi bütün olumlu duyguların karşısında yer alan; fücur/şer/kötülük gibi insanın günaha meyletmesine sebep olan bütün özellikleri içine alıyor.
20. âyeti böyle anladığımızda ve âyeti Kur’an’daki ilgili âyetlerle birlikte okuduğumuzda, âyet hem bütün zaaflarımıza hem de o zaaf içinde en fazla öne çıkan üç zaafımıza dikkat çekiyor.
Onlara aşağıda değinelim:
Zaaf Cinsellik:
İslam ahlakına sahip olan Müslümanlar arasında cinsellik sınırları ve yasakları olan bir olgu olarak kabul edilir ve ulu orta her yerde konuşulmaz. Konuşulmaması onun değersiz ve önemsiz olduğu göstermez. Konuşulmaması bu konuda ahlaki duyarlılığı gösterir.
Bu girişten sonra cinsellikle alakalı şu genel tespitleri yapabiliriz.
Her nimet gibi amacı istikametinde kullanılırsa, cinsellik de bir nimettir. Öyle bir nimettir ki, aile içinde eşler arasında sevgi ve bağlanma duygusunun güçlenmesinde çok önemli bir yeri vardır.
Cinselliğin aile içinde helal dairede var olan bu önemi yanında, bir de zaaf olan ve insanı harama meylettiren tarafı da var.
O tarafın etkileri insanın yaşadığı her çağda görüldüğü gibi içinde yaşadığımız asırda daha fazla görünür hale geldi; filmlere, dizilere, sosyal medya platformlarına moda ve kozmetik sektörüne baktığımızda, bu görünürlüğün ne kadar ileri seviyede olduğu anlaşılacaktır.
Özetlersek, Kur’an 20. âyetle bu zaafımıza dolaylı olarak dikkat çekiyor ve şeytanın bizim manevî evimize girmek için kullandığı yollardan birini bize yasak ağaç örneği üzerinden anlatıyor.
Zaaf Melek Olma Arzusu:
İnsan melek olamayacağını bilir. O yüzden bu âyeti, bu âyette geçen “melek” kelimesini açıklayan Tâhâ 120. âyetle birlikte okumak gerekir. O âyetle birlikte okuduğumuzda, melek kelimesinin anlam sahasında bulunan güç, hakimiyet ve saltanat gibi anlamların öne çıktığını görüyoruz.
Bu anlamı dikkate aldığımızda insanın en büyük zaaflarında biri de sonu gelmez bir gücün ve servetin sahibi olma isteği oluyor.
Bu zaafın insan hayatı üzerindeki etkilerini günümüzde yaşanan çok sayıda örnek üzerinden görmek mümkün.
Zaaf Ebedi Yaşama Arzusu:
İnsan fani olma özelliği olan ama bu özelliğini unutma özelliğine de sahip olan bir varlık. Bunun nedeni insanın iki boyutlu bir varlık olmasından kaynaklanıyor. İnsan sınırlının içinde, sınırsızın olduğu bir varlıktır. İnsanın bedeni sınırlıdır/ölümlüdür. Ruhu ölümsüzdür. O yüzden insanın bedenini temsil imkanları sınırlı, ruhunu temsil eden istekleri sınırsızdır.
İnsandaki bu iki özellikten biri olan ruh insana şunu der: Sen buralı değilsin. Burada hiçbir şey sana gaye olmamalı. Buradaki her şey senin için sana ahireti; ebedi hayatı kazandıracak vasıtadır.
Bu sese kulak verenler,
Dünyada her şeye vasıta olarak bakarlar,
Dünyanın ahiretin demosu olduğunu,
Doyumluk değil tadımlık olduğunu,
Ebedi hayatın nimetlerine teşvik için verildiğini bilirler.
Bu sese kulak vermeyenler, ruhun ebedi yaşama isteğini dünyada ararlar. Teknolojinin gelişmesi bu arayıştaki ümidi artırsa bile, her gün her yaşta insana değişik vesilelerle gelen ölüm, dünyanın ve içindekilerin fani olduğu, baki olamayacağı gerçeğini sürekli hatırlatır.
(20-22) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu üç zaafın insandaki birçok zaafı tetikleme gibi bir özelliği var. O yüzden Kur’an bunları öne çıkarıyor.
“Peki bu zaaflar sana bana ne diyor?” dedikleri şu: “Ey insan! Bize mahkum olmak da bize hakim olmakta senin elinde. Takva elbisesini giyip, şeytanın vesveselerine uymazsan, iradeni Allah’ın razı olduğu istikamette kullanırsan bize hakim olur, bizi hayra yönlendirebilsin.
(23) AĞACA YAKLAŞAN ZALİM OLUR, PEKİ “PEYGAMBER ZALİM OLUR MU?”
Âyette “kendimize yazık ettik” şeklinde meal verdiğimiz ifade âyette “zalemnâ enfusenâ” (nefsimize zulmettik) şeklinde geçiyor.
Bu ifadeyi Kur’an’ın zalim ve zulüm kelimelerine nasıl kullandığına dikkat çekmek için öne çıkarıyoruz.370
Bu konuda dipnotta işaret ettiğimiz bilgiler okunduğunda başlıktaki sorunun cevabı şu olacak. Bir insan başkasına karşı zulmeden bir zalim olabileceği gibi, kendi nefsine karşı da zulmeden bir zalim olabilir.
26-30 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
26. Ey Âdemoğulları! Size hem mahrem yerlerinizi örtecek hem de güzel görünmenizi sağlayacak elbiseler (yapma yeteneği) bahşettik. (Fakat) Takva elbisesi bunlardan daha hayırlıdır. (Çünkü takva elbisesi kişinin, kişiliğini öne çıkaran, Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınarak dürüst ve erdemli bir insan olmayı temsil eden manevî bir elbisedir.) İşte bunlarAllah’ın âyetlerinden biridir. (Oturduğu evle, bindiği araba ile giydiği elbise ile değer kazanmak isteyenler) Belki (bu ve benzeri âyetlerin üzerinde) düşünüp ders alırlar.
27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne-babanızın mahrem yerlerini kendilerine göstermek için, (verdiği vesveselerle önce onları aldattı, sonra da üzerlerindeki) elbiselerini çekip çıkararak onları cennetten çıkardığı gibi, sizi de (aldatıp, utanma duygunuzu kaybetmenize sebep olarak, Allah’ın razı olduğu yoldan) saptırmasın. Çünkü o ve taifesi sizin onları göremeyeceğiniz bir boyuttan sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin (en yakın müttefiki, akıl hocası ve) dostları kıldık.
28. (Bu dostluğun bir sonucu olarak Mekke müşrikleri yanlışı doğru görür ve Kâbe’yi çıplak tavaf etmek gibi) Çirkin bir iş işledikleri vakit, “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk (üstelik) Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. (Aksine güzelce örtünmenizi ve iffetli olmanızı emreder. Gerçek böyle olduğu halde) Siz(Allah bize böyle emretti demekle) bilmediğiniz (ve gerçekle alakası olmayan) şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?
29. (Ey Resûlüm!) De ki: (Benim) “Rabbim (Subhân’dır. Sizin dile getirdiğiniz her türlü iftiradan uzaktır. O kullarına her türlü aşırılıktan kaçınmayı, ölçülü ve dengeli davranarak) adaleti emretti. (Bu ölçü ve dengeyi ibadet hayatınıza da yansıtarak) Her secde makamında yüzünüzü (kıble yönüne) çevirin.Dini (sadece ve sadece) Allah’a has kılarak (tam bir ihlasla ve samimiyetle) O’na (ibadet ve) dua edin. (Unutmayın ki,) Sizi başlangıçta (O) yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”
30. (Bu uyarılar karşısında insanlar farklı tavırlar sergilediler. Allah da tercihlerine bakarak onlardan) Bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmı ise sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları (ve yularını şeytanlara kaptırmış insanları) dost edinmişlerdi. (İşte o dostluğun bir sonucu olarak) Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.
(26) TAKVA VE TAKVA ELBİSESİ NEDİR?
Takva kelimesi türevleriyle birlikte Kur’an’da 258 defa geçen bir kelime. Bu kelime hakkında Açıklamalı Mealimizde (Sayfa 54) temel bilgi seviyesinde açıklamalar yaptık.
O açıklamaların özetinde şunu demiştik: “Takva, Allah’ı tanımanın ve sevmenin sonucunda, O’nun rızasını ve sevgisini kaybetme korkusu ile razı olmadığı her şeyden sakınma, uzak durma ve korunma bilincidir.”
Burada o anlamı biraz daha genişletelim.
Takva kavramını düşünürken, Şems sûresinin 8. âyetini mutlaka dikkate alarak bakmak gerekiyor. Baktığımızda şunu görüyoruz: Allah (cc) Nefsi yaratıyor ve nefse içinde bulunduğu imtihan dünyasının dekoruna uygun olarak adına fücur ve takva dediğimiz iki özellik veriyor.
Bu özelliklerden biri olan
Fücur kelimesini Âdem-İblis kıssasında maddi-manevî çıplaklığı da içine alacak şekilde “sevâte” kelimesiyle anlatıldığını görürken,
Takva kelimesini, bütün bunların karşısında bunlardan uzak durma bilincini temsilen takva elbisesi olarak görüyoruz.
Hatırlama ve özetleme mahiyetindeki bu kısa girişten sonra aşağıdaki başlıkla devam edelim,
(26) KUR’AN İKİ ELBİSE VE İKİ ANLAMDA ISRAR EDİYOR
20. âyet ve sonrasındaki akışa baktığımızda Kur’an bize şunu diyor: Ben “sevâte” kelimesini iki anlamda kullanıyorum.
Birinci Anlam: İnsan bedeninde mahrem olan edep yerlerinin örtülmesi,
İkinci Anlam: Mecazi olarak insanda ne kadar, onu fücura meylettirecek özellikler varsa onların önünü alma anlamında,
Kur’an bu iki anlamı öne çıkardıktan sonra, 26. âyette önümüze iki elbise koyuyor.
Birinci elbise maddi bedenimizi örten elbise,
İkinci elbise manevî bedenimizde nefsin fücura bakan tarafını örten takva elbisesi.
Kur’an bu iki elbiseyi önümüze koyduktan sonra bize şunu diyor: Takva elbisesi sizin için daha hayırlıdır.
Bu konuyu şu soruyla açalım,
26. ÂYETTE ELBİSE İÇİN NEDEN ENZELNÂ/İNDİRDİK İFADESİ KULLANILIYOR?
Kur’an inme, indirme anlamına gelen enzele kelimesini hakiki ve mecazi anlamıyla kullanıyor.
Hakiki anlamını yağmurun gökten yere inmesini anlatan âyetlerde görüyoruz.
Mecazi anlamı da Kur’an âyetlerinin inişini anlatan âyetlerde görüyoruz.
Kur’an her ne kadar, avamın anlayışını dikkate alarak kitap ile gökten inme arasında bağlantı kuran mecazi bir dil kullansa bile,371 Allah (cc) mekandan münezzeh olduğu için işin hakikatinde fiziki olarak yukarıdan aşağıya inme yoktur. İşin hakikatinde olan manevî bir iniştir.372
İnzal ile ilgili bu tespiti yaptıktan sonra başlıktaki sorunun cevabına geçelim.
Evet, elbise gökten inmemiştir ama özelde giyinmenin ölçüsünü belirleyen âyetler, genelde Allah’ın verdiği tüm nimetlerin kullanılması ile ilgili bütün ölçüler mecazi anlamda gökten inen vahiyle/Kur’an ile inmiştir.
Kur’an 26. âyeti bu şekilde anlamamız için bizim “bahşettik” anlamı verdiğimiz “enzalna/indirdik” kelimesini öne çıkararak şu mesajı veriyor:
Kâinatın/dünyanın ve insan bedeninin işleyişi için ölçüler koyan Allah, insan hayatı için de ölçüler koymuştur.
Kur’an bu ölçüleri verir,
Hz. Muhammed (sav), hayatı bu ölçülere göre inşa eder.
İman eden müminler de Kur’an ve sünnet üzerinden bu ölçülere tabi olarak yaşarlar.
Bu ölçüler yeme, içme, giyinme dahil hayatın içinde ne varsa onları kuşatır, hayatın her alanında Allah’ın razı olduğu tercihlerde rehberlik yapar.
TAKVA ELBİSESİ HAYATIN İÇİNDE NE VARSA ONU KUŞATAN BİR ELBİSEDİR
Kur’an hayatı dini ve dünyevi alan diye ikiye ayırmaz. Hayatın içinde Allah’ın verdiği nimetlerin kullanılmadığı hiçbir alan olmadığı için, Kur’an hayatın her alanı için ölçüler koyar.
İnsanın bedenine “küçük beden” hayata “büyük beden” dersek, takva elbisesi Allah’ın her iki beden üzerinde görmek istediği bir elbisedir.
Konuya böyle bakınca, takva hayatın içinde ne varsa onu kuşatan bir değer olarak karşımıza çıkar.
Takva elbisesi giyen bir müteahhid bina yaparken demirden çimentodan çalmaz.
Takva elbisesi giyen bir vali/kaymakam dere yatağında sel felaketlerine sebep olacak yapılaşmaya izin vermez.
Takva elbisesi giyen bir esnaf süte su katmaz…
Takva elbisesi giyen bir yönetici devletin imkanlarından yararlanmada akrabalarına, yandaşlarına öncelik vermez,
Takva elbisesi giyen bir Müslüman, müminler arasında birliği, beraberliği ve kardeşliği bozacak her türlü eylem ve söylemden uzak durur.
Takva elbisesi giyen bir insan el ayak, göz kulak gibi tüm nimetleri emanet olarak bilir, emanetleri veriliş amacı dışında kullanmaktan sakınır.
(26) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu âyet sana bana bütün insanlara şunu diyor: Allah yerden gökten size sayısız nimet verirken, her verdiği nimete “emanet” diyor; emanetlerin nasıl kullanılacağına dair ölçüler koyuyor.
Takva elbisesi bu ölçülerin sembolik adı oluyor.
Bu noktada kendine soracağın soru şu: Ben bu ölçülere uygun yaşıyor muyum? Allah’ın ölçüleri varken, onların karşısına kendi ölçülerimi koyuyor muyum?
Evet, nefse ağır gelse de soru bu.
27. ÂYETTE ÖNE ÇIKAN KONULAR
Âyette birbirini tamamlayan farklı konular var. Bu konuları alt başlıklar halinde ele alalım,
Ahiret Cennetine Girmek İstiyorsanız, Dünya Cennetinden Çıkmayacaksınız
Yukarıda 19. âyetin tefsirinde insanın üç cennetinden bahsetmiştik. Burada orada verdiğimiz bilgileri referans yapacağız.
Sembolik anlatımla ifade edersek, her insan bu dünyada adına saflık ve temizlik dediğimiz cennete doğar. Bu cennette ergenlik yaşına kadar yaklaşık 15 yıl kalır.
Bu cennetin insana mesajı şudur: “Hayatın boyunca bu cennetten çıkmadan yaşarsan, ahirette bu fani cennetin bakisi ile ödüllendirileceksin.”
Bu noktada Kur’an’da anlatılan Âdem ve Havva kıssasının en önemli mesajlarından biri şudur: Dünyada saflık ve temizlik cennetinden çıkmamak imkansız denilecek kadar zordur. Çünkü insan melek değildir. Her insan az-çok saflık ve temizlik cennetin sınırlarında olan yasak ağacın meyvesinden tadar ve kısa veya uzun süre sınır ihlalleri yapar. Burada önemli olan Âdem ve eşinin yaşadığı pişmanlığı yaşayarak tevbe etmektir.”
Bu mesajdaki sembolik dilden devam edersek; ahiretteki ebedi cennet ve cehennemin izdüşümü; fani cennet ve cehennem olarak dünyada vardır.
Âdem ve Havva kıssasındaki yasak ağaç fani cennet ile cehennem arasındaki sınırdır. Her insandan istenen içine doğduğu fani cennette yaşaması değildir. Bu gayreti göstermesidir.
Bu gayreti gösteren ve göstermeyen bütün insanlara 26. âyet şunu diyor: Şeytan saflık ve temizlik cennetinden atanız Âdem ve Havva’yı çıkardığı gibi sizi de çıkarmasın. Onun yaşadıklarından ders alın aynı hatayı yapmayın, yapmışsanız da yine onu örnek alarak hatada ısrar etmeyin tevbe edin.
Âyet, Mesajını “Sevâte” Kelimesi Üzerinden Veriyor
Bu âyette de önceki üç (20, 22, 26) âyette olduğu gibi “sevâte” kelimesi geçiyor.
Bu bilgiyi dikkate aldığımızda mesaj şu oluyor: Ey insanlar! Dünyadaki saflık ve temizlik cennetinden çıkmamak için, nefsin fücura meyleden tarafını kontrol etmeniz gerekiyor, bunun yolu da takva elbisesini giymekten o elbiseyi bir kişilik, karakter ve ahlak elbisesine dönüştürmekten geçiyor.
Şeytan İnsanları Görür mü?
27. âyet bu sorumuza “evet” cevabı veriyor ama bu görmenin sınırları hakkında bilgi vermiyor.
Bilgi verilmeyen alanlar;
Bu görme, her şeyi içine alıyor mu?
Bu görmenin sınırları var mı?
Bu görme, bütün cinlere ait bir özelik mi?
Yoksa sadece şeytan ve taifesine mahsus bir özellik mi?
Bu sorulara genel cevap verirsek, şunları diyebiliriz: Kur’an doğrudan bu görmenin sınırları hakkında bilgi vermese de dolaylı olarak veriyor. O bilgi şu: Yaratılan her varlığın sınırları vardır: başta ömrü olmak üzere görme, duyma, anlama gibi bütün özellikleri sınırlıdır.
Bu gerçeği kabul ettiğimizde bilgi verilmeyen alandaki sorulara cevap olarak şu tespitleri yapabiliriz.
Bu görme sınırlı bir görmedir.
Bu görme şeytan ve taifesi için geçerlidir.
Bu görme üzerinden şeytanın verebileceği zarar sadece ve sadece vesvese ile sınırlıdır.
Bu vesvese sadece ona dost olanlara zarar verebilir.
Bu vesveseden korunmak için giyilecek koruyucu elbisenin adı takva elbisedir.
(27) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Üzerinde takva elbisesi varken, şeytanın görmesinden korkma. Asıl korkman gereken şey: Bu elbiseyi çıkarıp ona dost olmak. Ona dost olmak istemiyorsan, okumaya devam.
(28) ŞEYTANA DOST OLMANIN ALAMETLERİ
Hani bir deyim var, “Körle yatan şaşı kalkar.” Şeytana dost olan da düşüncede, söylemde ve eylemde ona benzer.
28. âyet, Âdem-İblis kıssasının akışı içinde, ona benzemenin ilk örneklerini Mekkeli müşrikler üzerinden veriyor.
Şeytana benzemede öne çıkarılan noktalar şunlar:
Şeytan yaptığını yanlış olarak kabul etmiyor.
Şeytan yanlışta ısrar ediyor.
Şeytan “Sen beni saptırdın” diyerek hatasını (haşa) Allah’a fatura ediyor.
Ona dost olan Mekke müşrikleri,
Yaptıkları çirkin işleri çirkin olarak kabul etmiyorlar.
Yani yanlışı yanlış olarak görmedikleri için, yapmaya devam ediyorlar.
Devam ederken de dolaylı olarak şu gerekçeyi gösteriyorlar.
Yanlış olsaydı atalarımız yapmazdı,
Yanlış olsaydı, Allah bunu atalarımıza emretmezdi.
Böyle diyerek hatada ısrar ve hatayı Allah’a fatura etme noktasında şeytana benziyorlar.
Günümüze gelirsek soru şu: Şeytana dost olmanın alametleri nelerdir?
Cevap: Takva elbisesini üzerinden çıkarmak, onu sevindirecek şeyleri yapmak, yaparken de kendini kandırmak ve vicdanı susturmak için gerekçeler üretmek…
(28) ÂYETTE GEÇEN FAHŞA (FAHİŞE) KELİMESİNİN MESAJI
Âyette geçen fahşa kelimesi Türkçede kullandığımız fahiş fiyat ve fahişe kelimeleriyle aynı kökten geliyor. Kelimenin kök anlamında her türlü kötüde, yanlışta, çirkinlikte, günahta aşırı gitme anlamı var.
Bu âyetlerin indiği tarihi arka plana baktığımızda Kur’an’ın fahşa kelimesiyle anlattığı olay, Kâbe’nin müşrikler tarafından “Biz atalarımızdan böyle gördük.” diyerek, Kâbe’yi çıplak tavaf etmeleriydi. Bu konuya mealimizde 31. âyetin öncesinde değindik.
Kur’an, fahşa olarak ifade ettiği bu çirkin olayı öne çıkarak bütün zamanlara şunu diyor:
Şeytanla dost olmanın,
Şeytanın insanlara sağdan yaklaşmasının,
Bir insanın takva elbisesini giymemesinin sonuçlarını görün.
Özetlersek, bu âyetler takva elbisesinin önemine vurgu yapıyor.
29. ÂYETTE ÖNE ÇIKAN KONULAR
Bu âyette adalet, secde, ihlas, ibadet, dua, yaratılış ve ahiret kelimelerinin öne çıktığını görüyoruz.
Şimdi bu öne çıkan bu kelimelerin mesajlarına bakalım,
Adalet
Âyette geçen “Rabbim adaleti emretti.” cümlesini biraz açarak “Rabbim haksızlık yapmamayı, insan olmanın, Allah’a kul olmanın hakkını vermeyi emretti" şeklinde anlamak da mümkün.
Böyle anlarsak, bu âyetin bir öncesi ve bir sonrasıyla bağlantısı şöyle olur:
Bir öncesi: Yaptığınız çirkin davranışları Allah’ın emrettiğini söylemek, çok büyük bir yalandır, iftiradır ve haksızlıktır. Haddinizi bilin, kendinize gelin, Allah’a karşı haksızlık yapmayın.
Bir sonrası: Secde etmek Allah’ın emri karşısında itaat ederek tarafını seçmektir. İblis emre itaat etmeyerek tarafını seçti. Siz secde ederek tarafınızı seçin. Yaptığınız ibadetlerle Allah’ın sizin üzerinizdeki hakkını ödeme niyet ve gayretinizi ortaya koyun.373
Secde, ibadet, dua
Verdiği nimetlerin sayısız ve sınırsız olduğunu, ömrümüzün sınırlı olduğu düşündüğümüzde, Allah’ın bizim üzerimizdeki hakkı da sınırsızdır. Sınırlı bir ömürde bu hakkı ödemek imkansızdır.
Rabbimiz bunu bildiği hakkının ödenmesini değil, hakkının ödenme niyet ve gayretinin ortaya konmasını istemiştir.
İsterken de ibadetlerin insana vereceği 6 büyük faydanın ortaya çıkması, bu faydaların insanın kendini gerçekleştirmesine vesile olması için istemiştir.374
İhlas
Âyette bizim “has kılarak” anlamı verdiğimiz kelime âyetin Arapça metninde ihlas kelimesiyle aynı kökten gelen “muhlisîn” şeklinde geçiyor.
Aynı kelime bundan önceki sûre olan Sâd sûresinde “ihlaslı kulların hariç diğerlerini saptıracağım”375 âyeti içinde geçti.
29. âyetin içinde hem secde hem de muhlisin kelimesinin geçmesi şu mesajı veriyor: “Bu âyette verilen mesajlarının tamamını öncelikle Âdem-İblis kıssası ile birlikte değerlendirin.”
Öyle değerlendirdiğimizde “tarafınızı seçin”376 mesajı daha fazla öne çıkıyor.
Bu mesajla birlikte şu mesaj da öne çıkıyor: Tarafını seçmek yetmiyor, bulunduğun tarafta yaptığın her ibadeti saf, duru, riya ve şirkten arınmış tek niyetle yani ihlasla yapman gerekir. Çünkü, ihlas şeytandan gelecek vesveseler karşı jammer (sinyal kesici) görevi görür.
Yaratılış ve Ahiret
Âyetin son cümlesi hayatın başına ve sonuna dikkat çekere şu mesajı veriyor:
Hayatın başına bakın, yaratılışını ve yaratılış hikayenizdeki Âdem-İblis kıssası üzerinde düşünün ve tarafınızı seçin. Çünkü ahirtte sizi bekleyen son, dünyada seçtiğiniz tarafının sonucu olacak.
30. ÂYET KONUYU ÖZETLİYOR
Kur’an aşağıda gelecek 31. âyetle Âdem-İblis kıssasında yeni bir bölüm geçecek. 30. âyet o geçişten önce yukarıda anlatılanları özetliyor.
Âyette Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Hidâyet lütuftur, dalalet hak ediştir
Âyet şöyle değil: “Bir kısmı doğru yolu hak etti, bir kısmı da sapıklığı hak etti.”
Neden çünkü hidâyet hak ediş değildir. Hidâyet insanın niyetine şahitlik eden gayretini ibadetlerle/salih amellerle ortaya koymasının sonucunda Allah’ın lütfudur.377
İkinci Nokta: Sapma Şeytanı Dost Edinmenin Sonucudur
Bu sûrenin 16. Âyetinde şeytan insanları saptıracağına dair yemin etmişti. Allah (cc) 27. âyette şeytanın ancak iman etmeyerek onu dost edinenleri saptırabileceğine işaret etti.
Bu âyette de şu mesaj veriliyor: “Şeytanı dost edinme bir sebeptir, sapma bu sebebin sonucudur. Bütün zamanlarda benzer tercihleri yapanlar benzer sonuçları yaşarlar.”
Üçüncü Nokta: Şeytanı Dost Edinmenin Alametlerinden Biri
Âyetin son cümlesinde “Kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.” ifadesiyle şeytanı dost edinmenin alametlerinden birine dikkat çekiliyor.
Doğru yolda sanma iki şekilde oluyor.
Birinci şekle yukarıda 28. âyette “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk (üstelik) Allah da bize bunu emretti.” cümlesiyle işaret edildi.
Bir şeyi Allah’ın emrettiğini düşünen insanın kendini doğru yolda zannetmesi gâyet normal.
İkinci şekle gelince bu konuya da bu sûrenin 19. Âyetinin tefsirinde “Makul ve Mantıklı Açıklamaların Olmadığı Konular, Şeytanın En Çok Kullandığı Yollardan Biri Olabilir mi?” başlığı altında açıklamaya çalıştık.
İnsanlar yaptıklarının yanlış olduğuna dair makul bir gerekçe bulamayınca, kendilerinin doğru bir iş yaptıklarını zannedebiliyorlar.
(26-30) KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu âyetleri okumanın anlamanın ve yaşamanın göstergesi takva elbisesini bir kişilik, karakter ve ahlak elbisesine dönüştürmektir.
Burada kendine soracağın soru şu: Bu noktada ben hangi aşamadayım?
31-35 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Müşrikler bir cahiliye âdeti olarak, günaha girdikleri elbiseleriyle Kâbe’yi tavaf etmeyi doğru bulmuyor, tavaf sırasında elbiselerini çıkarıyorlardı. Ayrıca yine tavaf esnasında def’i hacet ihtiyaçları olmasın diye vücutlarına eziyet edecek kadar yemeden içmeden uzak duruyorlardı. Aşağıdaki âyet özelde bu konuya bakarken, genelde yeryüzünde namaz kılınan tüm zamanlara ve mekânlara bakıyor.)
31. Ey Âdemoğulları!Her mescide gelişinizde (güzel ve temiz elbiselerinizi giymenin yanında, kulluğunuzu güzelleştiren niyet, ciddiyet, samimiyet, ihlas ve takva gibi) ziynetlerinizi (de) takının. (Bu ziynetlerin yanında iktisadı ve kanaati de bir ahlak elbisesi olarak üzerinize giyerek) Yiyin, için fakat (harama yönelmek, ihtiyaçtan fazlasını tüketmek sûretiyle) israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri (verilen nimetleri, veriliş amacı dışında kullananları) sevmez.
(Allah’ın sevmediği bir başka şey de, önüne gelene haram-helal diyen kimselerdir.)
32. (Onlara) De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı (bitkilerden, hayvanlardan ve madenlerden elde edilen süsü) zîyneti ve temiz rızkıkim haram kılmış? (Bunlardan Kur’an ve sünnet ölçülerinde yararlanıldığı müddetçe kimse yasaklayamaz.” Sözlerine devamla) De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir (fakat imtihan sırrı gereği mü’min-kâfir herkesin istifadesine sunulmuştur. Fakat) kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlere tahsis edilecektir. Bilen bir topluluk için âyetleri, işte böyle açıklıyoruz.”
33. (Ey Resûlüm!) De ki: Rabbim ancak gizli ya da açık (bütün)yüz kızartıcı davranışları, günahın her türlüsünü, haksız yere (başkasının malına, canına ve özgürlük alanlarına)göz dikmeyi, hakkında(“Allah’tan başkasına ilahlık payesi verebilirsiniz” şeklinde)herhangi bir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmayı ve bilmediğiniz konularda (şu haramdır, bu helaldir gibi)Allah adına konuşmayı haram kılmıştır.
(Bu haramları işleyen toplumlar, dünyada olmasa bile âhirette bunun cezasını çekecekler. Fakat bunları yaptılar diye de hemen helak edilmeyecekler.)
34. Her (insanın bir eceli olduğu gibi her) ümmetin (her toplumun da Allah tarafından belirlenen) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.
35. Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim (onların örnekliğinde, Allah’ın razı olmadığı şeylerden) sakınır ve kendini ıslah ederse (bir gün ecel geldiğinde, dünya hayatı bittiğinde) onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
(31) KUR’AN’IN KİMLİK İNŞA ETMEDE KULLANDIĞI SIFATLAR: ÂDEMOĞULLARI…
İnsanlar “Sen kimsin?” sorusuna iki şekilde cevap verirler; isimleri ve sıfatları ile. İsimler Ali, Veli, Abraham, Maria olabilir. Sıfatlar doktor, avukat, öğretmen olabilir.
Daha önce ifade etmiştik,378 Kur’an şahıslardan daha çok sıfatları öne çıkaran, sıfatlar üzerinden de kimlik ve kişilik inşa eden bir kitaptır.
Bu inşada öne çıkan sıfatlar,
Yâ Benî Âdem/Âdemoğulları,
Yâ Eyyuhe-nnâs/Ey insanlar,
Yâ Eyyuhe-llezine âmenû/Ey iman edenler,
Bütün bu hitaplarda temel mesaj şudur: “Kim olduğunu yani kimliğini unutma.”
Bu genel ifadelerden sonra kimlik inşa eden bu sıfatların mesajlarına geçelim.
Âdemoğulları
Kur’an bu sıfatı 4’ü bu sûrede olmak üzere 6 defa kullanıyor. Onların 5’inde bu sıfatı bu kıssa bağlamında kullanıyor.
Bu kullanım üzerinden verilen mesajlara bakalım,
Birinci Mesaj: Ey insan! Yaratılışını hatırla. Seni yaratanı hatırla. Seni yaratanın meleklerin secdesi üzerinden sana verdiği değeri hatırla.
İkinci Mesaj: Ey insan! İblisi hatırla. Allah’ın emri karşısında, onun yaptığı tercihin sonuçlarını hatırla. Tercihleriyle onu dost edinenleri hatırla.
Üçüncü Mesaj: Ey insan! Yasak ağacı hatırla. Zaaflarını hatırla. O ağaç üzerinden verilen “tarafını seç” mesajını hatırla.
Dördüncü Mesaj: Ey insan! Aynı atadan gelmekle, insanlıkta bütün insanlarla kardeş olduğunu ve kardeş olmanın yüklediği sorumlulukları hatırla.
Yukarıdaki açıklamalarımız üzerinden bu mesajlar çoğaltılabilir.
Ey İnsanlar!
Bu sıfat Kur’an’da 23 âyette379 geçiyor geçiyor. İlkini bu sûrenin 158. âyetinde göreceğiz.
Bu sıfatı Âdemoğulları sıfatında anlatılanları da içine alacak şekilde çok geniş anlamlı düşünebiliriz.
Genel anlamda düşündüğümüzde, Kur’an bu sıfat üzerinden İslam’ın, Kur’an’ın ve son peygamberin mesajlarının evrensel olduğunu hatırlatarak şu mesajları öne çıkarıyor:
Her insan bu kitaptaki hitabın muhatabıdır.
Bu hitabın muhatabı olan her insan İslam evine davetlidir.
Bu davete icabet etmek akıl ve irade nimetini taşımanın hakkını vermektir.
Bu nimetlerin hakkını verin.
İlgili âyetler geldikçe bu mesajları detaylandıracağız.
Ey İman Edenler!
Bu hitap “Ya eyyuhe-llezine âmenû” şeklinde Kur’an’da 90 defa geçiyor. Bu hitabın muhatabı insanlar içinde iman edenler.
Bilinçli bir şekilde iman eden bir insanın, bu imanını ilan etmesi şu anlama gelir: “Ben Allah ile insan arasında bir sözleşme olan Kur’an’ı okudum, anladım ve iman ettim. Bu imanın bana yüklediği sorumlulukları biliyor, o sorumluluklarımı yerine getirmenin sözünü veriyorum.”
Bu anlamı dikkate aldığımızda Kur’an’da geçen, bütün “iman edin” hitapları “kim olduğunu hatırla, verdiğin sözü hatırla, neye iman ettiğini, o imanın gereği olarak neler yapman gerektiğini hatırla!” mesajıyla gelir.
Burada çok önemli bir noktaya dikkat çekeceğiz.
Kur’an’da “Ya eyyuhe-llezine âmenû” şeklinde geçen bu hitabının hemen hemen tamamı hicret sonrası Medine’de inen âyetlerde geçer.
Peki bunun mesajı nedir? Bunun mesajını ilk geçtiği yerlerden biri olan Hac sûresinin 77. Âyetinde vereceğiz.
KISA ÖZET BANA NE DİYOR?
Bu ve benzeri bütün sıfatların sana yüklediği sorumluluğu hatırla ve hatırlat.
31. ÂYETTE ÖNE ÇIKAN KONULAR
Allah’ın (cc) bir şeyi binlerce şeye vesile yapma özelliği var. Bu özelliği hem yaratılan hem de indirilen âyetlerde görüyoruz.
Yaratılan âyetlerde bir tohumun binler meyveye vesile olması şeklinde karşımıza çıkan bu özellik, indirilen âyetlerde, bir âyetin birçok manaya meyve olması şeklinde karşımıza çıkıyor.
Birçok âyette göreceğimiz bu özellik, 31. âyette de bütün zenginliği ile karşımıza çıkıyor. Bu zenginlik bize şunu diyor: Bu kitap insan idrakini aşan evrensel ve zaman üstü bir hitaptır.
Âyetteki zenginliğe işaret eden bu kısa girişten sonra âyette öne çıkan konulara geçelim.
Âyetin Yerele ve Evrensele Bakan Tarafı
Açıklamalı mealimizde âyetin yerele bakan tarafına işaret ettik.
Bu işaret vesilesiyle şunu bir kere daha ifade edelim, Kur’an’da her âyet yerele inmiştir. Yani 7. asırda dünyadan bir parça olan Mekke’ye inmiştir. Ama hiçbir âyet yerel değildir. Her âyetin genele yani evrensele bakan yanı vardır.
Yerele bakan yanında mescitten kastedilen Kâbe olurken,
Evrensele bakan tarafta mescit yeryüzü oluyor; yeryüzünde Allah’a secde edilen her yer mescit oluyor.
Yerele bakan tarafta Kâbe’yi çıplak tavaf ve tavaf esnasında kendini yemeden içmeden alıkoyma aşırılık olurken,
Evrensele bakan tarafta Allah’ın koyduğu ölçülere uymayan her şey aşırılık oluyor,
Bunları çoğaltabiliriz.
Çoğalttığımızda karşımıza şu gerçek çıkacak: Kur’an’da yerele inip, yerelle sınırlı kalan hiçbir âyet yoktur. Her âyet genele bakan yanı ile hem evrenseldir hem de zaman üstüdür.
Burada kapalı gibi görünen ifadeleri aşağıda açacağız.
Âdemoğulları
Âyetin başındaki “Yâ Benî Âdem/Ey Âdemoğulları” hitabı şu mesajı veriyor: Yereldeki ve evrenseldeki bütün insanlar Âdemoğullarıdır. O yüzden bir yerdekilere konuşurken, onların şahsında dünyanın her yerindeki Âdemoğullarına hitap ediliyor.
Mescit Neresi?
Secde edilen yer anlamına gelen mescit kelimesi secde kelimesiyle aynı kökten geliyor. Bu bilgiyi dikkate aldığımızda, Kur’an’ın secde kelimesine verdiği özel önemi de dikkate alamız gerekiyor. Bunu da dikkate aldığımızda iniş sırasında ilk sûre olan Alak sûresinin son âyetini ve Meleklerin Âdem’e secdesini hatırlayabiliriz.
Bunları hatırladığımızda
Secde Allah’a itaatin sembolü olur.
Secde tarafını seçmenin sembolü olur.
Böyle olduğunda insanın yaşadığı her yer mescit olur.
Bu ifadeleri açmaya devam edelim,
Ziynet Nedir?
Ziynet süs anlamına gelen bir kelime. Bu manasıyla bir şeyi güzelleştiren her şey o şeyin ziynetidir.
Ziynet maddi ve manevî olarak ikiye ayrılır.
İnsanın manevî bedeni: Bu noktada ziynet insanın kişiliğini, karakterini ve ahlakını güzelleştiren, ona değer katan her şeydir.
İnsanın maddi bedeni ve elbiseleri: Bu noktada ziynet insanın güzel görünmesine vesile olan her şeydir.
Birinciye içerideki ziynet dersek,
İkinci dışarıdaki, dış görünüşteki ziynet olur.
Bir Müslüman için içerideki ziynet asıl olandır. Bu ziynetin başında iman vardır. İman eden kişi için sahibi göründüğü her türlü ziynetin ortak adı emanettir. O yüzden ziynet sahibi her Müslüman, ziynetlerini göstermede emanetin sahibi olan Allah’ın koyduğu ölçülere uyar.
Bu ölçülere uyan bir insan,
“Hayat benimdir dilediğim gibi yaşarım” demez.
“Beden benimdir dilediğim gibi giyinirim” demez.
“Akıl benimdir dilediğim gibi kullanırım, param benimdir dilediğim gibi harcarım” da demez.
Kısaca kendine güzellik ve değer kazandıran maddi-manevî her ziyneti emanet bilir, emanet sahibinin koyduğu ölçülere riâyet eder.
Secde ile Birlikte Öne Çıkan Ziynet
31. âyette Âdemoğlu (insan) mescit/secde ve ziynet kelimeleri aynı cümlede geçiyor. Bu durumda ziynet için yukarıda yaptığımız genel tanımın içinden, özel bir tanımın öne çıkması gerekiyor. O tanımın adı ihsan şuurudur.
İhsan şuuru ibadetler üzerinden; özellikle de 5 vakit, içinde 80 secde olan namaz üzerinden kazanılan bir şuurdur. Namazın inanç dekorundaki var olma sebeplerinden biri de beş vakitte yaşanan Allah’ın huzurunda durma bilincini her vakte taşımaktır. Beş vakitte “Allah beni görüyor, yaptığım her şeyi biliyor” inancının her vakte taşınmasının adı ihsan şuurdur.
Allah’ın ölçülerinde bir Müslüman için bu şuur en güzel ziynettir. Bu ziynet diğer bütün ziynetlerde Allah’ın razı olduğu ölçüleri aktif hale getiren dinamik bir ziynettir.
İnanç dekorunda var olan iman, ibadet/namaz, secde, mescit gibi her şey bu şuuru/ziyneti kazandırmak için vardır.
İsraf Nedir?
İsraf, sınırı taşırma, haddi aşma ve boşa harcama gibi anlamlara geliyor. Bu anlam halk arasında genelde paranın, elektriğin ve suyun ihtiyaçtan fazla harcanması şeklinde anlaşıldığı için, eksik anlaşılıyor.
Bir Müslüman için israf hayatı kuşatan bir kavramdır. Hayatın içinde adı nimet olan ne varsa emanettir. Emanet olan her nimeti kullanmanın ölçüleri vardır. Bu ölçülerin dışına çıkmanın bu ölçüleri aşmanın adı israftır.
İsrafın zıddı dengedir. Dengenin diğer adı adalettir.
Bu tespiti yaptığımızda bu âyeti, bu sûrenin 29. âyetinde geçen “Allah adaleti emretti.” İfadesiyle birlikte okumak gerekir.
Öyle okuduğumuzda âyet şöyle anlaşılır: Yeme, içme dahil nefesten konuşmaya, yetenekten paraya kadar her nimeti kullanırken dengeli olun, ölçüyü/haddi aşmayın, israf yapmayın.
İsrafın Arkasındaki Sebep
Yukarıda ifade ettik önemine binaen bir kere daha ifade edelim. İsrafın arkasındaki en büyük sebep bizim bu tefsir çalışmasında baştan beri çokça vurgu yaptığımız emanet bilincinin olmayış. Bu bilinç olmadığında veya zayıf olduğunda, kişi “hayat benim” diyor, “benim” dediği hayatı dilediği gibi yaşamayı hakkı olarak görüyor.
Bu bilince sahip olan bir insan da sahibi göründüğü bütün nimetleri, komşudan alınan emanet gibi görüyor, emanet sahibinin koyduğu ölçülere riâyet ediyor.
Âyetin İç Bağlamındaki Uyum: Mescit, Ziynet, Yeme-İçme, İsraf
Yüzeysel bakınca, âyetin iç bağlamında uyum görünmüyor. Birbiriyle bağlantısı uzak konular yan yana gelmiş gibi zannediliyor.
Ama yukarıdaki açıklamalarla birlikte bakarsak karşımıza muhteşem bir uyum çıkıyor.
O uyumu şöyle ifade edebiliriz:
Mescit/secde/namaz bize ihsan şuuru kazandıracak,
İhsan şuuru bize Allah’ın huzurunda olma bilinci kazandıracak.
Bu bilinç bize emanet ahlakı kazandıracak.
Emanet ahlakı kazanmak başta yeme içme olmak üzere her türlü israftan bizi alıkoyacak.
Bize dengeli yaşama ahlakı kazandıracak.
Allah’ın Sevmesi Önemli mi?
Bu soruya “önemli” demek söylemdir, önemini Allah’ sevmediği ve razı olmadığı şeylerden uzak durarak fiili olarak göstermek eylemdir.
Söylemine eylemini şahit yapanlar için Allah’ı sevmenin çok güçlü bir gerekçesi ve mantığı vardır. O mantığı şöyle açıklayabiliriz;
Allah (cc) bütün nimetleri verendir.
O nimetler içinde, (anne-baba ve diğerleri gibi) en çok sevilenleri ve hava, su, güneş gibi en değerli olanları verendir.
Bütün bunların karşısında yapılan ibadetleri verdiği fani nimetlerin bakisini vermeye vesile edendir.
O yüzden de sevilenler içinde en fazla sevilmesi gerekendir.
Bu gerekçelerle Allah’ı seven insanlar için, dünyada korkulacak en büyük şey Allah’ın sevgisini kaybetmektir.
26. âyette öne çıkan “takva elbisesi” bu sevgiyi kaybetmek istemeyenlerin bir ömür boyu çıkarmama niyeti ile giydikleri manevî elbisenin adıdır.
Pijama ile Allah’ın Huzuruna Çıkılır mı?
Bu başlık alakasız gibi dursa da genelde halk arasında şöyle diyenlere rastlanabiliyor: “Müdürün, amirin, bakanın, başbakanın karşısına en temiz elbiseyle çıkıyorsan, Allah (cc) onların tamamının üstünde bir Amir’dir (emredendir). O zaman O’nun karşısına yatak kıyafetleriyle çıkmak doğru değildir.”
Dileyen amirin karşısına çıktığı elbiseyle Allah’ın huzuruna çıkabilir ama bunu bütün Müslümanlar için bağlayıcı bir standart olarak sunamaz. Çünkü Allah’ın ölçülerinde elbise için iki standart vardır. Biri avret yerlerinin örtülmesi, diğeri örten giysilerin temiz olması.
Onun dışında bir standart yoktur. Onun dışında bir standart koymak hayatın içinde ibadet yapmayı zorlaştırabilir.
Bu konuda şunların dikkate alınmasında fayda var.
Genelde insanların ev içinde ve ev dışında iki farklı durumları olur.
Ev içinde rahat giysiler tercih edilirken,
Ev dışında çalışılan yerlerin şartlarına uygun giyinme tercih edilir.
Çalışan kişiler zamanlarının yaklaşık 8 saatini ev dışında geçirirken geri kalan 16 saatin çoğunu evde geçirirler.
Bunları dikkate aldığımızda, hayatın evde geçen kısmına ev dışındaki prosedürü ve protokolü uygulamak, dinin kolaylaştırma ilkesiyle uyumlu olmaz.
O yüzden pijama dediğimiz tişört eşofman gibi giysiler, ev ortamının normalidir. Bu giysiler temiz olduktan sonra, onlarla ibadet yapmanın önünde bir engel yoktur.
(32) ÂYETTE GEÇEN İSTİFHAM-I İNKARİ ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
İstifham Arapça anlamak manasına gelen fhm kökünden, inkar ise kabul etmeme reddetme ve hoş görmeme anlamına gelen nkr kökünden geliyor.
Bu ifade, istenmeyen, hoş görülmeyen, onay verilmeyen bir şey hakkında düşündüren, öyle olmasının doğru olmadığını anlatmak için kullanılan bir yöntem oluyor. Bu yöntemde, soru, öğrenmek için değil, öğrenilmesi önemli olan bir noktaya dikkat çekmek için soruluyor.
32. âyette gördüğümüz bu yöntem, Kur’an’da sıkça kullanılan bir yöntem.380
Peki, burada hoş görülmeyen, reddedilen ve üzerinde düşünülmesi istenilen şeyin ne olduğuna aşağıdaki başlıkla devam edelim.
HARAM KILMA YETKİSİ SADECE ALLAH’A AİTTİR
Bu ve benzeri âyetler insanlarda tevhid inancını inşa sürecinin devamı olarak geliyor ve bir şeye haram veya helal deme yetkisinin kime ait olduğunu gösteriyor.
Mealimizde bu sûrenin 31. âyetinin açıklamalarında müşriklerin Kâbe’yi tavaf ederken yaptıkları yanlış uygulamalara dikkat çekmiştik. Kâbe’yi çıplak tavaf ediyor ve o esnada yemek yemiyor, su içmiyorlardı. Bunun gerekçesini de 28. âyette geçtiği şekliyle “Allah haram kıldı” diyerek açıklıyorlardı.
32. âyet bu ve benzeri yanlış uygulamalara dikkat çekmek için şu anlama gelecek bir soru soruyor; “Kimmiş o kendisini ilah yerine koyarak ‘bu haram şu helal’ diyen. 381 Çıksın ortaya!”
Kur’an bu yaklaşımla, içine birçok hurafenin, batıl inancın karıştığı geçmişi bir elekten geçiriyor. İlahi olan ile beşeri olanı ayırıyor. İlahi emir ve yasaklar üzerinden (ilk peygamberden son peygambere kadar devam eden) tevhid dinini yeniden inşa ediyor.
Biz bu tespiti yaptığımızda karşımıza şu çıkıyor:
İnsanlar Bir Şeye “Haram” Diyemez mi?
Biz bu konuya Tefsir Usulümüzde (32) Tevbe-Af Yasasında “İnsanların Koydukları Yasaklara da “Haram” Denir mi?” başlığı altında değindik ve denmemesi gerektiğine, denmesinin ortaya çıkardığı sorunlara işaret ettik. İlla bir şey denilecekse “haram” demek yerine “yasak” demenin uygun olduğunu ifade ettik. Gerekçeler için oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
32. ÂYETTE KULLANILAN DİL ÜZERİDEN VERİLEN MESAJ
32. âyettte Allah (cc) şöyle diyor: “…Bunlar (yani temiz rızıklar) dünya hayatında mü’minler içindir…”
Parantez içi açıklamaları dikkate almazsak âyet böyle diyor ama dünyada şu an sekiz milyara yakın insanın yaşadığını düşünür ve günümüz için konuşursak şu an altı milyardan fazla insan Kur’an ve sünnet ölçülerinde mümin olmadıkları halde Allah’ın yarattığı nimetlerden istifade ediyorlar.
Rakamlardan anlaşıldığı gibi fiili durum farklı. Bunu nasıl açıklayacağız?
Bir benzetme yaparsak şöyle bir örnek üzerinden anlayabiliriz,
Bir büyük alışveriş merkezi (AVM) var. Bu AVM’nin sahibi diyor ki, bu AVM’deki ürünler, bunların bedelini ödeyenler içindir, ödemeden alanlar sorumlu olacaklar.
Dünyayı da bu AVM gibi düşünebiliriz. Allah (cc) şöyle diyor: “Bu dünyadaki nimetler, bu nimetlerin manevî ücretini ödeyenler içindir…”
Gerisini üç nokta (…) koyarak anlamayı bize bırakıyor.
Âyete Kur’an bütünlüğünde baktığımızda şunu görüyoruz: Dünya imtihan dünyası olduğu için Allah (cc) Rahmân isminin gereği olarak nimetlerinden mümin-kafir herkesi yararlandırıyor.382 Nimetlerin manevî ücretini ödeyenleri cennet ile ödüllendirirken, ödemeyenleri cehennemle cezalandırıyor.
(33) HAZIRLIK AŞAMASINDAN SONRA SIRA HARAMLARA GELİYOR
A’râf sûresi 5. yılda inen sûrelerden biri. Kur’an’da “hrm” kökünden türetilen 83 kelimenin 39’u “harrame” haram kıldı “hurrime” haram kılındı şeklinde geliyor. Bu şekilde gelen kelimelerden ilkini 32. âyette görmüştük. Orada özne için “kim olabilir?” sorusu sorulmuştu.
33. âyette dolaylı olarak 32. âyetteki “kim” sorusuna, öznesi Allah olan harreme kelimesiyle dolaylı bir cevap veriliyor: “Eğer bir şeye haram denilecekse bu konuda yetki Allah’ındır. Allah’ın haram kıldığı şeyleri öğrenmek istiyorsanız, işte onlardan bazıları…”
Bu noktaya bir aşama dersek, Kur’an bu aşamaya kadar toplumu tevhid, ahiret ve ahlaki değerler noktasında gelecek âyetlere hazırladı.
Haram kılma böyle bir sürecin arkasından geliyor ve bunun üzerinden şu mesaj veriliyor: “‘Yap’ veya ‘yapma’ demeden önce, bireyi ve toplumu gelecek emirlere hazırlanmanız gerekir. ‘Yap’ veya ‘yapma’ emrini, bu konuda gerekli bilinci verdikten sonra verin.”
Bu Açıklamadan Sonra 33. Âyetteki Haram Kılınan Konulara Bakalım,
Fahşa: Bu kelime, Kur’an’da insan haysiyet ve onuruna yakışmayan, çok çirkin; yüz kızartıcı günahlar için kullanılıyor. Günah ve fahşa kelimelerinin aynı âyette geçmesini, günah içinde yüz kızartıcı olanların ayrıca ifade edilmesi şeklinde düşünebiliriz.
İsm: “Geri bırakmak, geride kalmak” anlamına gelen bu kelime Kur’an’da 35 defa geçiyor. Bu kelimeyi Kur’an, bilerek işlenen günahlar için kullanılıyor. Bu günaha “ism” denmesi, günahların insanların manevî olarak geri kalmalarına sebep olması nedeniyledir.
Bağy: İsyan, başkaldırma, saldırma, haddi aşma, zulmetme, Allah’a karşı gelme” gibi anlamlara gelen bu kelimeyi azmak, azgınlık anlamına gelen “tagâ” ve zulüm kelimesinin benzeri olarak düşünebiliriz.
Kur’an ölçülerinde Allah’a karşı “bağy” olarak isimlendirilen tüm söz ve davranışlar her durumda haram ama insanlara olan da bir istisna var. Kur’an o istisnayı “bigayr’il-hak/haksız yere” ifadesiyle öne çıkarıyor.
Bundan şunu anlıyoruz, haklı durumlarda, hak aramak için “bağy/başkaldırma” olabilir.
“Olabilir” derken çok ihtiyatlı davranıyoruz. Çünkü hem insanlık tarihinde hem de Müslümanların tarihinde bu kavramın çok ciddi suiistimallere sebep olduğunu gösteren çok sayıda örnek var.
O yüzden günümüz diliyle konuşursak, bağy kelimesinin günümüzde modern hukuktaki karşılığı “suç duyurusunda bulunmaktır, itirazdır, temyize gitmektir.”
Yani haksızlığa karşı hak ararken, haksızlık yapmamaktır. Hakkını haklı yollardan aramaktır.
Bu konuda aşağıdaki âyetlere ve o âyetlerde parantez arasında yaptığımız açıklamalara bakılabilir.
“Allah, haksızlığa uğrayan (normal yollardan seslerini duyuramayanlar, haklarında adil yargının tecelli etmesi için uğraşanlar) dışında (çirkin, kırıcı ve) kötü sözün (yeni kötülüklere sebep olacak şekilde) açıkça söylenmesini sevmez. (Onlar bütün sebeplerin bittiği yerde başka bir yol kalmamışsa ellerini açıp zalime veya zalimlere beddua383 edebilirler.)…”384
“Kim zulme uğradıktan sonra (kendini savunur, haksızlık yapmadan) hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur. (Fakat, duygusal ve fevri hareketlerden kaçınmayı, objektif ve orantılı olmayı gerektiren hak arama konusunda, bireysel olarak hak aramanın sınırları kamu otoritesi tarafından çizilmiştir. O sınırların dışındaki konularda, konunun bağımsız yargı tarafından çözülmesi gerekir.)”385
Delilsiz Konuşmak: Âyetin metninde delil manasına da gelen “sultan” kelimesi geçiyor ve âyetin ilgili bölümü zımnen şöyle diyor: Birini veya bir şeyi Allah’a ortak koşmanız için,
Allah’ın,
“Bu benim ortağım” demesi,
“Bu benim adıma konuşabilir” demesi,
“Bir ilah olarak Bana yapacağınız ibadetleri, bana göstereceğiniz hürmeti buna da gösterebilirsiniz” demesi gerekir.
Var mı bu ve benzeri konularda deliliniz? Bu konularda Allah hiç kimseye delil vermemiştir. Onun adına konuşma yetkisini -kendinden gelen vahyi duyurma şeklinde- sadece Peygamberlerine vermiştir. O yetki de Son Peygamberle sona ermiştir.
Allah Adına Konuşmak: Âyetin bu bölümü iki türlü anlamaya müsait.
Birinci anlamı mealimizde verdik. O anlamı biraz açalım.
Allah (cc) Kur’an’da kendi adına konuşmuş. Kur’an’daki her âyet Allah’ın kelamıdır. Allah’ın kelamını aynen olduğu gibi insanlara duyurmak, Allah adına konuşmak değildir.
Fakat. Burada çok önemli bir fakat var. Allah’ın âyetleri yanında, o âyetleri anlamaya çalışırken tefsircilerin, mealcilerin, âlimlerin, hocaların yorumları da var. Bu noktada yapılması gereken şudur: Önce Allah’ın âyetini vereceğiz, “Bu Allah’ın âyetidir” diyeceğiz. Sonra bir yorum yapılacaksa, onun beşeri bir yorum olduğunun altını çizeceğiz.
Biz yukarıda “Haram Kılma Yetkisi Sadece Allah’a Aittir” derken, bu noktaya dikkat çektik.
Allah bir şeye “haram” diyorsa, bu haramın arkasında sınırsız ilmiyle her şeyi gören bilen âlemlerin Rabbi Allah var.
Beşer bir şeye “haram” diyorsa, bu haramın arkasında ilmi sınırlı olan, bütünü değil parçayı gören ve yanılma ihtimali olan insan var.
O yüzden Allah’ın “yapma” dediklerine “haram” demek, insanların “yapma” dediklerine de “yasak” demek gerekir dedik.
Bu hassasiyet gösterilmediğinde,
İnsanların yasaklarını ifade edenler, “Allah adına konuşuyor” gibi anlaşılıyor, bunlara yapılan itiraz da Allah’a yapılan itirazmış gibi değerlendirilebiliyor. Bu konuda geçmişte ve günümüzde çok sayıda yanlış anlaşılma örnekleri ve buna bağlı birini kafir ilan etme anlamında “tekfir” örnekleri görmek mümkün.
Allah Hakkında Bilmediği Şeyleri Konuşmak: Bu anlam âyetin motamot çevirisinden çıkan anlam.
Eğer herhangi biri “Allah şöyledir, böyledir, bunları demiştir, şunları dememiştir” diyorsa, bunları da araştırıp, öğrenmeden, eksik ve yanlış bilgilere dayanarak söylüyorsa” o kişi hem Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemiş olur hem de Allah adına konuşmuş olur.
Bu nokta cehaletin dip yaptığı bir noktadır. Bu cehalet söylemdiklerini söyledi demek sûretiyele iftirayı da içine alan çok büyük bir günahtır.
O yüzden böylesi durumlardan kaçınmak için azami hassasiyet göstermek gerekir.
Biz meal çalışmamızda âyetlerin Arapça metnini ve bizim o metin üzerinden yaptığımız yorumları ayrı ayrı vererek bu hassasiyeti göstermeye çalıştık.
Tefsir çalışmamızda da benzer bir hassasiyeti göstermeye devam ediyoruz.
(33) AHLAK VE HUKUK MERKEZLİ BİR MEDENİYETİN TEMELLERİ ATILIYOR
Bu başlık “İniş sırasında 33. âyet ve benzeri âyetlerin fonksiyonu/görevi nedir?” şeklinde bir sorunun cevabı oluyor.
Bu âyetlerin merkezinde ahlak, hukuk ve doğru bilgi var. O nedenle bu âyete üç noktadan bakacağız.
Birinci Nokta Ahlak: Burada öne çıkardığımız ahlakın adı, tefsir çalışmasının başından beri çokça tekrar ettiğimiz emanet ahlakı.
Bu âyetlere bu ahlak penceresinden bakarsak şunu görüyoruz. Bütün nimetlerin sahibi olan; onları insanlara emanet olarak veren Allah (cc) 33. âyet üzerinden şunu diyor: Verdiğim hiçbir nimet sizin değil. O yüzden onları dilediğiniz gibi (fahşa, ism, bağy) günaha girmede kullanamazsınız. Kullanırsanız, bundan sorumlu olursunuz.
Burayı özetlersek, İslam dininde bütün yasakların arkasında “Senin olmayanı dilediğin gibi kullanamazsın, onlar için konulan ölçülere uyman gerekir.” mesajı vardır.
İkinci Nokta Hukuk: Âyette geçen fahşa, ism ve bağy kelimeleri bireye ve topluma şu iki mesajı veriyor: Ey insan! Hukukun üstünlüğünü kabul etmen ve buna bağlı olarak Allah’ın koyduğu ölçülere uyman gerekiyor. Onun verdiği nimetlerle O’nun yasakladığı işleri yapman doğru değil. O yüzden içinde yaşadığın toplumda insan haklarına uymak öncelikli görevlerin arasında yer alıyor.
Üçüncü Nokta Doğru Bilgi: Allah (cc) kendi zatı hakkında delilsiz, belgesiz konuşulmasını yasaklıyor ve zımnen şunu diyor: “Benim hakkımda bilgi verecekseniz, bu bilgi benim kitabımdan, benim âyetlerimden olacak. Hiçbir insan kendi görüşünü, yorumunu, düşüncesini bana aitmiş gibi sunamaz.”
Kur’an Allah’tan gelen bilginin paylaşılmasında delil, kanıt şartı koyarken, insanlar arasındaki bilgilerin/haberlerin paylaşılmasında da birtakım ölçüler koyuyor.386
(34) ÂYETTE ÖNE ÇIKAN ÜÇ KAVRAM: ÜMMET, ECEL, SAAT
Ümmet:İniş sırasından yaptığımız bir okumada ümmet kelimesi burada ilk kez karşımıza çıkıyor.
Sözlük anlamı, yönelmek, kastetmek, önde olmak gibi anlamlara gelen bu kelime Kur’an’da genelde az-veya çok insan topluluklarını anlatmak için kullanıyor. Bunun yanında Kur’an bu ifadeyi hayvan topluluklarını anlatmak387 için de kullanıyor.
Ümmet kelimesi bu âyette en geniş manasıyla karşımıza çıkıyor. Bu âyeti dikkate aldığımızda yaratılan her şeyin bir ömür süresi/eceli var. Bu durumda eceli olan her varlık grubu/türü/cinsi ümmet oluyor.
Ecel:Her varlık türü için Allah’ın takdir ettiği ömür süresidir. Her varlığın eceline genel olarak baktığımızda onlara takdir edilen süreyi biliriz ama özel olarak bilemeyiz.
Mesela,
Fillerin ortalama ömrü 60-70 yıl diyebiliriz ama şu filin ömrü yıl, ay, gün, dakika, saniye olarak şu kadar diyemeyiz.
İnsanların ortalama ömrü 60-70 yıl diyebiliriz am şu insanın ömrü yıl, ay, gün, dakika, saniye olarak şu kadar diyemeyiz.
Saat:Kur’an bu kelimeyi genelde eceli olan her varlığın, ecelinin geleceği “ân”ı anlatmak için kullanılır. Kur’an’da 48 yerde geçen bu ifadenin 40 tanesi kıyamet “ân”ını anlatmak için kullanılır.388
Bu bilgileri dikkate aldığımızda genel olarak Kur’an’da saat kavramı takdir edilen ecelin/ömrün bitiş “ân”ını anlatmak için kullanılıyor diyebiliriz.
(34, 35) ÜÇ KAVRAM ÜZERİNDEN SONUÇ EĞİTİMİNE GEÇİŞ.
36-58 arası âyetlerde ahiret; cennet-cehennem üzerinden sonuç eğitimi verilecek. 34. ve 35. âyetler bu noktada köprü vazifesi yapıyor.
34. âyet üzerinden insanlara şu mesaj veriliyor: Ey insanlar! Eceli olan her ümmet gibi sizin de eceliniz var. Sizin de yaşayacağınız bir son var. Bu sonun arkasından bir hesap günü gelecek.
O hesap gününde korku ve üzüntü yaşamak istemiyorsanız, Peygamberlerin örnekliğinde kendinizi ıslah etmek ve Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınma gayretini ortaya koymanız gerekiyor.
36-45 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
36. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı (“Bunlar geçmişin masalları” diyerek) büyüklenenler var ya, işte (ecel geldiğinde asıl korkması gereken onlardır. Bu tercihlerinin bir sonucu olarak) onlar cehennem halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklardır.
37. (Neden ebedi olarak orada kalacaklar? Çünkü) Allah adına (şu helal bu haram diyerek) yalan uydurandan ya da (kibirlenerek) O’nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim olabilir? (Bu yaptıkları yanlarına kalmayacak. Kader isimli) Kitaptaki payları (olan ömür süresi bitecek. Herkese ulaşan ecel) onlara (da) ulaşacak. Nihâyet (o süre bittiğinde) canlarını almak üzere ölüm melekleri yanlarına geldiklerinde, onlara “Allah’ın peşi sıra taptığınız (kendilerinden yardım umduğunuz) putlar hani nerede?” diye soracaklar. (Bu soru üzerine onlar: “Şimdi büyük bir pişmanlık yaşıyoruz. Onları ilah sandık. Allah’ın yanında onlara yalvardık. Şefaatlerini beklerken, şimdi) “Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp gittiler” derler. Bu sözleriyle hakikati inkâr ettiklerine (son nefeste) kendileri şahitlik edecekler.
38. Allah (bunlara karşı) şöyle der: “Sizden önce gelip geçmiş (sizinle benzer günahlar işlemiş) cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin” (Bu emir üzerine) Her cehenneme giren topluluk (telaşlanır. Dünyada kendi yanında gördüğü) yoldaşına (kendini saptırdığı için) lânet okur. Sonunda hepsi bir araya gelince sonrakiler, kendilerinden öncekiler için “Ey Rabbimiz, (bunlar lokomotif oldu, biz de vagon olduk) bizi bunlar yoldan çıkardı, onun için bunlara bir kat daha fazla cehennem azabı çektir” derler. Allah da onlara (doğru söylüyorsunuz ama şunu da unutmayın, siz de onlardan az suçlu değilsiniz. Çünkü size verilen aklı kullanmadınız. Size gönderilen kitaplara ve peygamberlere kulak vermediniz. Sizi saptıranlara engel olmak yerine, onları körü körüne taklit ettiniz. İşte bu yüzden) “Her birinizin azabı ikiye katlanmıştır ama (bu üçe de dörde de katlanabilir çünkü başkalarına kötü örnek olmanız sebebiyle nicelerinin sizden etkilenip kötülüğe yöneldiğini) bilmiyorsunuz.” diyecek.
39. (Karşılıklı suçlamalar devam eder. Bu sefer) Öncekiler sonrakilere, “Sizin (bugün burada) bize karşı (sizi aklayacak) bir üstünlüğünüz yok! (Dünyada bize uyarken, bize uymanın nimetlerinden tadarken iyidi.) O halde yaptıklarınıza karşılık azabı (da bizimle birlikte) tadın” derler.
40. (Ey öncekiler ve sonrakiler! Boşa tartışmayın!) Bizim âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün (rahmet) kapıları açılmayacak ve onlar (hiçbir şekilde ümitlenmesinler) deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremeyecekler. (Nasıl devenin iğne deliğinden geçmesi imkânsızsa, onların da cennete girmesi imkânsızdır. Onların yeri ebedi cehennemdir.) İşte biz suçluları böyle cezalandırırız.
41. (Cehennemde)Onlar için (hazırlanan koğuşların konforuna bir bakalım; altlarında) cehennem ateşinden bir döşek, üstlerinde de (yorgan gibi onları saran) ateşten örtüler var. (Varın diğer tarafları siz hayal edin...) İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
42. (Ama) İman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlara gelince (onların imtihanı zordur. Fakat imtihan ne kadar zor olursa olsun, yasa gereğince) biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla (bir) yük (bir sorumluluk) yüklemeyiz. (Sorumluluklarını külfet değil, nimet bilenler , o nimetlerin hakkını verenler var ya) İşte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
43. (Onları cennete koyarken) Kalplerindeki (hased, öfke) kin ve kıskançlık adına ne varsa hepsini söküp atmışızdır. (Böylece her türlü kötü duygudan arınmış olarak cennete girerler. Orada) Ayaklarının altında ırmaklar akar. Onlar (orada ellerini açar ve şükür makamında) şöyle derler; (“Bir lütuf olan) Hidâyetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah’a hamdolsun! (Eğer) Allah bizi doğru yola iletmeseydi (biz) kendiliğimizden doğru yolu asla bulamazdık. (İşte şimdi, gözlerimizle görüyoruz) Rabbimizin elçileri (dünyada bize) gerçeği getirmişler.” (Bu güzel sözlerin ardından Allah tarafından) Onlara: “İşte size (vaad olunan) cennet; yapmış olduğunuz (salih) amellere karşılık ona vâris kılındınız. (Ölünce kendinize vâris olmanız, dünyada yaptığınız bütün iyiliklerin semerelerine cennette sahip olmanız ne güzel!) diye seslenilir.
44. Cennetlikler, cehennemliklere
seslenerek, “Biz Rabbimizin (dünyada) bize vaad ettiklerini
(şimdi burada) gerçekleşmiş bulduk, siz de Rabbinizin (dünyada
inkâr ettiğiniz) size yönelik vaadlerini gerçekleşmiş buldunuz
mu?” derler. Cehennemlikler (büyük bir üzüntü ve pişmanlıkla,
“maalesef) “evet” derler. Bu sırada aralarında bir çağrıcı
(melek, cehennemliklere karşı) şöyle seslenir, “Allah’ın lâneti
(insanları O’nun yolundan saptıran) zalimlerin üzerine
olsun.”
45. (Meleğe “Onlar bu laneti hak edecek ne
yaptı?” diye sorulduğunda, melek şöyle der:) “Onlar (dünyada
insanları hem) Allahyolundan alıkoyan (hem de) o yolu, eğri
büğrü göstermek isteyenlerdir. (Kendileri sapmakla kalmadı,
başkalarının sapmaları için de ellerinden geleni yaptılar.
Üstelik) Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.”
GEÇMİŞ VE GELECEK ARASINDA VERİLEN SONUÇ EĞİTİMİ
Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasası için Kur’an’ın hemen hemen her sayfasında karşımıza çıkan bir yasa demiştik.
A’râf sûresi, âyet sayısı olarak Kur’an’ın en uzun 3. sûresi. Bu sûrenin geneline baktığımızda sûre baştan sona geçmiş ve gelecek üzerinden sonuç eğitimi veriyor.
Buraya kadar olan bölümü özetlersek,
10-25 arası âyetlerde Âdem-İblis kıssası üzerinden insanlık tarihinin en başına gittik. Bu âyetler insana hem zaaflarını hem de o zaafları onun aleyhinde kullanmak için hazır bekleyen şeytanı tanıttı.
26-34 arası âyetler, bu âyetlerin indiği zaman diliminde, Mekke müşrik toplumunun fotoğrafını verdi. Onların geleneği din yapmaları, atalar dinine inanmaları örnekler üzerinden anlatıldı.
36-50 arası âyetlerde ahiret üzerinden geleceğe dönük sonuç eğitimi verilecek.
51-58 arası âyetlerde ilk muhataplar üzerinden yapılan genel hitabın ardından tekrar 59. âyet ve sonrasında tekrar altı peygamberin kıssası ile geçmişe dönük sonuç eğitimine geçilecek.
Sonuç Eğitimi Yasasında da dikkat çektiğimiz gibi, 21. asırda Kur’an okuyan her insanın, Kur’an okurken, onu bugün, şimdi, şuan kendine hitap eden bir kitap olduğunu bilmesi, o bilinçle okuması gerekir.389
Öyle okunduğunda Kur’an’daki geçmiş ve gelecek zaman, onu şimdiki zamanda okuyan insanı bir pres içine alır ve şu mesajı verir: Bugün tercih yaparken, geçmişten ders al, o tercihin gelecekteki sonuçlarını düşün ve tercihini öyle yap.
Özetlersek, insanın yaşadığı her an şimdiki zamandır. Bu bilinçle Kur’an okuyanlar şimdiki zamanda, geçmişten ders alarak geleceği inşa ederler.
Geleceğimizi Allah’ın razı olacağı şekilde inşa etme niyeti ile bu bölümdeki âyetlerin tefsirine başlayalım.
36-45 ARASI ÂYETLERDE ÖNE ÇIKAN NOKTALAR
36. âyetten başlayan, ahirete yönelik sonuç eğitimi 49. âyette kadar çok yoğun bir şekilde devam ediyor.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an hem geçmişe hem de geleceğe dönük anlattığı her şeyi, onu okuyan muhataba mesaj vermek için anlatır. Öncelik bu olduğu için, anlatılan yerin/zamanın detaylarından daha çok, muhatap olan insana verilen mesajları öne çıkarır.
Bu âyetlerde de çok yoğun bir şekilde bunu göreceğiz. Önceki açıklamalarımızı hatırlatan bu kısa hatırlatmadan sonra âyetlerde öne çıkan noktalara geçebiliriz.
(36) CEHENNEME GİRME GEREKÇESİ
Bu âyette cehenneme girmenin iki gerekçesi öne çıkıyor. Yalanlama ve büyüklenme,
Bu âyeti, bugün okuyan bir Müslüman olarak iki türlü okuyabiliriz
Birinci okuma bizden uzak bir okuma:
Bu âyette kastedilen müşrikler. Onlar Peygamber Efendimize (haşa) “Kendine ait olan sözleri Allah’ın sözleriymiş gibi anlattığı için yalancı” diyerek yalanlıyorlardı. Bu yalanlamanın arkasında kibir/büyüklenme vardı. Bunun sonucu olarak kendileri yukarıda, bu âyetlere iman eden müminleri aşağıda basit ayak takımı olarak görüyorlardı.
İkinci okuma bize yakın, bize dokunan bir okuma:
Bu okumada âyetleri kavli olarak yalanlama yok ama âyetlerin gereğini tam olarak yapma da yok.
Bu okumada yüzeysel bir şekilde Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna iman var ama o imanın pratiği yok.
Böyle “yok”lar dolaylı bir şekilde âyetleri ciddiye almamayı, onlara önem vermemeyi gösteriyor.
Bu iki okumadan birincinin mesajı şu: Birinciler cehennemin halkı olacaklar. İkincilerin de şu âyetlere kulak vermeleri gerekir:
“Ey iman (sahibi olduğunu iddia) edenler! Allah’a, Peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba (gerçek anlamda, tahkiki imanla yeniden) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününüinkâr ederse,derin bir sapıklığa düşmüş olur.”390
“Ey iman edenler! (Sizi seven, sevgisini verdiği nimetlerle size gösteren) Allah’akarşı gelmekten (razı olmadığı şeyleri yapmaktan) nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve (madem her insan gibi öleceksiniz, o zaman) sizancak (teslimiyeti hayat tarzı yapan) Müslümanlar olarak ölün.391
Ara Bilgi: “Bu Âyetler Kafirlere Hitap Ediyor” Der Geçebilirdik
Bizim şöyle bir iddiamız var: “Kur’an’daki bütün âyetler, onu okuyan Müslüman nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın ona hitap ediyor gibi okunabilir.”
Zaman zaman bu iddiamızı âyetler üzerinden örneklendiriyoruz. 36. Âyette de bu örneklemelerden birini yaptık.
Sonuç: Gerekli olan temel eğitimler alındıktan sonra, insan Kur’an’daki her âyeti nefsine hitap ediyor gibi okuyabilir.392
(37) DAHA ZALİM OLANLAR KİM?
Kur’an bu âyet üzerinden
28. âyette geçen “Çirkin işleri bize Allah emretti.”
33. âyette geçen “Allah adına, kendini O’nun yerine koyarak veya O’nun tarafından yetkilendirilmiş gibi yapılan haddi aşmalara” bir gönderme yapıyor.
Kur’an müşriklerin bu yaptıklarına “iftira” diyor. 37. âyette bu iftirayı sıradan bir zulüm olarak tanımlamıyor; çok büyük daha büyük bir zulüm olarak tanımlıyor.
Bu âyette geçen zalim ve zulüm kelimelerinin hakkın, hukukun ve doğrunun karşısında yapılan her türlü yanlışı içine aldığını bir kere hatırlayalım. Bunu hatırladığımızda, Allah’ın makamı en yüce, en büyük makam olunca ona karşı yapılan iftira en büyük zulüm olarak adlandırılıyor.
Peki, bütün bunlar bize ne diyor? “Allah’ın dini, O’nun kitabı hakkında konuşurken, mutlaka ilahi olan ve beşeri olan ayrımı yapın. Beşeri yorumlara güç kazandırmak için onları Allah böyle diyor, bunlar Allah’ın emri şeklinde sunmayın.”
(37) ÖLÜM MELEKLERİ ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Bu âyeti 34. âyette ecele yapılan vurgu ile birlikte okumak gerekir. Ecel üzerinden Allah’ın takdir ettiği süre bittiğinde ölüm melekleri gelecek ve emaneti alacaklar.
Kur’an’da, ölüm meleklerinin gelişinden bahsedilir.393
O bahislerin, ilkini bu âyette görüyoruz. 37. âyet bundan sonraki âyetlerde geçen cehennem konuşmalarına zemin hazırlıyor.
Verilen mesaj şu: Dünyada Allah ile insan arasına giren, kendisine tapılan, kendisine inanılan, insanı Allah yolundan saptıran hiçbir şeyin ahirette faydası olmayacak. Ölüm meleği gelmeden, vahyin mesajına kulak verin.
(38) CİNLER AYRINTISI ÜZERİNDEN AKLA GELEN SORU: ATEŞ, ATEŞİ YAKAR MI?
Bu sûresinin tefsirine başlarken, sûrenin başında “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” başlığı altında cinler âlemi için insanlar âleminin ikizi olduğunu, benzer bir ortamda imtihan edildiğini söylemiştik.
Bu âyette imtihan salonlarımız ayrı olsa bile, ceza çekenlerin aynı yerde ceza çekeceğini anlıyoruz. Bunu anladığımızda akla şöyle bir soru geliyor: Ateşten yaratılan cinleri ateş yakar mı?
Bu konuda ilk bileceğimiz şeylerden biri şu: Allah (cc) “İnsanı topraktan yarattım.” diyor. Ama hiçbirimiz toprak gibi bir bedene sahip değiliz. Bedenimiz kemik, kas, et, yağ ve sıvılardan oluşuyor. Biri yüzümüze hızlı bir şekilde toprak attığında, topraktan yaratılmamıza rağmen atılan toprağın verdiği acıyı bedenimizde hissediyoruz.
Cinlerin ateşten yaratılmasını benzer bir şekilde düşünebiliriz. Öyle düşündüğümüzde, “kesin böyledir” demedikten sonra şöyle bir tespit yapabiliriz:
“Evet, onlar ateşten yaratılmıştır ama sonrasında Allah onlara acıyı hissedebilecek bir beden yapısı vermiştir.”
(38) ÂYETTEKİ KARDEŞ AYRINTISI
38. âyette bizim yoldaş manası verdiğimiz kelimenin aslı kardeş anlamında “uhteha”
Kur’an bu kelimeyi mecazi manada kullanıyor. Kelimenin hakiki manasında kardeş demek, “aynısı çok ayrısı az” demek. Yani aynı anneden doğmadan başlayarak birçok aynı ile bir birine bağlanan insanlara kardeş diyoruz.
Kur’an bu kelimemin mecazi anlamını öne çıkararak şu mesajı veriyor: “Dünyada aynı yoldan gitmekle, aynı düşünceye sahip olmakla, aynı yanlışları yapmakla kardeş gibi yakın olduğunuz insanlarla aynı yerde buluşacaksınız. O yüzden bugün kimlerle beraberseniz, yarın ahirette onlarla beraber olma ihtimaliniz yüksek.”
(38, 39) ÂYETLERİN UYANLAR VE UYULANLAR ÜZERİNDEN VERDİĞİ MESAJ
Biz, âyetin Arapça metnine bağlı kalarak sonrakiler ve öncekiler olarak çevirdiğimiz ifadeye Kur’an bütünlüğünde baktığımızda394 benzer âyetlerde,
Öncekiler yerine önderler, uyulanlar, tabi olunanlar,
Sonraki yerine arkadan gidenler, uyanlar ve tabi olanlar ifadelerini görüyoruz.
Bu âyetleri birlikte düşündüğümüzde verilen mesajlardan biri şu: Dünyada kendinize kardeş gibi yakın görüp arkasından gittiğiniz kişiler ahirette lanet edeceğiniz kişiler olabilir. O yüzden dünyada, sınıf arkadaşınızdan hayat arkadaşınızdan, dava arkadaşınızdan başlayarak bütün arkadaş, önder, lider seçimlerinde dikkatli olun. Şahıslara bağlanmayın, bağlılıklarınızı duygusal temellere oturtmayın, bütün bağlanmalarınızda Kur’an’ı ve sünneti ölçü yapın.
(40, 41) CEHENNEMİN DEKORUNDA DÖŞEK VE ÖRTÜ ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
40. âyetin açıklamasını mealin üzerinde yaptık. Kur’an o günkü Mekke insanın kullandığı mecaz ve deyimler üzerinden mesaj veriyor.
40. âyette göğün kapıları mecazi bir anlatım oluyor. Bu mecaz üzerinden şu mesaj veriliyor: Cehenneme girdiğinizde ilk arayacağınız şey Allah’ın rahmeti olacak. Dünyada Allah’ın rahmetine sevmekle, itaatle, kullukla karşılık vermeyenler, o rahmeti orada bulamayacaklar. Bulmanın imkansız olduğu da deve ve iğne deliği benzetmesi üzerinden anlatılıyor.
41. âyette cehennemin dekoru anlatılıyor. Bu dekorda yatak, döşek, örtü kelimeleri kullanılıyor. Benzer âyetlerle395 birlikte düşündüğümüzde yatak, dünyada rahatım bozulur, huzurum kaçar endişesiyle kişiyi Allah yolundan alıkoyan her şeyin sembolü oluyor.
Bu sembol üzerinden Allah’ın Kur’an ve ezan üzerinden yaptığı davete, sırf rahatları bozulmasın diye icabet etmeyenlere şu mesaj veriliyor: Dünyada size Allah’ı unutturan dekorun karşılığı, cehennemde size acı çektiren bir dekor olacak.
Bu mesajı alanlar sabah namazında yatakla ezan arasında kaldıklarında, dünyada yatmayı tercih etmenin ahiretteki sonuçlarını tahmin edebiliyorlar.
(42) İSLAM’IN DAVETİNE GELMEMENİN HİÇBİR HAKLI GEREKÇESİ YOK
Bu âyet üzerinden yapacağımız değerlendirmeler bu sûrenin 12. âyetinin tefsirinde “İblis Neden Secde Etmedi? Haklı Bir Gerekçe Yok.” başlığı altında yaptığımız değerlendirmelerin devamı olacak.
İniş sırasından yaptığımız okumada Kur’an’da bu âyetle birlikte altı âyette396 benzer kelimelerle geçen şu ifadeler karşımıza çıkıyor: “Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla (bir) yük (bir sorumluluk) yüklemeyiz.”
Bu âyet İslam dinin temel ilkelerinden birini ortaya koyuyor.
Bu ilke şu mesajı veriyor: Allah’ın insanları davet ettiği dine gelmemede ve bu dinin gereklerini yerine getirme konusunda hiçbir insanın hiçbir haklı mazereti olamaz. Neden? Çükü insanları yaratan da yarattığı insanları İslam dinine davet eden de Allah’tır.
Basit bir misal verirsek, Allah insanı 80 kilo ağırlıkta yaratıp da ona 580 kilo kaldırmak zorundasın diyen bir ilah değildir. Ona teklif edilen ağırlık, gücüyle, kapasitesiyle, imkanları ile doğru orantılıdır.
Âyette adına “yük” denilen görevlere bakarsak, karşımıza iki ayrı pratik/uygulama çıkıyor.
Bunlardan birincisi Allah’a karşı olan görevler; bunlara ibadet diyoruz. Bunlardan her gün yapılması gereken namaz insanın günde bir saatini alıyor. Bunlardan ikincisi halka karşı olan görevler, bunlara hukuk ve ahlak diyoruz.
Birinci görev ikinci görevin kalitesini ve ölçülerini belirliyor. Birinci görevin en sık uygulanan pratiği olan namaz müminlere ikinci görev için şu talimatı veriyor: Günde beş vakit ibadette yaşadığınız Allah’ın huzurda olma bilincini, her vakte taşımanız, hayatın içinde her hadise karşısında bu bilinçle durmanız hedefiniz olsun.
Âyetteki yük, bu hedef oluyor: Bu yük insanı geliştiren, ona kendini gerçekleştirme imkanı sunan, Allah’ın rızasını ve o rızayı kazananlara verilen cennet ödülünü kazandıran bir yüktür.
Bu yükü dünyadaki yüklerle kıyaslarsak, günde 8 saat çalışıp ayda 8 bin dolar kazanmayı çok çok makul gören bir insan için,
Allah’ın rızasını ve cenneti kazanma yolunda günde bir saat ibadetle meşgul olmak, sonrasında ibadetin kazandırdığı emanet, doğruluk, dürüstlük ve adalet ahlakı ile yaşamak hem makuldür hem de çok zor bir görev değildir.
(43) KİN VE KISKANÇLIK ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJ
Bu konuya birkaç noktadan yaklaşabiliriz.
Birinci Nokta:Önce kinin tarifini yapalım. Kin: Birinin birine karşı içinde nefret, düşmanlık ve intikam duygularına sahip olması olarak tarif edilir.
Kin duygusu, insandaki birçok duygu gibi, kullanıldığı duruma göre olumlu veya olumsuz olarak değişir.
Âyette kin manasını verdiğimiz kelimenin Arapçası “gill.” Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’an’da 16 defa geçer. Kelimenin kök anlamında bağlama, bağlanma ve bağlandığı şeyi bir demir halka gibi boynuna397 geçirme gibi anlamlar var.
Bu anlamları dikkate aldığımızda kin, insanın elini kolunu bağlayan, onu esir alan, onu intikam almaya iten duygunun adı oluyor.
Bu âyeti bağlam ile (16. âyet ile) birlikte okursak, burada bahsedilen kin olumsuz anlamda, şeytanın Âdem’in şahsında insan nesline karşı beslediği intikam ve düşmanlık duygusunun adı oluyor.
Kin’in olumlu şekline de kısaca değinirsek, bir insanın hak arama mücadelesinde, kendisine karşı haksızlık yapan insanlara karşı öfke, nefret ve düşmanlık beslemesi insan olmanın gereğidir. Bu noktada kişi intikam almada yasal yolları kullanıyorsa, yargı ve hukuk üzerinden intikam alıyorsa, intikam alırken haddi (yasal sınırları) aşmıyorsa içindeki kin duygusunu doğru yerde, doğru şekilde kullanmış olur.
İkinci Nokta:Âyet bize cennetin dekoru hakkında hem bilgi veriyor hem de o bilgi üzerinden mesaj veriyor.
Bilgi şu:Nefis taşıyan her insan artı (takva) eksi (fücur) iki kutuplu bir varlık. Cennete girerken eksi tarafındaki bütün duygular sıfırlanacak. Başta kin olmak üzere onun benzeri ne kadar kötü duygu varsa onların hepsi dışarıda kalacak.
Mesaj şu:Sizden istenen nefsin fücura/eksiye bakan taraflarını dünya sıfırlamanız ve melek olmanız değildir. Sizden istenen bunları kontrol etmeniz, bunların mahkumu değil hakimi olmanız, bunları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmanızdır.
(43) “BİZ CENNETİ HAK ETMEDİK, O BİR LÜTUFTUR”
Âyet dolaylı olarak, -bilinçli bir secdenin hayata ahlak olarak yansımış hali olan- tevazu ahlakını öne çıkarırken, cennete girenlerde bu ahlakın baskın olacağına da işaret etmiş oluyor.
Bu ahlaka sahip olan müminler cennete girdiklerinde, “Yaptığımız ibadetlerin sonucunda burayı hak ettik. Allah’ta hakkımızı verdi.” demiyorlar.
Denen şu: “Biz niyet ettik, gayretimizi niyetimize şahit yaptık, Allah da bize hidâyet denilen hediyeyi lütfetti. O’nun vahyin rehberliğinde, Peygamberlerin örnekliğinde doğru yolu göstermesi olmasaydı, biz doğru yolu asla bulamazdık.”
(43) KENDİ MİRASINA VARİS OLMAK
Normalde dünya hayatında miras varis işleri şöyle olur. Miras bırakan kişiye muris denir, onun bıraktığı mirası paylaşan kişilere de varis denir.
Kur’an burada çok ilginç bir dil kullanarak insana şu mesajı veriyor: Ey insan! Dünyada bıraktığın maddi manevî her şey senin mirasın olacak, ahirette o mirasın varisi sen olacaksın. Dünyada cennete girmene vesile olacak bir hayat yaşadıysan sen cennetin varisi olacaksın, tersi olmuşsa, tersine varis olacaksın. Neye varis olmak istiyorsan, öyle yaşa.398
(44, 45) CENNET VE CEHENNEMDEKİ KONUŞMALARIN DÜNYAYA MESAJI
44. ve 45. âyetler 43. âyetin devamI olarak geliyor. Kendilerine dünyada vaad edilen cenneti ahirette bulan müminler, cehennemliklere soruyorlar “Biz bize vaad edileni bulduk, siz de size vaad edilenleri buldunuz mu?”
Bu konuşmalar dünyadaki konuşmaların ahirete yansımasıdır. Cehenneme gidenler, dünyada kendilerine Allah’ın vaatlerini hatırlatanlara her seferinde “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaadler ne zaman gerçekleşecek?”399 diyorlardı.
Vaat konusuna bu bütünlük içinde bakarsak, âyetin mesajı şu oluyor:
Allah’ın dünyada mümin-kafir bütün insanlara yaptığı bütün vaatler ahirette gerçekleşecektir.
Özellikle o kafirler içinde ahireti inkar eden, insanları Allah yolundan alıkoymak isteyenlere yönelik olanlar da kesinlikle gerçekleşecektir.
46-53 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
46. Cennet halkıyla, cehennem halkı arasında bir sur vardır. (Bu surun) A’râf (denilen yüksek burçları üzerinden bakınca, her iki tarafın halkı da görünmektedir. Bu burçların) üzerinde her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Çok arzulamalarına rağmen cennete giremeyen bu kişiler, (simalarından tanıdıkları) cennet halkına “Selam sizlere” diye seslenirler.
47. (Bu kişilerin) Gözleri (bir ara) cehennem halkından yana çevrilince, “Ey Rabbimiz! (Ne olur) Bizi (oraya girmeyi hak etmiş olan) zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!” derler.
48. A’râf ehli simalarından tanıdıkları kişilere seslenerek derler ki: (“Uyarılara aldırmadınız. Şimdi cehennemdesiniz.) Ne (sayısal) çokluğunuz (ne güvendiğiniz mallarınız ve ordularınız) ne de taslamakta olduğunuz büyüklük (bugün) size hiçbir yarar sağlamadı.
49. Sizin (dünyadayken) “Allah (adına ahkam keserek “Allah) bunları (lütuf ve) rahmetine erdirmez” diye yemin ettikleriniz bunlar mı? (Siz onları hor ve hakir görüyor, sürekli aşağılıyordunuz ama Allah onlara yüce mevkiler lütfetti. Şimdi onlar ebedi cennetteler.” Bu konuşmalardan sonra, A’râf ehli umduklarına nail olur ve onlara şöyle denilir:) “Haydi, girin cennete. (Bugün artık) Size (hiçbir) korku yok. Siz (bundan sonra) üzülecek de değilsiniz”
50. (Bu konuşmaların ardından) Cehennemlikler (uzaktan, yalvaran bir dille) cennetliklere seslenirler: (“Ne olur) Bize biraz su ya da Allah’ın size sunduğu yiyeceklerden biraz bir şeyler ikram ediniz?” (Bu istekleri duyan) Cennetlikler ise (“Yapacak bir şey yok!) Allah bu nimetleri kâfirlere haram kıldı” derler.
51. (Bu arada Allah gerekçeyi açıklar)Onlar dinlerini (ciddiye almayıp) oyun ve eğlence haline getirmişlerdi. Dünya hayatı da (nefse hoş gelen tarafları ile) onları aldatmıştı. (Bu aldanışla) Onlar bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkar edip durdularsa, Biz de bugün onları (cehenneme atıp) unutacağız. (Yalvarıp yakarışlarını duymayacağız. Orada acılarıyla başbaşa bırakacağız.)
52. (Bu yaşananlar, onlar için bir sürpriz olmadı.) Biz (dünyadayken) onlara, iman edecek bir topluma yol gösterici ve rahmet olarak (sağlam ve güvenilir) bilgiye dayalı, ayrıntılı açıklamalar yaptığımız bir kitap göndermiştik.
53. Ama onlar (âyetlerimizi bilerek inkâr ettiler. Peki,) Onlar (Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanmak için) onun haber verdiği (kıyâmet, âhiret, cennet-cehennem gibi) olayların gerçekleşmesini mi bekliyorlar? (Şunu iyi bilin ki) Onun haberleri gerçekleştiği gün, (çok geç olacak) vaktiyle bunları unutmuş olanlar (pişmanlık ve çaresizlik içinde) şöyle diyecekler: “Gerçekten Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirmişlerdi (ama biz onları ciddiye almadık. Onları yok sayarak, unutarak yaşadık. Keşke o gün iman etseydik.) Acaba burada (dünyada arkalarından gittiğimiz sözde ilahlardan) bize şefaat edecek birisi bulunur mu? Yahut (dünyaya) geri gönderilsek de, yaptıklarımızın tersini yapabilsek? (Onların bütün beklentileri boşa çıktı.) Onlar (dünyada yaptıkları yanlış tercihlerle) kendilerini yazık ettiler. Uydurdukları (sözde ilahlar) da onlardan uzaklaşıp ortadan kayboldular.
(46-49) “ARAF EHLİ” ÜZERİNDEN VERİLEN SONUÇ EĞİTİMİ: TARAFINIZI SEÇİN!
Dünya imtihan dünyasıdır. Bu dünyadaki imtihanın konusu tarafını seçmektir.
Her insanın önünde iki taraf vardır:
Yaratan Rabbin adıyla okuyanların tarafı,
Yaratan Rabbin adıyla okumayanların tarafı,
Rabbin adıyla okuyanların tarafı, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün peygamberler ve iman edenlerle temsil edilirken,
Rabbin adıyla okumayanların tarafı başta şeytan olmak üzere Firavun, Nemrut, Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi iman etmeyenlerle temsil edilir,
Tarafını seçmek imtihan dünyasının temel konusu olduğu gibi, Kur’an’ın da temel konusudur. Kur’an’da geçmişe yönelik bütün âyetlerde tarafını seçenlerin hikayesi anlatıldığı gibi, geleceğe yönelik bütün âyetlerde de doğru ve yanlış tarafı bekleyen son anlatılır.
İmtihan dünyasında tarafını seçenlerin yanında, bir de tarafını netleştiremeyenler vardır.
“Kur’an’ın bu kişilere yönelik mesajı var mıdır?” şeklinde gelebilecek bir sorunun cevabı “A’râf ehli” üzerinden verilebilir.
Biz bu bölümde bu cevaba yoğunlaşacağız,
A’râf Ehlinin Mesajı
A’râf ehlinin mesajını anlamak için âyetleri iki şekilde okuyabiliriz.
Ahiret sahnesine bakan tarafıyla okuma: Bu okumayı mealini verdiğimiz âyetlerde, parantez arası açıklamalarla yaptık.
Dünya sahnesine bakan tarafıyla okuma: O okumayı da şimdi burada yapacağız.
46. âyet: Dünyada Kur’an’ın/İslam’ın davetini duymuş, duyduklarından yola çıkarak bir insanı cennete ve cehenneme götürecek alametleri öğrenmiş insanlar var. Bu insanlar içlerinde bir kararsızlık yaşıyorlar. Çok istemelerine rağmen bir türlü, bir insanı cennete götürecek alametleri üzerinde taşıyan insanların yanında yer alamıyorlar. Yolda gördüklerinde onlara selam veriyorlar ama bir türlü “biz de sizin yanınızdayız, yolunuzdayız” diyemiyorlar.
47. âyet: Yavaş yavaş bu kararsız ruh halinden çıkma yönünde adım atıyorlar. İlk adımları kavli dua oluyor. “Ey Rabbimiz! Bize şu zalimler topluluğundan uzak durmayı nasip eyle!”
48. 49. âyet: Bu duanın arkasında duruyorlar. Dünyadayken bir insanı cennete götürecek alametleri üzerinde taşıyan insanların yanında yer alıyorlar. Bu duruşlarındaki kararlılığı da bir insanı cehenneme götürecek alametleri üzerinde taşıyan insanlara yaptıkları açık ve net konuşma üzerinden gösteriyorlar. Dünyada ki bu kararlılık, “Haydi girin cennete!” hitabını duymaya vesile oluyor
A’râf ehliyle ilgili âyetleri böyle okuduğumuzda, âyetlerin bize mesajı şu oluyor: Ahirette ortada kalmak istemiyorsanız, dünyada tarafınızı seçin.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir:
Bu âyetleri neden böyle anladınız?
Bu âyetler, Kur’an’da çok farklı anlaşılan âyetler listesinde ilk sıralarda yer alıyorlar. Bu âyetler hakkında tefsirlerde, birbirine yakın 12 farklı rivâyet görmek mümkün.400
Biz tefsirimizde izlediğimiz yöntem gereği okuyucuyu teknik detaylar boğmuyoruz. Temel ve çerçeve bilgileri verdikten sonra okuyucunun âyetin ona verdiği mesajla karşı karşıya geleceği bir yöntem izliyoruz.
Burada da onu yaptık.
Bu âyetler hakkında yaptığımız bu yoruma kesin doğrudur demiyoruz. “Bu âyetleri böyle de anlamak mümkün” diyoruz.
(50-53) DÜNYADA TARAFINI SEÇMEYENLERİN, AHİRETTE CEHENNEME GİTME GEREKÇELERİ
50-53 arası âyetlerde cehenneme gidenlerin oraya gitme gerekçelerini görüyoruz. O gerekçeler üzerinden bir kere daha sonuç eğitimi veriliyor. Sonuç eğitiminde öne çıkan mesajlardan biri de şu oluyor: Mahşerde hesap gününde büyük mahkemede yargılanıp cehenneme gidenlerin haklarında verilen hükmün gerekçeli kararını okuyunuz. Sonra ölmeden önce kendi nefsinizi hesaba çekiniz. Benzer tercihleriniz varsa, benzer sonuçları yaşama ihtimaliniz yüksek olur.
Bu mesajın ayrıntılarını âyetler üzerinden ayrıntılı olarak gösterelim.
(50) Gerekçeleri uzakta arama
Bu âyette iki defa ashab kelimesi geçiyor. Arapça shb kökünden türetilen bu kelime türevleriyle birlikte Kur’an’da 97 defa geçiyor. Birkaçı hariç neredeyse tamamı ashab formunda geliyor.
Bu kelimenin kök anlamında “bir şeye, ondan ayrılmayacak kadar yakın olma” manası vardır. Arkadaş anlamına gelen ve tekili sahabi, çoğulu Ashab olan kelime de bu kökten gelir.
Kur’an bu kelimeyi bu âyette olduğu gibi ashabu’l-cennet ve ashabu’l-nar formunda kullanıyor. Hem bu âyette hem de diğer âyetlerde bu formda gelen bu kelimenin bütün insanlara verdiği öncelikli mesajlardan biri şu: Bu dünyada ayrılamam, vazgeçemem, bırakamam ve terk edemem dediğiniz şeyler ahirette sizin nereye gideceğinizi belirleyecek. Dünyada yakın olduğunuz her şeye karşı duruşunuz, ahirette karşınıza ya cennet nimeti ya da cehennem azabı olarak çıkacak.401
(50) “Kafirlere Haram” İfadesi Üzerinden Verilen Mesaj
Bu sûrenin 32. âyetinde şöyle bir ifade geçmişti: “De ki: “Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir (fakat imtihan sırrı gereği mü’min-kâfir herkesin istifadesine sunulmuştur. Fakat) kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlere tahsis edilecektir.”
Bu âyeti, o âyetin devam olarak okursak cehennemlik olanlara verilen mesaj şu olur: Dünyada Allah’ın “haramdır, günahtır” diyerek yasakladığı şeylerden uzak durmadığınız için, Allah’ın cennetliklere verdiği nimetler burada size ebediyen haramdır.
(51) Dinlerini Oyun Eğlence Haline Getirmişlerdi
Bu konuya geçmeden önce şu soruyu soralım, “Müşriklerin bir dini var mıydı?” Var olduğunu bu âyetten öğreniyoruz. Peki bu din nasıldı?
Mekke müşrikleri, Hz. İbrahim’i ataları olarak kabul ediyor, ona gelen dini tahrif olmuş şekliyle yaşıyorlardı. Bu dinde, aslından uzaklaşmış şekliyle Allah ve ahiret inancı vardı. Yine bu dinde aslından uzaklaşmış olarak namaz, oruç, hac ve umre ve kurban kesme gibi ibadetler de vardı. Ama bu din, din olmaktan çıkmıştı.
51. âyet dinin din olmaktan çıkmasını, dinin ciddiyetinin, insanlar üzerindeki ağırlığının kaybolmasını oyun ve eğlence kelimeleri anlatıyor. Âyetin devamında, din din olmaktan çıkarsa sonuçları ne olur sorusunun cevabı veriliyor.
Din din olmaktan çıkarsa,
Dünya hayatı insanı aldatır.
İnsanlar ahireti hesap gününü ve bunları hatırlatan âyetleri unutur.
Bu unutmaların sonucunda mecazi olarak Allah da onları unutur.
Burada şu soru akla gelebilir?
Allah Unutur mu?
Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında bu tür âyetler hakkında genel bilgiler verdik. Burada onun devamı olarak şunları ifade edebiliriz.
Biz insanlar sınırlıyız ama bizi muhatap alan Allah (cc) sınırsız özelikleri olan, bizim için gözle görülmesi, akılla tam olarak idrak edilmesi imkansız olan bir ilah.
O yüzden Allah (cc) kendi zatına ait fiillerini (tavırlarını) bizim sınırlı dünyamızdan, bizim anlayabileceğimiz örnekler üzerinden anlatıyor.
Mecazi olarak kullanılan unutma kelimesinin hakiki manası üzerinden bize şu mesaj veriliyor: “Dünyada Allah’ı unutarak, yok sayarak yaşayanlar, cehenneme girdiklerinde yok sayılacaklar. Onların oradaki (bağışlanma, yardım gibi) hiçbir istekleri dikkate alınmayacak. Ne haliniz varsa görün denilecek.”
(52, 53) Âyetlerin Kısa Mesajları
Cehenneme girenlerin gerekçelerine işaret edildikten sonra bu âyetlerde müşriklerin vahiy karşısında sergiledikleri davranışlardan ve cehennem gibi bir sonla karşılaştıklarında verdikleri ilk tepkilerden bahsediliyor.
Bu konulara kısa kısa değinelim,
Gönderilen kitap üzerinden şu mesaj veriliyor:İnkar için hiçbir haklı gerekçeleri yoktu. Her şey onlara ayrıntılı bir şekilde açıklandı.
Yaptıkları hataları itiraf edecekler: Bu itirafın ardından bir şefaatçi arayacaklar ama bulamayacaklar.
Dünyaya dönmeyi isteyecekler: Aradıkları şefaatçiyi bulamayınca bu sefer dünyaya tekrar dönmeyi isteyecekler, bu istekleri de kabul edilemeyecek.
Bütün bunlar üzerinden verilen mesaj: Ey insan! Seni cehenneme götürecek ne varsa, iş işten geçmeden onları bırak. Onlar seni terk etmeden sen onları terk et. Allah’ın razı olduğu bir hayatla ahirete gitmek niyetin, hedefin ve gayretin olsun.
ARA BİLGİ: Tevil Kavramı
İniş sırasından yaptığımız bir okumada tevil kavramı ilk kez 53. âyette karşımıza çıkıyor. Bu kavram hakkında Açıklamalı Mealimizde (s. 46) gereken açıklamayı yaptık. Oraya bakılabilir.
54-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
54. (Âhirette bu sonuçları yaşamak istemeyenler dünyada şu âyetlere kulak versin;) Şüphesiz (sizi ve sizin istifadenize sunulan her şeyi terbiye eden) Rabbiniz Allah’tır. O gökleri ve yeri (tedricilik yasasına göre, her biri çok uzun süren evrelere işaret eden) altı günde yarattı, sonra (mutlak egemenlik ve hâkimiyetinin sembolü olan) Arşa istivâ etti.402 O gündüzü sürekli kovalayan geceyi, gündüzün üzerine örter. Güneş, ay (dünya) ve (tüm) yıldızlar O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Dikkat edin! (Bütün bunlar şu gerçeğin şahididir:) Yaratma ve (yaratılan her şeye) emretme (hükmetme ve onları varlık gayesine uygun hareket ettirme güç ve kudreti) yalnızca O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah yücelerin yücesidir.
55. (Yüceler yücesi olan) Rabbinize (karşı, sonsuz acz ve fakrınızı bilerek, tevazu elbisesini giyerek) yalvara yakara ve gizlice (için için) dua edin. (Eğer böyle yapmaz da, bağıra çağıra dua ederseniz veya “Ben bana yeterim” der hiç dua etmezseniz, iyi bilin ki) O, haddi aşanları sevmez.
(Siz haddinizi aşmadan, duanın âdap ve erkanına uyarak duaya devam edin.)
56. Yeryüzünde (yaşadığınız bu beldede, yanlış giden şeyler, vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde bir gün düzelecek. İşler düzelmeden önce nasıl Allah’tan yardım istiyorsanız, işler) düzeltildikten sonra (başarıyı kendinizden bilerek, falan filan olmasaydı bu işler düzelmezdi gibi sözlerle haddinizi aşarak) orada bozgunculuk yapmayın. (Sevgisini ve liyakatinizi kaybetmekten) Korkarak ve (rahmetini) umarak O’na dua (etmeye devam) edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti (iyilik edenlere, ihsan şuuruyla yaşayan ve dua eden) muhsinlere çok yakındır.
57. Rüzgârlarırahmetinin (tecellisi olan yağmurların) önünde müjdeci olarak gönderen O’dur. O Rüzgârlar ağır bulutları yüklenince, o bulutları (bitkisi kuru, toprağı) ölü (gibi olan) bir beldeye sevk ederiz. Oraya suyu indirir ve onunla türlü türlü (bitkilerden, farklı farklı) meyveler çıkarırız. (Peygamberler de O’nun rahmetinin müjdesidir. Peygamberler bulut olur, vahiy yağmur olur, iman edenler de o vahiyle sulanan zeminin meyveleri olur.) İşte (Biz maddî-manevî) ölüleri de böyle diriltiriz. Herhalde bundan ibret alırsınız.
58. Rabbinin izniyle (inen su vesilesiyle) güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise (ne kadar yağmur yağarsa yağsın çalı, diken gibi cılız ve) faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. (Vahiy suyunun indiği yerler de böyledir. Oradan İbrahim, Musa, Muhammed gibi güzeller güzeli manevî bitkiler çıktığı gibi, nemrut, firavun ve Ebû Cehil gibi kötüler kötüsü de çıkar) İşte Biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle (birden fazla anlam katmanları olan örneklerle) açıklıyoruz.
(54) BU TÜR ÂYETLERİN GENEL MESAJI
“Göklerin ve yerin yaratılmasından, onların terbiye edilmesinden bahseden âyetlere “yaratılan âyetler” diyoruz. Bu âyetler bağlam ile ilgili olarak öncesine ve sonrasına şu mesajı: “Yaratılan âyetler indirilen âyetlerin doğruluğuna şahididir.403 İndirilen âyetleri okurken, imkansız gibi görünen her şeyin gökleri ve yeri yaratan kudret için mümkün olduğunu bilin ve öyle iman edin.”
54. âyet hakkında bu genel girişten sonra, alt başlıklarla devam edelim
Bu Âyetler 21. Asırda İnseydi Bu Âyetlerin İçeriği Değişir miydi?
Eğer Kur’an bir hidâyet kitabı olmasa, bir bilim ve teknoloji kitabı olsaydı, ilk insandan kıyamete kadar bütün insanların bulacakları ve bilecekleri şeylerden bahsedebilirdi.
Aksini düşünmeye Aklın İşleyiş Yasaları izin vermiyor. Neden? Çünkü, insan aklı bir bütünü, bütün parçaları ile bilen, üreten ve ortaya koyan birinin (Allah’ın) ona ait her şeyi bildiğini de kabul eder.
Bu tespitten sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek şunları diyebiliriz.
Kur’an bir hidâyet kitabıdır. Onun önceliği insanın aklıyla bulamayacağı Allah-insan ilişkisine ait (iman, ibadet, ahlak) gibi temel bilgileri vermektir.
Bu nedenle insan-tabiat/kâinat ilişkisine yönelik âyetler hakkında bilgileri bu âyette olduğu gibi genel verecek, ayrıntıları öğrenmeyi de dünya evinde yaşayan bilim insanlarına ev ödevi olarak verecekti.
O yüzden, Kur’an bu asırda inseydi bu ve benzeri âyetlerin içeriklerinin çok fazla değişmeyeceğini düşünüyoruz. Tabi en doğrusunu Allah bilir.
Terbiye Yasasının İşleyişi Üzerinden Bilim İnsanlarına Verilen Ev Ödevi
Allah’ın Rab ismi hem âyetin başında hem de sonunda geçiyor. Âyet bu haliyle şu mesajı veriyor: Yaratılan her şeyden ilk başından en sonuna kadar; alt sınırdan üst sınırına terbiye edilir. Bu kâinatta yaratılan ama terbiye, tekamül ve tedricilik yasası dışında kalan hiçbir şey yoktur.
Âyet bu genel mesajı verdikten sonra ayrıntılara geçiyor.
İlk olarak bilim insanlarının yaklaşık 14 milyar yıl olarak tahmin ettikleri yaratılış sürecini 6 evre olarak ifade ediyor. Bu altı evrenin detaylarını öğrenmeyi bilim insanlarına ev ödevi olarak veriyor.
Ardından “musahharat”404 kelimesiyle güneşin ayın ve yıldızların terbiyesinden bahsediyor. Bununla da kalmıyor terbiyenin bir örneğini gece gündüz üzerinden anlatıyor. Bu terbiyenin detayları öğrenmeyi de yine bilim insanlarına ev ödevi olarak veriyor.
Altı Çizilen Kelimeler: Yaratma ve Emretme
Âyetin akışında sona doğru şu cümle geliyor: “Dikkat edin! Yaratma ve emretme yalnızca O’na mahsustur.”
Bu âyetin verdiği mesajlardan ikisi şu:
Birinci Mesaj: Yaratılan her şeyi yoktan yaratmada bütün insanların aciz kalması şahittir ki, Allah’tan başka ilah yoktur.
İkinci Mesaj: Bu mesaj âyetteki emir kelimesi üzerinden veriliyor. Sembolik dille söylersek, Allah (cc) yarattığı her varlığa, “Varlık âleminde niçin yaratıldıysan o görevini yerine getirmeni emrediyorum.” diyor. Bu emir, her varlığın fıtratının gereğini yapmasıyla aktif hale geliyor.
Bu kelimeler üzerinden bilim insanlarına şu ödev veriliyor: Yaratılan varlıkların fıtratını; varlık gayesini ne kadar iyi bilirseniz onlardan istifadeniz o nispette çok olur.
Terbiye ve Bereket Arasındaki İlişki
Âyetin son cümlesinde bereket kelimesiyle aynı kökten gelen tebâreke kelimesi geçiyor. Terbiye edilen her şey Allah’ın yüceler yücesi olmasına şahitlik ettiği için mealimizde bu manayı verdik.
Bu cümleyi biraz açalım.
Bereketi, azın çok olması, “bir”in “bin” olması olarak tanımlarsak. Allah (cc) bu kâinatta her “bir”e “bin” olma potansiyeli vermiştir.
Mesela,
Kâinatın, başlangıçta “bir” gaz bulutu iken, bu hale gelmesi,
Her spermin başlangıçta “bir” hücre iken, sonrasında canlı vücudunda trilyonlara ulaşması,
Her tohum ve çekirdeğin başlangıçta “bir” iken, sonrasında binler meyve vermesi…
Bu örnekler, Allah’ın yaratılan her şeyi bereketlendirmesi ile yüceler yücesi olduğuna şahitlik ediyor.
Âyetin Son Cümlesi Üzerinden Verilen Mesaj
Âyetin son cümlesi şöyle: Âlemlerin Rabbi olan (yaratılan her şeyi varlık gayesine uygun olarak terbiye eden) Allah yücelerin yücesidir.
Bu cümle şu mesajı veriyor: Ey insan! Allah’ın yüceliğinde sınır yoktur. Yüceliğinde sınır olmayan Allah (cc) sınırları olan dünyanda sana da yücelme kapılar açmıştır. Eğer sana emanet olarak verilen nefsini terbiye edersen, Kur’an rehberliğinde, Peygamber Efendimizin (sav) örnekliğinde varlık gayene uygun olarak yaşama niyet ve gayretini ortaya koyabilirsen, örnek bir Müslüman olarak çevrendekilere maddi-manevî faydalar verebilirsen, sen de yücelebilir sen de hayatını bereketlendirebilirsin.
(55) DUANIN ADABI
Yukarıda 51. âyette müşriklerin dinlerinden bahsetmiştik. Bu dinde aslından uzaklaşmış şekilde bir Allah inancı vardı. Bu nedenle o gün Mekke Arap toplumunda dua konusu bilinen bir şeydi. Bilinmeyen ise onun Kur’an ve sünnet ölçülerindeki adabıydı.405
Bu tarihi arka planı dikkate aldığımızda bu ve benzeri âyetler duanın adabını öğreten âyetlerden oluyor.
Bu âyeti 54. âyeti dikkate alarak okursak karşımıza şöyle bir mesaj çıkıyor,
Dua Ederken Allah’ın Yasalarını Dikkate Alın
54. âyette Allah’ın Yaratma, Terbiye ve Tekamül Yasaları öne çıktı. Kâinatta olan her faaliyet bu yasalara göre oluyor. Bu durumda yapılan duaların bu yasalar dikkate alınarak yapılması, duanın kabulünde önemli bir vesile oluyor.
Tefsir Usulümüzde (28) Dua Yasasında bu konuyu geniş olarak anlattığımız için bu konuyu oraya havale ediyoruz.
(56) DÜZELENİN BOZULMAMA GARANTİSİ YOK
İmtihan dünyasında hayat yolu dediğimiz yol dümdüz bir yol değil. Bu yolun inişleri çıkışları, virajları, çukurları ve tümsekleri var. İyi olan bir şeyin yarın da iyi olacağının garantisi olmadığı gibi, kötü olan bir şeyin hep öyle kalacağının da garantisi yok.
Buna Allah’ın evrene koyduğu yasa dersek, bu yasanın işleyişini şu âyette görüyoruz.
“Eğer siz (Uhud’da acı ve elem veren) bir yara aldıysanız, şüphesiz o (müşrik) topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (Biz) bu (zafer ve yenilgi, hüzün ve sevinç içeren) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Kimi zaman yukarıdakiler aşağıya iner, kimi zaman da aşağıdakiler yukarıya çıkar.) Allah, sizden iman edenleri (münafıklardan, niyeti şehadet olanla, ganimet olanı birbirinden) ayırt etmek (bir de) aranızdan (tevhid davası uğruna canını ortaya koyan) örnek şahsiyetler çıkarmak için böyle yapar. Allah (küfrü imana tercih eden) zalimleri sevmez.”406
Bütün bu bilgileri dikkate aldığımızda A’râf sûresinin 56. Âyetini, bir uyarı mesajı olarak okumak mümkün.
Bu uyarıyı fert ve toplum planında şöyle okuyabiliriz: Bugün manevî yönüyle bozuk bir toplumda yaşıyorsunuz. Bugün bozuk olan toplum yarın düzelebilir. Ama düzelenin bozulmama garantisi yok. Düzelmek için yaptığınız şeyleri yapmaya devam etmezseniz, bozulmanın tekrar başladığını görebilirsiniz. O yüzden dikkatli olun. O yüzden duaya devam edin.
Dua üzerinden Verilen Mesaj
Duada korku ve ümit öne çıkıyor. Bu durumu yukarıdaki yasanın “havf ve reca” şeklinde ifade edilmesi şeklinde okuyabiliriz.
Öyle okuduğumuzda havf/korku üzerinden verilen mesajı şöyle anlayabiliriz: Düzelmeye, işlerin iyiye gitmesine “başarı” derseniz, bunların olması için gösterdiğiniz gayreti göstermediğinizde bunları kaybetmekten korkun. Bu korkuyu hissederek dua edin. Bu korkuyu hissetmeniz, sizleri daha büyük korkulardan koruyacak.
Ümit üzerinden verilen mesaj: En zor durumda, en kötü şartlarda bile ümitsiz olmayın. Allah’tan ümit kesilmeyeceği gerçeğini unutmayın. Ufak da olsa, zor da olsa kötünün iyiye gitmesi için gayret etmeye devam edin. Dualarınız sizi manen besleyen ümit kaynaklarınız olsun.
Allah’ın Rahmeti (Her Canlıya Yakındır) Muhsinlere Daha Yakındır
Âyetin sonunda böyle mesaj veriliyor. Bu mesajı açalım,
Rahmân isminin tecellisi olan rahmet, en ufağından en büyüğüne kadar, müminden kafire kadar her insanı kuşatmıştır. Bu rahmetin izlerini en vahşi hayvanın yavrusuna gösterdiği şefkatte, en günahkar insanların bile Allah’ın verdiği nimetlerden istifade etmesinde görmek mümkün.
Bu gerçeği dikkate alır, rahmeti 1’den 100’e kadar derecelendirirsek, Muhsinlere gösterilen rahmeti en yüksek seviyede rahmet olarak ifade edebiliriz.
Burada soru şu: Muhsinlere en yüksek seviyeden rahmetin gösterilmesinin sebebi nedir? Bu sebebin dua ile bağlantısı nedir?
Bu soruların cevabına Tefsir Usulümüzde (28) Dua Yasasında ve önceki âyetlerin tefsirinde değindik. Burada bu konunun, âyetin iç bağlamı ile ilgili tarafına yönelik kısa açıklamalar yapalım.
Her an Allah’ın huzurunda olma bilinciyle yaşama gayreti olan İnsan şuuru bir müminin en kamil, en güzel, en iyi halidir. Bu hal, âyette ifade edildiği şekliyle bir ferdin ve toplumun ıslah olduktan sonraki en düzgün halidir. Âyet bu hali kazandıktan sonra, bunu kaybettirecek her şeyden uzak durun diyor.
Uzak durma noktasında dua ibadetine dikkat çekiyor. Neden? Çünkü, dua; ihsan şuuru olarak tarif ettiğimiz; kişinin kendini duyan, gören ve istediklerini vermeye gücü yeten bir Zat’ın huzurunda olduğunun farkında olma halidir.
Özetlersek, bozulmadan sonra bu halin kazanılması ıslahtır, bu hali kazanan “muhsin”ler Allah’ın rahmetine en yakın olanlardır.
(57) RÜZGAR, BULUT, YAĞMUR: KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ
Kur’an’da meteoroloji ve iklim bilimi ile ilgili âyetlerin bir görevi de Kur’an’ın insan sözü olamayacağı gerçeğine işaret etmektir. İlgili âyetler geldikçe, âyetlerin bu gerçeğe nasıl işaret ettiklerini anlatacağız.
57. âyete bu açıdan bakarsak şunu görüyoruz.
O gün için (7. asır) insanlar genelde rüzgar yağmur ilişkisini, rüzgardan sonra yağmurun yağması şeklinde biliyordu ama,
Rüzgarların, havada taşıdıkları su buharları ile (aşılama yaparak) bulutları oluşturduklarını,407
Rüzgarların bulutlardaki su damlalarının büyümesine yardımcı olduğunu ve onların dağılmasını önlediğini bilmiyorlardı.
Bunun yanında günümüzde bazı bulutların taşıdıkları su kapasitesiyle 300 bin ton ağırlığa ulaşabildikleri biliniyor. 7. Asrın meteoroloji bilgisine göre gökteki bulutların çok büyük ağırlıklara sahip oldukları da bilinmiyordu. Bu durum ilk olarak 17. yy. da yapılan araştırmalarda anlaşılmaya başladı.
Bunların bilenmeyişi şu gerçeğin ilanı oluyor: Bunları Allah’tan başkası bilemez, o yüzden Kur’an insan sözü olamaz.
Kur’an Bilimsel Konulara Neden İşaret ediyor?
Baştan beri şu cümlenin altını çizdik. “Kur’an bir bilim ve teknoloji kitabı değildir. Kur’an bir hidâyet kitabıdır. O yüzden bilimsel konular Kur’an için tali konulardır. Kur’an bu tali konular ana/temel konularına delil yapmak için anlatır.”
Bu âyette bunun çok önemli örneklerinden birini görüyoruz. Kur’an önce yaratılan âyetlerden bir örnek veriyor sonra o örneği indirilen âyetlerde vaad edilen öldükten sonra dirilme konusuna delil yaparak şu mesajı veriyor: Birer cansız beden gibi toprağa giren tohum ve çekirdekleri canlı, renkli, kokulu besleyici meyveler şeklinde dirilten Allah (cc), öldükten sonra toprağa giren insanları da ahirette diriltecektir. Bunu yapması, onu da yapacağına en güçlü şahittir.
(58) SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİ
Bu âyet teşbih, mecaz ve istiare gibi edebi sanatlara uygun bir dil kullanıyor. Biz bu dil üzerinden yaptığımız benzetmeleri mealimizde âyetin parantez içi açıklamalarında anlatmaya çalıştık. Burada bu benzetmenin yanında birkaç noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz.
Bu âyette bir sebep-sonuç ilişkisine dikkat çekilerek şu mesaj veriliyor:
Kötü sebepler arka arkaya dizilirse, sonuç kötü olur.
İyi sebepler arka arkaya dizilirse sonuç iyi olur.
Eğer vahyi, Kur’an’ı, imanı, İslam’ı ilk sebep olarak başa koyarsanız, güzel sonuçlar elde edersiniz.
Geçiş Noktasında Gelen Bir Âyet
Bu âyete “sınır çizgisi” dersek, bu âyetten sonra bu sûrenin en temel konusu olan Peygamber kıssalarına geçiliyor. İşte âyet tam da böyle bir noktada geliyor. Bu noktadan baktığımızda âyet bizi peygamber kıssalarına hazırlıyor.
Bir benzetme yaparsak, kıssalarda vahiy yağmur oluyor, peygamberler o yağmur suyu ile toprağı suluyor, o toprağın güzel olan tarafından, başkalarına fayda veren güzel bitkiler çıkarken, o toprağın kötü olan tarafından hem kendisine hem de başkalarına fayda vermeyen kötü bitkiler çıkıyor.
Geçiş noktasına dikkat çektikten, sınırdan geçebiliriz. Sınırın diğer tarafında karşımıza altı peygamber kıssası çıkacak ve o kıssaların tamamın da şu ifadenin açılımını göreceğiz, “Allah’ın çizdiği sınırların içinde kalanlar ve sınır ihlali yapanlar.”
59-64 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. (Hiç) Şüphesiz, (âyetlerimizi en güzel şekilde açıklayan örneklerden biri olan) Nûh’u kendi kavmine(rahmetimizin müjdecisi bir) peygamber olarak gönderdik. (Nuh kavmine her asırda, her tebliğcinin ilk olarak yapması gereken; güven verme, güzel örnek olma, tanıtma, sevdirme, sevgi, bilgi ve ikna dilleri kullanma gibi teklif öncesi, yapılması gereken hazırlık çalışmalarını yaptıktan sonra) “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka (O’nun yarattıklarını yaratıp, O’nun verdiği nimetleri verebilecek) hiçbir ilah yoktur. (O’nun yarattıklarını size getiren aracılara teşekkür ederken, O’na teşekkür etmez, nankörlüğü tercih ederseniz,) Doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım”.
60. Kavmininileri gelenleri (Nuh’un yapmış olduğu bu tebliğden oldukça rahatsız oldu. Kurdukları sömürü düzeninin bozulmasından, yıllarca kandırdıkları insanların uyanmasından korktukları için Nûh’a karşı karalama kampanyası başlattılar ve) “Biz seni açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
61. (Bu iftira karşısında Nûh, edebini bozmadan) dedi ki: “Ey kavmim! (Beni bugün tanımıyorsunuz, yıllardır sizinle beraber yaşıyorum.) Bende (geçmişte herhangi bir sapıklık olmadığı gibi, şimdi de) herhangi bir sapıklık yok. Tam aksine ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”
62. “Ben size (kendi görüşlerimi veya kuruntularımı değil, doğrudan doğruya) Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve size (güzelce) nasihat ediyorum. (Ayrıca) Sizin bilmediğiniz (kıyâmet, hesap günü, cennet, cehennem gibi) şeyleri de Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum.”
63. (Ey kavmim!) Sizi (her türlü kötülüğe karşı) uyarması ve sizin de (bu uyarılar sonucunda) Allah’a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içinizden bir adam (göndermesine, o adam) aracılığı ile Rabbinizden size öğüt gelmesine mi şaşıyorsunuz? (Bunda şaşılacak hiçbir şey yok. Atomdan güneşe kadar yaratılan her şeyin mükemmel işleyişi için yasalar koyan Allah’ın, insanı başıboş bırakacağını mı sandınız?)
64. (Bu bilgi ve ikna diliyle yapılan tebliğden sonra iman etmeleri beklenirdi.) Fakat (çok azı hariç) kavmi onu yalanladı. (Nuh bin yıla yakın ömründe peygamber olduğu günden beri aralıksız tebliğine devam etti. Bu yalanlamalar ve iftiralar onu yıldırmadı. Sonunda denizin olmadığı yerde ona gemi yapma emri verdik. O da “Önce denizi göreyim sonra gemiyi inşâ edeyim” demedi. O, sebepleri yerine getirince)Biz de (gökten boşalan, yerden çıkan sularla denizi ayağına getirdik. Korkunç bir tufanın ardından) onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık. (Bu kurtuluş üzerinden bütün zamanlara şu mesajı verdik: Siz, size düşeni yapın, eldeki imkânlarla sebepleri yerine getirin, Allah denizi ayağınıza getirir. Bütün zamanlara bu ve benzeri mesajları veren bu tufan mucizesinin ardından) Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar (vicdanları hakka kapalı, manen) kör bir kavim idiler.
PEYGAMBER KISSALARI HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME
Çok sayıda Peygamber hayatının anlatıldığı Kamer Sûresinin tefsirine başlarken de böyle bir değerlendirme yapmıştık.
Burada da yapacağız. Bunlar birbirinin tekrarı olmayacak. Çünkü her peygamber kıssası, geldiği sûre ve âyet içerisinde bağlama göre farklı mesajlar verebiliyor. O yüzden yeni değerlendirmeler gerekiyor. O değerlendirmeleri aşağıda başlıklar halinde sunacağız.
Her Kıssa Bir Kıssasının Açılımıdır. Her Kıssanın Ortak Mesajı Birdir
Her kıssa Âdem-İblis kıssasının açılımıdır. O kıssa bütün zamanlara “Tarafını seç!” mesajını verir. Bu mesajı dikkate aldığımızda her peygamber kıssası tarafını seçenlerin hikayesidir.
Bir tarafta Âdem gibi itaat edenler,
Bir tarafta İblis gibi isyan edenler,
Bir tarafta Yaratan Rabbin adıyla okuyanalar,
Bir tarafta Yaratan Rabbin adıyla okumayanalar,
Bir tarafta hayata “emanet” diyenler,
Bir tarafta “hayat benim dilediğim gibi yaşarım” diyenler.
Evet, her kıssa farklı zaman ve mekanda yaşansa da her kıssadaki insanların isimleri farklı olsa da her kıssanın özü, ana konusu budur. Ana konu bu olunca her kıssanın, sana bana kısaca bütün insanlara ortak mesajı şu olur: Ey insanlar! Bu dünyada önünüzde iki taraf var; Allah’ın razı olduğu ve olmadığı taraf. Haydi tarafınızı seçin. Dünyada seçtiğiniz taraf, ahiretteki gideceğiniz tarafı belirleyecek.
Her Kıssa Kur’an İnsan Sözü Olamaz Mesajını Verir
Bu konuya Kamer sûresinin tefsirine başlarken geniş olarak değindik. Burada onun devamı olarak şunu ifade edelim.
Tarih şahittir, yaşadığı şehir şahittir, onun yakın uzak bütün dost ve düşmanları şahittir Abdullah’ın oğlu Muhammed,
Peygamber olmadan önce Tevrat ve İncil gibi kitapları okumamıştır,
Onları okuyanlardan, onların içerikleri hakkında bilgi almamıştır,
Onlar hakkında etrafındaki insanlarla bilgi paylaşmamıştır,
O peygamber olduktan sonra dost-düşman “Bugün anlattıklarını peygamber olmadan önce de anlatmıştı.” dememiştir.
Bunun yanında, kendisi her Peygamberin kıssasına ait detayları, kıssanın yeni bölümleri indiğinde öğrenmiştir.
Bütün bunlar neye şahitlik ediyor?
Bütün bunlar, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına, Hz. Muhammed’in (sav) Allah’ın son ve evrensel peygamberi olduğuna şahitlik ediyor.
Her Kıssa Bir Kurulu Düzen İçinde Hak Arayışının Hikayesidir
Genelde bütün Peygamber kıssaları M. Ö. 5000 ile M. S. 700 yılları arasında geçer. Bu zaman diliminde dünyadaki bütün yönetim modellerinde ortak noktalar şudur:
Başta bir kralın, bir ailenin, bir sülalenin olduğu monarşi, otoriter, totaliter yönetim modelleri,
İnanç ve ifade özgürlüğünün önünde engeller koyan toplumsal yapı,
Bu ortak noktalar daha da detaylandırılabilir ama bizim öne çıkaracağımız nokta için bu iki hususun bilinmesi yeterli.
Kur’an’da öne çıkarılan çoğu peygamberin gönderildikleri toplumdaki düzen genelde böyleydi. Böyle bir topluma muhatap olan her peygamberin tevhid mücadelesinin diğer adı böyle bir düzen içinde hak aramaktı. Aranan hakkın adı da inanç ve ifade özgürlüğü idi.
Bu açıdan bakarsak, Kur’an’daki her kıssanın içinde temel konu insan haklarıdır. Kıssaların içindeki bütün peygamberler bu hakların savunucusudur.
ARA BİLGİ: Bu konuyu burada öne çıkarmamızın sebebi, bu sûrede gelecek olan son kıssa Musa-Firavun kıssası; o kıssada Kur’an diğer kıssaların hiçbirinde olmadığı kadar, Hz. Musa’nın tevhid mücadelesi verdiği toplumda önemli bir siyasi figür olan Firavun yönetimini öne çıkarıyor.
Biz de Kur’an’ın öne çıkardığı bir konuya girizgah olsun diye, bu konuya değindik. Bu konunun ayrıntılarına yer geldikçe yine değineceğiz.
Her Kıssa Hikaye Olsun Diye Anlatılmıyor
Kur’an bu kıssaları, bu kıssaları anlatmak için anlatmıyor. Her kıssayı ilk muhataplardan başlayarak bütün zamanlara vereceği mesajları öne çıkaracak şekilde anlatıyor.
O yüzden Kur’an’da hiçbir peygamberin doğuşundan ölümüne, biyografik anlamda hayatı anlatılmaz. Kıssaların bu yönünü bilenler, her kıssada kendi hikayesinden bir parça görebilir.
Her kıssa, tarafına seçen Müslümana, tarafını seçtikten sonra yol durumu hakkında; o yolda yürüyenlerin neler yaşadığını, yaşadıkları zorlukları aşmada hangi yöntemleri izledikleri hakkında pratiğin içinden bilgiler verir.
Özetlersek, her kıssa, onu bilinçli okuyanlara tercihlerinin dünyadaki ve ahiretteki sonuçlarını yaşanmış örnekler üzerinden gösterir.
O yüzden her kıssa dün inmiş gibi tazedir. Bu gerçeklerden yola çıkacak ve her kıssayı dün inmiş tazeliğinde sunmaya çalışacağız.
HZ. NUH’UN KISSASINDA ÖNE ÇIKAN KONULAR
Bu kıssanın Kur’an’a bakan yönüyle kronolojisini (Kur’an’da hangi sûrede hangi âyetler arasında geçtiğini) Kamer sûresinde (9-17 arası âyetler) Hz. Nûh ile ilgili âyetlerin tefsirinde verdik. Buradaki açıklamalarımız oradaki açıklamalarımızın devamı mahiyetinde olacak.
(59) “ALLAH’A KULLUK EDİN.” İFADESİ BİR SONUÇ CÜMLESİDİR
Bu konuya mealimizde sûrenin giriş bölümünde ““Allah’a Kulluk Edin” Diye Tebliğe Başlamak Doğru mu?” başlığı altında değindik.
Önemine binaen oradaki açıklamalara üzerinden devam etmek istiyoruz.
Kıssa kelimesiyle makas kelimesiyle aynı kökten gelir. Bu ilişkiden yola çıkarsak, Kur'an kıssaların tamamını anlatmaz, kıssaları kumaşa benzetirsek, o kumaşın bütünü içinden mesaj vermek istediği konu ile ilgili bir parçayı makasla keser ve önümüze koyar. Parçada bütünü görmeyi okuyucuya bırakır.
Parçayı görenler, zanneder ki, Peygamber geldi ve hiçbir şey söylemeden doğrudan muhatap olduğu insanlara “Allah’a kulluk edin.” dedi. Parçaya Kur’an bütünlüğü içinde bakanlar bunun böyle olmadığını anlarlar. Nasıl anladıklarını bir örnek üzerinden anlatalım.
Bir pazarlamacı düşünelim. Bu pazarlamacı ürünü hakkında konuşurken,
Doğrudan “ürünü alın kullanın” mı der, yoksa önce ürünün özelliklerini tanıtıp, muhataplarında alma isteğini mi uyandırır?
Makul ve mantıklı olan ikincidir.
Her peygamber böyle yapmıştır. Önce Allah’ı tanıtma, sevdirme konusunda anlatılacak her şeyi anlatmış; ortaya bir din, bir iman koymuş sonra bunun faydasını görmek isteyenler kulluk etsinler demiştir.
Bu tür âyetlerde “iman edin” yerine “kulluk edin” denmesi dolaylı olarak şu mesajı verir: “Ey insanlar! İmanın faydası teori üzerinden görülmez, onun faydası pratiğin/uygulamanın içinde görülür.”
Özetlersek, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin.” İfadesi bir sonuç cümlesidir. Bu cümleden önce olması gereken sebepler ne kadar iyi yerine getirilirse, istenen sonucun alınması o derece kolay olur.”
(60-64) DAVETİN ARDINDAN YAŞANAN GELİŞMELER
“Allah kulluk edin” denmesi devam eden sürecin içinde bir etaptan diğer etaba geçerken bir sonuç cümlesiydi. Gelen âyetlerde diğer etaplarda yaşananları görüyoruz. Onlara aşağıdaki başlıklar altında değinelim.
(60) “Çamur At, Tutmasa da İzi Kalır.” Mantığı ile Atılan İftiralar
Bu kıssa bundan önce Kamer sûresinde de (9. Âyet) geçmişti. Orada Hz. Nûh’a mecnun/deli denmişti. Burada da “Biz seni açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz.” diyorlar.
Böyle demenin psikolojik harp tekniklerinden biri olduğunu Kalem sûresinin 2. âyetinin tefsirinde “Mekke’nin “Oligark”ları Neden “Mecnun” Dediler?” başlığı altında anlatmıştık.
Genelde Kur’an peygamber kıssalarına başlarken burada da olduğu gibi “Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik.” der.
Böyle denmesinin bir sebeplerinden biri şu: Allah (cc) bir toplum/kavim içinden Peygamber seçerken, “Bozuk birini seçsem de olur, zaman içinde düzelir.” diyerek seçmiyor. O toplumda doğruluğu, dürüstlüğü ile öne çıkan bir insanı seçiyor.
“Kendi kavmine” derken bize şu mesajı veriyor: Peygambere muhatap olan topluluk o peygamberi yeni tanımıyor. Onun bütün geçmişini biliyor. Onun ne kadar dürüst bir insan olduğuna şahit oluyor.”
O yüzden peygamberlere atılan iftiraların hiçbiri onların üzerine yapışmadı. Atılan iftiraların tamamını “çamur at, yapışmasa da izi kalır” mantığı ile atıldı.
(60, 63) Atılan İftira Karşısında Seviyenin Korunması
Hz. Nûh her peygamber gibi vahyin rehberliğinde kendine çizilen rotayı takip ediyor. İnsan olarak kendisine atılan iftiralar, yapılan hakaretler karşısında üzülüyor ama hiçbir zaman karşı tarafın seviyesine inmiyor. Onların tercih ettiği yöntemi tercih etmiyor.
Bu davranışıyla dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Ben vahiy terbiyesi alan bir insanım, aldığım terbiye, sizin seviyenize inmeme müsaade etmiyor. Bana benim seviyemden muhatap olun.”
Eğer Hz. Nûh onların “mecnun ve sapık” demesine sizsiniz mecnun ve sapıp diyerek cevap verseydi şunların olma ihtimali vardı,
Gerilim, tansiyon yükselecek, Hz. Nûh’un kavmiyle ilişkisi fikirleri doğru olanın değil, kasları güçlü olanın kazanacağı bir zemine kayacaktı,
Bu zemine kayınca, Hz. Nûh ve ona iman edenlere saldırmak için “meşru” gerekçeler uydurma fırsatı bulacaklardı,
Kendi dediklerini unutacak ve unutturacaklar “Hem peygamberim diyor hem bize hakaret ediyor.” diyeceklerdi,
Bunlar olduğunda Hz. Nûh’un mesajını ulaştırması ve iman eden insanların onun yanında durması daha da zorlaşacaktı,
Hz. Nûh bu sonuçların olacağını öngördüğü için, onlara onların kendine davrandığı gibi davranmadı. Seviyesinin gereğini yaparak onlara karşı, irşat ve tebliğ yolunda sürekli olarak vereceği nasihat ve öğütlerin önünü açık tutacak bir yöntem izledi. Bu yöntemin detaylarına Tefsir Usulümüzde (25) Cihat Yasasında değinmenin yanında, bundan önceki âyetlerin tefsirinde değindik.408 Detaylar için dipnottaki referanslara bakılabilir.
65-72 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
65. Ve (Nuh’un ardından Arabistan’ın güneyinde Hadramut civarında “Ahkâf” adı verilen kum tepeleri üzerine yerleşen)Âd kavmine de (rahmetimizin bir müjdecisi olarak) kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları arkadaşları ve soydaşları olan) Hûd’u (gönderdik.) O (da Nûh gibi tebliğ öncesi yapılması gerekenleri yaptıktan sonra)409 dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka (O’nun yarattıklarını yaratıp verebilecek) ilahınız yoktur. (Bu davete muhatap olduktan sonra) Hâlâ (dürüst ve erdemli bir hayat yaşayarak kötülüklerden ve günahlardan) sakınmayacak mısınız?”
66. (Halk, bu davete sıcak bakarsa, kaybedecekleri şeylerin çok büyük olacağını bilen) Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: “Biz senin dar kafalı (bir çılgın, boş hayaller peşinde koşan bir meczup) olduğunu düşünüyoruz. Bize öyle geliyor ki sen yalancının (sahtekârın) birisin!”
(Bu hakaretler üzerine Hûd, tahriklere aldırmadı, muhataplarının kendisini güçlü olanın kazanacağı boks maçına davet ettiklerini fark ettiği için tuzağa düşmedi. Aklını iyi kullananların kazanacağı satranç maçını tercih ederek müspet hamlelerine devam etti.)
67. (Ve) “Ey halkım!” dedi, “Ben (iddia ettiğiniz gibi dar kafalı bir) beyinsiz değilim; tersine tüm varlıkların Rabbi tarafından (en doğru belge ve en doğru bilgi ile) gönderilen bir peygamberim.
68. (Ben) Size(kendi görüşlerimi değil) Rabbimin mesajlarını iletiyorum. (Emin olun ki) Ben size (güzelce) öğüt veren (sizin iyiliğiniz için çırpınan, yıllarca sizinle beraber yaşamış) güvenilir bir kimseyim.
69. (Dehşet verici bir günün azabına karşı) Sizi uyarmak üzere içinizden biri aracılığı ile Rabbiniz tarafından size bir mesaj gelmesine mi şaşıyorsunuz? (Şaşırmanıza gerek yok, sünnetullahın işleyişi böyle. Muhataplar melek olsaydı, melek beklenebilirdi. Fakat muhatap insan olduğu için, Allah insanlara onların içinden bir elçi gönderiyor. Siz elçiyle uğraşmak yerine elçinin mesajına kulak verin.) Allah’ın sizi Nûh kavminin yerine geçirdiğini, sizi yaratılışta (kuvvet ve boyca) üstün kıldığını hatırlayınız. (Bunun yanında) Allah’ın (saymakla bitiremeyeceğiniz) nimetlerini hatırlayınız (ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek için Rabbinize gereğince kulluk edin) ki kurtuluşa eresiniz.
70. (Kavmin ileri gelenleri) Dediler ki: Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer (bunun için geldiysen bizden imkânsızı istiyorsun. Bir de kalkmış bu öğütleri dinlemezsek dünyada ve âhirette cezaya çarptırılacağımızı söylüyorsun. Haydi, iddianda) doğru isen (ve kendine de güveniyorsan) bize vaad ettiğin azabı getir de görelim.
71. (Hûd, onlara) Dedi ki: (Ben, bana düşen temsil ve tebliğ görevini elimden geldiği kadar yaptım. Sergilediğiniz bu tavır karşısında artık) Rabbinizin hakkınızdaki azabı ve gazabı kesinleşti. (Durup düşünmek, aklınızı başınıza almak yerine) Allah’ınhaklarında (bunlara inanabilirsiniz şeklinde) hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu (ilahlar ve onlara takılan) isimler hakkında benimle tartışıyorsunuz öyle mi? (Madem inkârda ısrar ediyorsunuz) O halde (başınıza gelecekleri) bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekliyorum.410
72. (Bu bekleme imtihanının sonunda) Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin (de tam yedi gece, sekiz gün süren korkunç bir kum fırtınasıyla) kökünü kuruttuk.
HZ. HUD’UN KISSASINDA ÖNE ÇIKAN KONULAR
Bu kıssanın Kur’an’a bakan yönüyle kronolojisini (Kur’an’da hangi sûrede hangi âyetler arasında geçtiğini) Kamer sûresinde (18-22 arası âyetler) Hz. Hûd ile ilgili âyetlerin tefsirinde verdik. Buradaki açıklamalarımız oradaki açıklamalarımızın devamı mahiyetinde olacak.
65. Âyet: “Kardeşleri Hûd” İfadesi
Kur’an burada biyolojik kardeşliği kastetmiyor. Bir kavmin içinde doğma, büyüme ortak tarihe, dile ve kültüre sahip bir millet olmadan kaynaklanan yakınlığı kardeşlik kelimesiyle anlatıyor. Bunun örneklerini gelecek kıssaların başlangıçlarında da göreceğiz.
Bu kıssanın başlangıcında da “Allah’a kulluk edin.” İfadesinin öne çıktığını görüyoruz. Bu konuda yukarıda Hz. Nûh kıssasında 59. âyetin tefsirinde yaptığımız değerlendirmeleri burası için de geçerli.
66-68. Âyet: Hakaretler Karşısında Örnek Duruş
Hz. Nûh’un kıssasında olduğu gibi (60. Âyet) bu kıssada da Hz. Hûd’a çok ağır bir hakaret yapıldığını görüyoruz. Burada şunu bir kere daha ifade etmek gerekiyor. Kur’an bir peygamber hayatını anlatırken, onun yaşadıklarından bir kısmını anlatıyor. Bundan yola çıkarak şunu düşünebiliriz; “Hz. Hûd bu hakareti bir kere yaşamıyor birçok defa yaşıyor. Belki onun hakkında daha ağır hakaretler yapılıyor, Kur’an onları sansürleyerek en hafifini öne çıkarıyor.”
Hz. Hûd da yukarıda Hz. Nûh kıssasında anlattığımız gerekçelerle bu hakaretlere karşı kendine yakışan karşısındakilere insanlık dersi veren bir duruş sergiliyor. Tabii sade bu duruşla kalmıyor öğüt vermeye de devam ediyor.
Bu âyetlerde öğüde yapılan vurgudan şunu anlıyoruz: Dinde zorlama yok. Peygamberin görevi sadece temsil ve tebliğdir. Yani güzel örnek olarak davet etmektir. İnsanlar bu davete gelip gelmemekte özgürdür.
69. Âyet: Şaşırmanın Sebebi Nedir?
Bu şaşırmanın sebebine Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, kendilerini uyaracak birinin melek gibi olağanüstü yeteneklere sahip biri olmasını bekliyorlardı.
Yine âyette anlatılanlar üzerinden anlatılmayanları da anlıyoruz.
Hz. Hûd (as) geçmişi hatırlatıyor ve dolaylı olarak şu mesajı veriyor: Ben peygamberlerin ilki değilim. İnsanlara, insan peygamber gönderme geleneği benimle başlamadı. Benden önce de insanlar vardı. En yakın örnek bizden önce buralarda yaşamış olan Hz. Nûh ve onun kavmi. Şaşırmanızın sebebi geçmişinizi unutmanız.
69. Âyet: Halifelik ve Yaratılışta Üstün Kılma Gibi Nimetler
Peygamberlerin gönderildiği hemen her toplumun ortak özelliği nimetlerin kimden geldiğini unutmuş olmaları ve araya tanrı/ilah/put gibi aracılar koymalarıydı. Bu âyette hatırlatma noktasında iki nimet öne çıkıyor.
Bunlardan biri halifelik. Halifelik konusunda şunu ifade edelim. Kur’an bu kelimeyi iki anlamda kullanıyor.
Birinci Anlam: Halife kelimesi öncekinden sonra gelen; onun yerine geçen demektir. Öncekine selef sonrakin halef denir. Bu âyette bu mana öne çıktığı için mealimize bu anlamı yansıttık.
İkinci Anlam: Bu anlam insana sorumluluğunu hatırlatıyor. Sen halifesin demek, sen sana verilen nimetlerin yönteminden sorumlusun demektir. Burada bu anlamı da düşünebiliriz.
Burada hatırlatma anlamında zikir kelimesinin (zikrün şeklinde) biri Kur’an’ın sıfatı olarak üç defa geçmesini de bu sorumluluğun hatırlatılmasına yönelik bir işaret olarak değerlendirebiliriz.
Üstün Kılma Nimeti Nedir?
Kur’an bu ifadeyi kapalı bırakıyor. Bu kapalılık nedeniyle, bu konuda yapılan yorumlar ikiye ayrılıyor.
Birincisi fizik beden boy pos olarak üstünlük. Biz bu anlamı mealimize parantez arası açıklama olarak yansıttık.
İkincisi, başka yerlerde az bulunan nimetlerin yaşadıkları coğrafyada nispeten daha fazla bulunması şeklinde anlaşılabilir. (Allahü a’lem)
70. Âyet: Atalar Ayrıntısından Ne Anlıyoruz?
Geçmişe baktığımızda, genelde peygamberlerin gelmesi, onlardan önceki peygamberlere gelen tevhid inancının bozulmasından sonra olmuştur. Burada da onu görüyoruz. Hz. Nûh’tan sonra “atalar” denilecek kadar birkaç nesil geçmiş, tevhid inancı bozulmuş. O yüzden yeniden tevhid inancıyla karşılaştıklarında, yanlış olan inançlarına atalarını referans göstererek doğruymuş gibi sahip çıkıyorlar.
Bundan şunu anlıyoruz: Her toplumda geleneğin etkisi vardır. Cehalet arttıkça bu etki daha da artıyor.
İmtihan Dünyasının Dekoru Bilinmeyince…
İman etmeyenler veya iman etmenin ne anlama geldiğini bilmeyen insanların en çok yaptığı hatalardan biri de imtihan dünyasının dekorunu bilmemek.
Hz. Hûd’un daveti karşısında iman etmeyen insanlar da “bize vaad ettiğin azabı getir” demek sûretiyle bu konudaki bilgisizliklerini ilan etmiş oluyorlar.
Bu istek bir okulda öğrencilerden bazılarının imtihan devam ederken soruların cevabını tahtada yazılı olarak görmek istemelerine benziyor.
O gösterilse imtihanın bir anlamı kalmayacak imtihan bitmiş olacak.
71. 72. Âyet: Âyetlerde Öne Çıkan Noktalar
Bu âyetlerde yanlış tarafını seçenlerin yanlışta ısrarların sonuçlarını göreceğiz.
Birinci Nokta: Azabın Kesinleşmesinden Sonra…
71. âyetten Allah’ın vereceği cezanın kesinleştiğini öğreniyoruz. 72. âyette de bunun hemen olmadığını bir bekleme süresinin olduğunu okuyoruz.
Bu âyetlerin yaşandığı ortamı daha iyi anlama adına, hayalen âyetlerin indiği zamana gidip; tercihleriyle tarafını seçen insanlara daha yakından bakabiliriz.
Önce Hz. Hûd’a Bakalım: Eğer Hz. Hûd Allah’tan vahiy almasa ve peygamber olmasa bu sözleri söyleyebilir miydi? Bu sözleri söylediğinde ya aksi olsaydı, vaad edilen ceza gelmeseydi… Bunları dikkate aldığımızda şunu görüyoruz: Bu sözleri söylemek, iman ettiği Allah’a müthiş bir güveni gösteriyor.
Hz. Hûd’a İman Edenlere Bakalım: İman ettiğiniz, arkasında durduğunuz peygamberinizin ağzından bir söz çıkıyor. İman etmeyenler peygamberinize “haydi vaad ettiğin azabı getir.” diyerek baskı yapıyor. Bu baskıların şeytanın vesveselerine kapı açıyor, insan olduğunuz için aklınıza “ya bu vaad doğru çıkmazsa ya biz şimdiye kadar aldatılmış ve kandırılmışsak” gibi düşünceler geliyor.
İşte bunları yenmek, bunlara rağmen iman ettiği Allah’a ve onun peygamberine güvenmek müthiş bir özgüveni göstermenin yanında iman edenlerin imanlarının taklidi olmadığını, bilinçli bir iman olduğunu da gösteriyor.
Hz. Hûd’a İman Etmeyenlere Bakalım: Buraya baktığımızda insanın olduğu her yerde olabilecek durumların yaşandığını tahmin etmek mümkün.
“Önceki sözleri gibi bu sözleri de yalan” deyip, inkarda ısrar edenler olmuştur,
“Bir insan peygamber olmasa böyle kesin konuşabilir mi?” diyenler olmuştur.
Böyle diyenler arasından iman edenler olmuştur.
Bunlar tahmin ama o insanların yerine kendimizi koyduğumuzda insanın olduğu yerde bunların olması gâyet normal.
İkinci Nokta: Tartışmada Delilin Öne Çıkarılması
Âyette delil diye çevirdiğimiz kelimesinin aslı “Sultan.” Kur’an’da 39 defa geçen bu kelime geçtiği yerlerde genelde güç ve delil manasıyla öne çıkıyor. Bu manayı dikkate aldığımızda Hz. Hûd dolaylı olarak şunu diyor: Tamam benim davetime gelmiyorsunuz. Tamam putlara imanda ısrar ediyorsunuz. Peki bu konuda “Atalarımızı bunlara tapar bulduk” demenin dışında güçlü bir deliliniz var mı?
Kur’an bu âyetler üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: İnancın temelinde zan olmaz. Zan üzerine iman evi kurulmaz. Neye inanıyorsanız inanın, inancınızın temelinde sağlam ve güçlü deliller olsun.
Üçüncü Nokta: Kur’an Sünnet Ölçülerinde “Beklemenin” Anlamı
Bu konuya ilgili âyetin dipnotunda işaret ettiğimiz yerde değindik. Ona ilaveten burada şunları ifade edebiliriz.
“Nzr” kökünden türetilen beklemek kelimesini Kur’an “bir yerde bir şey yapmadan öylece beklemek gibi sadece yalın haliyle kullanmıyor. Kur’an bu kelimeyi bakma ve baktığı şeyler üzerinde düşünme anlamında da kullanıyor.411 Bu anlamı dikkate aldığımızda bekleme konusuna iki türlü bakabiliriz.
Birinci Bekleme: Bu bekleme geçmiş kavimlere helak öncesi verilen süre olarak karşımıza çıkıyor.
İkinci bekleme: Ecel öncesi dünyada her yerde, her zaman ve her insan için geçerli olan bekleme olarak karşımıza çıkıyor.
İki beklemede de saat verilmiyor. İki beklemede de sürenin ucu insan ömrünün sınırları içinde açık bırakılıyor.
Bu açık bırakma üzerinden şu mesaj veriliyor: Bu bekleme bugün de bitebilir, yarın da bitebilir, 70 yaşında da bitebilir. Beklerken bu gerçeği bilerek bekleyin. Beklerken bir kere daha düşünün.
Dördüncü Nokta: Helak Hükmünün Gerekçeleri
Kur’an genelde geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken, onların helakinden önceki süreci anlatıyor. Bu yöntem üzerinden sonuç eğitimi veriyor. Bu eğitim içinde, onların hangi tercihleriyle bu sonucu hak ettiklerini gösterirken, günümüze de şu mesajı veriyor: “Benzer tercihleri yaparsanız, dünyada olmasa bile ahirette benzer sonuçları yaşarsınız. İşlediğiniz günahların sonucunda başınıza bir şey gelmemesi sizi şımartmasın. Bu durum Allah’ın imtihan dünyasında insanlara mühlet vermesinin bir sonucudur. Gelin yol yakınken yanlıştan dönün.”
73-79 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
73. (“Ahkâf” adı verilen kum tepeleri üzerinde yaşayan Ad kavminden sonra Arabistan’ın kuzeyinde “Hicr” denen kayalık arazi üzerine yerleşen) Semûd kavmine de (rahmetimizin bir müjdecisi olarak) kardeşleri (gibi onlara yakın olan) Salih’i (peygamber olarak) gönderdik. (O da her peygamberin tebliğ öncesi yapması gerekenleri yaptıktan sonra)412 Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka, (O’nun yarattıklarının en ufağını dahi yaratıp sizin istifadenize sunabilecek)bir ilah yoktur. Gerçekten Rabbinizden size (benim peygamber olduğumu gösterecek) açık bir delil geldi. İşte size bir mucize olarak Allah’ın şu devesi; (Allah sizi, onunla bir irade sınavına tâbi tutacak. O bir kamu malıdır.) Bırakın onu da Allah’ın mülkünde yesin, içsin. Sakın (görünürde bir sahibi yok diye) ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi elem dolu bir azap yakalar.”
74. “Hatırlayın ki Allah Âd kavminden sonra, sizi onların yerine getirdi ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Yerin ovalarında köşkler kuruyor, dağları oyup evler yapıyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde (zulmü ve ahlaksızlığı yaygınlaştırarak) bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”
75. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri (insanların her geçen gün Salih’in etrafında toplanmasından rahatsızlık duyuyorlardı. Bunun önüne geçmek için kendileri tarafından) küçük görülüp ezilen inanmışlara (birtakım sorular sordular. Amaç kafa karıştırmak ve topluma korku salmaktı. Şöyle dediler:) “Siz, gerçekten Salih’i, Rabbi tarafından elçi olarak gönderilmiş biri mi sanıyorsunuz? (Sakın sizi kendi emellerine ulaşmak için kullanan bir sahtekâr olmasın”) dediler. (Küçük gördükleri insanlar onların karşısında hiç de beklemedikleri bir duruş sergileyerek;) “Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız” dediler.
76. Büyüklük taslayanlar (küçük gördükleri insanlardan böyle büyük bir cevap beklemiyorlardı. Bunun üzerine) “Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler.
(Bununla da kalmadılar. Bir mucize olarak ortaya çıktığı günden beri işlerini zorlaştıran, halkın Salih’in yanında toplanmasına vesile olan ve Allah tarafından “dokunulmaz” ilan edilen deveye olan düşmanlıkları her geçen gün artıyordu.)
77. Derken (bir gün) dişi deveyi (hunharca) öldürdüler ve Salih’e (karşı meydan okuyan bir dille) şöyle dediler: “Ey Salih, (dediğin gibi) eğer gerçekten peygamberlerdensen, vaad ettiğin azabı getir (de görelim) bakalım.”
78. (Onlar, Salih’in anlattıklarını eskilerin masalı gibi dinlemişler, vaadlerin gerçekleşmesine hiç ihtimal vermemişlerdi.) Derken (bir gün beklenen an geldi. Allah, Salih ve ona iman edenlerin, oradan ayrılmalarını emretti. İman edenler oradan ayrılıp güvenli bir yere gidince) onları (hiç beklemedikleri bir anda) o kuvvetli sarsıntı yakaladı. Böylece yurtlarında (hiçbir sarsıntının yıkamayacağını zannettikleri kaya içine oyulmuş evlerinde) yüzüstü hareketsiz çöke kaldılar. (Taş evler, taş mezara dönüştü.)
79. Artık, Salih (üzülerek) onlardan yüz çevirdi ve (uzaktan seyrettiği bu dehşetli manzara karşısında mahzun ve mükedder bir ses tonuyla kendi kendine) “Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasihatte bulundum. (Kısaca elimden geleni yaptım.) Fakat (anlaşıldı ki) siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz” dedi.
HZ. SALİH VE SEMUD KAVMİ KISSASINDA ÖNE ÇIKAN KONULAR
Bu kıssanın Kur’an’a bakan yönüyle kronolojisini (Kur’an’da hangi sûrede hangi âyetler arasında geçtiğini) Kamer sûresinde (23-32 arası âyetler) bu konu ile ilgili âyetlerin tefsirinde verdik. Buradaki açıklamalarımız oradaki açıklamalarımızın devamı mahiyetinde olacak.
73. Âyet: Deve Üzerinden Verilen Mesaj: Yasak Ağaç Bir Devirde Değil Her Devirde Karşınıza Çıkar
Bu çalışmada hem Tefsir Usulümüzde hem Açıklamalı Mealimizde hem de buraya kadar tefsirini yaptığımız âyetlerde yasak ağaç konusuna değindik.413 Yasak ağaç Kur’an’ın sembolleri içinde çok önemli bir yer tutuyor. O yüzden burada ve gelecek âyetlerde farklı açılardan bu ağaca değinmeye devam edeceğiz.
Deve konusuna gelince, devenin de bir sembol olduğuna önceki âyetlerde işaret ettik.414 Burada deve ile yasak ağaç arasındaki bağlantıyı öne çıkaracağız.
Yasak ağaca yaklaşma emri verildiğinde ortada Allah’ın “yaklaşma” emrinden başka gerekçe yoktu. Yani ortada başkasına zarar verecek kötü bir şey yoktu. Hatta ebedi yaşama ve melek olma gibi faydaları verebilecek bir ağaç vardı.
Devede de benzer bir şeyi görüyoruz. Deve asırlardır ulaşım hizmetinde fayda vermenin yanında etinden, sütünden, derisinden yararlanılan bir hayvandı. Yani ortada adam öldürme gibi kötü olduğu ve başkasına zarar verilmesi gibi bir durum yoktu.
“Deveyi kesmeyin, ona zarar verecek hiçbir adımı atmayın” emri, İslam dininde mantığı açıklanamayan birçok yasağı anlamada bize yardımcı oluyor.
Bu tür yasakların tamında yasağa uymak şu anlama geliyor: Allah verendir, dünyadaki bütün nimetler verilendir. Ben vereni, verilen her şeyden çok seviyor, veren istedikten sonra yasakladığı şey ne olursa olsun ondan seve seve vazgeçiyor.415
Yasak ağaca bu açıdan bakıldığında, insanın yaşadığı asırda hikmetini anlamadığı her yasak, onun yasak ağacıdır. Bu tür hikmeti anlaşılamayan bütün yasaklarda temel gerekçe (illet) burada ve dipnotta ifade ettiğimiz gerekçelerdir. Bu gerekçeler okunup anlaşıldığında ortaya çıkan gerçek şu oluyor: İslam dini Allah’ın dinidir. Bu din de makul bir açıklaması olmayan hiçbir şey yoktur.
ARA BİLGİ: Âyette öne çıkan başka konular da var. Onlara, bu sûreden önce geçen kıssalarda (Hz. Nûh ve Hûd (as)) değindik. Oraya bakılabilir.
74. Âyet: Yerleşmediniz, “Yerleştirildiniz” İfadesi Üzerinden Verilen Mesaj
Kur’an’da bu tür âyetler var. Bu âyetlerde dışarıdan bakıldığında fiilin faili insan görünüyor ama Kur’an orada failin Allah olduğunu söylüyor.416
Burada âyet şöyle de gelebilirdi “Siz Ad kavminin ardından geldiniz ve bu bölgeye yerleştiniz.” Âyet böyle gelse yanlış olmazdı çünkü Kur’an’da fiilin faili olarak insanın öne çıktığı çok sayıda âyet var. Fail insan olduğu halde, Allah’ın fail olarak öne çıkarıldığı âyetlerde şöyle bir özellik var.
Ortada gerçekten güzel bir iş var. Semud kavmi örneğinde olduğu insanlar gelmişler, öncesinde hiç insan eli değmemiş ovalarda medeniyet kurmuşlar. Dağları yontup oraları güvenli evlere dönüştürecek teknolojileri geliştirmişler.
İşte bu tür olaylara işaret eden âyetlerin tamamı şu mesajı veriyor: “Güzel dediğiniz bütün o işleri Allah’ın size emanet olarak verdiği nimetlerle yaptınız. Onun verdiği nimetler olmasaydı; eliniz, ayağınız, gözünüz, kulağınız ve aklınız olamayacağı için gelip buralara yerleşemeyecek ve hiçbir şey yapamayacaktınız. O yüzden bu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini bilin ve bu nimetleri kendinizden veya putlardan bilmek sûretiyle nankörlük etmeyin.”
Özetlersek bu açıklamalar bize şunu diyor: Kur’an baştan sona mesaj yüklü bir kitaptır. Âyetlerde geçen her bir kelime, çok önemli mesajlara vesile olabilir.
75, 76. Âyet: Ezilen Sınıfı Amaca Alet Etme Girişimi
İnsanlık tarihinde 17.18. asra kadar bütün dünya genelinde tek adam rejimi diyeceğimiz; krallar, hanlar, hakanlar tarafından yönetilen ülke ve devlet modelleri vardı. Bu modeller içinde genelde insanlar iki sınıfa ayrılıyordu, üstekiler ve alttakiler, zenginler ve fakirler, ezenler ve ezilenler, sömürenler ve sömürülenler.
Mutlaka bunun istisnaları vardı ama insanlık tarihinin genel görüntüsü buydu.
Kur’an bu âyetlerde, Semud kavmi üzerinden bu görüntüye ait bir fotoğrafı önümüz koyuyor ve o fotoğrafta ezilen insanlar için küçük görülüp ezilenler anlamında “mustaz’af” sıfatını kullanıyor.
Geçmişten günümüze insanlık tarifinde bir devleti, bir ülkeyi, bir topluluğu bir davayı bölmek parçalamak isteyenler genelde öncelikli olarak bu insanlara yaklaşmışlar. Onların yaşadıkları şartlardan memnun olmayacaklarını düşünerek, onları emellerine alet etmek istemişlerdir.
Bu âyette de aynen olmasa bile benzer bir şekilde bunun örneğini görüyoruz.
Hz. Salih’in davetine gelmeyen Semud kavminin ileri gelenleri, onun başlattığı hareketin önüne geçmek için en zayıf halk gördükleri insanların yanına gidiyorlar. Soruları ile onların kafalarını karıştırmak istiyorlar ama onlardaki şuuru görünce istedikleri sonucu alamıyorlar.
77. Âyet: Deveyi Kesmek, Meydan Okumaktı
Hz. Salih kavmine söylediği hiçbir şeyi kendi kafasından uydurup söylemedi. O bir elçiydi. Kendine vahyedileni bildirdi. Bu noktada ona isyan, onu gönderen Allah’a isyandı.
Bu isyan aynı zamanda şu anlama gelen bir meydan okumaydı. “Biz sana inanmıyoruz. Hiçbir şeyden de korkmuyoruz. İşte deveyi öldürdük. Haydi gelsin şimdi vaad ettiğin azap.”
Bu meydan okumadan sonra onlar şunu bekliyordu: “Bize hiçbir şey olmayacak, bizim doğru yolda Salih’in de yanlış yolda olduğu anlaşılacak.”
Bir sonraki âyette sonucun öyle olmadığını görüyoruz.
Okumaya devam.
78, 79. Âyet: Acı Son
Her Peygamber gönderildiği insanları en az evladı kadar sever. O yüzden her peygamber kavminin dünya ve ahiret saadetini sağlamak için gönderilmiştir. Davet ettiği insanlardan davetine gelmeyenlerin helak oluşuna da en çok üzülen yine onlardır.
80-84 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(İbrahim’in yeğeni olan ve onunla aynı zaman diliminde farklı mekânlarda peygamberlik yapan Lût’u da Sodom ve Gomore kentlerinde yaşayan insanlara göndermiştik.)
80. Lût da (her peygamber gibi, tebliğ öncesi yapılması gerekenleri yaptıktan sonra)417kavmine şöyle demişti: Daha önce hiç kimsenin yapmadığı (eşcinsellik gibi) bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?”
81. (Ardından da hayret ifade eden bir dille; aman Allah’ım) “Demek siz (o kadar kadın varken) kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu, siz (böyle yapmakla) haddi aşan bir toplumsunuz.”
82. (Bu uyarıya karşı) Kavminin cevabı (Lut ve ona iman eden aile fertlerini kastederek, alaycı bir dille) “Onları memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! (Birer ahlak polisi gibi başımıza dikildiler kafamızı ütüleyip duruyorlar”) demelerinden başka bir şey olmadı.
83. (Aradan geçen yıllarda Lût’un çabaları sonucu değiştirmedi.) Biz de bunun üzerine onu ve karısı dışında aile fertlerini kurtardık. Karısı ise (bir peygamber eşi olmasına rağmen, Lût’a düşmanlık edenlerle gizlice iş birliği yaptığı için) azap içinde kalanlardan oldu.
84. (Kurutulmuş çamurdan yapılmış taşları adeta birer mermi gibi yaparak) Onların üstüne bir azap yağmuru yağdırdık. (Etrafında yaşadıkları gölü onlara dev bir mezar yaptık. Bugün hâlâ içinde balık yaşamayan etrafında ot bitmeyen o göle iyi) Bak, (bak da) suçluların akıbeti nasıl oldu (anla!)
HZ. LUT KISSASINDA ÖNE ÇIKAN KONULAR
Bu kıssanın Kur’an’a bakan yönüyle kronolojisini (Kur’an’da hangi sûrede hangi âyetler arasında geçtiğini) Kamer sûresinde (33-40 arası âyetler) bu konu ile ilgili âyetlerin tefsirinde verdik. Buradaki açıklamalarımız oradaki açıklamalarımızın devamı mahiyetinde olacak.
80. Âyet: Giriş Bölümü Atlanıp Gelişmeye Geçilen Kıssa
Hz. Lût’un kıssasının Kur’an’da hangi âyetlerde geçtiğini Kamer sûresinin tefsirinde açıklamıştık. Dikkat edilirse buradaki kıssalar içinde dört peygamber kıssasında (Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Şuayb) kıssaları genelde “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin” cümlesiyle başlıyordu.
Kıssalara kompozisyon olarak bakarsak, bu şekilde başlamaya giriş bölümü diyebiliriz. İlginçtir, Hz. Lût kıssasının anlatıldığı sûrelerin tamamında giriş bölümüne hiç değinilmez. Doğrudan gelişme bölümüyle başlanır. Bu durum Kur’an’ın kıssa anlatmada izlediği yöntemin bir sonucudur.
Biz bu sonuca Tefsir Usulümüzde (11) Peygamberlik Yasasında “Bir Peygamber Üzerinden Binlerce Peygamberi Tanımak Mümkün müdür?” başlığı altında değindik. Oraya atıfla şunu ilave edelim.
Kur’an’da ismi geçen ve geçmeyen bütün peygamberlerin görev tanımları bellidir. Varsayalım Peygamberlerin yapmaları gereken 25 görev olsun. Kur’an bir peygamber hakkında bu görevlerin tamamını anlatıyorsa, başka peygamberlerde bu görevler içinde 15, 10 ve 5 gibi farklı sayılar veriyorsa. Bunun okuyucuya mesajı şudur: “Haklarındaki bilgiler az olsa bile siz bütün peygamberleri 25 görev tanımını yerine getiren kişiler olarak değerlendirebilirsiniz.”
Bu değerlendirmeyi yaptığımızda, burada ve başka sûrelerde geçen bütün Hz. Lût kıssalarında şu ifadenin kıssaların baş tarafında yer aldığını düşünebiliriz; “Sodom halkına da Lût’u gönderdik. Lût onlara dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur…”
Özetlersek, her peygamber kıssası Kur’an bütünlüğünde okunmalıdır. Öyle bir okumada hakkında az bilgi verilen peygamberlerin, çok bilgi verilen peygamberlerle benzer özelliklere sahip olduğu anlaşılacaktır.
80. Âyet: Eşcinsellik Daha Önce Hiç Görülmedi mi?
Bazıları âyette geçen “Daha önce hiç kimsenin yapmadığı (eşcinsellik gibi) bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?” cümlesinden yola çıkarak eşcinselliğin ilk kez Lût kavminde ortaya çıktığını zannediyor.
Eşcinselliği rızaya dayalı olan ve zorla (tecavüz) olan diye ikiye ayırsak, rızaya dayalı olan yani iki erkek veya iki kadın arasında başkalarından gizli olan şekliyle Lût kavminden önce de görüldüğünü söyleyebiliriz. Roma ve Yunan tarihlerinde bu konuda çok sayıda örnek görmek mümkün.
O yüzden burada kastedilen eşcinsellik, rızaya dayalı olmayan, o nedenle zulme dönüşen bir eşcinsellik. 80. âyetten bu tür bir eşcinselliğin ilk kez Hz. Lût kavmi zamanında görüldüğünü düşünebiliriz.
81, 82. Âyet: Eğrilerin Doğruları Eğri Görmesi
Bu âyetlerde Hz. Lût’un yaptığı uyarılara karşı alaycı bir dille verilen cevabı görüyoruz. Cevapta dolaylı olarak şu deniliyor: “Siz madem çok temizsiniz, o zaman aramızda daha fazla durup da kirlenmeyin. Bir an önce buradan gidin.”
Bu sözlerin arkasında şu soruların cevabını görüyoruz: Bir yerde emanet ahlakı olmazsa, ölçüler değişirse, insanlar “hayat benim” der ve dilediği gibi yaşarsa ne olur? Yani Allah’ın koyduğu ölçülerin/doğruların yerine beşeri olan ölçüler gelirse ne olur?
Cevap: Burada anlatılana benzer durumlar. Yani Allah’ın koyduğu ölçülere göre eğri olanlar, doğru olanları eğri görür. Eğri görenler çoğaldığında, kirlenme çoğalır, kirlenme çoğaldığında temiz olanlar problem olur.
Bu âyette temizlere şöyle bir mesaj var: Kirlenmeyi normal görürseniz, kirlenmeye karşı pasif kalırsanız, kirlenenlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda şu ifadeleri siz de duyabilirsiniz: “Madem o kadar temizsin git başka bir yerde yaşa…”
Özetlersek, bütün bu ve benzeri sorunların arkasında emanet ahlakından mahrum olmak var.
83. Âyet: Hz. Lût’un İman Etmeyen Karısı Üzerinden Verilen Mesaj
Peygambere çok yakın olduğu halde iman etmeyen insan örneğini birden fazla Peygamberin hayatında görüyoruz.418
Bu ve benzeri âyetler bize şunu diyor: İman ve hidâyet noktasında bu dünyada hiçbir insanın garantisi yoktur. Peygamberin yakını olsanız dahi, ayağınızın kayma ihtimali her zaman vardır. O yüzden dikkatli olun. O yüzden adı günah ve haram olan her şeyden uzak durma gayreti ile yaşayın.
84. Âyet: Benzeri Görülmeyen Helak
Kur’an’da başka kavimlerin helakinden de bahsedilir. Bunun örneklerini yukarıda gördük. Ama hiçbir helak Lût kavminin helaki gibi acı bir sonla bitmemiştir. Bunun sebebi 80. âyette geçen şu cümledir: “Daha önce hiç kimsenin yapmadığı (eşcinsellik gibi) bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?”
Bu hayasızlığı yapanlar, daha önce yeryüzünde hiç kimsenin yaşamadığı bir helaki yaşadılar.
85-90 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
85. Medyen halkına da (rahmetimizin bir müjdecisi olarak) kardeşleri Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik.(Şuayb, Musa’nın hem kayınpederi hem de hocası idi. O da her peygamber gibi tebliğ öncesi yapılması gerekenleri yaptıktan sonra)419Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka (O’nun yarattıklarının en ufağını dahi yaratıp sizin istifadenize sunabilecek) hiçbir ilah yoktur. Rabbinizden size (hakikati tüm netliği ile ortaya koyan apaçık) bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. (Ölçüde ve tartıda bilerek veya bilmeyerek yapacağınız yanlışlıkların toplumu birbirine bağlayan güven duygusunu sarsacağını unutmayın! O yüzden alışverişlerinizde) İnsanların mallarını eksik vermeyiniz. (Güneşten, atoma ilahî yasalarla) Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde (güven duygusunu sarsarak) bozgunculuk etmeyin. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız sizin (dünya ve âhiret saadetiniz) için en hayırlısı budur.”
86. (Kavmi, Şuayb’ı dinlemediği gibi ona iman edenleri de taciz ediyordu. Bunun üzerine Şuayb “Ey kavmim!” diye söze başladı ve şöyle dedi:) İnananları tehditlerle Allah’ın yolundan çevirmek ve (asılsız iftiralarla) bu yolu (insanların gözünde) eğri (büğrü) göstermek için, öyle her köşe başında pusu kurmayın! Düşünün ki (sizin bir zamanlar maddî imkânlarınız bu kadar çok değildi, hem) siz (sayıca da) azdınız, Allah sizi (nüfus yönüyle) çoğalttı. (Sizi yaşadığınız çağın güçlü toplumlarından biri yaptı. Zannetmeyin, bu hep böyle gidecek. Siz değişirseniz, Allah’ın yasaları da aleyhinize değişecek. Bu değişimin sonuçlarını görmek için, sizden önce yaşamış Âd, Semud ve Lût gibi kavimlerin sonlarına bakın!) Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuş (görün ve ibret alın!)
87. “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa (yapacak bir şey yok. Kimseyi inanmaya zorlayamam) artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
88. Kavminden ileri gelen kibirliler (onun gibi düşünmüyorlardı. Ona karşı) dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız ya da (bizim) dinimize döneceksiniz” (Şuayb: Peki biz)İstemesek de mi? dedi. (Kavmi: “Evet, sizin için bu iki seçenekten başkası yok” dedi.)
89. (Bu tehditler, Şuayb ve iman edenlerin duruşunu değiştirmedi. Şuayb, bu sefer daha kararlı bir şekilde şunları dedi:) Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz (“Senden başka ilah var” anlamına geleceği için) Allah hakkında yalan uydurarak iftira atmış oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için (ateşten kurtulunca, tekrar ateşe girmek gibi acı bir şey olacağı için asla) mümkün değildir. Rabbimiz her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. (Şuayb, fiili dua sayılacak bu ifadelerden sonra ellerini açtı ve kavli dua ile Rabbine şöyle yöneldi:) Ey Rabbimiz (ne olur, gönül fethine giden yolda) bizimle kavmimiz arasındaki engelleri kaldır! Çünkü Sen(Fettah’sın. Her türlü engel arasından) en iyi (en güzel yolları) açansın!’
90.Kavminden ileri gelen (ve kimin neye inanacağı konusunda kendilerini yetkili gören) kâfirler (Şuayb’in etrafındaki inananların bu kararlığını görünce, yaptıkları tehdidin dozunu artırarak) dediler ki: (Bu uyarılarımızdan sonra) Eğer (hâlâ) Şuayb’e uyacak olursanız, (sonuçlarına katlanırsınız. Çünkü) kesinlikle kaybeden siz olacaksınız.
91. Derken (günler böyle geçti sonunda zulüm zirve yaptığında, zalimin zulmü, mazlumun âhı, Allah’ın Kahhar isminin tecellisine davetiye oldu ve) onları dayanılmaz bir sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında (mü’minleri dize getirmeyi umarken kendileri) dizüstü donakaldılar.
92. (Musibet öyle bir geldi ki, adeta bir pisliği temizlercesine, geride hiçbir iz bırakmadı) Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, asıl ziyana uğrayanlar onlar oldular.
93. (Bu musibetin ardından Şuayb üzülerek)Onlardan yüz çevirdi ve (içinden şöyle) dedi: “Ey (isyankâr) kavmim! (Ne olurdu, sözümü dinleyip zulümden vazgeçseydiniz.) Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum (elimden geleni yaptım) ve size öğüt verdim. Şimdi (Allah’ın merhametinden daha öte merhamet etmenin, haddini aşmak olduğunu bilen bir insan olarak) kâfir bir kavme nasıl acırım!”
HZ. ŞUAYB’IN KISSASI
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, Hz. Şuayb’ın kıssası ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Bu kıssayı gelecek sûrelerde, aşağıda numarasını verdiğimiz âyetler arasında göreceğiz.
A’râf Sûresi 5. yıl 85-93
Şuarâ Sûresi 6. yıl 176-191
Hûd Sûresi 8. yıl 84-95
KISSADA ÖNE ÇIKAN KONULAR
85. Âyet: Aynı İçinde Öne Çıkan Ayrı
Yukarıda her peygamberin görev tanımının birbirine benzediğini, birini tanıyınca diğerini da -ana hatlarıyla- tanımanın mümkün olabileceğini söyledik.
Bu özelliğe “aynı” dersek, bir de bu “aynı”dan “ayrı”lan özellikler var. Kur’an’da kıssaları uzun olan ve hakkında detay verilen peygamberlerde genelde ayrı bir husus öne çıkar; Hz. Âdem’de yasak ağaç, Hz. Nûh’ta gemi, Hz. Salih’te deve, Hz. Lût’ta eşcinsellik Hz. Musa’da asâ (baston) Hz. Şuayb’ta da terazi… Detaylara girdikçe bu “ayrı”lara yenilerinin eklendiğini de görebiliriz.
Bu “ayrı”ların her biri hayatın içinden birçok konuya karşılık geliyor. Bu konulara “sorun” dersek, peygamber kıssalar bu sorunlar karşısında çözümde bize örnek olan, örnek duruş sergileyen insanların hikayesi olur.
Bu tespitten sonra alttaki başlıklar üzerinden 85. âyete bakmaya devam edelim.
Terazi Üzerinden Verilen Mesaj
Burada terazi, doğruluk, dürüstlük, güven ve hak gibi bütün değerleri içine alan adaletin sembolüdür. Burada terazi ölçünün, dengenin ve her türlü aşırılıktan kaçınmanın sembolüdür.
Teraziye bu açıdan bakarsak, nasıl vücuttan alınan kan örneği, bütün vücut hakkında fikir veriyorsa terazi de öyledir. Terazilerin yanlış tarttığı, insanların da buna seyirci kaldığı bir toplumda,
İnsan kalitesi düşüktür, ahlak kalitesi düşüktür,
Gelecek üç kuruşluk menfaat karşılığında doğruluktan, dürüstlükten vazgeçebilen insanlar var demektir.
Gelecek üç kuruş menfaat uğruna sahtekar, üçkağıtçı sıfatlarını üzerine giyebilecek kadar seviyesini düşüren insanlar var demektir.
Daha birçok şey sayılabilir…
Şöyle özetleyelim, terazinin eksik tarttığı bir toplumda insanı, kamil insan yapan, bir toplumu medeni yapan birçok şey eksik demektir.
Bu eksikler gelecek âyette örneklendiriliyor
86. Âyet: Terazi Bozuksa, Çok Şey Bozulmuş Demektir. Örnek…
86. âyet özelinden Hz. Şuayb’in kavmine bakarsak, terazinin bozuk olması, o toplumda başka şeylerin de bozuk olduğunun göstergesidir. İşte onlardan bazıları,
Allah’a iman eden insanların yollarına pusu kurmak,
Onları tehdit ve şantajla bu işten vazgeçirmek,
Sayısal çokluğu haklı olmanın gerekçesi yapmak,
Güçlüysek haklıyız mantığı ile hareket etmek,
Bu tür âyetleri de şöyle anlayabiliriz; âyet bize öne çıkan birkaç örnek veriyor, sonra gerisini siz düşünün diyor.
Özetlersek, terazi bir şeydir ama ondaki bozukluk binlerce şeyin bozulduğunu gösteren bir göstergedir.
87. Âyet: Hüküm Verenlerin En Hayırlısı
Mahkemeler hakimlerin hüküm/karar verdikleri yerlerdir. Bu yerlerin sembolü de terazidir.
Ölçüden, tartıdan ve teraziden bahseden âyetten sonra “Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” denmesi birçok mesajı içinde barındıran bir cümledir.420
Bir mal için bu beş kilodur,
Bir insan için bu sahtekardır,
Bir konu için “bu doğrudur veya yanlıştır” demenin hepsine hüküm vermek dersek,
Âyetin verdiği mesajlardan biri şu olur: “Evet, Allah size hüküm verme özgürlüğü vermiştir ama bilin ki verdiğiniz her hükümden sorumlu olacaksınız. Verdiğiniz hükümlerin doğruluğuna veya yanlışlığına göre hakkınızda hüküm verilecek. Bunu dikkate alarak hüküm verin.”
Bu âyeti, teraziyle bağlantısına bakarak böyle anlayabiliriz. Fakat bu âyetin bir de iman edenlerin içinde bulundukları durumla da bağlantısı var.
Âyet baskılar karşısında sabredin diyor. Buradaki “sabredin” ifadesini Hz. Hûd’un (as) kıssasında geçen “O haldebekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekliyorum. (71)” ifadesi gibi anlayabiliriz.
“Öyle anlarsak ne olur?” sorusun cevabı için de o kıssada 71. 72. âyetlerin tefsirinde “Üçüncü Nokta: Kur’an Sünnet Ölçülerinde “Beklemenin” Anlamı” başlığı altında yaptığımız açıklamalara bakılabilir.421
88-90. Âyet: Tehdit Karşısında Kararlı Duruş
Tehdit şu: “Ya bizim dinimize422 dönecek bizim gibi inanacaksınız ya da burayı terk edeceksiniz.” Bu tehdit karşısında “Terk etmezsek ne yaparsınız?” sorusunun cevabı belliydi…
Bu tehdit karşısında Hz. Şuayb âyette ifade edildiği şekliyle muhteşem bir duruş sergiliyor. Burada müşriklerin “din” dediği şeye Allah’ın razı olmadığı her türlü inanç, düşünce, hayat tarzı olarak bakabiliriz. Böyle bakarak bu duruşu bütün zamanlara taşırsak, bu duruşun anlamı şu olur. “Bizim inandığımız dini bırakıp Allah’ın razı olmadığı bir yaşam tarzını benimsememiz mümkün değildir.”
Bu noktada “Ben Müslümanım” diyen her insan bir nefis muhasebesi yaparak kendine şu soruyu sorabilir: “Allah’ın razı olmadığı hayat tarzına ait söz ve davranışlar (tercihler, beğeniler, sevmeler, uygulamalar) benim hayatımda var mı?”
Bu sorunun cevabını kendimiz dahil okuyucularımıza bırakıyoruz…
Tefsirimize şu alt başlıkla devam edelim
“Kimin Mülkünden Kimi Kovuyorsun”
Hz. Şuayb’ın karşısındaki müşrikler, 88. âyette iman edenleri “Ya bizim dinimize dönecek bizim gibi inanacaksınız ya da burayı terk edeceksiniz.” Diyerek tehdit etmişlerdi.
Allah (cc) bu tehdite helak ile cevap veriyor. Burada iman etmeyenlerin helaki şu anlama geliyor: “Mülk Allah’ındır. Kimin mülkünden kimi kovuyorsunuz. Burayı onlar değil siz terk edeceksiniz.”
91-93. Âyet: Helakin Rahmet Olan Tarafı Ceza Olan Tarafından Daha Büyüktür
Genelde sonu helak ile biten her kıssada kıssanın öncesinde yaşananlar, helak hükmünün gerekçesi oluyor.
Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında anlattık eğer Hz. Şuayb’a iman etmeyenler “Sizin inançlarınıza saygı duyuyoruz. Sizin dininiz size bizimkisi bize, herkes dilediği gibi inansın.” deselerdi, inanmamalarının cezaları ahirete kalacaktı. Ama tam tersi bir davranış gösterince zalim oldular ve yaptıkları zulmün tadımlık olan kısmını dünyada tattılar. Gerisi ahirete kaldı.
Yine Helak Yasasını hatırlatarak tadımlık ifadesini açalım. Ahiretteki ceza ile kıyaslandığında dünyadaki hiçbir helak zalimlerin hak ettikleri ceza değildir. Büyük cezadan bir parçadır. Bu cezanın rahmet olan tarafı ceza olan tarafından daha büyüktür. Her zalimin olduğu yerde mazlum vardır. Zalimlerin zulmünden kurtulmak mazlumlar için rahmettir.
Her insanın zalim olmasa bile içinde zalim olma potansiyeli vardır. Zalimlere verilen ceza, arkadan gelecek zulümlere karşı caydırıcı bir rol oynaması yönüyle de rahmettir.
94-102 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
94. (Bütün bu kıssalardan alınacak derse gelince, ey insan! Adına musibet dediğiniz şeyler bile, bizim rahmetimizin farklı bir tecellisidir.) Biz hangi ülkeye (rahmetimizin müjdecisi olarak) bir peygamber gönderdiysek, o (peygamberi yalanlayan, refahla şımaran, verilen nimetlere nankörlük eden) ülke halkını, yalvarıp yakarsınlar (âciz ve fakir olduklarını anlasınlar, bir üstünlük hastalığı olan kibirlerinden arınsınlar ve bütün bunların sonucunda gaflet uykusundan uyansınlar) diye mutlaka (ekonomik kriz ve bu krizin sonuçları olan) yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
95. Sonra (arkadan gelen nesiller geçmişte yaşananlardan ders alınca) kötülüğün (sıkıntının ve darlığın) yerine, iyilik (bolluk ve bereket) getirdik. Nihâyet (aradan biraz zaman geçti. Sayıca) çoğaldılar (geniş imkânlara kavuştular) ve (yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak) “Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı (demek ki, bu olaylar ilahî bir uyarı, imtihan veya ceza değil. Tamamen tesadüflere bağlı olarak öteden beri süregelen basit tabiat hadiseleri ve sosyal olaylardan ibaretmiş”) dediler (ve tekrar gafletin derin uykusuna daldılar)Biz de hiç beklemedikleri bir anda onları ansızın yakaladık.
96. Eğer o (peygamber gönderilen) ülkelerin halkları inansalar (Allah’ın yasalarındaki işleyişi kavrasalar) ve (buna bağlı olarak bir milletin geri kalmasına, fakirleşmesine ve başka milletlere bağımlı ve muhtaç olmasına sebep olacak şeylerden) sakınsalardı, üzerlerine göğün ve yerin (bolluk ve) bereket kapılarını açardık. Fakat (onlara bu gerçekler hatırlatıldığında) yalanladılar, biz de onları yaptıklarına karşılık cezalandırdık.
97. (Bu cezalandırmalar her zaman olabilir.) O halde, hangi toplum gece uyurken başlarına azabımızın gelmeyeceğinden emin olabilir?
98. Yahut hangi memleketin halkı, onlar gündüz vakti eğlenirken başlarına azabımızın gelmeyeceğinden (gece veya gündüz gelen azapların, onları ebedi azaba götürmeyeceğinden) emin olabilir? (Var mı garantisi olan?)
99. Yoksa onlar, (geçmiş kavimlerde olduğu gibi toplu helaklerin olmayışına bakarak, teknolojilerine güvenip, her türlü tedbiri alarak veya) Allah’ın (mühlet vermesini, yanlış anlayarak O’nun) azabından emin mi oldular? (Hadiseleri yanlış yorumlayarak, aldıkları tedbirlere güvenerek, gaflete dalıp) Hüsrana uğrayan (bunun sonucunda basiretleri bağlanan) topluluklardan başkası Allah’ın azabından emin olmaz.
100. Geçmişteki sahipleri helak olup gittikten sonra bugün bu topraklarda hayat süren müşrikler (tarihin farklı olaylar üzerinden tekerrür edeceğini) hâlâ anlayamadılar mı? Eğer dileseydik, işledikleri günahlar yüzünden pekâlâ onları da cezalandırabilirdik. (Bu cezalar her zaman maddî olmaz. Bazen de manevî olarak gelir. Bir manevî ceza olarak) Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (kulakları olduğu halde) hakkı işitmezler. (Gözleri olduğu halde gerçeği görmezler. Akılları olduğu halde, yaratılanla, Yaratıcı arasında bağlantı kuramaz, yaratılışı tesadüfe bağlarlar.)
101. İşte (geçmişte yaşamış) o toplumlar (ve onların ibret manzaraları...) Onların haberlerinden bir kısmını sana (ve senin şahsında kıyâmete kadar gelecek tüm insanlara) anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri (ve peygamber misyonunun takipçileri) onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce inkâr ettiklerihakikate (kibir ve inatları yüzünden) bir türlü iman etmeye yanaşmadılar. İşte, Allah kâfirlerin (küfürde ısrar etmelerinin bir sonucu olarak) kalplerini böyle mühürler.
102. Onların çoğunda (vahye ve peygambere muhatap olmalarına rağmen, peygamberlerine) verdikleri söze (en ufak bir) bağlılık (emaresi) görmedik. Tam tersine, pek çoklarının (sözünde durmayan, ahlaksız ve) yoldan çıkmış kimseler olduğunu gördük.
BURAYA KADAR OLAN DEĞERLENDİRMELERİN KISA ÖZETİ
Kur’an’da önce soyutu anlatma sonra o soyutu somut örneklerle açıklama çok sık karşımıza çıkan bir yöntem. A’râf sûresinin baş tarafında, (11-30 âyetler arasında) diğer kıssalara nispeten oldukça uzun ve detaylı olarak Âdem-İblis kıssası anlatıldı. Bu kıssanın yaşandığı yer bizim için soyut bir âlemdi. Soyut âlemde geçen bu kıssanın somut âleme mesajını “Tarafını seç!” ifadesiyle özetledik.
11-30 arası âyetlerde soyut olarak anlatılan tarafını seçme olayı, 59-93 arası âyetlerde somut örnekler üzerinden anlatıldı. Beş peygamber kıssasında (Hz. Nûh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb (as)) Allah’ın razı olduğu tarafı seçenlerin ve seçmeyenlerin hikayesini okuduk.
Şimdi (94-102 arası) tekrar soyut anlatımların öne çıktığı âyetleri göreceğiz. Bu soyut anlatımları, tekrar somut anlatımlar takip edecek.
103-171 arası âyetlerde Kur’an’da hakkında en fazla detay olan Hz. Musa’nın (as) kıssasına başlayacağız.
Bu kısa özetten sonra 94-102 arası âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
(94) MUSİBETLER RAHMETTİR
Tefsir Usulümüzde (8) İmtihan Yasasının altında Bela Musibet Yasasından bahsettik. O bahsin ve Kalem sûresi 33. âyetin tefsirinde yaptığımız açıklamaların devamı olarak burada şunları ifade edelim.
Bu dünyada Allah (cc), adına “nimet” dediğimiz her şeyi doğumla birlikte bize verir, sonra ya ölümle birlikte tamamen alır ya da ölümden önce (hastalık, kaza, bela ve ihtiyarlık gibi sebepler üzerinden) yavaş yavaş alır.
Bu bir yasadır ve bu yasadan muaf insan yoktur. 94. âyette bu yasanın arkasında Allah’ın Rahmân ve Rahîm ismini görüyoruz.
Bu âyette şu noktalar öne çıkıyor.
“İnsanın en büyük özelliği unutmaktır. Unutmalar içinde en büyük olanı da yaratanı; Allah’ı, ahireti, ölümü ve varlık gayesini unutmaktır.
Yoksulluk ve darlık veren bütün musibetlerin ortak amaçlarından biri de insana bu gerçekleri hatırlatmaktır.
Bu noktada insana verilen mesaj şudur:
Ey insan!
Ey insan! Sen fanisin. Sen bu âlem için yaratılmadın. Sen baki bir âlem için yaratıldın.
Sana verilen her şey, bir şekilde geri alınmak için verildi.
Sana verilen her şey, o nimetleri vereni tanıman için verildi.
Sana verilen her nimet, vereni verilen her şeyden daha fazla sevesin diye verildi.
Gel şimdi, peygamberlerle sana gelen vahyin mesajına kulak ver...
Vahyin mesajına kulak verip musibetlere bu açıdan bakarsak, onların rahmet olduğunu görürüz. Bu gerçeği gördüğümüzde şikâyet etmek yerine sabır ve hamd ile musibetten payımıza düşen dersi almaya çalışırız.
(95) YOKLUKTAN SONRA VARLIKLA İMTİHAN
Allah hem almak sûretiyle yoklukla hem de bol bol vermek sûretiyle varlıkla imtihan eder. 94. âyette yoklukla ve sıkıntı ile imtihanı gördük. 95. âyette varlıkla imtihanı görüyoruz.
Her iki imtihan da imtihan dünyasının dekorunu gösterir. Geceyi gündüzün takip etmesi gibi yokluğu varlık, varlığı yokluk, zorluğu kolaylık, kolaylığı zorluk, üzüntüyü mutluluk, mutluğu üzüntü takip eder.423
Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilir: “(Biz, imtihanın zorluk ve kolaylık gibi zıtlar üzerinden yapıldığı) bu günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz.”424
Burada Soru: Şu Her İnsan Bunun İmtihan Olduğunu Anlar mı?
Âyette yaptığımız parantez arası açıklamalar bunun her insan tarafından anlaşılmayacağını gösteriyor.
Bu dünyada her nimetin alınması ve verilmesi aradaki sebepler üzerinden olduğu için, bazı insanlar şöyle düşünür: “Bu yokluk ve varlık, zorluk ve kolaylık dediğiniz şeyler bu dünyanın tabiatında var. Bakın geçmişte atalarımızın hayatına, benzer hadislerin sürekli tekrar ettiğini göreceksiniz. O yüzden her konuyu dinle, imanla, imtihanla açıklamaya gerek yok…”
Özetlersek, vahyin mesajını anlamak herkese nasip olmuyor…
(96) İMAN EDERSEM DÜNYADA İŞLERİM İYİ GİDER Mİ?
Bu âyet Kur’an bütünlüğünde okunmadığında, zannediliyor ki, iman edersek, Allah bize göğün yerin bereket kapılarını açacak. Bu zannı günlük hayatta “Bak kardeşim abdestini al, namazın kıl, zekatını ver, bak işlerin nasıl düzelecek.” şeklinde de duyabiliriz.
Bu âyeti anlamak için birkaç noktaya yoğunlaşmamız gerekiyor:
Birinci Nokta: Bereket İkiye Ayrılır
Maddi bereket, manevî bereket. Maddi bereket dünyaya bakar. Manevî bereket ahirete bakar.
Maddi bereket, ev, araba, mal, mülk, para, servet gibi şeyleri içine alır.
Manevî bereket, dünyada yapılan salih amellerin ahirete yönelik faydalar vermesi. “Bir” yapılan iyiliğin “bin”ler sevap kazandırması gibi.
Berekete böyle baktığımızda, bu âyette kastedilen bereketin maddi bereket olduğunu anlıyoruz. Bunu Allah (cc) geçmişte peygamber gönderdiği bazı kavimlere vaad etmiş. Bu vaatleri günümüzde devletlerin -ihmal edilen işler ve bölgeler için- yaptığı teşvik kredilerine benzetebiliriz.
Bu açıklamadan sonra ikinci noktaya geçebiliriz
İkinci Nokta:İmtihan Dünyasının Dekoru
İmtihan dünyasında Allah’ın kullarını teşvik etmek için maddi anlamda bolluk bereket vermesi kalıcı bir vaad değildir. İmtihan dünyasının gereği, yukarıda ifade ettiğimiz gibi verilen her nimet alınmak üzere verilir. Alma işi ölümle birden olabileceği gibi, ölmeden önce eksilterek de olabilir.
Bu noktada şu âyete kulak verelim:
“155. Andolsun ki (Biz) sizi (imtihan dünyasının bir gereği olarak, “Her değerin elde edilmesinin bir bedele bağlanması” kuralı gereğince) biraz korku ve açlık (yaşatmakla, bir gün elinizden çıkması mukadder olan) mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. (Verildiğinde şükredenlerin, alındığında ne yaptığına bakarız. Ey Peygamber! Sen alındığında isyan etmeyip) Sabredenleri müjdele!
Özetlersek, maddi bereket kalıcı değildir. Olursa hamd edilir, olmazsa şikâyet edilmez. Meşru yollardan o bereketi elde etmek için gereken sebeplerini yerine getirme gayreti gösterilir.
Manevî bereket kalıcı berekettir. Önceliği bu bereket olanlar, imtihan dünyasının dekorunu bilirler ve bildikleri için de varlıkta şımarmazlar, yoklukta isyan etmezler. Her iki durumda da Allah’ın razı olduğu duruşu sergileme gayreti gösterirler.
(97-99) DÜNYANDA İMAN YOKSA, KORKU VARDIR
Tefsir Usulümüzde (1) İnsan Yasasında “Dünya, Mevcut Dekoru İle Her İnsanı Korkutur” ve “Korkunun İlacı İmandır” başlıkları altında bu âyetlerde öne çıkan konuya değindik. Burada yapacağımız açıklamalar, o başlıklar altında yazdıklarımızın devamı olacak. Bu âyetleri anlamak için cevabını arayacağımız sorulardan ilki şu olacak.
Azap Nedir?
Azabı genel anlamda insana maddi-manevî acı veren her şey olarak tarif edebiliriz. Azabı 1’den 100’e kadar derecelendirirsek, Cehennem azabına100 birimlik azap diyebiliriz.
Onun altında yokluğa, hiçliğe gitme, sevdiği her şeyden ebediyen ayrılma ve mahrum olma, malını, mülkünü kaybetme gibi birçok şeyi sayabiliriz.
Acının olduğu yerde korku olur. Korkunun olduğu yerde en çok aranan güvendir. Bu üç âyette geçen “emin” kelimesi, güven manasını da içine alan iman kelimesiyle aynı kökten gelir.
Dünyanın dekoruna ait bu ontolojik tespitten sonra âyetlerin tefsirine gelirsek, üç âyette geçen üç soru karşısında bu dünyadaki hiçbir insan “Ben kendimi mutlak manada emniyette ve güvende hissediyorum.” diyemez.
Neden diyemez? Çünkü bu dünyanın dekoru, şu cümleleri kurmaya izin vermiyor?
Ben ve benim sevdiklerim yarın, (bir hafta sonra, bir ay sonra) kesin olarak yaşayacak.
Ben ve sevdiklerim, ortalama 70 yıllık ömürde asla acı keder yaşamayacak.
Bu dünyada ne yaşarsam yaşayayım bana acı ve korku verecek hiçbir şey yoktur.
Bu cümleleri kurmaya izin vermeyen dünya insana korku verir. Bu dünyada korkunun ilacı imandır.
Bu makamda iman şu anlama gelir: “Ben, beni dünyaya gönderen Allah’a iman ediyorum. Bu iman bana güven veriyor.”
Bu güveni bulan insan bu dünyada huzur bulur. Bu huzur, bu dünyada olan her şeyin imtihan dünyasının bir gereği olduğunu bilmenin, olan her şeyin arkasında Allah’ın olduğunu bilmenin, bu dünyada kaybedilen her şeyin ahirette ebedi olarak verileceğini bilmenin arkasından gelen bir huzurdur.
(100-102) ÂYETLERİN KISA AÇIKLAMALARI
100. Âyet: Acıyı Hissetmemek Acı Bir Şey Olabilir mi?
Önceki âyetlerde dedik ki, bu dünyanın dekoru insana acı ve korku verir. Biri çıksa dese ki, ben bu acıyı hissetmiyorum.
İşte bu acıyı hissetmeme Kur’an’da “kalplerin mühürlenmesi” olarak anlatılıyor. Biz buna manevî felç diyoruz.
Maddi felci biliyoruz; varsayalım birinin belden aşağısı felç oldu. Biz bu kişinin ayaklarına acı verecek hangi işlemi yapsak, bu kişi diyor ki, ben acı hissetmiyorum. Bu hissetmeme iyi güzel bir şey değildir. Bunun normali hissetmektir.
Aynen bunun gibi iman olmadan bu dünyada hissedilecek şeyin adı korkudur. Aranacak şeyin adı da bu korkuyu giderecek olan güven yani imandır. Normal olan budur.
Bu korku hissedilmiyorsa, bunun sebebi kalplerin mühürlenmesidir.
Peki, Kalplerin Mühürlenmesi Ne Demek?
Tefsir Usulümüzde (8) İmtihan Yasasının altında Takdire Göre Tercih Yasasında anlattık. Burada 100. âyette geçen “Kalplerin mühürlenmesi” kişinin tercihlerin sonucunda Allah’ın takdirdir.
Basit bir örnekle anlatalım. Varsayalım bir lokanta var. Bu lokanta müşterilerine ve yasa koyucu olan devlete karşı kendini sorumlu hissetmiyor. Bu his kaybı sebebiyle lokanta temiz değil, çalışanların davranışları düzgün değil, yemeklerin içinden kıl, böcek gibi şeyler çıkıyor. Belediye bu lokantayı defalarca uyarıyor. Lokanta sahibi bu uyarıları dikkate almayıp, yanlışlarda ısrar edince, zabıta ekipleri gelip lokantayı mühürlüyor.
Aynen böyle olmasa da kalplerin mühürlenmesi de buna benziyor. Bu noktada kalbin mühürlenmesi takdir oluyor, işlenen günahlar bu takdirin sebebi oluyor.
Burada bir soru daha soralım,
Biz Bir İnsana “Senin Kalbin Mühürlenmiş” Diyebilir miyiz?
Müslüman olmayı ciddiye alan, ağzından çıkan her sözün ahirette hesabını vereceğini bilen bir mümin böyle bir şey diyemez.
Bir insanın kalbinin mühürlendiğini bilmek biz insanlar için gaybi bir konudur. Gaybı sadece Allah bilir. Allah’ın bildiği sahada söz söylemek, Sadece O’nun bildiği bir bilgiye ortak olmak anlamına geleceği için şirke sebep olabilir.
O yüzden bu konularda başkaları için hüküm cümleleri kurmaktan kaçınmalı. Kendimiz için de nefis muhasebesi yaparken şöyle düşünebiliriz: Günaha girdiğimde hiçbir üzüntü hissetmiyorum acaba kalbi mühürlenenlere mi benziyorum?”
Bu düşüncede de daha ileri gidip “Kalbim mühürlenmiş” dememeli. Bunu demek de insanı ümitsizliğe sevk edebilir.
Bütün bunları dikkate aldığımızda, birine “kalbin mühürlenmiş” demek bize düşen bir vazife değil. Bunu sadece Allah (cc) diyebilir. “O’nun demesinin hikmeti nedir?” denirse, hikmetlerinden biri bize şu mesajı vermektir: Dikkat edin! Kendilerine apaçık deliller geldiği halde Allah’ın razı olmadığı tercihleri yapmakta ısrar eden toplumlara benzerseniz, (kalplerin mühürlenmesi gibi) onların yaşadıkları sonuçları yaşayabilirsiniz. Bu sonucu yaşamak istemiyorsanız, bu sonuca götürecek yanlışlardan uzak durun.”
Özetlersek, 100. âyetten şunu anlıyoruz. Müşriklerin Allah’ın azabından emin olmaları, tercihlerinin onlara büyük acılar yaşatacak sonuçlarını anlayamamaları, kalplerinin mühürlenmesinin bir sonucudur. Bu sonucun kendisi de ahirette verilecek büyük cezadan önce dünyada verilen cezalardan biridir.
101. Âyet: Bu İlk Değil Son da Olmayacak
Bu âyet Peygamberimizin şahsında geleceğe dönük olarak bizi ve bütün insanları uyarıyor. Bize denilen şu: Hata da ısrar etmek İblis/şeytanla başlayan ve kıyamete kadar devam edecek bir yanlıştır. İnsan olduğunuz için hata yapma yanlışından kurtulamazsınız ama atanız Âdem’den ders alıp hatada ısrar etme yanlışından kurtulabilirsiniz.
Bu yanlıştan kurtulamayanları bekleyen son, manevî ölüme eş değer olan kalplerin mühürlenmesidir. Yaşarken ölmek istemiyorsanız, hatalarında ısrar edenlerden değil, onlardan ders alıp tevbe edenlerden olun.
102. Âyet: İnsan Doğasının Fotoğrafı
Bu âyete yukarıda anlattıklarımızın devam olarak bakarsak. Bu âyet insan denilen varlığın iç dünyasını gösteren bir fotoğraf olarak önümüze çıkıyor.
Bu fotoğrafı bir kurgu içinde anlatalım.
Dünyadaki bütün insanları bir salona toplamak mümkün olsaydı ve onlara şu soruyu sorsaydık, “Yaptığınız hatalardan sonra, doğru yoldan çıkmama, bir daha hata yapmama sözü verir misiniz?”
Bu soruyu insanlar “Evet” cevabı verseydi ne olurdu?
İşte 102. âyet bu sorunun cevabını veriyor. “Sözlerinde durmazlar, bir süre sonra doğru yoldan çıkarlardı.”
Bu âyet bu noktada bizi bir sonraki kıssaya bağlıyor. O bağlantıyı şu soru üzerinden kuruyoruz, “İnsanlık tarifinde Allah’a en fazla söz veren ve verdikleri sözden en fazla dönen kavim kimdir?”
İşte gelecek kıssa bu sorumuza “İsrâiloğullarıdır” cevabını veriyor.
Bu cevap Kur’an’da çok zaman birbirinden bağımsız inen âyetler arasındaki muhteşem uyumu da gösteriyor.
103-137 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
103. Sonra onların ardından Musa’yı (da rahmetimizin müjdecisi olarak hakikati açıkça ortaya koyan) mucizelerimizle, firavun ve kavmine gönderdik. Fakat onlar (mucizeler karşısında sihirbazların düştükleri durumu görmelerine rağmen) mucizelerimize karşı inkârcı bir tutum takındılar. (Ey Resûlüm! Şimdi gelecek kıssa üzerinden) Bak (ve muhataplarına) bozguncuların sonu nasıl oldu (anlat.)
104. (Yaklaşık on yıl Medyen’de kalan ve Şuayb Peygamberin nezaretinde gelecek yıllara hazırlanan) Musa (Sina Dağı’nın eteğindeki Tuva vadisinde, Peygamberlik görevini aldıktan sonra, Rabbinin “Sen ve kardeşin Harun, firavuna gidin ve ona yumuşak söz söyleyin” demesi üzerine, firavunun yanına gitti ve kendinden emin bir dille) dedi ki: “Ey firavun! (Biliyorum senin arkanda, servetin ve orduların var. Sen de bil ki benim arkamda Allah var.) Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
105. Bana Allah hakkında sadece hakikati söylemek yaraşır. (Bakın sözlerimin doğruluğunu ispatlamak için) Size Rabbinizden (açık) bir mucize getirdim, artık (yıllardır zulmederek köleleştirdiğin şu) İsrâiloğullarını benimle (beraber) gönder (de, bize vaad edilen topraklara gidelim.)
106. (Firavun istese güç kullanarak Musa’yı hemen etkisiz hale getirebilirdi ama hem onu kavmi önünde küçük düşürmek hem de kendisinin meydan okumadan kaçmadığını göstermek için Musa’nın teklifine karşı) “Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten (de) doğru söylüyorsan (hadi) onu göster bakalım.” dedi
107. Bunun üzerine Musa (arkasında Allah olanın önünde hiçbir gücün duramayacağını gösteren bir sembol olan) elindeki âsâyı yere attı, o (cansız değnek Allah’ın dilemesiyle) anında gerçek bir yılan oluverdi!
108. (Bu mucizenin ardından Musa) Elini (koynuna sokup) çıkardı. (Bakanlar bir de ne görsünler, koynuna sokmadan önce normal olan) eli (şimdi) seyredenlerin gözleri önünde, bembeyaz (ışıl ışıl) oluverdi. (Bembeyaz olan bu el; geçmişinde kazara adam öldüren bir elin, gelecekte Allah yolunda hizmet eden bir ele dönüşebileceğini gösteren bir semboldü.)
109. (Bu mucizeleri gören firavunun adamları Musa’nın doğru söylediğini hemen anladılar. Fakat bunu halka söyledikleri zaman Musa’nın halk nezdinde kahraman olacağını da biliyorlardı.) Firavunun kavminden ileri gelenler (bu gerçeği söylemek yerine Musa’yı halkın gözünde küçük düşürmek için) dediler ki: “Şüphesiz bu adam usta bir sihirbazdır.”
110. (Firavunun adamları halka böyle derken, firavuna da şöyle dediler:) Sizi (yerinizden etmek ve) topraklarınızdan çıkarmak istiyor. (Bunun üzerine firavun adamlarına) Bu durumda teklifiniz ne?” (dedi.)
111. Onlar şöyle dediler: “Musa’yı ve kardeşini (öldürmek yerine bir süre) beklet (eğer onları öldürürsen, halkın gönlünde birer kahraman olarak yaşarlar. Fakat onların sihirbaz olduğunu ispat eder ve onların sihirlerini boşa çıkarırsan, bu işi kökten halleder, iktidarını sağlama alırsın. Bunun için) şehirlere toplayıcılar yolla.”
112. (Bu kişiler) Bütün usta sihirbazları sana getirsinler. (Sonra onları halkın gözü önünde yarıştıralım. Böylece halk sihirbazların karşısında Musa’nın mağlubiyetini görsün ve onun sözlerinin boş olduğunu anlasın.)
113. Sihirbazlar (olayı haber aldıklarında firavunun kendilerine olan ihtiyacını da anlamışlardı. Bu durumu fırsata dönüştürmek için) firavuna gelip “Eğer biz (Musa’ya karşı) galip gelirsek, elbette bunun (büyük) bir ödülü olacak değil mi?” dediler.
114. Firavun, “Evet (sizin için bir ödül var) Üstelik (bununla da kalmayacağım) Sizbenim en yakın (ve en seçkin) adamlarım olacaksınız” dedi.
115. (Gösteri için halkın en kalabalık olacağı bir bayram günü belirlendi. O gün geldiğinde firavunun vaadiyle iyice motive olan sihirbazlar) “Ey Musa! Ya önce sen at (hünerini göster bize) ya da önce biz atalım” dediler.
116. Musa (Allah’a imanın verdiği güvenle, “önce)Siz atın” dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindekini) atınca (atılan sopaların ve iplerin ortalıkta dolaşan yılanlara ve çıyanlara dönüşmesiyle) insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir (gösterisi) yaptılar.
117. (Bunun üzerine Musa içinde bir korku hissetti.) Biz de Musa’ya (“Sakin ol, endişe etme) Asânı at” diye vahyettik. (Âsâ atılınca) Bir de ne görsünler o (âsâ dev bir yılana dönüşmüş ve) onların (sihir adına) gösterdikleri (yılan, çıyan türünden) ne varsa (hepsini) yakalayıp yutuyor.
118. Böylece gerçek (tüm berraklığı ile) ortaya çıktı (sihirbazların birer düzenbaz, Musa’nın ise gerçek peygamber olduğu anlaşıldı) ve (böylece) onların yaptıkları (bütün sihirler) yok olup gitti.
119. (Böylece firavunun güvendiği dağlara karlar yağdı. Sihirbazlar karşılaşmayı kaybedince, firavun ve taraftarlarının bütün itibarları yerle bir oldu. Onlar) Orada yenilmiş oldular ve küçük düşerek geri döndüler.
120. Ve (neyin sihir, neyin sihir olmadığını en iyi bilen) sihirbazlar (sihirle-mucize arasındaki farkı görünce, gerçeği anlayıp) secdeye kapandılar.
121.-122. (Ve) Musa ve Harun’un Rabbi olan âlemlerin Rabbine iman ettik dediler.
123. (Bu manzara karşısında çılgına dönen) firavun (hemen kafasında bir plan hazırladı. Bu olayın bir komplo olduğunu, Musa ve sihirbazların önceden anlaştığını, kendi iktidarına karşı bir darbe hazırladıklarını ve gösterinin de, o komplonun bir parçası olduğuna halkı inandırırsa, iktidarını koruyacağını düşündü ve öfkeyle) onlara dedi ki; “Ben izin vermeden O’na inandınız, öyle mi? Bu (yaptığınız) kentin (yerli) halkını buradan çıkarmak için (daha önceden Musa ile birlikte) şehirde (bana karşı) kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza neler geleceğini) göreceksiniz!
124. Andolsun ki (bu komplonun bir parçası olmanızı yanınıza bırakmayacağım, ölmeden önce sizi ölmekten beter etmek için) ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (bir müddet bu acıyla yaşadıktan sonra da) hepinizi idam edeceğim.”
125. (Tehditler karşısında duruşlarını değiştirmeyen sihirbazlar) Dediler ki: (Bu dediğini yaparsan canımıza minnet. Dileriz Rabbimizden günahlarımıza kefâret olur.) “Biz zaten (öyle veya böyle) Rabbimize döneceğiz.”
126. (Bu öfkenden anlaşılan o ki) “Sen sırf, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için (içindeki yenilmişlik duygusunu bastırmak, başka iman edeceklere engel olup, onların gözlerini korkutmak ve her şeye rağmen iktidarını korumak için) bizden intikam alıyorsun” (dediler ve bu kılıçtan keskin sözlerden sonra ellerini açıp) Ey Rabbimiz! (Ne olur) Üzerimize (yağmur gibi) sabır yağdır ve (ne olur sadece ve sadece) Müslüman olarak canımızı al (diye dua ettiler ve o günün akşamında şehadet şerbetini içtiler. Öldüler ama onların ölümü İsrâiloğullarının içindeki özgürlük duygusunun dirilişine sebep oldu.)
127. (Bu gelişmelerden sonra) firavununkavminden ileri gelenler dediler ki: “SenMusa’yı ve kavmini, bu ülkede fesat çıkarsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler (sistemin altını oysunlar, sempatizanlarını çoğaltsınlar) diye (kendi hallerine)bırakacak mısın?” (Bu sözler üzerine firavun, Musa’nın doğumunu engellemek için daha önce babası 2. Ramses’in yapmış olduğu vahşetin bir benzerini yapma kararı aldı ve) Dedi ki “Biz (de genç nüfusun kökünü kurutmak için) onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını (da hizmetimizde kullanmak üzere) sağ bırakacağız. Biz (bunların hepsini ve daha fazlasını yapabiliriz. Zira) onların üzerinde ezici bir güce sahibiz?” dedi.
128. (Firavunun bu kararından sonra, Mısır’da acı ve ızdırap dolu, çok zor günler başladı. Bugünlerde) Musa, kavmine Allah’tan yardım isteyin (sakın dönmeyi düşünmeyin) ve (en önemlisi) sabredin. Şüphesiz yeryüzü (geniştir, her yer) Allah’ındır. Ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar. Akıbet (Allah’a saygı ile bağlanarak her türlü kötülükten sakınan) muttakilerindir” (dedi.)
129. (Bu sözler üzerine vahiy terbiyesi ile henüz istenen kıvama gelmemiş olan kavmi yakınarak Musa’ya) Dediler ki; (İyi hoş söylüyorsun da) Sen(bize peygamber olarak) gelmezden önce de geldikten sonra da işkence gördük. (Bizim için hiçbir şey değişmedi. Güya bizi kurtarmaya gelmiştin. Firavunun sana öfkesi artınca bize de zulmü arttı. Bunun üzerine) Musa dedi ki, (hele biraz daha sabredin) Umulur ki, (bir gün) Allah (sizin) düşmanınızı yok edecek ve sizleri (veya sizlerden gelecek nesilleri burada) onların yerine mirasçı kılacak. (Allah size de servet ve iktidar verecek.) Böylece nasıl hareket edeceğinize (servetin sizi, değiştirip, değiştirmeyeceğine) bakacak. (İşte asıl imtihan da o zaman başlayacak. Bunlar mukaddime...)
130. (Musa’nın kavminin endişeli bekleyişi devam ederken ilahî planda yeni aşamalara geçiliyordu.) Andolsun ki, Biz de firavuna uyanları, ders alsınlar (yola gelsinler) diye yıllarca kuraklık ve mahsül kıtlığı ile cezalandırdık.
131. Fakat (küfür ahlakı başlarına geleni doğru değerlendirmelerine mani oluyordu,) onlara bir iyilik geldiği zaman, “Bu (nimet ve başarılar) bizimdir (biz çalışıp kazandık. Bu durum tanrıların bizden yana olduğunu gösterir”) derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, (ürünlerde azalma olursa) Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki,onlara gelen uğursuzluk (yapmış oldukları kötülüklerin bir sonucu olarak) Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler.
132. (Başlarına gelenlerden ders almayıp) Dediler ki: (Ey Musa!) “Bizi büyülemek (bizi etkilemek) için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.”
133. (Bu inat üzerine)Biz de (Kahhar ismiyle onları kahretmek yerine, Halîm ismiyle onlara bir fırsat daha verdik. Belki inat etmekten vazgeçer, yola gelirler diye Cabbar ismini aktif hale getirip hayatı onlara zorlaştırmak için) her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere üzerlerine (sellere sebep olan) tufanı, (her yeri istila eden) çekirgeyi, (ürünlere musallat olan) haşeratı, (nehirleri ve şehirleri dolduran) kurbağaları ve (kaynak sularını kızıla boyayan) kanı gönderdik. (Yola gelmek yerine her zamanki gibi) Büyüklük tasladılar ve (daha da) azgın bir kavim oldular.
134. Ne zaman (yukarıda adı geçen belalardan bir) bela başlarına çökse (her defasında) Ey Musa! (“Ne olur! “Bu zulmü durdurup, iman ederlerse bu musibetler kalkar” şeklinde) Sana verdiği söz hürmetine Rabbine yalvar (da şu belayı başımızdan kaldırsın. Yeminle söylüyoruz)Eğer bu azabı üzerimizden kaldırırsan, kesinlikle sana inanacağız ve İsrâiloğullarının seninle birlikte göndereceğiz” dediler.
135. Biz verdikleri sözü yerine getirebilecekleri (samimiyetlerini gösterebilecekleri) bir süre için musibeti üzerlerinden kaldırınca da,(her defasında) sözlerinden hemen dönüverdiler.
136. Bunun üzerine onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini denizde boğduk. Çünkü onlar âyetlerimizi yalanlıyor, başlarına böyle bir şeyin geleceğini hiç beklemiyorlardı.
137. (O güne kadar) Hor görülüp ezilmekte olan İsrâiloğullarını toprağına bolluk ve bereket verdiğimiz yerin, doğu ve batı taraflarına (Nil’den Fırat’a) mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâiloğullarına (vaad edilmiş topraklarla alakalı) verdiği (bu) güzel söz, onların (zorlu imtihanlardan geçip) sabretmeleri karşılığında gerçekleşti. Firavun ve kavminin (birer gurur, kibir abidesi olarak) yaptıklarını ve (bin bir emekle) yükselttiklerini (gelecek kuşaklara ibret olsun diye) yerle bir ettik.
İSRAİLOĞULLARI,
HZ. MUSA VE FİRAVUN
KISSASI
Bu kıssa, Kur’an’da kıssalar içinde en uzun ve en detaylı olan kıssaların başında geliyor. Yaklaşık rakamlarla ifade edersek, bu kıssadan bahseden âyet sayısı 750; bu rakam Kur’an’ın bütün âyetleri içinde yaklaşık %12’lik bir dilime karşılık geliyor.
İniş sırası üzerinden yaptığımız okumada Kur’an, önceki sûre ve âyetlerde bu kıssadan çok kısa bir şekilde bahsetti; Kamer sûresindeki 41-45 arası âyetleri saymazsak, kıssa iniş sırasında en uzun şekliyle burada karşımıza çıkıyor.
Bu bölüme kıssanın “giriş bölümü” diyoruz. O nedenle, bu kıssa hakkında bilinmesinde fayda olduğunu düşündüğümüz birtakım kavramları ve temel bilgileri bu bölümün başında vermek istiyoruz.
İBRANİ,
Bu kavram Hz. İbrahim’den onun (oğlu İshak’tan) torunu olan Hz. Yakub’a kadar olan dönemdeki Yahudileri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu terim üzerinden Yahudiler kendilerini Hz. İbrahim’e nispet eder ve ona atamız derler.
İSRAİLOĞULLARI
Hz. İbrahim’in İsmail ve İshak isminde iki oğlu vardı. Onun nesli bu iki oğul üzerinden devam etti. Hz. Yakub Hz. İshak’ın oğluydu. İsrail kelimesi Hz. Yakub’un unvanıydı. Onun neslinden devam edenlere bu unvan nedeniyle İsrâiloğulları denildi.425
Bu kelime terminolojide Hz. Yakub’tan Babil sürgününe (MÖ 700- 587) kadar geçen zaman diliminde yaşayan Yahudileri tanımlamak için kullanılır.
İsraioğullarının ilk yurdu/yerleşim yeri Kenan diyarı olarak adlandırılan Filistindir. Bu kavim orada çıkan kıtlık nedeniyle Hz. Yûsuf zamanında Mısır’a gelip yerleşmiştir. Bu kavim, Hz. Yûsuf’un zamanından sonra gelen Firavunlar tarafından ikinci sınıf vatandaş görülmüş ve kendilerine köle muamelesi yapılmaya başlanmıştır. Bu muamele nedeniyle Mısır İsrailoğularının esir ve köle oldukları bir açık hava hapishanesine dönüşmüştür.
Hz. Musa’nın mücadelesi bu noktandan sonra başlamış, onları esaretten kurtarmak için büyük mücadele vermiştir. Kur’an’da Hz. Musa ile ilgili tüm kıssaların birinci bölümü buradan başlar. İkinci bölümde; hicretle buradaki esaretten kurtulmanın ardından yaşanan gelişmeler anlatılır.
YAHUDİ
Bu isim Babil sürgününden günümüze kadar kullanılan bir isimdir. Bu isim Babil’deki yerel halk tarafından verilmiştir. O dönemden sonra İsrâiloğulları Yahudi olarak anılmıştır. Kur’an’da bu kelime Hâdû ve Yehûd426 şeklinde geçer.
MUSEVÎ
Bu kelime “Hz. Musa (as) benim peygamberim, ben onun tebliğ ettiği dine mensubunum” anlamına gelen bir ifadedir.
HZ. MUSA (as)
Hz. Musa (as) İsrâiloğulları peygamberleri içinde en fazla öne çıkan peygamberlerden biridir. Kendisine Tevrat verilmiştir. Yahudiler tarafından tarihte Yahudilik dininin temellerini atan ilk peygamber olarak bilinir.
TEVRAT
Kelime olarak töre, kanun, yasa anlamına gelen Tevrat kelimesi Hz. Musa’ya indirilen kitabın ismidir. Yahudilerin yazılı metinlerde Tevrat Tanah ismi verilen kutsal metinlerin içindeki üç bölümden biridir.
Tanah 24 bölümden oluşur.
Tanah’ın birinci bölümüne Tevrat denilir. Bu bölüm Hz. Musa’ya vahyedilen 5 bölümden oluşur (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye).
Tanah’ın ikinci bölümüne Neviim (Peygamberler) denir. Bu bölüm Hz. Musa’dan sonraki İsrâiloğulları peygamberlerine vahyedilen 8 bölümden oluşur (yeşu, hakimler, samuel, krallar, işaya, yeremya, ezekiel, oniki küçük peygamber).
Tanah’ın üçüncü bölümüne Ketuvim (Kitaplar) denir. Bu bölüm İsrâiloğulları tarihinde farklı dönemlerde; dini, tarihi, edebi ve felsefi içeriklerle yazılmış 11 metinden oluşur (Mezmurlar, Meseller, Eyüp, Neşideler Neşidesi, Rut, Ağıtlar, Vaiz, Ester, Daniel, Ezra-Nehemya, Tarihler).
Özetlersek günümüzde Yahudilerde Tanah bütün kutsal yazılı metinlerin ortak adıdır, Tevrat ise Tanah’ın içindeki üç bölümden birincisidir.
TAHRİF
Bir şeyin manasını bozarak değiştirmek anlamına gelen tahrif kelimesi Kur’an’da Tevrat ve İncil427 için kullanılır.
Kur’an’ın Hz. Musa ve Hz. İsa ile ilgili kıssaları anlatmasının en büyük sebeplerinden birisi bu tahrif konusudur.
Bu konuya ilgili âyetlerde değineceğiz.
ARZ-I MEVÛD
Arz-ı Mevûd, Vaad Edilmiş topraklar anlamına gelen bir ifadedir. Bu ifadeye göre Allah (cc) İsrâiloğullarına bugün orta doğu dediğimiz coğrafyada Nil’den Fırat’a kadar bölgeyi onlara vaad etmiş.
Tevrat’a göre428 bu vaad/söz Hz. İbrahim’e, Hz. İshak’a, Hz. Yakub’a, Hz. Musa’ya ve onun arkasından gelenlere verilmiştir. Bu vaadin referanslarını Kur’an’da da görmek mümkün.429
Allah (cc) bu vaadi Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın yönetici olduğu zamanlarda fazlasıyla gerçekleşmiştir.
Günümüzde bazı Yahudiler bu vaadin hâlâ geçerli olduğuna inandıkları için, vaad edilen toprakların hâlâ sahibi olduklarını iddia ediyorlar.
Bu konuda Allah’ın ölçüleri bellidir. O ölçülere göre Allah (cc) katında üstünlük insanın doğduğu ülke ve yaşadığı topraklarla ilgili değildir. Kâbe’ye en yakın evde doğsanız da o doğumun size bize getirdiği hiçbir avantaj yoktur. Aksine yüklediği sorumluluklar olabilir.
Bu konuya ilgili âyetler geldiğinde değineceğiz.
Şimdi aşağıdaki başlıklarla “giriş bölümü”ne devam edelim.
BU KISSAYI SEMBOLLER ÜZERİNDEN OKUMAZSAK NE OLUR?
Eğer Kur’an’a sadece bir asra hitap eden bir kitap diyorsak, bu kıssayı üzerinden hiçbir yorum yapmadan Arapçasından sevap kazanmak için okur geçeriz. Böyle bir okumada kıssanın her asra verdiği engin ve zengin manayı yaşandığı zamana hapsederiz. Bunun sonucunda Kur’an, düne bugüne ve yarınlara hiçbir şey demeyen bir hikaye kitabına dönüşür.
Kısaca bu ve benzeri kıssaları semboller üzerinden okumazsak bunlar ve daha fazlası olur.
O yüzden kıssaları semboller üzerinden okumak çok ama çok önemlidir.
Tefsir Usulümüzde (22) Kıssa (Hikaye) Yasasında bahsettiğimiz gibi böyle bir okumada en çok dikkat edilecek husus, yapılan yorumlara “mutlak doğru budur.” dememektir. Bütün yorumları “Biz böyle değerlendirdik ama en doğrusunu Allah bilir (Allahü a’lem)”, ifadesiyle bitirmek gerekir.
Biz de burada ve bütün kıssalarda altını çizdiğimiz noktaya dikkat ederek yorumlar yapacağız.
BU KISSADA ÖNE ÇIKAN SEMBOLLER
Burada öne çıkaracağımız semboller, bu kıssanın geçtiği gelecek sûre ve âyetlerde sürekli referansımız olacak.
İSRAİLOĞULLARI
İsrâiloğulları konusunu iki noktada ele alacağız.
Birinci Nokta: Genel anlamda İsrâiloğulları merkezinde insan olan bir toplumdur. Bütün zamanlarda bireyi ve toplumu temsil eder.
Bir de özel anlam var. Buna dar anlam da diyebiliriz.
Bu anlamıyla İsrâiloğulları eksiden artıya, aşağıdan yukarıya, kötüden iyiye, pasiften aktife, vagondan lokomotife dönüşmesi istenilen her bireyi ve toplumu temsil eder.
İkinci Nokta: İsrâiloğulları Hz. Musa’ya iman etmiş mümin ve Müslüman bir topluluktur.
Hamlıktan kemale giden yolda terakki ve tekamül sembolü olmanın yanında,
Hamlıktan kemale giden yolda, kemale gidememe, yoldan çıkma, sapma, dönme ve ihanet gibi her türlü tedenni ve tefessühün de sembolüdür.
Bu yönüyle, bu sembol üzerinden Kur’an’ın indiği asırdaki ilk muhataplardan,
Peygamberimize verilen mesajlardan biri şudur: Ey Muhammed! Yürüyeceğin yol geçmiş peygamberlerin yürüdükleri uzun bir yol. Bu yolda “Neler yaşarım, başıma neler gelir?” diyorsan, bunu insanlık tarihinde en iyi gösteren örneklerin başında İsrâiloğullarını görürsün. Onlara baktığında gelecekte yaşayacağın sorunları görebilirsin. Onlara iyi baktığında, onlardan ders aldığında, gelecekte yaşayacağın birçok sorunu daha yaşamadan yoluna devam edersin.
Sahabilere verilen mesajlardan biri şudur: “Bir Peygamberin arkasından yola çıkarsak, yolda neler yaşarız” diyorsanız, bunu geçmişte en kapsamlı gösteren örneklerden biri İsrâiloğullarıdır.
Onlar içinde dönenler de oldu, “ölsem de dönmem” diyenler de oldu, onlar içinde peygamberine yük olanlar da oldu, peygamberinin yükünü hafifletenler de oldu. Bu kıssada kendinizi görün. Yük olanlardan değil, yük alanlardan olun.
Bu kıssayı günümüze getirip bakarsak, Müslümanların önünde bir şekilde lider pozisyonunda olan her mümin Peygamber Efendimize verilen mesajlara kulak verir. Bir liderin arkasında olan her mümin de Sahabilere verilen mesajlara kulak verir.
HZ. MUSA (as)
Hz. Musa (as) birçok şeyin sembolüdür. Onun günümüze sembol olarak verdiği mesajlara ilgili âyetler geldikçe değineceğiz. Burada İsrâiloğullarının dönüştürülmesi (geliştirmesi, terakki ve tekamül yolculuğunda onlara rehberlik etmesi) açısından bakarsak, Hz. Musa (as) kölelik (zillet, esaret, tembellik, karamsarlık, gayesizlik, putperestlik) damarlarına işlemiş bir toplumu dönüştürme iradesini ortaya koyan ve bunun zorluklarını yaşayan, bu zorlukları aşmanın yolunu ve yöntemini ortaya koyan bir liderdir.
Onun bu yönü, evinde çocuklarının karşısında, ülkesinde halkının karşısında lider konumunda olan her yöneticiye çok önemli dersler verir.
Biz bu derslere de ilgili âyetler geldikçe değineceğiz.
FİRAVUN VE KAVMİN İLERİ GELENLERİ
Bunlar da bir semboldür. Bu semboller bütün zamanlarda inanç ve ibadet özgürlüğüne izin vermeyen, insan hakları ihlalinde en önde gelen bütün zorba, baskıcı, otoriter dikta rejimlerini temsil ederler.
Firavun ve çevresinin sembolik anlamı çok geniştir. Buna da ilgili âyetler geldikçe değineceğiz ama burada şunu da ilave edelim.
Firavun ve onun başında olduğu sistem, bütün zamanlara şu iki sorunun cevabını en iyi şekilde veren örnektir: Tağut kimdir? Tağuti düzen nedir?430
SİHİRBAZLAR
Sihirbazlar bütün zamanlarda yukarıda tarifini yaptığımız firavun düzenini ayakta tutan bütün “yandaş”ları temsil eder; gelecek bir menfaat uğruna, sistemin emrine giren, sistemin gösterdiği hedeflerin üzerine yürüyen, bütün yeteneklerini o hedefi ortadan kaldırmak için kullanan satılmış insanları temsil eder.
Sihirbazın bilinen tanımının431 yanına bir tanım daha koyarsak, sihirbazın en büyük özelliği gerçekte olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermesidir. Daha basit ifadeyle ustaca kandırma, aldatma sanatıdır. Bu özelliği öne çıkardığımızda sihirbazın günümüzdeki karşılığı -amacı dışında- halkı kandırmak için kullanılan medya olur.
Bunun o kadar çok örneği var ki, mesela bakıyorsunuz birtakım güçlü ülkeler, bazı zayıf ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına “çökmek” için medya ile önceden zemin hazırlıyor, sonrasında yaptığını meşru/hukuki olarak göstermede medyayı kendine alet ediyor.
MUCİZE
Kur’an’daki bütün mucizelerin, bütün zamanlara ortak mesajı şudur: “Mucizeden çok şey beklemeyin. Mucize görmekle, çok iyi dindarlık arasında doğrusal bir orantı olsaydı, insanlık tarihinde en dindar insanları birçok mucizeye şahit olan İsrâiloğulları olması gerekirdi.”
Biz bu mesajı çok önemsiyoruz. Zannedildiği gibi mucizelerin çok öne çıkması bir dini veya o dinin peygamberini yüceltmez, güçlendirmez. Aksine şöyle bir algıya neden olur; “Demek ki, dini konuların makul bir izahı yok. İkna edici deliller üzerinden makul bir izah yapmak yerine, sürekli mucizeleri öne çıkarmışlar.”
Ayrıca Tefsir Usulümüzde (13) Mucize Yasasında anlattığımız gibi Peygamberlerle birlikte mucize yasası değişmiştir. Artık mucize yok. Bu gerçeği kabullenemeyen bazı insanlar, mucizeyi dinin olmazsa olmazı zannetmenin bir sonucu olarak, kerameti öne çıkarmak istemişler.
Peygamber Efendimizden sonrası için konuşursak şunu çok net bir şekilde ifade edebiliriz. İslam dininin tanıtılmasında, anlatılmasında hiçbir mucizeye ve keramete ihtiyaç yoktur.
Yaratılan âyetlerin (kâinat) ve indirilen âyetlerin (Kur’an) varlığı onun hak olduğuna en büyük şahittir. Mucize konusunda Tefsir Usulümüzdeki yasanın okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
ASA-I MUSA
Hz. Musa’nın mucizeleri içinde en fazla dikkat çeken mucize baston anlamına gelen asâ ve yedi beyza olarak ifade edilen beyaz eldir.
Aşağıda Yedi Beyzanın sembolik anlamına Hz. Âdem’le bağlantısı kurarak değineceğiz.
Burada asâ-ı Musa üzerine konuşursak şunu diyebiliriz. Bu asâ elde az ve zayıf gibi görülen bütün imkanların sembolüdür. Bu sembolün bütün zamanlara mesajı şudur:
Karşınızdaki düşman (sorun/problem, zorluk/engel) firavun kadar büyük olabilir. Elinizdeki imkanlar da bir asâ kadar basit ve zayıf olabilir. Böylesi durumlarda şunu hiç unutmayın, arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz. Bir başka mesaj: Allah’ın size verdiği imkanları ufak görmeyin, onların hakkını verdiğinizde, onlar daha büyük imkanların mukaddimesi olur. Bu yönüyle, Asâ-ı Musa bütün zamanlarda ümidin ve eldeki en zayıf imkanların sembolü olur.
MISIR’DAN HİCRET
Mısar’a Firavunun kurduğu sistem üzerinden bakarsak, gücün ve hakimiyetin sembolüdür.
İsrâiloğulları tarafından bakarsak güç karşısında esaretinin mahkumiyetin sembolüdür.
Mısır’dan hicret ise bedeli ödendiğinde kölelikten özgürlüğe ve mahkumiyetten hakimiyete geçmenin mümkün olduğunun sembolüdür.
Konuya bireysel bakar ve bir enfusi (içimize, nefsimize dönük) okuma yaparsak, Mısır, manevî hicretle mahkumu olduğumuz nefsin heva (fücur, emmare) tarafından kurtulup, takva (levvame, mülhime, mutmainne, mardiye, radiye, safiye, kamile) tarafına geçişin sembolüdür.
ARZI MEVÛD
Vaad edilmiş topraklar anlamına gelen arz-ı mevûdun teknik tarafına yukarıda değindik. Burada sembolik tarafına bakarsak; arz-ı mevûd İsrâiloğulları gibi kendini bitmiş, tükenmiş, ümitsiz ve çaresiz gören birey ve toplumlara hedef vermenin, hedef vererek dönüştürmenin sembolüdür. Tersinden bakarsak, gayesi, hedefi, amacı olmayan toplumlar dönüşemez demektir.
Hedef aynı zamanda bir değerdir. Hedef vermek demek, etikette yazan değer için bedel ödemeniz gerekiyor demektir. Allah (cc) Hz. Musa (as) üzerinden İsrâiloğullarına hedef göstermiştir. Onların Mısır’dan hicreti bu hedefe giden yolda bedel ödeme hicretidir.
İsrâiloğulları bu bedeli ödemekte tembel davranmışlardır. O yüzden değere ulaşmaları biraz gecikmiştir. Hz. Davud ve Süleyman zamanda bedelin ödenmesi tamamlandığında, vaad edilen değer, bir medeniyet olarak verilmiştir.
Bu açıdan baktığımızda arz-ı mevûd vaad edilen değerlerdir. Bu değer, yüksek ahlaki vasıflara sahip örnek bir toplum olmaktır. Bu değerin belli bir yeri ve zamanı yoktur. Allah’ın yasalarındaki işleyişe göre -Allah’ın dilemesine bağlı olarak- bedelini ödeyen herkese her yerde ve her zaman verilir.
Bu tespitin altını çiziyoruz. Çünkü bazıları bu vaadi sadece İsrâiloğulları ve onlara vaad edilen topraklar üzerinden değerlendiriyor. Allah’ın yasalarındaki işleyiş, bize bu konuya daha geniş açıdan bakma imkanı sunuyor.
SİNA ÇÖLÜ/SÜREÇ
Sina çölü hedefe giden yolda terakki ve tekamül sürecini gösteren etapların sembolü. Bu sembolde soğan, sarımsak isteyenler maddeye/bedene takılanları temsil ederken, vahyin rehberliğinde hedefe yürüyenler, maddeyi aşma, mananın zirvelerine çıkma yolculuğunda bedel ödeme niyetini ortaya koyanları temsil ediyor.
TAHRİF
Kur’an’da İsrâiloğullarının neden anlatıldığı ile ilgili birçok şey yazabiliriz ama en başa konması gereken şeylerden biri de tahrif konusudur.
İsrâiloğullarının tarihi
Allah’tan gelen kitap nasıl değiştirilir?
Kitabın tanıttığı Allah nasıl tanınmaz hale getirilir?
Kitabın tanıttığı peygamberlere, peygamberlik makamına yakışmayan işler nasıl yakıştırılır?
Dünya ahiret dengesinde, dünya ahiretin önüne nasıl geçer?
Allah’tan gelen din ilahi olmaktan nasıl çıkarılır?
Beşeri düşünceler ilahi ambalajlar içinde nasıl sunulur?
Evet İsrailoğularının tarihi bu ve benzeri birçok sorunun cevabı ile doludur.
Hristiyanların tarihi için de benzer şeyler söylemek. O konuya -burada olduğu gibi- geniş olarak Meryem sûresinde gireceğiz.
Özetlersek, tahrif konusu çok ama çok önemli bir konudur. Öncelikli olarak Kur’an bu iki dine mensup insanların tarihini bize; “Dininizi onların dinine benzetmeyin, kendinizi onlara benzetmeyin, Yahudileşmeyin, Hristiyanlaşmayın” diye anlatılır.
İSRAİLOĞULLARI KISSASI İLE ÂDEM-İBLİS KISSASI ARASINDAKİ İLİŞKİ
Tefsir çalışmamızda Âdem-İblis kıssasının bütün zamanlara verdiği mesajlar içinde “Tarafınızı seçin” mesajını diğer mesajların önüne çıkardık.
Kur’an’daki her kıssa, bu kıssanın tefsiri gibidir. Ama bu kıssalar içinde Âdem-İblis kıssasının en açık tefsiri İsrâiloğulları üzerinden yapılıyor.
Bu kıssada Firavun ve kavmin ileri gelenleri İblisin tarafından yer alıyor.
Bu kıssada Hz. Musa ve onunla gelen mesaja iman edenler Hz. Âdem’in safında yer alıyorlar.
Bu kıssada iki ana bölüm var.
Kıssanın Mısırda geçen tarafında doğru ve yanlış tarafı seçenler öne çıkarılırken,
Kıssanın Mısır’dan hicretle başlayan tarafında ise tarafını seçtikten sonra doğru tarafta kalmanın zorluğu anlatılıyor.
Ayrıca Kıssada, Firavun ve yandaşları gerçekleri gördüğü halde inkarda ısrar ediyor. Bu yönüyle hatasında ısrar eden İblise benziyorlar.
Hz. Musa istemeden işlediği bir cinâyetin yanlış olduğunu kabul ediyor hatasında ısrar etmiyor. Bu yönüyle, Yasak ağaca yaklaşan sonra hatasını anlayıp hatada ısrar etmeyen Hz. Âdem’e benziyor.
Ayrıca kıssada iman ettikleri söylenen sihirbazlar da gerçeği gördükten sonra hatalarında ısrar etmeyerek Hz. Âdem’e benziyorlar.
İSRAİLOĞULARI KISSASI İLE Â’RÂF EHLİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
Bu sûre ismini 46-48 âyetlerde geçen A’râf ehlinden alıyor. Yukarıda ilgili âyetlerde A’râf ehlinden bahsettik ve onlardan bahseden âyetler üzerinden verilen mesaja dikkat çektik.
Orada anlattıklarımızı şu ifadelerle özetledik “Ahirette ortada kalmak istemiyorsanız, dünyada tarafınızı seçin.”
A’râf ehlinin mesajını böyle anladığımızda, “İnsanlık tarihinde tarafını seçmede ve seçtiği tarafta en fazla zorlanan kavim kimdir?” diye bir soru sorulsa, o soruya verilecek cevapların içinde İsrâiloğulları da olacaktı.
Bu cevap bize İniş sırası üzerinden yapılan bir okumada İsraioğulları kıssasının en geniş haliyle neden bu sûrede yer aldığı konusunda da bir fikir veriyor.
GİRİŞTEN SONRA İSRARİLOĞULLARI KISSASINA BAŞLIYORUZ
Önceki kıssaların anlatımında, geçmişte yaşanması nedeniyle mesajları bize biraz uzak gibi duran kıssaları bir kurgu içinde anlatarak mesajlarındaki tazeliği ve evrenselliği göstermeye çalıştık.
Bu kıssa mesaj yönüyle en zengin kıssaların başında geliyor. Bu nedenle, bu kıssada o kurguların dozunu biraz yükseltecek, kıssada geçen konularda dün yaşanmış, biz de onları bugün okuyoruz tazeliğini hissettiren bir dil kullanacağız.
Haydi başlayalım,
103. Âyet: Kompozisyonun Giriş Bölümü
Bu âyet, âyette geçen “bak” ifadesi üzerinden “Uzaktan bakma, gel seni hayalen bu kıssanın yaşandığı zamana götüreyim daha yakından bak.” diyor. Daha yakından baktığımızda şu noktaların öne çıktığını görüyoruz.
Birinci Nokta:103. âyeti okuduğumuzda bir kavmin sonunun anlatılacağını öğreniyoruz. Bu yönüyle bu âyet, o sonu görme yolculuğunda yolun başındaki ilk âyet oluyor. Bu yönüyle âyeti İsrâiloğullarına ait uzun bir kompozisyonun giriş bölümü gibi okuyoruz.
İkinci Nokta:“Onların ardından” ifadesiyle önceki peygamber kıssalarına atıf yapılıyor. Bu atıfların merkezinde bu sûrenin 56. âyetinde geçen şu cümle öne çıkıyor. “Yeryüzünde (ıslah için gelen peygamberlerin rehberliğinde, yanlış giden işler) düzeltildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın…”
Bu âyet ve benzeri âyetler Allah’ın yeryüzünde kavimler/toplumlar için koyduğu yasanın işleyişini gösteriyor. Her gündüzden sonra bir gecenin her yazdan sonra bir kışın gelmesi gibi her düzelmeden sonra bir bozulmanın, her bozulmadan sonra bir düzelme olabilir.
Burada düzelmenin örneği bize gösteriliyor. Bu örnek gösterilirken düzeltme işinin ne kadar zor olduğu da uzun uzun anlatılıyor.
Üçüncü Nokta:Mealde mucizeler manası verdiğimiz kelimenin aslı “âyetler”. Kur’an âyet kelimesini üç farklı âyet anlamında kullanıyor.
Birinci anlam Allah’tan gelen vahiy,
İkinci anlam atomdan güneşe kadar yaratılan her şey,
Üçüncü anlam peygamberlerin peygamberliklerini ispat makamında gösterdikleri ve adına “hissi mucize” denilen olağanüstü hadiseler,
Mucize kelimesinin anlamı “aciz bırakan” demektir. Kur’an’da mucize kelimesinin yerine âyet kelimesinin kullanılmasının en önemli sebeplerinden biri de insanların bu üç âyetin aynıyla benzerini ortaya koymada aciz kaldıklarını göstermek içindir.
Kur’an’da bağlama göre âyet kelimesi bu üç anlamdan biri için kullanılır.
Bu kıssada ilk başta üç anlam kastediliyor, sonrasında sihirbazlar karşısında âsâ’nın sihirbazların sihirlerini yutma mucizesi öne çıkarılıyor.
Dördüncü Nokta:Mucizeleri bu üç anlamı ile birlikte düşündüğümüzde, âyetin mesajı şu oluyor: Yer yüzünde bu mucizler karşısında ayakta kalacak hiçbir sistem yoktur. Bu gerçeği görmek için Firavunun kurduğu sisteminin sonuna bakın.
Bu noktada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekiyor. Bazıları bu kıssaları Kur’an bütünlüğünde okumadığında zannediyor ki, Hz. Musa geldi hemen “pat” diye hissi mucize gösterdi.
Öyle değil her peygamber, bir kavme geldiğinde ilk başladığı nokta atomdan güneşe kadar Allah’ın varlığına birliğine şahitlik eden aklı mucizeleri (yaratılan âyetleri) öne çıkarmaktır. Hissi mucizeler sonrasında gelir.
Beşinci Nokta:Bu noktada biraz daha detaya girmek istiyoruz. Bu âyette bizim mealde “gönderdik” manası verdiğimiz kelimenin aslı “baesnâ” bu kelime Kur’an’da gönderme anlamı yanında “diriltme” anlamında da kullanılıyor. Halk arasında Amentü duası şeklinde bilinen duanın içinde “ve'l-ba'sü ba'de'l mevt” ifadesindeki öldükten sonra dirilme ifadesinde geçen kelime budur. Bu kelime ayrıca 99 esmâ arasında “öldükten sonra dirilten” manasıyla el-Bais şeklinde geçer.
Bu anlamları dikkate aldığımızda, Kur’an ölçülerinde iki türlü ölü var; maddi ve manevî. 103. âyet bu manasıyla hayalimizde şöyle bir ortam canlandırıyor. Mısır manevî ölülerin olduğu bir mezarlık. Allah’ın peygamberleri ellerinde vahiyle o mezardaki manevî ölüleri diriltmek üzere gönderilmiş elçiler oluyor.
Altıncı Nokta: En Önemli Nokta.Hem Kur’an’dan daha fazla istifade etme adına hem de onu indiği asırdan günümüze getirme amacına uygun olarak, her kıssayı nüzul bağlamında okumak gerekiyor. Biz bu okumanın örneğini “Nüzul Bağlamında Peygamber Kıssaları Bana Ne Diyor?” isimli kitabımızda verdik.
Bu ve Kur’an’daki bütün kıssaları, nüzul bağlamı dediğimiz siyer ile birlikte okumak gerekir. Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Yasasında “İniş Sırası İle Siyer Arasında Bir Bağlantı Var mı?” başlığı alında bu okumanın nasıl olacağını anlattık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Altıncı nokta ile ilgili bu bilgileri dikkate aldığımızda 103. âyet nüzul bağlamında şöyle de okunabilir.
“Sonra önceki peygamberlerin ardından kulumuz Muhammed’i de son peygamber olarak, Kur’an gibi bir mucize ile bütün insanlara gönderdik. Ona ilk muhatap olan Mekke müşrikleri inkarcı bir tutum takındı…”
Kur’an ilimleri konusunda yapılacak bir ön çalışmadan sonra, bütün âyetleri böyle okumanın mümkün olduğuna inanıyoruz.
Zaten bu çalışmayı yapmamızın bir sebebi de bu tür okumaların hem Kur’an’ın ilk indiği asır için hem de günümüz için mümkün olduğunu göstermek.
104. Âyet: Sen Fravunsan Ben de…
Bu âyeti bir kurgu içinde anlatalım.
Firavun Mısır’da tanınan bilinen bilenen biri. Koskoca devletin yöneticisi. Kibirli duruşuyla adeta Hz. Musa’ya sen kimsin dercesine bakıyor.
Hz. Musa da bir makama referans mektubu verir gibi, 104. âyeti bir mektup olarak veriyor. Zarfın üzerinde şöyle yazıyor “Ben Âlemlerin Rabbiyim, bu mektubu benim adıma sana ileten de benim elçimdir.”
104. âyet üzerinden Hz. Musa Firavuna zımnen şu mesajı veriyor. “Sen Firavunsan ben de Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş elçisiyim.”
Bu cümle anlam olarak kâinat kadar büyük bir cümle. Bu cümle bu yönüyle Firavunun hayatı boyunca hiç kimseden duymadığı bir cümle.
Peki bu âyet günümüze sana bana hepimize ne diyor?
Evet hiçbir Müslüman “Ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir elçiyim” diyemez. Ama her Müslüman “Ben Âlemlerin Rabbini tanımak ve tanıtmakla görevliyim.” diyebilir.
Müslüman olup da “böyle bir görevim yok” demek, “doktorum ama hastaya bakmayı, itfaiyeyim ama yangın söndürmeyi bilmem” demek gibi bir şeydir.
105. Âyet: Dolaylı Mesaj Bu Yolda Hicretle de Sınanabilirsiniz
103. âyetin altıncı noktasında kıssaları siyer bağlamı ile birlikte okumaktan bahsetmiştik. Bu sûrenin Nuzul sırasında 5. yılda indiğini dikkate alırsak, bu âyet için -dolaylı olarak- fiziki (bir yerden başka bir yere) anlamda hicrette ilk işaret eden âyetlerden biri diyebiliriz.
Biz Mealimizde Müddessir sûresinin girişinde hicreti,
İdeale doğru hicret,
İdeali yaşamak için hicret,
İdealini insanlığa taşımak için hicret,
Bu şekilde üçe ayırmıştık. İdeale doğru hicret, içte manevî, enfüsi olarak gerçekleşen bir hicretti. Bu hicret ilk inen âyetlerle başlamıştı.
Bu sûrenin indiği yıllarda ideali yaşamak için yapılan hicretlerin ilki gerçekleşti. 7. yılda da ikincisi gerçekleşti.
Bu hicretler Habeşistan’a yapılmıştı.
Allah (cc) İsrâiloğulları üzerinden ilk Müslümanları zihnen hicrete hazırlıyor.
Hazırlık aşamasında 105. âyet yolun kaderine ait önden bilgi veriyor. Mesaj şu: İstenmez ama bu yolda bunlar da yaşanabilir.
Bu mesaja Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, Duha ve İnşirah sûreleri şu mesajı veriyor: Rabbiniz sizi hiç terk etmeyecek. Bu işin sonu sizin için başından daha hayırlı olacak. Her zorluktan sonra bir kolaylık olduğu, bedel ödenmeden değer elde edilemeyeceğini bilerek yola devam edin.
106. Âyet: Özgüvenin Yüksek Olmasının Getirdiği Dezavantaj ve Avantaj
Bu kıssada her iki tarafta da çok yüksek bir özgüven görüyoruz. Bu özgüvenlere iki başlık altında bakalım
Firavunun Özgüveni: Firavun ve yardımcılarında çok yüksek bir özgüven vardı. Onlar kendilerini fil gibi güçlü, Hz. Musa ve Harun’u da karınca gibi zayıf görüyorlardı.
Genelde bu tür diktatörlerin en zayıf noktaları kendilerini en güçlü gördüğü noktalar olur. Bu noktalarda “nasılsa ona yenerim”in verdiği yüksek bir özgüven vardır. Bu özgüven sahibini kör edebilir. Firavun ve adamları da bu körlüğü yaşadılar. Eğer daha işin başında, bu işin Kızıldeniz’de boğulma gibi bir sonla biteceğini bilselerdi asla bu kapıyı açmaz, iki kardeşi hemen oracıkta öldürebilirlerdi. Ama gücün verdiği körlük, onların sonunun başlangıcı oldu.
Hz. Musa’nın Özgüveni: A’râf sûresinde görmüyoruz ama Gelecek Sûrelerde (Tâhâ, Şu’arâ, Neml, Yûnus, Hûd, Saffat…) Hz. Musa’nın bir ön eğitim olarak ifade edebileceğimiz hazırlık sınıfında geleceğe hazırlandığını görüyoruz.
Hz. Şuayb (as) yanında kalması, sonrasında Mısar’a gelirken, yolda vahye muhatap olması, orada Firavuna göstereceği mucizlere bizzat kendinin şahit olması… Bunlar ve benzerleri üzerinden Hz. Musa 106. âyette anlatılan güne hazırlanmıştı. Bu hazırlığın verdiği yüksek bir özgüven vardı.
Bu âyet bize şunu diyor, “Evet özgüven önemli ve her insanda olmalı ama onun da sağlam temelleri olmalı. Sağlam temeli olmayan özgüven, sahibine sürpriz sonlar yaşatabilir.
107-109. Âyet: Asâ-ı Musa’nın ve Beyaz Elin Güncel Karşılığı
Önce Asâ-ı Musaya Bakalım: Firavun gücüne güveniyordu. O güç nedeniyle ve emrindeki sihirbazlarla Hz. Musa karşısında kendini rahat hissediyordu.
Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Mekke müşriklerinde de benzer bir özgüven vardı. Bu özgüvenin sebebi, içlerinde olan ve kendileri ile övündükleri şairleriydi. Müşriklere göre “Muhammed insanları adına vahiy dediği sözleriyle aldatmaya, kandırmaya çalışan bir sihirbazdı.”
Onların içlerindeki şairlerin şiirleri, onun sihrini yutabilirdi. O yüzden Kur’an onların kendilerini en güçlü gördükleri noktadan onlara meydan okudu.432 Ama meydana çıkamadılar. Çıkanlar da boyunun ölçüsü aldı.
Kur’an onların bütün şiirlerini/sihirlerini yutan bir Asâ-ı Musa oldu.
Günümüze gelirsek, elimizde iki asâ-ı Musa var.
Birincisi atomdan güneşe kadar Yaratılan âyetler. Şimdiye kadar hiç kimse bunları yoktan yaratıp aynıyla benzerini getiremedi.
İkincisi indirilen âyetler. Şimdiye kadar hiç kimse Kur’an’ın da benzerini getiremedi.433
Yedi Beyza/Beyaz Ele Bakalım:
Allah (cc) Alîm ismiyle gönderdiği Peygamberlerin gittikleri toplumda ne ile karşılaşacağını bütün ayrıntıları ile biliyordu. O yüzden verdiği mucizeleri de ona uygun olarak veriyordu.
Allah (cc) Hz. Musa’nın geçmişte istemeden bir insanın ölümüne sebep olmasının, Firavun tarafından aleyhinde kullanılacağını biliyordu.
Allah (cc) bu bilgiler üzerinden bize evrensel yasasını gösterdi. O yasaya göre insanların geçmişte yaptıkları hatalar, onların gelecekte iyi birer insan olmalarına mani değildir. Hatada ısrar edilmedikçe, hatasının tevbesini yapıp pişmanlığını yaşayanlara Allah (cc) beyaz sayfalar açar.
Bu beyaz el, özelde bu âyetlerin ilk muhataplarına, genelde kıyamete kadar gelecek muhataplara şu mesajı verdi: “Geçmişinizde yaptığınız hata ve günahlar gelecekte beyaz sayfalar açmanıza mani değildir. Ben şunları şunları yaptım, Allah beni affetmez demeyin. Siz bir daha yapmama sözüyle onun kapısına gelirseniz, o affının ve merhametinin kapılarını sonuna kadar açar.”
Zümer sûresinin 53. âyeti bu yazdıklarımızın referansı oluyor.
“Ey Resûlüm! Hangi asırda olduğu fark etmez. Bilerek bilmeyerek, gırtlağına kadar günaha batmış kullarıma) De ki: “Ey (hayat nimetini israf etmek sûretiyle) kendilerinekötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım (sakın ha!) Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! (Siz samimi bir tevbe ile kapısına gelirseniz) Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O(tevbe eden kullarına karşı bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti bol olan) Rahîm’dir.”
Bu yorumlardan sonra bir kere daha ifade edelim, buradaki değerlendirmelerimiz bizim yorumlarımız. Bunlara mutlak doğru demiyoruz. Dediğimiz her şeyi Allah en doğrusunu bilir/Allahü a’lem kaydı ile ifade ediyoruz.
110. Âyet: Medyanın Manipülatif Haberleri
Manipülatif haber434 demek olanı olduğu gibi duyurmayan, olanı yani olguyu nasıl algılanmasını istiyorsa öyle duyuran haber demektir.
Aslında olgu yani olan neydi. Olan 105. âyette ifade edildiği gibi “Hz. Musa’nın İsrâiloğulları benimle birlikte Mısır’dan gönder.” talebiydi. Görüldüğü gibi olguda Mısırda kalmak yok tam tersi gitmek var.
Güncel dille ifade edersek Firavunun medyası bu olguyu olduğu gibi vermek yerine, istediği algıyı oluşturmak için “Bunlar bizi topraklarımızdan çıkarmak istiyor” diye duyurdu.
Genelde bu yöntem, bütün zamanlarda hakkın karşısında batılın tarafında duranların tercih ettikleri bir yöntemdir. Bu yöntemin örneklerini gelecek âyetlerde de göreceğiz.
Burada yaptığımız bu tespitinin altını çiziyor, okuyucularımızın bu tespit üzerine ayrıca düşünmelerini istiyoruz. Çünkü bu kıssada günümüze verilen mesajların en fazla yoğunlaştığı noktalardan biri de bu tespit etrafında dönüyor.
111-114. Âyet: Firavunun Kurduğu Sistemin Röntgen Sonuçları
Hayalen Firavunun yaşadığı asra gidersek, dışarıdan bakanlar büyük bir devlet, etrafında sadık adamları olan güçlü bir lider görürler. Tefsirini yaptığımız âyetler güçlü gibi görünen sistemin röntgen sonuçlarını yani dışarıdan bakanların doğrudan göremediği tarafın görüntülerini veriyor.
Farklı şehirlerde bulunan sihirbazlar Firavunun davetini aldıklarında “Bizim inandığımız bir “hak” bir dava, güvendiğimiz bir lider var. O çağırdığı zaman ucunda ölüm bile olsa gideriz” DEMİYORLAR.
Peki ya ne diyorlar? “Bize ne var?” diyorlar. Firavun da “yanımda makam mevki ve o makamlara uygun maaşlar ve imtiyazlar olacak” diyor.
Bu tespitlerimize bir sistemin görünmeyen tarafını gösteren röntgen sonuçları diyoruz. Bu sonuçları o asırdan alıp günümüze getirirsek, bağlı oldukları şeylere, gelecek menfaat, fayda üzerinden bağlanan bir sürü insan görmek mümkün.
Bunlar dışarıdan bakıldığında sayısı çok, güçlü dernek, vakıf, cemaat, tarikat, parti gibi görünseler de gerçekte menfaat dağıtan; insanları dağıttıkları menfaatlerle kendilerine bağlayan, o menfaat gittiğinde dağılıp gidecek kuru kalabalıklardır.
Nitekim, gelecek âyetlerde Hz. Musa karşısında daha ilk mağlubiyetlerde çözülmeleri göreceğiz.
115-119 Âyet: Önce Hz. Musa Atsa Ne Olurdu?
Hz. Musa “önce siz atın” diyor. Atıyorlar, atınca Hz. Musa karşısında mağlubiyeti yaşayarak tadıyorlar.
Eğer Hz. Musa önce atsaydı (Allahü a’lem) olayların akışı şöyle olacaktı. Hz. Musa attığında atılan asânın gerçek bir bir yılan olduğunu göreceklerdi. Bunu gördüklerinde, usta birer sihirbaz oldukları için bu Hz. Musa’nın sihir yapmadığını daha baştan fark edeceklerdi. Bunu fark ettiklerinde karşılarında sadece bir insan olmadığını, arkasında Allah olan bir insan olduğunu fark edeceklerdi. Bunu fark ettiklerinde de daha mindere çıkmadan mağlubiyeti kabul eden güreşçi gibi olacaklardı.
İlahi senaryo onları mağlubiyeti bu şekilde değil de iliklerine kadar hissederek yaşamalarını murat etmiş olmalı ki, önce sihirbazlar atıyorlar. Bu atma ile yaşanan duygu “Kendi sahasında dünyanın en zayıf takımı ile maç yapacak olan ve sonucu baştan belli olan bir maça çıkan” futbolcuların duygusuna benziyordu.
Ama sonuç tam tersi oldu. 12-0 yenmeyi beklerken, 22-0 yenilmek gibi büyük hezimet yaşadılar.
120-126. Âyet: Sihirbazların İmanı
Kur’an bize kıssaları anlatırken bazen çok uzun bölümleri çok kısa anlatıyor. Burada da onu görüyoruz. Düz bir okuma yaparsak, her şeyin birkaç saat içinde olduğunu düşünebiliriz.
Ama biraz düşünürsek şu soruları sorarız; hz. Musa ile görüşmeden önce gelecek menfaati düşünerek sisteme bağlılıklarını gösteren bu insanlar, nasıl birden böyle döndüler. Hem de 124. âyetteki şu tehdide rağmen.
“124. Andolsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve (bir müddet bu acıyla yaşadıktan sonra da) hepinizi idam edeceğim.”
Kur’an buna “gerçeğin gücü” diyor. Gerçeğin ortaya çıkmasını “hakkın gelmesiyle batılın zail olması”435 şeklinde ifade ediyor. Biz bu ifadeyi güneş doğduğunda bütün ışıkların sönmesine benzetiyoruz.
Sihirbazlar gerçekten bilgili insanlardı, Hz. Musa’nın elinde olanın manevî güneş olduğu, kendi ellerindekilerin de mum ışığı kuvvetinde olduğunu fark etmişlerdi. Bu fark etme büyük bir farkındalığı beraberinde getirdi ve ucunda ölüm olduğunu bildikleri halde büyük bir menfaatlerle bağlandıkları batıl bir davadan ayrılma cesaretini gösterdiler.
120-126 arası âyetlerde değineceğimiz birkaç konu daha var. Onlarla devam edelim.
“Benim İznim Olmadan İman Edemezsiniz”
Bu âyetlerde geçmiyor ama Naziat sûresinin 24. âyetinden Firavunun Kendisini Mısır halkının ilahı/rabbi/tanrısı olarak gördüğünü kendi ifadelerinden öğreniyoruz. Kendisini böyle gördüğü için de kime iman edileceği konusunda da kendisini tek yetkili görüyor.
123. âyette geçen ifade bir insanın sapmada ve saptırmada ne kadar ileri gidebileceğinin örneği oluyor.
Taraf Değilsen, Hainsin
Hayalen bu âyetlerde bahsedilen olayların yaşandığı zaman dilimine gidelim ve günümüzün medya diliyle olaylara bakalım.
Bir diktatör var. Onun yandaş medyası var. Bu medya ona taraf olanları göklere çıkarırken, ona taraf olmayanlara hain muamelesi yapıyor. Bu muameleyi yaparken de haberlerde Firavunun şu sözlerini öne çıkarıyor:
“(Ey Sihirbazlar!) Bu (yaptığınız) kentin (yerli) halkını buradan çıkarmak için (daha önceden Mûsâ ile birlikte) şehirde (bana karşı) kurduğunuz bir tuzaktır. Ama (bu tuzak bana zarar vermeyecek. Siz) yakında (başınıza neler geleceğini) göreceksiniz!”
Bu tür haberleri günümüzde de görüyoruz. Gerçekliği önemli değil, çamur at izi kalsın mantığı ile hazırlanıyor. Yapılacak hukuksuzluklara önden zemin hazırlama adına üretiliyor.
Ellerin Ayakların Kesilmesi
Bu âyetler baskıcı rejimlerin psikolojilerini deşifre ediyor. Bu tür rejimlerde en büyük korku sistemin yıkılmasıdır. Bu korku, sistemin onay vermediği işlerde en ağır yaptırım olarak kendini gösteriyor.
Firavun sihirbazlara verdiği bu ceza üzerinden, arkadan gelecek çözülmelerin önünü almayı planlıyor.
Bu idamların mesajı şu: Benden izin almadan iman eder ve Musa’nın yanında olursanız, bu sonu yaşarsınız.
Sihirbazların Test Edilen İmanı
Bu âyetler bir filmden kısa bir bölüm olsaydı, izleyenlerin aklına şu gelebilirdi. "Yâ bu sihirbazlar sabahleyin firavunun yanındaydı, şimdi Musa’nın yanında. Acaba bunlar samimi mi? Acaba bunların imanı duygusal bir karar mı? Acaba ufak bir tehdit görseler yine dönerler mi?
125 ve 126. âyetler bu sorulara dolaylı olarak şu cevabı veriyor: “Yok yok hiç öyle düşündüğünüz gibi değil. Bu adamlar neye iman ettiklerinin, ne ile karşılaşacaklarının farkında. Ağızlarından çıkan sözler “ölürüz yine de bu iman sözünden dönmeyiz anlamına” geliyor.”
Bu cevap bütün zamanlarda iman edenlere, inandıkları değerlerin arkasında bilinçli ve kararlı bir şekilde durma dersi veriyor.
127. Âyet: Yandaşları Saran Korku ve İkinci Bir Soykırım Kararı
Ortada bir Firavun bir de onun sisteminden beslenen “mele” isimli kavmin ileri gelenleri vardı.
Sistemin yıkılması demek, onların sistemle birlikte elde ettikleri (makam, mansıp gibi) her şeyi kaybetmeleri anlamına geliyordu. Bu kişiler ihtimal Firavunun “Gönderelim bu insanları, bu beladan da kurtulalım” şeklinde düşündüğünü zannederek, Firavuna “Bunları gönderirsen, ‘biz de gideceğiz’ diyen insanların önünü alamazsın. İktidarını kaybedersin, gel atan 2. Ramses’in yaptığını yap. Bunları esir etmeye devam et. Arkadan gelecek nesillerinin de kökünü kurut.”
Âyette geçen “oğulları öldürme, kızları sağ bırakma” sözü böyle bir dolduruşun arkasından gelen sözler.
Görüldüğü gibi gelişmeler bize hiç de yabancı değil. Her şey iktidarı ve iktidar nimetlerini koruma adına yapılıyor. Onu korumak için soykırımı mubah görüyorlar.
128. Âyet: Bir Kere Daha Hicrete İşaret
Firavunun soykırım kararından sonra Mısır’da şartlar İsrâiloğulları için daha da ağırlaştı. Bu ağırlaşan şartlar üzerinden Hz. Musa’ya gelen vahiy yavaş yavaş İsrâiloğullarını hicrete hazırlayan bir dille geldi. “Şüphesiz yeryüzü (geniştir, her yer) Allah’ındır.” İfadesinde bu dil üzerinden hicrete işareti görüyoruz.
Bu âyetler, İsrailğullarını hicrete hazırlarken, bu âyetlere 7. asırda muhatap olan Mekke’nin Müslümanlarını da hicrete hazırlıyordu. Mesaj şuydu: Aynı yoldan gidenlerin benzer bir kader yaşaması muhtemeldir.
Yeryüzünün Tamamı “Arz-ı Mevûd”tur
Bu âyette geçen “Şüphesiz yeryüzü Allah’ındır. Ona, kullarından dilediğini mirasçı kılar.” İfadesinin yanına Enbiya sûresinin 105. âyetini de koyalım. “Andolsun (Mûsâ’ya verdiğimiz) Tevrat’tan sonra (Dâvûd’a verdiğimiz) Zebur’da da: “Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır.” diye yazmıştık.”
Görüldüğü gibi bu âyetlerde Allah (cc) kullarını yeryüzüne varis kılacağını söylerken bir alan daraltması yapmıyor. Bundan şunu anlıyoruz. Yeryüzünün bir yeri değil, her yeri vaad edilmiş topraklardır. Allah (cc) Hz. İbrahim üzerinden yaptığı vaadi, Hz. Davud ve Süleyman zamanında kurulan devletler üzerinden gerçekleştirmiştir ama zannedilmesin ki Allah’ın vaadi belli bir alan ve zamanla sınırlıdır. Allah’ın vaadi bütün zaman ve mekanları kapsar. Yaptıkları enfüsi ve afaki ıslah çalışmaları ile muttaki ve salih kullardan olma standardını yakalayan bütün Müslümanlar bu vaadin muhatabıdır.
Özetlersek bu ve benzeri âyetler -Asr-ı Saadetten günümüze- zihinleri yeniden inşa ediyor. Bu inşa üzerinden verilen mesaj şu: Hedefinizi büyük tutun. Dün küçüktünüz, çapınıza göre hedefiniz de küçüktü. Bugün büyüdünüz, artık tüm yeryüzü hedefiniz olsun. Tüm yeryüzüne varis olacak özelliklere sahip olmak önceliğiniz olsun.
129. Âyet: İşin Başında Zorluklar Yaşamak Normaldir
İsrâiloğulları Hz. Yûsuf sonrası Firavunların döneminde köleleştirilmiş, özgürlük ve ideallerini kaybetmiş toplumdu. Hz. Musa’ya (as) bu toplumdan örnek bir toplum inşa etme görevi verilmişti. Bu âyette bunun zorluklarını görüyoruz. Aslında bu zorluklar bu âyetler üzerinden bütün zamanlara gösteriliyor.
Enfüsi okumalarımızda işaret etmiştik, günümüzde illa dışarıda Firavun aramaya gerek yok. Hevâ-ı nefsin esaretinde kalmış, manen köleleşmiş milyonlar var.
Tekrar İsraioğullarına dönersek, bu insanların Mısır’daki en büyük ideali o gün karınlarının doyması ve sırtlarına kırbaç yemeden akşam etme seviyesine inmişti. Bu seviyede olan bir toplumu yüksek ideallere doğru dönüştürmek, bedel ödeme azmi ve gayretini verebilmek zorun zoruydu. Mısır’da başlayan bu zorlukların, Mısır’dan hicretle birlikte uzun süre devam ettiğini gösteren âyetleri kıssanın gelecek bölümlerde okuyacağız.
Özetlersek, bu âyet şunları diyor: Vahiyle yeni tanışan her toplumda işin başında bu tür zorlukların yaşanması normaldir. Normal olmayan ümitsizlik ve karamsarlıktır.
İşin başında yoklukla, zorluklarla imtihan edilirsiniz, işin sonunda yeryüzüne mirasçı olduğunuzda imtihan bitmez, bu sefer de varlıkla, bollukla, rahatla imtihan edilirsiniz.
130. Âyet: Musibetlerin Rahmet Olduğuna Şahitlik Eden Âyet
Bu kıssaya başlamadan önce önümüze 94-102 arası âyetler çıktı. O âyetlerin tefsirine başlarken şöyle demiştik: “Bu âyetler Allah’ın kâinata koyduğu yasaları soyut olarak anlatıyor. Arkadan somut örnekler gelecek.”
Bu kıssada o örnekleri okuyoruz. Bu bağlamda 130. âyet yukarıdaki 94. âyetin ve devamının tefsiri oluyor: “Biz hangi ülkeye (rahmetimizin müjdecisi olarak) bir peygamber gönderdiysek, o (peygamberi yalanlayan, refahla şımaran, verilen nimetlere nankörlük eden) ülke halkını, yalvarıp yakarsınlar diye mutlakayoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır…”
Allah (cc) dileseydi Firavun ve onun yandaşlarını hemen helak edebilirdi ama burası imtihan dünyası olduğu için, Rahmetinin gereği olarak musibetler üzerinden mühlet verme yasasını işletiyor.
94. âyetin tefsiri olan bu âyeti anladığımızda günümüzde hem bireysel hem de toplumsa olarak yaşanan yokluk, darlık, kıtlık gibi hadiseleri anlamak kolay oluyor hem de bunları yapan zalimlerin neden helak edilmediğini anlamak mümkün oluyor.
Özetlersek, zaman değişse bile doğası/tabiatı itibarıyla insan değişmediği için Allah’ın yasaları her asırda benzer durumlar için benzer şekilde işlemeye devam ediyor.
131. Âyet: Batıl İnançlar ve Hurafeler Üzerinden Verilen Evrensel Mesaj
Kur’an’da Allah (cc) emir yasaklarını maddeler halinde sıralamak yerine onları somut olayların içinde gösteriyor.
Bu âyette öne çıkan konu bir şeyin uğursuz olması. Bu konu bütün zamanlarda batıl inançlar ve hurafeler olarak karşımıza çıkan bir konu. Kur’an belli bir zaman ve mekanda yaşanan hadise üzerinden bütün zamanlara şu sorunun cevabını veriyor: “Kur’an bir şeyin uğursuz veya uğurlu sayılması konusunda ne diyor?”
Bir şeye uğursuzluk veya uğur atfetme bu âyetlerin ilk muhataplarının yaşadığı 7. asırda çok yaygın bir şey olduğu gibi günümüz dünyasında da çok yaygın.
131. âyeti Kur’an bütünlüğünde okuduğumuzda âyet şunu diyor: Size gelen zarar/uğursuzluk da Allah’tandır, fayda/uğur da Allah’tandır.
Bu gerçek halk arasında bilinen şekliyle amentü duasında şöyle ifade edilir. “Hayrihi ve şerrihi min Allahi (Uğur ve uğursuzluk gibi bütün hayır ve şer Allah’tandır.”
Bu gerçeğin anlaşılmasında yaşanan zorluk nedeniyle Peygamber Efendimizden sonraki İslam tarihinde bu konu farklı anlayışların ve mezheplerin doğmasına sebep olmuş. Bu gerçeği Kur’an ölçülerinde anlayamayanlar “hayır Allah’tan şer insandandır” demişler.
Biz bu konuda gerekli açıklamaları ilgili bölümlerde yaptık.436 Dipnotta işaret ettiğimiz o bölümlerin okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
O bölümler okunduğunda bu âyeti şöyle anlıyoruz, “İnsanların uğursuzluk olarak adlandırdıkları; işlerin ters gitmesi (kaza, bela, musibet..) gibi her şey insanların tercihlerinin bir sonucudur.
Allah’ın insan için takdir ettiği kaderde, her insan tercihlerinin sonuçlarını yaşar. Bu açıdan bakıldığında, uğursuzluk gibi görünen hadiselerin tercihi insandan, takdiri (yani o tercihinin sonuçlarının yaratılması) Allah’tandır.
Özetlersek Kur’an insanlık tarihi ile yaşıt olan bu uğur/uğursuzluk problemi karşısında, vahyin ölçülerine göre bir kader anlayışı inşa ediyor. Bu anlayışta “tercihe göre takdir yasası” öne çıkıyor.
132-135 Âyet: “Bir Kavim Helaki Nasıl Hak Eder?”
Bu âyetlerde başlıktaki sorunun cevabını öğrenebileceğimiz gelişmeleri görüyoruz.
“…Her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” cümlesi, helak düğmesine basmak için yeterli ama Allah (cc) mealde parantez içi açıklamalarda da ifade ettiğimiz gibi, bu sözlerin ardından Kahhâr ismini devreye sokmak yerine rahmetinin ve merhametinin tecellisi olan Halîm ismini bir kere daha devreye sokuyor. Tufan, çekirge, kurbağa ve kan gibi musibetler göndererek onlara tekrar doğru yol üzerinden hidâyetin kapılarını açıyor. Yaptıkları duaların ve verdikleri sözün ardından musibetler kalkıyor, tam açılan hidâyet kapısından içeri gireceklerini zannettiğimiz noktada, tekrar sözlerinden dönüyorlar. Dönünce de 136. âyette ifade edildiği gibi hak ettikleri sonucu yaşıyorlar.
Kur’an’da anlatılan bu ve benzeri dönmeler bize insan doğasının resmini gösteriyor. Dipnotta437 verdiğimiz âyetler üzerinden bu konuda çok sayıda örnek görmek mümkün.
O örneklerin tamamına baktığımızda gördüğümüz şu oluyor, insan dünyada ve ahirette sadece ve sadece tercihlerinin sonuçlarını yaşıyor.
136, 137. Âyet: Bir Sayfa Kapanıyor, Yeni Sayfa Açılıyor
Bu âyetlerde bir bitiş ve yeni bir başlangıç görüyoruz. Bu bitiş ve başlangıca zaman, mekan ve şahıslar noktasından bakarsak,
Bitişte Firavunu ve kurduğu sistemi görürüz,
Başlangıçta da Hz. Musa ve İsrailoğularını görürüz.
Bu bitiş ve başlangıca sıfatlar noktasından bakarsak, bu bitme ve başlangıçların her devirde olduğunu görürüz.
O yüzden şunu diyoruz: Firavunluk bir devirle sınırlı değil, onun ve kurduğu sistemin sıfatlarını üzerinde taşıyan insanaların bulunduğu her zaman diliminde karşımıza çıkacaktır.
Artılar ve eksileri ile de İsrâiloğulları bir devirle sınırlı değildir. Onların olumlu-olumsuz bütün sıfatlarını üzerinde taşıyanlar bütün zamanlarda olacak ve benzeri sonuçları yaşayacaktır.
Bu açılardan bakarsak, Kur’an bize kendisini zaman ve mekan üstü okuma imkanı sunan bir kitap oluyor. Böyle bir okuma, bize onun her asırdaki tazeliğini görme imkanları sunuyor.
Böyle okumaya devam…
138-145 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
138. (Firavun Kızıldenizde boğulurken, Biz) İsrâiloğullarını (o) denizden geçirdik. (İsrâiloğulları için asıl imtihan bundan sonra başlıyordu. Artık kölelikten kurtulmuşlardı ama eski alışkanlarından kurtulamamışlardı.) Derken, (Sina yarımadasında) kendilerine mahsus birtakımputlara tapan bir kavme rastladılar. İsrâiloğulları, “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilahları olduğu gibi sen de bize ait (görebileceğimiz, dokunabileceğimiz) bir ilah yapsana” dediler. (Buna karşılık) Mûsa şöyle dedi: “Şüphesiz siz (eski alışkanlıklarınızdan kurtulamayan, Allah’ın size lütfettiği nebi, vahiy, hidâyet ve iman gibi nimetlerin kıymetlerini tam olarak idrak edemeyip) cahillik eden bir kavimsiniz.”
139. (Hem siz ne istediğinizin farkında mısınız? Madem puta tapacaktınız, neden Mısır’dan ayrıldınız ki! İmreniyorsunuz ama) Şüphesiz bunların içinde bulundukları (ve din diye inandıkları) şey, yok olmaya mahkûmdur. Yaptıkları bütün ameller de boşunadır.
140. (Ayrıca) “O sizi (iman ve hidâyet gibi nimetlerle) âlemlere üstün kılmışken (sayısız mucizenin şahidi yapmışken, insanlığa örnek olma yolunda sizleri zirveye taşırken) ben size Allah’tan başka bir İlah mı arayacağım? (Bunu yaparsam inandığım değerlere ihanet etmiş olurum.”)
141. (Hatırlayın bakalım) “Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp (onları kendilerine hizmetçi yapan) erkek çocuklarınızı (sizlerin gözleri önünde) öldüren firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (Siz bu ağır sınavları geçmişken, şimdi bu yaptığınız size yakışıyor mu?”)
142. (Kavmine yaptığı bu nasihatlerin ardından Sina Dağı’nda Tevrat’ın ilk âyetlerini vermek üzere) Musa ileotuz gece için sözleştik ve ona bir on (gece) daha ekledik. (Bu süre içinde oruç ve benzeri ibadetlerle “Büyük buluşmaya” hazırlanmasını istedik.) Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı. (Kavminin zaaflarını iyi bilen) Musa (Sina Dağı’na çıkmadan önce) kardeşi Harun’a şöyle demişti: (Ben yokken) Kavmimde benim yerime geç (şirkten tevhide geçiş için başlattığımız) ıslah (çalışmalarına ara vermeden devam) et ve (onları az çok tanıyorsun içlerinde bozgunculuk çıkarmak isteyen olursa, sakın) bozguncuların yolunu tutma”.
143. Musa (kavmiyle ilgili gerekli tedbirleri alıp) belirlediğimiz vakitte (Sina Dağı’nda) tayin ettiğimiz yere gelince, Rabbi onunla konuştu. (Bu konuşmadan aldığı manevî hazla) “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım (senin cemalini seyredeyim) dedi. Allah da, “Sen beni (dünya gözüyle) asla göremezsin. (Çünkü buna dayanamazsın. Bunun imkânsız olduğunu anlaman için)Şu dağa bak (şimdi o dağa tecelli edeceğim) eğer o (dağ) yerinde durursa sen de Beni görebilirsin.” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince, onu darmadağın ediverdi. (Bu olayın dehşetiyle) Musa da bayılıp yere düştü. Ayılınca, “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim (Sen mahlûkata ait özelliklerden uzaksın) Allah’ım! (Böyle bir istekte bulunduğum için) Sana tevbe ettim. (Varlığına ait bu tecelliyi ilk gören) Ben (olduğum gibi, bu tecelliye şahit olup da) inananlarınilkiyim” dedi.438
144. (Allah) “Ey Musa (Beni göremediğin için üzülme”) dedi. “Sana verdiğim elçilik göreviyle ve seninle (yaptığım özel) konuşmamla (sana büyük bir değer ve şeref verdim) seni insanlar arasından seçip mümtaz kıldım. Sana verdiklerimi al ve (verilenlerin hakkını vermekle) şükredenlerden ol.”
145. (Sina Dağı’nda verdiğimiz ve üzerinde Tevrat’tan âyetler yazan)Bu levhalarda, Musa’ya (peygamberlik vazifesini yaparken, önüne çıkacak) her konuya ilişkin öğüt, her konuda ayrıntılı açıklama yazdık (kısaca; hayatın her alanına ait razı olduğumuz ölçüleri verdik ve ona şöyle dedik:) “Şimdi (artık görevine dönebilirsin) sana verilen levhalarda yazılan emirlere sıkıcı sarıl, (bu konuda önce kendin güzel örnek ol, sonra) kavmine bu emirlere en güzel biçimde uymalarını emret. (Eğer bu emirlere uyulmazsa) Yakında size (itaatsizliğin sonuçlarını göstermek için, doğru) yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
138-141. Âyet: Esaretten Bir Gecede Kurtulabilirsin ama Alışkanlıklardan
138. âyet İsrâiloğullarının Kızıldeniz’den geçmesini ve ardından yaşanan gelişmeleri anlatmaya başlıyor. Bu açıdan bakarsak, şunu diyebiliriz İsrâiloğulları bir gecede esaretten kurtuldu ama asırlardır Mısır’da putperest bir toplumun içinde köle olarak yaşamanın getirdiği alışkanlıklardan kurtulmakta çok ciddi bir şekilde zorlandı.
138. âyetin ortasında Hz. Musa’dan kendilerine bir ilah yapmasını talep ediyorlar. Bu talebe manevî vücuttan alınan kan örneği dersek, bu talep alışkanlık denilen kanserin vücudu nasıl sardığını gösteren bir gösterge olur. Bu gösterge böyle bir kavmin fiziki esaretten kurtulmasının kurtulma anlamına gelmediğini, bu alışkanlıkların mahkumu oldukları sürece gerçek anlamda kurtuluşa eremeyeceklerini gösteriyor.
Günümüz açısından baktığımızda adına kültür işgali ve ekonomik işgal dediğimiz işgaller insanları alışkanlıkları üzerinden esir alıyor. Bu esirlerin yaşadığı ülkelerde bakıyoruz çok sayıda cami var, ezanlar günde beş defa okunuyor ama insanlar Allah’ın razı olmadığı alışkanlıkların esiri oluyor.
Bu yönüyle 138. âyet hem bu âyete muhatap olan ilk Müslümanlara hem de bu âyetlere muhatap olacak bütün Müslümanlara şu mesajı veriyor: Fiziki anlamda esir olunca kurtulmanız mümkün ama manevî anlamda alışkanlıklarınızın esiri olursanız, bunlardan kurtulmanız çok zor.
Alışkanlıkların Esaretinden Kurtarmada İzlenecek Yöntem: Kimlik İnşası ve Tarih Bilinci
140. âyet üzerinden Hz. Musa kavmine “kim olduklarını” hatırlatıyor. Buna kimlik inşası diyoruz. 140. âyet şu evrensel mesajı veriyor: İnsanlara kimlik bilinci vermez, onlara kim olduklarını sık sık hatırlatmazsanız, kim olduklarını unuturlar. Bu hatırlatma Allah’ın verdiği ve vermeyi vaad ettiği nimetler üzerinden yapılır.
Burada şunu ifade edelim; Kur’an’a göre İsrâiloğulları seçilmiş bir millet değil, üstün kılınmış bir millet.
Bu tespiti yapınca karşımıza şu gerçek çıkıyor: Kur’an ölçülerinde üstünlük bir ırka, millete mahsus bir şey değil, Allah katında üstünlüğün takva ile olduğunu bilen mümin ve muttaki olmanın şartlarını yerine getiren her topluma açık bir nimettir.
Bu açıdan baktığımızda, İsrâiloğulları Mısır’da iman ettiklerinde üstünlük yolunda birinci seviyeye çıkmışlardı. Hicretle ikinci seviyeye geçtiler ama orada alışkanlıklarından kurtulamadıkları için zorlanmaya başladılar.
Bu âyet üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: Allah’ın verdiği üstünlük kalıcı değil, şarta bağlı bir üstünlüktür. Sizi üstün yapan değerlerin hakkını vermezseniz, o üstünlük sizden alınır, hakkını verenlere verilir. Bu noktada referansımız şu âyet:
“54. Ey iman edenler! İçinizden her kim (herhangi bir sebeple) dininden dönerse (bilsin ki, din değil, kendisi kaybeder) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, (o topluluk herkese örnek olur. İşte onların öne çıkan bazı özellikleri;)
1)Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler (ve sevgilerini O’nun razı olduğu işleri yapmakla gösterirler.)
2)Onlar (Allah’ın büyüklüğünü bilmenin en büyük alametlerinden birinin tevazu olması hasebiyle) mü’minlere karşı alçak gönüllü,
3)Kâfirlere karşı (ise imanlarından gelen izzetle) güçlü (şahsiyetli) ve onurludurlar.
4)Allah yolunda (dinin evrensel mesajını insanlara ulaştırmak için canlarıyla mallarıyla) cihad ederler. (Bu yolda bütün dünya karşılarında olsa) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar.
İşte (bütün) bu (özelliklere sahip olmak) Allah’ın bir lütfudur. Onu (bu uğurda bedel ödeyenlerden) dilediğine verir. Allah(kullarına karşı lütuf ve ihsanı geniş olan) Vasi’ (her şeyi bilen) Alîm’dir.”
Kimlik inşası önemliydi. Bir de Tarih bilinci var. Onu da geçmişin hatırlatıldığı 141. âyette görüyoruz.
Âyet diyor ki, neredeydiniz, nereye geldiniz. Soykırım yaşadınız. Mısır’da kalsaydınız soyunuz kuruyacaktı. Bakın Allah size peygamber gönderdi, vahiy gönderdi. Bir medeniyetin temellerini atma fırsatı verdi. Gelin bu nimetlerin kıymetini bilin. O nimetlerin hakkını vermekle kıymetini bildiğinizi gösterin.
Bu sözlerin ardından, yolculuk devam etti.
(142) KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME YOLUNDA TEKAMÜL EĞİTİMİ
Âyetlerin harf sayısını görüyoruz ama bir de onların mana ve mesaj ağırlığını gösteren teraziler olsaydı, bu âyetin mana ve mesaj yönüyle ağır basanlar sıralamasında önde olduğunu görecektik.
Bu nedenle bu âyeti farklı açılardan biraz daha geniş olarak ele alacağız.
Hz. Musa’nın liderliğinde Mısır’dan çıkışa baktığımızda, bu çıkış;
Maddi yönüyle Mısır’dan Vaad Edilmiş topraklara doğru yapılan bir hicret gibi görünüyor.
Manevîyönüyle alt sınırdan üst sınıra doğru kendini gerçekleştirme yolunda bir tekamül eğitimi olarak görülüyor.
142. âyet bu eğitimin nasıl verildiğini bir Peygamber örneği üzerinden bize anlatıyor. Bu anlatılan konu zamanla mekanla sınırlı olan bir konu değil ben Allah’ın razı olduğu şekilde kendimi gerçekleştirmek istiyorum diyen her insanı ilgilendiren ve ona mesaj veren bir konu. Konunun önemini vurguladıktan sonra aşağıdaki başlıklar altında konuyu açalım.
Dağda 30+10 Gece Sözleşmenin Özü Nedir?
İslam dininde namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerin bir şekli vardır bir de özü, ruhu, amacı vardır. İbadetler şekilde ayrılsalar bile genelde özde birleşirler.439
Hz. Musa’nın 30 gün için, kavminden uzaklaşıp Tur dağına çıkması şekil olarak benzemesi bile özü itibarıyla bizim oruç ibadetine benzer. Bu öz üzerinden bakarsak, bütün ibadetler bu dünyada insanı geçici olarak bir şeylerden uzaklaştırır, bir şeylere yaklaştırır. Sembolik dille konuşursak, uzaklaşılan şeyin adı dünya ve içindekilerdir, yaklaşılan şeyi adı Allah ve O’nun razı olduğu değer ve özelliklerdir. Bir tarafta dünya vardır adı verilendir, diğer tarafta Allah vardır adı bütün nimetleri verendir.
İbadetler üzerinden verilenden uzaklaşıp verene yaklaşmak şu anlama gelir: Ey veren! Seni verilen her şeyden daha fazla seviyorum, bu sevgimin şahidi olması için de sen istediğin zaman verilen her şeyden ayrılıp senin huzuruna geliyorum.
Sina diğer adıyla Tur dağına çıkmaya bu açıdan bakarsak bu yolculuk Allah ile insan arasındaki maddi perdeleri/sebepleri sıyırma; manayı maddeye, ruhu bedene baskın yapma yolculuğudur. Bu yolculuğun sonunda mananın maddeye, ruhun bedene baskın hale gelmesi kıvamdır/kemaldir. Kulun bu kıvama gelmesi, Allah’tan gelecek vahiyden en yüksek seviyede istifade etmenin ön şartını yerine getirmesidir.
Bu anlattıklarımıza “Tur’un özü” dersek, bu öz her ramazanda oruç ibadeti ile yaşanır. Bizim 30 günlük oruç ibadetimiz Tur’daki 30 güne karşılık gelirken, Ramazanın son 10 gününde itikafa girmemiz 30 güne eklenen 10 güne karşılık gelir. 10 günlük itikafla orucun temposu artar. Artan tempo ile oruç süre olarak olmasa bile 40 günden beklenen faydayı verecek noktaya gelir.
Özetlersek Tur dağındaki buluşmanın özü, oruç ibadetinde yaşadığımız “öz” ile benzer bir noktada buluşuyor.
Neden Belli Bir Yer ve Vakit? Allah (cc) Dağda Vereceğini Vadide Veremez miydi?
Tur dağında Hz. Musa’ya üzerinden Tevrat âyetleri yazan levhalar verildi. Levhaların üzerinde yazanların âyet olduğunu dikkate alırsak, başlıktaki soru akla gelebilir: Allah (cc) bu âyetleri Hz. Musa dağa çıkmadan da vahyedebilirdi neden dağ, neden belli bir yer ve vakit.
Allah’ın el-Hakîm olduğuna O’nun hikmetsiz bir iş yapmayacağına iman ettiğimiz için bu konuda da birçok hikmetler olacağına iman ediyoruz. Bir önceki başlık altında yazdıklarımızın devamı olarak onlardan anlayabildiğimiz birkaçını burada paylaşalım.
Peygamberler gönderildikleri kavimlere sadece Allah’tan gelen vahyi tebliğ etmez, o vahyi okumanın sonucunda, o vahye göre yaşamanın nasıl olacağını da uygulamalı olarak gösterirler. Her peygamberin öğretisi içinde iman esasları olduğu gibi namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetler de vardır.
Bu ibadetlere gönderilen bütün peygamberlerin öğretileri arasında bulunan temel ibadetler dersek, bu ibadetlerde sembolik olarak uzaklaşma, yakınlaşma, bir şeylerden ayrılma, zaman, mekan, şekil ve öz/mana birlikteliği vardır.
Bunlar, ibadetler üzerinden verilen ilahi eğitimin birer parçasıdır. Allah (cc) dileseydi bu eğitimi, Hz. Musa’ya vadide kavmin içinde de verebilirdi.
Bu şekilde verilmesinden şunu anlıyoruz: Liderin (örnek olacak kişinin) eğitimi biraz ağır ve ayrı olmalı. Önce öğretmen eğitilmeli, sonra öğrencilerin eğitilme işi öğretmene verilmeli.
Özetlersek, başlıktaki soruya cevap olarak bu yazdıklarımıza mutlak doğru demiyoruz. Ama şunu diyoruz, bu konu gerçekten üzerinde düşünmeye değer. Bu konuda tefekkür dediğimiz emek harcandığında daha fazla hikmetlere ulaşmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bizim yazdıklarımız deryadan damla…
Rabbin Huzuruna Giderken Dünyayı Terk Etmiyor
Hz. Musa (as) Peygamberlik görevinde farklı aşamalardan geçiyor. Tur dağına davet edilme, orada Allah’tan bu şekilde vahiy alma ilk kez yaşayacağı bir deneyim. Rabbinin huzuruna giderken bu deneyimin verdiği heyecanı yaşıyor.
Ama işte burada çok önemli bir “ama” var. Hz. Harun’a verdiği talimatlar onun yaşadığı bu heyecana rağmen dünyaya yönelik vazifelerini unutmadığını gösteriyor.
Bunun üzerinden bütün zamanlara verilen mesajlardan biri şu oluyor: Allah’ın huzuruna giderken, o huzurda yaptığınız ibadetlerden aldığınız feyz size dünyadaki görevlerinizi unutturmasın. Dünya-ahiret arasındaki dengeyi bozmanıza sebep olmasın.
Bir başka mesaj da şu: Terbiye işi devamlılık ister, aksatıldığında geri başa dönme ihtimali vardır. Hele bir de terbiye edilenler İsrâiloğulları gibi alışkanlıklarının esaretinden bir türlü kurtulamıyorsa, terbiye işini hiçbir şekilde aksatmamak gerekir.
(143, 144) ALLAH NASIL KONUŞUR?
Bu konuyu Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasasında geniş olarak anlattık Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz. Burada oranın devamı olarak şunu ifade edelim.
Kur’an’da Allah’ın insanla diyalogunda merkeze konulacak bir âyet var.
“Allah (peygamber olarak seçtiği) bir insanla şu yollarla konuşur:
1)Ya (mesajını doğrudan onun kalbine ileterek, yani) vahyederek
2)Ya (Sina Dağı’nda Mûsâ örneğinde olduğu gibi manevî) bir perde arkasından (ona seslenerek)
3)Ya da dilediği şeyleri izniyle bildiren bir elçi göndererek.
O (beşerle konuşan ama beşerî noksanlardan münezzeh ve yüce olan) Aliy (konuşmada kullandığı farklı yöntemlerde birçok hikmetleri olan) Hakîm’dir.” 440
Bu âyet bize dolaylı olarak şu mesaj verir, Allah’ın insanla konuşmasında arada mutlaka sebepler vardır. Hiçbir insan/beşer Allah’ı karşısındaki ağacı, insanı gördüğü gibi göremez.
Bu mesajı dikkate aldığımızda Allah’ın Hz. Musa ile konuşmasını da doğrudan kendini göstererek yapmadığını anlarız. Zaten bu konuşmanın arkasından Hz. Musa’nın Allah’ı gözüyle görme talebinin de karşılık bulmaması bu tespitin referansı oluyor.
Dünyada Allah Hakkında En Fazla Sorulan Soruyu Hz. Musa Allah’a (cc) Soruyor…
“Dünyada Allah hakkında en fazla sorulan soru hangisidir?” şeklinde bir anket yapılsa, öne çıkacak sorulardan biri de “Allah’ı neden görmüyoruz?” sorusu olurdu. 143. âyette Hz. Musa bütün insanlık adına bu soruyu soruyor ve cevabını alıyor. Cevabı bu âyette ve şu âyette görüyoruz: “(Her özelliği ile sınırlı olan insana ait) Gözler (her özelliği ile sınırsız olan) O’nu (kuşatıp) idrak edemez, Halbuki O (bütün) gözleri (ve o gözlerin gördüklerini) çepeçevre kuşatır. O (her şeye nüfuz eden) Latîf (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.” 441
Bu ve benzeri âyetlerin özeti diyor ki: Sınırlı varlık sınırsızı göremez. Sınırlıdan bir parçayı görür. O parça da esmâsının (güzel isimlerinin) tecellileri ile ortaya çıkan eserleridir.
Allah İnsan Diyaloğunda, Allah’ın Diyaloga Kapı Açması
Hz. Musa’nın (as) 143. âyette geçen “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” talebine, Allah’ın cevabı “Sen koskoca peygambersin, sana böyle soru sormak yaraşır mı? Yoksa benim varlığıma dair içinde şüphe mi var?” şeklinde gelmiyor.
Cevabın, âyette geçen şekilde gelmesi, öğretme pozisyonunda olan Anne-babadan Profesöre kadar herkese şu mesajı veriyor: Soru sormanın önünü açın. Sorular karşısında onların önünü kesen bir tavır sergilemek insanın içindeki cevapsız soruların manevî kansere denk büyük sorunlara kapı açabilir.
O yüzden İslam hakkında insanlara bilgi verirken şu bilgiyi mutlaka verin: “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde cevabı olmayan hiçbir soru olmadığı gibi, izahı olmayan hiçbir konu da yoktur.” Bu ve benzeri bilgiler üzerinden insanları soru sormaya teşvik edin.
Cevapları Soyut Değil Somut Örnekler Üzerinden Anlatma
Allah (cc) verdiği cevaba “Sen beni göremezsin” deyip nokta koymuyor. Cevabın devamı verdiği örnek üzerinden dolaylı olarak şunu diyor: “Neden göremeyeceğini merak ediyorsan, sana bunu uygulamalı olarak göstereyim.” diyor.
Örnek olarak dünyada insanın aklına gelebilecek en sert en sağlam şeyi seçiyor ve diyor ki: Dünyadaki en sağlam şey bile benim tecellim karşısında duramıyorsa, etten kemikten olan insan hiç duramaz mesajını veriyor.
Bu mesajı daha somut hale getirip insanı 100 watt’lık ampule dağı da 1000 watt’lık ampule benzetelim. Allah (cc) diyor ki, bendeki enerjinin milyarda biri 1000 wat’lık ampülü patlatıyorsa, 100 watt’lık ampulün o enerjiye arada perde/trafo olmadan muhatap olması imkansızdır.442
Hatanın Farkına Varma İnceliği
Allah (cc) Hz. Musa ile konuşmasının sonunda “bu yaptığın yanlıştı” demiyor. Ama Hz. Musa bir insan olarak haddi aştığını düşünüyor ve tevbe ediyor. Bu bir inceliktir. Bu inceliğin arkasından yapılan tevbe “Allah hakkında böyle sorular sormak günahtır, soran tevbe etsin” anlamına gelen bir tevbe değildir.
Bir kulun edebini gösteren bir hassasiyettir. Her insan peygamber hassasiyetinde olamayacağı için, bu soruyu soran her insandan tevbe beklememek gerekir. Bu türlü yaklaşımlar yukarıda ifade ettiğimiz gibi soruların önünü keser, içte kalan sorular, soruna dönüşerek, farklı manevî hastalıklar şeklinde ortaya çıkabilir.
Hz. Musa Ne Zaman Peygamber Seçildi?
Buradaki âyete bakarak bazıları, Hz. Musa’nın peygamberliğini bu âyetten başlatmışlar. Bu âyeti doğru anlamak için Hz. Musa’nın hayatına bütün olarak bakmamız gerekiyor. Böyle bir bakışta Kur’an’ın onun hayatını beş bölümde anlattığını görüyoruz.
Birinci bölüm Mısırda Firavun sarayında geçen ve bir adamı istemeden öldürmeyle biten bölüm.
İkinci bölüm Mısır’dan ayrılıp Hz. Şuayb’ın yanına gitme ve orada 10 yıl kadar kalmayla ilgili bölüm.
Üçüncü bölüm oradan Mısar’a dönerken yolda Allah tarafından kendisine peygamberlik verildiği bölüm.
Dördüncü bölüm: Peygamberlik görevini aldıktan sonra Mısır’a gelip orada irşat ve tebliğ yapması sonrasında hicretle ayrılmasıyla ilgili bölüm.
Beşinci bölüm Mısırdan ayrıldıktan sonra yolda yaşananların anlatıldığı bölüm.
144. âyeti öncesi ve sonrası ile birlikte okursak, âyetin beşinci bölüm içinde geçen bir olayı anlattığı net bir şekilde görülecektir. Bu durumda soru şu: “Allah (cc) neden seni insanlar arasından seçtim diyor?”
Bu sorunun cevabını aşağıdaki başlık altında verelim.
Elçiyi Onure Eden Bir Konuşma
Âyetlerin akışından anlıyoruz ki, Hz. Musa Allah huzurunda edebe uygun olmayan bir soru soruyor ve bunun mahcubiyetini yaşayarak tevbe ediyor. Allah (cc) bu durumda, onu peygamber olarak ilk seçtiği güne atıfta bulunarak dolaylı olarak şöyle diyor: “Sen bir insansın, olur böyle şeyler. Ben seni insanlar içinden seçtim, bugün yaptığım konuşma ile de sana verdiğim değeri gösterdim. Şimdi bunlara takılma sırası değil. Haydi görevinin başına dön ve verdiğim nimetlerin hakkını vererek bana şükret.”
Özetlersek bu âyeti beşinci bölümde inen bir âyet olarak değerlendirdiğimizde “seçtim” ifadesini böyle anlamak daha uygun görünüyor. (Allahü a’lem)
145. Âyet: 10 Emir Üzerinden Hayata Dair Ölçüler
Peygambere “Allah’tan vahiy geldi.” demek, Peygambere “Allah’ın razı olduğu ölçüler geldi.” demektir.
Bu tespitimizin gerekçelerini Bundan önce geçen Kadir Sûresinin Tefsirinde “Kadir Gecesinde Aslında Ne İndi? Ölçü/İlke/Ahlak” başlığı altında anlattık.
Burada da âyet bize “her konuya dair öğüt ve açıklama indi” derken (Allahü a’lem) bunu kastediyor.
Kur’an’da geçmiyor ama Tevrat metinlerinde Tur dağında Hz. Musa’ya inen âyetler 10 emir olarak ifade ediliyor.
Bu on emir şöyle sıralanıyor.443
1- Seni Mısır’dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın RAB benim. Benden başka Tanrın olmayacak.
2- Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın.
3- Rabbin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Rab, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır.
4- Şabat Günü’nü kutsal sayarak hatırla. Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. Ama yedinci gün bana, Şabat Günü olarak adanmıştır.
5- Annene babana saygı göster. Öyle ki, Rabbin sana vereceği ülkede ömrün uzun olsun.
6- Adam öldürmeyeceksin.
7- Zina etmeyeceksin.
8- Çalmayacaksın.
9- Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin.
10- Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.
Tevrat Bir Defada mı İndi?
Bazı kaynaklarda Tevrat’ın bir defada indiği görmek mümkün.444
Tevrat’ın bir defada indiği söylemeden önce Tevrat’ın içeriğine ve Kur’an âyetlerine bakmak gerekir.
Bu bölümün girişinde Tevrat’ın Tanah isimli kutsal metinler içinde üç bölümden biri olduğunu ve Tevrat’ın da kendi içinde (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye gibi) 5 bölümden olduğunu söylemiştik.
Bugün elimize İsrail’de Kehot Publication Society tarafından yayınlanan orta boy bir Tanah çevirisi aldığımızda bunun toplam sayfa sayısının 2928 sayfa olduğunu görüyoruz.
Bu Tanah’ın içinde beş bölümden oluşan Tevrat’ın sayfa sayısı 1504.
Bu durumda “Tevrat Tur dağında bir defada indi.” demek, binlerce harf ve kelimeden oluşan yüzlerce sayfa bilginin bir anda indiği söylemektir.
Bunu söylemenin önündeki engelleri şöyle sıralayabiliriz.
Bu konuda Tevrat’ın kendi metninde eldeki levha sayısının iki olduğu ifade ediliyor.445
Tevrat’ın beş bölümüne bir bütün olarak baktığımızda, Hz. Musa’nın Tur dağında bu vahyi aldıktan sonra vefatına kadar geçen zaman içinde yaşadıklarına dair bilgiler var. Tevrat’ın bir defada indiği kabul etmek, yaşanmamış olaylara dair âyetlerin, yaşanmadan önce indiği kabul etmek anlamına gelir.
Bunu kabul etmek, Tur dağındaki bu olaydan Hz. Musa’nın vefatına kadar (tahminen 40 yıldan fazla bir süre) hiç âyet inmediği anlamına gelir.
Tevrat’ın bir defada indiği kabul etmek, tonlarca ağırlığında taş yazıtın inmesini ve bunların bir tek insan tarafından taşındığını kabul etmeyi gerektirir.
Ayrıca Kur’an’da Hz. Musa ile ilgili kıssalara genel baktığımızda ona Tur dağının dışında Allah’tan vahiy geldiğini gösteren çok sayıda âyet var.446
Özetlersek bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, 1504 sayfalık Tevrat’ın bir defada indiğini söylemek aklen ve naklen imkansız görünüyor. Makul olan, Kur’an gibi belli bir zaman içinde, yaşanan olaylara göre indiği kabul etmek olsa gerek.
146, 147. ÂYETLERİN
TEFSİRİ
146. (Ey bu âyetlere muhatap olan Mekke halkı! Siz de Musa’nın kavmi gibi şirkten tevhide çağrılıyorsunuz. Şunu iyi bilin: “Bizim vahyin rehberliğine, peygamberin örnekliğine ihtiyacımız yok” diyerek yaşayanları, böyle yapmakla)Yeryüzünde haddini aşarak büyüklük taslayanları (bu tercihlerinin bir sonucu olarak, ders alma yönüyle) âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Bu uzaklaştırmadan sonra)Onlar hangi delili görseler ona iman etmezler. (Hatta)Onlar (manevî körlükte öyle bir noktaya gelecekler ki, artık)doğru yolu görseler bile, o yola girmezler ama eğri yolu gördüklerinde hemen o yolu, yol edinirler. Bunun sebebi, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı duyarsız olmalarıdır.
147. (Ayrıca şunu da iyi bilin! Musa’nın kavminde örnekleri görüldüğü gibi, içinizde tevhide geçtiği halde tekrar şirke dönerek)Âyetlerimizi ve âhiretteki buluşmayı inkâr edenlerin (yaptıkları bütün güzel)amelleri boşa gidecek. (Tercihlerinin bir sonucu olarak)Onlar yalnızca yaptıklarının cezasını çekecekler.
(146, 147) Bağlam İçinde Âyetlerin Okunuşu
Bu iki âyeti iki türlü okumak mümkün.
Birinci Okuma: Hz. Musa kıssasının devamı olarak.
İkinci Okuma: Vahyin ilk muhataplara bir ara sözü, bir hitabı olarak okumak.
Âyetlerin her iki tür okumaya da uygun olduğunu gördüğümüz için biz mealimizde parantez içi açıklamalarda ikinci okumayı tercih ettik.
Mealdeki açıklamaları yeterli gördüğümüz için bu âyetleri geçiyoruz.
148-156 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Şimdi gelin tekrar İsrâiloğullarının şirkten tevhide geçiş hikâyelerine, bu hikâyede yaşadıkları zorluklara dönelim.)
148. (Sina Dağı’na giden) Musa’nın arkasından kavmi, (birçok mucize görmelerine, doğru yolu bilmelerine rağmen, tekrar eğri yolu tercih edip) süs eşyalarından (birtakım değerli mücevherleri eritip, rüzgârın bir taraftan girip diğer taraftan çıkmasıyla) böğürebilen bir buzağı heykelini (ilah) edindiler. Onlar onun kendileriyle konuşamayacağını, yol da gösteremeyeceğini görmüyorlar mı? (İşte, görüp de manen kör olmak böyle bir şey! Onun cansız bir varlık olduğunu bildikleri halde, yine de) Onu (ilah) edindiler ve (böylece) kendilerine yazık edenlerden oldular.
(Fakat birçok mucize gören, hakikati bilen vicdanları onları bir türlü rahat bırakmadı.)
149. Nihâyet akılları başlarına gelip de sapıklık etmiş olduklarını anlayınca (ellerini dizlerine vurup) dediler ki: “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!”
150. (Bu arada, kendisi yokken, kavminin buzağıyı ilah edindiğini öğrenen) Musa, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin (“Bana eş ve ortak koşmayın”) buyruğunu bir kenara attınız öyle mi? (Yazıklar olsun size”) dedi. (Ardından da Sina Dağı’nda aldığı vahyin, yazılı olduğu levhaları eline aldı ve bütün zamanlarda vahye muhatap olacaklara “Bu levhaların üzerindeki âyetler okunmayacak, anlaşılmayacak ve hayata taşınmayacaksa, bunların ne kıymeti var ki” mesajını vermek için) levhaları (öfkeyle bir kenara) attı ve (yerine bıraktığı) kardeşinin saçından tuttu, onu kendine doğru çekmeye (ve sarsmaya) başladı. (Kardeşi onu sakinleştirmek için) “Ey anamın oğlu, bu insanlar beni güçsüz buldu. Az kalsın beni öldürüyorlardı. Sen de bana böyle davranarak düşmanları sevindirme. Beni o zalimler topluluğu ile bir tutma.” dedi.
151. (Sakinleşen ve yaptığından pişmanlık duyan Musa, Rabbine yönelerek) “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetinle kuşat. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin” dedi.
152. Buzağıyı ilah edinenlere (gelince, tevbe etmedikleri takdirde) mutlaka (âhirette) Rablerinden bir gazap,dünya hayatında ise (bu gazabın bir tecellisi olarak) zillete mahkûm olacaklar. Biz (tevhitten tekrar şirke dönen, ortağı olmadığı halde Allah’a) iftira edenleri işte böyle cezalandırırız.
153. (Buzağıya tapma, tapanlara sessiz kalma gibi) Günahları işledikten sonra, ardından tevbe edenler ve (sonra da şirkten arınarak gerçek anlamda) iman edenlere gelince; hiç şüphesiz (senin) Rabbin, bu tevbenin ardından elbette (bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti çok olan) Rahîm’dir.
154. Musa’nın öfkesi dinince (attığı) levhaları geri aldı. O levhaların bir nüshasında, Rablerinden korkanlar için doğru yolu gösteren, rahmet kaynağı hükümler vardı. (Her şey normale dönmüş görünüyordu, sıra toplu olarak af dilemeye ve ahitlerini yenilemeye gelmişti.)
155. (Derken) Musa (Sina Dağı’nda) belirlediğimiz (ikinci bir) buluşma için kavminden (onları temsil edebilecek) yetmiş adam seçti. (Amaçları son yaşananlardan ötürü Rablerinden bağışlanma dilemekti. Bu niyetle Sina Dağı’na çıktılar. Ama onlardan bir kısmı oraya vardıklarında oraya gidiş amaçlarını unuttular. Bir türlü görünen ilah inancından kurtulamıyorlardı. Bu saplantının bir sonucu olarak “Ey Musa biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız” dediler. Bu sözlerin ardından) Onları müthiş bir deprem yakalayınca (hepsi korkudan bayıldı.) Musa, “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dileyen kimseyi saptırırsın, dileyeni de doğruya iletirsin.447 Sen (bizi seven, sevdiğini verdiğin nimetlerle gösteren) bizim (yardımcımız, bizim) velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın” dedi (ve devam etti.)
156. Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, âhirette de. Çünkü biz (affını ümit ederek) sana varan doğru yola yöneldik. (Bu içten yakarışa karşılık Allah, şöyle) Dedi: (“Rahmetim azabım gibi değil. Günahkârlardan) Kimi dilersem onu azabıma uğratırım (ama rahmetime gelince) rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu (sevgimi kaybetme korkusu ile razı olmadığım şeylerden) sakınanlara, (serveti emanet bilip, cimrilik ve bencillik gibi duygulardan arınmak için)zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara (onları nefislerinde yaşayanlara ve hayata taşıyanlara) nasip edeceğim.
(148-156) KUR’AN SENARYODA BOŞLUKLARI DOLDURMA GÖREVİNİ BİZE VERİYOR
Kur’an’ı yüzünden değil, özünden okuyanlar bilir ki, Kur’an kendini okuyanlara ev ödevi verir.
Bu noktada derki, ben sana ana hatları belli olan içinde kalın ipuçları olan bir senaryo vereceğim, o senaryodaki boşlukları senin doldurmanı isteyeceğim.
Boşlukları biz doldursaydık, buradaki âyetler şöyle bir senaryonun içinde olacaktı,
Senaryoda Birinci Sahne: Hz. Musa Tur dağında Rabbiyle konuşma şerefine ermiş, ondan âyetler almış manevî olarak dolmuştu. Bir an önce kavmine dönmek, yaşadığı güzellikleri onlarla paylaşmak istiyordu.
Senaryoda İkinci Sahne: Hz. Musa’da kavmine döndüğünde korktuğunun başına geldiğini gördü. Mısırda geçirdiği yıllar içinde kavminin çoğu putperest olmuştu. İman edince bu inançtan hemen kurtulamadılar. Kızıldenizi geçtiklerinde putperest bir kavim gördüklerinde Hz. Musa’dan şu istekte bulunmuşlardı “Onların kendilerine ait ilahları olduğu gibi sen de bize ait (görebileceğimiz, dokunabileceğimiz) bir ilah yapsana.”
Bu istek çözülmesi gereken büyük bir sorunun habercisiydi. Hz. Musa sorunu bilerek Tur dağına çıkmış ve kardeşi Harun’u da bu konuda dikkatli olmasını tembihleyerek kendi yerine bırakmıştı.
Senaryoda Üçüncü Sahne: Hz. Musa 148. Âyette anlatılanları dinledi. Bunun ardından kavmine Tur dağında yaşadıklarını anlattı. Kendisine gelen âyetleri okudu. Kavmi bir kere daha şirkten tevhide davet etti.
Kavmi 149. Âyette anlatıldığı gibi tevbe etti.
Senaryoda Dördüncü Sahne: Bu dördüncü sahne önemli burada bir sinema tekniği olan flashback kullanılıyor. Üçüncü sahne yaşanmadan önce yaşanan gelişmelere gidiliyor.
Amaç seyircideki şu merakı gidermek “Acaba ne oldu oldu da Hz. Musa’nın yokluğunda buzağıyı ilah edinen İsrâiloğulları 149. Âyette anlatılan tevbeyi yaptılar.
Merakı gideren cevap 150. Âyette okuyoruz.
Özetlersek, Kur’an bize kıssaları anlatırken bazen Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma dizilişinde anlatmıyor. Burada olduğu gibi Perşembeyi Çarşambadan önce anlatarak, kıssayı dinleyenlerde Çarşamba ne oldu ki Perşembede bu yaşandı merakını uyandırıyor.
Bu bir anlatım yöntemi. Bu yöntemi bir senaryo tekniği içinde göstermiş olduk.
Bu yönteme dikkat çekmenin ardından, aşağıda gelecek ara başlıklarla ilgili âyetlerde öne çıkan konulara değinelim.
Alışkanlıklardan Kurtulmanın Zorluğu
Bu âyetler ilk olarak indiği asır üzerinden bir toplumu dönüştürmek için gönderilmiş olan Peygamberimize işin zorluğunu anlatıyor.
Peygamber Efendimize dolaylı olarak verilen birinci mesaj şu “Bu âyetleri İsrâiloğullarının yerine Mekke müşriklerini koyarak oku. Okuduğunuz zaman kötüden iyiye, yanlıştan doğruya dönmenin zorluğunu göreceksin.
İkinci mesaj da şu: Yeni Müslüman olanların manevî terbiyesini ihmal etme. Çünkü şirkten tevhide dönmek, önden arkaya dönmek gibi hemen gerçekleşen fiziki bir olay değildir. Bir süreç ister. Bu süreçte manevî terbiyede kopma yaşanırsa, İsrâiloğullarında görülen sorunların benzeri görülebilir.
Davetinize Gelmeyen İnsana Empati Yapın
Bu âyetler Peygamberimiz üzerinden sahabileri de eğitiyor.
Onlara verilen mesajlardan biri de şu: Siz tevhidden şirke döndünüz ama her insanın dönmesi kolay olmuyor. O yüzden bugün sizin davetinize gelmeyen müşriklere süre verin. Onlara karşı örnek bir Müslüman olarak davet etme görevinize devam edin. Bugün olmazsa yarın olabilir inşallah.
Bir diğer mesaj da şu: Bu mesaj bu olay üzerinden bütün zamanlarda yaşayan Müslümanlara veriliyor.
Müslüman olmanın zorluğu olduğu gibi Müslüman kalmanın da zorluğu var. İsrâiloğulları Mısır’da Müslüman olmanın zorluğunu yaşadılar, Mısır’dan hicretten sonra da Müslüman kalmanın zorluğunu yaşıyorlar.
Bu mesaj üzerinde biraz düşünelim.
Gerçekten her Müslüman için, hayatın içinde her hadise karşısında Müslüman kalma zorluğu önemli bir zorluk.
Mesela dürüst oldunuz. Bir gün bir hafta dürüst kalmak kolay ama bir ömür… çok zor.
Mesela gıybet etmiyorsunuz. Bir gün bir hafta bunu yapmak kolay ama bir ömür… çok zor.
Bu “mesela”ların yerine onlarcasını koyduğumuzda bu zorluğun ne kadar zor olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Özetlersek, bu kıssa özü itibarıyla insanı anlatıyor. İnsanı anlattığı içinde bu âyetler dün inmiş gibi tazeliğini koruyor.
Senaryoda Hz. Musa’nın Öfkesi
Kur’an kıssalar üzerinden Peygamberlerin hayatlarını anlatırken eksi-artı, yanlış-doğru, hata-sevap bütün yönleriyle anlatıyor.
Bu anlatımlarda, montaj yapmıyor yani sevaplarını gösterelim ama hatalarını perdeleyelim demiyor.
Bunun üzerinden bize iki mesaj veriyor:
Birinci Mesaj: İnsandan ilah olmaz. İnsanlar maddi manevî yaptıkları işlerle ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, neticede insandır ve zaafları vardır.
İkinci Mesaj: Tarihinizi gelecek kuşaklara anlatırken, olduğu gibi anlatın. Örnek gösterdiğiniz insanların artılarını öne çıkarıp eksilerini gizlemeye çalışmayın.
Bunları yazma sebebimiz Hz. Musa burada öfkesini kontrol edememesine bağlı gelişen olaylar için, bundan önce de Mısır’da iken istemeden kazara bir adamı öldürdüğü448 için Allah’tan affını istiyor.
Allah (cc) dileseydi hem Tevrat’ta hem de Kur’an’da bu olaya hiç yer vermezdi.
Ama yer veriyor. Bunun üzerinden de yukarıdaki mesajların devamı olarak şu mesajı veriyor: Zannetmeyin ki, hata yapan insan batmıştır, bitmiştir, Allah onu silmiştir. Hayır! Hatasından ders alanları, hatasının pişmanlığını yaşayanları, hatalarından arınanları Allah dilerse içinde yaşadığı topluma önder, lider de yapar. O yüzden hatalarınızın esiri olmayın.
Buradan sonrasını bu sûrenin 107-109 âyetlerinde “Asayı Musa’nın ve Beyaz Elin Güncel Karşılığı” başlığı altında “Beyaz el” ile ilgili yazdıklarımıza havale edelim.
Dengeli Bir Şekilde Tavır Koymak da Liderliğin gereğidir
Hz. Musa 151. âyette Allah’tan bağışlanma diliyor. Buradaki olayda Allah (cc) ona “öfkelendiğin için veya levhaları yere attığın için bağışlanma dile” demiyor. Hz. Musa olması gerekenden fazla bir tepki verdiği için bağışlanma diliyor. (Allahü a’lem)
Neden böyle diyoruz? Anne-babadan, devlet yöneten insana kadar bir yönüyle her insan liderdir. Her liderin liderlik yaptığı alanda doğrularda örnek olma, takdir etme, teşvik etme görevi yanında yanlışlarda uyarma, tavır koyma, önleme gibi görevleri de vardır.
Yanlışlar karşısında sessiz kalmak bir lider için çok ciddi bir eksikliktir. Dikkat edilmesi gereken yanlışa karşı tavır koyarken, yeni yanlışlara sebep olmamak, dozu/ölçüyü iyi ayarlamaktır.
İlgili âyetlerde Hz. Musa’nın (as) kavminin, iman ettikten ve sonrasında birçok mucizeye şahit olduktan sonra buzağıya tapma karşısında verdiği tepki gâyet yerinde bir tepkidir.
Burada onun tarafından hata görülen şeyler, bu tepki verilirken levhaları yere atması ve kardeşine herkesin içinde aşırı öfkelenmesi olabilir. Allahü a’lem.
Durum Tespiti: İsrâiloğullarındaki En Büyük Problem Görünen İlah Arayışı
Bu problem sadece onların değil, imtihan dünyasında birçok insanın problemi.
Bir örnek verelim, varsayalım kavşakta trafik lambası var. Lamba kırmızı yanıyor. Lambanın üstünde bir kamera var. Lambanın altında bir trafik polisi var.
Genelde ne olur? İnsanlar kırmızıdan geçtiklerinin bilinmesi ve görülmesi karşısında geçmeme konusunda dikkatli davranılır.
Şehrin başka bir yeri; gece vakti, kavşak tenha, lamba kırmızı yanıyor ama kamere ve polis yok; yani gören yok. Kırmızı da geçen insanlar görülür.
İnsan doğası böyledir. Gören bilen yoksa, yanlış yapmanın önündeki engel azalır.
İsrailoğulalrının en büyük probleminin bu olduğunu nereden biliyoruz.
Şimdiye kadar karşımıza üç işaret çıktı.
Mısırda puta tapmaları,
Mısırdan çıkınca Hz. Musa’dan görünen bir ilah yapmasını istemeleri,
Hz. Musa Tur dağına çıkınca, onun yokluğunda bir buzağı heykeli yapmaları.
Bu problem öyle derin bir problem ki, 155. Âyette bir kez daha ortaya çıkıyor.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim,
Seçilen 70 Kişi ve Onlara Deprem Üzerinden Verilen Cevap
Kur’an bize ayrıntıları anlatmıyor ama bize anlatılan parçalardan işin anlatılmayan tarafını da anladığımızda karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor.
Hz. Musa (as) kavmindeki görünen ilah arama zaafını biliyor. Bu problemi çözmek için tevhid çizgisindeki eğitimlere devam ediyor. Bu arada ona vahiy geliyor. Vahiyde kavminden 70 kişiyi seçmesi isteniyor. Bu 70 kişinin kim olduğunu bilmiyoruz ama şöyle bir tahmin yapabiliyoruz.
Mısır’dan hicret eden İsrâiloğullarının sayısı yaklaşık olarak 600 bin kişiydi. Bunlar 12 kabileye ayrılmıştı.
Büyük ihtimal seçilen 70 kişi bunların içinde, -bunları temsil noktasında- önde gelen insanlardı. Hz. Musa’nın muradı bu insanlarla Tur dağına çıkmak. Oradaki manevî eğitime bunları da şahid yapmak. Tur’dan döndüklerinde de bu kişilerin oradan aldıkları eğitimi temsil ettikleri insanlara vermesiydi. (Allahü a’lem)
Hz. Musa (as) bu 70 kişiyle Tur dağına çıktı.
Şimdi burada duralım ve bir analiz yapalım.
Eğer bu 70 kişiye 12 kabilenin önde geleni dersek, bunlar da bile yaşanan onca gelişmeden, görülen onca mucizeden sonra “görünen ilah” arayışı hâlâ devam ediyordu.
Bu âyetlerde geçmiyor ama Bakara sûresinin 55. Âyetinden öğreniyoruz; Tur dağına çıkan bu 70 kişi Hz. Musa’ya şöyle diyor: “…Ey Mûsâ! “Biz Allah’ı (kendi gözlerimizle) açıkça görmedikçe asla sana inanmayız”…”
Bütün yaşananları göz önünde bulundurursak Allah (cc) bu 70 kişiye dolaylı olarak şöyle diyor:
Daha önce Peygamberiniz Musa beni görme talebinde bulunmuştu. Ben ona bunun mümkün olamayacağını gösterdim. O da size bunu mutlaka anlattı. Ama siz ona rağmen siz burada Musa’dan böyle bir talepte bulunuyorsunuz.
Kâinatta yarattığım sayısız delili varlığıma şahit yapmam yetmedi mi?
Mısır’da sizi Firavunun zulmünden kurtarmam varlığıma şahit olarak yetmedi mi?
Mısır’da ve sonrasında Hz. Musa eliyle onlarca mucizeye tanık olmanız varlığıma şahit yetmedi mi?
Bütün bu şahitlerden sonra gelmiş burada illa “Allah’ı görmek istiyoruz” diyorsunuz.
Haddinizi aşıyorsunuz. Bu konuda ısrar ederseniz, şu yaşadığınız depremin/sarsıntının daha büyüğünü yaşar ve helak olursunuz.
Burada Bir Ortam Okuması Yapalım
Bu 70 kişiye Hz. Musa’ya “…Biz Allah’ı (kendi gözlerimizle) açıkça görmedikçe asla sana inanmayız…” deyince, Allah (cc) bu soruya Tur dağını şahit yaparak dolaylı bir cevap verdi. Bu sorunun ardından “Durup dururken, dağın depremle sarsılması, üzerlerine yıldırım düşmesi, bunların sonucunda ölüm haline benzer bir bayılma yaşamaları”449 sorularına cevap gibi oldu.
Bu dolaylı cevaptan ders almış olacaklar ki, Hz. Musa’ya pişmanlıklarını ifade ettiler. Ne olur bizim için Allah’a dua et de bizi bağışlasın dediler. Bunun üzerine Hz. Musa (as) 155 ve 156. Âyetteki duayı yaptı.
Duaya Verilen Cevabın Analizi
Allah (cc) tamam duanızı kabul ettim diyebilirdi. Ama öyle demedi.
156. âyet üzerinden dolaylı olarak şu cevapları verdi.
Birinci Cevap: Bu deprem ve yıldırım hadisesinde gördüğünüz gibi, dilediğim zaman dilediğime azap ederim ve kimse bunun önün geçemez.
İkinci Cevap: Eğer rahmetime mazhar olmak istiyorsanız, benim razı olmadığım her şeyden sakınmanız gerekiyor.
Üçüncü Cevap: Bu cevapta zekat ayrıntısı çok önemli. Bu ayrıntı üzerinden verilen cevabı anlamamız için burada yaptığımzı ortam okumasına Tâhâ sûresinin 87. Âyetini dahil etmemiz gerekiyor.
Bu âyet, bu sûrenin 148. Âyetinde geçen buzağı heykeli yapma konusundaki ayrıntıları veriyor.
Âyet şöyle: “(Kavmin içinde bu işe ön ayak olanlar, Mûsâ yokken olanları anlatmak için) Şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat biz (bildiğin gibi bir kısmımız itibarı ile Mısır’da kuyumcuyduk; özellikle Samirî bu işin pîri idi. İşimiz gereği) Mısır halkının (bize bıraktığı) mücevheratından (hakkımız olmadığı halde) yüklü miktarda yanımıza almıştık. (Yaşadığımız vicdan azabı nedeniyle) İşte onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.”
Âyetin devamında yapılan buzağı heykelinin bu ateşte eritilen mücevherlerden yapıldığını anlıyoruz.
Bunu anladığımızda, İsrâiloğullarının bir kısmında puta tapma hastalığının arkasında servete tapma hastalığını görüyoruz. Yanlarındaki altınları ateşte eritip put yapmakla hem tapınma ihtiyacını giderecekler hem de “birikimlerini" bir şekilde güvence altına alacaklar.
Üçüncü cevabın analizi belki biraz uzun oldu ama bu analize göre âyette zekatın geçmesi şu mesajı veriyor: Benim azabımdan korunmak ve rahmetime nail olmak istiyorsanız. Servet nimetinin emanet olduğunu unutmayın. Serveti putlaştırmayın. Onu benim yolumda razı olduğum işler için kullanmanın yanında onun zekatını da verin.
Özetlersek yaptığımız bu ortam okuması bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Allah’ın rahmetine nail olmak istiyorsanız, İsrailoğuları örneği üzerinden gösterilen Allah’ın razı olmadığı ne kadar davranış varsa onlardan uzak durun. Özellikle sizleri bencillik ve cimrilik gibi manevî hastalıklardan koruyacak olan zekatı verin.
157, 158. ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(O rahmet o kadar geniş ki, Musa’dan ve İsa’dan asırlar sonra gelen ve Medine’de kitap ehli olarak anılan kişileri Son Peygambere muhatap olmakla şereflendirecek.)
157. (Onlardan bir kısmı iman edecek ve) Ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de (ismini ve özelliklerini) yazılı (olarak) buldukları (okuma yazma bilmeyen) ümmî Resûlün izinden gidecekler. O (Resûl) onlara iyiliği (ve güzelliği) tavsiye edecek, onları (her türlü çirkinlikten ve) kötülükten sakındıracak. Güzel ve temiz olan şeyleri onlara helal, kötü ve çirkin olan şeyleri de onlara haram kılacak. Onların (tahrif edilmiş kitaplarından kalma)sırtlarındaki ağır yükleri atacak. Onların (iradeleri üzerindeki manevî) zincirleri kıracak. (Ve sonuç olarak) Ona inanıp, ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen (ve insanları aydınlattığı için bir adı da Nur olan) Kur’an’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.
158. (Ey Resûlüm! Bu kurtuluş müjdesini bütün insanlara duyurmak için) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiğiResûlüyüm. O’ndan başka (O’nun yarattıklarını yaratabilecek, onları insanlığın istifadesine sunabilecek) hiçbir ilah yoktur. O,diriltir ve öldürür. (Böylece tükenen hayatı alır, tükenmezini verir.) O hâlde, Allah’a ve (O’nun) ümmi peygamberine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. Ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.”
ÖN BİLGİ: İncil
İniş sırasından yaptığımız okumada İncil kelimesi ilk kez bu âyette (157) karşımıza çıkıyor.
İncil’i, 6. yılda karşımıza çıkacak olan Meryem sûresinde Hz. İsa ve Hristiyanlık konusu içinde ayrıca değerlendireceğiz. Bu konuda geniş açıklama için oraya bakılabilir.
ÖN BİLGİ: GENİŞ MUHTEVA
Burada tefsirini yapacağımız iki âyet, sayı olarak 2 ama muhteva olarak neredeyse Kur’an’ın tamamını kuşatabilecek bir özelliğe sahip. Âyetlerin tefsirini yaparken bu özelliği dikkate alacak, açıklamaları kısa tutarak âyetlerdeki zengin muhtevayı aşağıdaki başlıklar altında göstermeye çalışacağız.
İNİŞ SIRASINDAN YAPILAN BİR OKUMADA BU ÂYETLERDE ÖNE ÇIKAN ÖZELLİK
Bu âyetlerde buraya kadar olan âyetlerde görmediğimiz iki özelliği görüyoruz.
Birinci özellik: Kur’an’da 21 defa geçen “Ey insanlar!” hitabını ilk olarak 158. âyette görüyoruz.
İkinci özellik: Kur’an’da peygamberimizin evrensel bir Peygamber olduğuna işaret eden âyetler var. Onlardan ilkini de çok net bir şekilde 158. âyette görüyoruz.
Burada akla gelecek sorulardan biri şu:
İniş sırasından yapılan bir okumada neden bu özellikleri bu sûrede, bu yılda (5. Yıl), Hz. Musa kıssasından sonra görüyoruz?
Bu soruya da birkaç nokta üzerinden cevap verelim.
Birinci Nokta: Beşinci yıl Peygamberimizin ve Müslümanların varlığının (istisnaları olabilir) Mekke’de yaşayan hemen herkes tarafından bilindiği bir yıl. Yine bu yıl Peygamber Efendimizle başlayan hareketin başta Yahudilerin çokça yaşadığı Medine olmak üzere Arap yarımadasında yavaş yavaş duyulduğu bir yıl.
İkinci Nokta: Birinci noktadan devam edersek. Artık Peygamber Efendimizin Mekke’de bir tabanı var. Artık onu hiç kimse yok sayamıyor. Mekke’nin ileri gelenlerinin toplandıklarında ilk gündem maddeleri Peygamberimiz oluyor.
Üçüncü Nokta: 7. asırda hem Mekke civarında yaşayan Yahudilerin hem de biraz daha uzakta yaşayan Hristiyanların bir peygamberin geleceğine dair beklentileri çok yüksekti. Bunun sebebi Kur’an’ın da işaret ettiği gibi kendi kitaplarında bir peygamber geleceği onlara haber verilmişti.
Dördüncü Nokta: Özellikle Medine ve civarında yaşayan diğer Yahudiler kendilerini kitap ehli olarak gördükleri için Mekke halkını kitaptan bihaber ümmi bir toplum olarak görüyorlardı. Bu nedenle gelecek peygamberin ümmilerin içinden çıkacağına hiç ihtimal vermiyorlardı.
Bütün bu noktaları dikkate alır, sorunun cevabına gelirsek, peygamber beklentisinin bu kadar yüksek olduğu bir zaman diliminde, artık belli bir vahiy birikimi olan, belli bir tabanı ve tanınmışlığı olan Hz. Muhammed’in bütün insanlara peygamber olarak duyurulmasının zamanın geldiğini anlıyoruz. (Allahü a’lem)
BAĞLAM ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJLAR
Yukarıda anlattığımız noktaları dikkate alarak bağlam üzerinden verilen mesajlara geçebiliriz.
Hz. Muhammed’e (sav) Verilen Mesajlar
Peygamber Efendimize bu âyetler üzerinden doğrudan ve dolaylı olarak verilen mesajlar şunlar.
Doğrudan verilen mesaj şu: Sen bundan sonra sadece Muhammed bin Abdullah değilsin. Sen Allah tarafından bütün insanlara gönderilmiş son peygambersin.
Doğrudan verilen diğer bir mesaj da şu: Senin peygamberliğine sadece Kur’an değil, Tevrat ve İncil’de şahittir.450 Onlar (o kitaplardaki alametler nedeniyle) senin peygamber olduğunu kendi çocuklarını bildikleri gibi bilirler.451
Dolaylı Mesajlarda Vizyon ve Misyon Eğitimini Görüyoruz.
Özellikle 157. âyet muhtevasındaki zenginlik üzerinden Peygamber Efendimize: “Sen son peygambersin. Bir peygamberin görev tanımı şöyledir. Yetkileri de böyledir” diyerek onu geleceğe hazırlıyor.
Bu görev ve yetkilere aşağıdaki başlıklarda değineceğiz.
Yahudi ve Hristiyanlara Verilen Mesajlar
Doğrudan mesaj şu: Beklediğiniz peygamber geldi.
Dolaylı mesaj şu: “Ümmeti olduğunuz Hz. Musa’ya ve İsa’ya layık bir ümmet olamadınız. Onlardan size miras kalan Tevrat’ı ve İncil’i tahrif ettiniz, size anlatılan dini hurafeler ve gelenek içinde tanınmaz hale getirdiniz. Bu yüzden Allah’ın dinini temsil noktasında liyakat kaybettiniz. Şimdi, son peygamberle birlikte bir kere daha fabrika ayarlarına dönme fırsatı önünüze geldi. Bu fırsatı kaçırmayın.”
Mekke Müşriklerine Verilen Mesajlar
Ehl-i kitap olarak bilinen Yahudiler ve Hristiyanlar size “ümmi” diyorlar, sizi din, iman, kitap bilmez bir toplum olarak tanımlıyorlar. Son peygamberle, son kitapla bu tanımın dışına çıkma, bugün ve yarın kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olma, onların hayır dualarını alma fırsatı ayağınıza kadar geldi. Bu fırsatı iyi değerlendirin.
İlk Müslümanlar Üzerinden Bütün Müslümanlara Verilen Mesajlar
Bugün sayınızın az olduğuna, karşınızdaki insanların sizi hor ve hakir görmesine bakmayın. Bu dünyada asıl önemli olan insanlara Allah’ın verdiği değerdir. Müslüman olmakla bu değeri kazanma yoluna girdiniz. Bunun için ne kadar şükretseniz azdır. Bu yolda geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin yaşadığı zorlukların benzerlerini yaşayacaksınız. Ama Allah’ın rızası ve o rızayı kazananlara verilen ödül, bu dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.
Bugüne kadar inandığınız yoldan dönmediniz, örnek birer Müslüman olma görevini her türlü zorluğa rağmen yerine getirdiniz.
Bundan sonra sadece Mekke’ye değil kıyamete kadar gelecek bütün insanlara örnek olacağınızı bilerek, yolunuza devam edin. İzzet ve şeref olarak bu size yeter.
“BU YETKİYİ KİMDEN ALIYORSUN?” SORUSUNUN CEVABI: YER VE GÖK AYRINTISI…
157. ve 158. âyetlere bir bütün olarak bakarsak, 158. âyette “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiğiResulüyüm.” İfadesi geçiyor. Daha önce de ifade ettik, Kur’an’da bir yerde yer ve gökler ifadesi geçiyorsa orada mutlaka birtakım mesajlar vardır. O mesajlardan biri de şudur: “Yer ve gökler atomdan güneşe kadar yaratılan her şeyin sembolüdür. Yaratılan âyetleri yaratan da indirilen âyetleri (Kur’an’ı) gönderen de Allah’tır. Bu yönüyle, yaratılan âyetler indirilen âyetlerde geçen her sözün doğruluğuna şahittir.”
Aslında bu açıklamalarımızda akıl yaratılan âyetler içinde yer alırken, vahiy indirilen âyetler arasında yer alıyor ve mesajlarından biri de şu oluyor: Aklı yaratan da vahyi gönderen de Allah’tır. Aklı vahyin rehberliğinde kullandığınızda, vahyin doğruluğuna en büyük şahidin başınızda taşıdığınız akıl olduğunu göreceksiniz.
“EY İNSANLAR!” HİTABI
Bir kere daha vurgulayalım. “Ey insanlar!” hitabı iniş sırasında ilk kez burada geçiyor ve bu ifade üzerinden ilk âyetten beri vurgulanan İslam’ın, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in evrenselliği bu ifade üzerinden bütün insanlara açık ve net bir şekilde ilan ediliyor.
“ÜMMİ RESUL” NE DEMEK?
Kök anlamı “ümm” olan ve anne manasına gelen ümm kelimesi türevleriyle birlikte Kur’an’da 118 defa geçiyor. “Ümmî” formunda ise ilk kez 156. ve 157. âyetlerde karşımıza çıkıyor.
Kelimenin sonundaki aidiyet takısı olan “î”yi dikkate aldığımızda Ümmî kelimesinin motamot çevirisi “analı” demektir.452 Annesinden doğduğu gibi yani okuma yazma bilmeyen anlamında kullanılıyor.
Bazıları bu ifadenin sadece bu anlama geldiğinden yola çıkarak Peygamberimizin (sav) ümmîliğini sadece bu anlamdan yola çıkarak değerlendirmişler. Kur’an’a baktığımızda, Kur’an bu ifadeyi Tevrat’ı ve İncil’i bilmeyen insanlar manasında kullanıyor. Bu kullanımın geçtiği âyetlere kısaca bakalım.
“İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki, Tevrat’ı bilmezler. (İnançlarını, temel kaynaklarından araştırıp öğrenmezler.) Bütün bildikleri kulaktan dolma (kuruntu ve uydurmadan ibaret) şeylerdir. Onlar (tahkiki imanla iman etmezler) sadece zanna dayanırlar.”453
Âyeti bağlamı ile birlikte okuduğumuzda burada içlerinden ifadesiyle kastedilen Yahudiler. Kur’an onların içinde Tevrat’ı bilmeyenlere ümmî diyor.
“O (Mekke’de asırlarca cahiliye karanlığında kalmış, ilk kez ilahî kitaba muhatap olan) ümmîlere, içlerinden, kendilerine (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları (maddî-manevî kirlerden arındırıp) temizleyen, onlara (kendisine inen) kitabı ve (o kitabın içindeki bilgileri hayata yansıtma yeteneği olan) hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce (kitap nedir, iman nedir bilmez bir toplum olarak) apaçık bir sapıklık içinde idiler.”454
Bu âyette görüldüğü gibi Kur’an Mekkelilere ümmi olarak hitap ediyor.
“(Ey Resûlüm!) …Kitap ehline ve (vahiy kültüründen habersiz olan) ümmî müşriklere de (şöyle) de: …”455
Kur’an bu âyette kitap ehli ile birlikte ümmi ifadesini ayrıca kitap ehli olmayanlar için de kullanıyor.
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz; o günün Arap yarımadasında ümmi ifadesi hem kitap ehli olan Yahudiler içinde hem de Mekke halkına karşı Tevrat’ı ve incili bilmeyenler için kullanılıyordu. Bu kullanımdan yola çıkarak Peygamber efendimizi için Kur’an’da geçen bütün ümmi ifadeleriyle onun Tevrat’ı ve İncil’i bilmediğini anlatmak isteniyor diyebiliriz. (Allahü a’lem)
Burada akla gelecek şu soruyu soralım.
Peygamber Efendimiz Okuma Yazma Biliyor mu?
Bu noktada iki uç arasında dengeyi bulmamız gerekiyor.
Uçlardan birincisi yukarda verdiğimiz anlamı öne çıkarıyor ve diyor ki “Peygamberimiz annesinden dünyaya geldiğinde nasıl okuma yazma bilmiyorsa, vefatına kadar hep öyleydi.”
Uçlardan diğeri de “Gençliğinden itibaren okuma yazma biliyordu.”
Biz ikisinin de tam olarak doğru olmadığına inanıyoruz. Burada dengeli bir duruş sergileme adına şu denilebilir. Peygamber Efendimiz günümüz diliyle konuşursak, uluslararası ticaret yapan bir şirketin genel müdürüydü. O gün için ticaretle uğraşan bir insanın hesap kitap bilgisi ne kadarsa, en az o kadarını bildiğini kabul etmemiz gerekiyor.
Bu kabulümüzü bu konuda yapılmış müstakil bir akademik çalışmayı referans göstererek açıklayalım. Peygamberimizin okuma-yazma ile ilgili durumunu dört bölümde inceleyebiliriz.456
Birinci bölüm: Çocukluğunda Mekke’deki birçok insan gibi okuma-yazma bilmiyordu.
İkinci bölüm: Gençliğinden 40 yaşında peygamber olana kadar o gün uluslararası ticaret yapan bir tüccarın bilmesi gereken seviyede okuma-yazma biliyordu.
Üçüncü bölüm: Bu bölüm ikinci bölümü de içine alacak şekilde Medine’ye hicrete kadar aynen devam etti. Peygamber Efendimiz bu bölümde Tevrat’ı ve İncil’i geçmişte okuyup bilmeme adına ümmi bir peygamberdi. Kur’an’daki ümmilik ile ilgili bütün atıfları bu bölümü dikkate alarak değerlendirmek gerekir.
Dördüncü bölüm: Peygamber Efendimiz Medine’ye hicretten sonra orada çok büyük okuma-yazma seferberliği başlattı. Her konuda ümmetine örnek olan bir rehber olarak, bu işi başkalarına teşvik ederken kendisi de okuma-yazma öğrendi.
Bu Konudaki Endişeler
Bazı çevrelere, çok net bir şekilde Peygamber Efendimiz için “o gençliğinden itibaren okuma yazma biliyordu” şeklinde bir görüşü kabul etmenin, onun ümmiliğine işaret eden âyetleri boşa çıkaracağı ve “Kur’an’ı o yazdı” diyenlerin ellerine malzeme vereceği endişesiyle okuma-yazma konusunda “birinci bölüm”de ısrar ettiler.
Biz burada makulü tercih ettik. Bu işi bir sürece yaydığımızda ikinci ve üçüncü bölüm bu endişeleri boşa çıkarıyor. Yani Peygamber Efendimiz Tevrat’ı ve İncil’i bilmeme anlamında ümmî idi. Medine dönemine kadar da ciddi seviyede bir okuma yazma bilmiyordu.
Özetlersek, burada ortaya koyduğumuz makul bakış açısının bu konudaki endişeleri gidereceğini, kötü niyetlilere de malzeme vermeyeceğini düşünüyoruz.
EMR-İ Bİ’L-MÂRUF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER NE DEMEK?
İyiliği emretme kötülüğü nehyetme ifadesi bir kalıp olarak ufak değişikliklerle Kur’an’da yedi yerde geçen bir ifade. İniş sırasından yaptığımız okumada o ifadelerin ilkini bu âyette görüyoruz.
Biz bu âyetlere genelde burada olduğu gibi teşvik ve sakındırma manası verdik. Bunun gerekçesini Açıklamalı Mealimizde “Kur’an’da Emirler:Teşvik ve Sakındırma” (s. 33) başlığı altında anlattık.
Âyeti bağlam ile bağlamdan bağımsız okursak şu mesajları görürüz.
Bağlam ile birlikte okuma: Bağlamdan kastımız İsrâiloğulları; bu âyet tam da bu kıssanın ortasında ara söz olarak geliyor. Bu âyet üzerinden ilk Müslümanlara şu mesaj veriliyor: Bir Müslüman etrafındaki yanlışlara “bana ne” diyemez. Özellikle de din konusunda yapılan yanlışlar; dinin tahrif edilmesine, geleneğin din haline getirilmesine seyirci kalamaz. Eğer bunlara “bana ne” derse, yapılan yanlışların seyircisi ve ortağı olursa din, Medine Yahudileri örneğinde olduğu gibi tanınmaz hale gelir.
Bağlamdan bağımsız okuma: Bağlamdan bağımsız okursak, âyetin bu bölümü bütün zamanlara şunu diyor: Etrafınızda gördüğünüz yanlışlara seyirci kalamazsanız. Allah’ın razı olmadığı, yasal olarak yapılması yasak olan bu yanlışlara seyirci kalırsanız, -orman gibi düşünün- bu yanlışlar kıvılcım gibidir. Bugün olmasa yarın, yapanları ve seyirci kalanları da yakabilir. O yüzden “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek, küçük yılanların büyümesine, büyüyünce de daha büyük zarar vermelerine sebep olmayın.
HARAM-HELAL KILMA YETKİSİ KİME AİT?
157. âyetin içinde “(Elçi, Resul, Peygamber) Güzel ve temiz olan şeyleri onlara helal, kötü ve çirkin olan şeyleri de onlara haram kılacak.” İfadesi geçiyor.
Bu ifadeyi önce bağlamı dikkate alarak sonra da bağlamdan bağımsız olarak okuyacağız.
Bağlam ile Birlikte Okuma: Bu okumada yine ilk Müslümanlara İsrâiloğulları üzerinden dersler veriliyor.
Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker üzerinden verilen “yanlışlara seyirci kalmayın” dersinden sonra, âyetin helal-haram kılma ile ilgili bölümü üzerinden de şu mesaj veriliyor: “Haram kılma yetkisi Allah’a, o haramları duyurma yetkisi de peygambere aittir. Onun dışında hiçbir beşer din adına haram koyamaz. Bu konuda İsrâiloğullarının tarihine ve Medine’de yaşayan Yahudilere bakın ve onlardan ibret alın.”
Bağlamdan Bağımsız okuma: Bu okumayı aşağıdaki başlıklar altında yapacağız. Ondan önce bir ara bilgi paylaşmak istiyoruz.
ARA BİLGİ: Eşyada Asıl olan İbâhedir
İslam fıkhında şöyle bir kural var. Eşyada asıl olan ibâhedir. Yani bu şu demek: Bir şey hakkında onun haram olduğuna dair, zandan arınmış bir nas (kesin bilgi) bulunmadığı müddetçe o şey mübahtır/helaldir.
Bu kurala göre haramlar sınırlı, helaller bir sayı ile ifade edemeyeceğimiz kadar çoktur. O yüzden burada sadece haram konusunu öne çıkaracağız.
Şu soruyla devam edelim?
Peygamber Efendimiz Hangi Sıfatla “Haram” Dedi?
Peygamber Efendimiz peygamberlik sıfatı yanında bir lider/idareci/yönetici olmasına bağlı olarak farklı sıfatları vardı.
Günümüz diliyle söylersek, Peygamber Efendimiz, içinde yaşadığı Müslüman toplum içinde (Allah’tan aldığı vahyi insanlara duyurma makamında) Peygamber sıfatı ile konuşmanın yanında İçişleri, Dışişleri, Ekonomi, Maliye, Adalet, Savunma, Eğitim ve Sağlık bakanı sıfatıyla da konuşmuştur.
Hadis kitaplarına baktığımızda Peygamber Efendimizin bu sıfatların ve bu sıfatların alt başlıkları olacak birçok sıfatın kapsama alanına giren konuda konuştuğu ve çok sayıda konu için “haram” dediği görülecektir.
Bu durumda şöyle bir ayrım yapmamız gerekiyor:
Peygamber Efendimizin Allah’tan aldığı vahyi insanlara duyurma makamında “haram” dediği her şey zandan arınmış bir delille bize ulaştığında buna “haram” diyoruz.
Peygamber Efendimiz peygamberlik sıfatı dışında bir kamu otoritesi olarak haram dediği her şeye de “yasak” diyoruz.
Şu soruyla devam edelim.
Haram, Yasak Ayrımı Neden Önemli?
Bu soruya cevap vermeden önce şu hatırlatmayı yapalım.457 Bu hatırlatmanın dikkate alındığını varsayarak yukarıdaki sorunun cevabına geçelim.
İlahi olan ile beşeri olanın ayrılması için önemli. İlahi olan Allah’ın haram dedikleridir. Bunlar bütün zamanların değişmezleridir. Beşeri olan ise, hem Peygamberimizin hem de ondan sonra gelen yöneticilerin kamu otoritesi vasfıyla koydukları yasaklardır. Bu yasaklar maksada uygun olarak hem değişebilir hem de bu yasaklara yenileri ilave edilebilir.
Bu konu oldukça geniş bir konu, biz bu konuya dipnotta ifade ettiğimiz gibi Tefsir Usulümüzde geniş olarak ele aldık.
Bunun yanında gelecek sûrelerde bu konuya ayrıca girmemizi gerekli kılacak âyetler olacak.458 O yüzden bu konuya burada nokta koyuyoruz.
GELENEĞİN ZİNCİRLERİNİ KIRMAK
157. âyetin şu bölümüne bakalım “…Onların (tahrif edilmiş kitaplarından kalma) sırtlarındaki ağır yükleri atacak. Onların (iradeleri üzerindeki manevî) zincirleri kıracak…”
Âyetin bu bölümü İsrâiloğulları üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Allah’tan “gelen” dine ekler yapmayın. “Gelen”e eklenen her şey gelen-ek-tir.”
Allah’tan gelen dine yapılan ekler din zannedildiğinde din tanınmaz hale gelir. İnsanlar “Biz atalarımızı böyle yaparken bulduk.” derler. Atalarının dini Allah’tan gelen dinin yerini alır. Öyle olduğunda geleneğin zincirlerini kırmak zorlaşır.
Özetlersek, ilahi olanla beşeri olanı ayırmak lazım. Bunun için de İlahi emirle gelenlere haram, beşeri emirlere de yasak demek gerekir.
159-162 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
159. Musa’nın kavminden (hepsi yapılan yanlışların ortağı olmadı, onların içinde her şeye rağmen) doğru yolu gösteren ve bu yolda adil davranan bir topluluk vardı.
160. Biz onları oymaklar halinde (her biri Yakub peygamberin on iki oğlundan gelen) on iki kabileye ayırdık. (Sina çölünde susuzluktan bunalan) kavmi Musa’dan su istediğinde Biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik. (Vurunca bir mucize eseri olarak) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. (Bu mucize ile yetinmedik. Çöl sıcağında) Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara (suyun yanında katık olarak) kudret helvası ve bıldırcın (da) indirdik. “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin” (dedik.) Onlar (içinden bazıları bu nimetlere karşı nankörlük yapmakla) bize değil, fakat (yaratılış amaçları dışına çıkmakla) kendilerine kötülük yapıyorlardı.
161. O (çölde bunaldıkları) zaman onlara denilmişti ki: (“Adı Kudüs olan) Şu şehre yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve (bizi bağışla, bize mağfiret et manasında) ‘Hıtta’ deyin. Şehrin kapısından (kibirle değil) eğilerek tevazu ile girin ki, Biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere de fazlasıyla verelim.”
162. Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. (“Bizi affet” manasında “hıtta” diyeceklerine, bir aç gözlülük söylemi olan ve buğday anlamına gelen “hıntatün” dediler.) Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azap gönderdik.
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
İsrailoğuları kıssası baştan sona “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” deyimi üzerinden, vahye muhatap olan bütün insanlara, “Davranışlar ve karakter noktasında onlara benzemeyin, onlar gibi olmayın.” mesajı veren bir kıssadır.
159. Âyet: Hepsi Bir Değil
Kur’an’ın insanlar hakkında değerlendirme yaparken, genellemeden kaçınma gibi bir özelliği var. Kur’an bize 103. âyetten itibaren İsrâiloğullarını anlatmaya başladı. Genelde onların olumsuz taraflarından bahsetti ve 159. âyette bize şu uyarıyı yapıyor. “Hepsi bir değildir. Onlar içinde Musa ile gelen vahyin gereğini yapan; iyiliği emreden kötülüğü nehyeden hem doğru yaşayan hem doğru yolda rehberlik yapan adil insanlar var.”
Kur’an’ın bu hassasiyetini ehli kitap için yaptığı değerlendirmelerin tamamında görüyoruz. Bu hassasiyet bize insanlar hakkında değerlendirme yaparken toptancı olmayın, “onlardan bazıları” diyerek içlerinde iyi olanları ayıran bir dil kullanın mesajı veriyor.
160. Âyet: Çok Mucize Görmekle Çok İyi İnanma Arasında Doğru Orantı Var mı?
İsrâiloğulları kıssasının Kur’an’da yer almasındaki sebeplerden biri de bu sorunun cevabını insanların uygulama içinde görmelerini sağlamak.
İsraioğulları âyette bahsedilen aşamaya gelene kadar defalarca mucizelere şahit oldular. Özellikle Kızıldeniz’in yarılmasını görmeleri mucizeler içinde en büyük olanıydı. Onun ardından âyette anlatılan mucizelere de şahit oldular.
Âyetin son cümlesinden, onların içinden bazılarının bu kadar mucizeye rağmen, şükretmek yerine nankörlük ettiklerini anlıyoruz.
161, 162. Âyet: Hz. Musa’nın (as) Ardından Yaşanan Gelişmeler
Kur’an kıssalarında mesaj öne çıktığı için, belli bir kronoloji takip edilmiyor. Bu âyetlerde Hz. Musa’nın vefatından sonra onun ardından İsrâiloğullarının peygamberi olan Yûşa’ bin Nûn zamanındaki gelişmeler anlatılıyor.459
Kaynaklarda burada bahsedilen şehir hakkında farklı rivâyetler var; Kudüs’ün yanında Eriha, Şam, Remle, Filistin, Ürdün gibi bilgiler de görüyoruz.
Burada kesin olan bir şey var: İsrâiloğulları Hz. Musa’nın vefatından sonra Hz. Yûşa’ liderliğinde vaad edilen topraklarda (Arz-ı Mevûd) bir şehre giriyorlar.
Biz bu tarihi bilgiyi mealimizde parantez arasında verdik ama burada Kur’an’ın öne çıkardığı bilgi şu: Hz. Musa’dan sonra İsrâiloğullarında çok da bir şey değişmedi. İçlerinden bir grup hâlâ eski alışkanlıklarını sürdürüyor.
Bu bağlamda Kur’an bu âyetlerde o alışkanları değiştirme eğitimine devam ediyor. Bu eğitimin bir parçası olarak İsrâiloğullarına bütün insanlar için örnek bir toplum olma yolunda giderken, başarı ahlakı eğitiminin verildiğini görüyoruz.
Bu eğitimde öncelikli amaç başarının Allah’tan bilinmesi.
Bu eğitimin başında İsrâiloğullarına “Şehre/vaad edilen topraklara girerken mütevazi bir şekilde girin.” deniyor. Arkasından gelen “hatalarınızı bağışlayalım” ifadesinden, henüz istenilen kıvama gelemediklerini anlıyoruz.
Peki bu noktada istenen kıvam/duruş ne idi? Bu sorumuzun cevabını Kur’an’ın iniş sırasında en son sûre olan (Halk arasında “izâcâe nasrullahi…” diye bilinen) Nasr sûresinde görüyoruz.
Bu âyetleri Nasr sûre ile birlikte okuduğumuzda İsrâiloğullarına dolaylı olarak denilen şu: Ey İsrâiloğulları! Bugün Allah’ın vaad ettiği topraklara giriyorsunuz ama bu başarı bir hak ediş değil. Bu başarı Allah’ın size bir lütfu. Başarıyı Allah’tan bilme adına, bu konuda yaptığınız hatalar için (Hıtta diyerek) Allah’tan bağışlanma dileyin.
162. âyetin son cümlesinden İsrâiloğullarının bu sözleri dikkate almadıklarını ve azabı hak eden davranışlar içine girdiklerini anlıyoruz. Bu davranışlardan yola çıkarak İsrâiloğulları için bir karakter analizi yaparsak,
İsrâiloğulları Hırslarının esiri oluyorlar
Kur’an “İnsanlar içinde dünya hayatına en düşkün ve bu konuda en hırslı olan kimdir?” sorusuna “Yahudilerdir” cevabını veriyor.460
Hırs bir istektir. Ama normal istek değildir. Helal-haram, doğru-yanlış, iyi-kötü ayırt etmeyen hırs, “isteğin kontrolden çıkmış halidir.” Kontrolden çıkan hırs, sahibini esir alır. Hırsına esir olan insanlar, isteklerine sınır koymakta, istenileni yapmakta zorlanırlar.
161. ve 162. âyetlerde bunun örneğini görüyoruz. Bu örnek bize şunu gösteriyor: Mısır’da kölelik döneminde açlık, yoksulluk ve sefalet gören İsrâiloğulları, bolluk ve varlıkla tanıştıkları bir noktada kendilerini kontrol edemiyorlar. 162. âyette parantez içi açıklamada ifade ettiğimiz gibi bir açgözlülük bir maymun iştahlılık alameti olan hıntatün ifadesini söylüyorlar.
Arkadan gelecek âyetlerde hırslarının eseri olmanın ağır sonuçlarını göreceğiz.
Özetlersek, hırsın kontrolden çıkmış hali, insanı insanlıktan çıkaran bir haldir.
163-166 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
163. (Ey Resûlüm!) Onlara (Davud Peygamber zamanında) deniz kıyısında bulunan (Eyle isimli) kent halkının durumunu sor. Hani onlar (on emir arasında dördüncü emir olan) Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi (sebt) günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. (Onlardan bir kısmı bu yasağın hikmetini anlayıp,461 ders almak yerine, balığın çok geldiği cumartesi onları havuzlarda toplayıp, diğer günlerde avlıyorlardı.) Yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle (şartları ağırlaştırılan bir sınavla) imtihan ediyorduk.
164. Onlardanbir topluluk (cumartesi yasağını çiğnerken, onların yaptığına farklı tepki veren iki grup daha vardı. Bunlardan biri bu yanlışa seyirci kalmazken diğerleri onlara) “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” dediklerinde, onlar şu cevabı verdiler: Rabbimizin katında sorumlu olmayalım diye; bir de (nereden biliyorsunuz) bakarsınız (öğütlerimiz fayda verir de) onlar (da Allah’ın razı olmadığı bu işleri yapmaktan) sakınırlar.
165. Onlar kendilerine hatırlatılanı (ciddiye almayıp) unutunca, Biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri (de) yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.
166. Onlar (iyice azgınlaşarak) kendisinden sakındırıldıkları şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca (Biz de) onlara (aç gözlülük yaptıkları, sınır tanımadıkları ve doyumsuzlukta zirve yaptıkları için) “Aşağılık maymunlar (gibi, hatta onlardan daha beter) olunuz”462 dedik.
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
Burada bir ara bilgi verelim. Bu sûredeki âyetler çok genel bir şekilde neredeyse bütün bir İsrâiloğulları tarihini bize özetliyor. Bu özetlemede tarihi anlamda bir kronoloji takip edilmiyor ama ahlak ve huy anlamında bir davranış kronolojisi takip ediliyor.
163-166 âyetler bizi Yuşa bin Nun’dan yaklaşık 300 yıl sonra gelen Hz. Davud’un zamanına götürüyor. Bu âyetlere davranış kronolojisi olarak baktığımızda âyetler bize şunu diyor: Evet aradan 300 yıl geçti ama huylu huyundan vazgeçmedi.
Aşağıda yapacağımız değerlendirmelerde hem İsraioğullarının hırslarına esir olmalarına dair bir örnek göreceğiz hem de yedikleri ağır bir tokadı…
163. Âyet: İman Edenlerin Helal ile Sınanma İmtihanı da Zordur
Bu sûrenin 19. âyetinin tefsirinde şöyle bir başlığımız vardı “Makul ve Mantıklı Açıklamaların Olmadığı Konular, Şeytanın En Çok Kullandığı Yollardan Biri Olabilir mi?”
Tefsir usulümüzde de bu başlığın referanslarını göstermiştik.463 Bu hatırlatmadan sonra bu bilgileri dikkate alarak âyetin tefsirine başlayalım.
İsrâiloğullarına denilen şu: “Cumartesi balık avlamayın.” Bu yasak her gün değil, sadece bir gün. O gün avlanmasalar ölmeyecekler ama “daha çok olsun, satalım daha çok kazanalım” diyorlar ve yasağı çiğniyorlar.
Burada olayın özüne bakarsak bir kere hırslarına yenik düşüyorlar. Bu âyetle ilgili açıklamaları hem parantez içi açıklamalarda hem de dipnotta yaptık. O yüzden âyetle ilgili olarak başlıktaki tespitimize dikkat çekmek istiyoruz.
163. âyette İsrailoğularına “Cumartesi balık avlamak yasak” denilmesi yerine yine on emrin içinde olan “adam öldürmeyin veya çalmayın” denilseydi ne olurdu?
Büyük ihtimal şu olurdu: İnsan doğası mantığını anladığı ve kavradığı yasaklarda, yasak olanı yapmakta zorlanır. Vicdanı onu baskı altına alır.
Ama ortada bir yasak var ve gerekçe anlaşılmıyorsa, bir de o yasak olan şey yapıldığında zevk, keyf, mutluluk ve parasal olarak kâr da getirecekse işte iman eden insanların en fazla zorlandıkları imtihanlardan biri bu oluyor.
Yukarıda Hz. Âdem ve eşinin yasak ağaçla imtihanının böyle bir imtihan olduğuna dikkat çekmiştik. Bu konuyu asıl konumuz olan Cumartesi yasağına getirsek, yasaklanan helal olan bir şeydi.
İmtihan dünyasının dekorundan bağımsız çalışan insan mantığı şöyle düşündü, “Haftanın altı günü helal olan bir şey neden 7. gün haram olsun ki. Ben bu yasağın mantığını anlamadım. O yüzden avlanmakta bir sakınca görmüyorum.”
Bu tür yasakların ne kadar mantıklı ve makul olduğu imtihan dünyası içinde din mantığı anlaşıldığında anlaşılabiliyor. Bu konudaki açıklamaları yukarıda işaret ettiğimiz yerlerde yaptığımız için âyetlerin tefsirine devam ediyoruz.
164. Âyet: Aktif İyiler Boş Durmuyor
Aktif-Pasif iyi konusuna Açıklamalı Mealimizde Vakıa sûresinin girişinde değinmiştik. İsrâiloğulları kıssasında, Kur’an kıssanın akışı içinde “İsrâiloğullarının tamamı alışkanlıklarının esiri olmuş şeklinde bir zanna kapılmayalım” diye, 159. âyette olduğu gibi burada da onlar içindeki öğüt veren iyilere dikkat çekiyor. 170. âyette de benzer bir dikkat çekmeyi göreceğiz.
Bu dikkat çekmeler üzerinden Kur’an bize şu dersi veriyor: İnsan toplulukları için değerlendirme yaparken genellemeden kaçının, onlar içinde iyiler varsa mutlaka onları, kötülerden ayıran bir dil kullanın.
Kur’an bu âyetlerde hem bu dili kullanıyor hem de onların birer aktif iyi olarak, içinde bulundukları toplumda yaptıkları ıslah çalışmalarına işaret ediyor.
Yine âyetlerin ve tarihin akışı içinde, kötülerin iyilerden baskın olduğunu görüyoruz. Ama bir şey daha görüyoruz. Kavmin içindeki aktif iyiler de her durumda varlıklarını devam ettiriyorlar. Sayıları az bile olsa, kötülere benzemekten kendilerini koruma gayretini ısrarlı bir şekilde gösteriyorlar.
“İmtihan Dünyasında Maçın Skoruna Bakılmıyor”
164. âyette öğüt verenlere dolaylı olarak şu deniliyor: “Ne kadar öğüt verseniz de sonuç değişmez. Bunlar zaten helak olacak. Bırakın şu öğüt vermeyi…”
Bunun üzerine aktif iyiler “Rabbimizin katında sorumlu olmayalım diye; bir de (nereden biliyorsunuz) bakarsınız (öğütlerimiz fayda verir de) onlar (da Allah’ın razı olmadığı bu işleri yapmaktan) sakınırlar.” diyorlar.
Aslında bu ifade şu anlama geliyor: “Biz Allah’ın, imtihan dünyasında kötü ile ve kötülüklerle yapılan maçta skora bakmadığını, kötülüğü önlemek için gösterilen gayrete, ortaya konulan tavra baktığını biliyoruz.”
Bu ifadeler üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor. Öncelikli göreviniz kötüden taraf olmamak, kötülüğün seyircisi olmamak. Kötüye karşı niyet ve gayret ortaya koymak. Çünkü Allah (cc) önce skora değil, niyete (sonra o niyetin şahidi olan gayrete) bakar.
Neden? Çünkü öyle peygamber gelmiş ki, ona iman eden yok denilecek kadar az olmuş. Allah (cc) hiçbir peygamberini sayısal çokluk üzerinden değerlendirmemiştir. O peygamberlerini sahada verdikleri mücadele üzerinden değerlendirmiştir.
165. Âyet: Cezada İyi Kötü Ayrılıyor
Bu âyete kadar Kur’an İsrâiloğulları için geneleme yapmadı. Sürekli onlar içindeki iyilere dikkat çekti. 165. âyette de bu ayrımı görüyoruz. Kötüler dünyada hak ettikleri sonucu yaşarken, iyiler iyi olmanın ve iki kalmanın peşin mükafatını dünya da görüyor…
166. Âyet: İnsanın Karakter Olarak Hayvana Benzetilmesi
Bu âyette “aşağılık maymunlar olun” ifadesini fiziki olarak maymun olma şeklinde anlayıp, âyete ona göre anlam verenler olmuş.
Âyete anlam vermek sadece anlam vermek değildir, o anlamı verdikten sonra arkadan gelecek zincirleme soruları da dikkate almayı gerektirir.
O anlamı verdikten sonra akla gelebilecek sorulardan bazıları şunlar;
Bu insanlar fiziki olarak maymun oldularsa, ondan sonra nasıl yaşadılar?
Sûret olarak maymun olunca, siret yani iç donanım olarak da maymun mu oldular?
Yoksa dışları maymun içleri insan mı kaldı? Yoksa sûret ve siret olarak maymun mu oldular?
Toplamda kaç insan maymun oldu?
Maymun olan insanlar kaç yıl yaşadılar, bunların çocukları da maymun olarak mı dünyaya geldi?
İmtihan dünyasında bunun bu şekilde devam etmesi, imtihan şartlarına uygun mu?
…
166. âyette bahsi geçen insanların fiziki olarak maymuna dönüştüğü kabul edildiğinde, bu soruların da makul bir izahı olması gerekir.
Bunların makul bir izahı olmadığında, bu âyete meal verirken, Kur’an’da yapılan benzeri mecaz ve teşbihlerden yola çıkarak, bu âyette geçen ifadenin de bir mecaz olduğunu kabul etmenin daha doğru olacağını düşünüyoruz.464
Ayrıca dünya dillerine baktığımızda farklı kültürlerde bazı insan davranışlarının maymuna benzetilerek ifade edildiğini görmek de mümkün.465
167-171 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
167. Ve (bu yüzden) Rabbin (Yahudiler eğer bu kötü huylarından vazgeçmezlerse) kıyâmet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini ilan etti. Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir.(Fakat kullarının yaşadıklarından ders almasını istediği için onlara mühlet veriyor. Çünkü) O(bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti çok olan) Rahîm’dir.
168. (Kötü huylarından vazgeçmedikleri için) Onları(farklı) gruplara ayırıp yeryüzüne dağıttık. Aralarında iyi kimseler de vardı, iyi olmayanlar da. Belki doğru yola dönerler diye onları (kimi zaman) iyilik ve (güzelliklerle, kimi zamanda bela ve) musibetlerle (sürekli) imtihan ettik.
169. (Tevrat’ın rehberliğinde doğru yolu bulanlar imtihanı kazandı.) Derken (zaman su gibi aktı) onların ardından yerlerine Tevrat’a vâris olan (kötü) bir nesil geldi. (Üç kuruşluk menfaat için) Şu geçici dünyanın değersiz malını (rüşvet olarak) alır ve (lâkayt bir şekilde nasıl olsa) biz bağışlanacağız” derlerdi. (Bağışlanmak için tevbe ederlerdi ama) Karşılarına benzer bir menfaat çıkınca (tevbelerini unutup) onu da alırlardı. (Peki,) Tevrat’ta, onlardan Allah hakkında, sadece gerçekleri söyleyeceklerine dair söz alınmamış mıydı? (Üstelik bir de) Onun içindekileri (defalarca) okumamışlar mıydı? (Rüşvetin haram olduğunu bilmiyorlar mıydı?... Bildikleri halde dünyayı âhirete tercih ediyorlardı.) Hâlbuki, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için âhiret yurdu (bu dünyanın gelip geçici nimetlerinden) daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?
170. (İçlerindeki iyilerden) Tevrat’a sımsıkı sarılanlara (ona hakkıyla vâris olanlara) ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz Biz, iyilik için çalışan (erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.
171. Hani (bir gün) Sina Dağı’nı sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da (koskoca dağın) üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. (Kitaptan ellerini çektiklerinde başlarına nelerin geleceğine dair mesajı verdikten sonra) “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın ve onun içindekileri hatırlayın ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız (ve doğru yolu bulasınız”) demiştik.
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
167, 168. Âyet: Bu Sıfatlar Değişmezse, Sonuçlar da Değişmez
Hırsız ve yalancı kelimeleri birer sıfattır, bu sıfatlarla anılan kişiler, o işi yapmaya devam ettikleri müddetçe, bu sıfatlara sahip olmanın sonuçlarını yaşarlar. Bu iki örnek iyi-kötü bütün sıfatlar için geçerlidir.
Bu sıfatların sahiplerinin Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Budist ve Ateist olması sonucu değiştirmez.
Bu değerlendirmeyi dikkate alarak167. âyeti iki farklı şekilde okuyabiliriz.
Birinci Okuma Yahudiler Üzerinden: O günden bugüne Yahudilerin tarihine baktığımızda, onlara azabın en kötüsünü tattıracak kişilerin geldiğini görüyoruz. Bu işaretlerle birlikte Yahudiler en güçlü devirleri olan Hz. Davud ve Süleyman döneminden sonra, 167. âyette işaret edilen gaybi haberin ilk örneklerini yaşıyorlar.466
İkinci Okuma Sıfatlar Üzerinden: Kur’an’dan İsrâiloğulları/Yahudi tarihi okunduğunda, Yahudilere ait özelliklerin toplamını anlatmada kullanılan ifadelerden biri de dünyevileşmedir. Bu ifadenin açılması gerekir. Dünyevileşme ahirete imanın azalması veya tamamen yok olmasıyla ortaya çıkan bir sıfattır.
Bu sıfata sahip insanlar için birçok olumsuz özellik sayılabilir. Bizim en başa koyacağımız özelliğin adı (her türlü haksızlığı, hukuksuzluğu, kanun ve kural tanımamayı içine alan) adaletsizliktir.
Peygamber Efendimizden bugüne yaklaşık irili ufaklı 100 kadar (imparatorluk, beylik, emirlik, hanlık seviyesinde) İslam devleti kurulmuş ve bunların büyük çoğunluğu yıkılmıştır.
Bu yıkılma sebeplerinin bir listesi yapıldığında, birçok yanlışı içine alan adaletsizlik bu devletlerin yarısından fazlasının yıkılmasında doğrudan, geri kalan birçoğunun da yıkılmasında dolaylı rol oynamıştır.
O yüzden Kur’an’da İsrâiloğulları kıssasını ve Yahudi tarihini okurken sıfatlar üzerinden okumak, ona bakarken aynaya bakmak, o aynadan: Onlara benzerseniz dünyada ve ahirette benzer sonuçlar yaşarsınız mesajını almak çok ama çok önemlidir.
“İsrâiloğulları Hakkında Genelleme Yapmayın”
Yukarıda ifade ettik, hem bu âyette (168) hem de 170. âyette İsraioğullarındaki iyilere dikkat çekiliyor. Bu dikkat çekmeyi, onların geleceklerine işaret eden (168, 169) âyetlerle birlikte düşündüğümüzde dolaylı mesaj şu oluyor: “Onlar içinde iyi olanlar hiç eksik olmayacaklar. Dün ve bugün olduğu gibi yarın onlar yeryüzüne dağılsalar da yine iyi olanlar olacaklar. O yüzden onlar hakkında genellemeden sakının. Toptancılık yapan bir dil ve tavırdan uzak durun.”
Bu dolaylı mesajın günümüzdeki örneklerini görüyoruz. İsrail devleti zaman zaman masumlara zulmettiğinde, yine o ülke vatandaşı olan Yahudilerden bu zulme karşı tepkiler görüyoruz. Vicdanları temiz insanlar yapılan zulme isyan ediyor.
169, 170. Âyet: İnsanlık Tarihinin Fotoğrafı
Bu sûrenin 56. âyeti şöyle: “Yeryüzünde (ıslah için gelen peygamberlerin rehberliğinde, yanlış giden işler) düzeltildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın…”
İnsanlık tarihine baktığımızda vahyin bu uyarısının dikkate alınmadığını görüyoruz. Her bozulmayı bir düzelme, her düzelmeyi bir bozulma takip etmiş ve ediyor.
İsrâiloğulları kıssasında İnsanlık tarihinin özetini görüyoruz. 168. âyette bahsedilen imtihandan anlıyoruz ki, İsrailoğularında bozulmalar ve düzelmeler devam ediyor.
169. ve 170. âyetlerden anlıyoruz ki, devam eden bozulma düzelme imtihanında Tevrat’a varis olan bir grup bozulurken (169), onun öğretilerine sımsıkı sarılan ve namazlarını kılan bir başka bir grup ise düzeliyor.
Burada geçen namazı ibadet anlamında namaz olarak da anlayabiliriz. Çünkü oruç ve zekat ibadeti gibi namaz ibadeti de geçmiş peygamberlere gelen vahiyler arasında vardı. Salat kelimesinin anlam genişliğini dikkate alarak namazı bütün Allaha yönelme eylemlerini içine alan en geniş manası ile de anlayabiliriz.
171. Âyet: Tehditle, Zorla İman
İslam tarihinde, “her olağanüstü görünen hadiseye mucize” diyenler yanında, mucizeleri toptan reddedenler de olmuş.
Biz bu iki yaklaşımın da doğru olmadığını düşünüyoruz. Bu düşüncelerimizi tefsirimize yansıttık. Mucize olanlara mucize dedik, olmayanlara da neden denilmeyeceğini gerekçelerimizle izah ettik.467
Bu sûrenin 160. âyetinde de “Çok Mucize Görmekle Çok İyi İnanma Arasında Doğru Orantı Var mı?” sorusuna, birçok mucizeye şahit olan İsrâiloğulları üzerinden “evet” demenin zor olacağına dikkat çektik.
Bu âyette önümüzde iki şık var.
Birinci Şık: Ya Sina dağının fiziki olarak bir balyoz gibi yukarı kalktığını ve bu olay üzerinden Allah’ın İsrâiloğullarından Tevrat’ın emirlerine sımsıkı sarılacaklarına dair söz aldığını kabul edeceğiz,
İkinci Şık: Ya da âyette geçen gölgelik ve zan kelimelerinden yola çıkarak, dağın üzerlerine düşeceğini zannedecekleri bir olayın yaşandığını kabul edeceğiz.
Bu âyeti, bu hadisenin anlatıldığı benzer âyetlerle birlikte okuduğumuzda bu olay, İsrâiloğulları kıssasında anlatılan olaylardan bağımsız olarak yaşanmıyor. Bu olay Tur dağına çıkan 70 kişinin, “…Ey Mûsâ! “Biz Allah’ı (kendi gözlerimizle) açıkça görmedikçe asla sana inanmayız…” demeleri üzerine gerçekleşen deprem, yıldırım ve bayılma hadisesine bağlı olaylar zincirinde içinde yer alıyor.
Bu bağlamı dikkate aldığımızda, Allah (cc) Hz. Musa (as) vesilesiyle gösterilen hiçbir mucizede karşı tarafı inanmak zorunda bırakmıyor. İmtihan dünyasının bir gereği olarak inkar şıkkını tercih hakkını engellemiyor. Yoksa imtihanın bir anlamı kalmaz.
Böyle olduğu için de (Firavun ve Sihirbazlar örneğinde olduğu gibi) görülen mucizelere inananlar da oluyor, inkar edenler de oluyor.
Ayrıca bu âyette birinci şıkkı kabul ettiğimizde arkadan şu sorular geliyor:
Allah (cc) tepesinde dağ olan ve önünde Allah’ın dediğini yapmaktan başka seçeneği olmayan insanın sözünü kabul eder mi?
Bu şekilde söz veren biri münafık olmaz mı?
Bu şekilde bir söz alma dinde zorlamanın önünü açmaz mı?
Zorlamanın önü açılır ve zorla kabul “kabul” sayılırsa, imtihan dünyasında imtihanın bir anlamı kalır mı?
171. âyeti bu değerlendirmeler ışığında düşündüğümüzde, ikinci şıkkı seçmenin daha makul bir seçenek olduğu görülüyor. (Allahü a’lem)
172-174 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(İsrâiloğullarının en büyük zaafı ikide bir sözlerinden dönmeleri idi. Bu aynı zamanda insanoğlunun da en büyük zaafıdır. Kur’an yedi yüz küsur âyetiyle İsrâiloğulları üzerinden bu zaafa dikkat çeker. Bu zaafı yenmenin yolu fıtratın şahitliğine kulak vermektir.)
172.Rabbin insanları babalarının sulblerinden varlık alanına çıkarırken (fıtratlarını muhatap alarak) onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sordu; onlar da kendileri hakkında (lisan-ı hâlle) şahitlik ederek “Evet sen bizim Rabbimizsin” diye karşılık verdiler. (Fıtrat üzerinden yapılan bu sözleşme, kıyâmet gününe kadar her insanın yaratılışında tekrar eder. Bu sözleşmenin sebebine gelince:) Mahşer gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu! (Yaratıcının varlığını birliğini bulabilecek bir donanıma sahip468 değildik”) demeyesiniz.
173. Yahut (başka bir bahane öne sürerek “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen (onların izinden giden, onların yaptıklarını taklit eden) bir nesildikŞimdi o bâtılı başlatanlar yüzünden bizi de mi helâk edeceksin?” dememeniz için (sizi doğuştan Yaratıcıyı bulabilecek bir donanımla yarattık.)
174. İşte Biz âyetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki (gaflete dalanlar vicdanlarının sesine kulak verir ve doğru yola) dönerler.
(172-174) ÂYETLERİN TEFSİRİ
Bu âyetlerin hem bağlam üzerinden hem de bağlamdan bağımsız olarak çok önemli mesajları var. Aşağıdaki başlıklar altında bu mesajlara bakalım.
BAĞLAM ÜZERİNDEN VERİLEN MESAJLAR
Âdem-İblis Kıssası Üzerinden Verilen Mesaj
Bu âyette bizim, anlamada kolaylık olsun diye “babalarının” şeklinde anlam verdiğimiz ifade Arapça metinde Âdemoğulları şeklinde geçiyor.
Burada bütün insanların ortak atası (babası) olan Âdem isminin geçmesi, bu âyeti, bu sûrenin başındaki kıssaya bağlıyor.
Verilen mesaj şu: Her insan Âdem tabiatlı yaratılmıştır. Yani her insan hayra/takvaya ve şerre/fucura meyil kabiliyeti olan bir nefisle yaratılır.
Konusu “Tarafını Seçmek” Olan Kıssalar Üzerinden Verilen Mesaj
Bu âyetten önce yukarıda altı peygamber kıssası geçti. Kıssalar için yaptığımız ortak değerlendirmede “Her kıssasının ortak konularından biri tarafını seçmektir, her kıssada; her doğan insan ile Âdem-İblis kıssası bir kere daha yaşanır.” demiştik.
Bu bağlamı dikkate aldığımızda, 172. âyetin mesajlarından biri de şu oluyor: Her insan tarafını seçebilecek bir donanımda yaratılmıştır. Her insan doğru veya yanlış tercihlerinin sonuçlarını yaşar.
Her insan imtihan dünyasında başarılı olabilecek bir donanımla yaratılmıştır. Mahşerde hiçbir insanın imtihan dünyasının şartları ile ilgili geçerli bir mazereti olamaz.
İsrâiloğullarının Ahitleri Üzerinden Verilen Mesaj
Kur’an kıssalarına baktığımızda, Allah-insan diyalogunda verdiği sözleri/ahitleri bozan kavimlerin başında İsrâiloğulları geliyor.
Bu bağlamda bu âyetin mesajı şu oluyor: İnsanın verdiği sözlerden caymasının ve ahitlerinin gereğini yerine getirmemesinin bir sebebi de fıtrat sözleşmesini unutması ve fıtratın sözüne sadık kalmamasıdır.
BAĞLAMDAN BAĞIMISIZ VERİLEN MESAJLAR
Âyetin bağlamdan bağımsız olarak nasıl okunabileceğine dair açıklamaları hem âyetin parantez içi açıklamalarında hem de dipnottaki açıklamalarda gösterdik. Onları tamamlayıcı bilgi olarak aşağıdaki başlıkla devam edelim.
172. Âyet Zaman üstü ve Evrenseldir
Bu âyet bu şekliyle Kur’an’da sadece burada geçer. Âyette temsili bir anlatım vardır. Âyetin konusu insanın fıtratı üzerinden Allah’a verdiği sözün temsili olarak bize anlatılmasıdır. Bu temsili anlatımda “Evet, sen bizim Rabbimizsin” sözü dünyada doğmuş doğacak her insanın Allah’a verdiği sözdür. Burada soru şu:
İnsanın Fıtrat Sözleşmesi Dediğimiz Bu Sözden Haberi Var mı?
Bu sorunun cevabını vermek için âyette geçen anahtar kelimelerden biri olan “Rab” kelimesinin anlamına bakmamız gerekiyor.
Rab kelimesi, en kısa anlamıyla, yaratılan bir şeyi, yaratılış gayesine uygun olarak terbiye etmektir. Bu anlamı dikkate alarak âyetteki soruyu bir kere daha soralım. “Ben sizin terbiye edeniniz değil miyim?”
Bu soruyu farklı şekilde açalım. Sizi kim terbiye edebilir? Gözünüze bakın, gözünüzü varlık gayesine uygun olarak kim yaratıp terbiye edebilir? Dünyada göz konusunda uzman olan bütün bilim insanlarına gidin ve onlara sorun: Yoktan bir göz yaratıp, o göze bu özellikleri verebiliyorlar mı?
Göz için yaptığınız bu araştırmayı, benzeri bütün organlarınız için de yapın. Bütün organlarınız için yaptığınız bu araştırmayı, sizin hayatınızın devamı için var olması gereken atomdan güneşe kadar her şey için de yapın…
Soruyu bu şekilde açtığımız zaman cevap şöyle geliyor: “Evet sen bizim terbiye edenimizsin.”
Bu cevabı açalım; biz aklımızı kullandık, bize verilen ve bizim varlığımızın devamı için yaratılan her nimeti varlık gayesine uygun olarak kimin terbiye edebileceğini araştırıp inceledik ve şu sonuca vardır. Bütün bunları “Şu şu şu özellikleri sahip olan biri yaratıp terbiye edebilir.” dedik.
Bazı insanlar tarafından yaratıcı olarak kabul edilen tabiat, doğa, sebepler gibi varlıklara baktık, onların da yaratıldığını, onların bir yaratıcıda bulunması gereken özelliklere sahibi olamayacağını anladık.
Sonra bütün peygamberleri temsilen son peygambere gelen vahye baktı. Orada aradığımız özelliklere sahip olan yaratıcıyı bulduk. Bütün bunları Ondan başkasının yaratıp terbiye edemeyeceğini anladık.
Evet, akıl sahibi her insan dünyada bu sonucu bulabilir.
Biz bu konuyu Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında geniş olarak açıkladık. O açıklamaların sonucunda her insanın “Ey Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başkası beni yaratıp, terbiye edemez.” diyebilecek bir donanıma sahip olduğunu gösterdik.
Aşağıdaki soruyla devam edelim?
Âyetlerin Açıklamaları Nasıl Anlaşılır?
Bu soru 175. Âyetteki “Biz âyetleri böyle birer birer açıklarız” ifadesi ile bağlantılı.
Başlıktaki sorunun cevabı akıldır. Bazıları zannediyor ki, Kur’an âyetleri yeterince açık değil. Âyetlerin açık olması, kişinin aklını kullanma kabiliyeti ile doğru orantılıdır. Bunu Aklın İşleyiş Yasasında anlattık. Burada bir örnek üzerinden açalım.469
Varsayalım dünyada insan eseri olan her şey konuşabiliyor. Biz de onlara şu soruları soruyoruz. Seni yapan kim? Seni üreten kim? Seni terbiye edip, şu an yaptığın işi yapabilecek özellikleri sana veren kim?
Bu soruyu önce bir çamaşır makinasına soralım. Çamaşır makinası şunları diyecekti. Beni yapabilecek birinin,
Maden mühendisi olması gerekir; beni oluşturan demir, bakır, aliminyum gibi madenleri bulup, çıkarıp işlesin.
Petrol mühendisi olması gerekir; beni oluşturan parçaların bazıları plastik. O plastiğin üretimi için yer altından petrolün çıkarılması gerekir.
Plastik mühendisi olması gerekir; petrolden plastik üretebilsin.
Elektrik mühendisi olması gerekir… Makine mühendisi olması gerekir… Kimya mühendisi olması gerekir… Üretim yönetim bilgisine sahip olması gerekir Satış, Pazarlama bilgisine sahip olması gerekir…
Çamaşır makinası bunları derken aslında şunu demiş olur, bütün bu özelliklere sahip olamayan beni yapamaz.
Çamaşır makinasına sorduğumuz soruyu, kalemden, kağıda, arabadan uçağa, fabrikadan 100 katlı binaya kadar bütün insan ürünü olan her şeye sorsak, her şey hal lisanıyla kendini yapanın özelliklerini sayar.
Beni şu şu şu özelliklere sahip olan biri yapabilir. Bu özelliklere sahip olamayan yapamaz. İşte buna eserin/ürünün/fıtratın şahitliği diyoruz.
Aynen bunun gibi, elden ayağa, gözden kulağa, atomdan güneşe kadar yaratılan her şey bu şahitliği yapar. Bu şahitlere kulak verdiğimizde, bütün şahitler “Bizi Allah’tan başkası yaratıp terbiye edemez” der.
Bu noktada âyetin şu cümlesini bir kere daha hatırlayalım “Biz âyetleri böyle birer birer açıklarız…” Görüldüğü gibi akıl denilen nimet, doğru kullanıldığında âyetler bir güneş gibi oluyor. O güneşin olduğu yerde karanlıkta kalan hiçbir nokta olmuyor.
175-179 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Doğru yolu bulanın da, doğru yolda olanın da doğru yolda kalma ve ölme garantisi yoktur. İşte size ibretlik bir örnek:)
175. (Ey Resûlüm!) Onlara (Bel’am bin Bâûrâ isimli) şu adamın olayını anlat: Âyetlerimizi ona sunduk. (Gereğiyle amel edince, âyetlerimiz bir asansör gibi onu ilimde zirvelere taşıdı. İsrâiloğulları içinde en büyük âlimlerden biri oldu. Güzel ahlakın en güzel örneklerini manevî bir elbise olarak üzerinde taşıyordu) fakat o (gören ve duyanları hayrete düşürecek bir şekilde) âyetlerimizle bağını kopardı; böylece şeytan (zaaflarını kullanarak) onu kandırıp peşine taktı ve sonunda (diğer birçokları gibi) azgınlardan olup çıktı.
176. Dileseydik elbetteonu bu âyetlerle yüceltirdik. Fakat o (Tevrat’ın âyetlerini merdiven yapıp yücelmek yerine küçülmeyi tercih edip) dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. (Tutkuları tarafından tutuklandığı için onların esaretinden bir türlü kurtulamadı. Bu haliyle Belam hiçbir insanın ayağının kaymayacağının garantisi olmayacağına dair ibretlik bir örnek olarak tarihin sayfalarında yerini aldı.) Onun durumu (farkındalığını kaybetmiş) köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur, (fayda-zarar ayrımı yapamaz.) İşte âyetlerimizi yalanlayan kimselerin durumu (da) aynen böyledir. (Bu durum bir nevi manevî felç gibidir; nasıl felç olan uzva sıcak-soğuk bir şey temas ettirseniz muhatabın tepkisi aynı olur. Aynen bunun gibi manen felç olan insanlar haram-helal, günah-sevap ayırt etme melekelerini kaybederler. Ey Resûlüm!) Şimdi onlara bu (ibretlik) örneği anlat ki, düşünsünler.
177. (Ve anlasınlar ki) Âyetlerimizi yalan sayan, böylece kendilerine yazık eden kimselerin örneği ne kötü bir örnektir.
178. (Bütün bunlardan anlaşıldı ki, Allah’ın dilemesi insan iradesinden bağımsız değildir.) Allah (tercihine bakıp) kime hidâyet ederse işte doğru yolu bulan odur; (tercihine bakıp) kimi de şaşırtırsa işte onlar da kaybedenlerin ta kendileridir.
179. Andolsun Biz, cinler ve insanlardan, (akılları ve) kalpleriolup da bunlarla (gerçeği) anlamayan,470 gözleri olup da bunlarla (doğruları) görmeyen, kulakları olup da bunlarla (hakikati) işitmeyen (kısacası iradesini inkârdan yana kullananlardan) nicelerini cehennemlik yapmışızdır. İşte bunlar (insana ait üstün donanım hakkını vermedikleri için) hayvanlar gibidir; hatta (bozulmada sınır tanımadıkları için hayvanlardan) daha da aşağıdadırlar. Gaflet bataklığında yüzenler de işte bunlardır. (Bu gafletten kurtuluşun yolu şu gerçeğin bilinmesine bağlıdır:)
175-179 Âyet: Âyetlerin Kısa Değerlendirmesi
Kur’an’da sinema tekniklerine benzer teknikler kullanılıyor. Yukarıdaki kıssalarda kameralar kavim/kabile/toplum denilen bütüne yoğunlaştı. 175. âyette bütünden bir parçaya yoğunlaşıyor. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Bütündeki bütün bozulmalar parçalarda başlar.
Bu tespiti açalım,
Hiç Kimsenin Garantisi Yoktur
175. âyette Kur’an, bütün üzerindeki anlatımına parça üzerinden devam ediyor. Ama seçtiği parça, inkar edenler arasından değil iman edenler arasından; iman edenler arasından da sıradan biri değil “âyetleri bilen ama onlarla bağını koparan birisi” yani inandığı gibi yaşamayan birisi.
Biz âyetin anlatımı soyut kalmasın diye, tefsirlerde en fazla öne çıkan ismi buraya koyduk. Kur’an bize isim vermeyerek, bütün zamanlara şu mesaj veriyor: Oraya mahallenizde hacı, hoca olan, okulunuzda ve şehrinizde din âlimi olarak bilinen bütün insanları koyabilirsiniz.
Âyete bu açıdan baktığımızda âyetin bir diğer mesajı da şu oluyor: Hiçbir insanın garantisi yoktur. Her seviyede her insanın ayağının kayma ihtimali vardır. O yüzden ayağınızı yere sağlam basın.
Şeytan Üzerinden İnce Bir Mesaj
Âyetlerde şeytan, dünyaya saplanma ve heves kelimeleri geçiyor. Şimdi bu kelimeler üzerinden verilen mesajlara yakından bakalım.
Bu sûrede genelde her şey ilk kıssa olan Âdem-İblis/Şeytan kıssası etrafında dönüyor. Bu sûrenin başındaki 20. âyeti hatırlarsak, orada şeytan Âdem ve Havva’ya vesvese verip kandırırken, insanın ebedi yaşama arzusunu kullanıyor. Orada ebedi yaşama anlamında geçen “halidîn” kelimesi 176. Âyette “ahlede” formunda; ebedi yaşama arzusu ile dünyaya saplanma anlamında geliyor.
Ebedi yaşama arzusunu daha önce yine “ahlede” kelimesiyle Hümeze sûresi 3. âyetinde görmüştük. Oradaki anlatımda “malı toplayıp tekrar tekrar sayan, saydığı malın kendisini ebedi yaşatacağını zanneden insan tipi anlatılmıştı. İnsanın bu ebedi yaşama arzusu ile mala mülke yönelmesine dünyevileşme; yani dünya ahiret dengesinde, dengelerin dünya lehine değişmesi diyoruz.
Bunu dediğimizde, bu âyetler İsraioğulları kıssasının geçmişte kalan değil, gelecekte sürekli önümüze çıkan bir kıssa olduğunu da gösteriyor.
Köpek Benzetmesi, Köpeği Kötülemek İçin Değil
Allah her varlığı, varlık gayesine uygun olarak yaratandır. Bu bağlamda Allah (cc) köpeği de varlık gayesine uygun yaratmıştır. Bu durumda normal olan köpeğin köpek gibi davranmasıdır.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda 176. âyette yapılan benzetme kötülenen köpek değildir. Kötülenen insan olarak yaratıldığı halde bunun hakkını veremeyen kişi veya kişilerdir.
“Ne Kötü Örnek”
177. âyette Belam bin Baura’ya bir atıf var. Bu atıf bize şunu diyor: “Bir insan düşünün hayatının büyük bir bölümünde içinde yaşadığı toplumda müminlere güzel örnek olarak anlatılacak ama hayatının sonlarına doğru onun için “Ne kötü örnek” denilecek. Böyle bir son yaşamak ister misiniz? İstemezseniz, bu âyetleri nefsinize okuyarak alınması gereken dersleri alın.”
Âyetin Tefsiri
178. âyet Allah’ın tercihe göre takdir yasasının nasıl işlediğini gösteriyor. Bunu gösterirken de Belam bin Baura’ya bir kere daha atıf yapıyor. Belam yaşadığı hayat ve yaptığı tercihlerle bu âyetin canlı tefsiri oluyor.
Bu yasaya göre Allah insanın tercihi hidâyet yönlü olursa ona hidâyet veriyor, kimin tercihi dalalet olursa onu da şaşırtıyor. Bu konuya farklı âyetlerde değindiğimiz için oraya havale ediyoruz.471
Cinlerin Dünyası İnsanların Dünyasının İkizidir
Bu sûrenin başlangıcında “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” Cinler için insanların kullukta ikizi demiştik. 179. âyet bu tespitimizin referansı olan âyetlerden birisi. Âyet cinlerin varlığına işaret ederken, sadece işaret etmekle kalmıyor donanım olarak “Nasıl insanda akıl, kalp, göz, kulak varsa cinlerde de benzeri var.” diyor.
Akıl, Kalp, Göz ve Kulak Üzerinden Verilen Mesaj
179. âyet saydığı aza ve organlar üzerinden insana şu mesajı veriyor: Ey insan göz, kulak, ağız, burun taşımada hayvana benziyorsun ama bu benzerlik nedeniyle sen hayvan gibi yaşayamazsın. Sen onlarda olmayan manevî bir donanıma sahipsin, o donanımın hakkını vermen gerekir.
Vermezsen ne olur? Okumaya devam,
Cehennemlik Olmanın Gerekçeli Kararı
Kur’an cehenneme girme sebeplerini sayarken toptan bir liste vermek yerine, listede yer alan sebepleri âyetlerin arasına serpiştiriyor.
Burada hayvan benzetmesi üzerinden dolaylı olarak öne çıkan sebep şu: Hayvan hayvan olmanın gereğini yaparken, Cehenneme giren insanlar insan olmanın gereğini yapmadılar.
180-183 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
180. En güzel isimler (ve sıfatlar) Allah’ındır. (Öyleyse) O’na o güzel isimleriyledua edin. (O isimlerle O’nu anmaya, anlamaya ve tanımaya çalışın. Bilin ki) O’nun (güzel) isimleri (diğer adıyla Esma’ül Hüsna’sı, en güzel şekilde insanda tecelli etmiştir. İnsanın yeryüzündeki en önemli vazifesi bu güzel isimleri sünnet-i seniyye rehberliğinde güzel ahlaka dönüştürmektir. Gerçek böyle olduğu halde o isimler) hakkında gerçeği çarpıtanları (önce ikna diliyle uyarın sonra da Allah’a havale ederek kendi hallerine) bırakın.Onlar yaptıklarının cezasını (er veya geç) çekeceklerdir.
181. (Bütün zamanlarda) Yaratmış olduğumuz insanlar arasında (az veya çok o güzel isimleri sünnet-i seniyye rehberliğinde güzel ahlaka dönüştürüp insanları daima) hakikate yönelten ve bu hakikate dayanarak adaleti gerçekleştiren bir topluluk da vardır.
182. (Yine bütün zamanlarda) Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince (anlatılan birçok kıssada görüldüğü gibi) Biz onları (genelde) bilemeyecekleri (hiç tahmin edemeyecekleri) bir yerdenyavaş yavaş felakete götüreceğiz.
183. Ben (Halîm olduğum için) onlara mühlet veririm. (Zannetmesinler, ihmal ediyorum. Fakat zamanı geldiğinde) Benim(Cabbar ve Kahhar isimlerimle) cezalandırmam pek çetindir. (Anlatılan kıssalar bunun şahididir.)
(180) ESMÂ-İ HÜSNÂ
Kur’an’da dört yerde geçen esmâ-i hüsnâ iniş sırası üzerinden yaptığımıza okumada burada ilk kez karşımıza çıkıyor.
Dini başlığı altında ele alınan konular içinde esmâ-i hüsnâ önem sırasında en önemli konulardan biri. Esmâ-i hüsnâ çok önemli bir konu olduğu için biz bu konuda iki müstakil kitap çalışması yaptık.
Birinci kitabımız Peygamber Efendimizin (sav) Örnekliğinde esmâ-i hüsnâ Bana Ne diyor?
İkinci kitabımız Esmâ ve Yasa Temelli Tefsir Usulü
Bu iki özgün çalışmada esmâ-i hüsnâ konusu enine boyuna işledik. Burada kitaplarda anlattığımız hususların devamı olarak birtakım tespitler yapmak istiyoruz.
Bağlam Üzerinden Esmaü’l-Hüsnanın Verdiği Mesajlar
Esmaü’l-Hüsna üzerinden Allah (cc) kendi zatını kendisi tanıtır. Bu tanıtmanın mesajı şudur: “Ey insanlar! Beni benim kendimi tanıttığım gibi tanıyın ve tanıtın.”
Bu sûrede, sûrenin başındaki ilk kıssa olan Âdem-İblis kıssasından yola çıkarak, ana konunun “tarafını seçmek” olduğunu ifade ettik. Bu âyete gelene kadar da beş Peygamber kıssasında tarafını doğru ve yanlış seçenleri gördük.
180. âyet dolaylı olarak bu sûredeki bütün kıssaları özetliyor ve diyor ki: Bu dünyadaki bütün insanlar ikiye ayrılır: Allah’ı doğru tanıyan ve tanıtanlar, yanlış tanıyan ve tanıtanlar.
Bağlama kısaca değindikten sonra bağlamın dışındaki genel mesajlara bakalım.
“En Güzel İsimler Allah’ındır” Demek Ne Demek?
Esmâ-i hüsnâ konusunu bilenler için bu cümle “Her şey O’na aittir” anlamına gelir. Neden? Çünkü yaratılan her şey O’nun isimlerinin tecellisidir.
Basit misaller verelim; ışık ve aydınlık dediğimiz şey güneşin tecellisidir. Güneş varsa bunlar vardır. Güneş yoksa bunlar yoktur.
Burada bir soru akla gelebilir. Her şey O’na aitse, her türlü güzellik O’dan ise kötülükler, çirkinlikler nedir? Onlar kimdendir?
Bu soruya insan dışı varlıklar ve insanlar şeklinde bir ayrımla başlayalım.
İnsan dışındaki varlıklarda bize kötü ve çirkin görünen şeyler var. Ekosistemdeki görevlerini dikkate alarak bunları bir fayda-zarar terazisinde tartsak, bize hayatın içinde bir iki birim kötü görünen hemen her şeyin ekosistemde en az 10, 20 birim faydası görülecektir.472 Bu faydalardan baktığımızda, parçada kötü görünen şeylerin bütünden bakınca güzel olduğu anlaşılacak. Bu gerçeği anladığımızda tespitimiz şu olacak: Bu kâinatta ya her şey bizzat güzeldir ya da neticesi itibarıyla güzeldir.
İnsana gelince, bu dünya imtihan dünyası, insana verilen bütün imkanları maddi bir servete benzetirsek, o servetin veriliş amacı, onunla insanın güzel işler yapması. Bu noktada insan bu servetle güzel işler yaptığında onlara “benim” demiyor, “Bana verilen sermaye ile yaptığım için bu işteki bütün güzellikler Allah’a aittir.” diyor. Eğer insan o servetle kötü işler yapmışsa, o kötülüğün sorumlusu serveti veren olmuyor, serveti amacı dışında kullanan insan oluyor. Böyle olunca da güzelliklerin Allah’tan, kötülüklerin de verilen serveti kötüye kullanan insandan olduğu anlaşılıyor.
Bu açıklamalardan sonra bir kere daha tekrar edelim. “Bütün güzel isimler Allah’ındır” demek, aynı zamanda “bütün güzellikler Allah’ındır” demektir.
Bunun üzerinden insana verilen mesaj şudur: Bu güzelliklerden istifade etmek istiyorsan, bu güzelliklere ayna olmak istiyorsan, bu güzellikler sende tecelli etsin istiyorsan dua et.
Burada soru şu:
Esmâ-i Hüsnâ ile Nasıl Dua Edilir?
Bilinçli bir şekilde dua edenler için, bu âyetten yola çıkarak bütün dualar Allah’ın güzel isimleri üzerinden yapılabilir.
Biz bunun nasıl olduğunu “Peygamber Efendimizin (sav) Örnekliğinde Esmâ-i hüsnâ Bana Ne diyor?” isimli kitabımızda her isim üzerinden örnek vererek anlattık.
Burada çok kısa bir özet verelim.
Esmâ’nın öncelikli amacı Allah’ı tanıtmaktır. Bu amacı bilen kişi önce Allah’ı O’nun tanıttığı gibi tanımaya çalışır. Bu tanıma sürecinde şunu anlar: Allah’ta bütün güzellikler sınırsızdır. Allah (cc) kendisinde sınırsız olan bu güzelliklerden sınırlı bir şekilde istifade etme imkanını insanlara da açmıştır.
Manevî olarak insanın, kamil insan olma yolculuğunda terakkisi, tekamülü yani kendini gerçekleştirmesi bu isimlerden istifade etmesiyle doğru orantılıdır.
Bu isimlerden doğru bir şekilde istifadenin yolu, bu konuda bize en güzel örnek olan Peygamber Efendimizin sünnetine tabi olmaktan geçer. Bunları idrak eden dualarını esmâ ile yapar.
Örnek dualar,
Ey Rahmân olan Allah’ım! Bu ismine ayna olmayı bana nasip eyle. Merhameti şefkati, insan sevgisini ve buna bağlı olarak insana saygıyı benim en baskın özelliğim ve güzelliğim eyle.
Ey Melik olan Allah’ım! Sen her şeyin gerçek sahibi/maliki olan Meliksin. Sahibi göründüğüm her nimetin emanet olduğunu bilmeyi, emanet ahlakına sahip olmayı bana nasip eyle.
Ey Kuddûs olan Allah’ım! Sen her türlü eksikten kusurdan uzak olmakla pak ve temizsin. Maddi-manevî temizlik ahlakını ahlakım eyle. Namusuma, şerefime, onur ve haysiyetime zarar verecek her şeyden uzak durmayı bana nasip eyle.
Ey Selam, Ey Mümin, Ey Muheymin… şeklinde dua devam eder.
99 esmâ ile bu ve benzeri dualar mümkündür.
Esmâ-i hüsnâ inanç dekorunda olmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Esmâ ile dua etmeyi bilmek bu duaları her geçen gün geliştirmek, bu duaların kabulü için kavli duaların yanında fiili duaları ihmal etmemek çok büyük bir farkındalıktır.
İsimler Hakkında Gerçeği Çarpıtmak Nasıl Olmuş?
Çarpıtmaların tamamı, vahyin rehberliğinden uzaklaşarak Allah’ı yanlış tanıma ve tanıtma şeklinde olmuş.
Bu konuda geçmişten bugüne neler olmuş bir bakalım.
Mekke’de müşriklerin Allah’a ait isimlerden bazılarını putlara vermesi şeklinde olmuş. Lat putuna İlah, Menat putuna Mennan, Uzza putuna Aziz denilmesi gibi.
Hristiyanların Allah’a babalık isnat etmeleri şeklinde olmuş.
Yahudilerin yaptığı gibi “Allah fakir biz zenginiz” deme şeklinde olmuş.
Agnostiklerin yaptığı gibi “Allah asla bilinemez” deme şeklinde olmuş.
Deistlerin yaptığı gibi Allah’ı etkisiz ve yetkisiz eleman olarak kabul etme şeklinde olmuş,
Ateistlerin yaptığı gibi Allah’ı yok sayma şeklinde olmuş.
Bu olmuş olanları biraz daha açarsak şunları diyebiliriz,
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Allah’ın güzel isimleri birçok gerçeği ilan eder. Onların başında yaratılan her şey Allah’ındır. Kâinatta görünen bütün güzellikler O’ndandır. İnsanın sahibi göründüğü her şey emanettir.
Gerçek bu olduğu halde, bu gerçeğin tersine yapılan her türlü söylem ve eylem gerçeği çarpıtmaktır.
Bu tespitlerle şunu anlatmaya çalışıyoruz, 180. âyette bahsedilen gerçeği çarpıtma olayı bir Müslüman için uzak tehlike değil yakın bir tehlikedir.
Bu konuda her Müslümanın bir nefis muhasebesi adına kendine soracağı sorular şunlar: Ben Allah’ı tanımam gerektiği gibi tanıyor muyum? Onu sevilmesi gerektiği gibi sevebiliyor muyum? Onu tanıtma ve sevdirme görevimi hakkıyla yapabiliyor muyum?
(181) Toptan Kötü Demeyin!
Âyet yukarıdan yaptığımız değerlendirmeleri bir kere daha hatırlatıyor. Âyeti dar ve geniş anlamda iki türlü okuyabiliriz.
Âyet bize Müslümanların dışındaki her topluma bakmayı, bakarken genelleme yapmamayı öğretiyor. Bu ve benzeri âyetlerin473 rehberliğinde yapacağımız şey, Müslümanların dışındaki insanların hepsinin bir olmadığını, onlar içinde sıfatlar noktasında müminlere yakın insanlar olabileceğini dikkate almak ve onlarla iyi ilişkiler kurmanın yollarını aramak olmalıdır.474
Âyetin bize dediğine gelince, âyet diyor ki, Müslümanların içinde hakikate yönelten ve adaleti gerçekleştiren bir topluluğun olması zarurettir.475 Hatta her Müslümanın bu konuda kendini vazifeli bilmesi, Müslümanlığı doğru anlamanın bir gereğidir.
(182, 183) Âyetleri Yalanlayanlara Gelince
Bu iki âyet lafız olarak Kalem sûresinin 44 ve 45. âyetlerine çok benziyorlar. Bu âyetler için o âyetlerin tefsirine bakılmasını tavsiye ediyoruz.
Oradaki açıklamalarımızın devam olarak burada birtakım tespitler yapabiliriz.
Bu âyetler Allah’ın birey toplum için koyduğu sosyal yasaların işleyişini gösteriyor. Yasalara uymayan/yanlış bir iş yapan insan farkında olarak veya olmayarak kendine zarar verir. Bu zararın hemen gelmemesi, imtihan dünyasının bir gereği olarak Allah’ın insanlara mühlet vermesidir.
Kötü olan ve kötülük yapmaya devam eden insanlar zannederler ki ortada bir ceza yok. Ama bilmezler ki bu dünyada Allah’ın verdiği akıl ve irade nimetini kötü olmakta kullanmak bir insanın kendine verebileceği en büyük cezalardan biridir.
Bundan daha büyük ceza, kötü olduğunun farkına varmamak, yapılan uyarılara kulak tıkamaktır.
184-188 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
184. Onlar (hiç) düşünmediler mi ki (bir ömür aralarında kalmış, çok iyi tanıdıkları, kendileriyle iç içe yaşamış olan) arkadaşlarında delilikten (bir) eser yoktur. (Hem “deli” diyorsunuz, hem de “deli” dediğiniz insanla size gelen Kur’an’ın en kısa sûresine benzer getirmede şairiyle, edibiyle, kâhiniyle bütün bir Mekke halkı âciz kalıyorsunuz. Bu nasıl iş! Söyleyin bakalım kim deli, O mu, ona deli diyenler mi? Bu iftiraları bir kenara bırakın, şu hakikate kulak verin) O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. (Onun deli olmadığına, onun apaçık bir uyarıcı olduğuna şu âlemleri yaratan Allah şahittir. Bu şahitliğin güçlü bir belgesi olarak) Göklerin ve yerin nasıl bir hükümranlık altında idare edildiğini görmüyorlar mı? Allah’ın yarattığı bunca varlığa (ibret nazarıyla) hiç bakmıyorlar mı? Ve (bir kum saati gibi çalışan kâinattaki dekordan yola çıkarak kendi) ecellerinin iyice yaklaşmış olabileceğini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Bunlara da inanmıyorlarsa, artık hangi söze inanacaklar? (Yazık ki, yazık!)
186. Allah’ın (tercihine bakarak) saptırdığı kimseye artık hidâyet verecek yoktur. Ve onları (kibirli, inatçı ve nankörce tavırlarından dolayı inkâr ve) azgınlıkları içinde (gayesiz, başıboş ve) şaşkınca dolaşır bir durumda bırakıverir.
187. (Bu arada Ey Resûlüm!) Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. (Onlara) De ki:“Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Ne gökler dayanabilir onun dehşetine, ne de yeryüzü. (Geldiğinde hiçbir güç onu durduramaz.) O (hiç beklemediğiniz bir anda) sizi ansızın yakalayacaktır.” (Ey Resûlüm! Kıyâmet hakkında gerçek bu olduğu halde) Sankisenin ondan haberin varmış gibi (onu) sana (ısrarla) soruyorlar. (Onlara bir kere daha) De ki: “Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.”
188. De ki (“kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmediğim gibi) Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne (de) sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, (belki) daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana (ve benim sevdiklerime) kötülük dokunmazdı. (Fakat gördüğünüz gibi Kâbe’de namaz kılarken başıma işkembe konuyor, arkadaşlarım ağır işkenceler yaşıyor. Kısaca)Ben(de bir insanım ve) inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
184. Âyet: Deli Diyen Aynaya baksın
Müşrikler Mekke’de Peygamberimiz Peygamberliğini ilk duyurduğu günden beri ona deli/mecnun dediler. Bu konuda Kalem sûresinin 2. âyetin tefsirinde “Mekke’nin “Oligark”ları Neden Mecnun Dediler?” başlığı altında gerekli açıklamaları yaptığımız için, bu konuyu oraya havale ediyoruz.
Burada âyetin bağlama bakan tarafı üzerinden verilen mesaja dikkat çekmek istiyoruz. Mekke müşriklerinin Peygamber Efendimize Mekke’nin ilk yıllarında mecnun demeleri kolaydı.
Bu âyetlerin indiği beşinci yıla kadar çok sayıda âyet indi. İşte bu noktada 184. âyet dolaylı olarak müşriklere şunu diyor: “Bu insan size çok uzak biri değil. Mekke’de doğdu büyüdü. Bir çoğunuza arkadaşı kadar yakındı. Ona ilk deli dediğiniz günden bugüne yüzlerce âyet indi. Bu âyetler üzerinde bir kere daha düşünün. Düşündüğünüzde şunu anlayacaksınız, anlattıkları hayatı boyunca Tevrat’ın, İncil’in yüzünü görmemiş bir insanın sözü olamaz. Akıllı bir insanın ona deli demesi için deli olması gerekir. Madem ona hâlâ deli diyorsunuz, madem ona gelen vahye (haşa) deli saçması olarak bakıyorsunuz, haydi o zaman Mekke’de ne kadar akıllı insan varsa onları toplayın ve ona inen Kur’an’ın benzerini siz yazın. Yazamıyorsanız, ona deli derken aynaya bakın.”476
185. Âyet: İndirilen Âyetlerin Şahidi Yaratılan Âyetler
Kur’an’da bu tür âyetler karşımıza çıktığında, bu âyetlerin görevinin şahitlik olduğunu anlıyoruz. Bu âyetler bir kere daha Atomdan güneş, yerden göklere kadar yaratılan âyetleri indirilen (Kur’an’ın) âyetlerin doğruluğuna şahit yapıyor.
Yaratılan âyetler içinde en önemli âyet olan akıl öne çıkarılıyor. “Bakmıyorlar mı, görmüyorlar mı?” diyen bütün âyetler bakıp görünce anlayan akla işaret ediyor.
Kur’an bu noktada akla çok güveniyor. Çünkü aklın çalışma yasalarını koyan da İslam dininin yasalarını koyan da Allah’tır. Bunlar arasında çelişki olamaz. O yüzden yüzlerce âyette aklı kullanmayı teşvik ediyor.
Bu teşvik sonucunda hiç kimse çıkıp da şu iki şeyi diyemiyor:
(Haşa) Allah’ın yarattıklarından daha üstününü yaratmak bizim için çok kolay. Bakın, biz de yoktan bir el yarattık, Allah’ın yarattığından daha üstün, bakın yoktan bir göz yarattık….
(Haşa) “Allah’ın gönderdiği kitabın benzerini yazmak çok kolay. Muhammed’in bilgi seviyesinden 10 insan bulduk, onlara Kur’an’ın aynısını yazın.” dedik. Onların yazdıkları Muhammed’in yazdığından daha üstün oldu.
Akıl arkasında Allah’ın olduğu işlerin faili olamayacağını anlıyor ve “Allah’tan başka ilah olamaz.” diyor.
186. Âyet: Saptıran Allah mı?
Bu konu Kur’an’ı yanlış anlamak ve anlatmak isteyenlerin en fazla öne çıkardığı konulardan biri. Bu konuda Allah’ın yasaları tercihin ardından, tercih edilen sonucu yaratma şeklinde işliyor.
Bu yasaya göre Allah (cc) insana dileme/isteme/tercih özgürlüğü veriyor. Bunun sonuçlarını yaratmayı da kendi üzerine alıyor. Yasa böyle işlediği için de tercihin sonucunu anlattığı yerde Zat’ını fail olarak öne çıkarıyor.
Bu konuya ait örnekleri Kur’an’da genelde “Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir.” şeklinde gelen âyetlerde görüyoruz.
Bu konu Kur’an’da anlaması ve anlatması en zor konular arasında yer alıyor. Biz bu konuda gerekli açıklamaları Mealimizde Fatır sûresinin girişinde “Allah, Dilediğini mi Saptırır, Dileyeni mi?” başlığı altında yaptık. Oraya ve Nisa sûresinin 74. Âyetinin mealine bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
187. Âyet: Kıyamet: Kâinatın Ölümü
Kur’an dünyanın ölümü olan kıyamet ve ecelimiz üzerinden dünyanın fani olduğu gerçeğini bize sık sık hatırlatır.
185. âyetin şu cümlesini hatırlayalım “Ve ecellerinin iyice yaklaşmış olabileceğini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?” Bu hatırlatmalarda öncelikli amaçlardan biri insana “her anın son anın olabilir, ona göre yaşa” bilincini vermektir.
Biz bu bilinç hakkında Mealimizde Kıyamet sûresinin girişinde değerlendirmeler yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
187. 188. Âyet: Peygamberler Gaybı Bilir mi?
Bu soruya şunları da ilave etmek mümkün,
İnsan kaderini bilir mi?
İnsan gaybı bilir mi?
Bu üç soru da gayb ile ilgili.
Bu konuda mevcut ezberimiz “bilmez” şeklinde. Biz yaptığımız çalışmalarda bu ezberi güncelledik.
Özellikle kader konusunda şunu dedik:
Tahminen insanın ömrünü 80, dünyanın ömrünün 8 bin yıl varsayalım. Bu varsayıma göre bir insan 40 yaşındaysa, 80 yıllık kaderinden 40 yıllık yaşadığı bölümü bilir, yaşayacağı bölümü de tahmin eder.
Aynısı dünyanın ömrü için de geçerli. Biz şu anda dünyamın 4 bin yıllık yaşanmış kaderini biliyoruz, kalan kısmını da tahmin ediyoruz.477
İnsanın gaybı bilmesi
Bu konuda da Tefsir Usulümüzde (33) Geleceği Yönetme Yasasında “Gaybı, Geleceği Allah Bilir.” Dedikten Sonra, Gelecek Hakkında Konuşulabilir mi?” sorusuna verdiğimiz cevapta ve A’râf sûresinin tefsirine başlarken Âdem-İblis Kıssası için önsöz yazdığımız bölümde “Gayb: İnsanın Bilmesi Sınırlıdır” başlığı altında açıklamalar yaptık. O bölümlere bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Peygamberlerin Gaybı Bilmesi
Kur’an Peygamberlerin de kul/beşer/insan olduğunu özellikle vurgular.478 Bu vurguyu dikkate aldığımızda, Peygamberlerin gaybı bilmesi, Allah’ın bildirdiği kadardır. 188. âyette geçen “Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, (belki) daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana (ve benim sevdiklerime) kötülük dokunmazdı.” bu ifade yaptığımız tespitin referansı oluyor.
Kur’an âyetleri ile Peygamber Efendimizin bir beşer olduğunun altının çizilmesi geçmişten ders alınmasının bir sonucudur. Genelde insanlar büyük, önemli, değerli bildikleri insanlarda olağanüstü özellikler ararlar, o özellikler olmasa bile, o kişilerin söz ve davranışlarından yola çıkarak, o kişilere üstünlük atfederler.
Bu iyi niyetli olabildiği gibi, kötü niyetli de olabilir. Kötü niyetli olan kişiler, kendilerinin üstün özelliklere sahip olduğunun zannedilmesin isterler. Bu isteğin arkasından farklı suiistimaller gelebilir.
Bunun örneklerini geçmişte ve günümüzde görmek mümkün.
İşte böyle yanlış bir yolu tıkama adına Kur’an peygamberimizin beşer yönüne vurgu yapıyor. Bu vurgunun yanında Peygamberimiz de aşağıdaki hadiste olduğu gibi bu vurguyu hem güçlendiriyor hem de örneklendiriyor.
“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi beni batıl ve aşırı sûrette methettikleri şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü.’ deyin!”479
Kıyamet ve gayb konusunda önümüze daha birçok âyet gelecek. O yüzden buradaki açıklamalarımızı 188. Âyetin son cümlesiyle özetleyelim: “Ben (de bir insanım ve) inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.” Yani bana olduğumdan daha fazla özellik atfetmeyin, benden daha fazlasını beklemeyin.
189-198 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Kıyâmeti hızlandıran en önemli etkenlerin başında insanın bozulması, inancın şirkle kirlenmesi gelir. Anne-babalar bozulunca onları örnek alan çocuklar da, nesiller de bozulur. Yaradılış hikâyenize bir de bu açıdan bakın.)
189. Sizi (başlangıçta) bir tek candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yanındahuzur bulsun diye (Havva adındaki) eşini yaratan O’dur. (Bir zaman sonra Âdem) Eşi ile birleşince, eşi hafif bir yük yüklendi (ve hamile kaldı.) Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca (doğum vakti yaklaşınca, ikisi de ellerini açıp) Rableri (olan) Allah’a: “Andolsun bize salih (bir çocuk) verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız,” diye dua ettiler.
190. Nihâyet (Allah) onlara salih bir çocuk verince (bu şekilde birbirini takip eden nesiller meydana gelir. Bazı anne-babalar) kendilerine Allah tarafından verilen çocuk hakkında (yanlış inançlara saparak) Allah’a ortak koştular. Oysa Allah onların koştuğu ortaklardan münezzehtir.
191. (Şu ortak koştuklarına bir bakın!) Kendileri yaratıldığı halde hiçbir şeyi yaratamayan (ilmi, iradesi ve kudreti olmayan) varlıkları (Allah’a) ortak mı koşuyorlar?
192. Halbuki (biraz düşünseler anlayacaklar ki) putların ne müşriklere ne de bizzat kendilerine hayrı vardır.
193. (Ey müşrikler!) Doğru yolu göstermeleri için putlara yalvarıp yakarsanız dahi onlar size asla karşılık veremezler. Dahası onlara ister yalvarıp yakarın, isterseniz yalvarmayın. Sizin için fark eden bir şey olmaz.
194. Allah’ın peşi sıra taptıklarınız sizler gibi (yaratılmış fâni) varlıklardır. Eğer (bu sözde ilahların, gerçek anlamda ilah olduğuna inanıyorsanız ve bu inançta) samimi iseniz (haydi) çağırın onları da, size cevap versinler (bakalım!)
195. (Bir düşünün bakalım) Onların yürüyecek ayakları mı var? Yahut tutacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var, ya da işitecek kulakları mı var? (Ey Resûlüm! Sen onları sorular üzerinden taptıkları putlar hakkında düşünmeye davet edince, sorulara cevap vermek yerine, öfkelenen ve “ilahlarımız aleyhinde konuşmaktan vazgeçmezsen, onların gazabına uğrarsın” diyerek seni tehdit edenlere meydan okuyarak) De ki: “Haydi, çağırın (bakalım, kör, sağır) ortaklarınızı, Sonra bütün hile ve entrikalarınızla çıkın karşıma ve göz açtırmayın bana!”
196. (Ne yaparsanız yapın, beni durduramayacaksınız!) Çünkü benim (sahibim, koruyucum) velim, (yegâne dostum) Kur’an’ı indiren Allah’tır. O salih kullarının koruyucusudur.
197. Allah’ın peşi sıra yalvardıklarınız ise size yardım etmeye güçleri yetmez. Onlar kendilerine de yardım edemezler.
198. Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını sanırsın ama aslında hiç görmezler.
ÂYETLERİN KISA AÇIKLAMALARI
Buradaki âyetler bir bütünlük arz ediyor. Konu şirk. Âyetler manevî bir hastalık olan şirkin insanlık tarihi ile yaşıt olduğunu göstermek için, bizi insanlık tarihinin başlangıcına götürüyor. Bunun üzerinde derin bir tefekkür yapmayı da bize bırakıyor.
Biz bu tefekkür örneklerini hem Farklı Bir Açıdan İslam kitabımızda hem de Tefsir Usulümüzde (10) İnkar/Küfür Yasasında geniş olarak anlattık. Onların okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Buradaki âyetleri de orada anlattıklarımızın devam olarak değerlendireceğiz.
(189, 190) ÂYETLERİN İKİ FARKLI OKUNUŞU
Buradaki âyetleri iki farklı şekilde okumak mümkün.
Birinci okuma parantez içi açıklamalardan bağımsız, lafzi anlamı dikkate alarak okuma,
İkinci okuma, Kur’an bütünlüğünü dikkate alarak parantez içi açıklamalarla birlikte okuma.
Biz şu sorunun cevabı ile devam edelim,
Âyetleri Neden Parantez İçi Açıklamalarla Birlikte Değerlendirdik?
Bunun birinci sebebi, Peygamberlik yasası; bu yasaya göre hiçbir peygamber müşrik olduğu bilindiği halde “seçelim sonra düzelir” şartıyla peygamber seçilmediği gibi, peygamber olduktan sonra da şirk koşmamıştır. Bu Kur’an ölçülerinde aksine ihtimal olmayan bir ön kabulüdür.
Bu ön kabulden yola çıktığımızda, 189. âyetteki eşleri Âdem ve Havva olarak kabul ettiğimizde âyetlerin anlamı mealde ifade ettiğimiz gibi oluyor.
Bu konuda bir gerekçemiz de şu: Kur’an’da aynı âyetler içinde, bir konudan başka bir konuya geçmeye dair çok sayıda örnek var.
Bu konuya en uygun örneklerden birini Zümer Sûresi 6. âyette görüyoruz. Âyeti bölümler halinde verelim;
Birinci Bölüm: “O, sizi (canlı varlık olarak) bir tek nefisten (candan/özden) yarattı. Sonra (da) ondan eşini var etti…” Görüldüğü gibi birinci bölüm, 189. âyete benzer bir şekilde başlıyor.
İkinci Bölüm:(Ayrıca) Sizin (etinden sütünden, derisinden faydalanmanız) için (bütün büyük ve küçükbaş hayvanları temsilen dişileriyle beraber deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlardan) sekiz cinshayvan yaratmıştır.
Üçüncü Bölüm: Bir de sizi annelerinizin rahimlerinde (iç içe) üç karanlık içerisinde (nutfe, alaka, mudga ve cenin gibi) yaratılıştan yaratılışa geçirerek (aşama aşama) yaratmaktadır.
Dördüncü bölüm:(Bütün bu nimetler ve daha fazlası şahittir ki;) SizinRabbiniz olanAllah işte budur.Mülk yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde (bu kadar kevnî âyeti gördükten sonra, hâlâ) nasıl oluyor da haktan (batıla, tevhidden şirke, hidâyetten dalalete) çevriliyorsunuz?
Bu âyette Kur’an’ın amacı tarih, biyoloji, zooloji ve tıp dersi vermek olmadığı için konuyu dördüncü bölümde görüldüğü gibi şirkin karşısında tevhid noktasına getiriyor.
189 ve 190. âyetlerde de konu şirkin karşısında tevhid. O yüzden âyetlerde geçen cümleler arasında birbirini takip şartı aramadık. 190. âyeti mealde parantez içi açıklamalarda olduğu gibi değerlendik.
Özetlersek buraya kadar olan bölümde, bizim yaptığımız ikinci okumanın gerekçesini yazdık.
Bu âyetler için lafza bağlı kalarak birinci okuma şekli de mümkün.
Onu da aşağıdaki başlık altında anlatalım.
Âyetleri Lafzî Manası ile Okusaydık Nasıl Olurdu?
Bu okumayı yapsaydık gerekçelerimiz şunlar olacaktı.
Kur’an birçok âyette insan türü için genel bir değerlendirme yaptığında onun cahil, nankör ve cimri olduğunu söylüyor.480 Bundan şunu anlıyoruz, insan vahyin terbiyesinden mahrum olduğunda veya o terbiyeyi yeterince almadığında nefsin kötülüğe açık olan tarafı onun karakteri üzerinde etkili olabiliyor.
Bu konuda var olan örnekleri temsilen Hûd sûresinin 9 ve 10. âyetlerini örnek verelim.
“Eğer insana tarafımızdan (sağlık, güzellik, zenginlik ve bereket gibi) bir rahmet tattırır, sonra (da) onu (bir vesile ile) elinden çekip geri alırsak o (bunun bir imtihan olduğunu unutup) hemen ümitsizliğe düşer (ve) nankörlük etmeye başlar.”
“Eğer kendisine dokunan bir sıkıntının ardından (başındaki belayı giderip) ona bir nimet tattıracak olsak, o zaman da (“nasıl olsa) belalardan kurtuldum” der ve (sanki bir daha hiç sıkıntıya düşmeyecekmiş gibi) hemen şımarmaya, büyüklük taslamaya başlar.”
Âyetlerde görüldüğü insanlardan bir kısmı veya bazı insanlar denilmiyor. “İnsan” denilerek genel bir ifade kullanılıyor. Biz bu âyetten bütün insanlar nankör olduğunu değil, bütün insanlarda nankör olma potansiyeli olduğunu anlıyoruz.
189 ve 190. âyetlere de bu açıdan baktığımızda âyetler bize manevî tehlikeler içinde şirkin insan için en yakın tehlike olduğunu işaret ediyor. Âyetle bu işareti verirken de her insan bu âyetlerin mesajını üzerine alsın diye belli bir isim vermiyor. İsim vermeyerek dolaylı olarak bize şu mesajı veriyor: Buradaki eşlerin yerine kendinizi koyun ve âyeti öyle okuyun.
Burada bir farkındalık meydana getirme adına konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Günümüzde En Fazla Öne Çıkan Şirk Türleri
Şirk Allah’a ortak koşmak. Bu işi yapana müşrik deniyor. Günümüzde eskiden olduğu gibi cansız putları ortak yapanlara çok rastlamıyoruz ama bilerek veya (genelde) bilmeyerek kendini ortak yapanları çok görüyoruz.
Kendini ortak yapma şöyle oluyor: İnanç olarak bütün nimetlerin Allah’tan olduğunu iman ediyor ama uygulamada sanki bir kısmı Allah’ın bir kısmı da kendininmiş gibi davranıyor.
Bu konuda en fazla öne çıkan örneklerin başında mal ve evlat geliyor. Enfal sûresinin 28. Âyeti bizim bu konudaki referansımız oluyor. “Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, (sizin için) sadece birer (emanet değil, tüm emanetler içinde sizi en çok yoracak, zorlayacak, aldanmanıza, aldatmanıza sebep olabilecek ciddi) imtihan konusudur…”
Bu gerçeği unutanlar “mal benim istediğim gibi harcarım, çocuk benim dilediğim gibi yetiştirim” dediklerinde farkında olmadan şirke doğru gidiyorlar.
Buraya kadar ilgili âyetlerin iki türlü de okunabileceğini gerekçeleri ile anlatmaya çalıştık.
Şimdi diğer âyetlerin tefsiri ile devam edelim.
(191-194) Âyet: İnsanlığın İndiği Seviye
179. âyette, dolaylı olarak Allah’ın verdiği hakikati anlama araçlarını (akıl, göz, kulak) amacı dışında kullananlar için “hayvandan daha aşağıdadır” dendi. O benzetmeden devam eder ve şöyle bir soru sorarsak,
Bir Hayvan Ne kadar Zarar Verebilir?
Gözlem yaparak tanıdığımız bildiğimiz hayvanların zarar verme sınırları önceden öngörülebilir ve buna karşı tedbir alınabilir. Yaptıkları ile bizi şaşırtan hayvan sayısı çok azdır. Çünkü köpekten ısırma, yılandan ve arıdan sokma beklenir.
Ama insan böyle değildir. İnsan manevî anlamda yukarının yukarısına çıkabilecek bir donanıma sahip olmanın yanında, bozulma/zarar verme/yanlış yapma/sapma noktasında aşağıların aşağısına inebilir.
Putlara tapmak da böyle bir şey. Eğer yeryüzünde daha önce hiç örneği görülmeseydi, bir insanın cansız bir ağaca veya taşa tapmasına, canlılardan buzağıya, ineğe, öküze, kediye, maymuna, aslana, kuşa, yılana tapmasına inanmak zor olabilirdi.
“İnsan gibi akıllı bir varlığın bunlara bir ilah gibi tapması, bunlardan birtakım şeyler beklemesi mümkün değildir.” diyenler çıkabilirdi. 192. âyetin diliyle söylersek, maalesef kendilerine ve tapanları hiçbir faydası olmayan bu varlıklardan fayda bekleme seviyesine inen insanlar olmuş.
Bu âyetler bize şunu diyor: İnsan tevhid çizgisinden ayrılır, şirk batağına saplanırsa, aklın almayacağı sapkınları yapabilir.
(195-198) Bu Âyetleri Okuyunca Biri Derse “Senin İnandığın İlahın da Yürüyecek Ayakları, Tutacak Elleri… Yok. Cevap… ?
Biz tefsir yazarken sahadayız. Bu şu demek, bu tefsir çalışmasının önsöz ve giriş bölümünde de ifade ettiğimiz gibi biz bu tefsiri halkın içinden, onları temsil eden bir grubun sorularını dikkate alarak yazıyoruz. Bu âyetlerle ilgili başlıktaki soru geldi.
Baştan demiştik, İslam dini Allah’ın dinidir, bu dinde her sorunun ve konunun makul bir izahı var, o yüzden bize istediğinizi sorabilirsiniz.
Kapıyı bu kadar açınca, bu ve benzeri soruların gelmesini yadırgamadığımız gibi teşvik de ediyoruz.
Sorunun tam hali şöyle: Kur’an müşriklere diyor ki; Sizin taptığınız ilahlar cansız varlıklar. Onların elleri, ayakları, gözleri kulakları yok ve bu yüzden çağırınca da gelemiyorlar. (buradan sonra soruyu soran da biz de (böyle bir şeyi Allah için konuşmak doğru değil ama anlamında) haşa ifadesini koyuyoruz) Allah’ın yürüyecek ayağı, tutacak eli, görecek gözü var mı? Allah çağrınca geliyor mu?
Soruyu Netleştirdikten Sonra Cevabın Gelelim
Sorunun Cevabı
Eğer biz Müslümanlar da canlı-cansız putlara tapanlar gibi görünen bir varlığa ilah desek ve ona kulluk etseydik, -haklı olarak- onun varlığını ispatta 195. âyette sorulan soruların muhatabı olacaktık.
Ama biz Müslümanlar baştan o tür varlıkların, yani yaratılan varlıkların hiçbirini ilah olarak kabul etmiyor, “yaratılandan yaratıcı olmaz” diyoruz.
Bunu dedikten sonra da gayba iman ettiğimizi, yani gözümüzle göremediğimiz, yaratılan hiçbir varlığa benzemeyen bir ilaha kulluk ettiğimizi ilan ediyoruz. Bu ilanı yaptıktan sonra da görmeden iman edilen bir ilahın varlığı nasıl ispat edilirse, onu makul bir şekilde izah ediyoruz.
Bu açıklamadan sonra sorunun doğrudan cevabına gelirsek, Kabul edilen ilahlar farklı olunca, onların varlıklarını ispat yöntemleri de farklı oluyor.
Eğer biz de görünen bir ilaha iman etseydik, “göster” denildiğinde göstermemiz, “çağır gelsin” denildiğinde çağırmamız lazımdı.
Bu durumda bizim iman ettiğimiz Allah, görünen ilahların hiçbirine benzemediği için, onun varlığını ispat için 195. âyetteki soruların yerine başka sorular sormak lazım.
Görünmeyen bir varlığın varlığı kabul edilebilir mi?
Allah’ı neden göremiyoruz?
Görünmeyen Allah kendisi görünmediği halde, görünen her şeyi nasıl yaratıyor?
Görünmediği halde nasıl insana şahdamarından daha yakın olabiliyor?
Bu sorularının tamamının cevabını verdik. O yüzden burada tekrar etmiyor, dipnotta yerlerine işaret etmekle yetiniyoruz.481
199-203 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
199. (Ey Resûlüm! Putlara tapan bu müşrikler bir gün iman ederlerse,) Sen af yolunu tut (onlara merhamet eyle, doğruyu bulmaları, gerçekleri görmeleri için, sevgi, ilgi, bilgi ve ikna dilleri ile) daima iyiliği tavsiye et (ve öğüt almayan, bu işe engel olmak isteyen) cahillerden (de) yüz çevir.
200. (Fakat nihâyetinde sen de bir insansın.) Eğer, şeytandan sana (seni müşriklere karşı kışkırtan, öfke ve intikam duygularını kabartan) bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O(her şeyi işiten)Semî’(her şeyi bilen)Alîm’dir.
201. (Seni örnek alarak) Allah’a itaatsizlikten sakınanlar, kendilerine (sana gelen gibi) şeytandan bir vesvese geldiğinde (affetmeyi ve iyilik yapmayı tavsiye eden âyetleri) hatırlarlar ve işte o an (duygularının esiri olmaktan kurtulur ve gerçeği) görürler.
202. (Şeytan’ın insan görünümlü) Yandaşlarınagelince, şeytanlar onları (önce yemler, sonra gemler sonra da) azgınlığa sürüklerler. (Bir kere avuçlarına aldılar mı, bir daha onların) yakalarını bırakmazlar.
203. (Ey Resûlüm!) O müşrikler istedikleri zaman yeni bir âyet getirmediğinde (alay ederek “Madem Rabbin göndermiyor) Bari (daha önce yaptığın gibi) sen uydursaydın” derler. (Onlara) De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur’an) Rabbinizden gelen (ve gönül gözünü açan, maddenin arkasındaki manayı görme ufku kazandıran) basîretlerdir (ve ayrıca) inanan bir toplum için hidâyet ve rahmettir.
(199) HEDEFE GİDERKEN ÇOK ÖNEMLİ BİR ADIM
Daha önceki âyetlerin tefsirinde yer yer Mekke stratejisinde bahsetmiştik.482 Burada da o stratejiye ilaveten yeni bir adım görüyoruz.
Bu adımda âyet Peygamberimizin şahsında hem Mekke’nin ilk Müslümanlarına hem de kıyamete kadar gelecek Müslümanlara dolaylı olarak çok önemli bir tavsiyede bulunuyor.
Tavsiye şöyle: Evet, Mekke’de şartlar çok ağır. Her geçen gün de ağırlaşıyor. Müşriklerin yaptıklarına katlanmak gerçekten çok zor ama sizin öncelikli hedeflerinizden biri de insanların hidâyetine vesile olmak.
Bu hedefe giderken, Mekkeli müşriklerin yaptıklarına karşılık kin ve nefret biriktirmek, “ilk fırsatta bunun intikamını alırız” demek, doğru bir yöntem değil. Siz Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın ve af yolunu tercih edin. Kötünün kötülük yapması sizi de onlara benzetmesin, siz size yakışanı yapın ve iyiliği tavsiye edin.
Bu tavsiyeleri yaparken yönteminizi eleştiren, bu yönteme rağmen kötü olmakta ve kötü kalmakta ısrar eden cahilleri de Allah’a havale edin.”
Özetlersek 199. âyet “Hedefe giden yolda dostları çoğaltan, uzaktakileri yaklaştıran, düşmanları azaltan bir yöntem izleyin.” diyor.
(200-202) VESVESE KARŞISINDA DURUŞUMUZ
Buradaki âyetlerin tefsirine geçmeden önce vesvese konusunda daha önce yazdıklarımıza bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.483
Vesveseye genel bir bakış yaparsak, onu insanın içinden gelen olumsuz yöndeki istekler olarak tanımlayabiliriz. Bu isteklere psikolojide tetikleyici dürtüler (triggering impulses) deniyor ve bu durumun tedavisi için birtakım yöntemler kullanılıyor. Bu yöntemlerden bir tanesi “Mekansal ayrışma (spatial separation)” yöntemi. Bu yöntemde kişinin olumsuz yöndeki isteklerini hatırlatan mekanlardan/ortamlardan uzak durması hedefleniyor.
Biz (genelde içki, sigara ve uyuşturucu bağımlıları için uygulanan) bu yönteme şu yöntemi de ilave ediyoruz:
Olumlu şeyleri hatırlama ve hatırlatma yöntemi.484 Bu yöntemi açalım.
200. âyet vesvese geldiğinde “Allah’a sığın” diyor.485
Bu sığınma iki türlü oluyor.
Birincisi Bilgi Üzerinden Sığınma: Buna iç dinamikleri kullanarak sığınma diyoruz. Bu sığınmada kişi hem hayat tecrübesi hem de okuyup öğrendikleri ile şeytanın dindar insanlarla hangi yöntemler üzerinden uğraştığını baştan bildiği için tabir caizse şeytandan gelebilecek bütün vesveselere karşı savunma ve caydırma silahlarını önceden hazırlıyor. Şeytandan vesvese geldiğinde, manevî savunma sistemi ile onu hemen etkisiz hale getiriyor.
İkincisi Fiziki Ortam Üzerinden Sığınma: Bu sığınma genelde iç dinamikleri güçlü olmayan insanların kullandıkları bir yöntem oluyor. Bu yöntemde kişi fiziki olarak kendisine sürekli Allah’ı hatırlatan şeylerin bulunduğu bir ortam içinde oluyor. Mesela duvarlara dini içerikli tablolar asıyor. Bilgisayar veya telefonla meşgulse masasında veya çantasında Kur’an veya dini içerikli kitaplar bulunduruyor. Orada bulunan bu fiziki şeyler insana manevî değerleri hatırlatma işini yapıyor. Bunlar hatırlatan şeyler olduğunda kişiye gelecek vesvesenin etkisi azalıyor.
Her insan kendini tanır. Eğer bilgi üzerinden sığınma noktasında zayıf kalıyorsa, fiziki hatırlatma araçlarından destek alabilir.
Özetlersek, vesveseye dert dersek, bu dert dermanı olan bir derttir. Bilinçli müminler bilir ki; vesvese imtihan dünyasında insanın manevî terakkisi için vardır. Onun mahiyetini bilenler, onu manevî savunma sistemleri ile etkisiz hale getirir ve tekamül yolculuğunda onu basamak olarak kullanırlar. Bilmeyenler ise, etkisinde kalmanın olumsuz sonuçlarını yaşarlar.
(203) Vesveseye Maruz Kalanlar Ne Yapar?
Bu âyet başlıktaki sorunun cevabını uygulama içinde veriyor.
Bu âyetlerin indiği ortamda şeytan müşriklere ücretsiz danışmanlık hizmeti veriyordu. Mekkeli müşrikler şeytandan gelen her vesvesenin üzerine atlıyor, o vesveseleri bir cephane gibi düşman gördükleri Hz. Muhammed’e karşı kullanıyorlardı. 203. âyette bunun bir örneğini görüyoruz. Müşrikler hiç farkında olmadan şeytanın emellerine alet olan birer insi şeytana dönüşüyorlar.486
Burada bir empati yapalım,
“Sen uydursaydın” demek, içinde birçok hakaretin olduğu bir ifade. Demek istiyorlar ki, (Haşa) sen bir yalancısın, sahtekarsın. Peygamber olmadığın halde, öyle davranarak bizi kandırmaya çalışıyorsun.
Burada durup şunu düşünmemiz gerekiyor: Hayatında hiç yalan söylemeyen bir insanın, bu tür iftiralara maruz kalması ona ne kadar ağır gelmiştir.
Basiretler Ne Demek?
Âyetin sonunda Kur’an âyetleri için “Bu (Kur’an) Rabbinizden gelen (ve gönül gözünü açan, maddenin arkasındaki manayı görme ufku kazandıran) basîretlerdir” ifadesi yer alıyor.
Bu ifade çok önemli. Biz basiret konusunda Kaf sûresinin 8. âyetinin tefsirinde gerekli açıklamaları yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
204-206 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
204. (Madem öyledir) Kur’an okunduğu zaman dikkatle dinleyin; sukunetle ona kulak verin ki, (Kur’an’ı dinleme, anlama, yaşama ve yaşadığınız güzellikleri hayata taşıma konusunda gösterdiğiniz gayretlerden dolayı) size merhamet edilsin.
205. (Ey Kur’an talebesi!) İçten bir yakarış ve ürpertiyle, sessiz ve derinden her daim Rabbini an ve sakın (anmayan veya sadece andığı zaman “an”lık hatırlayan sonra da unutan) gafillerden olma!
206. Kuşkusuz Rabbine yakın olanlar (ve yakın olmak isteyenler) büyüklük taslayıp O’na kulluk etmekten asla yüz çevirmezler. (Aksine O’nun katında büyümenin yolunun küçülmekten; tevazudan geçtiğini bilirler. Gece-gündüz) O’nu tesbih eder ve (kibrin belini kırarak) yalnız (ve yalnız) O’na secde ederler.
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
Bu üç âyet, sûrenin sonunda dünyada kıyamete kadar gelecek insanlara hitap eden bir konferansın sonuç bildirgelerinden biri gibi duruyor. Bu bildirge üzerinden şu mesaj veriliyor: Kur’an’ı dinleyin, zikir ve dua ile Allah’a yönelin ve mütevazi bir mümin olmayı hedefleyin.
Bu mesajı aşağıdaki başlıklar altında açalım.
204. Âyet: Anlama Sonucu Veren Dinleme
Kur’an’ın ilk muhatapları Arapça bilen bir toplum olduğu için, Kur’an onlara “dinleyin” derken, ayrıca “anlayın” demedi. Çünkü bakmaktan, tatmaktan, koklamaktan ve dokunmaktan amaç anlamak olduğu gibi dinlemekten amaç da anlamak içindir.
Anlama işinde aktif olan akıldır. Göz, kulak gibi duygu organlarının görevi aklın anlama işinde aracı olmaktır.
Burada akla gelebilecek birkaç soruyla devam edelim,
Kur’an Neden “Okuyun” Demedi de “Dinleyin” Dedi?
Bu tür sorular cevabına Allahü a’lem diyerek başlayacağımız sorular.
“Okuyun” emri yok değil. Daha önce Alak sûresinin birinci âyetinde verilen “oku” emrini Kur’an’ın her türlü okunmasını içine alan bir emir olarak düşünebiliriz. Burada “dinleyin” emrinin ayrıca verilmesini de Allahü a’lem şöyle açıklayabiliriz.
O günün Mekke’sinde okuma yazma bilenlerin sayısı en yüksek rakamlarda 40 sayısını geçmiyordu. Bu nedenle okuyan az, dinleyen çok olduğu bir toplumda dinleme emri öne çıkmış olabilir.
Kur’an’ı Dinlemenin Hükmü Nedir?
Fıkıh kitaplarında “Kur’an okumak sünnet, dinlemek farz” şeklinde geçen bütün hükümlerin ilk dayanağı olan âyet bu âyettir. Bu âyetten yola çıkarak İslam âlimleri Kur’an okunduğunda dinlemenin farz olduğu sonucuna varmışlar. Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde Kur’an’ı her türlü ortamda birçok farklı hafızdan dinleme imkanı var. Bu imkan nedeniyle “Dinlemenin hükmü nedir?” sorusunun yanında şu sorular da gelmiş:
Anlamadan dinlesek olur mu?
Başka bir işle meşgulken arkada bir fon müziği gibi dinlesek olur mu?
Bu sorulara sert ve yumuşak cevap verenler olmuş.
Sert cevap verenler Kur’an’da konuşan Allah’tır. Allah konuşurken, susmak gerekir” demişler.
Yumuşak cevap verenler, “Dinleyen insanların dinle, imanla, Kur’an’la bağı kopmasın, hiç anlamasa bile Allah’ı hatırlatan bir şey olarak dinler ve bu dinlemenin sonucunda Allah’ın razı olmadığı şeylerden uzak durur. O yüzden dinlenebilir.” demişler.
Bu cevapların her ikisine de katılıyoruz. Birinci cevapta ideal seslendiriliyor, ikinci cevapta kişinin manevî durumu dikkate alınarak cevap veriliyor.
Fakat, aşağıdaki soru ile bir noktaya işaret etmek istiyoruz.
Kur’an’ı Anlamak Farz mı?
Bu sorunun çok sık sorulan bir soru olmadığını biliyoruz. Ayrıca dinde bir şeye farz deme yetkisinin de kime ait olduğunu biliyoruz.
Bu bilgiler dikkate alarak cevabımız şu: Evet farzdır. Bu konuda referansımız olan âyetleri dipnotta verdik.487
Bu farz farkında olarak veya (büyük ölçüde) olmayarak genelde bütün Müslümanlar tarafından yerine getirilir.
Bir Müslüman imanın altı, İslam’ın beş şartına iman ettiği zaman zaten Kur’an’ı okuduğunda anlayacağı şeylere iman etmiş oluyor. Yani Kur’an’ı anlama farzını en temel konular üzerinden yerine getirmiş oluyor.
Ama başlıktaki sorudan öncelikli kastedilen bu değil. Kastedilen anlamadan yüzünden okuyanların, anlayarak mealinden okumaları.
Biz bu konuda, bütün Müslümanların teşvik edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Hatta biz bu konuda teşvikle kalmadık, mevcut meal ve tefsirleri okumanın zorluğunu dikkate alarak, kolay anlaşabilecek bir meal ve tefsir de hazırladık.
Özetlersek, Kur’an’ı anlama farzı (bilmeyerek de olsa) en temel konularda yerine getiriliyor. Ama bununla yetinmemek lazım. Yüzünden okuyanları, özünden anlayarak okumaya teşvik etmekte büyük fayda var.
(205) Zikirde Hedefin İhsan Şuuru Olsun
Halk arasında zikir denildiğinde daha çok manası bilinmeyen kelimelerin sevap kazandıracağı umularak belli sayıda tekrarı anlaşılır. Zikri alttan üste doğru seviyeleri olan bir kavram olarak değerlendirirsek, halk arasındaki anlaşılan şekli için zikrin ilk seviyesi diyebiliriz. Üst seviyelere çıkmak isteyenler şunu deriz:
Allah’ı hatırlatan her şey zikirdir.
Bu zikirler içinde en faziletlisi de anlayarak anmak/hatırlamaktır.
Bu zikirler içinde de en faziletlisi bakanlara Allah’ı hatırlatan bir mümin olmayı hedeflemedir.488
Bu hedefe ulaşanların sıfatı muhsindir. Yani ihsan şuuruna sahip olan ve bu şuurun gereği olarak her yaptığını Allah’ın duyduğunu, gördüğünü bilerek O’nun huzurunda olma şuuruyla yapan kişi.
Özetlersek 205. âyette geçen “Rabbini an ve sakın” cümlesini şöyle anlayabiliriz: “Rabbini anma işini ihsan şuuruna sahip olan biri olarak yapmayı hedefle, o hedefe giderken de seni Rabbini anmaktan uzaklaştıracak her şeyden de sakınmak için elinden geleni yapmaya gayret eyle.”
(206) Kur’an Okurken Alıngan Olmalı mı?
Bu başlığı Mealimizde Beyyine sûresinin girişinde kullanmıştık. A’râf sûresinin son âyeti için de kullanıyoruz.
Gerekçemiz şu: Bu âyette “büyüklük taslayıp yüz çevirmeyenlerin” melekler olduğu söyleniyor. Olabilir mi? Olabilir. Ama biraz alıngan olursak, bu âyette yazanları üzerimize alabiliriz.
Biz insanız. Melek olamayız. Ama teslimiyet noktasında melekleri kendimize örnek alabilir, Allah’ın emirleri karşısında melekler gibi itaat edebilmeyi, ona kulluk ederken, “Dünyada en sevdiğim işi yapıyor gibi, aşkla, şevkle, bıkmadan, usanmadan yapmayı bana da nasip eyle.” diyebiliriz.
Bu dua boyumuzu aşsa da hedefimiz olur. Bu hedefe yakın bir yerlere gelebilirsek, biz de Allah’a yakın olan kullardan olma şerefine nail olabiliriz.
İşte bu niyetle ve bu dilekle âyete bu şekilde bir mana verdik.
Sûre Zirvede, Secde ile Bitiyor
Her ne kadar secde yerle bir (aynı seviyede) olmaksa da ibadet açısından bakarsak kulluğun zirvesi. Burada secdenin tesbihin ardından gelmesi şu mesajı veriyor: Varlık gayesine uygun hareket etmek yani tesbih sizi kulluğun zirvesine taşır. Bu zirveye çıkmanın alameti tevazudur.
Çünkü hakka karşı secdenin, halka yansıması tavazu üzerinden olur. Bir insanın Allah’ın büyüklüğünü bilmesinin en büyük alameti tevazudur.
Özetlersek sûrenin sonundaki tesbih ve secde bize şunu diyor: Bu dünyada varlık gayesine uygun yaşamak, kulluğun zirvesine çıkmak ve bir ömür orada kalmak istiyorsanız, tevazu en baskın özelliğiniz olsun.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 5. Yılda Mekke’deyiz. Sûrenin ana konusu Mekke müşrikleri üzerinden insanların cinler hakkındaki yanlış kabullerini düzeltmek. Gaybın haberlerini cinlerden aldığını söyleyen sihirbazlar ve kâhinler vardı. Onlarda tanrısal güç olduğunu vehmedip onlara tapanlar vardı. Onların insanları çarpacağı korkusunu yayanlar vardı. İşte böyle bir ortamda Kur’an görünmez varlıklarla ilgili asli gerçekleri veriyor. Onların mahluk olduğunu, ilah olamayacağını, insanlar gibi hidâyete muhtaç varlıklar olduğunu bu âyetler üzerinden duyuruyor.
BANA NE DİYOR? Günümüzde gaybî varlıklar hakkında yalan yanlış bilgiler ve bu bilgilerden etkilenen zayıf ruhlu insanlar var. Kur’an ve sünnet üzerinden onların cin, melek, şeytan tasavvurlarını yeniden inşâ etmek de vazifeleriniz arasında.
Not: Sûrenin, Risâletin 10. yılında Peygamber Efendimizin Taif dönüşü sırasında indiğine dair rivâyetleri de dikkate alıp, sûreyi o bağlamda da okuyabiliriz.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İslam’ı Anlatmada Cinleri Kullanmak Sünnet mi?
Cin kelimesi görünmeyen varlık anlamına gelir. Doğasındaki kapalılık gereği Müslümanlar arasında en fazla merak edilen şeylerden biri olmuştur. Cinler hakkında ne anlatılırsa anlatılsın, ne kadar anlatılırsa anlatılsın, ölçü onların da bizim de Peygamberi olan Hz. Muhammed’dir (sav). Peygamber Efendimiz 23 yıllık peygamberlik hayatında Asr-ı Saadeti inşâ ederken, cinleri kullanmamıştır. Onu en doğru şekilde anlayan Sahabilerden hiçbirisi İslam’a hizmet etmek için, cinlerden medet ummamıştır.
Hz. Süleyman (as) üzerinden onlardan istifade etmenin kapısı açık bırakılmıştır. Ama o istifadenin onlara inşaat ve dalgıçlık yaptırma gibi alanlarda olduğunu görüyoruz. Evet, o alanları daha da genişletip daha başka alanlarda cinler kullanılabilir. Ama o noktada da şunu unutmamak lazım, cinleri kullanmadan da alınacak mesafeler var. Günümüzde adına gelişmiş dediğimiz ülkeler, maddî kalkınmada bugün geldikleri noktaya cinleri kullanarak gelmemişlerdir.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, Sahabiler tarafından uyulan bir sünnet olarak irşat ve tebliğde, günlük hayatın akışında, cinleri kullanmak şeklinde bir sünnete rastlamıyoruz. Ama Kur’an’da Hz. Süleyman’ın (as) yukarıda belirtilen sınırlar içinde onlardan yararlandığını görüyoruz.
BANA NE DİYOR? Milyarlarca insanın hidâyet beklediği bir dünyada, Müslümanların önceliği cinlerle uğraşmak, onlardan medet ummak olmamalı.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Konuya yukarıda temas ettik.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
20. âyet: Baskılar sizi yıldırmasın
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-15 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Resûlüm!) De ki: “Bana vahiy yolu ile bildirildi ki, cinlerdenbir grup (Kur’an okurken) beni dinlemiş ve (arkadaşlarına) şöyle demiş: (“Arkadaşlar) Biz (bu gece) harikulâde bir Kur’an” dinledik.
2. (“Dinlediğimiz âyetler bizi her hususta) Doğru yola ilettiği için ona iman ettik. (O halde söz veriyoruz) Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.”
3. (“Dinlediğimiz Kur’an’dan öğrendiğimize göre) Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.”
4. “Meğer içimizdeki (bilgili görünen) bazı akılsızlar (yıllarca bizi kandırmışlar ve) Allah hakkında doğruluktan uzak (gerçek dışı) sözler söylemişler.”
5. Doğrusu biz (de çok safmışız) gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık. (Şimdi anlıyoruz ki; çok fena yanılmışız.)
6. Şu da bir gerçek ki, insanlardan bazı kimseler (Mekke müşriklerinin yaptığı gibi, hastalandıklarında, gelecekle alakalı bilmek istedikleri konularda cinlere başvururlardı, tenha yerlere gittiklerinde de kendilerine yardım edeceklerini umdukları) cinlerden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki (bu sığınmalarla, onları yüceltir ve böylece) onların (kibir, şımarıklık ve) taşkınlıklarını artırırlardı.
7. O insanlar da,sizin sandığınız gibi, Allah’ın (insan ve cinlerin hayatına hiçbir zaman müdahale etmeyeceğine, dolayısıyla) hiç kimseyi (peygamber olarak) göndermeyeceğini (ve öldükten sonra hiç kimseyi diriltmeyeceğini) sanıyorlardı. (Kur’an’ı dinledikten sonra biz bu iddiaların tamamen yanlış olduğunu anladık.)
8. Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık (daha önceki gibi oraya ulaşmak istedik) fakat onu güçlü bekçilerle, ateş toplarıyla doldurulmuş (korunmuş) bulduk. (İşte, bunu görünce yeryüzünde tarihin akışını değiştirecek bir olayın gerçekleştiğini anladık.)
9. “Hâlbuki (daha önce) biz, göğün bazı yerlerinde (gayba ait gizli haberleri)dinlemek (ve oradan aldığımız bilgileri yerdeki kâhinlerle, falcılarla, sihirbazlarla paylaşmak) için (uygun yerlere) otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen (ateş topuna benzer) yakıcı bir ışık bulur.”
10. (Doğrusu) Bilmiyoruz, (bu yeni uygulamayla) yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri (onlara doğru yolu gösteren bir peygamber göndermekle)onlar için bir hayır mı diledi?
11. (Anladığımız kadarıyla ikinci ihtimal daha yakın görünüyor. Çünkü biz cinler hepimiz aynı değiliz.) “Doğrusu içimizde (bu hakikatleri duyup da bizim gibi iman edip) salih olanlar da var, olmayanlar da (var.) Ayrı ayrı yollar tutmuşuz (gidiyoruz.” Bu da gösteriyor ki, vahyin yol göstericiliğine şiddetle ihtiyacımız var.)
12. (Hem zaten Kur’an’ı dinleyince de) Anladık ki, biz yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız, başka yere kaçmakla da (O’nun) elinden asla kurtulamayız.
13. “Gerçekten biz (Kur’an gibi bir) hidâyet rehberini (Allah’ın peygamberinden) işitince (tüm kalbimizle hemen) onainandık. Kim Rabbine (ve özellikle de O’nun adaletine) inanırsa, artık ne hakkının eksik verilmesinden, ne de haksızlığa uğramaktan korkar.”
14. “Kuşkusuz içimizde (insanlar arasında olduğu gibi) Müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. (Fakat şunu iyi bilin ki) Kim (teslimiyet dini olan İslam’a girer) Müslüman olursa, işte onlar doğru yolu arayıp bulmuş olanlardır.”
15. (Teslimiyeti hayat tarzı yapmakta zorlanıp da) Hak yoldan sapanlara gelince, onlar (ancak) cehenneme odun olurlar.
ÖN BİLGİ: Kısa Bir Hatırlatma
Bu sûrede 1-15 arası âyetler cinlerden bahsediyor. Biz âyetlerin tefsirine geçmeden önce bu konu hakkında çok kısa bir hatırlatma yapmak istiyoruz.
Biz Tefsir Usulümüzde (30) Cin Yasasında ve A’râf Sûresinin başında “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” yazdığımız bölümün içinde cinler hakkında geniş, önemli ve mevcut ezberlerimizi güncelleyen açıklamalar yaptık. Onların okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
(1-15) ÂYETLERİN TEFSİRİ
Bu âyetlerin tefsirine başlarken bilinmesinde fayda olan birkaç noktaya temas edeceğiz.
Birinci Nokta: Cin Konusu Gayba Ait Bir Konudur
Biz müminler gayba iman ederiz. Bizim için Allah, ahiret, melek konusu nasıl gaybi bir konu ise cin konusu da öyle gaybi bir konudur.
Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında anlattığımız gibi Kur’an’ın gaybi konuları anlatmada izlediği bir yöntem var; Kur’an gaybi konuları biz insanların idrak seviyemizi dikkate alarak bizim dünyamızda, bizim ihtiyaçlarımıza bakan yönüyle anlatır. Cin konusundaki anlatım da böyledir. Cinler âlemine bütün dersek, Kur’an o âlemden çok ufak bir parçayı bize anlatır.
Bunun sebebini aşağıda anlatalım.
İkinci Nokta: Cin Konusu Kur’an İçin Tali Bir Konudur
Kur’an’ın öncelikli muhatabı insanlardır. O yüzden Kur’an, cinler âleminden bahsederken ana konu ve tali konu ayrımı yapar.
İblis/Şeytan cin olduğu ve şeytan insanın en büyük düşmanı olduğu için Kur’an’ın cinler âlemindeki ana konusu şeytandır. Onun hakkında bize oldukça detaylı bilgiler verir. Onun dışında kalan cinler Kur’an’a göre tali konudur.
Bunu nereden anlıyoruz?
Bu konuda bir rakam verelim. Kur’an’da türevleriyle beraber cnn kökünden gelen kelime sayısı 201’dir. Bu kelimeler içinde cennet ve mecnun gibi kelimeler büyük yer tutarken, cinler âlemindeki cinlerle ilgili kelime sayısı 22 civarındadır.
Kur’an cin konusuna az yer vermekle bize dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Sizin dünyanızla onların dünyası, sizin imtihanınızla onların imtihanı ayrı. O yüzden ihtiyacınız kadar bilgi veriyorum.”
Bu bilgi görünüşte az ama onların dünyası hakkında bir fikir sahibi olmamız için yeterli. Çünkü onların âlemi bizim âlemimizin ikizi gibidir. Bir imtihan dekorunda olması gereken ne varsa, benzeri onların dünyasında da vardır.
Biz iki âlemin ikiz olması konusunu A’râf sûresinin başında “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” başlığı altında geniş olarak açıkladık.
Üçüncü Nokta: Cin Sûresinin Özelliği
Kur’an’da cin konusundaki âyetleri soyut ve somut âyetler olarak ikiye ayırırsak, Cin sûresinin 1-15 âyetleri ile Ahkaf sûresinin 29-32 âyetleri bu konuda en somut bilgileri bize veren âyetlerdir. Bu sûrede Kur’an vahyi bize pencere yapar ve onların dünyasından bazı bölümleri onların dilinden bize anlatır.
Bu anlatımda öncelikli amaç,
Cinler âleminin varlığından bizi doğru bilgilerle haberdar etmek,
Bazı insanlarda bu konudaki batıl inançları, yanlış bilgileri düzeltmek,
Bu bilgilerden kaynaklanan endişe ve korkuları gidermek.
Kur’an’ın öncelikli amacını bu şekilde tespit ettiğimiz için, Cin sûresinin 1-15 arası âyetlerini bu amaca uygun olarak açıklamaya çalışacağız.
1. Âyet: “Bizim de Vahyin Yol Göstericiliğine İhtiyacımız Var”
Müşriklerin bazıları cinleri insan üstün varlıklar olarak değerlendiriyor, onlardan korkuyor, onlara tapıyor, onların şerrinden korunmak için batıl yollara sapıyorlardı.
Bu âyette dolaylı olarak ilk muhataplar üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: Cinler de sizin gibi Allah’ın kullarıdır. Onların da sizin gibi vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır. Kur’an’ın kıymetini bilmeleri, bu ihtiyacın farkında olduklarını gösterir.
ARA BİLGİ: Teknik Detay
Bu âyete, medyada bir haberi verme kriteri olan 5N1K (ne, kim, nerede, ne zaman, nasıl) soruları üzerinden bakarsak.
Bu olayda ne olduğunu biliyoruz.
Olayın taraflarının kimlik değil sıfatlar üzerinden kim olduğunu biliyoruz.
Nasıl olduğu konusunda az-çok tahminimiz var.
Ama olaya Kur’an âyetlerinden baktığımda nerede ve ne zaman olduğunu bilmiyoruz.
Kur’an bazı âyetlerde yaptığı gibi bu âyette de isteseydi bu konu hakkında 5N1K’daki bütün sorulara cevap verebildi.
Vermemesi üzerinden bize şu mesajı veriyor: “Bu olaya zaman mekan açısından bakmayın. Benim öne çıkardığım noktalar üzerinden bakın. Benim öne çıkardığım nokta: Cinler olağanüstü korkulacak varlıklar değildir. Onların da insanlar gibi vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır.”
Bu âyette bu mesajı öne çıkarmadan yapılacak bütün değerlendirmeler, okuyucu teknik detaylar içinde boğabilir.
O yüzden biz bütün sûrelerde olduğu gibi bu sûrenin tefsirinde de “Bana Ne Diyor?” sorusuna cevap verecek şekilde mesajı öne çıkardık. Teknik detayları da ilgili kaynaklara bıraktık.489
2. 3. Âyet: Onlar da Hidâyete Muhtaç
A’râf sûresinin tefsirine başlarken “Âdem-İblis Kıssası İçin Önsöz” başlığı altında cinler âlemi için imtihan noktasında “İnsanlar âleminin ikizidir.” demiştik. Bu tespitimizin referansı bu ve benzeri âyetler.
Bu âyet üzerinden verilen mesajlardan biri de şu: Siz insanların dünyasında ne kadar manevî sapma örneği varsa, onların benzerini cinler âleminde “Allah’ın eşi ve oğlu var.” diyen müşrik cinler hakkında da düşünebilirsiniz. Bu tefekkürü yaptığınızda, onların da bir sürü eğri büğrü yol içinde, hidâyete muhtaç olduklarını anlayacaksınız.
4. 5. Âyet: “Allah ile Aldatmak” Cinler Âleminde de Görülüyor
Bu âyet cinler hakkında aklımıza gelebilecek şu sorulara cevap veriyor:
Cinler arasında da aldanan ve aldatanlar var mı?
Cinler arasında da (dürüstlük ve iyi niyet anlamında) saflar var mı?
Âyet bize diyor ki: Ey insanlar! Sizler de görülen Allah (din ve kutsallar) ile aldatmanın hemen her türü cinler âleminde de vardır. Yine sizler de olduğu gibi onların içinde de temiz, saf ve kolay kandırılan cinler vardır.
Burada dolaylı bir mesaj daha var. Kanan, kandırılan insanları gözünüzde büyütmeyin, onlara ilahlık payesi vermeyin.
6. Âyet: Cin Konusunda Öne Çıkan Âyet
Bu sûrede cin konusundaki 15 âyetin vermek istediği en önemli mesajlardan biri bu âyette öne çıkıyor. Âyetin indiği zaman diliminde özellikle gece vakti tenha yerlerden geçerken adeta bir mafya lideri gibi o bölgeye hakim olduğuna inanılan bir büyük cine sığınma adeti vardı.
6. âyet bu adete dikkat çekiyor. Önceki âyetlerle birlikte değerlendirirsek bu âyetin üzerinden verilen mesajlardan biri şu oluyor: “Ey insanlar! Sizin sığındığınız varlıklar da sizin gibi Allah’ın yarattığı, doğruyu bulmada vahyin rehberliğine muhtaç varlıklar. Onlara sığınmanızın size hiçbir faydası yok. Yapmanız gereken, sebepler planında alabileceğiniz tüm tedbirleri alarak Allah’a sığınmak olmalı.”
7. Âyet: “Sizde Olanların Bizde de Benzerleri Var”
Buradaki 15 âyetin bir görevi de bazı insanlar tarafından çokça merak edilen cinler âlemi hakkında bilgi vermek.
Verilen bilgi şu: Ey İnsanlar! Sizin içinizde olduğu gibi biz cinlerin içinde de yaratılışı tesadüflere bağlayan, gönderilen peygamberlere inanmayan, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenler var. Bu yönüyle sizde olan birçok inkar türünün bizde de olduğunu düşünebilirsiniz.
8. 9. Âyet: Vahyin Korunmuşluğu
Bu âyetlerden şunu anlıyoruz: Hem insanlar hem de cinler âleminde, gaipten haber getirdiğini söyleyen ve insanları buna inandıran falcılar, kahinler, medyumlar, astrologlar, müneccimler ve sihirbazlar vardı.
Allah’tan gelen vahyi bir kaynaktan çıkan saf, temiz ve doğal bir suya benzetirsek, Kur’an bu ve benzeri âyetleriyle şu mesajı veriyor: Cebrail vasıtasıyla Allah’tan gelen ve Hz. Muhammed tarafından sizlere tebliğ edilen bu âyetlere hiç kimse hiçbir şekilde müdahale edememiştir. Allah’tan nasıl gönderildiyse, size de aynen öyle gelmiştir.
Âyette yapılan benzetmeler sembolik anlatımın bir sonucu. Daha önce ifade ettiğimiz gibi Kur’an gayb âlemine ait konuları, bizim idrak seviyemizi dikkate alarak bizim anlayabileceğimiz örnekler üzerinden anlatıyor.
Bekçi, ateş topu ve yakıcı ışıkları bu bağlamda mecazi ifadeler olarak düşünebiliriz.
10-15. Âyet: “Olağanüstü Güçlerimiz Yok, Biz de Sizler Gibi Aciz ve Zayıf Varlıklarız”
Bu âyetler üzerinden Kur’an cinlerin dünyasını bize anlatmaya devam ediyor. Anlatırken de bütün âyetler doğrudan veya dolaylı olarak başlıkta tırnak içinde verdiğimiz cümleyi doğruluyor.
10. Âyet: Âyette geçen “bilmiyoruz” ifadesi, cinlerin gaybı bildiklerine dair anlayışı hedef alarak geleceği bilme konusunda “onların da siz insanlardan farkı yok.” mesajı veriyor.
11. Âyet: “İnanç ve düşünce noktasında siz insanların içinde olan farklılıklar biz cinlerin dünyasında da var.” mesajı veriliyor.
12. Âyet: “Allah’ın yasaları insanlar için geçerli olduğu gibi bizim için de geçerli. Doğuyor, büyüyor sonunda ölüyoruz. Yani Allah’ı aciz bırakamadığımız gibi, onun koyduğu yasalara boyun eğmekle de aczimizi anlıyoruz.”
13. Âyet: “Biz vahye kulak verdik. Allah’ın kullarına zerre kadar haksızlık yapmayacağını öğrendik.”
14. 15. Âyet: İmtihan olduğumuz salonlar ayrı ama imtihan olduğumuz konular birbirine çok benziyor. Bizim dinimiz de İslam, biz de Müslümanız. 2. ve 3. âyetlerde işaret edildiği gibi bizim içimizde de sizin içinizde olduğu gibi hak yoldan sapan ve sapma türüne göre müşrik, ateist, deist sıfatını alanlar var. Onları bekleyen son da sizin içinizdekileri bekleyen son ile aynı.
Özetlersek, bu âyetlerin tamamı başta verdiğimiz şu mesajı tekrar ediyor: “Ey insanlar! Cinlerden korkmanıza ve onlara sığınmanıza gerek yok. Onlar da sizin gibi yaratılan, imtihan olan, vahyin rehberliğine muhtaç olan varlıklardır. Onlardan size gelecek zarar sadece ve sadece şeytandan gelecek vesvese ile sınırlıdır. Vahyin rehberliğinde Peygamberin örnekliğinde hareket ederseniz, o vesveselerin üstesinden gelebilir, onları manevî terakki ve tekamülünüz için fırsata dönüştürebilirsiniz.
16-28 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Cinler Kur’an’dan dinlediklerini kendi aralarında böyle talim ettiler. Kur’an, doğru yolu gösteren âyetleriyle görünmeyen varlıkların hayatlarını böyle bereketlendirirken, görünen varlıkların dünyasını da bereketlendireceği müjdesini veriyor.)
16. (Ey Resûlüm!) Şâyet (vahye muhatap olanlar, onun gösterdiği) doğru yolda yürüselerdi, üzerlerine bereketli yağmurlar yağdırırdık. (Böylece onları daha bu dünyada ödüllendirerek, huzur ve esenlik içinde yaşatırdık.)490
17. Bu (yağmurla gelen bereket nimetimiz) onları imtihan etmek içindi. Kim (birer emanet olan nimetlerle şımarır ve) Rabbinianmaktan yüz çevirirse (Rabbi de) onu (şiddeti) gittikçe artan bir azaba uğratır.491
18. (Refahla şımaran, Rabbini anmaktan yüz çeviren Mekke müşrikleri bilsin ki, başta Mescid-i Haram olmak üzere, bütün) Mescitler (oralarda yapılan tüm ibadetler sadece ve sadece) Allah’ındır. O hâlde, (oralarda) Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.”
19. (Müşrikler, bu emri dinlemeyip, Mescid-i Haram’da, putlara kulluk ettikleri gibi) Allah’ın (en sevgili) kulu (Muhammed ve ona iman edenlerden bir Sahabi ne zaman orada,) Rabbine kulluk için ayağa kalksa, (müşrikler ona engel olmak için) hep birlikte telaşla etrafını kuşatırlardı.
20. (Resûlüm!) De ki: (Baskılar beni yıldıramaz. Ne yaparsanız yapın) Ben sadece (ve sadece) Rabbime yalvarırım ve (ne pahasına olursa olsun) hiçbir şeyi O’na ortak koşmam.
21. (Eğer senden mucize isterlerse) De ki: (Bakın) Ben (sizin gibi bir beşerim. Rabbim dilemedikçe) size ne bir zarar verebilirim, ne de (dilediğimi) doğru yola iletebilirim.
22. (Seninle inanç konusunda pazarlık yapmak isterlerse) De ki: (Eğer ben sizin sayınızın çokluğuna, zenginliğinize ve bana teklif ettiğiniz dünyalıklara bakarak size uyup davama ihanet edersem) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.
23. (“Ben gönderilmiş bir peygamber olarak) Ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini (örnek uygulamalarla size) açıklayabilirim. (Durum bu. Bu durumda ey insanlar! İçinizden her) Kim (tebliğe muhatap olur ve) Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”
24. (Şimdi güçlerine güveniyorlar ama işin) Sonunda, uyarıldıkları şeyi gördüklerinde kimin (sahipsiz ve) yardımcısı daha zayıf, kimin (de) sayısı daha azmış, bilecekler (fakat o zaman da iş işten geçmiş olacak.)
25. (Uyarıldıkları azabın ne zaman geleceğini soranlara) De ki: “Sizin uyarıldığınız şey yakın mıdır, yoksa Rabbim ona uzun bir süre mi belirlemiştir (onu) bilemem.”
26. O (görülmeyen ve bilinmeyen tüm yönleriyle) gaybı bilendir. Fakat gaybını hiç kimseye bildirmez.
27. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamberler hariç. (Allah beşerin ihtiyacı olan gayb bilgisini onlara öğretmek için elçilerinden dilediğini seçer ve o elçiye dilediği kadar bildirir. Mesela İsa Peygamberin kendinden asırlar sonra gelecek peygamberin isminin “AHMED” olduğunu bilmesi ve onu insanlara bildirmesi492 gibi. Allah peygamberlerine gayba ait bilgileri vermekle kalmaz. Onları şeytanın dürtülerine ve ayartma girişimlerine karşı korumak için) Önüne ve arkasına (manevî) gözcüler diker.
28. Ki böylece, (Peygamber aldığı bilgilerin hayal ve vehim olmadığını, vahiy getiren meleklerin) Rablerinin mesajını (o peygambere dosdoğru ve eksiksiz) ulaştırdığını ve onlardabulunanher şeyi (ezeli ilmiyle) kuşattığını ve her şeyi (kayıt altına alarak) bir bir saydığını bilsin (ve bütün insanlara şu gerçeği bildirsin: Vahiy kaynağından çıkıp insanlara gelirken, ona hiçbir şekilde cin, şeytan veya insan müdahalesi olmamıştır.)
16. 17. Âyet: Tevhid Dersleri
Cin konusundan sonra Kur’an tevhid konusuna geçiyor. 16-28 âyetler üzerinden çok yoğun bir tevhid dersi veriyor. İslam dini için tevhide gömleğin ilk düğmesi diyebiliriz. O doğru iliklenirse arkadan gelen her şey doğru olurken, onun yanlış iliklenmesiyle arkadan gelen her şey de yanlış oluyor.
Bu âyetlerde tevhid dersi nimetlerden; özellikle de yağmur nimeti üzerinden veriliyor. Mekke’nin taşlık ve kayalık, çevresinde de çöl ikliminin hakim olduğunu düşündüğümüzde su ve yağmur nimeti ayrı bir önem kazanıyor.
Mekke müşrikleri hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da batıl inançlara sahiptiler. Yağmuru Allah’tan bilmek yerine, aradaki vasıtalardan biliyor, onlara gidiyor, onlara adaklar adıyor onlardan bir şeyler bekliyorlardı.
Âyet böyle bir arka planın önünde duruyor. 16. âyette “Şâyet doğru yolda yürüselerdi” ifadesi ile tevhitten sapmaya dikkat çekiliyor.
Bu sapma ile gelecek nimetler arasında bereket ve bereketsizlik bağlantısı kuruluyor. Bu bağlantı ile ilgili A’râf sûresinin 96. âyetinin tefsirinde “İman Edersem Dünyada İşlerim İyi Gider mi?” başlığı altında birtakım açıklamalar yaptık oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
18-20. Âyet: Mescitleri “AVM” Yapmayın
18. âyeti 19. âyetle birlikte okursak burada kastedilen mescit bugün içinde Kâbe’nin bulunduğu mescidi haram. Ama âyette geçen “Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin” ifadesinin dünyanın her yeri için geçerli olduğunu dikkate alırsak, mescit ifadesini bütün dünyayı kuşatan bir ifade olarak düşünebiliriz.
Tekrar âyetin dar anlamına yoğunlaşırsak, o gün için müşrikler Kâbe’yi bir mescitten daha ziyade büyük bir alışveriş merkezi olarak görüyor, oranın manevî değerinden büyük bir rant elde ediyor, peygamber Efendimizi o ranttan pay almak isteyen bir insan olarak değerlendiriyorlardı.493
Bu âyetleri böyle tarihi arka planın önünde değerlendirirsek verilen mesajlardan biri de şu olur: dünyanın neresinde olursanız olun, ibadet için Allah’ın huzuruna (mescide) giderken tek niyetle/ihlasla gidin. Allah’ın rızasını kazanma niyetinin önüne, arkasında, sağına soluna başka hiçbir niyet koymayın.
Özetlersek, mescitlerin içinde dışında nerede ibadet ederseniz edin, ibadetinizi şirk ile kirletmeyin. İbadetlerinizi saf ve temiz (ihlaslı) bir niyetle yerine getirmeye gayret edin.
21-23. Âyet: “Bende Sizin Gibi Beşerim”
Peygamberler birçok farklı imtihanlar yaşamışlardır ama onların hayatında öne çıkan imtihanlardan biri de düşmanları tarafından layık oldukları değerin verilmemesi, dostları tarafından da tevhid sınırlarını zorlayacak şekilde yüceltilmeleridir.
Buradaki âyetlerin benzerlerini A’râf sûresinin 187. ve 188. âyetlerinde görmüştük. Orada “Peygamberler Gaybı Bilir mi?” başlığı altında yazdıklarımızın okumasını önemle tavsiye ediyoruz.
Peygamber Efendimiz (sav) 21-23 arası âyetlerde, cansız putların Allah’a ortak koşulmasının yanında, canlı varlıkların, özellikle de onlar içinde “büyük bilinen zatların” da Allah’a ortak koşulduğunu bildiği için ümmetine bu konuda tevhid dersi veriyor ve onları o günden geleceğe hazırlıyor.
Özetlersek, bu âyetler, bu içerikle “Ben de sizin gibi bir beşerim.”494 âyetini tefsir eden âyetler arasında yer alıyor.
23. 24. Âyet: Kısa Açıklamalar
Parantez içi açıklamalarla âyetler yeterince açık olduğu için buradaki açıklamamızı oldukça kısa tutuyoruz.
23. âyet: Bu âyette Kur’an’da çokça verilen sonuç eğitimi veriliyor ve Allah ve Resulüne isyanın ahiretteki sonuçlarına dikkat çekiliyor.
24. âyet: Bugün kendini Mekke’de güçlü görenler, bugün sayılarının çokluğu ile övünenler, yarın ahirette bu tercihlerinin acı sonucunu yaşayacaklar.
25-28. Âyet: “Gaybı Allah Bilir” Dedikten Sonra Denmesi Gerekenler
Buradaki âyetlerin konusu gayb. Kur’an’dan yola çıkarak “Gaybı Allah bilir.” dedikten sonra, bu cümlenin arkasından birtakım açıklamalar yapılması gerekiyor. Biz o açıklamaların bir kısmını gayb ile ilgili âyetler geldiğinde o âyetlerin tefsirinde yaptık.495
Burada o açıklamaların devamı olarak kısa açıklamalar yapacağız.
25. âyet: Bu âyet üzerinden Peygamber Efendimiz şu mesajı veriyor: “Evet ben Allah’ın peygamberiyim. Onun haber vermesiyle kıyametten haber veriyorum. Bu konuda insanları uyarıyorum ama onun ne zaman olacağını ben de bilmiyorum.”
26. âyet: Allah gaybı biliyor. Ama bu gayb bilgisini belli sınırlar içinde insanlara da açıyor.
27. âyet: Bunların örneklerini geçmiş peygamberlerin gelecekle ilgili verdikleri haberlerde görebilirsiniz. Bunların bilgisini, geçmişten alınan derslerle gelecek üzerinde yapılan tahminlerde de görebilirsin.
28: âyet: Bu son âyetler gayb konusunda girmekle, bir kere daha konuyu cinlere ve cinlerden haber aldıkları iddia edilen kahin, medyum gibi olağanüstü özellikleri olduğuna inanılan kişilere getiriyor onlar üzerinden şu mesajı veriyor: Onlar ve onların benzerleri Allah’tan peygambere gelen ve onun tarafından insanlara tebliğ edilen vahyin tek harfine dahi müdahale edememişlerdir. Kur’an baştan sona Allah’ın kelamıdır.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 5. Yılda Mekke’deyiz. Her zamanki gibi Dâru’l-Erkam’da dersteyiz. Kur’an’ın bu sûrede öğretmenimize “Onların sözleri seni üzmesin496” demesinden, Efendimizin yaşananlardan ne kadar üzüldüğünü anlıyoruz. Ama buna rağmen öğretmenimiz Kur’an’ın müfredatını işlemeye devam ediyor. Bunun üzerinden bize şu mesajı veriyor. Başkalarının belirlediği gündemlerin peşinden giderken, kendi gündemlerinizi ihmal etmeyin. Sürekli tepki verirseniz tepkisel bir topluluk olursunuz.”...
BANA NE DİYOR? Yetişmek ve insan yetiştirmek istiyorsan, bir müfredatın ve ona göre takip ettiğin gündemlerin olacak. Yoksa başkasının gündeminde “kullanışlı” bir piyona dönüşürsün. Önce yemlenir, sonra da gemlenirsin.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Yâsîn kelimesinin ne anlama geldiği konusunda çok şey denmiş, en çok verilen anlam ise “Ey insan” olmuş. Bu anlam üzerinden gidersek, “Ey insan” ifadesiyle kastedilen, insan nevinin en mükemmel örneği olan Hz. Muhammed’dir (sav). Onun üzerinden bütün insanlara ve özellikle de iman edenlere şu mesaj verilir: Hz. Muhammed (sav) bütün insanlara gönderilmiş bir elçidir. Sizler de elçinin elçilerisiniz. Yolunuzun doğru olduğuna Kur’an şahittir.
BANA NE DİYOR? Eğer, ben bu elçilik meselesini anlamadım; “Peygamber de “elçi” ben de “elçi” bu nasıl oluyor?” diyorsan, seninle hayalen bu âyetlerin indiği günlere ve yıllara gidelim. Bu âyetler ilk önce Allah’ın elçisi olan Efendimize geliyordu. O da yanındaki Sahabilere, “Alın bu âyetleri, önce ailenize sonra da etrafınızdaki insanlara anlatın” diyordu. Şimdi, “Ben Asr-ı Saadette yaşasaydım, Allah tarafından gönderilmiş elçi, beni irşat ve tebliğ için başta ailem olmak üzere sağa-sola göndermeyecek miydi? Elbette gönderecekti. Bu noktada her Müslüman gönderilmiş elçinin mesajını insanlara götüren bir elçidir. Elçi kelimesinde ısrarımızın sebebi, kişiye yüklediği sorumluluğu hissettirmek içindir. Hiçbir Müslüman “Benim Peygamber Efendimizi insanlara tanıtmak gibi bir sorumluluğum yok” diyemez. Böyle dediğin de, Ben Müslüman’ım tanımının içi boşalır. Böyle demek; “Ben doktorum” diyen birinin, hastalardan bana ne! “Ben öğretmenim” diyen birinin öğrencilerden bana ne demesi gibi bir şeydir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Taziye yerinde anlamını vermeden Yâsîn okuyan bir hoca esnaf olsaydı öyle yapar mıydı?
Sûrenin ana konusu öldükten sonra dirilme. Peygamber Efendimizin bu sûreyi “Ölmek üzere olan insanlara okuma tavsiyesi” de bu ana temayı destekliyor. Ayrıca Peygamber Efendimizin “Yâsîn sûresi Kur’an’ın kalbidir.” hadisi de bu bağlamda ayrı bir önem arz ediyor. Ülkemizde Yâsîn sûresinin yerine baktığımızda ölüm öncesi ve ölüm sonrasında çok okunduğunu görüyoruz. Mesajı bu okuma üzerinden verirsek şunu deriz: Ölmekte olan bir insana meal eşliğinde Yâsîn okumak, ona “manevî sakinleştirici” vermektir. Adına ölüm dediğimiz gerçek, dünyanın bütün maddî sakinleştiricileri kullanılsa, ölümü bekleyen insanı geçici olarak sakinleştirse bile, onun etrafındaki yakınlarını sakinleştiremez. Ölüm için en güçlü sakinleştirici Kur’an’dır. Anlamı bilinmeden okunan Kur’an, sevap kazandırabilir, psikolojik etkisi görülebilir ama şuura/bilince yönelik kalıcı etkisi, beklenen seviyede olmayabilir. Bir de cenazenin olduğu ortamlarda veya kabirde Yâsîn okunur. Onun mesajı da şudur: “Ey bu cenazeye gelmiş olan diriler. Ölüm âyettir. Bir âyet olarak ders verir. Ölümün verdiği dersten ölen bir şey alamaz. Asıl ders alacaklar yaşayanlar ve özellikle de hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlardır. Bir cenaze evinde veya bir kabir ziyaretinde yapılacak en güzel şey, hayalen ölünün yerine kendini koymaktır. Onun yerinde olsaydım bu yaşadığım hayatla halim ne olurdu?”... Eğer bir cenaze evinde veya bir kabir ziyaretinde bunlar konuşulmuyor ve düşünülmüyorsa, insanlar hâlâ gündelik hayattan kopamamışlar, “Ne olacak memleketin” hali muhabbetleri yapıyorlarsa, orada “Bir ölü var, bir de yaşarken ölmüşler var” demektir. Yazık...
BANA NE DİYOR? Bir “taziye evi” bir vaiz, bir hoca için dinin dirilten mesajlarını vermek için en güzel ortamdır. Eğer böyle bir ortamda “HOCA” Kur’an okuyor da, anlamını vermiyorsa, bu durum, müşterilerine, bilmedikleri dil üzerinden satış yapmak isteyen esnafın durumuna benzer. Ticarette bunun adı “ZARAR”dır.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
17. âyet: Elçilerin vazifesi tebliğ ve temsil olduğu gibi onlara tâbi olan sizlerin de vazifesi tebliğ ve temsildir. Kimseye zor kullanamaz, insanları zorla Müslüman yapamazsınız. Zorlamanın olduğu yerde insanlar güçlüyse düşman, zayıfsa münafık olur.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-6 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Yâ (ve) Sîn (gibi bu iki harf ve benzeri bütün harfler bu gerçeğin şahidi olurken)
2. (En güzel öğütleri en doğru hükümleri içinde barındıran bu) Hikmetli Kur’an (da aşağıda gelecek hakikatlere) şahittir;
3. (Ey şanlı Nebi!) Sen şüphesiz (Allah’ı sevmede ve sevdirmede, tanımada ve tanıtmada, rızasını kazanmada ve kazandırmada bütün insanlara örnek olmak için gönderilmiş) peygamberlerdensin.
4. (Bu misyonunun gereği olarak yollar içinde en) Doğru yol üzerindesin.
5. (Doğru yolun rehberi olan bu Kur’an, onunla insanlara izzet ve şeref kazandırmak isteyen)Azîz (onları merhametle donatmak isteyen) Rahîm Allah tarafından indirilmiştir.
6. (Peki niçin indirilmiş? Risaletin ve vahyin izlerinin silindiği, fetret devrinde yaşayan) Ataları uyarılmamış, bu yüzden (de doğru yoldan sapmış) gaflet uykusuna dalmışbir kavmi (yolun başında, yolun sonunda onları bekleyen tehlikelere karşı) uyarman için indirilmiştir.
YÂSÎN SÛRESİNE GİRİŞ
Yâsîn Sûresinin Amacı Nedir?
Yâsîn sûresi de her sûre gibi bizimle âyetleri üzerinden konuşan bir sûre. Konusu ahiret ve öldükten sonra dirilme olan bu sûreye başlıktaki soruyu sorsaydık, büyük ihtimal aşağıdaki üç amacı öne çıkaracaktı.
Birinci Amaç: İnsanların manevî kalplerine manevî kan pompalayarak onların manevî ölümlerini engellemek. Onları manen canlı ve zinde tutmak.
İkinci Amaç: Manen ölmüşlerin dirilmesine vesile olmak.
Üçüncü Amaç: Maddi bedeni ile ölmüş kişilerin yakınlarına teselli vermek.
Biz halk arasında üçüncü amacın öne çıktığını biliyoruz.
Ama gerçekte öyle değil. Gerçekte, genelde Kur’an’ın özelde Yâsîn sûresinin öncelikli amacı insanların kabre manen diri girmeleri,
Yani Allah’ın razı olacağı işleri yapmış bir insan,
Yani Kur’an ve sünnet ölçülerine göre yaşama gayreti ortaya koymuş bir insan olarak vefat etmeleri.
Bunun tersi olur ve bir insan kabre manen ölü girerse, o insan için dünyadaki bütün hafızlar toplansa ve kıyamet kopana kadar Kur’an okusa beklenen fayda görülmeyecektir. Sûrenin tefsirine başlarken, sûrenin öncellikli amacını öne çıkarmayı gerekli gördük. Çünkü aşağıda yapacağımız tefsir bu amaca uygun olacak.
Aşağıdaki başlıkla amaca doğru ilk adımı atalım.
Ezberlerin Güncellenmesi
Bu sûrenin tefsirine başlamadan önce bu sûre hakkında halk arasında yaygın olan birtakım doğru ezberleri güncellemenin faydalı olacağını düşünüyoruz.
En yaygın olan ezberlerden biri: (Ölüm döşeğinde olanlara ve) Ölülere Yâsîn Okunması.
İkinci yaygın olan ezber, Yâsîn sûresi Kur’an’ın kalbidir. (Hadis).497
Bazıları dirileri ihmal edip ölülere Kur’an okunmasına bir tepki olarak “Ölülere Kur’an okunmaz.” diyor.
Bu tepkiyi dikkate alarak cevabını arayacağımız ilk soru şu olsun.
Ölülere Kur’an Okunur mu?
Bu sorunun yanına “Ölenler için dua edilir mi? sorusunu da koyabiliriz.
Bu konuda burada diyeceklerimiz Necm sûresinin 38. ve 39. âyetlerinde “Günah Transferi Yok, Peki Sevap Transferi Var mı?” başlıklı yazının devam niteliğinde olacak. O yüzden onun okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
“Ölülere Kur’an okunmaz.” diyenlerin bunu demeden önce Kur’an’a bakmaları gerekiyor.
Baktıklarında şu âyetleri görecekler.
“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; (aramızda ne yaşamış olursak olalım) kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen(çok şefkatli olan) Raûf (çok merhametli olan) Rahîm’sin!”498
“Ey Rabbimiz! (Dünyada hesabını verecek bir hayat yaşamayı nasip eyle!) Hesap görülecek günde (de) beni, ana babamı ve inananları bağışla…”499
Bu iki âyet de öldükten sonra ölüler için dua edilebileceğine Kur’an’dan delildir. Dileyen her Müslüman ölen yakınlarının arkasından önce Kur’an’ın bu âyetlerini okur sonra da onların bağışlanması için dua eder.
Bu ve benzeri âyetleri500 dikkate alırsak, “Ölenlere Kur’an okunmaz.” diyenler Kur’an’ın hem bir zikir hem de bir dua kitabı olduğunu biliyorlar. Bu bilginin gereği olarak “Ölenlere Kur’an okunmaz ölenler için dua edilmez.” derken bir daha düşünmeleri gerekiyor.
Bu bağlamda ikinci sorumuz şu olsun:
Okunan Kur’an’ın Ölüye Faydası Olur mu?
Fayda konusunda,
“Hiç faydası olmaz.” diyemeyiz. Çünkü, olmasaydı, Allah (cc) yukarıda örneğini verdiğimiz âyetlerle o kapıyı açık bırakmazdı.
“Kesin çok faydası olur.” da diyemeyiz. Çünkü, İslam dinine göre her insanı kurtaracak olan kendi amelleridir.
Burada en doğru söz (Allahü a’lem) şudur: “Biz fayda vermesi ümidiyle okuyoruz. Ama ne kadar fayda verir bilemiyoruz. Dileriz faydası olur.”
Burada fayda adına şunu diyelim: Bu konuda fayda sadaka-i cariye başlığı altında olur. O da kişinin vefatının Kur’an okunması, onun hayrına yemek verilmesi ve farklı iyilikler yapılması gibi hayırlara vesile olduğu için olabilir.
Bu noktada çok önemli bir hatırlatma yapmamız gerekiyor.
Ölünün arından okunan Kur’an’ın ve yapılan duaların çok büyük faydalar vereceğini söylemenin dinde hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü ölüm sonrası bizim için gaybtır. O konuda en doğruyu ve ne olacağını bilen sadece Allah’tır. Bize düşen haddimizi bilmektir.
Özetlersek, bilinçli her Müslüman Yâsîn sûresinin ölüden daha ziyade diriye önem verdiğini bilir.
Bu bağlamda üçüncü sorumuz şu olsun.
Kur’an Okurken Önceliğiniz Ölüler mi, Diriler mi?
Yâsîn sûresinin 70 âyeti bu sorumuzun cevabını veriyor.
“(Bu kitap, İslam davetçileri) Yaşayan her kişiyi (bu kitabın âyetleri ile) uyarsın (onlara hakkı, hakikati anlatsın diye inmiştir)…”
Ölüp ahirete giden yakınlarını sevenler, eğer onları çok seviyorlarsa yapacakları iş onlar diriyken, manen diri olmak ve kalmak için onlarla birlikte Kur’an okumaktır.
Çünkü öldükten sonra okunan Kur’an imtihan bittikten sonra bir öğrencinin doğru cevapları duymasına benzer.
Kişi o cevapları duyduktan sonra o cevapların gereğine göre amel edemeyeceği için (yukarıda ifade ettiğimiz gibi) beklenecek faydayı sadaka-i cariye çerçevesinde beklemek makul olandır.
Başlıktaki soruyu bir de şöyle soralım,
Yâsîn Sûresinde Öncelik Ölüler mi, Diriler mi?
İlginçtir genelde ölüm sonrası okunan bu sûrede, ölüm sonrası okunmaya işaret eden hiçbir âyet yoktur. Genelde Kur’an’ın özelde Yâsîn sûresinin öncelikli konularından birisi de “yaşayan ölüler”dir.
Kur’an’ın ilk indiği 23 yıllık Mekke ve Medine dönemlerine bakarsak, Kur’an bu süre içinde, vahiy gelmeden önce manevî ölü hükmünde olan yaklaşık 100 bin yaşayan ölünün dirilişine vesile olmuştur.
Bu bağlamda Yâsîn sûresini 3. âyetini şöyle okuyabiliriz. “(Ey şanlı Nebi!) Sen şüphesiz (yaşayan ölülerin manevî dirilişine vesile olarak gönderilen) peygamberlerdensin.”
Bu âyetin devamındaki âyetlerde (7-10) “Yaşayan ölü nasıl olur?” sorusunun cevabını öğreniyoruz.
12. âyetten Allah’ın maddi-manevî ölüm yaşayan bütün insanları diriltebileceğini öğreniyoruz.
13-27 arası âyetlerde de manevî anlamda ölü bir şehre onların dirilmesine vesile olması için gönderilen peygamberleri ve onların yaşadıkları zorlukları görüyoruz.
Özetlersek Yâsîn sûresinin bütün âyetleri iki noktaya öncelik veriyor.
Birinci nokta: Yaşarken manen ölmüşlerin dirilmesine,
İkinci nokta: Manen dirilenlerin de diriliğinin devam etmesine…
Bu bağlamda bir sorunun cevabına daha değinerek giriş bölümüne nokta koyalım.
Yâsîn Sûresi Kur’an’ın Kalbi midir?
Bu sûrede geçen kalp ifadesinin mecaz olduğunu biliyoruz. Şimdi bu mecaz üzerinden bize verilmek istenen mesajı bulmaya çalışalım.
Tartışmasız olan bir gerçek var ki, Yâsîn sûresinin konusu ahirete iman. Yani öldükten sonra dirilme. Bu durumda ilgili hadis-i şefiri şöyle anlayabiliriz. Ahirete iman Kur’an’ın kalbidir.
Kur’an’ı bir insan gibi düşündüğümüzde, o insanın kalbini söküp alsak ne olur? … Ölür. Kur’an da böyledir. Kur’an’dan ahirete imanla ilgili bütün âyetleri silersek ne olur? Kur’an ölür. Kur’an’la şekillenen İslam dini ölür.
Bu tespiti dikkate aldığımızda “ Yâsîn sûresi Kur’an’ın kalbidir” hadis-i şerifi için şunu diyebiliriz: (Allahü a’lem) Başta Yâsîn sûresi olmak üzere ahirete imanla ilgili tüm âyetler Kur’an’ın kalbidir.
Hadise ait ezberlerimizi bu şekilde güncelleyince, bu konuda dediklerimize mecazi anlam üzerinden devam ederek şunları da ilave edebiliriz.
Kur’an’ın muhatapları ve faydası iki türlüdür.
Birincisi: Kalp krizi nedeniyle kalbi durmuş manevî ölüler. Kur’an bu ölülere kalp masajı yaparak bunların dirilişine vesile oluyor.
İkincisi: Kalbi çalışanlar yani manen diri olan Müslümanlar. Onların için de Kur’an krizlere karşı koruyucu hekimlik anlamda manevî şifadır.501
Özetlersek, Yâsîn sûresi bu manasıyla Kur’an’ın kalbidir.
Bu kısa giriş bölümünden sonra âyetlerin tefsirine başlayabiliriz.
(1-6) YÖNTEM: “KUR’AN ÇOK TAZE. DÜN İNDİ, BİZ ONU BUGÜN OKUYORUZ”
Bu tefsir çalışmasının en büyük özelliği, Kur’an’ın başlıkta ifade ettiğimiz gibi bir kitap olduğunu göstermek. Bu sûreye kadar yaptığımız değerlendirmelerde bunun mümkün olduğunu (Allah’a hamd olsun) gösterdik. Bundan sonra da göstermeye gayret edeceğiz.
Her sûrede olmasa bile, yaptığımız çalışma monoton bir çalışma olmasın diye sûrelerin ve âyetlerin tefsirde farklı yöntemler izliyoruz. Burada da 1-6 arası âyetleri, ilk muhatabın yerine kendimizi koyarak okuyacağız.
Bunu yaparken de dolaylı olarak şu mesajı vereceğiz: Belli bir Kur’an alt yapısı olan her kârî (okuyucu) Kur’an’ı böyle okuyabilir.
Haydi başlayalım.
1. Âyet: Yaratılan ve İndirilen Âyetler Şahittir
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Yâsîn ve benzeri mukatta harflerinin varlık sebeplerinden biri de şahitliktir.502 Bu harfler şu mesajı verirler: Yaratılan ve indirilen âyetler şahittir ki Hz. Muhammed (sav) Allah’ın peygamberidir. Ona inen Kur’an Allah’ın kelamıdır. O doğru yolda olduğu gibi onun peygamberliğine iman edenler de hangi zamanda hangi mekanda yaşarsa yaşasın doğru yoldadır.
Burada 1. âyette geçen “Yâsîn” kelimesi ile ilgili bir bilgiyi de paylaşalım.
Yâsîn kelimesinin hurûf-ı mukattadan olduğunu biliyoruz. Fakat bunun yanında Bu sûrenin giriş kısmında “Sûre, İsmi Üzerinden Bana Ne Diyor?” başlığı altındaki yazdıklarımızdan yola çıkarsak Yâsîn kelimesi “Ey insan!” anlamına da geliyor.
Bu anlamı dikkate alarak bir okuma yaparsak, her insan “Ey insan!” hitabını kendi üzerine alabilir ve gelecek her âyeti, o âyetlere kendini muhatap yaparak okuyabilir.
2. Âyet: Hikmetli Kur’an Şahittir
Âyette geçen Hakim kelimesi Kur’an’ın tamamında 97 defa geçer. Geçtiği yerlerin 92’sinde Allah’ın esmâ-i hüsnâsındanbir ismi olarak geçerken 5’inde de burada olduğu gibi Kur’an’ın sıfatı olarak geçer.
Kur’an’ın sıfatı olduğunda mesajlardan biri şudur: “Bu kitapta ne varsa mutlaka bir hikmeti vardır. Bu kitapta olup da hikmeti olmayan hiçbir şey yoktur.”
Bu mesajın verdiği alt mesajları önceki birçok âyette öne çıkardık. Özetle şöyle dedik: “Aklı yaratan da aklın önüne bu âyetleri koyan da Allah’tır. O yüzden Kur’an’da makul (akla uygun) bir açıklaması olmayan hiçbir âyet o-la-maz.”
Biz insanlar bazı âyetlerin makul izahlarını anlayamayabiliriz ama bu Kur’an’a değil bize ait bir eksiklik olur.
Bunu nereden biliyoruz?
Bunu (fiziğin, kimyanın konusu olan) indirilen âyetlerden biliyoruz. Geçmişten günümüze hiçbir bilim insanı yaratılan âyetlerden fiziğin, kimyanın, biyolojinin ve benzeri ilimlerin alanına giren konularda geçmişte anlaşılamayan konular için saçma, anlaşılmaz, akıl dışı, mantıksız dememiştir. Aksine çalışmış, gayret etmiş, kendini geliştirmiş ve dün anlaşılmayan konuları bugün anlayıp izah edebilecek hale gelmiştir.
Yaratılan âyetler için geçerli olan bu durum indirilen âyetler için de geçerlidir.503
3. Âyet: “Sen de Allah’ın Elçisi Tarafından Görevlendirilmiş Bir Elçisin”
Başta demiştik âyetleri kendimize hitap ediyor gibi okuyacağız.
Soru şu: Bu âyeti de kendimize hitap ediyor gibi okuyabilir miyiz?
Cevap: Evet. Bilinçli olarak “Ben Müslümanım” diyen her mümin bunu dediğinde şunu da demiş olur: “Hz. Muhammed (sav) Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir ben de yaşadığım yerde manevî olarak Allah’ın resulü tarafından görevlendirilmiş bir elçiyim.”
Bu ifadenin ilk başta zor anlaşılacağını ve yanlış anlamalara kapı açabileceği endişesi hasıl edeceğini biliyoruz ama olay bilinçli bir Müslüman için böyledir.
Bu konuda,
Mealimizde Yâsîn sûresinin girişinde, “Bu noktada her Müslüman gönderilmiş elçinin mesajını insanlara götüren bir elçidir.” cümlesi etrafında yaptığımız değerlendirmelere,
Ayrıca Enbiya Sûresinin girişinde “Peygamber Efendimizin dünyada bulunma sebebi ile seninki aynı mı?” başlığı altında yaptığımız yorumlara bakılabilir.
Ayrıca bir hadisi şeriflerinde504 Peygamber Efendimiz de (sav) Muaz bin Cebel (ra) için “elçinin elçisi” ifadesini kullanmıştır. Bu yorumlara ve ilgili hadise bakıldığında hiçbir yanlış anlamaya mahal bırakmayacak şekilde bilinçli her Müslümanın Allah’ın elçisi tarafından manevî olarak görevlendirilmiş elçi olduğu anlaşılacaktır.
Peki bunu anlamanın göstergesi ne olacak?
Cevap: Sorumluluk; yani örnek bir Müslüman olarak Allah’ı tanıma ve tanıtma, sevme ve sevdirme sorumluluğu, yaşadığı örnek hayata başkalarını imrendirme sorumluluğu…
4. Âyet: “Hiç Şüphen Olmasın Sen de Doğru Yol Üzerindesin”
Bu âyeti doğrudan kendimize okuyabiliriz. Çünkü Hz. Muhammed (sav) doğru yolda olunca, onun peygamberliğine iman eden her mümin de doğru yoldadır.
Onun doğru yolda olduğuna şahitlik eden; yaratılan ve indirilen âyetler bizim de doğru yolda olduğumuza şahittir.
Burada bir nefis muhasebesi adına kendimize soracağımız soru şu: Doğru yolda olmanın hakkını veriyor muyum? Doğru yoldayken günah ve haram olduğunu bildiğim halde yan yollara sapıyor muyum?
5. Âyet: Bu Âyetler Kim Tarafından ve Neden İndirilmiştir?
Bu âyet başlıktaki sorumuza “Kur’an Azîz ve Rahîm” olan Allah tarafından indirilmiştir cevabı veriyor.
Peki neden indirilmiştir?
Onu da âyette geçen esmânın manasında görüyoruz.
Azîz ismi üzerinden bu soruya şu cevabı veriyoruz. Bütün (üstünlük ve yücelikleri içine alan) izzetin kaynağı ve sahibi olan Allah (cc)505 kuluna izzet ve şeref kazandırmak için bu Kur’an’ı indirmiştir. Bu izzetin kazanılması vahyin rehberliğinde yaşanacak bir hayata bağladır.
Bu noktada Rahîm ismi devreye giriyor ve bu cevaba şunları ilave ediyor: Müminler ve Kafirler Rahmân isminden istifade ediyor ama Rahîm isminden herkes istifade edemiyor. Rahîm isminden Azîz olan Allah’a kulluk ederek izzet kazanan müminler istifade edecek.
6. Âyet: “Bu Kitap Önce Beni Uyarmak İçin İndi”
Bu âyete kendimizi muhatap yaptığımızda ağzımızdan ilk çıkan cümlelerden biri de başlıktaki bu cümle olabilir.
Bu tespiti açalım,
“Allah var.” gerçeği Kur’an’ın yaptığı bir uyarıdır. Bu uyarı ile uyanmış bir bilinç; O’nun her yaptığını gördüğüne, duyduğuna iman etmek nasıl yaşamayı gerektiriyorsa, öyle yaşamaya gayret eder.
“Ahiret var.” gerçeği Kur’an’ın yaptığı bir uyarıdır. Bu uyarı ile uyanmış bir bilinç, her tercihinin sonuçlarının ahirette karşısına çıkacağını bilir ve ona göre yaşar.
Bu gerçekleri Peygamber var, ölüm var, helal-haram var… şeklinde çoğaltabiliriz. Bu âyetlere kendini muhatap yapan bir müminin, yukarıdaki tespitleri dikkate alarak,
İlk soracağı sorulardan biri şu olacak: “Beni uyarmak için inen kitapla ben hakikate uyandım mı, yoksa…?”
İkinci soracağı soru şu: Ataları, anne-babası veya çevresi tarafından uyarılmamış insanları uyarma noktasında bana düşen -güzel örnek olma sorumluluğumu yerine getirerek- yapıyor muyum?
Dilersen bu soruları da çoğaltabilirsin…
7-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
7. (Sen, sana muhatap olan müşriklere karşı uyarı görevini yapıyorsun ama)Onların çoğu (şirkte ısrar ediyor. İşte bu yüzden onlar)hakkında (“Onları uyarsan da bir, uyarmasan da birdir.”506 şeklinde ifade edilen) o söz gerçekleşmiştir. Artık onlar inanmazlar.
8. (Sebebine gelince; Bir şeytan hastalığı olan kibir ve inat sebebiyle onların) Boyunlarına tâ çenelerine kadar dayanan (manevî) demir halkalar geçirdik.İşte bu yüzdenbaşları yukarı kalkıktır.
9. (Bununla beraber) Onların önlerine ve arkalarına (tercihlerinin bir sonucu olarak önyargı, haset, bencillik gibi manevî) engeller koyduk (mal hırsı, dünya sevgisi ile) onları çepeçevre kuşattık. (İşte bu yüzden bağnazlıktan ve taassuptan kurtulup hakikati bir türlü) Göremezler.
(Bu tasvire göre, karşında kibrin sembolü olarak, boynu yukarıda, burnu havada, önden ve arkadan dünya tarafından preslenmiş, gerçeği göremeyen insanlar var. Bu durumdaki insanlar daha hayattayken bedenlerini ruhlarına tabut yapmış manevî ölülerdir.)
10. (Ey Resûlüm!) Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
11. Sen ancak (ön yargılarından arınan, adı Kur’an olan) zikre (kulak veren, onun emirlerine) uyan ve görmediği halde (–razı olmadığı bir şey yapar da sevgisini kaybederim endişesiyle–) Rahmân’dan korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte onları (Allah tarafından) bağışlama ve (cennette) muhteşem bir mükâfatla müjdele. (Bu müjde, vahiyle olan manevî dirilişi müjdeliyor. Gelelim maddî ölülerin âhiretteki dirilişine...)
Ön Bilgi: Uyarılara Neden Cevap Vermiyorlar?
6. âyetin son cümlesi “uyarman için indirilmiştir.” şeklinde bitti.
Uyarıdan sonra bu uyarıya muhatap olanlar iki farklı tepki verdiler;
Bir grup insan iman etti.
Bir grup insan iman etmeyip inkarda ısrar etti.
7-11 arası âyetler içimizden geçme ihtimali olan “Bu insanlar neden uyarılara kulak tıkadılar, neden iman etmediler?” gibi sorularına cevap veriyor. Bu cevapların analizini yaparsak, 7. âyet hükmü açıklıyor. Devam eden âyetler ise hükmün gerekçesini. Bu âyet grubu için verdiğimiz bu kısa ön bilgiden sonra âyetlerin tefsirine geçelim.
7. Âyet: “Allah’ın İman Etmeyenler İçin Geçerli Olan Yasaları Var”
Bu âyette “söz”den kastedilen o yasalar. Parantez içi açıklamada o sözün sonuç cümlesini yazdık. Öncesiyle birlikte yazarsak cümlenin tamamı şöyle: “(Onlar uyarılara kulak tıkadılar kendilerine yapma denilen şeyleri yapmakta ısrar ettiler. Bu tercihlerinin sonucunda Allah onların kalplerini mühürledi.507) Artık onları uyarsan da bir, uyarmasan da bir.”
Aşağıdaki âyetlerle konuya devam edelim
Âyet: “Tercihlerinin Sonuçlarını Yaşıyorlar”
Sembolik bir dilin kullanıldığı bu âyet bizim iki sorumuza birden cevap veriyor.
Birinci soru: Bu insanların inanmama sebeplerinin başında ne geliyor? Âyet bu soruya üstünlük ve şeytan hastalığı olarak ifade ettiğimiz kibir508 cevabını veriyor.
İkinci soru: Bu kibirli kişileri ahirette bekleyen ceza nedir? Âyet bu soruya da “Boyunlarına çenelerine kadar varan halkalar geçirilmesidir.” cevabını veriyor.
Âyetleri bağlamı dikkate alarak okuduğumuzda, birinci cevabın öncelikli olduğunu, ikinci cevabın da dünyadaki tercihlerin ahiretteki sonuçları göstermesi adına sonuç eğitimine yönelik olduğunu düşünüyoruz.
Ayrıca âyetteki sembolik dilde geçen boyun ve demir halka ifadeleri bize dolaylı olarak şu mesajı da veriyor: “Bunlar nefislerinin kölesi olmuşlardı. O yüzden ahirette de böyle muamele görecekler.”
Âyet: Tercihlerin Engellere Dönüşmesi
Kur’an soyut konuları somutlaştırma adına sembolik dilin bütün imkanlarını kullanıyor. O yüzden bu âyette de sembolik bir dil görüyoruz. Bu dil üzerinden insanın geçmişi ile geleceği arasındaki bağlantıya ve bunların engellere dönüşmesine işaret ediliyor. Arkalarındaki engel ile geçmiş, önlerindeki engel ile gelecek kastediliyor.
Engelleri böyle anladığımızda âyet “bize ne diyor?” sorusuna şu cevapları veriyoruz:
Eğer bir insan geçmişte yanlış tercihler yaparsa, gelecekte onun sonuçlarını yaşar.
Eğer bir insan geçmişinde kötü alışkanlıklar edinirse, gelecekte onların esiri/mahkumu olarak yaşar.
Özetlersek, bu sembolik anlamda öne çıkan; işlenen günahların alışkanlık olarak insanı kuşatması,509 onu esir alması ve onu hevâ-ı nefsin kölesi haline getirmesidir.
10. Âyet: Uyarsak da Uyarmasak da Birse Uyarmaya Ne Gerek Var?
Bu soru “Hasta tedaviye cevap vermiyorsa, tedaviye devam etmeye ne gerek var?” sorusuna da benziyor. Kur’an’da bu tür âyetleri hem bu şekilde hem de kalplerin mühürlenmesi şeklinde görüyoruz.510 Bunları gördüğümüzde akla gelen sorulardan biri de başlıktaki soru oluyor.
Bir insanın iç dünyası (kalbi) biz insanlar için gaybtır. Bizim için gayb olan bu alanı sadece ve sadece Allah bilir. Sadece Allah (cc) bildiği için de “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir.” cümlesini sadece Allah söyleyebilir.
Bir insanın bu ve benzeri cümleleri söylemesi “Ben de gaybi biliyorum, bu konuda ben de konuşabilirim” anlamına gelebileceği için şirk olma ihtimali vardır.
Ayrıca bu tür âyetlerin öncesinde ve sonrasında sıfatlar öne çıkar ve hiçbirinde şahıs ismi verilmez. O zaman akla gelebilecek sorulardan biri de şu: Allah (cc) bu tür âyetler üzerinden hangi mesajı veriyor?
Verilen mesajlardan biri şu: “Allah’ın razı olmadığı tercihleri yapmakta ısrar ederseniz, uyarılara kulak vermezseniz geleceğiniz nokta budur.
Bu açıklamalardan sonra hem başlıktaki soruya doğrudan cevap verelim hem de bir konuya açıklık getirerek konuyu bağlayalım.
Dedik ki gaybı Allah bilir ve bu tür cümleleri sadece Allah (cc) kurabilir. Biz hiçbir insan için onun kalbi mühürlü, artık onu uyarmaya gerek yok diyemeyiz.
Ama hangi sebeplerin hangi sonuçlarını doğurduğunu bildiğimiz için bu konuda birtakım tahminler yapabiliriz. Bu tahminlerden yola çıkarak başta kendi nefsimizi muhatap yaparak şu soruları sorabiliriz:
“Dini konularda, “doğruları ben de biliyorum” dediğim halde, bile bile yaptığım yanlışlarım var mı?”
Eğer varsa, bu sefer soracağımız soru şu:10. âyette kastedilenlerden biri de ben olabilir miyim acaba?
Özetlersek, biz kalplerde olanı bilemediğimiz için, kimin uyarılıp uyarılmayacağını da söyleyemeyiz. Bize düşen başta nefsimizi, sonra da çevremizdeki insanları Kur’an ve sünnet tarafından belirlenen irşat ve tebliğ ölçüleri içinde uyarmaktır.511
11. Âyet: Uyarma İşinde Zorlama Yoktur
Bu âyetin mesajını bir kurgu içinde anlatalım.
Varsayalım siz halka açık bir pazarda bütün insanların ihtiyacı olan bir ürün satıyorsunuz.
Satıcı olarak size düşen vazife kaliteli bir ürün satmak, bu ürünü en güzel şekilde tanıtmak.
Size düşmeyen vazife ise, insanları satın almaya zorlamak.
Siz satıcı olarak sadece ürünü satın almak isteyenlere satabilirsiniz.
Kurguyu âyete uyarlarsak, “Biz ancak ‘Ben Allah’ı (dini, İslam’ı) tanımak istiyorum’ diyen ve bu tanıtımdan memnun kaldığını ifade eden insanları uyarabiliriz.”
Burada bir soru ile konuya devam edelim,
Âyette Rahmân isminin geçmesi üzerinden bize verilen mesaj nedir?
İki mesaj öne çıkıyor:
Birinci Mesaj: Kişinin Rahmân’dan korkmasını istiyorsanız, irşat ve tebliğde yani uyarma işinde öncelikle Rahmân ve Rahîm gibi isimleri yani sevgiyi, şefkati, merhameti öne çıkarmanız gerekiyor.
İkinci Mesaj: Bu âyette Rahmân yerine Kahhâr ismi de olabilirdi. Kahhar yerine Rahmân’ın öne çıkması üzerinden verilen mesaj şu: Allah’tan korkmada ideal olan sevgisini kaybetme korkusu olmalıdır.
O zaman soru şu: Bu korku nasıl olacak?
Biz Açıklamalı Mealimizde Naziat sûresinin giriş kısmında bu sorunun cevabını “Allah’tan Nasıl Korkmalı, Yılandan Korkar Gibi mi, Yoksa...?” başlığı altında vermeye çalıştık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Özetlersek, Allah (cc) bize diyor ki, Allah-insan ilişkisinde, ideal olan: İnsanın yaptığı her şeyi Allah sevgisi ile yapması ve yapmadığında da öncelikli olarak Allah’ın sevgisini kaybederim korkusunu yaşamasıdır.
12-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
12. (Artık) Hiçbir şüpheniz olmasın (maddî-manevî bütün) ölüleri ancak (ve ancak)Biz diriltiriz. Onlarınönden (sevap ve günah olarak) takdim ettiklerini ve (dünyada geride bıraktıkları iyi-kötü bütün) eserlerini Biz(bir bir) yazarız. (Kayıt dışı hiçbir şey yoktur.) Biz her şeyi (Levh-i Mahfuz olarak bilinen ana bellek olarak tasvir edilen) apaçık bir kitaba yazıp kaydetmişizdir.
(Kur’an, yukarıda tebliğ karşısında birer kibir abidesi olarak duran insanların tasvirini yaptıktan sonra, bu tasvirin daha iyi anlaşılması adına bizlere tarih sayfalarından örnekler veriyor. Bu örnekte üç grup insan var; elçi, elçiye karşı gelenler ve elçiye destek verenler... Bizden istenen tarafımızı seçmek ve her asırda yaşanan bu kıssalar içinde ideal olan tarafta yer almamız.)
13. (Ey Resûlüm!) Onlara (içinde manevî ölülerin yaşadığı) şu şehir halkını misal ver: Hani onlara (ölü gönülleri vahyin manevî yağmuru ile dirilsin diye) elçiler gelmişti.
14. İşte o zaman Biz, onlara (bir değil) iki elçi (birden) göndermiştik. (Elçiler bir elçinin tebliğ öncesi yapması gereken her şeyi yapmalarına rağmen) Onları yalanladılar. Bunun üzerine (bir tebliğ metodu olarak benzer hakikatleri farklı bir dil ve sima anlatsın diye) üçüncü bir elçi (daha) gönderdik. Onlar: (gâyet medeni bir dille) “Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz!” dediler.
15. (Bunun üzerine) Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi (yiyen, içen sıradan) birer insansınız. (Bizden ne farkınız var. Hem Allah o kadar melek dururken niye sizi gönderdi ki? Ayrıca, Evet biz Allah’ı) Rahmân(olarak tanıyor, onun bize sayısız nimetler verdiğini biliyoruz fakat şu ana kadar bizim hayatımıza müdahale etmedi. Kural koymak için de) herhangi bir şey indirmedi. (Bundan sonra da indireceğini zannetmiyoruz.) Siz ancak yalan söylüyorsunuz.
16. (Elçiler yine bir tebliğ metodu olarak hakarete hakaretle karşılık vermeden misyonlarına yakışan bir dille) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size (Allah tarafından) gönderilmiş elçileriz.
17. (“Ama yine de siz bilirsiniz. Bizim ve bizden sonra bu misyonu yerine getireceklerin, insanları inanma konusunda zorlama gibi bir yetkisi yok. Bu durumda) Bizim vazifemiz, açık (ve net) bir şekilde Allah’ın buyruklarını size tebliğ (ve temsil) etmekten başka bir şey değildir. (Bundan sonra başınıza geleceklerin sorumlusu sizsiniz”) dediler.
(Gerçekten de bu sözlerin üzerinden çok zaman geçmeden şehir halkı isyanları sebebiyle birtakım bela ve musibetlere maruz kaldılar.)
18. (Bunun üzerine küstahlaşarak, “Yeter artık) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. (Sizden sonra başımıza gelmeyen kalmadı. Sizin yüzünüzden şehrin huzuru kaçtı.) Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi (öldürene kadar) taşlarız. Ve bizden size mutlaka acı bir azap dokunur” dediler.
19. (Tehditler karşısında duruşlarını ve söylemlerini değiştirmeyen) Elçiler şöyle cevap verdi: (Asıl) Uğursuzluğunuz (sizin) kendinizdendir. (Yani) Size öğüt verildi diye mi (bütün bunlar başınıza geldi?) Hayır (hayır, aksine öğütleri dinlemediğiniz, hatada ısrar ettiğiniz için bütün bunlar başınıza geldi. Şu gerçeği kabul edin artık;) siz (bütün uyarılara rağmen) haddi aşan bir toplumsunuz.
(12) ÜÇÜNCÜ AMACA HİZMET EDEN İLK ÂYET
Sûrenin tefsirine başlarken Yâsîn sûresinin üç amacı var, üçüncü amaç “Fiziki anlamda ölmüş kişilerin yakınlarına teselli vermek.” demiştik.
Bu amaca doğrudan hizmet eden ve Yâsîn sûresini taziye sûresi olarak öne çıkaran âyetlerden ilki bu âyet. Bu âyetlerin diğerlerine de burada işaret edelim: 33, 51-64, 70, 78-83 arası âyetler.
Bu işareti yaptıktan sonra 12. âyeti hem amaca bakan yönüyle hem de bağlamda önceki ve sonraki âyetlere bakan yönüyle değerlendireceğiz.
Aşağıdaki başlıkta amaca bakan yönüyle değerlendirmeye başlayalım.
“Kur’an Ağlamayın veya Üzülmeyin Demez, Kur’an…”
Bu sûrenin Açıklamalı Mealimizdeki girişinde “taziye yerine” değindik. Oradan devam edelim.
Varsayalım Kur’an ete kemiğe büründü insan olarak göründe ve bir taziye evine geldi.
Soru şu: Kur’an orada ölü yakınlarına ilk olarak ne der?
Kur’an insan doğasını/tabiatını yaratan ve en iyi bilen Allah’ın kelamı olduğu için, orada üzülen ve ağlayanlara “üzülmeyin ve ağlamayın” demez.
Şöyle der: “Başınız sağ olsun. Çok sevdiğiniz, sizinle birçok ortak hatırası bulunan bir insanın vefatına şahit olduğunuz. Üzülmeniz ve ağlamanız gâyet insani bir davranış. Sizden ricam bu üzüntüyü yaşarken, Kur’an’a kulak vermeniz ve onun âyetleri üzerinden düşünmeniz…”
İşte bu noktada insanların üzerinde düşünmeleri gereken ilk âyetlerden biri bu âyet. Bu âyet Kur’an’ın taziye evindeki giriş konuşmasının devamı olarak şunu diyor: “Hiç şüpheniz olmasın, bugün ölümüne şahit olduğunuz bu insanın, yarın kıyametin kopmasıyla mahşer sabahında dirilişine şahit olacaksınız. O yüzden vefatına üzüldüğünüz bu kişi, hiçliğe, yokluğa gitmedi, ebedi olarak yaşayacağı bir hayata gitti...”
Âyet bunu derken halk arasında kullanılan yeminlere benzer bir yaklaşım sergiliyor. Hani bazıları yemin ederken, karşı tarafa güven verme adına “vallahi, billahi, tallahi” der ya…
Kur’an bu âyette üç kere arka arkaya (Arapçada sözü güçlendirmek, sağlamlaştırmak ve pekiştirmek anlamına gelen) te’kit ifadesi kullanıyor.
Birincisinde “innâ” “biz” diyor.
İkincisinde “nahhü” yine “biz” diyor.
Üçüncüsünde “nuhyil mevta” derken yine “biz” diyoruz.
Üç tane “biz”in arka arkaya gelmesi şu mesajı veriyor: Tersini asla düşünmeyin. “Biz diyorsak”, kesin oldu/olacak bilin.
Bu noktada “Tek olan Allah’ın arka arkaya üç defa biz demesi ile kastettiği nedir?”512 diye bir soru gelirse verilecek cevaplardan biri de şu:
“Tek olan Allah, bu işe bütün özellik ve güzelliklerine zarf olan bütün esmâ-i hüsnâsını şahit yaparak diyor ki: Yaratılan her şey ve o şeylerde tecelli eden güzel isimlerim şahit olsun ki, öldükten sonra dirilme işi kesinlikle olacaktır.513
Bu cevaba göre “biz”den kastedilen Allah’a ait bütün özellikler güzellikler.”
Bu konuda dipnotta işaret ettiğimiz açıklamalara bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
ARA BİLGİ: Taziye Hakkında
Yâsîn sûresinin taziye evine bakan tarafı üzerine özel olarak çalıştık ve bu konuda bir kitapçık hazırladık. Burada kısaca değindiğimiz bu konu hakkında daha geniş bilgi için “MEVLİD ve TAZİYELERDE OKUNAN SÛRELERBANA NE DİYOR?” isimli kitabımıza bakılabilir.
12. âyetin içeriği nedeniyle girdiğimiz bu taziye konusuna bu ara bilgi notuyla nokta koyuyor, âyetlerin tefsirine devam ediyoruz.
12. ÂYETTE ÖNE ÇIKAN DİĞER NOKTALAR
12. âyet, önceki ve sonraki âyetler arasında bir köprü; bir geçiş noktası gibi duruyor.
Bu bağlamda doğrudan ve dolaylı olarak iki türlü dirilmeden bahsediyor.
Birinci diriliş maddi diriliş: Bu dirilişin Allah’ın dilemesiyle olacak.
İkinci diriliş manevî diriliş: Bu diriliş de Allah’ın gönderdiği vahiy/Kur’an ile olacak.
Bunlara yukarıda değindik.
Bu konuda ayrıca Farklı Bir Açıdan İslam kitabımızda Ahirete İman bölümünde, öldükten sonra dirilmenin delillerini 15 temel bilgi başlığı altında sunduk. Tekrara düşmemek için oraya da bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada bu âyetle ilgili birkaç noktaya daha değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Her Şey Kayıt Altında
Bu konuda öncelikli olarak Açıklamalı Mealimizde Tekasür sûresinin girişinde “Ölmeden Önce Kendimizi Nasıl Sorguya Çekeriz?” ve Kaf sûresinde “Kayıtlar üzerinde montaj caiz mi?” başlıkları altında yazdıklarımızın okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada onlara ilaveten şunu diyelim. Eğer unutma özelliğimiz olmasaydı, hepimiz “içimizden geçirdiklerimizi, dışımızdan seslendirdiklerimizi kısaca yaptığımız her şeyi hatırlayan insanlar olacaktık. Kur’an bu âyet üzerinden biz şunu diyor: Siz yaptıklarınızı unutsanız bile, onların hepsinin kayda geçtiğini bilin.
Burada soru şu: Kur’an’ın bu gerçeği önceden bildirmesi “Bana ne diyor?” Cevap olarak birçok şeyi temsilen şu noktaları öne çıkarabiliriz.
Birinci Nokta: Her yaptığının ahirette önüne geleceğini bilerek yaşa. Seni yaptığına bin pişman edecek şeyler daha en baştan sakın.
İkinci Nokta: Pişman olacak şeyler yaptıysan, bunların pişmanlığını dünyada yaşa. Tevbe istiğfar ile Allah’tan bağışlanma dile.
Üçüncü Nokta: Şunu bil! Hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacak. İyilik ve kötülük olarak ne yaptıysan önüne gelecek.
İkinci Nokta: Apaçık Kitap
Bu konu çok önemli ve geniş bir konu.
Biz bu konuda,
Açıklamalı Mealimizde “LEVH-İ MAHFUZ: Ana Bellek (İmam-ı Mubin, Kitab-ı Mubin)”
Tefsir Usulümüzde (16) Kader, (17) Vahiy Yasalarına,
Farklı Bir Açıdan İslam kitabımızda da Kitaplara iman bölümüne ve o bölümde “19. Temel Bilgi: Vahiy Software (Yazılım), Kâinat Hardware’dir” başlığı altında yazdıklarımıza…
Bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
12. âyette önce çıkan noktalara değindikten sonra alttaki başlıkla devam edelim.
ÖN BİLGİ: Darb-ı Mesel
Darb-ı Mesel temsili anlatım demektir. Bu anlatımda anlatılan konu yaşanmış bir konu olabileceği gibi yaşanmamış bir konu da olabilir. Biz burada anlatılan konunun yaşanmış olduğunu düşündüğümüz için bu temsili anlatıma zaman-mekan belirtilmeyen her insana hitap eden kıssa anlamında “anonim kıssa” dedik.
Bu ifademizi aşağıda açacağız. Burada bir teknik bilgi daha verelim.
İniş sırasından yaptığımız okumada 13. âyetin başlangıç cümlesi olan ve bizim “Onlara misal ver” manasını verdiğimiz “vadrib lehum” ifadesine bir “kalıp” dersek, bu kalıbı ilk kez bu âyette görüyoruz.
Bu kalıp ile ilgili ilginç bir durum var. Bu kalıp aynı şekilde iki defa Kehf sûresinde de (32, 45) geçiyor. O iki yerde de burada olduğu gibi zaman-mekan ve şahıs ismi belirtilmeyen “anonim kıssa” şeklinde geçiyor.
Bu kıssa hakkında şunu da ifade edelim.
Bazıları Hristiyan kaynaklarından yola çıkarak bu kıssada anlatılanların Hz. İsa (as) sonrası Antakya civarında geçtiğini söylese de biz bu kaynakları sağlam görmediğimiz için kıssayı anonim değerlendirmeyi buradaki âyetlerin ruhuna daha uygun bulduk.
13-19 ARASI ÂYETLER İÇİN GENEL BİR DEĞERLENDİRME
Bu âyetler “Kur’an’da hangi konu başlığı altına girer?” diye bir soru sorsak, öne çıkacak cevaplardan biri de “Peygamber Kıssaları” olacak. Fakat ilginçtir bu âyetlerde farklı bir anlatma yöntemi izleniyor.
Bu farkı âyetlerde anlatılan ve anlatılmayan şeyler üzerinden anlatalım.
Anlatılan şeyler;
Adı söylenmeyen bir şehir var.
İsimleri verilmeyen Peygamberler ve bunların konuşmaları var.
Bu peygamberlere muhalefet eden insanlar ve onların konuşmaları var.
Anlatılmayan şeyler;
Bu olayın nerede ve ne zaman gerçekleştiği,
Peygamberlerin isimleri ve onlara muhalefet eden kavmin ismi.
Bu âyetlerdeki konuyu Peygamber Kıssası olarak değerlendirirsek, bu şekilde anlatılan kıssalara “anonim kıssalar” diyebiliriz.
Anonim kıssa adeta dile gelip bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Bu kıssada anlatılan olaylar bir zamanla sınırlı değildir. Bütün zamanlar için geçerlidir.”
Bu kıssada “bütün zamanlar için geçerli olan nedir?” sorusuna mealimizde 13. âyetin üstünde yaptığımız parantez içi açıklamalarda değindik. Daha önce de bu konuya Âdem-İblis kıssasında değinmiştik. Bütün kıssalar özde birdir. Bütün kıssaların konusu tarafını seçmektir. Bütün kıssalarda Peygamberler ve onların peygamber olduğuna iman edenler Allah’ın razı olduğu tarafı, o peygamberlerin peygamberliğine iman etmeyenler de karşı tarafı temsil eder.
Bu yönüyle bu kıssa, Kur’an’daki bütün kıssaları özetleyen bir dille bize “tarafınızı seçin” diyor. Tarafımızı seçerken de bize Kur’an’da fenomen olan isimsiz bir kahramanı öne çıkarıyor. 20. âyette o kahramanı “şehrin öbür ucundan gelen adam” olarak tanıyoruz.
Özetlersek, bütün buradaki âyetler üzerinden öne çıkan mesajlardan biri de şu oluyor: Yaşadığınız ülkede, şehirde, kasabada, köyde şehrin öbür tarafından gelen adamın olduğu tarafta, onun sergilediği duruşu sergileyin.
Bu genel açıklamalardan sonra “anonim kıssa” olarak adlandırdığımız bu kıssanın âyetlerini yaşadığımız zamana ve mekana uyarlayarak anlamaya çalışalım.
13. Âyet: “Onlara Senin İçinde Yaşadığın Tokyo, Ankara, Paris Şehrindeki Halkı Misal Ver”
Bu kıssanın anonim bir kıssa olduğunu ifade edince, bu kıssayı okuyan her insan, yaşadığı şehri bu âyette geçen şehir olarak düşünebilir.
Bu okuma yönteminin Kur’an tefsirlerinde yok denecek kadar az olduğunu biliyoruz. Bunu yadırgayanların “Evrensel Kur’an Tefsiri” adını verdiğimiz bu tefsir çalışmasının önsöz ve giriş bölümlerini okumalarını önemle tavsiye ediyoruz.
Bu âyetlerin tefsirine başlarken bu sûrenin 3. âyetinde “Sen de Allah’ın Elçisi Tarafından Görevlendirilmiş Bir Elçisisin” başlığı altında yazdıklarımızın hatırlanmasında fayda olduğunu ifade ediyoruz.
Biz bu âyetleri okuyan bir Müslüman olarak dünyanın hangi ülkesinde ve şehrinde yaşarsak yaşayalım, o ülkelerin halklarına karşı inandığımız değerleri elimizden gelen en güzel şekilde tanıtmaktan sorumluyuz.
Bilinçli olarak “Ben Müslümanım” diyen her mümin, kendini Müslüman olarak tanımladığında, o tanımın içinde ben bu tanımın bana yüklediği sorumlulukların da farkındayım cümlesini söylenmiş oluyor.
Bir sonraki âyetle devam edelim,
14. Âyet: Allah’ın Elçisi Yaşasaydı Bize de Elçilik Görevi verecekti
Eğer biz Peygamber Efendimizin yaşadığı çağda yaşasak ve onun yanında ona Sahabi olma şerefine erseydik, o gün sahabileri farklı ülke ve şehirlere elçi olarak gönderdiği gibi bizi de gönderecekti. Gönderdiğinde bizim sıfatımız Allah’ın elçisinin mesajını taşıyan elçi olacaktı. Bugün biz bilinçli bir şekilde “Ben Müslümanım” diyen her Müslümanın bu sıfatı taşıdığını düşünüyoruz.
Aksi olabilir mi? Ben Müslümanım diyen biri Ben Allah’ı (İslam’ı, Kur’an’ı) tanımıyorum ve tanımak isteyenlere de tanıtmıyorum diyebilir mi? … Bilinçli bir Müslüman bunu diyemez. Diyemediği için de yaşadığı şehirde tanıdığı İslam'ı tanıtma, sevdiği Allah’ı sevdirme, inandığı din adına en güzel şekilde örnek olma sorumluluğunu omuzlarında hisseder. Bunu hissedenler 14. âyeti okurken “elçi” geçen yere kendi ismini koyarak okur.
Günümüz için yaptığımız okumada âyette geçen üçüncü elçiyi şöyle anlayabiliriz. Allah yolunda olanlara hiç beklemediği anda sürpriz destekler verebilir. Zaten bunun bir örneğini 20. âyette şehrin öbür ucundan gelen adam örneğinde görebiliriz.
15. Âyet: Beklediğiniz İlgiyi Göremeyebilirsiniz
Biz bu ve benzeri âyetlerde geçen Rahmân sıfatının öne çıkmasının sebeplerinden biri olarak, elçilerin Allah’ı tanıtmada sevgi ve merhameti öne çıkarmalarından, O’ndan bahsederken sık sık Rahmân demelerinden kaynaklandığını düşünüyoruz.
Bu kısa açıklamadan sonra âyetin yaşadığı şehirde elçi olma sorumluluğunu omuzlarında hissedenlere verdiği mesaja bakalım. Âyet dolaylı olarak diyor ki, Allah’ı tanıtma ve sevdirme yolunda aynıyla olmasa bile benzer sözleri siz de duyabilirsiniz. Bunları yaşamak bu yolun kaderinde var.
16, 17. Âyet: Bizim Görevimiz Temsil ve Tebliğ
17. âyetin içinde geçen şu cümle “Bizim vazifemiz, açık (ve net) bir şekilde Allah’ın buyruklarını size tebliğ (ve temsil) etmekten başka bir şey değildir.”
Bu cümle şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün elçilerin ve bizim gibi manevî anlamda elçi olanların vazifesini özetliyor.
Önce temsil sonra tebliğ.
Bu tür tebliğden bahseden âyetlerde temsil kelimesi lafzi olarak geçmiyor ama fiili olarak geçiyor. Bunu nereden biliyoruz? O tebliğ işini yapan Peygamberlerden biliyoruz. Bir peygamberin inandığı değerleri en güzel şekilde temsil etme işini yapmadan tebliğ yapması düşünülemez.
O yüzden temsil her zaman için tebliğden önce gelir.
Bu temsil ve tebliğde bu işi yapan bütün zamanlarda kim olursa olsun temsil ve tebliğ işini yaparken görev tanımı arasında “zorlama” yoktur. Zorlamanın olduğu yerde tebliğ ve temsil geri teper. Bu âyetlerde temsil ve tebliğ işini yaparken daha önce bahsettiğimiz bir yöntemi burada da görüyoruz. Bu yöntemde hakarete hakaretle cevap vermek yok.
15. âyetin sonu hakaretle bitmişti.16. âyet bu hakarete aynıyla karşılık veren bir hakaretle başlayabilirdi. Öyle başlasaydı, gerilim yükselecekti. Gerilimin yükselmesi, ortamı fikri güçlü olanın değil, kasları ve ordusu güçlü olanın kazanacağı bir ortama dönüştürecekti. O yüzden peygamberler boks maçı yerine satranç müsabakasını tercih eden bir dil kullanarak tebliğe devam ettiler.
18. Âyet: Tansiyon Yükselten Bir Dil
Bu âyetler bize temsil ve tebliğ yaptığınız şehirlerde tansiyonu yükseltenler olabilir mesajı veriyor. Bu kişiler bu âyette olduğu gibi başlarına gelen birtakım olumsuz hadiseleri uğursuzluk olarak tanımlayıp, bunun sorumlusu olarak temsil ve tebliği işini yapanları görebiliyor.514
Burada uğursuzluk olarak ifade aslında bir bahane. Amaç tansiyonu yükseltmek, gerilimi artırmak, fikren yenemedikleri insanları ortadan kaldırmak için bir bahane bulmak.
Bu noktada “Tansiyonu yükselten dil” devreye giriyor ve “sizi taşlayarak öldürürüz.” mesajı veriliyor.
19. Âyet: Tansiyonu Düşüren Dil
19. âyet “Siz bize taş atarken bizim elimiz de armut toplamaz” diyerek başlamıyor. Bu âyet baştan beri dikkat çektiğimiz “Mekke Stratejisine” uygun bir dil kullanıyor. Bu dil üzerinden geçmişte yaşanmış bir kıssa vesilesiyle bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: Provokasyonlara gelmeyin. Vahyin sizin için belirlediği yönü ve yolu takip edin. Sizi yoldan çıkaracak her türlü eylem ve söylemden uzak durun. Her durumda siz, size yakışanı yapın.
Bu âyette de Peygamberlerin verdiği cevap üzerinden şöyle bir mesajın verildiğini düşünüyoruz: “Uğursuzluk dediğiniz şey tercihlerinizin sonucu olarak başına gelen şeyler. Eğer bir sorumlu arayacaksanız önce kendinize bakın.”
20-27 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
20. (Tartışmanın dozu sürekli artıyordu. İnkârcılar tam şiddete baş vuracakken) Şehrin öbür ucundan (ehl-i vicdan, ehl-i iman yiğit) bir adam koşarak (nefes nefese) geldi (ve duyduklarını gördükleri ile teyit edince de tarafını seçti ve o kadar insanın seyirci kaldığı bir ortamda her şeyi göze alarak) “Ey kavmim!” dedi, “(Gelin) bu elçilere uyun!”
(Bakın! Ben onları dinledim. Eğer bu elçiler, herhangi bir menfaat için bu işi yapsalardı, şimdiye kadar çoktan bu işten vazgeçerlerdi. Uğrunda ölmeyi dahi göze aldıkları bir sözün arkasında durmaları onların samimiyetine en büyük şahittir.)
21. “(Gelin artık) Sizden herhangi bir ücret istemeyen (sadece Allah’ın rızasını gaye yapan) bu kişilere tâbi olun, (belli ki;) onlar doğru yolda olan kimseler.”
22. (Bana gelince; hidâyet denen nimet, bu elçilerle ayağıma kadar gelmişken) Bana ne oluyor ki beni yaratana (bana sayısız nimetler veren Rabbime) kulluk etmeyecekmişim? (İyi bilin ki; kimse bu dünyada kalıcı değil. Benim gibi) Siz(de mutlaka) O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.
23. (Herkes duysun! Ben, Allah’a iman ettim ve O’ndan başka ilah olamayacağını ilan ediyorum. Ne yani şimdi “Siz inkâr ediyorsunuz diye, ben de O’nun huzuruna çıkarılacağım gerçeğini inkâr ederek) O’ndan başka ilahlar mı edineyim? (Diyelim ki; sizin ilahlarınızı ilah edindim. Bu, bana sayısız nimetler veren ve verdiği nimetlerle Rahmân olduğunu gösteren Rabbime karşı büyük bir nankörlük olur. Yapmam ama)EğerRahmân(olan Rabbime karşı bu nankörlüğü yapacak olursam, O da) bana (Kahhâr ismiyle) bir zarar vermek istese, onların (sözde) şefaati bana (da kendilerine de) hiçbir fayda sağlamaz ve (sonuç olarak) beni (de kendilerini de) kurtaramazlar.”
24. (“Çoğunluk yapıyordu, atalarımız tapıyordu” diye ben de o putlara taparsam, asıl)İşte o zaman ben (göz göre göre kendimi ateşe atmış) apaçık bir sapıklığın içine dalmışım demektir.”
25. (Bir kere daha ilan ediyorum. Herkes duysun:) Ben (benim de sizin de) Rabbinize (şeksiz şüphesiz) inandım. (Bu konuda gelin) beni (iyi) dinleyin.” (Şu sözde ilahları bırakın. Allah’ın tek ilah olduğunu kabul edin. En sevdiğiniz şeyler dahi olsa, O’nun razı olmadığı her şeyi terk edin! Böylece dünyada ve âhirette ebedi saadete erin!)
26. (Bu sözler öfkeleri zirve yapmış olan inkârcılar için bardağı taşıran son damla oldu ve bu yiğit ve kahraman insanı hemen oracıkta şehit ettiler. Böylece bizim tarafımızdan) Ona: (“şehitler için hazırlanmış olan) Cennete gir” denildi.
(Fakat onun kalbi, her zaman önce evladını düşünen bir ana yüreği gibiydi; hâlâ kavminin içler acısı durumunu düşünüyordu.) “Keşke” dedi, kavmim (Rabbimin bana yaptığı ihsanları) bilseydi.
27. (Ayrıca “Rabbimin (geçmişteki günahlarımı silip) beni bağışladığını ve beni (layık olmadığım halde, cennetine alarak) ikrama mazhar olanlardan kıldığını (da bilseler ve onlar da iman etselerdi...)
(20-27) ŞEHRİN ÖBÜR UCUNDAN GELİP EN ZOR ZAMANDA BİR PEYGAMBERE DESTEK VEREN ERKEĞİN/KADININ HİKAYESİ
20-27 arası âyetlerde anlatılan bu kişi için başlıkta erkek ve kadın ifadesi kullandık. Bunun sebebi şu: Kur’an sıfatlara bakıyor. Onları öne çıkarıyor. Allah (cc) insanlara cinsiyetleri üzerinden değil sıfatları üzerinden değer veriyor.
O yüzden bu âyet bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Zor zamanda bir peygamberin davasına sahip çıkan kadın-erkek her insan kendi çağında şehrin öbür ucundan gelen kişi konumundadır. Zaten bu anonim kıssanın da en önemli amaçlarından biri de bu mesaja işaret etmek.
Bunun sebebini aşağıdaki başlık altında anlatalım.
FİLMDE DOĞRUDAN BİZE HİTAP EDEN SAHNE
Eğer bu kıssa bir film olsaydı ve bu kıssada roller dağıtılsaydı, bugün bizim gibi Hz. Muhammed’e ümmet olma şerefine nail olan insanlara hangi rol düşerdi? Peygamberlik rolü ve Peygamberleri taşlayarak öldürme tehdidi yapanların rolü düşemeyeceğine göre, bizimle bire bir örtüşen rol şehrin öbür ucundan gelen insanın rolü olacaktı.
Bu âyette önce çıkan şehrin öbür ucundan gelen insan Kur’an’ın bilerek öne çıkardığı bir kahraman.
Bu kahraman üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor.
Manen ölmüş bir toplumun dirilmesini istiyorsanız,
Manen canlı ve cesur ihsanlara ihtiyacınız var.
Bu noktada şehrin öbür ucundan gelen insan dünyanın farklı ülke ve şehirlerinde yaşayan müminlere örnek olsun.
Hz. Muhammed’in emaneti olan İslam davasına zor zamanda cesurca sahip çıkmada, onun güzelliklerini insanlara anlatmada rol model olsun.
Özetlersek, bu kıssa ve bu kıssadaki kahraman bize yaşadığım şehirdeki görevimizi hatırlatan bir insan oluyor. (Allah’ın rahmeti ve inâyeti onun üzerine olsun.)
Bu bölüme giriş için yazdığımız bu ifadelerden sonra, âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
ARA BİLGİ: 20. Âyetteki Şahsın Kimliği
Bir kere daha ifade edelim bu âyette bahsedilen şahsın kimliği bu kıssanın vereceği mesajlar için çok da önemli değil. Bilsek ki faydası olacak o şahsın kimliği hakkında yığınla zayıf ve birbiriyle çelişkili Yahudi ve Hristiyan kaynaklarından bize ulaşan bilgileri burada paylaşırız. Ama vereceğimiz mesaja bir katkı sağlamayacağı için onları geçiyoruz.515
20. 21. Âyet: Hangi Liderin Arkasından Gideceğim?
Önce bu âyeti bizim yaşadığımız asra getirelim.
“Bu elçilere uyun” dediği kişilerin günümüzdeki karşılığı evinde çocuklarına örnek olan anne-babadan başlıyor, okuldaki öğretmeni, camideki imamı içine alıyor, toplumun en üst katmanlarındaki yöneticilere kadar uzanıyor.
Kısaca bu önceki âyetlerde de ifade ettiğimiz gibi “elçilere uyun” ifadesi bugün inandığı değerler adına güzel örnek olma gibi bir gayreti ve derdi olan her Müslümanı içine alıyor.
Bu âyetler, âyette geçen konu üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: İslam’a hizmet noktasında lider diye önünüze geçen insanlarda arayacağınız en önemli özelliklerden biri o kişinin sizden ücret istememesidir.
Yani o işi sadece ve sadece Allah rızası için yapmasıdır. Yaptığı iş için hiçbir dünyevi karşılık beklememesidir. Yaptığı işi hiçbir dünyevi karşılığı elde etme vasıtası yapmamasıdır.
Yani âyetler diyor ki: Bir liderin arkasından gideceksiniz veya biri bir lider olarak önünüze geçecekse ilk arayacağınız özelliklerden biri “samimiyet” olacak.
Bu âyetler bir lider için samimiyeti onun doğru yolda olmasının en önemli göstergelerinden biri olarak sunuyor.
Özetlersek, isteseydik bu âyetleri tarihi rivâyetler içinde boğardık ama âyetlerin öncelikli mesajı bu konu olduğu için bunu öne çıkarmayı tercih ettik. Bu tercih bize şunu gösterdi: Kur’an âyetlerini dün inmiş bugüne hitap eden taze, canlı ve dinamik mesajlar olarak okumak mümkün.
22. Âyet: Atlanan Gerekçeler
Bu âyeti okurken sonuç cümlesi olan “Bana ne oluyor ki beni yaratana kulluk etmeyecekmişim?” cümlesini duyuyoruz ama sonuca götüren gerekçeleri duymuyoruz. Kur’an onu anlatmayarak bize şunu diyor: Bu bir kıssa ben ana parçaları veriyorum, gerisini sizin doldurmanızı istiyorum.
Ana parçalara baktığımızda şunu anlıyoruz.
Kıssadaki şahıs, uzun uzun neden Allah’a kulluk edilmesinin ve ondan başka varlıklara kulluk edilmemesinin makul gerekçelerini anlatıyor ve bu gerekçelerden sonra soru cümlesi ile onların aklına hitap ediyor. Bu hitabın içinde şöyle bir hitap daha var; bu kadar gerekçeden sonra hadi bana söyleyin “Ben beni yaratana kulluk etmeyeceğim de kime edeceğim?”
Âyetin sonundaki “O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.” İfadesinden şunu da anlıyoruz. Buradaki şahıs tevhid dersinden sonra o dersi tamamlayan ölüm, kıyamet, ahirete iman ve hesap günü ile ilgili dersler de veriyor.
Özetlersek, 21. âyetteki tevhid ve ahirete iman konusu yapacağım tebliğde bize önceliklerimizi öğretiyor. Bunların temel olduğunu, işe bu temellerden başlanması gerektiği mesajını veriyor.
23. Âyet: Sorularınız Silahınız Olsun
Bildiğimiz fiziki silahların bir işi de öldürmektir. Ama bu âyetler arka arkaya gelen sorular üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Mecbur kalmadıkça fiziki silahları kullanmayın. Sizin manevî silahlarınız yeryüzünde küfürden ve inkardan hasıl olan bütün şüpheleri ortadan kaldıracak bir güce sahiptir. Siz bu gücü öne çıkaran soruları silah yapın,516 o silahla muhataplarınızın akıllarını hedef alın. Akıllarında ne kadar şüphe varsa onları ortadan kaldırmaya çalışın. İşte o zaman manevî dirilişe vesile olursunuz. (Allah’ın izniyle)
Rahmân İsminin Öne Çıkması
Bu konuya bu sûrenin 11. Âyetinde “Âyette Rahmân isminin geçmesi üzerinden bize verilen mesaj nedir?” ara başlığı altında biraz değinmiştik. O bölümü burada şunları ilave edelim.
Kur’an’da Rahmân ismi ile ilgili ilginç bir durum var;
Bu isim Kur’an’da Allah ismi dışında, diğer isimlerden bağımsız Allah’ı tanıtmada en fazla öne çıkan isim.517
Bu isim Allah’ı tanıtmada en fazla öne çıktığı için, bu tanımaya muhatap olanların da en fazla öne çıkardıkları isim.518
Bu tespitlerden şunu anlıyoruz, Allah (cc) başta peygamberler olmak üzere onu tanıtmak isteyen her mümine dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Beni tanıtırken, öncelikle Rahmân olarak tanıtın.”
23. âyette de bunu görüyoruz. Sözün akışından anladığımız şu, burada kahraman kişi demek ki baştan beri Allah’ı Rahmân ismini öne çıkararak anlatmış, burada da aynı minval üzere konuşmaya devam ediyor.
Ayrıca burada bir incelik daha var. Buradaki kahraman kişinin Allah’ın zarar vermesi ile Rahmân ismini yan yana kullanmasından şunu anlıyoruz.
Bu kişi Allah’ı Rahmân ismiyle tanıyor ve tanıtıyor ama bunun yanında Allah Kahhar ve Cebbar isimlerinden de haberdar.
Özetlersek Allah’ı tanımada ve tanıtmada önce çıkan Rahmân ismi, bütün Müslümanlara şu dolaylı mesajı da veriyor. Merhamet sizde baskın karakter olsun. Onun hayata yansıması olan sevgi dili, sizin irşat ve tebliğde kullandığınız bilgi dili ile birlikte öncellikli dil olsun.
Şefaat Konusu
Âyette muhatapların taptıkları ilahlar kastedilerek “onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz.” İfadesi geçiyor.
Anlıyoruz ki, kahraman kişi muhataplarındaki yanlış şefaat inancına da değinmiş ve bu cümle üzerinden o konuda dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Eğer birinin şefaatinden fayda bekliyorsanız, o şefaati Allah’tan bekleyin. Çünkü “Şefaat tümüyle Allah’a aittir.”519
24. Âyet: Ara Konuşmalar
Kur’an’ın kıssa anlatma yöntemi genel hatları verip ayrıntıları okuyucu bırakma şeklinde demiştik. Burada da ona görüyoruz. Kur’an, 23 ve 24. Âyetler arasındaki geçen ara konuşmaları tahmin etmeyi bize bırakıyor.
Biz de şöyle tahmin ediyoruz: Şehrin öbür ucundan gelen kişi 23. âyette geçen konuşmayı yaptıktan sonra, muhatapları bu konuşmalara olumlu cevap vermiyorlar. “Asırlarca atalarımızın inandığı bir din var. Ondan vazgeçemeyiz. O yüzden sen bizim dinimize gel.” Şeklinde özetleyeceğimiz şeyler söylüyorlar.
Bunun üzerine kahraman kişi 24. Âyette geçen sözleri söylüyor. (Allahü a’lem)
25. Âyet: Duruşunu Değiştirmedi
24. âyette söylenen sözlerin karşı tarafın öfkesini arttırdığını düşünüyoruz. Bu bağlamda 18. âyette geçen “Eğer bu işten vazgeçmezseniz, ant olsun sizi (öldürene kadar) taşlarız” ve “Bizden size mutlaka acı bir azap dokunur.” ifadesini hatırlarsak şehrin öbür tarafından gelen adamın 25. âyetteki duruşu ve sözleri bardağı taşıran son damla olmuş gibi.
Ondan sonrasına aşağıdaki başlıktan devam edelim.
26. Âyet: İki Bölümlük Filmde Bölüm Sonu ve Başı
Dünyayı ve ahireti iki bölümlük bir film olarak düşünürsek, 26. âyet filmde ikinci bölümün ilk sahnesini anlatırken, âyetin metninde birinci bölümün son sahnesini ucu açık bırakıyor.
Neden? Çünkü birinci bölüm genelde iki şekilde bitiyor;
Birinci Şekil: Bizim rivâyetlerden yola çıkarak parantez arası açıklamalarda yazdığımız gibi Allah yolunda şehadetle bitiyor.
İkinci Şekil: Ya da normal bir vefat ile bitiyor.
Burada iki sonu da güzel yapan öncesinde (inandığı değerlerin doğruluğuna ve güzelliğine) şahit olarak yaşamak.520 Şahit olarak yaşanan bir hayatın sonu dünyadan bakınca acı ile bitse bile, ahiretten bakıldığında o son güzel bir başlangıcın başı oluyor.
Kur’an 20-27 arası âyetlerde şehrin öbür ucundan gelen kahramanın şahitliğini; dik duruşunu, mertçe duruşunu, bilge duruşunu öne çıkardı.
Bunun mesajı şu: Ey Allah yolunda olan kişi! Şahit olarak yaşarsan, işin sonu acı da bitse, o bitme bir son değildir. Ebedi hayatta ebedi saadetin başlangıcıdır. O başlangıçta duyacağın ilk söz de "Cennete gir” hitabı olacaktır.
27. Âyet: Ben Yok, Bencillik Yok, Biz Var. Mutlu Edince Mutlu Olma Hali var
Bu âyeti, 26. âyetin “… “Keşke” dedi, kavmim (Rabbimin bana yaptığı ihsanları) bilseydi.” cümlesiyle birlikte okumamız gerekiyor. Bu okumada şuna dikkat etmemiz gerekiyor: Kur’an bu âyetlerde bize bir cennete giriş hikayesi anlatmaktan daha ziyade, cennete girecek bir insanın karakterini öne çıkarıyor. Bu öne çıkarma üzerinden verilen mesajlardan biri şu oluyor: Allah’ın kimlere “cennete gir” diyeceğini merak ediyorsanız, cevabı şehrin öbür ucundan gelen insanın sahip olduğu güzel sıfatlarda, kişiliğinde, karakterinde ve o karakterin dışa yansıması olan duruşunda bulabilirsiniz.”
Bu mesaj üzerinde tefekkür ettiğimizde şunu görüyoruz. Cennete girişte kendini düşünme/bencillik sıfatı gibi sıfatlar kapının dışında kalırken, fedakarlık, diğergamlık, mutlu edince mutlu olma gibi özeliklere girişte öncelik veriliyor.
Sonuç Eğitimi
Bu âyetlerde, iniş sırasından yaptığımız bu okumada Kur’an’ın çok sık bir şekilde verdiği sonuç eğitimini görüyoruz. Sonuç eğitimi konusuna ilk sûrelerde çokça vurgu yapmış sonrada vurguyu azaltacağımızı söylemiştik. Bu âyetler vesilesiyle o vurguyu bir kere daha yapmak istiyoruz.
Bu bağlamda 26 ve 27. âyetler bütün zamanlarda Allah yolunda olup cennete girmeyi arzulayan insanlara şu mesajı veriyor: Böyle bir sonu yaşamak istiyorsanız, şehrin öbür ucundan gelen adamın sahip olduğu karaktere ve o karakterin dışa yansıması olan duruşa iyi bakın.
Kavli duanız benzer bir karaktere ve duruşa sahip olmak olsun, fiili duanız da kavli duanızın şahidi olsun.
Ucu Açık Bırakılan İkinci Sahne
Yukarıda ifade ettik, karşımızda 18. âyette ifade edildiği gibi “taşlayarak öldürmeyi” kafaya koymuş bir kavim var. Bu kavmin “şehrin öbür ucundan gelen adama ne yaptığı” âyetlerin metninde ucu açık kalmıştı. Biz zayıf rivâyetlerden onun şehit olduğunu çıkardık ve parantez içi açıklamalara bunu yazdık. Burada ikinci ucu açık bırakılan bir sahne daha var; şehre arka arkaya gönderilen üç peygamberin sonu…
O konuda da bir tahminimiz var. Ama burada Kur’an’ın kıssa anlatma yöntemine bir kere daha dikkat çekmek istiyoruz. Hani bazı filmler olur, filmin sonunda bazı noktalar kapalı kalır, bu tür filmlerde film bitmiştir ama izleyenlerdeki merak bitmemiştir.
Bu tür filmlerdeki amaçlardan biri de o’dur. Adeta film senaristi şöyle der: Ben senaryonun sonunu ucu açık bıraktım, filmin akışından tahmin et ve sen doldur…”
Kur’an’da peygamberlerini öldüren kavimlerin varlığına işaret eden âyetlerden yola çıkarsak521 Tahminiz şu: Allah onlara peygamberlik rütbesi yanında şehitlik rütbesi de nasip etti (Allahü a’lem). Üzücü bir son gibi ama tesellimiz şu: Dünya hayatında yaşadığımız film istesek de istemesek de bitecek. Ya Allah yolunun dışında herhangi bir yolda bitecek, ya da Allah yolunda bitecek. Allah yolunda olmayan bir bitiş, dünyada yatlarda, katlarda, saraylarda bitse bile ahiret yönüyle zindandaki bir başlangıcı netice verecektir… Allah yolunda olan bitiş de nasıl biterse bitsin, tesellimiz odur ki, ahiret yönüyle “Cennete gir” hitabıyla başlayacaktır…
Özetlersek Rabbimiz yolumuzu O’nun razı olduğu yol eylesin sonumuzu da razı olduğu bir son eylesin…
28-32 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Evet, şehrin öbür ucundan gelip şehit olan adamın sonu böyle oldu. Onu katleden kavminin sonuna gelince;)
28. Biz ondan sonra, (güçlerine güvenip şımaran ve peygamberlerimi taşlayarak öldürmekle tehdit eden onun zalim)kavminin üzerine (kimin daha güçlü olduğunu göstermek için dileseydik)gökten ordular (indirebilirdik ama) indirmedik. (Geçmiş kavimlerin helakinde böyle bir uygulama olmadığı için)İndirecek de değildik.
29. (Onların helaki için Âd, Semud ve Lût kavimlerinde olduğu gibi bir fırtına, deprem veya benzeri bir musibetin arkasından gelen) Bir tek ses yeter! (dedik. O ses geldiğinde) Bir de bakmışsınız: (hepsi birer saman alevi gibi) Sönüp gitmişler...
30. (Ey Resûlüm!) Yazıklar olsun (vahyin mesajına sırt çeviren) şu insanlara!Kendilerine (ne zaman) hangi elçi gelse, (geçmişte) onunla alay ederlerdi (şimdi de seninle alay ediyorlar.)
31. (Sana olmadık eziyeti yapan o müşrikler) Kendilerinden önce (kendileri gibi benzer tavrı sergileyen) nice nesilleri helak ettiğimizi ve (helak edilen o kişilerden hiçbirinin) onlara (bir daha asla) geri dönmediğini göremiyorlar mı?
32. (Eninde sonunda) Onların hepsi (inkâr edip, alaya aldıkları kıyâmet gününde) karşımızda (yaptıkları her şeyin hesabını vermek üzere) hazır bulunacaklar.
(28-32) UCU AÇIK BIRAKILAN ÜÇÜNCÜ SAHNE
Bu sahnede, inanma ve ifade özgürlüğü gibi en temel insan haklarına tahammülü olmayan, bu haklarını başkalarına zor kullanmadan yerine getirmek isteyen insanları taşlayarak öldürmeyi kafaya koymuş kişilerin yaşadığı sona bakacağız. Baktığımızda bu sonda da önceki sonlar gibi olmasa da yine de bir kapalılık görüyoruz. Burada da Kur’an bize senaryonun bir kısmını tahmin etme görevi veriyor. Bu görevle bizi tribünden maç seyreden bir seyirci olmaktan çıkarıp, kenarda da olsa -hayalen- sahada maçın içine dahil ediyor.
Maça dahil olduğumuzda özellikle Kamer sûresinde okuduğumuz kavimlerin sonlarını hatırlıyoruz. 29. âyetteki “Sönüp gitmişler” ifadesini, hatırladığımız o sonlarla birlikte düşündüğümüzde, “Onlara benzer bir sonla helak olup gittiklerini anlıyoruz.
Bu genel değerlendirmeden sonra âyetlere bakalım.
28. Âyet: Gökteki Ordular
Kur’an yerde ve gökte ne varsa onları Allah’ın orduları olarak tanımlar.522
Kur’an’daki Allah’ın orduları ifadesini doğru anlayabilmemiz için önce kafamızdaki ordu algısını doğru bir algıya dönüştürmemiz gerekiyor. Dünyanın her yerinde ordu dendiğinde savaş akla gelse bile, savaş ordunun öncelikli görevleri arasında olsa bile, ordunun tek işi savaşmak değildir. Gelişmiş ülkelerde ordunun asli görevi (deprem, sel, fırtına ve zor şartlarda mahsur kalanları kurtarma gibi) her türlü olağanüstü durumda halka hizmettir. Orduyu böyle anladığımızda, Allah’ın orduları yaratılan ve insana hizmette görev alan tüm varlıklardır. Bu varlıkların öncellikli hizmeti, Allah’ın nimetlerini getirmede aracı olmaktır. Allah’ın insana verdiği değerin büyüklüğünü göstermektir.
Bu ordular normal şartlar altında insana hizmet ederken, dünyada ceza verilmesi gerekenler olduğunda yine bu ordulardan volkan patlaması, deprem, fırtına, kasırga gibi neferler devreye girer, kavimlerin helakinde gördüğümüz gibi görevlerini yerine getirirler.
Gökteki ordular da büyük ihtimal melekler. Ama şunu da bilmek lazım. Meleklerin gökte olması mecazi bir ifade. Tefsir Usulümüzde (29) Melek Yasasında ifade ettiğimiz gibi (atom ve atom altı parçacıklara kadar) maddenin olduğu her yerde o maddeye müekkel bir melekler vardır.
Özetlersek, her şey Allah’ın ordusudur ve bu ordu her an her yerde aktiftir.
29. Âyet: İnsan Bir Zaman Değil Her Zaman Acizdir
Genelde teknolojinin bugünkü gibi gelişmediği çağlarda insanlar tabiat olayları karşısında çok acizdi. Geçmişte insanların tabiat hadiseleri karşısında aciz kalmalarının sonucunda birtakım varlıklara ilahlık payesi verdiğini anlatırken bu konuya Tefsir Usulümüzde temas ettik.523
Ama şu da bir gerçek imtihan dünyasındaki dekor gereği insan bir zaman değil, bütün zamanlarda acizdir. Bu dekorda teknolojik gelişmeler insanın güçlendiğini gösterse bile, dekora dikkatli baktığımızda dekorun (yaratılıştan gelen) ontolojik görüntüsü hiç değişmiyor. İnsan (bebek olarak) aciz geldiği dünyadan ihtiyarlıkta yine aciz olarak gidiyor. Ayrıca zaman zaman dozu yüksek olarak yaşanan deprem, fırtına ve salgın hastalıklar insana sürekli aczini hatırlatıyor. Bu hatırlatmalarda anlaşılması gerekeni anlayanlar şu gerçeği de anlıyorlar. Allah (cc) gelen felaketlerin dozunu bir iki tık arttırsa, o felaketlerin karşında hiçbir teknoloji duramaz.
Özetlersek, teknoloji bugün geldiği noktanın yüz kat ötesine geçse yine de aciz olmak insanın kaderidir. Bir Kadir-i mutlak (yani Allah (cc)) karşısında Aciz olmanın hikmetini bilenler için aczini bilmek -kendini bilmek anlamında- bir erdemdir.
30. Âyet: İlahi Kelamda İnsanî Dilin Kullanılması
Bazıları Allah’ın aşkın (Subhân ve Samed) olmasından yola çıkarak içkin olmasını, beşerle beşerin dilinde “beşerce” konuşmasını yadırgıyor ve O’na yakıştıramıyorlar. Bu tür konuşmalara tenezzülât-ı ilahîdeniliyor. Bu durumu önceki âyetlerin tefsirinde birkaç yerde izah ettik.524
İnsana hitap eden bir kitapta asıl yadırganacak olan “Yazıklar olsun, veyl olsun” gibi beşerce beşerin seviyesinden ifadeler olmaması olurdu.
Ne gibi, bir öğretmenin “ben lise öğretmeniyim” deyip, ilkokulda derse girdiğinde lise seviyesinden ders anlatması gibi… Olması gereken seviyenin dikkate alınmasıdır.
O yüzden Kur’an’da bu tür ifadeler, birçok âyetiyle duygulara hitap eden bir kitap için duygusal iletişimde maksada uygun ifadelerdir.
Özetlersek, muhatabın insan olduğu yerde, insanın duygularına hitap eden bir dilin kullanılması gâyet yerindedir.
31. Âyet: Helak Âyetlerini Güncelleyerek Okumak
Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında bu yasanın geçmişte olduğu gibi işlemediğini gerekçeleri ile anlattık.
Helak işi 29. âyetin tefsirinde de ifade ettiğimiz gibi Allah’ın yasaları karşısında (kendini güçlü gören, gücünden aldığı meşrutiyetle her türlü zulmü yapmayı kendine hak gören zalim) insanların aciz kalmasıdır. Bütün helak âyetlerinde özü itibarıyla anlatılan budur.
Bütün helak âyetleri “Ey insan! Allah’ın yasalarında kaçış yok mesajını veriyor. Dün helak olanlar ahirette büyük mahkemeye çıkarken, bugün ölümün gelip almasıyla aynı mahkemeye gidiyorlar. Götürme şekilleri değişse bile, gittikleri yer değişmiyor.”
Özetlersek güncel bir okuma üzerinden bu ve benzeri âyetler bütün zamanlarda gelecek insanlara şunu diyor: Geçmiştekine benzer bir helak yaşanmasa bile öyle ya da böyle büyük mahkemeden kaçış yok.
32. Âyet: Huzurda, “Hazır Ol”da Yaşamak
Âyet özelde bu âyette bahsedilenleri genel de ise bütün insanları bekleyen kaçınılmaz sonu anlatıyor. Âyete göre dünyaya gelen ve giden insanlar kıyametten sonra Allah’ın huzuruna çıkacak ve kendisine emanet olarak verilen hayatın hesabını verecek.
Bu âyette geçen “muhtarûn” kelimesine dikkat çekmek istiyoruz. Bu kelime hdr kökünden geliyor. Mutluluk ve saadet anlamında kullandığımız “huzur” kelimesi, büyük zatlara saygı için kullandığımız “hazret” kelimesi, komutanın karşısında “hazır ol” da dururken kullanılan “hazır” kelimesi hep bu kökten geliyor.
Tabii bu kelimeler bu kökten gelirken dikkatli bakanlara mesajlarla geliyor. Önce yukarıdaki anlamların insanlara bakan tarafına sadece bilgi vermek için kısaca değinelim.
Kelimenin kök anlamını bilerek bilinçli bir şekilde Hazret ifadesini kullanan kişi, “Benim ismini zikrettiğim zat sanki karşımda, ben de onun huzurunda duruyorum gibi saygımı sunuyorum.” demek istiyor.
“Hazır ol”a gelince, bu emrin verildiği yerde, kimin huzurunda olduğunu bilerek, o huzurda bulunmanın gerektirdiği saygıyı göster anlamında kullanılıyor.
İşin âyete bakan tarafına gelince, bizim anladığımız ilk mesaj şu: Dünyada Allah’ın huzurunda olma şuuru yani ihsan şuuru ile yaşayanlar hem dünyada hem de ahirette Allah’ın huzurunda ebedi huzur bulacaklar.
Özetlersek, ebedi huzurun yolu, dünyada manevî olarak “hazır ol”da yani ihsan şuuruyla yaşamaktan geçiyor.
33-35 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
33. (Eğer onlar kıyâmeti, âhireti, hesap gününü, cenneti ve cehennemi akıldan uzak görüyorlarsa bu konuda çok uzağa gitmesinler. Şu ayaklarının altındaki) Ölü toprak onlar için önemlibir (kevnî) âyettir. Biz (ölü gönüllere vahiy yağmuru ile hayat verdiğimiz gibi) ona (ve aynen bir ölü gibi onun içine giren tohum ve çekirdeklere de) yağmurla hayat verdik (insanlar) ve (hayvanlar beslensin diye) ondan ürünler çıkardık. İşte onlar bundan (afiyetle) yerler.
34. Biz (her kışın ardından gelen baharla yeryüzünde sayısız öldükten sonra dirilme provaları yaparız. Şöyle bir baksınlar) yeryüzünde nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda (yerin altından, kimi zaman sert kayaların arasından) birçok pınarlar (dereler, çaylar) akıtıyoruz.
35. Tâ ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden (afiyetle) yesinler (ve hiç kimsenin veremeyeceği bu nimetleri veren Allah’a şükretsinler. Peki, bunca nimete rağmen) Hâlâ şükretmeyecekler mi?
(33-35) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Yukarıda tefsirini yaptığımız 28-32 arası âyetlere indirilen Kur’an âyetleri dediğimizde, arkadan gelen bu âyetler (yine Kur’an âyetleri içinde geçen) yaratılan âyetler oluyor. Bunların görevi öncelikle şahitlik oluyor.
Yukarıdaki âyet grubu 32. âyetteki: “Onların hepsi karşımızda (yaptıkları her şeyin hesabını vermek üzere) hazır bulunacaklar.” cümlesiyle bitmişti.
33-35 arası âyetler bu bitişin arkasından akla gelebilecek şu soruların cevabı olarak geliyor;
Allah’ın herkesi huzurunda hazır etme vaadi gerçek mi?
Kıyamet kopacak mı?
Hadi koptu, öldükten sonra dirilme mümkün mü?
Bir hesap günü var mı?
Hesabın arkasından iyilere mükâfat kötüler ceza var mı?
Bize bütün bunların olabileceğini gösteren deliller/şahitler/örnekle var mı?
Bu bağlamda 33. âyet şunu diyor “Evet bütün bu sorularınızın cevabı adına dünya denilen dev kütüphanede yaratılan âyetler arasında var. İsterseniz ilk olarak ayağınızın altındaki ‘toprak âyetine’ bakın.”
“TOPRAK VE KARACİĞER ÂYETİ”525
“Onlar için âyettir” anlamına gelen “Ve âyete’l-lehüm” ifadesine bir kalıp dersek, bu sûrede bu kalıp (33, 37, 41. âyetlerde) arka arkaya üç defa geliyor. Üçünde de Kur’an, âyet kelimesini (Kur’an âyetleri şeklinde) yaygın anlamı ile bilinen anlam dışında kullanıyor.
Bu bağlamda toprağa, geceye ve gemilerin denizde yüzmesine imkan sağlayan (suyun kaldırma gücü gibi) tabiat yasalarına âyet diyor. Bunu dedikten sonra bize de dolaylı olarak şunu diyor: Atomdan güneşe, spermden karaciğere, ottan böceğe her şey âyettir.
Bu konuya önceki bölümlerde değişik vesilelerle değinmiştik526 ama önemine binaen bir kere daha söylüyoruz.
Bu satırları okuyan herkesten rica ediyoruz, bir Müslüman çocuk Kur’an sûrelerinde geçen kısa cümlelerin Kur’an âyetleri olduğunu öğrendiği gün, -evet aynı gün- gözünün de güneşin de yani insanların aynı ile benzerini yaratıp yapmakta aciz kaldığı her şeyin de Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden delil anlamında âyet olduğunu öğrensin.
Bunu öğrenirken, Kur’an âyetlerini okumak kadar tıp ilmi üzerinden göz âyetini, fizik ilmi üzerinden atomu, astronomi ilmi üzerinden güneş âyetini okumanın da sevap olduğunu öğrensin.
Ne olur! Bunu öğretelim.
Bir an için 2018’den sonra doğan milyonlarca Müslüman çocuğun 5 yaşından sonra bunları duyarak, bilerek ve anlayarak büyüdüğünü bir düşünün… Bir düşünün. Bir kere daha düşünün…
KUR’AN’DAKİ BASİT GÖRÜNEN CÜMLELERİ SÖYLEMENİN İMKANSIZLIĞI
Bazıları Kur’an’da 7. asrın insanının idrak seviyesinden verilen bu bilgilerden yola çıkarak şöyle diyor: “Kur’an insan sözüdür. Bakın şu sözlerde olağanüstü bir şey yok. Gökten yağmur yağdığını, bitkilerin topraktan çıktığını gören bilen herkes söyler.”
Bunu derken gelip bilenlere sorsalar şu cevabı alacaklar. Kur’an bunları söylerken işin faili, yani eserin sahibine işaret ederek söylüyor. Bu işareti dikkate aldığımızda, bu âyetlerde insanın kendini özne yapması imkansız oluyor. Nasıl olduğunu göstermek için bir deneyelim. Herhangi bir insan şöyle diyebilir mi?
“Toprak benim yarattığım bir âyettir. Yağmur benim yaratıp gökten indirdiğim bir sudur. Üzüm, hurma ve benzeri nimetler benim yerden çıkarıp size verdiğim nimetlerdir… O yüzden bunları yoktan yaratıp sizin istifadenize sunduğum için hâlâ bana şükretmeyecek misiniz?”
İşte Kur’an âyetleri toprağı, yağmuru, tohumları anlatırken bu gerçeğe işaret etmek için söylüyor. Bu âyetleri işaret ettikleri bu gerçekle birlikte değerlendirdiğimizde, kâinat kitabı ile Kur’an’ın bir birini tamamlayan, bir birinden ayrı düşünülemeyecek iki kitap olduğunu görüyoruz.
Aşağıdaki başlıkta bu konuyu farklı bir açıdan daha değerlendirelim.
ÂYETLERDEKİ BİLİMSEL SEVİYENİN AŞKINLIĞI
Birkaç defa değişik vesilelerle şuna ifade ettik. Yeri geldikçe yine edeceğiz. Kur’an bir bilim kitabı değildir. Bir hidâyet ve rahmet kitabıdır.
O yüzden bilimlerin konularına sadece indiği asrın idrak seviyesinden işaret eder.
O yüzden âyetlerdeki bilimsel seviye yüzeysel okumada görünenle sınırlı değildir.
Burada şu soruyu sormak lazım,
Yağmurla toprağa hayat vermek, sonra da o topraktan renkleri, kokuları, enleri, boyları, vitamin ve besin değerleri farklı farklı olan bitkiler çıkarmak için neleri bilmek lazım?
Burada bilinmesi gereken noktalara işaret ederek çok kısa bir cevap verelim,527
Birinci Nokta:İnen yağmurun içinde bulunan (yüzde) %99,5’luk su oranın yanında, (binde) %0,03 oksijen, %0,02 oranında azot, %0,01 oranında karbondiyoksit, %0,04 oranında diğer gazların bulunması gerekiyor.
İkinci Nokta: Yağmurla buluşan toprakta Azot (N), Fosfor (P), Potasyum (K), Kalsiyum (Ca), Magnezyum (Mg), Demir (Fe), Manganez (Mn), Bor (B), Çinko (Zn), Bakır (Cu), Molibden (Mo), Klor (Cl) gibi elementlerin bulunması gerekiyor.
Üçüncü Nokta: Yağmur suyu ve toprakla buluşan tohumun içine (ana rahmindeki cenine benzer) gelişme potansiyeli olan bir embriyo koymak ve o tohumun o topraktan hangi mineralleri alacağını onun fıtratına yazılım olarak yerleştirmek gerekiyor.
Dördüncü Nokta: Bitkilerin yeryüzüne çıkması için havayı ve güneşi bitkilerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde yaratabilecek bir kudret gerekiyor.
Beşinci Nokta: Bunun için de soluduğumuz havanın içindeki (Azot, Oksijen, Argon, Karbondioksit, Neon, Helyum ve Kripton gibi) 7 farklı gazı ve bunlardaki hassas oranı bilmek gerekiyor.
Bunun yanında güneşi oluşturan hidrojen, helyum, karbon, demir, nikel, kalsiyum, magnezyum gibi elementleri ve bunlardaki hassas oranları bilmek gerekiyor.
Bu beş noktanın yanında alt bilim dallarından bir beş nokta ve o beş nokta içinde 15 farklı “gereken” de daha yazabiliriz.
Bunu nasıl yazıyoruz? Cevap: Bugün bilimin ve teknolojinin geldiği seviye sayesinde yazıyoruz. Peki, bundan bir asır sonra aynı şeyleri yazacak olsak, bilgiler daha da artar mı? Günümüzde hiçbir bilim dalı üç asır da geçse, beş asır da geçse “Bizim kâinat kitabından (yağmur, toprak, su, hava, güneş hakkında) öğreneceklerimiz bitti.” demediği ve diyemediğine göre bu soruya vereceğimiz cevap “evet” oluyor.
İşte başlıktaki bilimsel seviyedeki aşkınlıktan kastımız bu.
Bu durumda bir benzetme yaparsak, kâinat bir kitap oluyor, Allah (cc) onun yazarı oluyor, bilim insanları da o kitaptan öğrenecekleri hiç bitmeyen öğrenciler oluyor. Böyle olunca Allah’ın sınırsız ilmi “aşkın”, insanların sınırlı ilimleri Allah’ın ilmini aşamadığı için bütün zamanlarda “içkin” oluyor.
Özetlersek, 7. Asrın idrak seviyesinden ifade edilen ve bilimsel alana işaret eden Kur’an âyetindeki bilgi seviyesi aşılamamıştır. O yüzden bütün zamanlarda Kur’an muallimdir (öğretendir, öğretmendir), insanlar da öğrenendir.
33-35 arası âyetler için yaptığımız bu genel değerlendirmenin ardından âyetlerin kısa tefsirine geçelim.
33. Âyet: Aynı Şeyde Ayrı Görmek
Yukarıda bu konuda yaptığımız değerlendirmelerde şunu gördük. Aynı şeylere 7. asırdan ve 21. asırdan bakan insanlar aynı şeyleri görüyor ama aynı şeylerde gördüğü ayrıntı değişiyor. Bilgi arttıkça anlaşılan anlam ve ayrıntılar artarak genişliyor. Fakat bu genişlemeye rağmen işin özü bütün zamanlarda aynı kalıyor.
Peki öz nedir? Her şeyin (her şeyi yaratan) bir şeye; yani Allah’a işaret etmesi.
34. Âyet: Hurma, Üzüm, Pınar
Bunlar yaratılan tüm nimetleri temsilen geliyor. Üzüm ve hurmanın yerine yeryüzündeki bütün bitkileri koyabileceğimiz gibi, pınarın yerine de bütün yeraltı kaynaklarını koyabiliriz.
Burada bu âyet hakkında detaya girmeyeceğiz. Üzüm konusunu Abese süreside 24-32 âyetler arasında “Ben 21. Asırda Yaşıyorum Bu Asırdan Bakma ile 7. Asırdan Bakma Arasındaki Fark Nedir?” başlığı altında yaptığımız değerlendirmelere havale edeceğiz.
Hurmayı ve pınarı da yine orada ortaya koyduğumuz bakış açısına havale edeceğiz.
35. Âyet: Âyetlerin Dili Olsaydı
Âyetlerin dili olsaydı, hepsi kendi içerikleri ile ilgili konuşmaları yaptıktan sonra sözü bu âyette geçen şükür konusuna getireceklerdi. Bu konuda çocuklara şöyle bir bilmece sorsaydık: Bu dünyada her şeyin kendisi ile bağlantılı olduğu bir şey söyleyin. Söylenecek şeyler arasında şükür de yer alırdı. Önemine binaen şükür konusunu aşağıdaki başlık altında biraz açmak istiyoruz.
TAVUK YUMURTA, ARI BAL, İNEK SÜT VEREREK ŞÜKREDER, İNSAN…?
Şükür kelimesinin özünde (kök anlamında) verilen nimeti göstermek vardır. O yüzden Arap edebiyatında bu kelime teşbihe/benzetmelere konu olabilir.
Mesela, “Daabbetün Şekûr” diyen biri, hayvanın semiz olduğunu (besili), sahibinin ona verdiği yem nimetini üzerinde gösterdiğini ifade etmiş olur.
Mesela “Şekerati’ş-şecratü” diyen biri, ağacın dalları meyveleri çoğaldı, yani ağacın kendisine yapılan bakımın hakkını verdiğini ifade etmiş olur.
Bu örnekleri Allah’ın yarattığı atomdan güneş kadar her şeye teşmil528 edebiliriz. Bu teşmili yaptığımızda tavuğun yumurta, arının bal, ineğin süt, güneşin ışık, toprağın meyve vermesi onların şükretmesi oluyor.
Bu örneklere daha geniş açıdan bakarsak, Allah’ın fıtrat verdiği her varlığın fıtratının gereğini yapması onun şükrüdür. Şükrü böyle anladığımızda, “İnsanın şükrü nedir ve nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı da ortaya çıkıyor?
Cevabı biraz açarak verelim: İnsanın şükrü varlık gayesine uygun yaşamakla olur? İnsan için varlık gayesine uygun yaşamak da vahyin rehberliğinde Peygamberin örnekliğinde güzel ve örnek bir ahlakın sahibi olmakla olur. Güzel ahlak sahibi olmaya şükrün meyvesi diyoruz.
Bu tanıma şükrün genel tanımı dersek,
Bu genel tanımı her nimet için özel tanıma dönüştürebiliriz,
Mesela göz nimetinin şükrü nasıl olacak diye sorulduğunda cevap, O nimeti veren Allah’ın verme amacına uygun olarak… Göz nimetinin arkasına tüm nimetleri koyalım, onları tek tek sayalım cevap bir Müslüman için hep aynı olacak.
Bu genel ve özel tanımlardan sonra konuya farklı açılardan bakmaya devam edelim,
Şükür Bir kendini Gerçekleştirme Sürecedir
Tefsir Usulümüzde (5) Mükemmellik ve (6) Kemal Yasalarında bahsettik, bu dünyaya gelen her varlık, bir alt sınırdan gelir ve üst sınıra kıvama/kemale (çekirdekten meyveye, spermden canlıya) doğru gider. Bu sürecin adı kendini gerçekleştirme sürecedir. Bu süreç insanın biyolojik/maddi tarafı dahil bütün varlıklarda (beslenmeye bağlı olduğu için) otomatik diyebileceğimiz bir şekilde olur.
Ama bu şükür insanın manevî tarafında harici bir terbiye ve iradeye bağlıdır. Bu terbiyede ilk adım, verilen her nimetin emanet olduğunu bilmektir; “Benim değil bende emanet, o yüzden istediğim gibi değil, benden istendiği gibi kullanmam gerekir.”
Bu terbiyede başta namaz olmak üzere bütün ibadetlerin çok ama çok büyük bir yeri vardır. O yüzden bu konuda dipnotta verdiğimiz referanslara bakmanızı önemle rica ediyoruz.529
O referanslara bakıldığında şu görülecek, bizim burada şükrün meyvesi dediğimiz güzel ahlakın bir kısmı dinden bağımsız kazanılabilir ama İslam’ın istediği ahlakın kazanabilmesi emanet ahlakı ile mümkün olabilir. O ahlakın kazanılması da ibadetlere bağlıdır.
Bu tespitin gerekçelerini referanslarımızda çok sayıda örnek üzerinden anlattığımız için geçiyoruz.
“Hâlâ Şükretmiyorlar mı?” Cümlesi Neden Soru Formunda Geliyor?
Şükür kelimesi Kur’an’da türevleriyle beraber 75 defa geçer. Umulur ki şükrederler, ne kadar az şükrediyorlar gibi farklı formları vardır ama ilginçtir bu âyetteki gibi “efela yeşkurûn” formunda iki yerde geliyor biri bu âyette biri de yine bu sûrenin 73. âyetinde.
Burada asıl dikkat çekeceğimiz nokta cümlenin soru şeklinde gelmesi. Âyettlerdeki soruların muhatabı akıl. Neden? Çünkü aklın işleyiş yasaları var. O yasalara göre bir insan, çok değerli bir şeyi,
Değerinden çok ucuz bir şey aldığında sebebini merak eder.
Değerinden çok çok ucuz bir şey alsa, sebebini daha çok merak eder.
Bedavaya alsa, bu sefer mutlaka şüphelenir ve sorgulamaya başlar.
Nitekim hayatın olağan akışında da durum böyle. Çok değerli bir şey bedavaya veriliyorsa, orada kesin akla şunlar gelir,
Bu kadar değerli bir şey bedava olamaz. Karşılıksız olamaz. Oluyorsa mutlaka arkasında bir şey vardır.
Verenin amacı ne?
Verince benden ne isteyecek?
İnsan hayatında hayatın devamı için temel gıda benzetmesi yapacağımız hava, güneş, beyin, kalp, mide gibi nimetlerin tamamı bedava. Bunlarla kıyaslandığında, insanlar tarafından değeri çok düşük ikramları yukarıdaki sorularla sorgulayan insanın, değeri ölçülemeyecek nimetlerin bedava olmasını sorgulamaması aklın işleyiş yasalarına aykırı.
Peki neden sorgulamıyorlar?
Bize göre sorgulamayan insan yoktur. Çünkü hemen hemen her insan hayatın bir döneminde mutlaka dışından veya içinde “Nereden geldim, nereye gidiyorum, niçin buradayım” sorularını en az bir kere sormuştur.
Burada asıl soru sorgulayan insanlar neden doğru cevabı bulamıyorlar? Bu ve benzeri soruların cevabını bulmak için bundan sonrasına kendimize sorgulayarak devam edelim.
Ben ve Biz Şükrediyor muyuz?
Şükrün en zayıfı, dilde Elhamdülillah demektir. Şükrün en güçlüsü, verilen her nimeti Allah’ın verdiği amaca uygun kullanmaktır. Bu kullanmanın sonunda hedef: Bizim “Elhamdülilah” diyeceğimiz, görenlerin de “Maşallah” diyeceği örnek bir insan inşa etmektir.
Bu kısa açıklamadan sonra başlıktaki soruyu bir kere daha soralım “Şükrediyor muyuz?” Cevap: Allah’ın verdiği maddi (beyin, kalp, mide)-manevî (aklı, vahiy, Kur’an, İslam gibi) nimetlerle kendimizi gerçekleştirmiş ve bunun sonucunda Müslüman olmayan insanların bakınca, imreneceği örnek bir hayat inşa etmişsek, biz şükrediyoruz demektir.
Cevabı biraz daha genişletelim. Biz Müslümanların yaşadığı ülkeler dünyanın en güvenli şehirlerinin olduğu ülkeler oluyorsa, ülkemiz dünyada suç ve başarı oranı ölçen endekslerin tamamında alt ve üst sıralarda yer alıyorsa “Biz şükrediyoruz.” demektir. Aksi oluyorsa, bizim şükürden ne anladığımızı oturup bir kere daha düşünmemiz gerekir.
Bu tespitlerin acı olduğunu canımızı acıttığını biliyoruz ama bazı gerçeklerin böyle “acı” olma gibi bir huyu var.
Dinde Zorlama Olsa Şükür de Mecbur Olsaydı Ne Olurdu?
Allah’a iman etmeyen ve şükretmeyen insan kalmazdı.
Şöyle bir imtihan dünyası düşünelim. Her nimetin bir sonraki gün kullanımı, o nimetin şükrüne bağlı olsaydı.
Yani gözün ertesi gün kullanımı bugün 1000 defa söylenecek “Elhamdülillaha” veya beş vakit namaza bağlansaydı,
Nimetleri veriliş amacı dışında kullananların aldıkları nefesteki oksijen oranı her ay bir birim düşürülseydi, ne olurdu?
Bu soruların cevapları malum. Allah (cc) böyle yapmamakla şu mesajı veriyor: Benim dinimde zorlama yoktur. Zorlama olsaydı, ben herkesi anında melek gibi yapardım. Benim dinimde özgürlük vardır. Özgür tercihin sonucunda yapmak veya yapmamak vardır. O yüzden benim dinimde mecburen dindar olan “köleler” yoktur. O yüzden benim dinimde iradesiyle kul olan erdemli insanlar vardır. Bunun bütün zamanlar mesajı şudur: Dinde zorlama yoktur. Zorlama varsa orada din yoktur. Zorlama varsa orada münafık çoktur.
O yüzden İslam dininde temsil ve tebliğ işinde güzel örnek olmanın dışında hiçbir geçerli yöntem yoktur.
İnsanlar Neden Az Şükrediyorlar?
A’râf sûresinin 10. âyetinde “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” denmişti. Orada bağlam farklı olduğu için konuyu burada ele almayı tercih etmiştik. O âyetten mülhem başlıktaki soruyu çok farklı cevaplar verilebilir. Bizim kısa cevabımızda öne çıkan nedenler şunlar:
Birinci Neden: Zorlama yok.
Bu nedene yukarıda işaret ettik. Zorlama olsaydı, şükretmeyen kalmazdı. Tercihe bırakıldığı için insanlar az şükrediyor.
İkinci Neden: Nimetlerin Peşin Verilmesi,
Allah (cc) bu dünyada hayatın devamı için nimetleri peşin vermiş. Yani biz dünyaya gelmeden önce evimiz olan dünya, o dünyanın tavanı olan gökyüzü, lambası olan güneş, halısı, kilimi olan yeryüzü; bağı bahçesi. Bunun yanında beden evimizde ayaktan başa, beyinden kalbe nimetler…
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bunlar şükür karşılığında verilseydi, şükretmeyen kalmazdı. Peşin olması ve insanların bunları hazır bulması artı bir nimetken, gaflet nedeni ile (kadrini kıymetini bilmeyenler için onların aleyhinde) eksi bir nimete dönüşüyor.
Üçüncü Neden: İnsanın İradesi, Emeği, Bilgisi, Becerisi…
İnsanın, hayatın devamı için gereken birtakım nimetleri kendi iradesi, çabası, gayreti, bilgisi ve becerisi ile elde etmesi.
Bazı insanlar zannediyor ki hayatın zorlukları içinde elde ettikleri nimetler onların. O zannın bir sonucu olarak teşekkürün muhatabını kendileri görüyorlar. Bu bir aldanma; biz bu aldanmaya Tefsir Usulümüzde (4) Mülkiyet Yasasında işaret ettik.
Özetle dedik ki, Allah tarafından peşin olarak verilen nimetler insanın ilk sermayesidir. O nimetlerle elde ettiği her şey ise onun ikinci sermayesidir. İlk sermaye olmadığında ikinci de olmayacağı için, iki sermayede olduğu gibi ikinci sermayede de şükrün öncelikli muhatabı Allah’tır. Bu gerçeği bilmeyenlerin çok olduğu yerde, şükredenlerin sayısı az oluyor.
Özetlersek, başlıktaki soru için bu ve benzeri nedenler sayılabilir.
Nakit Ödeme mi Daha Zor, Şükür mü?
Allah (cc) insana nimetlere şükür noktasında elektrik ve su faturalarında olduğu gibi şöyle bir seçenek sunsa ve deseydi ki; Kullandığınız her nimetin şükrünü dilerseniz nakit dilerseniz, dilerseniz beş vakit namaz kılarak ödersiniz deseydi ve sadece bir aylık nefes alma nimetinin faturası her ay başında 24 bin dolar olarak gelseydi. O zaman insanın önünde iki seçenek olacaktı,
Birinci Seçenek: 24 saatlik bir günün içinde akşama kadar saatlerce çalışıp ayda 24 bin dolar ödemek…
İkinci Seçenek: 24 saatlik bir günün içinde, farzları toplamda bir saat etmeyen namaz ibadetini yerine getirmek.
İnsan hangisini seçerdi?… İnsanların namazı seçmesi şu gerçeğin ilanı olacaktı: Allah’ın (cc) istediği şükür zor değil. O şükrü yerine getirmenin önünde kayda değer hiçbir engel yok.
36-42 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
36. Toprağın yetiştirdiği bitkileri, (hayvanları, insanların bizzat) kendilerini (ilim) ve (teknolojinin gelişmesine bağlı olarak insanların yeni yeni öğrendikleri atomun içindeki pozitif ve negatif elektronları, elektrikte artı ve eksi kutupları ve) daha (henüz) bilmedikleri (ve gelecekte bilecekleri) birçok şeyi çiftler halinde yaratan Allah (her türlü noksandan münezzeh olduğu için) ne yücedir.
37. (Güneşin, dünyanın ve ayın hareketlerinin bir sonucu olan) Gece, onlara (ilim, irade ve kudretimizi gösteren muhteşem) bir (kevnî) âyettir. Biz (Güneşin batışı ile) ondan gün ışığını çekip çıkarıyoruz; bir de bakıyorsun ki, her yer karanlığa gömülmüş.
38. Güneş de (etrafındaki gezegenlerle birlikte, “Solar apex” adı verilen) kendi yörüngesinde (saatte 720 bin km gibi muazzam bir hızla) akıp gitmektedir. Bu (mutlak gücüyle) Azîz (her şeyi bilmesiyle) Alîm olan Allah’ın (muhteşem bir) takdiridir.
39. (Dünya evinin gece lambası olan ve sürekli o evin etrafında dönen) Ay için de (yeni ay, hilal, ilk dördün, şişkin ay, dolunay ve son dördün gibi) birtakım menziller tayin ettik. Nihâyet o, (zamanı gösteren bir saat, bir takvim gibi, bütün bu evreleri bir ayda tamamlar ve hilal şeklinde) eğri hurma dalı gibi olur da (sonra başladığı yere) geri döner.
40. (Özetlersek, evrendeki sistem öyle mükemmel bir ölçüyle ayarlanmıştır ki) Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir.Her biri (kendine mahsus) bir yörüngede (kendileri için belirlenen programa uygun olarak, sanki dev bir uzay gemisi gibi) yüzerler.
41. (Üzerindeki milyarlarca insanla beraber dünyanın boşlukta dev bir uzay gemisi gibi yüzmesi nasıl bir kevnî âyetse, açık denizlerde) İnsan neslini (içleri onlara fayda verecek yüklerle) dolu (irili ufaklı) gemilerde taşımamız da onlar için büyük bir (kevnî) âyettir.
42. Biz, onlar için (gelecekte) gemiye benzer (onları denizin altında, yerin üstünde, havada daha hızlı daha güvenli taşıyacak) daha nice binecekleri şeyler yaratırız...
36-40 ARASI ÂYETLERİN ŞAHİTLİĞİ: KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ
Yukarıdaki 33-35 arası âyetlerde toprak, yağmur, tohum, üzüm ve hurma gibi görünen nimetler üzerinden âyetlerdeki bilimsel seviyenin aşkınlığına işaret etmiştik. Aynı aşkınlığı daha fazla ve daha açık bir şekilde 36-40 arası âyetlerde görüyoruz. Bu âyetler kendisini okuyan insana adeta şunu diyor: Nasıl senin aklın 2 + 2 = 4 diyorsa. Nasıl aklın işleyiş yasaları oraya 4 koymaya seni ikna ediyorsa.
Aynen onun gibi, buradaki âyetler de kendisini okuyanlara “Kur’an’ın insan sözü olamayacağına” ikna ediyor. Bunun nasıl olduğunu âyetlerin üzerinden gösterelim.
36. Âyet: 7. Asırda Bu Cümleyi Söylemek Mümkün mü?
Hayalen 7. asra gidelim. Dünya ve evrenle alakalı bilgimizin o günün Mekke’sindeki ortalama seviyede olduğunu farz edelim ve şu soruya cevap verelim. Dünyada ve kâinatta yaratılan her şey çift olarak mı yaratılmıştır?
İlk vereceğimiz cevaplardan biri şu olur: Vallahi ben dünyanın tamamını bilmiyorum hele kâinatı hiç bilmiyorum. Bildiğim kadarı ile söylersem, evet.
Ama dünya geneli için hiç konuşamam. Hele kâinat için hiç mi hiçbir şey diyemem. O gün için hiçbir insanın çıkıp da dünya ve kâinatın tamamı için böyle bir cümle kurması imkansızdı.
Eğer biri bu cümleyi kuruyor ve o günden bugüne geçen zaman söylenen bu sözü doğruluyorsa o sözün ve benzeri sözlerin yer aldığı kitap insan eseri olamaz. O kitap sadece ve sadece bütünü gören Allah’ın kelamı olabilir.
ARA BİLGİ: Bu âyet tek başına geniş bir değerlendirmeyi gerektiren bir âyet. Biz geniş değerlendirmeleri ilgili konulara doğrudan temas eden âyetler geldiğinde yapıyoruz. Bu konudaki geniş değerlendirmemizi Zariyat sûresinin 49. Âyetinde yapacağız. Burada ayrıca şunu da ifade edelim, bu âyete yönelik ateist çevrelerden gelen bütün eleştirileri de biliyoruz. Onların cevabını da inşallah orada vereceğiz.
Özetlersek, 7. asrın bilgi seviyesinden 36. âyette geçen cümleyi söylemek bir insanın değil tüm insanların boyunu aşan bir iş. İşin onların boyunu aşması, failin onların arasından biri olamayacağına en güçlü şahitlerden biri oluyor.
37. Âyet: Gece de Gündüz de Birer Âyettir
Kur’an geceye kendisi âyet derken, gündüze âyet demeyi de bize bırakıyor. Sadece bunları bırakmıyor, daha önce de ifade ettiğimiz gibi 7. asrın seviyesinden verdiği bilgilerin detayını öğrenmeyi de bize bırakıyor. Detayları öğrenmeye başladığımızda şunu anlıyoruz: Gündüzün arkasından geceyi getirmek basit bir iş değil. Kur’an, gece-gündüz üzerinden bize adına kâinat denilen büyük sistemde en yakın parçayı gösteriyor. Parçaya, o günden bugüne her asırda adım adım gelişen bilimin penceresinden dikkatli baktığımızda, bütünde muhteşem bir faaliyet olduğunu anlıyoruz.
Bu faaliyete, aşağıda değineceğimiz güneş ve ayın faaliyetleri de içine aldığı için onlara da mukaddime olması adına, daha geniş bir açıdan bakacağız.
Şu soruyla başlayalım, gündüzün arkasından gece gelirken, aynı anda kâinatta başka neler oluyor?
Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: Geceden sonra gündüzün gelebilmesi nelerin olması gerekiyor?
Cevap olarak diyoruz ki, çıplak gözle görünen alanda bunlar olurken, gözle göremediğimiz alanda çok daha büyük muazzam eşsiz, harika faaliyetler oluyor.
Bu faaliyeti anlatmaya şu başlık altında başlayalım,
Dünyada 24 Saatte Gece Gündüz Olurken Kâinatta Başka Neler Oluyor?
Dünya kendi etrafında 1670 km. hızla dönüyor.
Dünya bu dönüşünü yaparken, aynı anda 107 bin km. hızla güneşin etrafında dönme işini de yapıyor.
Dünyanın 24 saat içinde yaptığı bu dönüşün sonucunda gece-gündüz meydana gelirken, güneşin etrafında 365 günde yaptığın dönüşün sonucunda mevsimler meydana geliyor.
Bunlar olurken güneş sistemi içindeki dünya ile birlikte 8 gezegen530 (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) aynen dünyanın yaptığı gibi hem kendi hem de güneşin etrafında dönüyorlar.
Bunlar olurken aşağıda da işaret edeceğimiz gibi güneş de hem kendi etrafında dönüyor hem de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksinin merkezi etrafında belli bir yörüngede dönüyor. Bu dönüşünü yaklaşık olarak 250 milyon yılda tamamlıyor.
Bunlar olurken Samanyolu Galaksisi içinde güneşimiz gibi benzer büyüklükte yaklaşık 300 milyar yıldız yer alıyor. Onlar da galaksinin merkezi etrafında belli bir yörüngede dönüyor.
Bunları anlatırken akla şunlar geliyor;
Galaksimizin büyüklüğü ne kadar?
Galaksimiz gibi kâinatta kaç tane galaksi var?
Galaksimizin büyüklüğü (bir uçtan diğerine) eni tahminen 200 bin ışık yılı. 200 bin ışık yılı tahminen 2 trilyon kilometrelik mesafe. Bu mesafeyi baştan sona saatte 1000 km. hızla giden bir uçakla gideyim deseniz yolculuk yaklaşık 2 milyon yıl sürüyor… Ayrıca galaksimizin yüksekliği (kalınlığı) bin ışık yılı kadar.
Galaksimizin büyüklüğünü ortaya koyduktan sonra ikinci sorunun cevabına gelelim, bilim insanları, kâinatta galaksimizle benzer büyüklükte 2 trilyondan fazla galaksi olduğunu tahmin ediyorlar.
Burada duralım ve bir Allahüekber diyelim.
“Allahüekber” dedikten sonra yukarıda anlattığımız faaliyetler ve büyükler üzerinde bir süre düşünelim ve sonra şunları diyelim:
Rabbim! Anladım ki,
Sen her türlü özelliğin ve güzelliğin ile büyüklüğünde sınır olmayan en büyüksün.
Sen yaratılmışlar içinde büyük görünen her şeyi yaratan tek büyüksün, yegâne büyüksün.
Rabbim beni ve bütün mümin kardeşlerime ilimlerin, bilimlerin penceresinden bu büyüklüğü anlama gayreti nasip eyle.
Her Allahüekber’imizi de atomdan güneşe, güneşten galaksilere bu büyüklüğü fark ederek ifade etmeyi nasip eyle,
Bu farkındalığı hayatımıza muazzam bir ahlakın sahibi olan Peygamberimiz rehberliğinde örnek bir hayat olarak yansıtmayı da nasip eyle.
Amin, amin, amin…
Özetlersek gece-gündüz olurken kâinatta bunlar da oluyor ve bütün bunlar bize şunu diyor: Bütün bunları yaratamayan gece-gündüzü yaratamaz.
38. Âyet: Güneş de Bir Âyettir
“Güneş bir âyettir” demek
Özelde -yukarıda işaret ettiğimiz gibi- kâinatta galaksiler içinde yer alan trilyonlarca yıldız da âyettir demektir.
Genelde insanlar tarafından aynı ile yaratılamayan her şey de âyettir demektir.
Bunlara Kur’an’da işaret edilmesi üzerinden verilen mesajlardan biri de şudur:
Yaratılan âyetlerin yasalarını koyan Allah olduğu gibi indirilen Kur’an ile inşa edilen İslam evinin yasalarını koyan da Allah’tır.
Nasıl yaratılan âyetler bilim insanlarını kendine hayran bırakıyorsa,
Aynen onun gibi indirilen âyetlerle inşa edilen İslam evi de bütün bilim insanlarını kendine hayran bırakma potansiyeline sahiptir.
Bunun gerçekleşmesi de temsil ve tebliğ ile vazifeli olan Müslümanların örnek birer hayat ve örnek birer medeniyet ortaya koyması ile olacaktır.
Bugün bu örnekler birey ve toplum planında idealden uzaksa bunun sorumlusu İslam değil, onu temsil ve tebliğ işinin hakkını veremeyen Müslümanlardır.
38. Âyet Diyor ki: Kur’an’ın İnsan Sözü Olması İmkansızdır
Kur’an’ın 6236 âyetine “âyet” deniyor ve âyet demek işaret ve delil demek. Bu 6236 âyet ayrı ayrı yüzlerce konuya işaret ederken, onlar hakkında delil olurken, bu âyetler, aynı zamanda toplu olarak bir tek şeye hem işaret ediyor hem de onun hakkında delil oluyor. Bu şey, başlıkta işaret ettiğimiz şey. Kimi âyetlerde bu işaret dolaylı oluyor yani üzerinde uzun düşünmek gerekiyor. Ama kimi âyetler var ki, üzerinde hiç düşünmeye gerek bırakmadan, okuması yazması olan herkesin anlayabileceği şekilde bu gerçeğe işaret ediyor.
İşte 38. âyet bu âyetlerden biri. Kur’an’ın indiği zaman diliminde 38. âyette geçen cümleyi bir insanın kurması imkansızdır. İnsanoğlunun güneş-dünya ilişkisinde dünden bugüne bilgisi şöyle bir seyir takip etti.
Milattan önceki (MÖ) yıllarda genelde bütün insanlar dünyanın sabit güneşin ise dünyanın etrafında döndüğünü zannediyorlardı. MÖ 3. yy’da bu konuda bazı farklı görüşler ortaya atıldı ama pek itibar görmedi. Milatta sonra 16. yy. kadar istisnalar olsa bile bilimsel olarak ispatlanabilir bir görüş ortaya sunan olmadı. Bu yüz yılda bazı bilim insanları gözlem ve matematiksel hesaplarla dünyanın sabit olmadığını güneşin sabit olduğunu iddia ettiler. Bundan bir asır sonra 17. yy. teleskobun keşfiyle hem dünyanın hem de güneşin sabit olmadığı bunların kendi etraflarında döndüğü anlaşıldı. Bundan bir asır sonra 18. yy. kütle çekim yasasının keşfiyle güneşin ve gezegenlerin birbirleriyle etkileşerek belirli yörüngelerde hareket ettikleri anlaşıldı. O günden bugüne bilim insanları detayları da keşfederek bugünkü bilgileri önümüze koydular.
Bu bilgileri vermemizin sebebi yukarıda yazdığımız bu cümle: “Kur’an’ın indiği zaman diliminde 38. Âyette geçen cümleyi bir insanın kurması imkansızdı.” Çünkü 7. asrın Arap toplumunda insanların güneş ve dünya hakkındaki bilgileri, dünya genelinin ortalamasıydı.7. Asırda Mekke’de bu bilgi düzeyine sahip olan insanlar içinden birinin çıkıp da “Güneş kendi yörüngesinde akıp gidiyor” demesi imkansızın imkansızı idi.
38. Âyetteki Muhteşem İcâz
İcaz531 Arapçada az söz ile çok şey anlatmayı ifade eden bir edebi sanattır. 38. âyette icaz sanatının i’câza dönüştüğünü görüyoruz. Bunu, bu âyette geçen ifadeler üzerinden göstermeye çalışalım.
Şems:
Bu bölümün girişinde de ifade ettiğimiz gibi yaratılan âyetlerden olan şems/güneş burada, kendi gibi ışık veren tüm yıldızları temsil ediyor. Bu temsil makamında “Beni ve benzerlerimi yaratmada bütün insanlar aciz kalır.” mesajını veriyor.
Tecrî:
Akmak anlamına gelen bu kelime cry kökünden geliyor. Bu kelimenin bir hareket ifade ettiği 7. asrın Mekke’sinde çok iyi biliniyordu. Araplar nehirdeki akıntıyı bu kelime ile anlatırken, Kur’an da cennet nehirlerinin akmasını (tecri min tahtihel-enhar) bu kelimeyle anlatıyordu. İşte bu âyette bu kelimenin kullanılması hem icaz hem de mucize anlamında i’câz.
O gün o toplumda gökte sabit durduğu zannedilen güneş için hiç kimse bu kelimeyi kullanamazdı. O gün güneş hareketli anlamında “güneş akıyor” demek “ağaçlar yürüyor” cümlesini kurmak kadar mantıksızdı. Çünkü güneş de ağaç gibi sabit biliniyordu.
Arap edebiyatı üzerinde yaptığımız araştırmada “tecri” kelimesinin güneş ile birlikte hakiki manada kullanıldığına dair bilinen hiçbir örnek yok. Mecazi anlamda belki olabilir ama ona da rastlamadığımızı söyleyebiliriz.
Li-Mustekarri’l-lehâ:
Mustekar karar kelimesiyle aynı kökten geliyor. Bu kelimenin önünde ve arkasında (li ve le şeklinde okunan) iki harfi cer var. Bu harfi cerleri dikkate alarak bu ifadeye baktığımızda karşımıza muhteşem bir icaz çıkıyor. Kısacık ifadede büyük anlamlara şahit oluyoruz. En kolay anlaşılandan anlatmaya başlayalım
Güneş, ufukta doğuş yerinden, batış yerine doğru her gün akar gider.
Güneş, günlük ve yıllık hareketlerini tamamlamak üzere akar gider.
Güneş, kendisi için takdir edilen bir karar yerine yani kıyametin kopuşu ile görevinin biteceği bir noktaya doğru akar gider.
Güneş, kendisi için konmuş olan sabit yasalara göre hareket eder (akar gider).
Güneş, Samanyolunun merkezi etrafında daire çizen yörüngesinde akar gider.
Evet “limustekarr’l-lehâ”dan bunları anlıyoruz. Belki ilerde daha fazlasını da anlayacağız.
Bunları anladıktan sonra bir kere daha ifade ediyoruz, 7. asrın Arap toplumunda, o günkü astronomi bilgisiyle bu ifadeleri söylemek imkansızdı.
Zalike Takdir: Bu ifade “Bu takdir, bu karar” anlamın geliyor. Bu anlamı dikkate aldığımızda âyet dolaylı olarak bütün zamanlarda gelecek insanlara şunu soruyor: Güneşi yaratma ve onun bu vazifeleri/hareketleri yapmasına kim karar verebilir? Burada Allah’ı fail ve özne olarak kabul etmeyenler, O’nun dengi olan birini buraya koyabilirler mi?
Bu muhteşem faaliyeti binlerce km hızla giden arabaya benzetirsek, bu faaliyetin arkasına özne olarak tabiatı ve tesadüfü koyanların yaptığı iş, binlerce km hızla giden bir arabanın direksiyonuna ilmi, iradesi ve kudreti olmayan birini koymak gibi olur ki, bunun hiçbir makul ve mantıklı açıklaması ol(a)maz.
Bunun olamayacağını Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında gösterdik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Takdir ifadesinde önemli bir nokta daha var.
Takdir ve kader kelimesi aynı kökten gelir. Bu manayı dikkate aldığımızda Allah’ın takdir etmesi demek, Allah’ın yaratmayı dilediği her varlık için, o varlık varlık sahasına girmeden önce ilmi vücut aşamasında ona bir kader tayin etmesi demektir. O varlık yaratıldığında o kaderi yaşar.
Güneş şu anda Allah’ın takdir ettiği kaderi yaşıyor. Bu kaderi yaşarken güneş şu gerçeği de ilan ediyor: Bana ve benzerlerime bir kader takdir edip o kadere göre yaratma işini Allah’tan başkası yapamaz.
El-Azîz:
Allah’ın güzel isimlerinden biri olan El-Azîz ismi için daha önce açıklamalar yapmış ve bu ismi kısaca şöyle tarif etmiştik: Bu isim, Allah’ın bütün özelliklerinin toplamından ortaya çıkan üstünlüğü, büyüklüğü ve mutlak gücü anlatan bir isimdir. Bu manasıyla bu isim bu âyetin hem öncesindeki hem sonrasındaki konuları da kuşatacak şekilde şu gerçeği ilan ediyor: Gündüzden sonra gecenin gelmesine, dünyanın ve güneşin hem kendi etrafında hem de yörüngelerinde akıp gitmesine Allah’tan başkasının gücü yetemez. Onlar var ise, onların arkasında mutlak gücüyle Azîz olan Allah vardır.
El-Alîm:
Bu ismi (kader kelimesiyle aynı kökten gelen) takdir kelimesiyle birlikte okumamız gerekiyor.
Kadere kâinat yaratılmadan önce, onun yazılan planı, projesi dersek, o projede birçok esmâ harici vücuttan önce ilmi vücut aşamasında da tecelli etti. Bu tecellide en önde gelen isimlerin başında Kadir ve Alîm isimleri vardı.
Alim ismi bu âyetteki duruşu ile bütün zamanlara şu mesajı veriyor. Bu kâinatın varlığı, daha kâinat ortada yokken, onun en başındaki halinden en sonundaki haline kadar bütün aşamalarını bilen birine şahitlik eder. Onun ilminde yaratılan her şeyin bilgisi vardır. Bugün bilim insanlarının bildikleri O’nun sınırsız ilminden bir damladır.
Bu mesajı veren Alîm ismi şu mesajı da veriyor, El Alîm olmayan bu kâinatı yaratamaz.
ARA BİLGİ: Tefsirde Farklı Bir Yöntem
Dikkat edilirse, bu âyette kelime kelime tefsir yaptık.532 Bu tefsir yöntemi Kur’an’ın evrensel mesajını öne çıkarma adına en verimli yöntemlerin başında geliyor. Ama dipnotta çok kısa örneğini verdik. Böyle bir tefsir çok ama çok teknik bir tefsir olurdu. O yüzden bize burada öyle bir tefsire sadece işaret ettik. Bu âyette mesaj yoğunluğu olduğu için bu yöntemi burada öne çıkardık. Gerektikçe yine çıkaracağımızı söyleyerek bu bölüme nokta koyalım.
Özetlersek, 38. Âyet Kur’an’daki bütün âyetleri temsilen Kur’an insan sözü olamaz mesajını çok güçlü bir şekilde veriyor.
39. Âyet: Ay da Bir Âyettir
Bu âyetlerin indiği 7. asırda, insanların ay hakkındaki bilgileri dünya-güneş ilişkisinde olduğu gibi dünya sabit, ay dönüyor şeklinde idi. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi ay hakkında detaylı bilgiler -hemen hemen aynı tarihlerde- dünya ve güneş hakkında bilginin artmasına bağlı arttı.
Ay hakkında yapacağımız değerlendirmeler yukarıda verdiğimiz bilgilerin devamı niteliğinde olacak.
Bağlam: “Kadderna” Kelimesi
Bu âyette geçen “Kadderna” kelimesi ile 38. âyette geçen “takdir” kelimesi, kader kelimesiyle aynı kökten geliyor. Bu nedenle yukarıda takdir kelimesi için yazdıklarımız burası için de geçerli. Yani güneşin kaderini tayin eden Allah olduğu gibi “ay”ın/kamerin kaderini takdir eden de Allah’tır.
Bağlam: Azîz, Alîm
Kur’an’da âyet sonlarında gelen esmâ-i hüsnâ sonunda geldiği âyetlerle bağlantılı olmanın yanında öncesindeki ve sonrasındaki âyetlerle de bağlantılı olabilir.
Bunun örneğini 36, 37, 38, 39, 40 ve 41. âyetlerde görüyoruz. 38. âyetin sonunda gelen Azîz ve Alîm esmâsı bulundukları yerden adeta şöyle diyorlar: Bizi diğer âyetlerin sonunda varmış gibi okuyabilirsiniz. Çünkü 38. âyette olduğu gibi Allah’ın Azîz ve Alîm isimleri ile yaptığı takdir olmasa,
Ne gökten yağmur iner ne topraktan bitki çıkar,
Ne güneş döner ne ay hareket eder,
Ne gece olur ne gündüz olur,
Ne de denizde gemiler yüzer.
Evet, bağlamı dikkate alırsak, 38. âyeti Azîz ve Alîm esmâsıyla birlikte okuyabiliriz.
Eğer Şöyle Olsaydı
İnsan için görüneni anlatmak çok kolay ama görüneni yaratmak ve bir düzene koymak imkansız. Eğer, Rabbimiz “Ben kaderini tayin ettim.”, yani “Planını ve projesini çizdim, haydi ayı siz yaratın ve bugün yaptığı işleri yapacak şekilde bir düzene koyun.” deseydi ne olurdu? Olacak olan şuydu: Sadece ayı yaratmak yetmeyecekti, ayın etrafında döndüğü dünyayı, dünyanın da etrafında döndüğü güneşi yaratmak gerekecekti.
Burada soru şu, bütün insanlar bir araya gelse bunu yapabilir mi? Hayır. Peki, bütün insanların yaratıp yapmada aciz kaldıkları bu harika işi aklı, ilmi, şuuru ve iradesi olmayan tabiata ve tesadüflere vermenin mantıklı bir izahı var mı?
Dünyada şu an yaşayan 8 milyar insana ve geçmişte yaşamış milyarlarca insana soralım, bu yaşınıza kadar tesadüfen yapılmış bir güneş sistemi resmi gördünüz mü? Resminin bile tesadüfen olması imkansız olan sisteminin gerçeğinin tesadüfle açıklanması aklın işleyiş yasaları tarafından onaylanacak bir şey değildir.
Bu noktada ay da güneş gibi “Ben de bir âyetim. Beni de Allah’tan başkası yaratamaz.” gerçeğine şahitlik ediyor.
Muhteşem Bir Teşbih: Eğri Hurma Dalı
Hani öğretmen sınıfta ders anlatır ve ardından öğrencilere sorar, “Anladınız mı?” Öğrenciler de “Bu konuda bir örnek verseniz” der ya. İşte bu âyette benzer bir durum var. Allah (cc) “Ay için de birtakım menziller tayin ettik.” diyor. Allah (cc) bunu derken bu âyete muhatap olacak insanların aklından geçecek olan “Bu konuyu daha iyi anlamamız için bizim yaşadığımız yerden gördüğümüz bildiğimiz bir örnek verir misin?” sorusunun geleceğini de biliyor ve şu muhteşem örneği veriyor: “Şu çok iyi bildiğiniz hurma dalı var ya, onun kurumaya yüz tutan dalı gün geçtikçe incelir, incelikte eğrilik (kavisli hale gelir) eğrildikçe sararır…”
O gün kısmen anlaşılan bu örnek, bugün daha iyi anlaşıyor. Çünkü ay güneş etrafında bir yörünge takip ediyor ama bu yörünge tam yuvarlak değil, elips şeklinde (tavuk yumurtasına benzer) bir yuvarlak. Hurma dalının kavisi de bu elips yuvarlağa benziyor.
40. Âyet: Yörünge de Bir Âyettir
Başlığa aşağıda geleceğiz. Ondan önce bağlam ile ilgili birkaç tespit yapalım.
Bağlam: Genel Bir Özet
Bu konu yukarıda 33. âyette ölü arz (yeryüzü/toprak) bir âyettir ifadesiyle başladı. 37. âyette gecenin de bir âyet olduğu ifade edilirken, buna bağlı olarak 38. ve 39. âyetlerde güneş ve ayın da âyetler olduğuna dolaylı olarak işaret edildi.
Bu bağlamda 40. âyet konuyu özetleyen ama özetlemekle kalmayan, konuyu bir sonraki âyete bağlayan bir dille geliyor.
40. Âyet diyor ki: Her Şey Bir Yasaya, Kurala, Sisteme Bağlı Olarak Hareket Ediyor?
Âyeti önceki âyetlerin devamı olarak okuduğumuzda, âyet 33. âyet ve sonrası için bir sonuç cümlesi gibi oluyor. Bu sonuç cümlesinde verilen mesajlardan biri de şu: Gökyüzünde dünyadan bakınca görünen ve görünmeyen ne kadar gökcismi varsa bunların tamamı belli bir yasaya tabidir. Bu yasa gereğince, her cisim kendi için takdir edilen yörüngeyi/rotayı/yolu takip eder. Bu yönüyle kâinat muhteşem bir kanun koyucunun varlığına şahitlik eder.
Bu muhteşem sistemdeki mükemmelliğin tesadüfen olamayacağına önceki âyetlerde işaret ettik, burada farklı bir örnek üzerinden bir kere daha işaret edelim.
Olmaz ama olduğunu varsayalım siz milyarlarca varlığın yaşadığı bir şehre taşınacaksınız. Size deniyor ki, o şehirde saatte binlerce km. hız yapan milyarlarca koca koca taşıt var. O taşıtlar bu hızı yaparken, onların direksiyonlarında adına (aklı, ilmi, iradesi, kudreti ve karar verme yeteneğini olmayan) tabiat ve tesadüf denilen şoförler oturuyormuş. Bunun sonucunda o şehirde milyonlarca ölümcül kaza oluyormuş. Bu şehirde yaşamak ister misin?” Normal bir insanın buna “hayır” demesi gerekir.
Evet, bu örneğin hakikatine gelirsek, direksiyonlarında görünen hiçbir şoförün olmadığı güneş gibi milyarlarca yıldız bu kâinat şehrinde muhtazam hareket ediyor ve kayda değer hiçbir ölümcül kaza olmuyor. Bu neyi gösterir? Bu, kâinatta her bir gök cisminin bir yörünge/rota/ray üzerinde hareket ettiğini gösterir. Bu işi yapmakta bütün -akıllı- insanların aciz kalması da Azîz ve Alîm olan Allah’ı gösterir.
40. Âyet Diyor ki: Kur’an’ın İnsan Sözü Olması İmkansızdır
Önceki âyetlerde benzer başlıkları attık, en son bu başlığı 38. âyette atmıştık. Bundan sonra yine atacağız. Bunun üç sebebi var,
Birinci Sebep: Günümüz dünyasında hem Müslümanların dışından hem de içinden bu gerçeğin aksini ifade eden iddiaların artması,
İkinci Sebep: Bu iddialara cevap veren ve onları çürüten çalışmaların çoğalması,
Üçüncü Sebep: İnancımızın en temel kaynağı olan Kur’an’ı bütün şüphelerden arındırmak.
Bu üç sebep çok ama çok önemli olduğu için üç bin kere de olsa, yer geldikçe “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğinin öne çıkarılmasının faydalı olduğu kanaatindeyiz. Aslında bu öne çıkarma işini de “biz yapmıyoruz”, âyet dile geliyor ve dolaylı olarak “Gör bizi, göster bizi” diyor.
Bu âyette “gör bizi” diye geçen üç ifade var. Bu ifadelere yakından bakalım.
Birinci İfade “Küllün”: O gün için dünyadan gök yüzüne bakınca en görünen bilinen gökcisimleri güneş ve aydı. Yukarıda da ifade ettik uzay hakkında 7. Asrın insanın hem dünya genelinde hem de Mekke özelinde bilgisi oldukça sınırlı idi. Bu sınırlı bilginin olduğu yerde, çıkıp da bir insanın -sanki kâinatın tamamını gören bir teleskopla bakıyormuş gibi- bütün gökcisimlerini içine alacak bir ifade olan “kül” kelimesini kullanması imkansızdır.
İkinci İfade “Fi Felekin”: Bu ifade başlı başına mesaj dolu. Bu mesajlara birkaç nokta altında değinelim.
Birinci Nokta: Bu noktada “fi” den önce felek533 ifadesine bakalım. Bu kelime Kur’an’da 25 defa geçer ve geçtiği yerlerin 23’ünde gemi olarak geçerken bu âyette ve Enbiya sûresinin 33. âyetinde yörünge manasında geçer. Yani 7. asırda Mekke’de felek kelimesinin gemi manasına geldiği herkes tarafından biliniyordu.
İşte ilginç nokta burası; 7. asırda tüm dünyada dünya ve gökteki yıldızlar sabit olarak bilinirken, Kur’an gökcisimlerini suyun içinde belli bir rotada giden gemiye benzetiyor. Yani bu ve benzeri âyetler ufuk açıyor. Üzerinde düşünenlere o asırdan itibaren ilham veriyor. Bugün geldiğimiz noktada dünyadan güneşe güneşten galaksilere kadar her şeyin bir yörüngesi olduğunu ve yörüngesinde başında kaptan olan bir gemi gibi muntazaman hareket ettiğini anlıyoruz.
İkinci Nokta: “Fi” harfi cerri. Bu harfi cer, bir nesnenin bir şeyin içinde olduğunu anlatmak için kullanılır; falan evde, falan evin içinde (fülanün fi’l-beyti) gibi. “Fi” ifadesini “fi felekin” ile birlikte düşündüğümüzde bu geminin normal yüzeyde giden gemiler gibi denizin/yörüngenin üzerinde değil, bir “şey”in içinde hareket ettiğini gösteriyor.Buna “gösterge” dersek bu gösterge şu gerçeğe işaret ediyor: Bu ifadeleri 7. asrın bilim dünyasından hiçbir astronomi bilgini kullanamaz.
Bu nokta bizi üçüncü noktaya bağlıyor.
Üçüncü Nokta: Bu noktada “yesbahun” kelimesi var. Bu kelime (sbh) kök anlamını dikkate aldığımızda iki anlama geliyor ve iki anlam üzerinden de mesaj veriyor.
Birinci Anlam: Bu anlam da felek kelimesi gemi şeklinde bilinmesi gibi, yüzmek anlamıyla hemen herkes tarafından biliniyordu.
Bu bilgi o gün için gök cisimlerinin sabit bilindiği bir dünyada anlamı bilinmese bile şu anlama geliyordu: Dünya dahil evrende ne kadar yıldız varsa bunlar bir denizaltının denizin içinde yüzdüğü gibi yüzer.
Denizaltı benzetmesini yukarıda ifade ettiğimiz “fi” harfi cerrinden çıkarıyoruz. Orada üstünde değil içinde deniliyor. Bu anlamı dikkate aldığımız zaman 40. âyette de diğer benzeri birçok âyet gibi yüzeysel bir okuma ile anlaşılacak şekilde “Kur’an’ın insan sözü olması imkansızdır” gerçeğinin altına imza atıyor.
İkinci Anlam: Yukarıda sbh kelimesinin âyette öne çıkan yüzmek anlamını dikkat çektik. Bu kelimenin bir de tesbih anlamı var. Bu anlamı dikkate aldığımızda, âyetin (ikinci dereceden) alternatif okunuşu şöyle olur. Kâinattaki her bir gök cismi (kendine takdir edilen yörüngede/rotada) varlık gayesine uygun hareket eder.
Bu noktalara işaret ettikten sonra bir başka önemli noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz.
Maddenin Dördüncü Hali: Plazma
Bu âyet, bundan 1400 yıl önce yıldızların gezegenlerin kâinatta dev birer gemi gibi yüzdüklerini söylerken, o gün anlaşılmayan çok önemli bir gerçeğe daha işaret ediyor. Düşündüğümüzde şunu anlıyoruz: Uzayda milyarlarca dev gemi yüzüyor. Bu gemiler yüzüyorsa demek uzayda boşluk yok. Demek ki bu gemileri etrafını saran şeffaf bir su/deniz var. İşte eskilerin esir maddesi dediği bu şeffaf suya bugün bilim insanları maddenin (katı, sıvı, gaz halinden sonra) dördüncü hali anlamında “plazma” diyorlar.
Plazma sıcak ve iyonize olmuş bir gaz; maddenin bu halinde atomların elektronları çekirdeklerinden kopmuş durumdadır. Bu yönüyle plazmaya maddenin sıvı ve gaz haline göre binlerce kere şeffaf hali diyebiliriz. Bunu dediğimizde şunu da diyebiliriz: Bütün gök cisimleri uzayda bir plazma denizi içinde yüzen dev denizaltılar gibidir.
Bunu dediğimizde de şunu ilan ederiz: Uzayda plazma denizinin 20 yy. kesin olarak anlaşıldığını dikkate aldığımızda, 1400 yıl önce bu gerçeğe işaret eden Kur’an için insan sözüdür demek imkansızın imkansızıdır. Yani mümkün değildir.
41. Âyetin Bağlam ile Birlikte Okunuşu
Bağlam yani âyetin öncesi Allah’ın yasalarından bahsediyor. Bu yasalara yapılan işaret 33. âyette gökten ölü toprağa düşen yağmur âyeti ile başladı. Sonra gece, güneş, ay ve (yörüngede yüzen) felek âyetleri ile devam etti. Bu âyetlerin tamamında Allah’ın yasalarından bahsedildi.
Bağlam yasalar olduğu için, 41. âyeti de -öncesi ve sonrasını dikkate alıp- bağlama göre okuduğumuzda, burada suyun kaldırma gücüne doğrudan işaret edilerek gemilerden bahsediliyor.
Bağlam içinde 41. âyette başka taşıma araçlarına yapılan işaret, 42. âyetteki “suda boğarız” ifadesi 41. âyeti suda yüzen gemi olarak anlamayı daha makul hale getiriyor.534
Bağlam: Yörünge ve Yüklü Gemi Arasındaki İlişki
41. âyet, 40. âyeti anlamaya yardımcı oluyor. Fakat bu yardım çok açıktan yapılmadığı için, anlaşılması gelecek asırlara kalmış. 40. âyette gökcisimleri yörüngelerinde yüzen gemilere/feleke benzetilmişti. Bu âyette de felek kelimesi doğrudan gemi manasında kullanılıyor.
Bu kullanım üzerinden şu dolaylı (ama çok açık) mesajı veriyor:
Nasıl sizin denizde yüzen gemileriniz, yıldızlara ve pusulalar bakarak yörüngeleri gibi olan rotaları takip ediyorsa, gökteki gemivari gökcisimleri de kendi rotalarını takip ediyor,
Nasıl sizin gemileriniz adına tesadüf ve tabiat denilen kaptanlar tarafından yönetilmiyorsa, onlardan milyonlarca kere büyük olan gökcisimleri de tesadüf ve tabiat tarafından yönetilemez.
40 ve 41. âyetin arasındaki ilişkiye dair verdiğimiz ipucunun detaylarını okuyucuya bırakarak devam ediyoruz.
TAŞIYAN GEMİ Mİ, ALLAH MI?
Görünürde gemi taşıyor, ama Allah’ın suya koyduğu yasaların bir sonucu olarak taşıyor. Taşıma işinin arkasında Allah olduğu için, âyet gözün gördüğü faili değil, akıl gözünün gördüğü faili; Allah’ı öne çıkarıyor.
Allah (cc) bu taşıma işinde yasaları nazara vermek için birçok âyette olduğu gibi “Ben” yerine (emrindeki neferleri kastederek çoğul) Biz zamirini535 kullanıyor.
Allah (cc) Yasalarını Öne Çıkarıyor
Biz dili, Kur’an’da Allah’ın kâinatı yönetmede emrinde olan sebepleri/yasaları öne çıkardığı bir dildir. Bu dili hayatın tamamını kuşatacak şekilde genişletmek mümkün.
Örneklendirelim,
Bu âyette “Gemilerde onları taşımamız bir âyettir” cümlesi Allah’ın denizlere koyduğu yasaya; suyun kaldırma kuvvetine işaret ediyor.
Bu âyette geminin yerine uçağı koyduğumuzda, bu sefer havanın kaldırma gücü öne çıkacaktı.
Bu âyette geminin yerine arabayı koyduğumuzda, bu sefer yerin çekme kuvveti öne çıkacaktı.
O zaman bu âyeti şöyle okuyabiliriz:
“İnsan neslini (dünyaya koyduğumuz yasaların bir sonucu olarak) gemi, uçak ve arabalarla taşımamız, onlar için (onlara bu yasaların varlığına işaret eden) büyük bir âyettir.”
Yasaların Verdiği Mesaj
Lambanın düğmesine basıp lambayı yakan bir çocuk “lambayı ben yaktım” der. Bir yetişkin de aynı şeyi söyler ama söylerken şunu bilir: Lambayı yakması güneşten başlayıp evdeki düğmeye kadar uzanan bir dizi işlemin gerçekleşmesi bağlıdır;
Güneş ve dünya olmalı, dünyada su olmalı, güneş o suyu buharlaştırmalı,
O su bulutta toplanmalı, rüzgarlar bulutları muhtaç yerlere götürmeli,
Yağmurlar yağmalı, ırmaklar, nehirler, dereler, çaylar yağmur sularını taşımalı,
Irmakların önünde barajlar kurulmalı. O barajlarda hidroelektrik santraller sudan elektrik üretmeli,
O elektrik kablolarla şehirlerdeki trafolara gelmeli, o trafolardan evlere dağıltılmalı…
Buraya bu konudaki diğer detayları da yazdığımızda bizim lambayı yakmamız yüzlerce kalem işin arka arkaya gelmesiyle olan bir iş.
Bu örneği dikkate alıp hayatın geneline baktığımızda, bizim hayatımızda düğmeye basma kolaylığında yaptığımız yüzlerce işin arkasında Allah’ın yasalarının bize sağladığı kolaylık vardır. O yasalar olmadan o işlerin olması imkansızdır.
İşte bu gerçek 41. âyette “Sizi gemilerle taşıyan siz değilsiniz Biziz, Biz” gerçeği ile ilan ediliyor.
42. Âyet: “Gemiyi İnsanlar mı Yaptı, Allah mı Yarattı?”
Bizim kafamızdaki gözler insanların yaptığını gördüğü için biz “gemiyi insanlar yaptı” diyoruz. Ama Kur’an (âyette özellikle yaratma anlamına gelen hlg fiili kullanarak) “gemiyi Allah yarattı” diyor.536 Bu söylemi ile Kur’an bizim önceki başlık altında ifade ettiğimiz gibi bize hadiselere akıl gözü ile bakmayı öğretiyor.
Akıl gözü ile baktığımızda şunu anlıyoruz, Allah’ın evrene koyduğu yasalar ve başta akıl olmak üzere sayısız nimetler olmasaydı, gemi de olmayacaktı. Bu yönüyle âyet bize şu mesajı veriyor: Allah’ın verdiği ilk potansiyel sermaye olmasaydı o gemi olmayacaktı, gemi olmadığı gibi gemiye benzer yaptığınız araba, uçak gibi taşıtlar da olmayacaktı.
Bu gerçeği bilmek bugün bizim ne işimize yarayacak? Bu gerçeği bilirsek, “yaratma” işinde Allah’tan başkasının fail olamayacağını da biliriz ve günümüzde insanı fail yapan şekliyle yaratma ifadesini kullanırken daha dikkatli oluruz.537
42. Âyette Geleceğe Yapılan İşaret
Âyette geçen hlg fiili geçmiş zaman kipinde geçerken biz ona -birçok mealden farklı olarak- (“yarattık” yerine “yaratırız” diyerek) geniş zaman manası verdik.
Bunun iki sebebi var.
Birinci Sebep: Allah’ın yaratma işi bir kere olan sonrasında duran bir eylem değil. Her an, her dem olmaya devam eden bir eylem. O’nun yaratması dursa, zaman durur. Bir sonraki “an” olmaz.538
İkinci Sebep: Âyet verdiği dolaylı mesaj üzerinden geleceğe işaret ediyor: Ey insanlar! 7. asırda sizi denizlerde taşıyacak yasaları koyan Allah (cc) o gemiyi yapabilecek (akıl, mantık, zeka, hayal gibi) iç ve (ormanlar, madenler gibi) dış nimetleri vermiştir. O’nun yoktan yaratıp sizin hizmetinize sunduğu bu nimetlerden, bugün gemi yapıyorsunuz. Gelecekte gemi benzeri taşıtlar da yapacaksınız.
Bu işareti dikkate aldığımızda, Allah (cc) yaratma fiili üzerinden bütün zamanlarda gelecek insanlara şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Halık (yaratıcı) sıfatımla her zaman arkanızdayım. Yaratması benden yapması sizden. Haydi yarattıklarımdan dün gemi yaptınız, bugün uçak, araba ve uzay dolmuş yarın da şunu şunu….” Bakalım gelecek daha neler gösterecek…”
Özetlersek, bu manasıyla 42. âyet, “Kur’an insan sözü olamaz” diyen âyetlerin safında yerini alıyor.
43-50 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
43. (Teknolojide nereye gelirlerse gelsinler, ne kadar güçlü gemi ve uçak yapsalar da) Dilesek (kibir ve nankörlükleri sebebiyle) onları suda boğarız (veya havadan yere çakarız.) O zaman ne onların imdatlarına koşan olurdu, ne de (azabımızdan) kurtulabilirlerdi.
44. Ancak (imtihan sırrı gereğince) bizden bir (lütuf ve) rahmet olarak (belli) bir süreye kadar yaşasınlar diye (bu dilememizi geciktiriyoruz.)
45. (Bu süre içinde) Ne zaman onlara: Önünüzde (sizi bekleyen hesap gününden) ve arkanızda (bırakmış olduğunuz hayatta, tevbesi yapılmamış) olan şeylerden sakının ki size merhamet edilsin denilse (uyarılara kulak vermez, günlerini gün etmeye devam ederler.)
46. (Yine bu süre içinde) Ne zaman Rablerinin (uyarıcılarından bir uyarıcı, O’nun) âyetlerinden bir âyet (ile) gelse (ders almak yerine) yüz çevirirler...
47. (Zor da olsa onlara bir şeyler anlatma fırsatı bulunup) “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden (bir kısmını yoksullara) harcayın”, denildiğinde (insanın bu dünyada verilen nimetlerle sınandığı gerçeğini unutan) kâfirler (çok bilmiş bir dille) mü’minlere dediler ki: “Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı (fakat doyurmadığı) kimseleri biz mi doyuracağız? (Yani Allah fakir edecek, biz besleyeceğiz, Allah onlara acımayacak biz onlara acıyacağız, öyle mi? Bize ne! Biz bu halimizle Allah’tan ne daha zenginiz ne de daha merhametli.) Siz (bu kafayla) gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
48. Onlar (biraz daha ileri giderek) derler ki: (“Sizin uydurduğunuz masallara göre; yok biz ölümden sonra dirilecekmişiz, yok hesap kitap varmış, bu ne saçmalık.) Eğer dedikleriniz doğru ise, (gerçekleşeceğini söylediğiniz) bu vaad ne zaman gelecek?”
49. (Onlar kendilerini ne zannediyorlar!) Onların işi sadece (Azrail’in hayat fişini çekmesine veya İsrafil’in sûra üflemesiyle duyulacak) korkunç bir sese bakar. (Onlar bu işin olup olmayacağını aralarında) Çekişip dururlarken (bir gün) ansızın o ses kendilerini yakalayıverir.
50. İşte o anda (her şey o kadar ani olur ki) onlar ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de (evlerine) ailelerine dönebilirler.
(43-50) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Kur’an’daki bütün kıssaların merkezinde insan vardır; insanın doğası, tabiatı öne çıkarılır. Burada da onu görüyoruz. 33-42 arası âyetler Allah’ın evrenle ilgili yasalarını öne çıkarırken, 43. Âyette evren içinde Allah’ın insan için geçerli olan yasalarına geçiş yapıldı.
Burada teknik bir bilgi verelim, Kur’an insandan -başına iyi kötü sıfatı koymadığı müddetçe- genelde kötülüğe meyleden tarafı ile bahseder.539 Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri de (Allahü a’lem) şu: İnsan nefsi terbiye edilmezse, kötülüğe meyyal olan (fücur/şer/kötülük) tarafı baskın olur. Burada da onu görüyoruz: Âyetlerde şahıs, zaman ve mekan ismi geçmiyor, âyetlerin akışından, bu âyetlerin bütün zamanlarda gelecek olan şu “tip” insanlara hitap ettiğini anlıyoruz;
Allah’ın âyetler üzerinden yaptığı uyarıları dinlemeyen, âyetlerden yüz çeviren,
Allah’ın verdiği nimetlerin emanet olduğu hatırlatıldığında, bencillik eden, bu nimetlerden infak etmeyen,
Allah’ın vaadine inanmayan, alaycı bir dille o vaadi sorgulayan,
Evet, genel bir değerlendirme yaptığımızda âyetlerin karşısındaki karakter için böyle bir “tip”leme; tabir-i diğerle sıfatlar üzerinden bir “eşkal” belirlemesi yapabiliriz.
Bağlam: Yasalara Devam
41. âyette dolaylı bir şekilde suyun kaldırma yasasına gemilerin o yasaya bağlı olarak yüzdüğüne işaret edildi. 43. âyette bir başka yasaya işaret ediliyor. Bu yasa denizin rüzgara bağlı olarak dalgalanma yasası.
Burada yine bir teknik bilgi girmemiz gerekiyor. Yasa denildiğinde genelde akla değişmezler gelir; yerçekimi yasası, suyun kaldırma kuvveti gibi statik yasalar. Bunun yanında bir de Allah’ın değişkenliği ile öne çıkan dinamik yasaları var, iklim yasası ve dalgalanma yasası gibi. Bunların değişken olması bunları yasa olmaktan çıkarmıyor, aksine bunların dinamik ve değişken olması, bunların değişkenliği olan yasalar olarak tanımlanmasının sebebi oluyor.540
Velhasıl dalganın da bir yasası, dalganın da (oşinografi adı verilen) bir bilimi var.Bu bilimle birlikte çalışan denizcilik meteorolojisi dünya denizlerini risk durumuna göre 0’dan (sıfırdan) 12’ye kadar sınıflandırmıştır. Genelde açık denizde yol alan gemiler bu sınıflandırmayı bilmenin bir sonucu olarak geçecekleri konumda, hangi seviyede bir rüzgar ve dalga ile karşılaşabileceklerini ufak yanılma payları ile birlikte tahmin ederler.
Özetlersek, Allah (cc) suya kardırma yasası verdiği gibi, denizdeki rüzgarı ve buna bağlı dalgaları da bir yasaya bağlamıştır. Bu yasanın en büyük özelliği değişkenliğidir.
Söz buraya gelmişken aşağıdaki başlıkla devam edelim,
“Allah (cc) Dilerse Suda Boğar…”
43. âyet şu mesajı veriyor: Evet, bu evrendeki tüm yasaları koyan Allah’tır ama Allah o yasaların mahkumu değil, hakimidir. Dilerse bu yasalarında ufak bir “doz” değişikliği yapar ve sizleri suda boğar, dilerse sizi havada karada yakalar ve hak ettiğiniz sonu yaşatır.
Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında bahsettik, depreme, rüzgara, fırtınaya, sele, sese, kıtlığa ve kuraklığa bağlı tüm helak hadiselerde “doz”değişikliği vardır. Hatırlatmak için bir örnek verelim; öncesinde nimet olan rüzgar, dozu artınca kasırgaya dönüşüp afet ve azap sebebi olabiliyor.
43. âyette de bunu görüyoruz. Allah (cc) deniz ve dalgalar üzerinden şu mesajı veriyor, şu ana kadar denizlerde (sahil hariç) en yüksek dalgalar 30 metreye kadar ölçülmüş. Allah dilerse bu 40 da olur 50 de olur.
Bu tespitlerde sonra şu sorunun cevabıyla devam edelim,
43. ve 44. Âyetler Bize Ne Diyor?
Bu iki âyetin ortak mesajından şunu anlıyoruz: Burası imtihan dünyası, Allah’ın insana can vermesi O’nun için ne kadar kolaysa, alması da o kadar kolay. Bu alma işi bazen denizde, bazen havada, çoğu zaman da karada olur.
Yukarıda tip ve eşkalini verdiğimiz kişilerin canını bir şekilde almıyorsa bu O’nun rahmetinin “süre/mühlet/mehil” verme şeklinde tecelli etmesindendir.
45, 46: Âyet: Uyarı Karşısında Yüz Çevirme
Bu iki âyet belki de Kur’an’da iki bin âyetle anlatılan kıssaları özetliyor. İnsanlık tarihinde değişmez dekorlardan biri de şudur: Bir tarafta uyaranlar, diğer tarafta uyarılar karşısında yüz çevirenler…
Mealimizde parantez içi açıklamalarda âyetler net bir şekilde anlaşıldığı için fazla bir açıklamaya gerek duymuyoruz. Sadece bir noktaya kısaca işaret etmek istiyoruz.
Ön-Arka, Gelecek-Geçmiş
Âyette “önünüz ve arkanız” ifadeleri geçiyor. Bu ifadeler bizim bu çalışmada üzerine çok defa vurgu yaptığımız Sonuç Eğitimi Yasasına işaret ediyor. Bu yasa üzerinden burada insana verilen mesaj şu: “Sana yapılan uyarılara kulak ver; geçmişine bak ve yaptığın tercihlerden ders al. Ahiret geleceğine bak; o tercihlerden ders almazsan karşına çıkacak sonuçları bir düşün ve bugün yapacağın her tercihi bu sonuçları dikkate alarak yap.
ARA BİLGİ: 47. Âyetin Özelliği: İnfak
Arapça nfk kökünden gelen ve türevleriyle beraber Kur’an’da 111 defa geçen infak kelimesini iniş sırasından yaptığımıza bir okumada ilk olarak bu âyette görüyoruz. Öncesinde infakın alt başlıklarından olan zekat ile ilgili âyetler -gelecekte farz olacak zekata zemin hazırlama amacına matuf olarak- geçmişti. Ama infak geçmemişti.
Biz Tefsir Usulümüzde (27) İnfak ve (4) Mülkiyet Yasasında bu konuya geniş olarak değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
47. Âyet: Âyetin Yerel ve Evrensel Muhatapları
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu âyetin konusu infak. Bu âyeti yerel ve genel/evrensel okursak muhatap iki oluyor.
Birinci Muhatap: Bu âyetin tarihi arka planında içlerinden iman edip mümin olan köle ve fakir Müslümanlara yardımı kesen, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) tarafından “Onlara yardım edin” hatırlatması yapıldığında da âyetteki cevabı veren Mekke müşrikleri var.541
İkinci Muhatap: Bu muhatapları dünyanın her yerinde her zaman görmek mümkün. Bunlar ikiye ayrılıyor.
Bunlardan bir kısmı Allah’ın verdiği emanete “benim” diyor, “benim olanı istediğim gibi harcarım, kimse bana karışmaz” diyor. Bunlar âyette geçen ifadenin aynısını söylemeseler bile benzerini söylüyorlar.
Bunlardan diğer kısmı ise iman ettiğini söyleyen Müslümanlar içinde yer alıyor. Bunlar açıktan “nimetlere benim” demiyor ama yaptıkları bencillik ve cimriliğe baktığımızda, henüz emanet ahlakına ve bilincine tam olarak sahip olamadıkları görülüyor.
Özetlersek, bu âyetin muhatapları her devirde aynen olmasa bile farklı söylem ve davranışlarla her devirde karşımıza çıkıyor. O yüzden bu âyeti nefsimizin üzerine alınarak ve bencillik ve cimrilik gibi manevî hastalıkların alametleri “Bende var mı?” sorusunu kendimize sorabiliriz. Nefsimize dönük bu sorgulamayı yaparken şöyle bir soru gelebilir;
“Gerçekten Biz mi Doyuracağız?”
Günümüzde dini konuları yüzeysel bilenler, dinin mantığını bilmeyenler bu sorunun yanına şu soruları da ekliyorlar,
Allah varsa neden açlıktan ölümlere; özellikler bebeklerin ölümlerine sessiz kalıyor?
Allah varsa neden savaşlar oluyor, masum insanlar ölüyor?
Biz bu soruların cevaplarının tamamını Tefsir Usulümüzde (27) İnfak Yasası altında Rızık Yasasında542 ve Farklı Bir Açıdan İslam (s. 352) kitabımızda geniş olarak verdik. Oradan anlattıklarımız okunduğunda başlıktaki sorunun cevabı “evet” oluyor. Neden evet? Çünkü emanet ahlakına sahip olan insanlar bilir ki, Allah’ın bu imtihan dünyasında onlara verdiği ihtiyaç fazlası nimetler,
Onların eliyle ihtiyaç sahiplerine “verilsin” diye verildi.
“Başkalarını mutlu etmenin mutluluğunu yaşasınlar” diye verildi.
Bencilik ve cimrilik hastalığından kurtulmaları için verildi.
48. Âyet: Asıl Sorun
48. âyette baştan beri tiplemesi yapılan, eşkali verilen insanın söylem ve eylemlerinin arkasındaki asıl soruna dikkat çekiliyor. Bu âyette sorulan soru öğrenme amacıyla sorulan bir soru değil, duydukları halde yapmadıkları her şeyin gerekçesini içinde barındıran bir cevap.
Dolaylı olarak diyorlar ki,
Var dediğin Allah’a senin tarif ettiğin şekilde inanmıyoruz.
Var dediğin Allah’ın seni peygamber olarak gönderdiğine de inanmıyoruz,
O yüzden “gelecekte olacak” dediğin hiçbir şeye de inanmıyoruz.
Görüldüğü gibi asıl sorun: İ-NAN-MA-MAK. Peki inanmak için işe nereden başlamalıyım? “İman ettim” demek yeter ama bu iman yüzeysel kaldığı müddetçe sürekli “error” veren bilgisayar gibi hata verebilir. O yüzden işe Aklın İşleyiş Yasalarını ve Kur’an’ın Hz. Muhammed tarafından yazılamayacağını bilerek başlamak gerekir. Böyle bir başlangıç, gelecekte ortaya çıkacak sorunları çözme becerisi veren bir başlangıç olacaktır.
49. Âyet: Aynı Son
Bu âyette “sayhaten vahideten” ifadesiyle anlatılan son, 29. âyette benzer ifade ile anlatılan sona benziyor. Fark şu: Orada lokal bir helake geçmiş zaman sığası ile işaret edilirken, burada genel (büyük kıyamete) geniş zaman sığası ile işaret ediliyor.
Bu işaretler yapılırken, kullanılan dile gelecek âyette bakalım.
50. Âyet: İki Son da Her An Gelebilir?
Baştan beri âyetler şu mesajı veriyor: Kâinatta atomun olduğu her yerde Allah’ın yasaları vardır. Allah’ın yasalarının olmadığı zerre kadar bir yer yoktur. Bu yasalardan biri de bu dünyadan gitmektir. Kur’an gidişi kıyamet ve ecel üzerinden anlatır. Anlatırken, ecelin gelişine benzer bir şekilde, her an gelebileceğini hissettiren bir dille anlatır. Bu anlatımda, yaşayan her insan -eğer gaflete dalmamışsa- şu gerçeği bilerek yaşar: “Ben yaşarken her an ölme ihtimalim kesin, ben yaşarken kıyametin kopmasına şahit olma ihtimalim de var.” Bu ihtimalleri yan yana koyduğumuzda, hiçbir insan şunu diyemiyor: “Bugün yazmadığım vasiyeti haftaya kesin yazarım. Bugün sabah evden çıkınca akşam ailemin yanına kesin dönerim.” Yasaları Allah tarafından konulan hayatın akışı bu şekilde kesin bir konuşmaya izin vermiyor.
O zaman mesaj nedir? Mesaj -çok defa ifade ettiğimiz gibi- şu: Ey insan! Her anın son anın olabilir. Öyle ise her anını son anın gibi yaşa!543
51-54 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
51. (Kıyâmetin kopmasına sebep olan birinci üflemeden sonra, İsrafil tarafından) Sûr’a (bir kere daha) üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp (hesap vermek için) Rablerine (doğru) koşuyorlar.
52. (Korku ve şaşkınlıkla) Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? (Şimdi anlıyoruz ki) Bu (diriliş, nimetlerine şükretmeyip saygısızlık ettiğimiz) Rahmân’ın vaad ettiği şeydir. (Demek ki) Peygamberler doğru söylemişler.”
53. (Diriliş zannettikleri gibi zor değil.) Bütün olay, bir çağrıdan ibaret! İşte (bu çağrının ardından mahkeme-i kübrâ hemen kurulur ve) hepsi huzurumuzda hazır bulunur.
54. O gün (dünyada yaptıkları her şey en hassas terazilerde tartılır. El, ayak, göz, kulak, bütün şahitler orada hazırdır. İşte bu yüzden) hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. (Ey insanlar!) Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını bulursunuz.
(51-54) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Kur’an bizim için gelecek olanı olmuş gibi anlatır. Bu konuyu da Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasasında “Birinci Bölüm: Kader/Vahiy İlişkisi Nasıldır?” başlığı altında geniş olarak anlattık.
Bu anlatım üzerinden verilen mesajlardan biri de şudur: Allah “olacak” diyorsa o konuyu olmuş bilin. Burada bu âyetleri okurken bize düşen, olacaklara olmuş gibi iman etmek, bu imanı da hayata bilinç olarak yansıtmaktır. Yansırsa ne olur? Gitmiş ahireti görmüş, sonra dünyaya dönmüş bir mümin gibi yaşama ufkuna çıkma noktasında gayret edenler içinde oluruz. Rabbim onların içinde olmayı, bütün mümin kardeşlerimize nasip etsin.
51. Âyet: Sûr’a Üflemek
Bu ifade Kur’an’ın Müteşabih bir âyetlerinden biri. Yani “kesin böyledir” demedikten sonra üzerinden farklı yorumlar yapılmaya müsait olan âyetlerden. Sûra üflemenin ilk geçtiği âyetlerden biri olan Kaf sûresinde 20. âyetinin tefsirinde bu konuya kısaca değinmiştik. Burada “üflemenin” farklı bir yönüne işaret edelim.
Üflemeyle kastedilen manalardan biri de kıyametin kopması sonrasındaki dirilişin üfleme kolaylığında olacağı mesajını vermek. Yani ey insanlar! Allah için kolay-zor yoktur ama bu işi, kendi gücünüzle kıyaslayıp zor ve imkansız görmeyin, sizin için “püf” deyip mumu söndürmek ne kadar kolay ise, Allah için de bu işler ondan daha kolaydır.
Bu anlatımın benzerini Nahl sûresi 77. âyette görüyoruz. Orada “Göz açıp kapamak sizin için ne kadar kolay ve hızlı ise Allah için de dünya kapısını kapatıp, ahiret kapısını açması ve insanları öldükten sonra diriltmek o kadar hızlı ve kolaydır.” deniliyor.
52. Âyet: Şoku En Çok Unutan Yaşar
Önce şunu ifade edelim. Bu âyetler burada Sonuç Eğitimi dersi vermek için geliyor. Bu eğitime geçmiş âyetlerde çok değindiğimiz için burada sadece ufak bir hatırlatma yapıyoruz.
Başlığa gelirsek, mutlaka istinası vardır ama bu da bir kaide: “Bir konuda en fazla şoku, o konunun olma ihtimalini gündeminden çıkaran yaşar.” Âyette de bunu görüyoruz. Ahirete iman etmeyen, oradaki dirilişi unutan ve gündeminden çıkaranlar o dirilişle karşılaştıklarında “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı?” diyecekler.
Bunun benzerini dünyadaki ölüm hadiselerinde görüyoruz. Bazı insanlar bir yakınlarının ölüm haberini aldıklarında, -makul bir üzüntünün ötesinde- çok şiddetli bir sarsıntı yaşıyorlar. Bunun temel sebeplerinden biri de ölümü, ölmeyi, dünyadan gitmeyi gündemlerinden çıkarmaları veya unutmaları. Oysaki, dünyaya gelmek ne kadar normal ve gerçekse, dünyadan gitmek de milyarlarca insanın gitmesiyle bilinen bir gerçek. Yani yeni duyulan, yeni bilinen, önceden yoktu da şimdi yeni ortaya çıkmış bir şey değil. Bu noktada yapılacak şey âyetin ikinci bölümünde geçen ifadeyi dünyada söylemek.
“Peygamberler Doğru Söylemiş”
Âyet söylenmesi gerekenleri söylerken, söylenenden söylenmeyeni anlama işini de bize bırakıyor. Söylenmeyeni anlamak için şu soruyu soruyoruz: Rahmân’ın vaad ettiği şey nedir? Soruya Kur’an bütünlüğünde baktığımızda cevap olarak şunu görüyoruz: Daha önce ifade ettiğimiz gibi544 her peygamber Allah’ı tanıtırken O’nun Rahmâniyetini öne çıkarıyor.
Öne çıkarırken de şunu vaad ediyor: Allah (cc) sizi seviyor, sevgisini verdiği sayısız nimetlerle gösteriyor. Sizden de sevgisine sevmekle ve itaatle mukabele etmenizi istiyoruz. Bunu yapanlara ve yapmayanlara da mükafaat ve ceza vaad ediyor. Bu vaad aynen bu ifadelerle Kur’an’da geçmese bile, âyette kastedilen vaad budur.
Özetlersek, 52. âyet bu vaadi duyup, vaadin gereğini dünyada yapmayanların, ahiretteki yaşayacakları sona işaret ediyor. Bir sonuç eğitimi olarak, bu sonu yaşamak istemiyorsanız, yol yakınken dönün mesajını veriyor.
53. Âyet: “Şunu Bir Kere Daha Bilin…”
Bu âyette geçen “sayha” kelimesi ses, çığlık, gürültü ve patlama gibi anlamlara geliyor. Kur’an’da 13 defa geçen kelime 5 yerde “sayhaten vahideten şeklinde geliyor. İlginçtir, o beş yerin üçü de Yâsîn sûresinde (29, 49 ve 53. âyetlerde) geçiyor.545
Ayrıca yine bu âyette geçen “cemiün ledeyna muhdarun” formu (kalıp da diyebiliriz) Kur’an’da sadece iki defa geçiyor, ikisi de Yâsîn sûresinde. Birincisi 32. âyette geçmişti ve orada “Huzurda, “Hazır Ol”da Yaşamak” başlığı altında huzur kelimesinin kök anlamlarından yola çıkarak birtakım tespitler yapmıştık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada soru şu: “Sadece burada geçen ve en fazla burada öne çıkan ifadeler Yâsîn sûresi için ne ifade ediyor? Yâsîn sûresinin tefsirine girişte “Yâsîn sûresi Kur’an’ın kalbidir” hadisi üzerine değerlendirmeler yapmış ve orada kalp ile ahiret arasında bağlantı kurmuştuk.
O bağlantıyı dikkate aldığımızda sadece burada geçen bu ifadeler Yâsîn sûresini konusu ahiret olan sûreler içinde ilk sıralara taşıyor. Onun Kur’an’a kalp olma misyonuna vurgu yapıyor. (Allahü a’lem)
Özetlersek, bu âyette de 32. âyet gibi, Allah için zor yoktur. Her şey bir tek sese bakıyor. O sesi duyduğunuzda bakmışsınız ki, bir anda Allah’ın huzurunda “hazır ol”dasınız.546
54. Âyet: “Fazlasını Buluyoruz”
Âyette iki bölüm var.
Birinci Bölüm: Bu bölümde bütün insanlara “güvence” veriliyor. Tabir caizse şu deniyor: Amelleriniz (emekleriniz, gayretleriniz) Allah’ın garantisi altındadır. Unutulma, kaybolma, yok sayılma gibi bir şey olmayacak.
İkinci Bölüm: Yaptığınızın karşılığını bulacaksınız. Bu âyet burada iyi-kötü, mümin-kafir herkese hitap ediyor.
Bu âyete Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, şunu görüyoruz.
Cehennem hak edenlerin gireceği bir yerdir; Kur’an ölçülerinde kafir olanlar orada hak ettikleri sonu yaşayacaklardır.
Ama cennet bir hak ediş değil, bir lütfu ilahidir. Çünkü hiçbir hakkımız olmadığı halde, Allah’ın nimetlerine mazhar olduk. Tabir caizse yaptığımız ve sahibi göründüğümüz bütün iyi ve güzel ameller, onun verdiği cep harçlığı ile dünyada kazandıklarımızdır.
Ayrıca sınırsız nimet karşısında sınırlı bir şükür yapıyoruz. Bu durumda ahirete gittiğimizde (-) ekside gidiyoruz. Yani hiçbir alacağımız olmadığı gibi ödeyemediğimiz borçlarla gidiyoruz.
Bu durumda âyeti şöyle özetleyebiliriz,
Cehennemlikler yaptıklarının karşılıklarını bulacak.547
Cennetlikler ise Allah’ın lütfu, ihsanı olarak yaptıklarının (fazlasıyla) karşılığını bulacaklar.
55-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
55. O gün (dünyada kendini nefsin hoşuna giden birçok şeyden alıkoyan) cennet halkı, keyif veren bir meşguliyet içinde olacak.
56. (Cehennemlikler ateşin azabında elem çekerken) Onlar ve eşleri (cennette serin) gölgeler altında tahtlara yaslanacaklar.
57. Orada (menü zengindir) onlar için her çeşit meyve vardır. (Hatta daha ötesi, ne isterlerse istesinler) Bütün istekleri yerine getirilecek.
58. (Bütün bunlardan daha üstün bir nimet olarak) Onlara(merhametini sadece mü’min kullarına tahsis etmesiyle) Rahîm olanRabbin söylediği “Selam (size ey sevgili kullarım!” Artık selamettesiniz. Bundan sonra sizin için acı, keder yok, ebedi mutluluk ve saadet var) sözü (ile hitap edilecek.)
(55-58) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Kur’an Okurken Sık Karşımıza Çıkan Konuların, Nüzul Sürecinde Gelme Sıklığı
Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında ifade ettiğimiz gibi, geçmişten (Peygamber kıssaları) ve gelecekten (kıyamet-ahiret-cennet-cehennem) bahseden âyetler Kur’an’da çok sık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Çok sık şekilde çıkan konulardan biri de -bu âyetlerde olduğu gibi- cennet-cehennem. Burada Kur’an’da sık tekrarlanan benzer bütün konuları ilgilendirecek bir tespit yapacağız.
Kur’an’dan bir günde bir cüz (20 sayfa) okuduğumuzda birçok konu gibi cennet ve cehennem konusu da en az beş altı defa karşımıza çıkar. Bizim bir saatlik bir okumada bu sıklıkta karşımıza çıkan konulara 23 yıllık nüzul süreci içinden baktığımızda, Cebrail’in (as) vahiy getirme sıklığına bağlı olarak belki bir, belki iki ayda bir tekrar eden konulardır ve bu konuların tekrar sebebi en temelde ihtiyaçtır.
Bu ihtiyacı dengeli beslenme gibi düşünürüz.
Bazı vitaminler ve elementler vardır bunlar vücudun ihtiyaç listesinde önceliklidir (A, C ve D vitaminleri, demir, kalsiyum, magnezyum gibi ) ve düzenli alınması gerekir ve alınmadığında belli bir süre içinde eksikliği hissedilir.
Bazı vitamin ve elementler vardır onların önceliği yoktur ve zaman içinde alınması gerekir. Alınmazsa yine eksikliği hissedilir.
Bu örneği niçin verdik? Bazı tekrarların, gereksiz tekrar olmadığını; büyümesi, gelişmesi, terakkisi ve tekamülü istenen şeylerde tekrarın bir zaruret olduğunu göstermek için.548 Aynen bunun gibi olmasa da Müslümanların manevî vücudunun düzenli bir şekilde beslenmeye ihtiyacı vardı. O yüzden iniş sırasından bir Kur’an okuması yaptığımızda, iki şeyi sürekli aklımızda bulundurabiliriz.
Sahabiler bu konularla bizim Kur’an’dan bir cüz okurken karşılaştığımız hızda ve sıklıkta karşılaşmıyordu, yukarıda ifade ettiğimiz gibi kimi konuları ayda bir kimilerini üç ayda, kimilerini beş ayda bir duyuyordu.
Bir de gelen âyetler, yaşanan olaylara ve olaylarda öne çıkan ihtiyaçlara binaen geliyordu.
Bütün bu bilgileri dikkate aldığımızda,
Cennet-cehennem âyetlerinin en temel işlevi: Dünyanın fani olduğu gerçeğini hatırlatmak, bu fani dünyada yapılan bütün tercihlerin iyi veya kötü sonuçları olacağı konusunda uyarı yapmaktı.
Özetlersek, özelde cennet ve cehennem genelde bütün âyetleri ihtiyaca binaen manevî bedene verilen vitamin ve elementlere benzetebiliriz.
Cennet ile İlgili Âyetlerin Öncelikli Görevi
Cennet ve cehennem ile âyetlerin temel işlevine değindik. Burada cennetten bahseden âyetlerin öncelikli görevlerine de değinmek istiyoruz. Bu âyetlerin en önemli görevlerinden biri imtihan dünyasında, istek ve arzularının etrafındaki sınırlarla imtihan olan müminlerin kendilerini frenlemelerine yardımcı olmak.
Bu noktada cennetle ilgili âyetlerin bütün zamanlardaki müminlere verdikleri ortak mesajlardan biri de şudur: “Bu dünya fani, o yüzden burası doyma yeri değil, tatma yeri. Burası gaye olsun diye verilmedi, burası Allah’ın rızasını gaye yapanlarına verilecek ödül olan cenneti kazanmaya vesile olsun diye verildi.
Cennetteki Eşler (Huriler) Hakkında Konuşurken Ölçü Ne Olmalı?
Daha önce ifade ettik.549 İslam dini cinselliği hayatın bir gerçeği olarak kabul eder. Bu gerçek, evlenen her insanın evinde belli aralıklarla yaşanan bir gerçektir. Bu gerçeğin belli sınırlar içinde; karı-koca arasında yaşanması teşvik edilir. Bu teşvikin nedeni eşlerin aile bağlarının güçlenmesi, kişinin eşiyle tatmin olması ve ev dışında gayrı meşru yollardan uzak durmasıdır.
İslam dini bu ve benzeri nedenlerle cinsellik konusuna önem verdiği kadar, bu konunun ulu orta yerlerde konuşulmasını ve magazin konusu yapılmasını da istemez. İslam’ın bu konudaki ölçüsünü dikkate aldığımızda o ölçüye bağlı olarak şunları diyebiliriz. Allah (cc) adil-i mutlaktır. O’dan zerre kadar haksızlık beklenmez. Yapacağı da düşünülmez. Cennette her konuda olduğu gibi cinsellik konusunda da kadına da erkeğe de haksızlık yapılmayacak. Oraya gidildiğinde, erkek de kadın da kendilerine verilenden fazlası ile memnun olacaklar.
Özetlersek, bu konuyu magazin konusu yapmadan, Kur’an’da anlatılma sebeplerinden yola çıkarak İslamî ölçülerde konuşmak gerekir.
55. Âyet: Âyeti Şöyle Okursak…
Bu âyeti 7. asırda Mekke’de veya yaşadığımız asırda dünyanın farklı bir yerinde, inancımızdan dolayı ciddi zorluklar yaşarken muhatap olduğumuzu hayal ederek okuyalım. Öyle okuduğumuzda mesaj şu oluyor: Bu dünya fani. Allah yolunda olsan da bitecek, olmasan da geçip gidecek. Yolunda olursan bugün yaşadığın ne kadar sıkıntı zahmet varsa, onların tamamı geçecek. Ebedi cennette Allah’ın ebedi misafiri olacaksın.
Meşgul Kelimesi Üzerinden Verilen Mesaj
Âyette “fi şugulin” şeklinde geçen ifadeye mealimizde “bir meşguliyet içinde” olma anlamı verdik. Bu anlamı dikkate aldığımızda mesaj şu oluyor: Cennette sıkılma diye bir şey olmayacak. Peki bu nasıl olacak? Bu sorunun cevabı için Allahü a’lem dedikten sonra bazı tespitler yapabiliriz.
Dünya imtihan dünyası, o yüzden burada iyi-kötü, güzel-çirkin, sevap-günah, helal-haram gibi zıtlar yan yana. Bunları iki ırmak gibi düşündüğümüzde bu ırmaklar imtihan gereği dünyada yan yana akarken, ahirette tamamen ayrılacaklar. Ne kadar iyi olarak tarif edilen şey varsa cennete, ne kadar kötü olarak tarif edilen şey varsa cehenneme akacak. Yani imtihan bittiği için cennette adına güzellik dediğimiz hiçbir şeyin zıddı (yani çirkinlikler) olmayacak.
Bunu daha iyi anlama noktasında bir an için insanı robot gibi düşünelim, bu robota üretim aşamasında üzülme, sıkılma ve kötülük düşünmeme gibi özellikler verilmemişse, robotta bunlar hiç görülmeyecek.
Aynen bunun gibi olmasa da benzer bir şekilde yeniden yaratılan beden cennet dekoruna göre yaratılacak ve orada kendisini mutlu eden şeylerle meşguliyeti hiç bitmeyecek.
56. Âyet: Cennetin Dekoru Hangi Asrın Teknolojisine Göre Olacak?
Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında bu sorunun cevabına “2075’te Yaşayanlar İçin Cennet ve Cehennem Tasviri” başlığı altında değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Bu âyette geçen eşler konusuna bu âyetler için yukarıda genel değerlendirme yaparken değindik. Aşağıda da dolaylı olarak değineceğiz.
57. Âyet: Cennette Yerine Getirilmeyecek İstek Var mı?
Bu soruya “yok” cevabı veriyoruz. Bu cevabı verdikten sonra, bazı açılamaların yapılması gerekiyor.
İslam dinine bir bahçe dersek, bu bahçede her şeyin varlık sebebi meyve içindir. Meyvenin adı da güzel ahlaktır. Güzel ahlaka bu kadar çok vurgu yapan bir dinde elbette cennetin dekoru ahlaki öcülere göre olacak. Ahlaksızlık adına akla gelen ne varsa, cennetin dışında kalacak.
Bu tespitten sonra başlıktaki soruya gelirsek, Allah (cc) insanı cennette, cennetin dekoruna uygun olarak yaratacak. Bu yaratmada insan tamamen hayrı (iyiyi, güzeli, ahlaki olanı) isteyecek bir donanımda yaratılacak. Donanım böyle olunca, bu donanımdan gelen her türlü istek, yerine getirilecek.
Bu açıklamayı yapmamızın temel sebebi Kur’an’da “Cennette insanın canının istediği her şey olacak.” Şeklinde geçen âyetlerin, bilerek bilmeyerek magazin konusu yapılması, İslam ahlakına yakışmayan değerlendirmelere konu olmasıdır.
Özetlersek, şunu net bir şekilde söyleyebiliriz, cennetin dekorunda İslam dininin güzel ahlak anlayışına yakışmayan hiçbir şey olmayacaktır.
58. Âyet: Öne Çıkan Üç Kelime
Âyette, üç kelime öne çıkıyor: Selam, Rab ve Rahîm. Bu kelimelerin verdikleri mesajlara bakalım.
Selam: Kur’an’ı dikkatli okuyanların bir noktaya daha dikkat etmesini tavsiye ediyoruz. Kur’an’da Selam veya Selamün aleyküm şeklinde geçen ifadelerin çoğu cennet ortamında geçiyor. “Bunun mesajı ne olabilir?” diye bir soru gelirse, cevaplardan biri şudur: Cennet dekoru içinde geçen bütün selam kelimeleri dünyadaki teslimiyete işaret ediyor. Malum, (huzur, barış, esenlik gibi anlamları içine alan) Selam, İslam, Müslüman ve teslim kelimeleri aynı kökten geliyorlar. Bu bilgiyi dikkate aldığımızda mesaj şu oluyor: Ebedi cennetteki ebedi huzur ve mutluluk, dünyadaki teslimiyetten geçiyor.
Rab: Yine Kur’an’ı dikkatli okuyanlar bilir ki, Kur’an’da Allah lafzından sonra en fazla geçen isimlerin başında Allah’ın Rab ismi gelir. Bir âyette Rab ismi geliyorsa orada mutlaka “terbiye” üzerinden doğrudan veya dolaylı mesajlar veriliyor demektir. Bu âyette öne çıkan mesajlardan biri şu: Cennet dünyadaki manevî terbiyenin neticesinde güzel ahlak sahibi kamil bir mümin olmanın sonucunda verilen bir ödüldür.
Rahîm: Bu âyette Rahmân değil Rahîm ismi öne çıkıyor. Bu öne çıkma üzerinden Rahmân ve Rahîm isimleri arasındaki farkı anlıyor ve şu tespiti yapıyoruz: Allah (cc) Rahmân ismiyle dünyada bütün insanları nimet verir, Rahîm ismiyle ahirette sadece mümin kullarına ebedi cennet nimetleri verir.
59-65 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. (Ama ilahî sınırları yok sayarak, “Hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyenlere gelince, onlara) “Eysuçlu günahkârlar, siz bugün şöyle bir ayrılın (bakalım” denir.)
60.“Ey Âdemoğulları! (Vaktiyle) Ben size, (gönderdiğim elçiler vasıtasıyla) şeytana tapmayın (onun dediklerine kanmayın) çünkü o sizin (mahvolmanız için elinden geleni yapmaya and içmiş) apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi?
61. “Ve (peygamberlerimin gösterdiği şekilde) bana kulluk ediniz, (işte) doğru yol budur” demedim mi?
62. (Geçmişte) Şeytan sizden (önceki) pek çok nesilleri yoldan çıkarmıştı; Peki(bunu görüp de) aklınızı kullanmıyor muydunuz?
63. (O gün, bütün bu uyarılara kulak tıkamış, şeytana tâbi olarak yaşamış olanlara şöyle denir:) İşte bu size vaad edilen cehennemdir.
64. (Orayı fazlasıyla hak ettiniz. Haydi) İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin (bakalım!)
65. O gün (orada tam anlamı ile adil bir yargı vardır. Mahkeme başlamadan önce) onların ağızlarına mühür vuracağız; (ardından şahitlerin dinlenmesine geçilecek. Önce) elleri (dile gelip) Bize(tuttuğu her şeyi, kulakları duyduğu her şeyi, gözleri gördüğü her şeyi tek tek) anlatacak, ayakları da (gittiği her yer hakkında) şahitlik edecek.
Bağlam: Ödülden Sonra Ceza (Cennet-Cehennem)
Bu âyetler bize sonuç eğitimi vermeye devam ediyor. Bu eğitimi daha da içselleştirme adına, bir kurgu içinde âyetler bizi hayalen mahşere götürüyor. Mahşerdeyiz, “Bütün insanlara (54. âyet üzerinden) dünyada iken orada yaptıklarınızın karşılığını bulursunuz denilmişti. Mahşerde bu gerçeğe şahit oluyoruz. Amel defterleri açıldı, teraziler kuruldu, hesaplar verildi ve sonuçlar açıklanıyor.
Önce cennete gireceklerin isimleri okunuyor, oradaki herkes günahkar bile olsa, ümit ve heyecanla kendi isimlerini duymayı beklerken, son okunan isimden sonra, geride kalanlara, 59. âyet üzerinden “Eysuçlu günahkârlar, siz bugün şöyle bir ayrılın.” deniliyor.
Ahirete yönelik her âyette olduğu gibi, sonuç eğitiminin bir parçası olarak bu âyet üzerinden bize şu mesaj veriliyor: “Hangi tarafta olmak istersin? Hangi tarafta olacağını dünyada seçtiğin taraf ve o tarafta yaptığın tercihler belirleyecek. “Suçlu günahkarların yaşadıkları bu sonu yaşamak istemiyorum.” diyorsan, dünyada günahla arana mesafe koyacaksın.”
Bu âyetlerin öncesi ile bağlantısına işaret ettikten sonra, tefsire geçebiliriz.
59. Âyet: Her Günahkar Cehenneme Girecek mi?
Biz bu konuya Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında ve Kur’an’da bu konuya işaret eden âyetleri temsilen Meryem sûresinin 71. âyetinde değerlendirdik. Oralara bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz. Burada Kur’an’ın bu konuları anlatmada kullandığı dile dikkat çekerek kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz.
Kur’an baştan sona havf ve reca (korku ve ümit) dili kullanır. Bu dilde amaç, her insana “Garantilenmiş bir hayat yoktur.” mesajını vermektir. Kur’an bu mesaj üzerinden,
Her Müslümanın “alıngan”550 olmasını ister.
Her Müslümanın hiçbir günahı küçük görmemesini, her günahtan cehenneme giden bir yol olabileceğini düşünmesini ister.
Burada “Damlaya damlaya göl olur deyimini hatırlarsak.” Tekrar eden, tevbesi yapılmayan, pişmanlığı yaşanmayan her günahın büyüme ve cehenneme götürme ihtimali vardır diyebiliriz.
Kur’an 59. âyette olduğu gibi sınırları çizilmeyen genel ifadeler kullanarak her Müslümanın bu ihtimali dikkate alarak son nefesine kadar adı günah olan her şeyden uzak durma gayreti ile yaşamasını istiyor.
Özetlersek, her günahkar cehenneme girmeyecektir ama tevbesi yapılmayan, pişmanlığı yaşanamayan ve ısrarla tekrar edilen her günahın sahibini cehenneme götürme ihtimali vardır.
60. 61. Âyet: “Ben Sizi “Erken Uyarı Sistemi” Üzerinden Uyarmadım mı?”
Allah (cc) Kur’an’ı bütün asırlara hitap eden bir erken uyarı sistemi olarak okumamızı istiyor. Neden? Çünkü El-Hak ve El-Adl isimleri bunu gerektiriyor. Kur’an böyle okunduğunda ahirette hiç kimsenin şöyle bir bahanesi olmayacak: “Beni daha önce uyarsaydın, bunu yapmazdım, Allah’ım.”
Bu iki âyet (60, 61) bize şunu diyor: “Bu iki âyeti akla gelen ve gelmeyen bütün bahaneleri içine alacak şekilde okuyabilirsiniz. Allah imtihan dünyası için denmesi gereken her şeyi baştan demiştir. Yapılması gereken tüm uyarıları dünyada yapmıştır.” Bu tespiti bir kurgu ile açalım: “Okulda imtihandayız. Öğretmen bizi imtihan ve imtihanın sonuçları hakkında baştan uyarıyor. Öğrencinin biri imtihan bittiğinde sonuçlar açıklandığında, öğretmene şöyle diyor: “Şimdi diyeceğinizi baştan deseydiniz, ben bunu böyle yapmazdım.” Öğretmen “Unutmuşum. Özür dilerim.” diyorum.
İnsanların yaptığı imtihanda olma ihtimali olan bu durum, mutlak Alîm, mutlak Hafîz, mutlak Adîl olan Allah’ın imtihanında olmaz, olamaz.
Özetlersek, bu iki âyeti bu konuda gelebilecek benzeri binlerce bahaneye cevap olarak okumak mümkün.
Âyetlerdeki bazı noktalara değinelim,
Ademoğulları
60. âyette bu ifade üzerinden uyarının başlangıcına dikkat çekiliyor ve şu mesaj veriliyor:
Bu uyarı ara sıra yapılan bir uyarı değil.
Bu uyarı insanlık tarihi ile yaşıt. Bu uyarı imtihan dünyasında ilk peygamberden son peygambere kadar hiç ara verilmeden yapılan bir uyarıdır.
O yüzden bu konuda hiç kimsenin haklı bir bahanesi olmayacak.
Şeytana Tapmak
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de şeytana tapanlar var. Ama bunlar Allah’ın razı olduğu ölçülerde iman etmeyen insanların içinde ufak bir azınlık. Bu âyette şeytana tapmaktan kastedilen, ondan gelen vesveselere kulak veren, nefsinin hevasına uyan bütün insanlar.
Bunu nereden anlıyoruz? 61. âyetten anlıyoruz. 61. âyet (Allahü a’lem) dolaylı olarak şöyle diyor: Siz benden gelen vahye kulak vermek yerine, şeytandan ve nefsinizden gelen vesveselere kulak verdiniz. Bana kulluk etmek yerine şeytana kulluk ettiniz. Benim yolumdan gitmek yerine, onun gösterdiği yoldan gittiniz.
Onun yolundan gitmenin sonuçlarını gelen açıklamalarda göreceğiz.
62. Âyet: Akıl Ne İşe Yarar?
Bu konuda çok şey sayılabilir. Bu âyeti dikkate alarak söylersek, cevaplardan biri şu: Akıl birçok faydalı işin yanında, insanın kandırılmasını ve aldatılmasını önlemek için vardır. Âyet dolaylı olarak şunu diyor: Eğer aklınızı vahyin rehberliğinde kullansaydınız, bu kandırılmayı yaşamayacaktınız. Bu sonucu yaşamak istemiyorsanız, aklı tanıyarak, aklın işleyiş yasalarını bilerek aklı iyi kullanın.
Yoldan Çıkaran Kim?
Bu âyette şeytanın saptırma; yoldan çıkarma işinin faili olarak zikredilmesi hakiki değil mecazidir. Eğer hakiki olsaydı, yoldan çıkarılan insanları suçsuz olarak kabul etmemiz gerekecekti. O zaman da ahiretin, cezanın ve cehennemin bir anlamı kalmayacaktı.
Bu tür âyetleri okurken, âyeti doğru bir şekilde değerlendirebilmemiz için, konuya Kur’an bütünlüğünde bakmamız gerekiyor. Bu bütünlük içinden baktığımızda hemen tercihe göre takdir yasasını hatırlıyor ve diyoruz ki, her türlü sapmada; doğru yoldan ayrılmada insanın dilemesi ilk sebeptir. Bu sebebe bağlı olarak Allah (cc) sonuçları yaratır. Şeytanın buradaki rolü sadece vesvese vermektir.
Peki bu âyette neden şeytan bir fail gibi zikredilmiş?
Şeytan cinlerdendir. Cinlerden olduğu için de iradeli bir varlıktır. Yaptığı her kötü fiilin aynı zamanda failidir. Bu bilgiyi dikkate aldığımızda cevabımız şu oluyor: Âyet şeytanı sonucu yaratma anlamında fail olarak değil, sonucu tercih etme anlamında fail olarak öne çıkarıyor. Bu noktada, iradeli varlıklar olarak insanlar da cinler de tercih noktasında fillerinin faildir.551
63. Âyet: “Bu Vaad Ne Zaman Gerçekleşecek?”
Kendisine gelen vahiy ile Peygamber Efendimiz müşriklere kıyamet, hesap günü ve cehennemle ilgili âyetleri hatırlattıkça, tepki olarak en çok gelen sorulardan biri de “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” sorusu idi. Âyet bu soruya net bir şekilde cevap veriyor: “İşte bu size vaad edilen cehennemdir.”
Bu âyetin doğrudan mesajı yanında bir de dolaylı mesajı var. Allah vaad etmişse, oldu bilin.
64. Âyet: Gerekçeli Karar
Haşir meydanına mahkeme-i kubra da diyoruz. Öyle olduğunu kabul ettiğimizde, her insan hakkında hüküm veriliyor. Her hükmün gerekçesi o insanlara okunuyor. İnkar edenlerin gerekçeli kararı okunurken, bütün gerekçeler şu cümlede özetleniyor. “Allah’ın ‘var’ dediklerini inkar etmenin sonucu girin cehenneme.”
Bu kararı Allah’ın mutlak adil olması ile birlikte düşündüğümüzde, bu kararın dünyaya mesajı şu oluyor: Allah (cc) zerre kadar haksızlık yapmaz. Karar okunduğunda, herkesin diyeceği şu olacak: Ben yaşadığım hayatla, yaptığım tercihlerle bu kötü sonu hak ettim.”
65. Âyet: İnsanın Bütün Organları Onun Hakkında Lehte ve Aleyhte Şahitlik Edecek
“İslam dini şahitlik konusuna neden bu kadar çok önem veriyor?” şeklinde gelecek bir sorunun cevabı adalettir; haksızlığın önüne geçmektir.
Âyeti bağlam içinde okurken bu âyetin bütün zamanlara verdiği mesajlardan biri de şu: “Ey insan! Sana zerre kadar haksızlık yapılmayacak. Çünkü yaptığın her şeyin şahidi bizzat sen olacaksın.”
Kur’an’da organların şahitliği – âyetle birlikte doğrudan- 3 âyette anlatılıyor.552 O âyetlerde farklı olarak zikredilen (deri ve göz gibi) organları da sayarsak toplamda 5 farklı organımız şahitlik edecek gibi görünüyor. Aslında bu beş farklı organ bize şu mesajı veriyor: “Bu âyetlerde bizim öne çıkmamız insanın eylem ve söylemlerinde bizim aktif olmamızdan kaynaklıyor. Bizi konuşturan Allah, gerektiğinde, insan bedeninde bizim gibi kendi başına konuşma yeteneği olmayan 37 trilyon hücreyi de konuşturur. Bunun yanında dilerse sizin temas ettiğiniz her şeyi de konuşturur. Bu gerçeği bilerek yaşayın.”
66-70 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
66. (Âhirette kimsenin haklı bir mazereti olmayacak. Eğer biz, doğru ile yanlışı ayırt edememelerini) Dileseydik (onlara akıl denen nimeti vermez) onların (maddî-manevî) gözlerini büsbütün kör ederdik de,(doğru yolu bulmak için perişan bir halde) yollara dökülürlerdi; (bir düşünsünler bakalım bu durumda) nasıl göreceklerdi?
67. Eğer (onların iradelerinin olmamasını) dileseydik oldukları yerde (mahiyetlerini değiştirip) onları bir başka kalıba sokardık; (böylece ağaçlardan bir ağaç, taşlardan bir taş olurlardı, o zaman da) ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye! (Ama böyle yapmadık. Biz onları mahlûkatın en şereflisi yaptık.)
68. (Ey insan! Bu gerçekler ışığında hayatını programla. Gençlikte yapman gerekenleri, ihtiyarlığa öteleme. Bil ki;) Kime uzun ömür verirsek Biz onun (güç ve yeteneklerini zayıflatmak sûretiyle) gelişmesini tersine çeviririz. (Yaşlandığında bir bebek kadar zayıf olur ama bir bebek kadar sevimli olmaz. Bazen varlığı kendisi ve başkaları için taşınmaz bir yük olur. Gençlik denen nimetin hakkını vermeyenler bu gerçekleri) Hiç düşünmüyorlar mı?
(Yoksa bu kitabı bir şâirin bir kâhinin sözü diye ciddiye almıyorlar mı?)
69. (Varsa böyle düşünen bilsin ki; Muhammed bir şâir değildi.) Biz ona şiir öğretmedik. (Buna gerek de yok, hem de) Ona yaraşmaz. (Ona vahyettiğimiz âyetler her ne kadar muhteşem bir söz dizimi de olsa, o asla bir şiir değildir.) O ancak (âlemlerin Rabbi tarafından tüm insanlara hitap eden) bir öğüttür ve (o öğütlerin kaynağı da) apaçık bir Kur’an’dır.
70. (Bu kitabı okuyanlar iyi bilsinler ki, bu kitap kabirlerde uyarılmalarına gerek kalmayan ölülere okunsun diye inmemiştir. Bu kitap, İslam davetçileri) Yaşayan her kişiyi (bu kitabın âyetleri ile) uyarsın (onlara hakkı, hakikati anlatsın diye inmiştir) ve (bununla birlikte bu kitabın uyarılarına kulaklarını tıkayan) kâfirler (de bu tercihlerinin bir sonucu olarak kendilerine verilecek) cezayı (açık ve net olarak) hak etsinler (ve âhirete de hiçbir mazeretle gelmesinler) diye (indirilmiştir.)
ÖN BİLGİ: BAĞLAM
Bu âyetler, her ne kadar bağımsız bir grup olarak görünse de dikkatli bir okumada önceki âyetlerdeki “uyarı” temasının devamı olarak görünüyor ve şu mesaja vurgu yapıyor “ahirette hiçbir şekilde bahaneniz olmayacak.”
66, 67. Âyet: “Eğer Şöyle Olsaydı”
Bu iki âyet de “dileseydik” şeklinde başlıyor ve şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Eğer biz size bu imtihan dünyasında başarılı olmak için akıl, mantık vicdan gibi iç donanım el, ayak, göz, kulak gibi dış donanım vermeseydik, bitki, hayvan, taş veya toprak olarak yaratsaydık, ahirette haklı bir bahaneniz olabilirdi. Biz sizi insan olarak yarattık. Bitki ve hayvanlarda olmayan özelliklerle donattık. O yüzden bahane aramak yerine vahyin rehberliğinde doğru yolu arayın. Bulunca da bir ömür sağa sola sapmadan orada kalma niyet ve gayretinizi ortaya koymaya çalışın.”
68. Âyet: Ömrünüz Bir Kum Saati Gibi Çalıştı
Bu âyet de bahane yok mesajına destek veriyor.
Âyet diyor ki: “Bu dünyada bazı insanlara uzun bazılarına kısa bir ömür verildi. Bu ömür bir kum saati; bir sayaç gibi işledi. İnsan bedeninin bütün parçaları hastalanmalarla, yaşlanmayla, zayıf düşüp başkalarına muhtaç olmakla insana sürekli fani olduğunu, aciz olduğunu, bu dünyada kalmak için değil, Allah’tan gelip, Allah’a dönmek için programlandığını sürekli hatırlattı.”
Bu âyet şöyle bir bahane getirenlere dolaylı olarak cevap oluyor. “Allah’ım ömrümü biraz daha uzatsaydın şunu bunu yapardım.” Bu talebin cevabı Fatır sûresi 37. âyette şöyle veriliyor. “…Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? (Verdik.) Size uyarıcı da gelmedi mi? (Geldi. Peki, niçin inanmadınız? Size verilen o süreyi niçin değerlendirmediniz?) Şimdi tadın (bakalım azabı! Bugün) Zalimlerin yardımcısı yoktur.”
Bunların yanında 68. âyette uzayan ömrün uzamasının avantaj ve dezavantajlarına da işaret ediliyor.
Avantajlar: Dünyanın faniliğini hatırlatan şeylerin artması, dünyanın sevimsiz ve çekilmez hale gelmesi…
Dezavantajlar: Daha fazla dünyaya bağlanmak, azap sebebi olacak hata ve günahları daha da çoğaltmak…
Özetlersek, Allah bu dünyada ne kadar ömür verirse versin, bu dünyada dışarıdan bakıldığında (haksızlık ve eksiklik gibi görünen, o yüzden) anlaması ve anlatması zor olan her şeyin ahirette makul ve adil bir izahı var.553
69. Âyet: “Allah’ın Kelamına “İnsan Sözü” Dediniz”
Bu âyeti de bağlamı dikkate alarak bahanelere cevap olarak okursak, âyet şunu diyor: Siz Allah’tan size gelen elçiye “mecnun” dediniz, onun getirdiği Kur’an’a eskilerin masalları ve uydurulmuş sözler dediniz. Bununla da kalmadınız, “bizim şairlerimizin yazdığı şiirlere benzeyen bir şiir” dediniz. Madem Peygambere şair diyor,554 onun okuduğu âyetlere de şiir diyorsunuz, haydi bütün şairlerinizi toplayın, alabileceğiniz bütün destekleri de alın ve şiir dediğiniz bu sözlerin en kısasına bir benzer getirin. Ama ne kadar uğraşırsanız uğraşın getiremeyeceksiniz.”555
“Ona Şiir Yakışmaz” Ne Demek?
Bu âyette bir “ima” var. Kur’an Şu’arâ sûresinde şairleri ikiye ayırıyor. Önemine binaen âyetleri verelim.
“224. (İnsanları sahip olmadıkları özelliklerle övüp göklere çıkaran veya yerip onların itibarlarını yerle bir eden, şiirlerinde abartıyı ve yalanı bolca kullanan) Şâirlere gelince onlara (ancak kendileri gibi yoldan çıkan) azgın kimseler uyar.
225. (Bu tür şâirlerin, kimde daha çok çıkarı varsa, ona yandaş olup, sanki her konuda uzmanmış gibi) Her vâdide şaşkın şaşkın dolaşıp (her konuda ahkam kesip) durduklarını görmez misin?
226. Ve (bunun yanında) onlar (sözlerinin tesirini artırmak için yapmadıkları ve asla) yapamayacakları şeyleri (de) söylerler.
227. Ancak (her şâir böyle değildir) iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini (veya başkalarını şiir gibi çağının en etkili silahı ile) savunanlar başkadır.”
69. âyet net bir şekilde şu mesajı veriyor:
Allah’ın Peygamberi, Allah’ın Resulüdür, elçisidir. O sizin şairlerinize benzemediği gibi, onun okuduğu âyetler de sizin şairlerinizin şiirlerine benzemez.
Şairlerinize yakıştırdığınız hiçbir özellik, ona yakışmaz. O, o özelliklerin hiçbiri ile anılamaz.
70. Âyet: Yâsîn Sûresinin Kalbi Olan Âyet
Peygamber Efendimiz (sav) Yâsîn sûresini Kur’an’ın kalbine benzetmişti. Biz de o benzetmeden yola çıkarak, bu âyeti bu sûrenin kalbine benzetiyoruz. Bu âyet özelde bu sûrenin, genelde bütün sûrelerin ve peygamberlerin misyonu olan “uyarma” görevini öne çıkarıyor. Bu göreve bağlam açısından bakarsak, bu sûrenin iki bağlamı var.
Birinci Bağlam: Bu bağlamda âyeti önceki âyetlerin devamı olarak okuyoruz. Âyet bütün zamanlara şunu diyor: Kur’an’ın bir görevi de insanları uyarmaktır. Dünyadaki tercihlerinin sonuçlarını, hayattayken onlara göstermektir. Böylece inkar edenlerin hiçbir bahanesi kalmasın ve hak ettikleri sonu yaşasınlar.
İkinci Bağlam: Bu bağlamda âyeti günümüzde yaşanan fiili durumla birlikte okuyoruz.
Bu fiili durumda, Yâsîn sûresini dirilerden çok ölülere okuyanları görüyoruz. Bu âyet onlara da mesaj veriyor ve “Öncelik yaşayanlar” diyor.
Bu konuya da sûrenin başında “Kur’an Okurken Önceliğiniz Ölüler mi, Diriler mi?” başlığı altında değinmiştik. Oraya havale ederek burada nokta koyuyoruz.
71-76 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(İnsanları uyarırken şu kevnî âyetleri de hatırlatmak gerekir.)
71. (Nimetlerimizden istifade eden insanlar) Sahip oldukları evcil hayvanları (rahmetimizin ve) kudretimizin bir eseri olarak, kendileri için yarattığımızı görmüyorlar mı?
72. O hayvanları, bir kısmına binsinler, bir kısmının da etinden yesinler diye onların hizmetine sunduk (bunun üzerinde hiç düşünmüyorlar mı?)
73. (Bunların yanında)Onlar için bu hayvanlarda (derisinden ve yününden yararlanma gibi) faydalar ve (süt ve onun türevlerinden elde edilen birçok) içecekler vardır. (Bütün bunlardan istifade edip de) Hâlâ şükretmeyecekler mi?
74.Onlar, yardım göreceklerini umarak (nimeti getiren vasıtaları, gönderene ortak kılmak sûretiyle) Allah’ın peşi sıra ilahlar edindiler.
75. Oysa (bu sözde ilahların) onlara yardım edecek güçleri yoktur; aksine asıl kendileri, onları korumakla görevli asker durumundalar! (Bu halleri ile hepsi birbirine muhtaç, hepsi birbirinden yardım bekleyen âciz ve güçsüz varlıklardır.)
76. (Resûlüm! Sen duruşunla doğru yoldasın.) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz Biz, onların (içlerinde sana karşı) gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
(71-76) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Bu sürenini konusu baştan sona ahiret. Her âyet ya doğrudan ya da dolaylı olarak bu konuya işaret ediyor. Ölüm, diriliş, cennet-cehennem gibi doğrudan yapılan işaretleri biliyoruz, dolaylı işaretler ise onların olacağına, gerçekleşeceğine şahitlik eden âyetler.
Şu an yine böyle bir âyet grubunun içindeyiz. Bağlamı dikkate aldığımızda, önceki âyetlerde doğrudan cennet-cehenneme değinildi, hesap günü hiç kimsenin bahanesi olmayacağına işaret edildi. Burada gelen âyetlerin özet olarak verdikleri ortak mesaj şu: “Allah’ın olacağını vaad ettiği her şeyin şahidi olanlardır. Allah’ın dünyada yoktan yarattığı her şey, ahiretin; cennetin ve cehennemin yaratılacağına en güçlü şahittir.”
Bu kısa değerlendirmeden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
71. Âyet: “Bunları Yaratan Onu Neden Yaratamasın?”
Aşağıda nimet kelimesine ayrıca işaret edeceğiz. Bu âyette 7. asrın Mekke’sinden en fazla öne çıkan nimetlere dikkat çekiliyor. O gün için Mekke insanına “Sizin için en değerli nimetler hangileridir?” diye sorulsaydı, en başa deve, at, inek, koyun, tavuk, kedi köpek gibi hayvanları koyacaklardı. Bu nimetlere, yaratılan tüm nimetlerin temsilcisi olarak işaret ediliyor ve onlar üzerinden şu mesaj veriliyor: Bunları yaratan, bunların içinde yaşadığı dünyayı ve kâinatı yaratan Allah, kıyametin ardından ahireti de yaratacaktır. İlk yaratılış ikinci yaratılışın şahididir.
Âyette öne çıkan üç nokta var onlara da kısaca işaret edelim.
Birinci Nokta: Eller Üzerinden Verilen Tevhid Dersi
Bizim âyette “kudretimizin bir eseri olarak” şeklinde meal verdiğimiz bölümün motamot çevirisi, metinde “ellerimizin yaptıklarından” şeklinde geçiyor. “Allah (cc) elleri olmadığı; ele, ayağa, göze, kulağa ihtiyacı olmadığı halde neden bu şekilde mecazi bir anlatım tercih ediyor?” sorusuna Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında geniş olarak değindik.
Burada şu kadarını ifade edelim. Bu ifade üzerinden şu mesajlar veriliyor:
Birinci Mesaj: O gün de bugün de insanlar birinden yardım alırken, birine yardım ederken ellerini kullanılır. Elin bu kadar öne çıktığı bir dünyada bu âyet ve benzeri âyetler şu mesajı veriyor: “Bu dünyada kimin elinden ne alırsanız alın, onu Allah’ın elinden alıyor gibi alın, Allah’ın kudret eliyle yaratıp verdiği nimetler olmasaydı, arada verici gördüklerinizin elleri boş kalacaktı.”
İkinci Mesaj: El genelde imalatı, üretimi çağrıştırır. O yüzden bir deyim olarak “bu iş onun elinden çıkmış” veya “bu işe onun eli değmiş” denir.
Bu bilgiyi dikkate aldığımızda âyetteki elin mesajı şu oluyor: “Bu nimetlere Allah’ın eli değmiştir. Bu nimetler O’nun elinden çıkmıştır. O’ndan başkası bunları yaratıp size veremez.”
İkinci Nokta: Nimet Hayvan İlişkisi
Bizim mealde “hayvanlar” diye çevirdiğimiz kelime Arapça metinde “enâmen” şekliden geçiyor. Bu kelime nimet anlamına gelen n-a-m kökünden geliyor. Burada soru şu o gün Araplar hayvanlara neden nimetler anlamına gelen “enam” demişler? Bu sorunun cevabı belli; 7. asrın Mekke’sinde, sokaktaki insanlara “Allah’ın size verdiği en büyük nimetleri sayın” denilseydi, deve, at, sığır, koyu, keçi gibi hayvanlar öne çıkacaktı.
Üçüncü Nokta: Mülkiyet Mecazi, Gerçek Olan Emanet Olduğu
Âyete bizim “Sahibi oldukları” anlamı verdiğimiz kelime Arapça metinde “malikûn” şeklinde geçiyor. Burada soru şu: Mülkün gerçek sahibi Allah olduğu halde, âyet neden sanki insan “malikmiş” gibi bir dil kullanılıyor?
Bu dil mecazi bir dil. Bu dil üzerinden şu mesaj veriliyor: Ey insan! Sana emanet olarak verilen bu nimetin “veriliş amacına uygun kullanılmasından sen sorumlusun.” O yüzden “benim” derken, “benim” ifadesini “o nimetin emanetçisi ve sorumlusu benim” anlamında kullan.
72. Âyet: Boyun Eğdirdik
Bu âyet de önceki âyetin mesajına vurgu yapıyor. Bizim mealimizde “hizmetinize sunduk” şeklinde çevirdiğimiz ifadenin motomad çevirisi “boyun eğdirdik” şeklinde. Kur’an’da bu anlamda bir de “sahhara”556 ifadesi geçiyor. O ifade ile ilgili yaptığımız açılamalar hatırlandığında burada mesaj şu oluyor: “Allah bu varlıkları bu şekilde yaratıp hizmetinize sunmasaydı, sizin onları yoktan yaratmanız, bu hale getirmeniz, onlara boyun eğdirmeniz imkansızdı. Bugün bu hayvanların hem kendilerinden hem de yan faydaları olarak sayılan etinden, derisinden, sütünden, yumurtasından faydalanıyorsanız, bunu Allah’ın “elinden” bilin. Asıl ve öncelikli şükrü O’na yapın.”
73. Âyet: Bu Âyetler Bugün İnse …?
7. asırda hem Mekke ve çevresinde hem de dünya genelinde insanların en büyük geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktı. Ulaşımda alternatifi olmayan tek araç at ve deve idi. Böyle bir ortamda, öne çıkan nimetler, âyetlerde de öne çıkıyor. Peki, aynı âyetler bugün inse içerik değişir miydi? O günkü tarım toplumunun bugün sanayi toplumuna evrilmesi ile birlikte içeriğe yeni ilaveler yapılabilirdi. Bu ilavelerin başında da petrol, kömür, demir, çelik, bakır, çinko, alüminyum ve nikel gibi yeraltı kaynakları yer alırdı (Allahü a’lem). Bunlar yer aldığı için de faydalardan bahsedilirken bunların faydaları da öne çıkarılacaktı.
Özetlersek, Kur’an temel ölçüleri verdikten sonra, “O asırda inen âyetler bu asırda inseydi nasıl olurdu?” sorusunun cevabı üzerinde düşünmeyi bize bırakıyor. Biz bir örnek ortaya koyduk. Temel ölçülere riâyet ederek bu örneğe yeni ilaveler yapmak mümkün...
“Hala Şükretmiyorlar mı?”
Söz nimetlerden açılınca, o sözün dönüp dolaşıp geleceği yer şükür oluyor. Bunun benzerini aynı soru kalıbı içinde 35. âyette görmüştük. Orada “Tavuk Yumurta, Arı Bal, İnek Süt Vererek Şükreder, İnsan…?” bu başlık altında yaptığımız açıklamalara bakılabilir.
74. Âyet: Evet, Hâlâ (Kur’an ve Sünnet Ölçülerinde) Şükretmiyorlar
Önceki âyet “Hala şükretmiyorlar mı?” sorusu ile bitmişti. Bu âyet, o soruya cevap olarak geliyor. Evet, Allah’a şükrediyorlar ama O’ndan gelen nimetleri de aradaki vasıtalardan biliyorlar. O vasıtaları kendilerine put yapıyor, onlara ilah diye tapıyorlar. Allah’a yapılacak şükrün bir kısmını da bu sözde ilahlara yapıyorlar.
Bunun sebebini Tefsir Usulümüzde (10) İnkar/Küfür Yasasında ve Farklı Bir Açıdan İslam kitabımızda (sayfa 87) örnekler üzerinden geniş olarak açıklamaya çalıştık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Burada farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. “Geçmişten bugüne sözde ilah edinmelerin altında yatan en büyük sebepler nelerdir?” diye bir soru sorulsa, o sorunun cevaplarından biri de 74. âyette geçen “yardım göreceklerini umarak” ifadesi oluyor.
Tevhid dini olan İslam yardım üzerinden gerçekleşen bu sapmanın önüne geçmek için beş vakit namaz kılan biz Müslümanlardan günde kırk defa “Allah’ım sadece ve sadece senden yardım isteriz.” dememizi istiyor.
Fatiha sûresinde 5. âyetin tefsirinde bu konuya şu soruyla işaret etmiştik; “SADECE ALLAH’TAN DEĞİL BAŞKASINDAN DA YARDIM İSTİYORUM. BU ÇELİŞKİ DEĞİL Mİ?”
“Bir farkındalıkla birlikte söylenirse, çelişki değil.” demiştik. Bilinçli bir Müslüman 71. âyette de ifade ettiğimiz gibi, kendisine insanların eliyle gelen bütün nimetleri/yardımları Allah’tan bilir. Allah’ın yaratıp verdikleri olmasa, hiç kimsenin kendisine yardım edemeyeceğini de bilir. İşte Fatiha sûresindeki “Allah’ım sadece ve sadece senden yardım isteriz” ifadesi bu bilginin bilinç, inanç ve itikat haline gelmesinin ifadesidir.
Bu yönüyle çok büyük bir farkındalıktır. Bu farkındalığın olduğu yerde, şirk olmaz. Sözde ilahlar kendine hiçbir şekilde yer bulamaz.
75. Âyet: İlginç Bir Manzara
Bu âyet insanların geçmişte ve günümüzde düştükleri gülünç durumu çok kısa bir cümlede betimliyor. Bu betimlemeyi biraz daha somut hâlâ getirmek için bir örnek verelim.
Bir ilah düşünün, kendisine tapılıyor, kendisine adaklar adanıyor, kendisinden emniyet, huzur, güven, sağlıklı bir yaşam gibi şeyler isteniyor. İnsanlar bu ilah için tapınaklar yapıyor, sonra bu tapınakları birtakım tehlikelerden korumak için asker gibi kapısında nöbet tutuyorlar.
Bu manzara ilginç değil mi? Bir varlık hem ilah olacak kendisine tapılacak hem de kendisine tapanların korumasına muhtaç olacak. Buna tapan insanlar da bu tezatın farkına varmadan tapma işine devam edecekler.
“Bu ilginç manzaranın örnekleri var mı?” denirse, geçmişte bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Günümüzdeki örnekleri de size bırakıyoruz.
Eski Mısır’da güneş tanrısı Ra’nın tapınağı olan Luksor Tapınağının,
Eski Hint medeniyetinde Tanrı Vişnu’ya adanmış Altın Tapınağın,
Eski Yunan’da Tanrı Zeus’a adanmış Zeus tapınağının kapısında ve çevresinde askerler nöbet tutardı.
Özetlersek bu betimleme ve bu betimlemeyi doğrulayan örnekler insanlar vahyin rehberliğinden ayrılırsa, onların ne hallere düştüğünü gösteriyor.
76. Âyet: Teselli
Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Yasasında Kur’an için hayat kitabı demiş, onun hayatın olağan akışıyla uyumlu olduğunu söylemiştik. Bu uyumu dikkate aldığımızda, 76. âyet de hayatın doğal akışı ile gâyet uyumlu görünüyor. Bu uyumun örneğini daha önce Kıyamet sûresinin 16-19 arası âyetlerini tefsir ederken “Öğretmen Matematik Dersi Anlatırken, Konu Dışına Çıkabilir mi?” başlığı altında vermiştik. Burada da benzer bir durum var.
Bu durumu da bir örnekle anlatalım. Sizin güvendiğiniz bir elçiniz var. Gece-gündüz zor şartlar altında çalışıyor. Verdiğiniz görevleri yerine getirmeye çalışırken, muhataplarından ağır hakaretler işitiyor. Ama hiç de şikâyet etmiyor. Siz bir âmir olarak onun bu durumunu biliyor ve onu teselli ediyorsunuz. Aynen böyle olmasa bile buradaki âyetler de benzer bir şekilde bu misyonu yerine getiriyor.
Bu ve benzeri âyetler Peygamberi Efendimize şunu diyor: Üzülme Allah seninle birlikte. Yaşadıklarını çok iyi biliyor. Sana bu hakaretleri yapanların gizledikleri ve açığa vurdukları bütün planları da biliyor. Sen vazifene devam et. Senin arkanda âlemlerin Rabbi olan Allah var. Senin hakkında plan yapanların bütün planları boşa çıkacak. Bugün olmasa da yarın üzülme sırası onlara da gelecek.
Özetlersek, Peygamberler de insandır. Onların da teselliye ihtiyacı vardır.
77-83 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Sen her şeye rağmen tevhid delillerini anlatmaya insanları diriliş gerçeği üzerinde düşündürmeye devam et!)
77. İnsan görmez mi ki, Biz onu (çok basit bir görünümü olan fakat içinde milyonlarca sperm barındıran) meniden yarattık. (Sonra akıl, şuur, irade verdik. Bu nimetlere mazhar olan insan, Allah’a teşekkür etmesi gerekirken) Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.
78. (Mekke müşriklerinin ileri gelenleri arasında, apaçık düşman kesilenlerden biri olan Übey ibni Halef) Kendi yaratılışını unutuyor da (aklı sıra) Bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş (dağılmış, un ufak olmuş) kemikleri kim diriltecek?” diyor.
79. (Ey Resûlüm! Ona ve bütün zamanlarda onun gibi düşünen bütün insanlara) De ki: Onları (daha ortada hiçbir şey yokken) ilk defa yaratmış olan (tekrar) diriltecek. Çünkü O, (çekirdekten ağaca, yumurtadan tavuğa, spermden insana) her türlü yaratmayı gâyet iyi bilen Alîm’dir.
80. Yeşil ağaçtansizin için ateş (çıkarması da muhteşem bir yaratma örneğidir. Fotosentez yoluyla yeşil bitkilerden oksijen) çıkaran (da) O’dur. İşte siz de (çıkan) o (oksijenle) ateşi tutuşturup yakmaktasınız.
81. (Bütün bu kevnî âyetlerden sonra) Gökleri ve yeri yaratan (Allah, kıyâmet koptuktan sonra dilerse) onların benzerlerini (ebedi olarak tekrar) yaratmaya kâdir değil midir? Evet! Elbette kâdirdir. O, her şeyi hakkıyla bilmesiyle Alîm olan (mükemmel bir) yaratıcıdır.
82. (Onun için zor yoktur. Onun kudreti karşısında en ufak ile en büyük birdir. O) Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı (sadece) “Ol” demekten ibarettir. (“Ol” dediği şey, dilemesine bağlı olarak bazen) Hemen (bazen de belli bir süreç sonunda) oluverir.
83. (Gördün) Her şeyin hâkimiyeti elinde olan (her türlü noksandan münezzeh olan) Allah’ın şanı ne kadar yücedir! (İyi bilin ki) Siz de (bir gün ölecek, dirilecek ve kesinlikle bütün bir hayatın hesabını vermek için) O’na döneceksiniz. (Madem isteseniz de istemeseniz de O’na döneceksiniz, o halde O’nun razı olduğu bir hayatla O’na dönmek için gayret edin!)
ÖN BİLGİ: Yukarıda 71-76 arası âyetler için yaptığımız genel değerlendirmeler bu âyet grubu için de geçerli. O yüzden doğrudan âyetlerin tefsirine geçiyoruz.
77. Âyet: Bir Kere Daha Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Bu âyetin ilk bölümü insanın biyolojik yaratılışından bahsediyor. Biz bu konudaki değerlendirmelerimizi nutfe, meni kelimelerinin aynı âyet içinde geçtiği Necm (46. Âyet) ve Kıyamet (37. âyet) Sûrelerinde “Kur’an İnsan Sözü Olamaz” başlığı altında yaptık.
“Kur’an İnsan Sözü Olamaz, Kur’an Allah’ın kelamıdır.” sözüne “Allah’ın imzası (mührü, turrası)” dersek, bu imza Kur’an’ın bütününde görülebileceği gibi, “bilimsel âyet” diyebileceğimiz bu tür âyetlerde çok daha net bir şekilde görülüyor. Bu âyetin öncelikli mesajını daha önce geçen ilgili âyetlere havale ettikten sonra âyette geçen iki noktaya değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: “İnsan Görmez mi ki”
Bu âyette ince bir nokta var. 7. asrın tıp bilgisine göre insanların o gün gördükleri insanın erkekten çıkan meniden yaratılması idi. Âyetin başında geçen “İnsan görmez mi ki” ifadesi üzerinden dolaylı bir mesaj veriliyor: Evet insan bugün meniyi görüyor ama gelecekte ilimler bilimler geliştiğinde, o meni içinde 200 milyon civarında sperm/nutfe olduğunu da görecek. O nutfenin annenin yumurtasını dölleyerek zigota dönüşeceğini de görecek… ve daha birçok şeyi zamanla göre göre öğrenecek…”
İkinci Nokta: Bu Gerçeği Gördüğün Halde Hâlâ Nasıl Hasım Olabilirsin?
Âyette geçen “Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.” ifadesini bir hayret ve şaşkınlık ifadesi olarak okuyabiliriz. Âyet dolaylı olarak şunu diyor: “Hayret! Yoktan yaratılmasına, bir damla sudan bu hale getirilmesine şahit olan ve bu işi yapmadan kendisi dahil bütün insanların aciz kaldığını bilen insan nasıl bu gerçeği yok sayabilir? Yaratana dost olması gerekirken, nasıl düşman olacak kadar haddini aşabilir? Yaratana kul olması gerekirken nasıl isyan edebilir? … Yazık!”
78. Âyet: “Hasım Olma Konusunda Bir Örnek Var mı?”
Bu âyet önceki âyeti okuduktan sonra, akla gelebilecek olan “Hasım olma konusunda bir örnek var mı?” sorusuna cevap verecek şekilde geliyor. Bu konuda bir değil, belki binlerce örnek var. Çeşitli gerekçelerle alaycı bir dille ahireti inkar eden bütün insanları parantez içinde ismini verdiğimiz şahsın yerine koyabiliriz. Âyette geçen “Kendi yaratılışını unutuyor” ifadesi bu tür insanların en büyük problemini ortaya koyuyor.
Âyet bu ifade üzerinden şu mesajı veriyor: Eğer insan kendi yaratılışını hatırlasa o yaratılış üzerinden bir tefekkür etse hem sorduğu soruların cevabını bulacak hem de hasım olmak yerine Allah’a dost olacak.
Soruların cevabına aşağıdaki âyette işaret ediliyor.
79. Âyet: Ahiretin Varlığı Nasıl İspatlanır?
Bu sorunun cevabı çok önemli.
Bugün “ben Müslümanım” diyen insanlar içinde, Müslüman olmanın gereğini tam olarak yapmayan, yapamayan bütün insanların farkında olmasalar bile en temel problemi ahirete imandaki zafiyettir. Neden bu kadar net konuşuyoruz? Çünkü insan tabiatını biliyoruz. Eğer Allah (cc) imtihan dünyasının dekorunu değiştirseydi, bütün insanlar haftanın beş günü dünyada çalışsa ve hafta sonları ahirete gidip; cennette tatil yapsalardı… böyle bir dekorda ahireti inkar eden bir tek insan kalmayacaktı. Evet hem insan olmanın hem de Müslüman olmanın gereğini yapmamanın en temel sebeplerinden biri de ahirete imandaki zafiyettir.
Biz bu konuyu “Farklı Bir Açıdan İslam” kitabımızda çok geniş olarak işledik. Özellikle orada geçen “46. Temel bilgi: ilk yaratan varsa…” (sayfa 196) başlığı altında bu âyet ile ilgili makul açıklamalar yaptık.
Burada onun devamı olarak farklı bir değerlendirme daha paylaşmak istiyoruz. Kur’an ahireti inkar edenlere, “ilk defa yaratmış olan (tekrar) diriltecek.” İfadesi ile ilk yaratılışı hatırlatıyor. Peki hatırlayınca ne oluyor? Bir bakalım,
Hatırlamak için “yaratılışı tâ en başa sardıralım” ve “Şu çürümüş kemikleri KİM diriltecek?” diye soran insana soralım,
Şu gaz bulutu halinde dönüp duran şeyden dev bir kâinat yaratma işini KİM yapacak?557 Daha önce benzeri bir yaratılışa şahit olmayan insan, kemik haline gelmiş insanın dirilişine inanmadığı gibi bu gaz bulutundan da bir kâinat yaratılacağına da inanmayacaktı.
Birçok aşamayı atlayarak sormaya devam edelim, “Ey insan! Şu midene giren orada mide asiti ve sindirim enzimleri ile küçük moleküller haline gelen yiyecekleri KİM bir sperm haline getirecek?”
O basit görünümlü tek hücreli spermden KİM vücudunda 37 trilyon hücre bulunan insanı yaratabilecek?
Bu ve benzeri sorulardan sonra âyetteki soruyu bir kere daha soralım “Şu çürümüş kemikleri KİM diriltecek?”Cevap: Tek hücreli spermden 37 trilyon hücreli insanı yaratan Allah. Çürümüş kemik haline geldiğinde insanı tekrar yaratacaktır. İkinci yaratılışın inkarı ilk yaratılışın inkarına bağlıdır. İlkinin inkarı imkansız olunca, ikincinin inkarı da imkansız olur.
Özetlersek, Kur’an başlıkta sorduğumuz “Ahiretin Varlığı Nasıl İspatlanır?” sorusuna, “işte böyle cevaplanır” diyor. Bir kere daha ifade edelim. Bu cevap inkarı imkansız hale getiriyor. İnkar imkansız olunca, inkar edenlerin yaptığı şey, güneş varken gözünü yumup, “bana göre güneş yoktur” diyen insanın haline benziyor.
80. Âyet: İki Zıt: Yeşil Ağaç ve Ateş
Bu âyetten çok şey anlamak mümkün. “Ama öncelikle anlaşılması gereken nedir?” denirse, bağlamı dikkate aldığımızda, Allah (cc) bu âyet üzerinden öncelikli olarak şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Sizin için imkansız görünenler, Allah için mümkündür. Ölüden diri çıkarma konusunda siz acizsiniz ama Allah Kâdirdir. Bu konuda hemen yanı başınızdaki yeşil ağaçlara bakın. O ağaçları yoktan yaratmada aciz olduğunuz gibi, o ağaçlara yanma özelliği vermede, o ağaçlara yanan her şeyin yanmasını sağlayan oksijen üretme bilgisini vermede de acizsiniz. Ama Allah her şeye Kâdirdir.”
Bu öncelikli mesajdan sonra, bu âyetle ilgili bir noktaya daha işaret etmek istiyoruz.
Yeşil Bitki, Oksijen ve Ateş Arasındaki İlişki
Bu âyetlerin indiği 7. asrın Mekke’sinde yeşil bitki ile ateş arasında, bugün bildiğimiz şekliyle bir ilişki bilinmiyordu. Âyet o asra o asrın idrak seviyesinde hitap ederken, bu asra da bu asrın idrak seviyesinden hitap ediyor.
Bu asrın idrak seviyesinden âyete baktığımızda şunu görüyoruz. Bu âyette yeşil ağaçtan ve ateşten bahsediliyor. Bu âyeti bir denklem ile ifade edersek,
Denklem şöyle: X + X = Ateş. Âyette “X”in birini (yeşil ağacı) görüyoruz ama 2. “X”i (oksijeni) görmüyoruz. Bugünkü bilgi seviyesinden denklemi yazarsak, karşımıza şu çıkıyor.
X (Yeşil bitkilerin fotosentez yapması) + X (Oksijen üretmesi) = Ateş. Daha sade yazarsak, Fotosentez + Oksijen = Ateş. Fotosentez ile oksijen arasındaki ilişki 17. asırdan sonra keşfedildi. Normal şartlarda oksijen olmadan ateşin de yakılamayacağı yine aynı asırda keşfedildi. Bu bilgiyi dikkate aldığımızda, 80. âyet bize şunu diyor: Bu âyetin indiği 7. asırda hiçbir insan yeşil bitki ile oksijen, oksijen ile ateş arasındaki ilişkiyi bilmiyordu. Âyete bu açıdan bakarak bir özet yaparsak: Bu âyet de diğer bilimsel âyetler gibi “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğinin altına güçlü bir imza atıyor.558
81. Âyet: Dersin Sonuna Geliyoruz
Âyetlerin akışına baktığımızda, son âyetler bir öğretmenin sınıfta verdiği dersin sonuna doğru konuyu özetlemesine benzer bir şekilde geliyor. Bu bağlamda bu âyet “ilk defa yaratmış olan (tekrar) diriltecek” âyetine benzer bir şekilde şu mesajı veriyor: “Fani olan şu dünyada gökleri ve yeri ilk defa yaratan Allah, baki bir âlemi neden yaratamasın? Bunu yoktan yaratması, O’nu da yaratacağına şahit olarak yeter.”
2 Defa Geçen Alîm İsmi Üzerinden Verilen Mesaj
79. âyette geçen Alîm ismi bu âyette bir kere daha geçiyor. Verilen mesajlardan biri şu: “Ey insanlar! Siz bile bir şeyin ilkini yapacak bilgiye sahip olanın, onun ikincisini daha kolay yapacağını biliyorsunuz. Aynı şeyi her şeyi bilen (Alîm), her şeyi yaratmaya (Hâlık) gücü (Kâdir) yeten Allah için düşündüğünüzde, -Allah için zor-kolay yoktur ama- bu işin olması sizin “ol” kelimesini söylemeniz gibi kolaydır ve çabuktur.
82. Âyet: “Ol” Der, Sonra Hemen Oluverir
İniş sırasından yaptığımız okumada Kur’an’da Allah “Ol der Oluverir” (kün feyekûn) şeklinde gelen dokuz ifadenin ilkini bu âyette görüyoruz.559 Şu sorularla hem konuyu açalım hem de bu konudaki bazı ezberlerimizi güncelleyelim;
Allah ol deyince hemen olur mu?
Allah kaç defa ol emri verir?
Bu konuya Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasasında “Birinci Bölüm: Kader/Vahiy İlişkisi Nasıldır?” başlığı altında geniş olarak anlattık.
Özetlersek, Allah’ın (cc) üç “ol” emri var.
Birinci emirde, -kâinatı bir binaya benzetirsek- kâinatın projesi, ilmi vücudu yani kaderi Allah “ol” deyince anında oluyor.
İkinci emirde projedeki ilmi vücut harici vücut kazanmaya başlıyor. Yani kâinat binasının tuğlaları arka arkaya konmaya başlıyor. Bu aşamada Allah’ın “ol” emri hemen değil, belli bir süreç içinde oluyor.
Üçüncü emirde kıyamet ve sonrası için “ol” emri veriliyor ve her şey anında oluyor.
77-80 arası âyetlere bakarak, 82. âyeti bağlam ile birlikte okuduğumuzda üçüncü ol emrinden bahsedildiğini anlıyoruz. Bu emir, konusu ahiret; ölümden sonra diriliş olan Yâsîn sûresinin özeti gibi oluyor. Bu özetin mesajı gâyet net: Öldükten sonra dirilme, Allah’ın “ol” demesi ile hemen oluverecek.
83. Âyet: Subhân = Aksini Düşünmeyin
Subhân kelimesi Kur’an’da Suhbân şeklinde 41 defa geçiyor. Bu kelimenin geçtiği yerde öncelikli verdiği mesaj şu: “Başında ve içinde bu kelimenin geçtiği hiçbir konu için aksini düşünmeyin. Çünkü Allah (cc) her türlü eksikten (noksandan, azcden, kusurdan, zaaftan) uzaktır. O yüzden O ne diyorsa olacaktır.”
Bu âyeti de dış ve iç bağlam ile birlikte okuduğumuzda bu anlamı görüyoruz.
Dış bağlamda âyet, Yâsîn sûresinin son âyeti olarak geliyor ve öncelikli olarak şu mesajı veriyor: Yukarıdan buraya kadar anlatılan ahiretle ilgili konuların hiçbiri için “Acaba olabilir mi?” diye bir şey düşünmeyin. Çünkü Allah Subhân’dır.
İç bağlamda âyet şu mesajı veriyor: “Allah (cc) yarattığı her şeyin mülk ve melekut tarafına yani madde ve mana dış ve iç tarafında her şeye hakimdir. Bu konuda en ufak bir zaaf yok. Çünkü Allah Subhân’dır. Subhân olduğu için âyet “siz de O’na döneceksiniz” diyorsa, döneceksiniz. Bu konuda zerre kadar şüpheniz olmasın. Çünkü O’nun kitabında şüphe yok.560 Yani O’nun gönderdiği kitapta, O’nun gönderdiği dinde akla gelip de cevabı olmayacak hiçbir soru, izahı olmayacak hiçbir konu yok. Çünkü O Subhân; Subhân olan Allah’ın kendisinde eksik ve kusur olmadığı gibi gönderdiği dinde de eksik ve kusur olamaz.”
Bu kadar net. Burada net olan başka bir şey daha var. Bu netliği göremeyenler ve gösteremeyenler varsa onlar bilsin ki, bu eksikliğin sebebi kesinlikle İslam dini değildir. Onların bu konuları anlamak için yerine getirmeleri gereken ön şartları tam olarak yerine getiremeyişleridir.
YÂSÎN SÛRESİ BANA NE DİYOR?
Son âyetin son cümlesi üzerinden bana, sana, hepimize denilen gâyet açık. Öleceğini adı gibi bilen, Ahirete ve Allah’a döneceğine kesin olarak iman eden bir insanın yaşaması gereken hayatı yaşıyor musun? …
6 YIL
6 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN
SÛRELER: 42) Furkan 43) Fâtır
44) Meryem 45) Tâhâ
46) Vâkı’a 47) Şu’arâ
BU YILA DAMGASINI VURAN ÂYET VE
HÂDİSELERDEN BAZILARI
Furkan 52) Baskılar sizi yıldırmasın, şiddete şiddetle karşılık vermeden mücadeleye devam edin.
Furkan 57)Utbe bin Ebi Rebia örneğinde olduğu gibi bazı müşrikler değeri olan her şeyin fiyatı olduğunu zannediyorlar. Onlara fiyatınız olmadığını gösterin.
Furkan 63-64) Size sataştıklarında “Selam” deyip geçin gidin. Gece ibadetlerini de aksatmayın!
Furkan 74, 77)Duanıza önem verin, dualarınızda ideallerinizi seslendirin. Takva sahibi olmanın daha ötesinde, takva sahiplerine imam olmaya talip olun!
Fâtır 5) Dünya hayatının fâni güzelliklerini ahirete tercih edenler var. Bugün ayrılmasanız bile, yarın ölümle mecburen ayrılacağınız dünya hayatı sizi de aldatmasın.
Fâtır 6) Şeytandan başkasına kalıcı düşmanlık göstermeyin. Zira bugün size düşmanlık yapanların yarın hidâyete erip dost olma ihtimalleri var. Ama şeytan için böyle bir ihtimal sıfır.
Meryem 16)Hz. İsa ve Meryem’den bahseden âyetler indiğinde belki bazılarınızın aklına “Hiçbir Hristiyan’ın olmadığı şu Mekke’de bu âyetler neden indi acaba?” sorusu gelmiş olabilir. Siz, bu âyetlerin size vereceği faydayı Habeşistan’a yaptığınız hicrette göreceksiniz. Bu âyetler, Habeş Kralı Necaşi’nin sizin iltica talebinizi kabulünde çok önemli bir rol oynayacak.
Meryem 41) Yine bu zaman diliminde Hz. İbrâhim’in babası ile yaşadığı olay, Mekke’de çocukları iman eden birçok ailede yaşanıyordu. Kur’an bu âyetler üzerinden Mekkeli gençlere “Siz de anne-babanıza İbrâhim gibi “babacığım-anneciğim” diyerek kibar davranın” mesajını veriyor.
Tâhâ 24) Tesirin Allah’tan olduğunu bilerek irşat ve tebliğe giderken dua edin.
Tâhâ 43)Hz. Mûsâ’nın Firavuna gidişinden ders alın ve siz de Mekke müşriklerine giderken yumuşak söz söyleyin. Onların yanlış yapması sizin yanlış yapmanızın gerekçesi olmasın. Siz, size yakışanı yapmaya devam edin!
Tâhâ 120)Şeytana ait kıssaların anlatılmasındaki amaçlardan biri de Hz. Âdem üzerinden insanın zaaflarına ayna tutmaktır. Bu gözle okursanız, şeytanın sizi aldatması zorlaşacak.
Vâkı’a 57-79) Sizin silahınız sorularınız olsun. “Soru”nun gücünü keşfetmek bilginin gücünü keşfetmektir. Sorular üzerinden onları düşündürmeye devam edin.
Şu’arâ: Şâir demek, sözün gücünü keşfeden, sözünü silahı yapan insan demektir. Siz Kur’an’la birlikte sözün gücünü yaşayarak gördünüz. Baksanıza, bütün şâirleri bir araya gelse, şu Kur’an’dan kısa bir sûreye bile benzer getiremiyorlar.
Esmâ-i İlâhiye: Kur’an’da 57 defa geçen Rahmân isminin 6. yılda 15’i Meryem sûresinde olmak üzere 25 defa geçmesi üzerinden mesaja gidersek karşımıza şu çıkıyor: Rahmân ismi sizde bütün insanları sevmek, Rahîm ismi de bütün insanlar içinde Müslümanları daha fazla sevmek olarak tezahür etmeli. Bütün insanların hidâyeti için gayret ediyor, mü’min kardeşlerinizin derdini derdiniz biliyorsanız siz bu isimlere ayine olma konusunda mesafe almışsınız demektir.
Peygamber: Bu yıl altı sûrede 11 Peygamber ismi geçiyor. Onlar üzerinden verilen mesaj: Geçmiş geleceğin nasıl geleceği konusunda en güçlü veri bankasıdır. Yaşadığınız hadiseler karşısında, o peygamberlerin duruşunu çağınıza taşıyın.
Yeni Müslüman Olanlar: Bir önceki yıl Yâsîn sûresinde “şehrin öbür ucundan” gelen ehli vicdan bir insandan bahsetmiştik. Hz. Hamza şehrin kalbinden geldi. Mekke’nin vicdanı oldu. Müslümanlara yapılan işkencelere daha fazla dayanamadı ve Müslüman olduğunu ilan etti.
Hemen arkasından bir vesileyle Hz. Ömer de Müslüman oldu. Bu gelişmeler Müslümanları sevindirirken müşriklerin de kaygılarını artırıyordu. Kaygılar artınca baskılar daha da arttı.
Dâru’l-Erkam: Her iman eden Müslüman’ın evinin Dâru’l-Erkam’a dönüşmesiyle Dâru’l-Erkam gelecek kuşaklara ilham verecek bir ev olarak tarihteki yerini aldı.
42/25. FURKAN SÛRESİ (77 Âyet)
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’deyiz. İmanla küfür arasındaki fark her geçen gün daha fazla hissediliyordu. Geçen 6 yıl içinde sayıları artan Müslümanlar, müşriklerin bütün baskılarına rağmen dönmüyor, onların yaptıkları çirkeflikler karşısında güzel örnek olmaktan ödün vermiyorlardı. Onlar güzel örnek oldukça hidâyete eren insan sayısı da her geçen gün artıyordu. Onlardan biri de Hz. Ömer’di. Hz. Ömer’in Müslüman olması herkesi sevindirdi. Bir insanı kazanmak için adeta iğne ile kuyu kazmak gerekiyordu. İlk Müslümanlardan hiçbiri de çıkıp sanki gaybı biliyormuş gibi “Şundan bundan adam” olmaz demiyordu. Eğer adam olmayacak biri olsaydı ihtimal Hz. Ömer olurdu. Sert ve çabuk öfkelenen bir mizacı vardı. Her müşrik gibi cahiliyenin manevî kiri ona da bulaşmıştı. İçkiye düşkündü, damarlarında içki mi dolaşıyor, kan mı dolaşıyor, bunu bilemeyecek kadar içer, kölesini döverken de acıdığından değil, yorulduğundan bırakacak kadar da aşırıya giderdi. Mesaj şuydu: Ömer gibi bir insan bile kazanılabiliyorsa, her insanın kapısı çalınabilirdi. Bu bakış açısıyla Efendimiz (sav) Ebu Cehil gibi bir insanın kapısını, Hz. Mûsâ’nın (as) Firavuna gittiği yöntemle defalarca çalmıştı.
BANA NE DİYOR? Ya senin için de biri “Bundan adam olmaz deseydi” ne olurdu?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Furkan kelimesi, iyiyi kötüden ayıran, iyi ve kötü kendisi sayesinde fark edilen anlamında Kur’an’a ait bir sıfattır. Kur’an’ın sıfatı onu okuyan mü’minin de sıfatı oluyorsa, okuyan FÂRUK olmuş demektir. Fâruk iyiyi kötüden ayırt eden demektir. Fâruk olmak aynı zamanda iyi ile kötü, doğru ile yanlış, hayır ile şer arasında farkı bilip tarafını seçmektir.
BANA NE DİYOR? Okuduğun Kur’an seni Fâruk yaptı mı? “Benim için sevapla-günah arasındaki fark, cennetle-cehennem arasındaki fark gibidir. Nasıl ateşten uzak duruyorum, adı günah olan her şeyden de ateşten uzak durur gibi uzak duruyorum.” diyebiliyor ve uygulayabiliyorsan bil ki; sen Fâruk’sun. Aksi oluyorsa sor kendine “Ben ne zaman FÂRUK olacağım?”
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Doğrudan yanlışa kolayca dönüyor musun, yoksa...?
Sûrenin konusu iman ile küfür arasındaki farkı fark edip tarafını seçen bir insanın başına nelerin geldiği... Bu sûrenin indiği yıllarda Efendimiz (sav) ve ona iman eden çok az sayıda sahabe her türlü baskıya, hakarete, fiziki tacize rağmen inandıkları davadan dönmediler. Çünkü onlar doğru ile yanlış arasındaki farkı anlamışlardı. Farkı anlamak çok önemlidir. Mesela bir insan, içeceği suda zehir olduğunu fark etse, az sonra yutacağı hapın kendini felç edeceğini fark etse, gireceği evde bomba olduğunu fark etse, ne yapar? Elbette bu farketmelerin gereğini yapar. “Ne yaparsanız yapın, bu suyu içmem, bu hapı yutmam, bu eve girmem” der.
Aynen öyle de iman eden mü’minler de “Ne olursa olsun inandığımız davadan dönmeyiz” dediler. “Mekke’de bizim için dönmekle, dönmemek arasında fark yok” diyen Sahabe yoktu. Onlar davaları uğrunda ölmeyi, davadan dönmeye tercih edecek kadar ne yaptıklarının, neyi tercih ettiklerinin farkında olan insanlardı.
BANA NE DİYOR? Hiçbir baskı görmediğin halde, sevaptan günaha, doğrudan yanlışa dönüyorsan... İçindeki o zayıf imana sor bakalım, baskı görseydi ne yaparmış?
Kur’an’ı terk etmekle, teraziyi terk etmek arasında bir ilişki var mı?
30. âyet: “... Rabbim gerçekten(hem) kavmim(hem de bana iman eden ümmetim) bu Kur’an’ıterk edilmiş bir kitap haline getirdi.” Bu âyeti okuyan şu soruyu sormalı; “Ben Kur’an’ı terk ettim mi?” Bunu çok rahat anlayabiliriz. Kur’an, hayata ve hayatın içinde her şeye dair ölçüler getirir. Yapacağımız her şeyi “Allah’a göre yapmada” bize rehberlik eder. Onu terk etmek, terzinin metreyi, kuyumcunun teraziyi terk etmesine benzer. Bir terzi metreyi terk ederse, ölçtüğü her şeyi, bir kuyumcu teraziyi terk ederse tarttığı her şeyi, kafasına göre ölçer ve tartar. “Ölçüler böyle diyor” yerine kendi ölçülerine göre hareket eder ve “Bana göre böyle” demeye başlar.
BANA NE DİYOR? Yaptıklarını neye göre yapıyorsun, Kur’an’a göre mi, kafana göre mi? Hayatına, Kur’an’a göreler değil de, bana göreler yön vermeye başlamışsa, senin hayatında Kur’an’ı terk etme alametleri görülmeye başlanmış demektir. Acil önlem alman gerekir.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
77. âyet: Dua aynı zamanda bir sipariş listesidir. Kişi duasının içeriğinden yola çıkarak Rabbi katındaki değerini tahmin edebilir.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-6 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Bütün) İnsanlığauyarıcı (ve rahmet) olsun diye (Son Peygamber olarak seçip gönderdiği) kuluna (Kur’an zarfı içinde insana iyiyi kötüden ayırt etme yeteneği olan) Furkan’ıindiren (Allah’ın şanı) ne yücedir.
2. O (Allah) ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O’na aittir. (Her türlü beşeri ihtiyaçtan münezzehtir.) Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir (şekilde) ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve (evrene koyduğu yasalar çerçevesinde) yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir. (Hal böyleyken;)
3. (Müşrikler) Allah’ın yanı sıra hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri (de) yaratılmış olan, üstelik kendilerine (hiçbir) fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen (kendileri gibi, âciz, zayıf, fâni) ilahlar edindiler.
4. (Şirk bataklığına saplanıp) İnkâr edenler,“Bu (Kur’an, Muhammed’in kendi kafasından) uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. (Onu çocukluğundan beri tanıyoruz. Ümmi olduğunu da biliyoruz. Vahiy dediği bu sözlerin ona ait olması mümkün değil.Büyük ihtimal Tevrat’ı ve İncil’i iyi bilen) Başkabir topluluk bu uydurma işinde ona yardım etmiştir” dediler.Böylece onlar (bu sözleri ile Kur’an’ın insanüstü bir kaynaktan geldiğini zımnen kabul ederken, diğer taraftan da) haksız ve asılsız bir söz uydurdular. (Baktılar bu iftiranın pek alıcısı yok...)
5. (Ardından yeni bir iftira daha attılar) Ve(şöyle) dediler: (Bu âyetler) onun, başkasına (ücret karşılığı) yazdırıp dasabah-akşam kendisine okuttuğu, öncekilere ait (aslı astarı olmayan) masallardır. (Bu masalları ciddiye alıp da vakit kaybetmeyin.)
6. (Resûlüm) De ki: (Aklınızı biraz kullansanız, inen kitabın muhtevasına biraz baksanız anlarsınız ki) Onu, göklerde ve yerdeki gizlilikleri bilen (Allah) indirdi. (Allah’tan geldiğini anladığınızda, eğer attığınız iftiraların mahcubiyetini yaşar da bağışlanmak için Rabbin kapısına gelirseniz, bilin ki;) Şüphesiz O (bağışlaması çok olan) Gafûr (merhameti bol olan) Rahîm’dir.
ÖN BİLGİ: Genel Değerlendirme
Açıklamalı Melalimizin giriş bölümünde bu sûre ile ilgili genel değerlendirme sayılacak bilgiler verdiğimiz için, burada yapacağımız değerlendirmeyi oraya havale ediyor “Furkan ve Faruk” kavramları için yaptığımız açıklamalara bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
1. Âyet: Öne Çıkan 3 Nokta Üzerinden Verilen Mesajlar
Bu âyette bazı noktalar öne çıkıyor:
Birinci Nokta: “Kuluna”
Âyetin başlangıç ifadesi olan “Tebâreke” kelimesini de birinci sıraya koymak mümkündü ama biz mesaj yoğunluğunu dikkate alarak özellikle “kuluna” ifadesini tercih ettik. Âyet şöyle de başlayabilirdi “İnsanları uyarsın diye Peygamberine/Resulüne/Elçisine Furkan’ıindiren…” Burada şöyle bir soru soralım: Böyle denmeyip de kuluna denmesinin hikmetleri nelerdir?
Birinci Hikmet: Sûrenin akışı böyle bir başlangıcı gerekli kılıyor. Aşağıdaki âyetlerden, nüzul ortamında, insan üstü özelliklere sahip melek peygamber beklentisi olan insanlar görüyoruz. “Kuluna” ifadesi üzerinden onlara verilen mesajlardan biri şu oluyor: Sizden melek gibi bir hayat yaşamanız istenseydi, Allah melek de gönderebilirdi. Ama siz insansınız. Allah sizden kul olmamızı istiyor. Öyle istediği için de içinizden birini Allah’a karşı kulluğun nasıl yapılacağını öğretmek için gönderiyor.”
İkinci Hikmet: Asıl bu noktaya vurgu yapmak istiyoruz. Âyet diyor ki: Allah peygamberin misyonunu yani ona verdiği görevi sizden de bekliyor.
Neydi görev?
Allah’ı tanımak ve tanıtmak, sevmek ve sevdirmek.
Ona kul olmak ve kullukta güzel örnek olmak.
Bu açıklamaları dikkate aldığımızda âyet şunu diyor:
Bu Kur’an sadece vahyi getiren Peygambere inmedi.
“Ben Müslümanım; ben de Allah’ın kuluyum” diyen her insana indi.
“Bu görevler benim de görevim” diyen her Müslümana indi.
Bu noktada bir Müslüman “Bu Kur’an Allah’ın Resulü ile birlikte bana da indi, o Allah’ın elçisi, ben de o elçi tarafından -başta kendimi sonra çevremdeki insanları uyarmak için manen görevlendirilen bir elçiyim.”561 derse, Kur’an’ın “kuluna” ifadesi üzerinden vermek istediği mesajı anlamış olur.
İkinci Nokta: Uyarıcı
Kur’an çok fazla önem verdiği için önceki âyetlerin tefsirinde uyarma konusu hakkında geniş açıklamalar yapmıştık.562 Burada önemine binaen bu kelime üzerinden bütün zamanlara verilen mesajı bir kere daha tekrar edelim: “Sadece peygamberler değil, onların davetine icabet eden her Müslüman da uyarıcıdır.”
“Uyarmak her Müslümanın üzerine vazife mi?” diye sorulursa cevabımız şu olur: Evet, bir konu insanlar için çok önemliyse, insanlar içinde o konunun önemini bilemeyenler, göremeyenler varsa onları uyarmak insan olmanın ve Müslüman olmanın gereğidir.” Fakat bu işin bazı şartları var;
Uyarma işini yapan kişi önce kendini uyaracak.
Bu uyarma sonucu inandığı değerler adına güzel örnek olacak.
Uyarma işinde asla zorlama yapmayacak.
Kısaca, uyarma işinde Kur’an’ın koyduğu bu ve benzeri ölçülere riâyet edecek.563
Üçüncü Nokta: Tebâreke
Âyet tebâreke kelimesiyle başlıyor. Mubarek kelimesiyle aynı kökten gelen, tebâreke kelimesi, bu formda/şekilde Kur’an’da 9 defa geçer. İlginçtir bunun üç tanesi bu sûrede (1, 10 ve 61. âyetlerde) geçer.
“Bunun mesajı nedir?” diye sorulsa, Allahü a’lem diyerek şunları diyebiliriz:
Önce genel mesaja bakalım: Ey insanlar! Allah (cc) yücelerin yücesidir. O yücelikten size de bir pay vermiştir. Onun razı olduğu hayatı yaşarsanız, O’nun katında yücelirsiniz. Sizin yücelmeniz demek, sizin hayatınızın bereketlenmesi demektir. Hayatınızın bereketlenmesi demek, dünyada bir yaptığınıza ahirette binler karşılık görmeniz demektir. Haydi hayatınızı bereketlendirecek olan Kur’an’ı siz de içinize indirin, içinize sindirin, davranışlarınızda güzel ahlak olarak göstermeye gayret edin.
Bu sûre üzerinden verilen özel mesaja gelirsek, bu sûrenin girişinde ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın insana kazandırdığı en büyük meziyetlerden biri Furkan ve Faruk sıfatını almaktır. Bu sıfatları alan insanın hayatı bereketlenir. “Bu bereketin önemine ve büyüklüğüne dikkat çekmek için tebâreke kelimesi bu sûrede üç defa tekrar ediliyor.” diyebiliriz.
2. Âyet: Ortam Okuması: Algıyı Düzeltmek
İniş sebebini gösteren rivâyetlere baktığımızda, Kur’an’da iniş sebebi bilinmeyen âyet sayısı, bilinenden çok ama çok fazladır. Fakat bu iniş sebebi bilinmeyen âyetlerinin iniş sebeplerinin bilinemeyeceği anlamına gelmez.564
Ortam okuması yaparak, bütün âyetlerin iniş sebeplerini -kesin budur dememek şartıyla- tespit etmek mümkün olabilir. Daha önce de örneğini gösterdiğimiz ortam okuması hakkında kısa bir bilgi verelim;
Ortam okuması yapmak şu demek: Bu âyetlerin indiği Mekke toplumunda gündem nedir? İnsanlar nasıl düşünüyor? Neleri konuşuyor? Bu açıdan baktığımızda, inen âyetlere “sonuç” dersek, bu sonuçtan yola çıkarak bu âyetlerin inme sebeplerini bulabiliriz.
Nasıl?
Şemsiyeye sonuç dersek, bu kelimeyi duyduğumuzda, bunu taşımaya yağmurun sebep olduğunu anladığımız gibi,
İlaca sonuç dersek, bu kelimeyi duyduğumuzda, bunu almaya hastalığın sebep olduğunu anladığımız gibi,
Bunları anladığımız gibi, âyette geçen ifadelerden de şunları anlıyoruz. Bu âyetin indiği Mekke ortamında şunlar konuşuluyordu;
Allah’ın çocukları var.
Allah’ın ortakları var.
Allah’ın kader konusundaki takdirlerini doğru anlamayanlar var.
Bunlara yanlış algı dersek, Kur’an önce bir ortam okuması yapıyor, sonra da doğru algıyı ortaya koyuyor.
Âyette Gökler ve Yer Vurgusu
Daha önce de ifade ettik. Bir âyette gökler ve yer ifadesi geçiyorsa, öncelikle mesajlardan biri şudur: Gökleri ve yeri içine alan yaratılan âyetlerin tamamı, indirilen âyetlerin doğruluğuna şahittir. Bu kâinatı yaratan da insanlara İslam dinini gönderen de Allah’tır. Sûre bu şekilde bir başlangıç yaparak şu mesajı veriyor: Gelecek âyetleri okurken, bu âyetlerin doğruluğuna göklerin ve yerin şahit olduğunu bilerek okuyun.
“Bir Ölçüye Göre Takdir Edilmiştir”
Âyette geçen bu cümlenin benzeri daha önce geçmişti. Orada yaptığımız açıklamalara bakılmasını tavsiye ediyoruz.565
Bağlam: Kimler İlah Olamaz
Bu âyeti bağlam içinde okuduğumuzda, âyet bir sonraki âyet için önden şu mesajı veriyor: Göklere ve yere hükmedemeyen, ortağı olan, yaratılan hiçbir şeye ölçü koyamayan birinden ilah olamaz.
3. Âyet: Vahiy, Aklı Doğru Kullanmanın Kılavuzudur
Bu âyet bize vahyin rehberliğinden bağımsız kendi başına hareket eden bir aklın düştüğü durumu gösteriyor ve şunu diyor:
Aklını kullanmayan insanlar,
Yaratmaktan aciz olan, kendileri yaratılmış olan,
Kendilerine bile fayda ve zarar veremeyen,
Ölme, yaşama ve öldükten sonra dirilmeyle ilgili yasaların hiçbiri koyamayan aciz olan varlıkları ilah edindiler.
İnkarın Anatomisi
Kur’an’da bu ve bunu takip eden âyetler bizi hayalen bir anatomi dersine götürür; inkarı bir kadavra olarak önümüze koyar ve onun mahiyetini bize gösterir. Nasıl gösterir? Cevap: Aklın İşleyiş yasası üzerinden gösterir. O yasayı işlettiğimizde o yasa bizi şu iki noktaya getirir.
Allah’tan başka ilah olamaz.
Bu Kur’an Allah’tan başkasının kelamı olamaz.
Biz hem Tefsir Usulümüzde hem de önceki âyetlerin tefsirinde bu konu hakkında çokça değerlendirme yaptığımız için, bu tespitlerimizin açıklamasını oraya havale ediyoruz.
Özetlersek âyet bize diyor ki: İnkarın temeli çürük. Bu çürük temel üzerine bina edilecek hiçbir şeyin ayakta durma ve insanlara fayda verme ihtimali yoktur.
4. 5. Âyet: Müşriklerin (Dolaylı) İtirafı: Kur’an Allah Kelamıdır
Bu âyetlerde Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna iman etmeyen müşriklerin iman etmeme gerekçesi olarak ortaya koydukları en ciddi (!) iddiaları görüyoruz. Bu iddialar başlıkta da ifade ettiğimiz gibi, dolaylı bir şekilde itiraf oluyor.
İddialara yakından baktığımızda, dilimizden şu dökülüyor: Hz. Muhammed’i (sav) çok ama çok iyi tanıyan müşrikler, bula bula bu gerekçeleri mi bulmuşlar. Bu gerekçelere müşriklerin vahyin karşısındaki acziyetini gösterme adına birkaç nokta altında çok kısa değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Uydurulan Bir Yalan
Kur’an, bu iddiaya diyor ki, haydi madem yalan, o zaman yalan olduğunu ispatlayın. Yalan olduğunu ispatlamanın imkansız olduğunu, buraya kadar tefsirini yaptığımız âyetlerde “Kur’an Allah’ın kelamıdır” tespitini yaptığımız yerlerde özellikle öne çıkardık. Bundan sonra da yeri geldikçe bunun örneklerine işaret edeceğiz.
İkinci Nokta: “Başkasından Yardım Aldı”
Kur’an burada dolaylı olarak şunu diyor: “Madem böyle diyorsunuz iki şey yapın;
Birincisi: Sizin söz ustası sayılacak şairleriniz edipleriniz var. Haydi siz de onlardan yardım alarak, onun söylediği sözlere benzer getirin. Getiremiyorlar.566
İkincisi: Madem “yardım aldı” diyorsunuz, haydi kimden yardım aldığını gösterin. Gösteriyorlar ama gösterdikleri kişiler iddialarını güçlendirmek yerine, iddialarının ne kadar zayıf olduğuna delil oluyor.
Bu zayıf delil hakkında çok kısa bilgi verelim. Yardım aldığı iddia edilen kişiler, o devrin en güçlü şairleri değil, o devirde Tevrat’ı ve İncili çok iyi bilen âlimler de değil. Onlara göre yardım aldığı kişiler Mekke’ye dışarıdan gelmiş, tarih ve edebiyat yönüyle hiçbir şekilde öne çıkan özellikleri olmayan, Arapçayı bile tam olarak konuşamayan Bizans asıllı Cibra, Yesar ve Addas isminde üç azatlı köle ve bunların yanında Habeşli büyücü Ubeyd bin Hadr isimli kişi.567
Bu iddia eğer doğru olsaydı, bu kişiler çağrılır, dinlenir ve ardından şöyle denirdi: “Bu kişiler uydurma işinde Muhammed’e yardım eden kişilerdir. Onun uydurduğu her şeyi bunlardan dinleyin ve onun söylediği sözlerin kaynağı kimmiş görün.” Yalan söylediğini iddia ettikleri bir kişinin yalanını kalıcı bir şekilde ortaya koymanın bu kadar kolay bir yolu varken, bu yola gidilmemiş. Neden? Çünkü, yalan değil. O zaman “Çamur at, tutmasa da izi kalır” misali. “Yalan diyelim. Bunu kendi medyamızla halka duyuralım. Halkın çoğu zaten koyun gibi, duyduğuna hemen inanıyor. Ne kadar insanı inandırırsak kâr.” demişler.
Bu algı ve propaganda yöntemi kısa bir süre etkili olsa da uzun vadede maksadın aksi gelişmeler oldu. Yalana inandıracaklarını düşündükleri insanlar içinde, onların “yalan” dedikleri dine inanan binlerce insan oldu.
Bu iki nokta şunu gösteri: Kur’an insan sözü olamaz. Olsaydı eğer bunu ispatlama konusunda Peygamberimizi en yakından tanıyan insanlar çok güçlü deliller getirirlerdi. Onların bile delil getirmede aciz kalması. Getirdikleri delillerin zayıf olması. Bu gerçeğin şahidi olur.
Burada bir nokta daha var. Ona da aşağıda dikkat çekelim.
Âyette Geçen “Başkasına Yazdırdı” İfadesi
Âyette geçen bu ifade Peygamber Efendimizin o günün Mekke’sinde -bu âyetlerin indiği günlerde- iyi seviyede okuma-yazma bilen insanlar arasında adının geçmediğini gösteriyor.568
Eğer geçseydi bu ifade şöyle gelirdi,
Kendisi onlardan kitaplar aldı, o kitapları okuyarak bu âyet dediği sözleri yazdı.
Kendisi onları dinledi, dinlerken de yazdı.
Âyet böyle gelmeyerek şu gerçeğin de ilanı oluyor. “O Mekke’de -üst seviyede- bir okuma yazma bilmiyordu. O yüzden gitti bu âyet dediği şeyleri başkasına yazdırdı.
Özetlersek, âyette geçen “başkasına yazdırdı” ifadesi müşriklerin ağzından Peygamberimizin okuma yazma bilmediğine şahitlik eden noktalardan biri oluyor.
6. Âyet: Her Yaptığı Bilindiğinde İnsan Ne Hisseder?
Bu sorunun tek kelimelik cevaplarından biri “korku”dur. Bir insanın, kaç yaşındaysa, o yaşa kadar yaptığı her şeyin -aklından geçen ve hayal ettiği şeyler dahil- bilindiğini bilmesi, o insanda endişe ve korkuya sebep olabilir. Çünkü davranışlarımızı kontrol etsek bile aklımızdan geçenleri özellikle de irademizin dışında hareket edebilen hayal dünyamızı kontrol edemeyiz. Bu nedenle oralarda görülse bilinse bizleri mahcup edecek bir şeyler olması mümkündür. İşte bu noktada bu âyet bütün insanlara şunu diyor: Evet, Allah her şeyi yaratan olması hasebiyle gizli-açık her şeyi bilir. Ama bu konuda endişe ve korkunuz olmasın. O bildiği hiçbir şeyi insana zarar verecek şekilde onun aleyhinde kullanmaz.
Nereden biliyoruz? Âyetin sonunda gelen şu iki isimden,
Gafûr ve Rahîm
O Gafur’dur: Aklınızdaki hayalinizdeki kötü şeyler eyleme dönüşmedikçe onları günah olarak yazmaz. Günah olarak yazdıklarını da kalıcı olarak yazmaz. O’ndan af ve bağışlanma dilerseniz. Gafur ismiyle onları affeder.
O Rahîm’dir: O bütün kullarını sever ama sevmesine sevmekle karşılık veren mümin kullarını daha fazla sever. Tevbe ile kapısına gelindiğinde bu sevgisi, O’nun Gafur ismini aktif hale getirir.
Bu açıklamalardan sonra bu âyeti önceki âyetlere bağlar ve bağlam ile birlikte okursak öne çıkan mesajlardan biri de şu olur: “Ey Muhammed! Rabbin güzel isimlerinden Gafur ve Rahîm esmâsının tecellilerini kullarında da görmek ister. O yüzden bugün sana bu iftiraları atan insanlar, yarın iman ettiklerinde sen ve etrafındaki müminler onlara karşı bağışlayıcı ve merhametli olsunlar.”
7-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
7. Onlar (Peygamberin bu sözlerine kulak vermek yerine, karalama kampanyasına yöntem değiştirerek devam ettiler; Sözü bıraktılar söyleyenle uğraşmaya başladılar.) “Bu ne biçim peygamber (bizler gibi) yemek yiyor (su içiyor, acıkıyor, uyuyor, bizim gibi) çarşılarda dolaşıyor (alışveriş yapıyor, üstelik pazarlık da yapıyor. Böyle peygamber olmaz.) Ona bir melek gönderilmeli ve onunla birlikte (bizi) uyarmalı değil miydi?” dediler.
8. “Ya da kendisine (Allah tarafından) bir hazine verilseydi veya (hiç çalışıp yorulmadan) meyvelerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Müşrikler (bu kadar kara propagandadan sonra son vuruşu yapmak için Müslümanlara dönüp) “Siz ancak (ilahlarımıza dil uzattığı için onların lanetine uğrayan) büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.
9. (Ey Resûlüm!) Bak (müşrikler hakikat güneşini balçıkla sıvamak için) senin hakkında (kimi zaman büyücü, kimi zaman büyülenmiş, bazen deli, bazen de şâir diyerek) nasıl da (aslı astarı olmayan) benzetmeler yaptılar. Doğrusu onlar (böyle yapmakla doğru yoldan iyice) saptılar. (Bu gidişle) Bir daha da doğru yolu bulamazlar.
(Şunların bir peygamberde eksiklik olarak gördükleri şeye bak; neymiş senin hazinelerin, bahçelerin olmalıymış...)
10.Dilediği anda sana bunlardan daha hayırlısını (yani) içinden ırmaklar akan (içinde bağlar, bahçeler, çeşit çeşit meyveleri olan) cennetleri verebilecek, senin için köşkler (konaklar) kurabilecek olan Allah’ın şanı ne yücedir.
7. 8. Âyet: Liderde Olağanüstü Özellikler Arama Zaafı
İnsanlık tarihi bunun örnekleri ile doludur. İnsanların bir kısmı başlarında gördükleri kral, hükümdar, sultan, lider, önder, sihirbaz, kahin, şeyh, hoca gibi insanlarda olağanüstü özelikler aramışlar. Bu arama beklentileri ortaya çıkarmış, beklentinin bu şekilde olduğunu bilen lider pozisyonundaki bazı insanlar kendilerinde olmayan özellikleri var gibi gösterme yoluna gitmişler.
7. 8. âyet Mekke özelinden 7. asırda peygamber beklentisinde olan insanların gelmesi beklenen bir peygamberde aradıkları özellikleri özetliyor. Beklentinin özeti şu: Olağanüstü bir iş yapacaksa, olağanüstü özellikleri olmalı. Bu ve benzeri âyetler geçmişten o güne, o günden bugüne bozulan “büyük zat” algısını yeniden inşa ediyor ve şu mesajı veriyor: Allah’ın değer ölçüsü sizinki gibi değil. O’nun terazisi sizinkinden farklı çalışıyor. O’nun katında üstün olmak için, sizin bir liderde görmek istediğiniz özelliklere gerek yok. O’nun katında üstünlük ölçüsü (bütün insani, hukuki ve ahlaki değerleri içine alan) takvadır.569
Müşriklerin (Dolaylı) İtirafı: Sen Allah’ın Peygamberisin
Yukarıda 4. 5. âyette gördüğümüz “Kur’an Allah Kelamıdır” itirafının benzerini bu âyetlerde de görüyoruz. Müşrikler farkında olmadan bir peygamber tarifi yapıyorlar, farkında olmadan onun peygamberliğini itiraf ediyorlar. Dolaylı olarak dedikleri şu: “Muhammed ‘Beni, Peygamber olarak bu dünyayı yaratan Allah gönderdi.’ diyor ama dünya malından hiçbir şeye tenezzül etmiyor. ‘Ben âlemleri yaratan ve terbiye eden Allah’ın elçisiyim.’ diyor ama Allah’tan kendisi için bir ayrıcalık istemiyor. Halkın arasında, halktan biri olarak yaşıyor. Kendinde olağanüstü özellikler arayanlara “Beni falan gibi (aşırı yücelterek) uçurmayın” diyor.570 Karşısında ezilip büzülen insanlara ‘rahat olun ben de sizden biriyim’ diyor. Evinde, çarşıda, pazarda insanlardan bir insan olarak yaşıyor. Peygamberlik makamını, hiçbir şekilde şahsının ve ailesinin çıkarına kullanmamaya azami dikkat ediyor.”
Açıklayamayınca Yapılan İftira: Büyülenmiş
“Büyülenmiş” demek, iradesi başkasının elinde demek. “Bu ifade üzerinden dolaylı olarak denilen şu: Normalde “Peygamberim” diyor ama bu kadar mütevazi yaşaması, o makamı bir üstünlük aracı gibi kullanmaması iradeyle olacak bir iş değil. Aynı makamda biz olsak çarşıda pazarda dolaşmayız. Hazinelerimiz hizmetçilerimiz olur. O bunları yapmadığına göre kesin büyülenmiş yani birinin etkisi altında kalmıştır. Yoksa olacak iş değil…
9. 10. Âyet: Teselli: “Üzülme Biz Her şeyden Haberdarız”
Bu âyetler üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Ey resulüm! Sana peygamberlik görevi verdik ama sen yalnız değilsin. Biz sana şah damarından daha yakınız ve yaşadığın her şeyden de haberdarız.”
Bunları söyleyenlerin makamların yüksek olması, söyledikleri yalanlara insanları inandırmaları ve bu yüzden sayılarının çok olması söylediklerini gerçek yapmaz. Bu onların doğru yoldan saptıklarının göstergesidir. Vahyin mesajına kulak vermedikçe doğru yolu bulamazlar. Ayrıca senin için bu benzetmeleri yapanlar şunları iyi bilsinler,
Biz cennette onların saydıklarının baki olanlarını sana ve senin davetine icabet eden müminlere fazlasıyla vereceğiz.
Onların saydıklarına sahip olmak Allah katında insana hiçbir değer kazandırmaz.
Allah katında değer ölçüsü (bütün insani, hukuki ve ahlaki değerleri içine alan) takvadır.”
Tebâreke Üzerinden Verilen Mesaj
Sûrede ikinci tebâreke kelimesi 10. âyette geçiyor. Verilen mesaj gâyet net, Allah (cc) O’nun yolunda olanların hayatını bereketlendirecek. Dünyada yaptıkları “bir”lere ahirette “bin”ler güzel neticeler takacak.
11-19 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. (Ey Resûlüm! Müşriklerin bunca itirazının arkasında yatan gerçek sebebe gelince) Aslında onlar kıyâmeti (ve ardından gelecek olan hesap gününü) yalanlıyorlar. Biz ise o kıyâmeti (ve hesap gününü) yalanlayanlara (öldükten sonra içine girecekleri) çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.
12. (Cehenneme ait) Bu ateş, onları uzak bir mesafeden görünceonun (sanki hesap sormak için sabırsızlıkla bekleyen bir insan edasıyla öfkesinden) homurdanmasını ve (harıl harıl yanarken çıkardığı o korkunç) uğultusunu işitecekler.
13. Elleri boyunlarına bağlı olarak (cehennemin dar ve) sıkışık bir yerine atıldıkları zaman (dünyada ölümü istemeyen bu insanlar, yaşadıkları acı sebebiyle) orada yok oluşu isteyip (ölümü) çağıracaklar.
14. (Onlara şöyle denir: Bu azap geçici bir azap değil, o yüzden) Bugün (yalnız) bir defa (ölüp) yok olmayı istemeyin; aksine birçok defalar yok olmayı isteyin! (Çünkü bu azap hiçbir zaman bitmeyecek, yanıp kavrulan derileriniz her defasında yeniden yaratılacak.)
15. De ki: (Şimdi gelin, hâlâ hayattayken şu soru üzerinde düşünün: İçine girince acıdan defalarca ölmeyi isteyeceğiniz) Bu (korkunç son) mu daha iyidir, yoksaAllah’a karşı gelmekten sakınan kimselere bir mükâfat ve yerleşme yurdu olarak vaad edilen ebedi cennet mi?
16. (O öyle bir cennet ki) Orada kendileri için sonsuza kadar istedikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin üzerine aldığı (ve mü’minlerce bir an önce gerçekleşmesi) istenenbir vaadidir.
17. (Müşriklere gelince) O gün (müşrikler için sıkıntılı bir gündür) Rabbin onları ve Allah’ın yanı sıra taptıkları şeyleri toplar ve (“savunmanızı yapın” der. Müşrikler: Evet, suçumuz sapmak ama biz sapmadık, bizi ilah diye taptıklarımız saptırdı” derler. Bunun üzerine Allah, tapılanlara) der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar kendileri mi yoldan çıktılar?
18. (Onlar cevap olarak) Derler ki: “(Ey Rabbimiz! Onları saptıran biz değiliz. Biz Senin her türlü eksiklikten uzak olduğunu bilerek) Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat (bize tapanlara gelince)Sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda (seni) anmayı unuttular ve helâki hak eden bir kavim oldular.”
19. (Bunun üzerine Allah müşriklere der ki)İşte(ilah diye taptıklarınızı duydunuz.) sizin söylediklerinizi yalanladılar. Artık ne azabımı başınızdan savabilirsiniz ne de size yardım edecek birini bulabilirsiniz. (Bu yargılamanın sonunda) İçinizden zulmedenlere büyük bir azap tattıracağız!
(Resûlüm! Kendilerini bekleyen acı sondan ders almayan müşriklere aldırma!)
ÖN BİLGİ: Sonuç Eğitimi
Bu âyetlerde geleceğe; ahirete yönelik bir sonuç eğitimi yapılıyor. Bu âyetler okunurken, önceki âyetlerin tefsirinde yaptığımız değerlendirmelerin hatırlanmasında fayda görüyoruz.
11. Âyet: Çıldırma Potansiyeli Olan İnsana Çıldıran Cehennem
Âyette cehennemin dekorundan bir parça görüyoruz. Arabalar için bir fizik yasası var; arabanın hızı arttıkça onu durdurmak için uygulanması gereken frenleme kuvveti de artar. Bunun sebebi, aracın kinetik (hareket halindeki) enerjisinin hızın karesiyle orantılı olmasıyla açıklanır. Yani hız iki katına çıkınca durmak için gereken enerji dört katına çıkar. Bu bir yasadır.
Bu yasanın insan doğasına bakan tarafına gelince; her insan iyi bir insan olma potansiyeline sahip olduğu gibi tam tersi bir potansiyele de sahiptir. Bu yönüyle insan hayvanla kıyaslandığında, hayvanın kötülük anlamında yapabilecekleri sınırlıdır ve baştan öngörülebilir ama insan öyle değildir. Her kötülüğü yapabilir. Hatta duyanların “Bir insan bunu nasıl yapabilir?” diyebileceği kötülükleri de yapabilir.
İşte insanın bozulma, zarar verme, çılgınca hareketler yapma hızı yüksek olunca. Onu durdurmak için kullanılan frenleme kuvveti de yüksek oluyor. Bu âyet üzerinden dünyadaki yanlış tercihlerin sonucu gösterme anlamında verilen mesaj şu: “Çılgınca kötülük yapanları bekleyen çılgın bir ateş var. Çıldıran, azgınlaşan içine gireni girdiğine bin pişman yapan bu ateşe girmek istemiyorsanız, çılgınca davranışlar yapmadan önce bir kere daha düşünün.”
Özetlersek, daha önce ifade ettiğimiz gibi Allah’ın cennetlikler için verdiği ödülde orantı yok. Verdiğini fazlasıyla veriyor. Ama cehennemde orantı var. Allah (cc) zerre kadar haksızlık yapmayacağı için cehennemde herkese hak ettiğini yaşatıyor.571
12-16 Âyet: Hangi Sonu Yaşamak İstersen Tercihini Ona Göre Yap
Cennet ve cehennemle ilgili âyetlerin tamamında öncelik orayı anlatmak değildir. Öncelik anlatılanlar üzerinden dünyadaki insanlara sonuç eğitimi vermektir. Neden böyle diyoruz? Kur’an’da bütün cennet cehennem tasvirleri mecazdır. Gayb âleminde, sınırsız bir ortamda olacakların bizim sınırlı dünyamızda, sınırlı idrakimizin anlayacağı kadarıdır.
Bu mecaz üzerinden verilen net mesaj şudur: Hem cennet hem de cehennemle ilgili anlatımları, anlatılanların çok ama çok ötesinde bir şey olarak hayal edin.
Bu açıklamadan sonra âyetlerdeki önceliğe gelirsek bu noktada 15. ve 16. âyetler üzerinden verilen net mesaj şu: Ahirette hangi sonucu yaşamak istiyorsanız dünyada tercihlerinizi ona göre yapın.
Ateşin Görme Özelliği Var mı?
Önceki âyetlerde yer yer ifade ettik, aşağıda da değineceğiz. Kur’an’da cansız varlıkların intak sanatı üzerinden konuşturulmalarına dair örnekler okuduk. Burada konuşmanın dışında görme gibi bir özelliğin de öne çıktığına şahit oluyoruz.
12. âyet ateşin uzak mesafeden insanı gördüğünü söylüyor. Cennet ve cehennemle ilgili âyetlerin tamamının mecaz olduğunu dikkate aldığımızda bütün bu âyetlerin hakikati dünyadayken bize ahiret ortamını olabildiği kadar fazla hissettirmek. Çünkü biz insanız. Çünkü biz duyu organlarımızın topladığı verileri kullanan bu verilere göre üzülen ve sevinen varlıklarız. Böyle olduğumuz için Kur’an bize duygularımız üzerinden hitap ediyor. Bu âyet üzerinden içimizden kötülük yapacak birine şu mesajı veriyor: “Uzak zannediyorsun ama cehennem ateşinin gözleri senin üzerinde. Yani yaptığın kötülük görülmüyor zannetme. Yanına kâr kalacak diye düşünme. Bunun hesabını vereceğini bil ve gel bu işten vazgeç.”
17-19. Âyet: Başınızdakileri Sorgulama ve Onlara Hesap Sorma İşlerini Ahirete Bırakmayın
Kur’an’da cennetliklerin ve cehennemliklerin karşılıklı konuşmalarından bahsedilir.572 “Ortada cennet-cehennem yokken bu konuşmaları yapan kimdir?” şeklinde akla gelebilecek sorulara önceki açıklamalarımızda geniş yer verdiğimiz için oraya havale ediyoruz.573 Kur’an’da ahirete yönelik bu konuşmalarda cehennemlikler arasındaki konuşmalar daha fazla geçer bu konuşmalarda da en fazla öne çıkan konuşma örnekleri “Tâbî olunanlar ve tâbî olanlar, uyulanlarla uyanlar, lokomotif olanlarla vagon olanlar, önderler/liderler ve onların arkasından gidenler, kandıran/aldatan ve kandırılıp/aldatılanlar…”
Bu âyetlerde de bu konuşmalardan bir kesit görüyoruz. Bu ve benzeri bütün konuşmalar da amaç bu konuşmaların detayını anlatmak değildir. Bu konuşmalar üzerinden dünyadaki insanlara şu mesajı vermektir: “Arkasında, önünde, yanında içinde olduğunuz şahısların (lider, önder, âlim, şeyh, hoca) ve grupların (parti, kulüp, vakıf, dernek, cemaat, tarikat) sorgulamalarını dünyada yapın. Hesap sorulacak ne varsa o konuların hesabını dünyada sorun. Şeffaf olmayan, hesap vermeyen her türlü şahıs ve gruptan uzak durun. Yoksa ahirette bu konuşmalarda ismi geçmeyen şahısların yerinde siz olabilirsiniz. Ahirette geç kalmış bir sorgulama ve konuşma yapmak yerine, bu tür sorgulama ve konuşmaların tamamını dünyada yapın.”
Âyetlerde öne çıkan bir noktaya bakalım.
Tapılan İlahlar Canlı mı?
Geçmişten bugüne insanlar hem canlı hem de cansız varlıkları sözde ilahlık payesi vererek tapmışlardır. Bu âyette her ne kadar tapılanlar insan türünden ilahlar olarak anlaşılsa bile Kur’an’ın intak sanatı kullandığı örneklere baktığımızda574 burada cansız varlıkları da bu konuşmanın içine dahil edebiliriz. Ayrıca burada tapılan varlıkların yaptığı işin adı şahitlik, dipnotta işaret ettiğimiz gibi yaratılan her şey bir şekilde şahitlik yapacak.
Bütün bunları dikkate aldığımızda tapılan varlıklar; putlaştırılıp kendilerine tapılan bütün canlı ve cansız sözde ilahlar olabilir.
20-33 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
20. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. (Bu yadırganacak bir durum değil. İnanmayanlar her zaman bir gerekçe bulacaklar.) Biz (duyduğunuz bütün bu incitici sözler karşısında) sabır (ve sebat) gösterebilecek misiniz diye (iyilerle kötüleri sürekli karşı karşıya getirerek) sizin bir kısmınızı diğerleriyle imtihan ediyoruz. (İyilerle-kötülerin imtihanı kıyâmete kadar sürecek bir imtihandır. Siz, siz olun, bu imtihanın her anında şu gerçeği hiçbir zaman unutmayın;) Rabbin her şeyi hakkıyla görmekte olan Basîr’dir. (Bu bilinçle yaşar, her yaptığınızı bu bilinçle yaparsanız, kazananların safında yer alırsınız.)
21. (Bu bilinçten mahrum olan, ahirete inanmadıkları için de)Bizimle karşılaşmayı ummayanlar (bahane getirmeye devam ettiler. “Biz içimizden çıkan bir insanı muhatap almayız. Bizim ille de inanmamızı istiyorsanız)Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi (gözlerimizle) görmeliydik” dediler. Doğrusu onlar (sıradan bir kul olmayı içlerine sindiremeyerek) içten içe kibirleniyor, (“Bize melek gelmeli” demekle) büyük bir küstahlıkta bulunuyorlardı.
22. (Dünyada görmek istedikleri) Melekleri (ahirette) görecekleri gün (onlar için her türlü mahrumiyetin başladığı gün olacak) işte o gün (kibrine yenik düşen) günahkârlara hiç de sevindirici haber verilmeyecek. (Melekler “Bugün size her türlü sevinç ve mutluluk) Yasak, yasak!” diyecekler.
23. (Allah’ın rızasını kazanma gibi bir gayeden yoksun oldukları için) Onların (dünyada hayır namına) yaptıkları bütün amelleri ele alacağız ve (onların tamamını geçersiz kılıp) etrafa saçılmış toz zerreleri haline getireceğiz.
24. O gün (onların amelleri savrulurken, Allah rızasını gaye yapan) cennetlikler kalınacak yerlerin en iyisinde, dinlenme yerlerinin en güzelinde sefa sürecekler.
25.O gün (mahşere ait dekor hazırlanırken) gök parçalanarak beyaz bulut kümelerine dönüşür ve melekler bölük bölük inerler.
26. İşte o gün (bütün açıklığı ile ortaya çıkacak ki) gerçek mülk (mahlûkata karşı sevgi ve merhametle dolu olan) Rahmân’ındır ve (o gün Rahmân’ın sevmesine sevmekle mukabele eden mü’minlere kolay bir gün olurken, o sevgiye ihanet eden) kâfirler için zorlu bir gün olacaktır.
27. O gün (gerçekten zor bir gün olacak) zalim kimse (ortamın dehşetinden) ellerini ısırıp (derin bir pişmanlık içinde) şöyle der: Keşke (dünyada peygamberlerin davetine uysaydım. Keşke) o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
28. “Yazıklar olsun bana,keşke (keşke, o yolun tersine giden) falanı (filanı) dost “edinmeseydim (onlara destek verip, onlarla işbirliği yapmasaydım!”)
29. (Kur’an’ın, yanlış yolda olduğuma ve yanlış dostlar edindiğime dair) Öğüt (ve uyarıları) bana geldikten sonra (şeytan yaptığım şeyleri güzel göstermekle) beni ondan saptırdı. İşte şeytan (böyledir. Dünyada) insanı (aldatır, ahirette ise onu en zor anında) yapayalnız ve yardımcısız bırakır.
30. (Mahşerde Kur’an’ın kadrini kıymetini bilmeyen insanların halini gören) Peygamber (derin bir üzüntü ile) dedi ki: “Rabbim gerçekten (hem) kavmim (hem de bana iman eden ümmetim) bu Kur’an’ı (bazen okumayarak, bazen okuduğunu anlamayarak, bazen anladığını yaşamayarak çoğu zaman da yüklediği sorumlulukları yerine getirmeyerek) terk edilmiş (kadr’ü kıymeti bilinmez) bir kitap haline getirdi.”
31. (Ey Resûlüm!) İşte (Mahşerin gerçeği) böyle; (oradan dünyanın gerçeğine gelirsek. Dünya imtihan yeri olduğu için her insana tercih özgürlüğü verdik. Kimi Allah’ın razı olduğu yolu seçti, Peygamberlerin davasına destek verdi. Kimi de razı olmadığı yolu seçti, onların davalarını engellemek istedi.) Biz her peygambere (Allah’ın razı olmadığı) günahkârlar içerisinden düşmanlık yapan bir topluluk çıkardık. (Ardından, her peygambere “Onların düşmanlıkları sizi yıldırmasın) Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter” (dedik.)
(Onların düşmanlıkları da, iman etmemek için buldukları bahaneler de hiç bitmeyecek.)
32. İnkâr edenler (yine bir bahane olarak) “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? (Neden peyderpey indiriliyor)” dediler. (Toplu indirmek, bir öğrenciye eğitim hayatı boyunca yaşayarak öğreneceği bilgileri birkaç günde vermeyi istemek gibi fıtrata ters olacaktı. Malum bütün kötü alışkanlıkların terki de iyi alışkanlıkların kazanılması da zamana bağlıdır. Bu gerçeğe binaen) Biz onu senin (ve sana tâbi olanların) kalbine iyice yerleştirmek (onunla gelen güzel ahlak öğretilerini vazgeçilmez alışkanlıklar haline getirmeniz) için böyle yaptık ve onu (sana her seferinde Cebrail vasıtasıyla) ağır ağır okuduk. (Sen de ümmetinle birlikte bizim sana okuduğumuz gibi tertil üzere ağır ağır, âyetlerin anlamlarını içinize sindire sindire okuyun.)
(Ayrıca senin ve iman edenlerin onlardan gelecek sorulara karşı hiçbir endişeniz olmasın.)
33. Onların (kafa karıştırmak, kuşku uyandırmak için) sana getirdikleri hiçbir misal (hiçbir soru veya konu) yoktur ki, Biz sana (o konuda) gerçeği bildirmeyelim ve (bunun yanında) en güzel açıklamayı yapmayalım.
ÖN BİLGİ: Teselli ve Sonuç Eğitimine Devam
Bu âyetlerin tefsirinde de önceki konuya farklı açılardan devam edildiğini görüyoruz.
20. Âyet: Âyette Öne Çıkan Noktalar
Bu âyette öne çıkan birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz.
Birinci Nokta: Âyetlerdeki Tekrarın Sebebi
Gazete ve televizyon haberlerine baktığımızda birkaç güne bir tekrar eden konulardan o konuların hayatın içinde sık yaşandığını anlarız. O konular olumsuzsa, yetkililerden o konularla ilgili tekrar eden açıklamalar duyarız. Buna hayatın doğal akışı diyoruz.
Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Yasasında bahsettiğimiz gibi Kur’an’ın iniş sırası bu akışla uyumludur. Bunun bir örneğini de bu âyette iki şekilde görüyoruz.
Peygamber Efendimize yönelik eleştiriler,
Bu eleştiriler karşısında sabır tavsiyesi.
Devam eden âyetlerde de sonuç eğitimine yönelik açıklamaların tekrarını göreceğiz.
İkinci Nokta: Bu Bir İmtihandır. Biri Bitse Diğeri Başlar
Bu âyetlerde Peygamber Efendimiz müşriklerle imtihan oluyor. Onların “Sen ne biçim Peygambersin, peygamber olsan çarşıda pazarda dolaşmazsın, hazinelerin olur, hizmetçilerin olur, meleklerden koruma orduların olur.”
Peygamberimiz de bir insan olduğu için bu sözlere üzülüyor. 20. âyet bu imtihan üzerinden dünyanın kıyamete kadar değişmeyecek dekorunu bir kere daha hatırlatıyor. “Bu dünyanın kaderi bu. Bugün düşmanla yarın dostla, bugün parayla yarın malla, bugün erkekle yarın kadınla, bugün süreçle yarın neticeyle imtihan hep devam edecektir…”
Üçüncü Nokta: Bir Mucize Gösterse, İş Bitse Olmaz mı?
Hayal dünyamızda bu âyetlerin indiği zamana gidelim. Müşrikler diyorlar ki, “Muhammed benim inandığım Allah her şeye kadir” diyor “Ama onun her şeye kadir olan Allah’ı bizim isteklerimize cevap veremiyor. Madem her şeye kadir bir melek gönderse ya, madem her şeye kadar ona hazineler, hizmetkarlar, bağlar bahçeler verse ya…”
Müşriklere bunları dediğinizde bizim de içimizden şunlar geçiyor: Bunlar Allah için çok kolay şeyler. Allah (cc) mucizeleri gösterse hemen iş biter. Müminlerde bu kadar sıkıntı çekmemiş olur…
Buradaki soru ve cevabına aşağıda devam edelim.
Dördüncü Nokta:Geçmişte defalarca mucize gösteren Allah (cc) bu durumda neden Peygamberi vasıtasıyla mucize göstermedi?
Bu sorunun cevabını Tefsir Usulümüzde (13) Mucize Yasasında ve önceki âyetlerin tefsirinde verdik.575 Cevabın özeti şuydu: “Allah (cc) mucize yasasını değiştirdi.” Bu özeti kısaca açalım: Allah’ın (cc) bu dünyaya imtihan dünyası dekoru vermekle en başta muradı; insanların iman etme sürecinde akıllarını vahyin rehberliğinde kullanarak araştırması, incelemesi, ikna olması ve tasdik etmesiydi.
Arada insanlardan “Mucize talepleri geldi.” Allah (cc) bu dünyanın dekorunu uygulamalı olarak göstermek için geçmişte o taleplere cevap verdi. Mucizeleri gören insanların o mucizeleri yalanlamaları yasanın değişmesine neden oldu.
Bu durum İsra sûresinin 59. âyetinde şöyle anlatılır. “Bizi (bu tür) mucizeleri göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır...”
Ankebut sûresi 51. âyette de bu âyetin devamı olarak şöyle denir: “Kendilerine okunup duran (ve sürekli yaratılan âyetlerdeki aklî mucizelere576 işaret eden) bu Kitab’ı sana göndermemiz onlara (mucize olarak) yetmiyor mu?”
Burada yaptığımız özet açıklamanın başlıktaki soru için yeterli olduğunu düşünüyoruz. Referans gösterdiğimiz âyetlerin tefsirine geldiğimizde daha geniş açıklamalar yapacağız.
Beşinci Nokta: Sabır, Süreç ve Netice İmtihanı
Âyette anahtar kelimelerden biri sabır. İnsanda potansiyel olarak var olan her kabiliyetin, yeteneğin, meziyetin, kişilik ve karaktere ait ahlaki özelliklerin tamamının ortaya çıkması bir sürece bağlıdır.
Bir günde elde edilen hiçbir kabiliyet yoktur. Hayatın akışı da böyledir.
Bir günde meyve almak,
Bir günde okulu bitirmek,
Bir günde meslek sahibi olmak”
“Süreç”e hayatın gerçeği dersek, bu dünyada insanın kendini gerçekleştirme sürecinde sabır işin olmazsa olmazdır. O yüzden Kur’an’ın iniş sırasında zorlukların artmasına bağlı olarak en fazla öne çıkan kavramlardan biri de sabırdır.
Özetlersek 20. âyet üzerinden verilen mesaj şu: Allah (cc) Basîr’dir. Yaptığınız her şeyi görüyor ve biliyor. Yaşadığınız her şeyle sizi imtihan ediyor. İmtihanda şartlar zorlaştığında soru şudur: Kim Allah’ın razı olduğu çizgide kalacak. Kim arzu ve isteklerinin peşinden koşacak? …
21. 22. Âyet: Bizim İçin Yasa Değişsin Anlamına Gelen Talepler
Allah’ın dünya için takdir ettiği bir dekor var. Bu dekor nedeniyle buraya imtihan dünyası diyoruz. İmtihan dünyasını okuldaki imtihan gibi düşünürsek, öğrencilere soru sorulması normaldir ama öğrencilerin o soruların cevaplarını tahtada görmek istemeleri normal değildir.
Bu âyetlerde de normal olmayan talepleri görüyoruz. 21. âyetin devamında geçen kibirlenme ve küstahça davranmadan anlıyoruz ki “Melekleri ve Allah’ı açıkça görme talebini” ipe un sermek. Yani “Allah bizim için imtihan dünyasının dekorunu değiştirsin, soruları gördüğümüz gibi cevapları da görelim.”
22. âyet bu tür olmayacak talepte bulunanlara şu mesajı veriyor. Bu talebiniz imtihan bittikten sonra kabul edilecek. Ama o zaman da iş işten geçecek. Dünyadaki yasaklara uymadığınız için ahirette cennete girmek size yasak olacak.
23. Âyet: “İman Etmeyen Kişiler İyi Bir İnsan da Olsa Amelleri Boşa Gidecek mi?”
Âyet bu ve benzeri sorulara cevap veriyor. Biz bu soruya “Farklı Bir Açıdan İslam” kitabımızda (sayfa 394) değinmiştik. Burada orada yazdıklarımıza bir kurgu içinde ufak bir ilave yapılım.
Varsayalım büyük bir devlet var. Ortada sadece devlet imkanları ile yapılabilecek yardımlar var. Biri çıkıyor devletin yaptığı yardımları kendi yapmış gibi gösteriyor. Burada soru şu: Bu kişi bu yardım nedeniyle, herhangi bir ödülü hak eder mi? Yoksa, devlet imkanları ile yapılabilecek bir yardımı, “ben” yaptım dediği için suçlu olur mu?
Bu örneğin hakikatine gelirsek, soru şu: Allah’ın yoktan yaratıp insanın emanetine verdiği nimetler olmasaydı, insanların başkasına yaptığı yardımlar/iyilikler olabilir miydi? Bu gerçeği bilen bir Müslüman yaptığı hiçbir yardım için “ben yaptım” demez. “Allah’ın bana verdiği imkanlarla, ben de emanet olandan verdim” der. Bunun için dünyada bir karşılık beklemediği gibi ahiretteki karşılığı da bir hak ediş değil bir lütuf ve ihsan bilir. Şükreder.
Özetlersek, Kur’an’a göre gerçek bu. 23. âyet bu gerçeğin sonuçlarını şöyle açıklıyor: Bir insan kendisine emanet olarak verilen nimetlere “benim” diyemez. Benim diyerek yaptığı hiçbir iyilik için, hiçbir şekilde karşılık göremez….
ARA BİLGİ: Bundan sonra gelecek âyetler hakkında daha önce değindiğimiz için burada çok kısa bilgiler vereceğiz.
24. Âyet: Bağlam: Ameller Boşa Gitmeyecek
Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, verilen mesaj şu: Emanete benim diyenlerin bütün amelleri boşa giderken, emaneti nimet bilen, verirken Allah’ın adını anarak verenler, verdiklerinin karşılığını ebedi cennet olarak alacaklar.
25. 26. Âyet: Mülk ve Rahmân Ayrıntısı
25. âyet mahşere ait bir dekoru betimlerken 26. âyetteki mülk kelimesi, Allah’ın (cc) mülkün yegâne sahibi olduğunu hatırlatıyor. Âyette Rahmân ismi, mülkün sahibi olan Allah’ın merhametini öne çıkarıyor ve şu mesajı veriyor: Size verilen her nimet, sizin olsun diye verilmedi. Allah’ın size olan merhametini göstermek ve o nimetleri emanet bilip, onlarla güzel işler yapmanız için verildi. Bu gerçeği bilenler ahirette cennette rahat ederken, bu gerçeği yok sayanlar, ahirette zor günler geçirecek.
27-29. Âyet: “Pişmanlığını Dünyada Yaşa”
Bu âyetler ahireti anlatmıyor, ahirette yaşanacaklar üzerine dünyadakilere şu mesajları veriyor.
Peygamberin davetin uymakta geç kalma,
Allah’ın koyduğu ölçüler varken, o ölçüleri yok sayarak yaşama,
Dünyada dostum dediğin insanlara iyi bak.
Bu konuda Kur’an’ın yaptığı öğütlere kulak ver.
Şeytanın amacına hizmet ederek şeytana dost olanlardan uzak dur.
Yoksa ahirette yalnız kalır ve hiçbir yardımcı da bulamazsın.
Özetlersek, ahirette yaşayacağın her pişmanlığı dünyada yaşa. Ahirette diyeceğin keşkelerin sana hiçbir faydası olmayacak.
30. Âyet: Kur’an Benim İçin Terk Edilmiş Bir Kitap mı?
Bu âyet üzerinde derinlemesine bir tefekkür yaptığımızda, Kur’an’daki birçok âyet gibi, bu âyetin de üzerinde tek başına kitap yazmayı gerektirecek kadar büyük bir mesaj ve anlam derinliğine sahip olduğunu görüyoruz. Biz bu mesajların özeti sayılabilecek anlamları âyetin parantez içi açıklamalarında verdik. Burada o açıklamaların devamı olarak birkaç noktada başlıktaki sorunun cevabına yoğunlaşmak istiyoruz.
Birinci Nokta: Erken Uyarı. Alarm! Alarm! Alarm!
Bu haber (geleceğe yönelik) gaybî bir haber. Âyete bir kurgu içinde bakarsak, sanki Allah (cc) mahşerde Peygamberimize şöyle diyor: “Ey Muhammed! Bu ümmetinin hali nedir?” Peygamber Efendimiz (sav) de (bu konuda var olan hadislerini özetleyecek şekilde)577 bu âyet üzerinden cevap veriyor. “Ya Rabbi! Ben elimden geleni yaptım ama onlar bir hayat rehberi olarak emanet bıraktığım Kur’an’ı terk ettiler.
Bu tespiti yaptıktan sonra şu tespiti bir kere daha yapıyoruz. Kur’an’da ahirete yönelik bütün âyetlerin öncelikli hedefi dünyaya mesaj vermek olduğu için bu âyet de öncelikle dünyaya mesaj veriyor. Dünya imtihan dünyası, insan doğası/nefsi iyi ile kötü, hayır ile şer, helal ile haram, zor ile kolay, itaat ile isyan, peşin olan dünya ile sonra olacak ahiret arasında kaldığı zaman olumsuza meyletmeye daha yatkın. Öyle olduğu için de,
İnsanların çoğu hayatın her alanında olumluya; ölçülü yaşamaya, itaate davet eden Kur’an’ı terk edecek.
İşin “Allah’a göre”sini öğreten ve gösteren Kur’an varken, işin “nefse göre”si olan “bana göre”yi tercih edecek.
İşte bu âyet, bu noktada ahiret geleceğinden geçmişe; dünyada yaşayan bizlere bir “erken uyarı” bir “alarm” oluyor. Bu alarm bize şunu diyor: İnsansın ve nefis taşıyorsun. Evinde Kur’an olsa bile, onun öğrettiği ölçüleri terk ederek, yok sayarak, unutarak yaşama gibi bir ihtimal her zaman var. Bu ihtimale karşı tedbirini al.
Özetlersek ahirete yönelik bütün âyetlerin dünyaya yönelik yaptığı erken uyarı görevini bu âyet de yapıyor.
İkinci Nokta: Ölçü, Tartı Terk Edilirse Ne Olur? Cevap: Bana Göre Ölçü Olur.
Kadir sûresini hatırlarsak, Kadir gecesi inmeye başlayan Kur’an ile birlikte yeryüzüne; hayatın merkezine Allah’ın razı olduğu ölçüler inmeye başladı demiştik. Bu bağlamda “Kur’an’ın içinde ne var?” sorusuna verilecek en kapsamlı cevaplardan biri de “Allah’ın razı olduğu ölçüler” yani işin “Allah’a göresi var.” cevabını vermektir.
İçinde Allah’ın razı olduğu ölçüleri barındıran Kur’an’ı terk etmek, bir yönüyle hayatın içinde ölçme aleti olan metreyi, tartma aleti olan teraziyi terk etmeye benzer. İnsanların çoğunun bunları terk ettiği bir dünya düşünelim ve böyle bir dünyada,
Kumaş satan bir dükkana gidelim. Bakıyoruz ki satıcı metreyi terk ettiği için ölçme işinde kendini merkeze koyuyor ve her müşteriye “Bu kumaşın boyu ‘bana göre’ şu kadar.’” diyor.
Manava giriyoruz o da teraziyi terk ediyor ve “Bu meyvenin ağırlığı ‘bana göre’ şu kadar.’” diyor.
Bu örneklerden sonra gelelim başlıktaki sorunun cevabına,
Üçüncü Nokta: Ben Kur’an’ı Terk Ettim mi?
Cevap şu: Eğer işin Allah’a göresini öğreten Kur’an ölçüleri varken sen o ölçülere içinden veya dışından “Çağı geçmiş” diyor veya demesen bile değer vermeme anlamında görmüyor ve unutuyorsan, o ölçülerin yerine kendi “bana göre”lerini koyarak yaşıyorsan, -üzülerek ifade ediyoruz- sen, ben veya başkası -bunu kim yaparsa yapsın- Kur’an’ı terk etmiş demektir.
Burada konuyu açma adına şu soruyu soralım?
Her şeyin ölçüsü Kur’an’da var mı?
Cevap liste olarak yok. Norm (kural, kaide, yasa) olarak var.
Bu ne demek? Bu şu demek: Allah’ın razı olması, bir iş yaparken O’nun rızasının gözetilmesi bir normdur. Bu normu bilen bir Müslüman için hayata ait en temel, en yalın en net ölçü şudur: “O’nun razı olduğu her şey yapacağım şeydir. O’nun razı olmadığı her şey benim terk edeceğim şeydir.” Temel İslami kaynakları okuyan her Müslüman genelde Allah’ın razı olduğu şeyleri bilir. Bu noktada Allah’ın razı olduğu şeyleri bile bile yapmamak Kur’an’ı terk etmektir.
Burada akla bir soru gelebilir, “Hayatın içinde binlerce farklı mesele var. O meselelerde işin Allah’a göresini nasıl anlayacağız?” denirse, cevap “Adalet” olur. Kur’an (doğruluğu dürüstlüğü, hakkı, hukuku içine alan) adalet isimli bir ölçü koymuştur.
Bu ölçü üzerinde düşündüğümüzde, dünyada olup da bu ölçüyle alakası olmayan hiçbir şey (mesele/konu/olay) yoktur. Bu yönüyle adalet kendisiyle binlerce şeyin ölçüldüğü bir metreye benzer. Eğer Kur’an’da hiçbir âyet olmasa ve tek âyet “Ey insanlar! Adil olun!” âyeti olsaydı. İnsanlar insan-toplum ilişkisinde binlerce meseleyi bu âyeti ölçü yaparak çözecekti. Bunu nereden biliyoruz? Adaletin evrensel bir yasa olması gerçeğinden biliyoruz.
Üzülerek ifade ediyoruz, günümüzde mülteci üreten Müslüman ülkelerden mülteci kabul eden ülkelere baktığımızda, insanların adaletsizlikten, adalete, hukuksuzluktan hukuka doğru hicret ettiğini görürüz.
Özetlersek,
Allah-insan ilişkisinde (itaat ve ibadetlerle) Allah’ın hakkını verme gayretin varsa,
İnsan-toplum, insan-çevre (doğa, tabiat, bitki, hayvan) ilişkisinde adil olma çaban varsa,
Sen Kur’an’ı terk etmiyorsun. Sen Kur’an ölçülerine uyarak yaşamaya gayret ediyorsun demektir. Hem “Müslümanım” diyor hem de aksini yapıyorsan Furkan sûresinin 30. âyeti senin için bir erken uyarıdır. Bu âyet -terk etme seviyene göre- senin için sarı veya kırmızı alarmdır.
31. Âyet: Düşman Olmak Bir Tercihtir
Âyette “çıkardık” ifadesi geçiyor. Burada Allah’ın zatı ile birlikte sıfatlarını öne çıkarıp, biz diyerek kendisi özne yapması insanın iradesinden bağımsız cebri bir fiil değil. Bu tür âyetleri insanın özgür iradesini dikkate alarak okuduğumuzda, bu âyeti şöyle anlarız. “Düşman olmayı tercih edenlerin, tercihleri sonucunda takdirimiz böyle oldu.”
Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, mesaj şu olur: Bu dünyada her şey zıddıyla kâim; gece varsa gündüz, yanlış varsa doğru, günah varsa sevap olduğu gibi düşman varsa dost da olacak.
30. âyetle aradaki bağlantıya gelirsek, Kur’an’ı terk etmeyenler olduğu gibi terk edenler de olacak hatta terk edenlerden dün dost iken, düşmanlık yapanlar da olacak. Bu âyet bu yönüyle insan doğasında var olan bozulmaya, sapmaya ve tahribe işaret ediyor. Burada âyeti nefsimize yönelik okursak, soru şu: Ben düşman mıyım? Cevaba geçmeden şu tespiti yapalım. Bir Müslüman aynı anda düşman ve Müslüman olamaz. Biri varsa diğeri yoktur. Bu nedenle bir Müslüman düşman olmaz ama yaşadığı hayatla inandığı değerler adına güzel örnek olamıyorsa, düşmanlık yapanlara malzeme verme gibi bir talihsizlik yaşayabilir.
ARA BİLGİ: Âyete Nefsimizi Muhatap Yapmak
Biz izlediğimiz yöntem gereği şuna inanıyoruz. Kur’an’daki her âyet, doğrudan veya dolaylı olarak bugün, şimdi burada bana/bize bir şey diyor. O yüzden az önce fırından çıkmış ekmek kadar taze ve lezzetli.
31. âyete normal bir okumada “hem Müslüman olmak hem de düşman olmak” açısından bakarsak uzak gibi tehlike olarak görünüyor. Ama âyete bugün şimdi burada nefsimizi muhatap yaptığımızda hiç de uzak olmadığı görünüyor. Duamız şu: Rabbimiz bizi inandığımız değerler adına kötü bir örnek olarak yaşamaktan muhafaza etsin.
Bu dünyada iman etmeyen bir insan olmak büyük bir talihsizlik. “Ondan daha büyüğü var mı?” denirse hem iman etmek hem de onun kıymetini bilmemek hem Müslüman olmak hem de insanların Müslüman olmasının önünde kötü örnek olmak daha büyük bir talihsizlik olabilir. (Hafizan Allah/Allah korusun)
32. Âyet: Kur’an’ın Nüzul Sırası Bir Müfredat Olabilir mi?
Bizim bu soruya verdiğimiz cevap “evet”. Bu “evet”in gerekçelerini Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul yasasında geniş olarak anlattık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Bu âyette üç noktaya dikkat çekeceğiz.
Birinci Nokta: Bahane ve Şüphe Uyandırma
Âyeti bağlam üzerinden okursak, müşriklerinin 4-8 arası âyetlerdeki bahanelerinin devamı olarak okuyabiliriz. İnanmak istemiyorlar hiçbir gerçekliği olmayan bahaneleri, her gün yalan haber üreten ve çamur at tutmazsa izi kalır mantığı ile hareket eden medya kuruluşu gibi servis ediyorlar. Amaç iman edenlerin ve iman etmeye meyledenlerin kafasında soru işareti uyandırmak böylece kendi tabanlarındaki kaymayı önlemek.
Bu soru ile uyandırılmak istenen şüphe şu: Kur’an Muhammed’in kendi uydurması; aklına geldikçe, önüne farklı durumlar çıktıkça hemen ona göre âyet söylüyor. Madem bu Kur’an Allah’ın sözü, o zaman o söz toplu halde insin. Biz de kabul edelim. Âyetin devamı, bütün zamanlarda gelebilecek bu ve benzeri soru ve şüphelere cevap veriyor.
İkinci Nokta: Fıtratın Yolu İzleniyor
Âyetinde devamında gelen cevaptan, âyetlerin inişinde fıtratın yolunun izlendiğini anlıyoruz. Nedir fıtratın yolu? Bize fıtratın yolunu gösteren en iyi örneklerden biri uygulamalı dersle eğitim veren okullardır.
Varsayalım bir doktor yetiştireceksiniz. İki şey yaparsanız,
Birincisi: Tıp Fakültesi + Uzmanlıkta görülecek bütün dersleri -olmaz ama olduğunu varsayalım- birden bir gecede öğretirsiniz. Sonra da “Bu kişi bir beyin cerrahının bilmesi gereken her şeyi biliyor.” dersiniz.
İkincisi: 6 yıl tıp + 5 yıl uzmanlık okutursunuz. 11 yıl içinde görülecek bütün dersleri görür. Bu süre içinde bir doktorun edebileceği bütün tecrübeleri uygulama içinde yaşayarak, içine sindirerek, bir beceri ve kabiliyet haline getirerek öğretirsiniz. Sonra da “Bu kişi bir beyin cerrahının bilmesi gereken her şeyi biliyor.” dersiniz.
İkinci yol fıtratın yoludur.
Kur’an âyette geçen “Kalbine iyice yerleştirmek” ifadesiyle fıtratın yolunu anlatıyor. Bu yol izlendiğinde bilgi ahlaka, davranışa, alışkanlık ve huylara dönüşüyor. Bu dönüşümün sahibine kişi, bu dönüşümün ona kazandırdığı manevî güzelliğe kişilik ve karakter deniyor.
Üçüncü Nokta: Kendini Sıfırdan Kur’an’a Göre İnşa Et
Âyetin son cümlesi “onu ağır ağır okuduk.” Yani tertil üzere okuduk.578
Bu âyet, bütün zamanlarda Kur’an okuyacaklara şunu diyor: Siz de bizim size indirdiğimiz gibi okuyun. Yani hayatın içinde, yaşayarak, hissederek, uygulayarak okuyun. Bu okumada amaç Kur’an’ın 23 yılda inşa ettiği mikro ve makro modeli inşa etmek. Mikro modelin adı bilinçli Müslüman birey. Makro modelin adı bilinçli Müslüman toplum.
Özetlersek, bu model birincisi olmayınca ikincisi gerçekleşmeyen bir model. Bu modelin diğer adı kendini gerçekleştirmektir.579
33. ÂYETİN MESAJI: KIYAMETE KADAR GELECEK HİÇ SORU YOK Kİ, İSLAM DİNİNDE ONUN CEVABI OLMASIN
Bu âyeti, buradaki âyetlerden ayrı bir yere koyuyoruz. Neden?
Bunun iki nedeni var.
Birincisi: Kur’an’da tefsir kelimesi bir defa geçiyor; o da bu âyette.
İkincisi: Bu âyetin mesajı sûre bağlamını taşıyor ve bütün Kur’an’ı, Kur’an tarafından inşa edilen İslam dinini kuşatıyor.
Bu yönüyle bu âyet: Kendi gibi benzer mesajı veren bütün âyetleri temsilen580 bizim bu tefsir çalışmamızda her vesile ile öne çıkardığımız şu cümlelerin referansı oluyor:
Aklı yaratan da vahyi onun önüne koyan da Allah’tır. Allah’ın aklın önüne koyduğu vahye ait her konunun makul bir açıklaması vardır.
İslam dini Allah’ın dinidir. Bu dinde makul bir açıklaması olmayan hiçbir şey yoktur.
Neden bu kadar iddialı konuştuğumuzu hem Tefsir Usulümüzde hem de bu çalışmamızın buraya kadar olan tefsirinde birçok defa açıkladık.
Burada onlara ilaveten birkaç noktayı öne çıkaralım:
Birinci Nokta: Kur’an’da Her Sorunun Cevabı Var mıdır?
Kur’an’da her sorunun cevabını arayan bulamaz. Ama Kur’an’da her soru ve konu için ölçüler arayan bulabilir.
Bir kere daha tekrar edelim, Ölçü anlamına gelen kader kelimesi Kadir kelimesiyle aynı kökten gelir. Kadir gecesi Kur’an ile birlikte inen âyetlerin diğer adı ölçüdür. Kâinatta atomdan güneşe, güneşten galaksilere kadar ölçü koyan Allah Kur’an/din üzerinden insan hayatına da ölçüler koymuştur.
İnsanın kâinat, dünya ve beden evinin ölçüleri nasıl mükemmelse insan hayatına ait ölçüleri içinde barındıran İslam dini de öyle mükemmelidir.581
Özetlersek, Kur’an’da hayata ait her konu için Allah’ın razı olduğu ölçüler vardır. Bunları nasıl bulacağımıza ikinci noktada değinelim.
İkinci Nokta: Her Sorunun Cevabını Bulmak İçin Kur’an Nasıl Okunur?
Bu sorunun cevabına şu sorular üzerinden gidelim.
Kur’an ne ile okunur? Cevap: İnsanı Allah’a, Kur’an’a ve dine muhatap yapan akıl ile okunur.
Peygamber bize neyi, nasıl kullanmayı öğretir? Cevap: Peygamber (as) bize insanı insan yapan en değeri nimet olan aklı vahyin rehberliğinde kullanmayı öğretir.
O yüzden yol manasına gelen sünnet kelimesi, aklı vahyin rehberliğinde kullanmada izlenmesi gereken yol demektir.
Bu konuya Tefsir Usulümüzde (11) Peygamberlik Yasasında “Sünnet, Aklı Vahyin Rehberliğinde Kullanmaktır” başlığı altında geniş olarak değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Başlıktaki sorunun cevabına zemin hazırlayan bu kısa hatırlatmadan sonra gelelim sorunun cevabına.
Kur’an şöyle okunur:
Vahyin rehberliğinde hareket eden bir akılla okunur.
Vahyin rehberliğinde inşa edilen siyer ile birlikte okunur. Bu noktada siyer, aklın önüne gelen yüzlerce konuda vahyin rehberliğini uygulamalı olarak gösteren bir veri bankasıdır.
Vahyin tefsiri ve Allah’ın yaratılan görsel kitabı olan kâinat kitabı ile birlikte okunur. Fizik, kimya, biyoloji, tarih, psikoloji, sosyoloji gibi bütün bilimler bu okumanın içindedir.
Bu durumda Kur’an okumak, bu üç okumayı içine alan bir okumadır.
Bu okumada Kur’an ve kâinat kitabı dünya kütüphanesinde, içlerinde her soru ve konu için cevaplar ve ölçüler bulabileceğimiz iki kitabımız olacak.
Kur’an okumayı böyle anladığımızda 33. âyette geçen “en güzel açıklamaları bulmuş olacağız.
Burada bir soru daha soralım,
Kur’an’ı Okuyup Anlama İşi Tamamlanmış mıdır?
Yani, Kur’an apaçık bir kitap olduğu için, şimdiye kadar hakkında yüzlerce kitap yazıldığı için, içindeki anlaşılacak şeyler bitmiş midir? Tamamlanan ve tamamlanmayan taraflar olduğu için bu soruya farklı açılardan cevap vereceğiz.
Tamamlanmıştır: Böyle dediğimizde, Allah’ın bize din olarak seçip gönderdiği İslam dini hükümleri/kuralları/yasaları/ibadetleri/farzları ile tamamlanmıştır.Bir Müslümanın iman eden bir kişi olarak yapacakları ve yapmayacakları bellidir.
Tamamlanmamıştır: Kur’an ve kâinat kitabı ve bu kitapların işaret ettikleri sayısal ve sözel bütün ilimler öncelikli olarak Allah’ın Alîm, Hakim, Rab ve Kadir isminin tecellisidir. Bu ilimlere hazine dersek, bu hazinelerden öğrenilecek bilgiler ve hikmetleri öğrenme işi kıyamete kadar devam edecektir. Yani dünyada hiçbir üniversitede hiçbir profesör şu cümleleri kuramayacaktır:
Arkadaşlar,
Bugün itibarıyla fizik ilminde öğreneceğimiz her şeyi öğrendik.
Bugün itibarıyla psikoloji ve sosyoloji üzerinden insanı ve insan toplumlarını tanıma noktasında her şeyi öğrendik,
Bugün itibarıyla tefsir, hadis, fıkıh, kelam, siyer gibi ilimler üzerinden İslam dininde var olan her konunun hikmetini öğrendik.
Bundan sonra öğrenecek bir şey kalmadı.
Bu tespitimizin üç güçlü şahidi var.
Birincisi: Kur’an’da geçen bu ve benzeri âyetler: “(Ey Resûlüm! Yaratanın sonsuz ilmiyle, yaratılanların sınırlı bilgisi arasındaki farkı şu örnek üzerinden anlat;) Eğer yeryüzündeki (bütün) ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, arkasından yedi (hatta yedi yüz) deniz daha ona eklense, Allah’ın sözleri (ve o sözlere yüklediği hikmetler, anlamlar, mesajlar yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah (mutlak gücün sahibi) Azîz (her hükmünde sayısız hikmetleri olan) Hakîm’dir.”582
İkincisi: Dünyada üniversiteler ve şirketler bünyesinde faaliyet gösteren ar-ge ve ür-ge’lerin devam eden araştırmaları ve bu araştırmalara bağlı olarak ortaya çıkan keşif ve icatlar.
Üçüncüsü: Biz iman edenler olarak dinimiz üzerinde yaptığımız tefekkürlerin sonucunda şahit olduğumuz hikmetler.
O yüzden öğrenen ve öğreten her insan için geçerli olacak şöyle bir tanım yapıyoruz.
Bu dünyada,
Her insanın bilmedikleri bildiklerinden daha fazladır.
Her insan bildiklerinin öğretmeni, bilmediklerinin öğrencisidir.
Her insanın bilmedikleri bildiklerinden daha fazla olduğu için, her insan hayat boyu öğrencidir.
34-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
34. (Yarın ahirette) Yüzüstü cehenneme sürüklenecek (ve orada azabın en ağırını tadacak) olanlar var ya; işte onlar (bugün Mekke’de karşınızda, inanç ve ahlak bakımından) en kötü yerde (olan, düşmanlık yönüyle en önde) bulunan ve (bu tercihleriyle) doğru yoldan en çok sapan kimselerdir.
(İnsanlık tarihine bu gözle baktığında, doğru yoldan saparak, insanlara zulmedip zalim olanlara dair birçok örnek göreceksin. İşte onlardan bazıları;)
35. (Ey Resûlüm!) Gerçek şu ki, Biz(senden çok önce, sana verdiğimiz gibi) Mûsâ’ya (da Tevrat isimli) Kitab’ı verdik, (kendisi gibi Peygamber yaptığımız) kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı yaptık.
36. Onlara, “Âyetlerimizi yalanlayan (Firavuna ve onun başında bulunduğu) topluluğa gidin” dedik. (Gidildi, ellerinden geleni yaptılar ama) Sonunda (yola gelmedikleri ve zulme devam ettikleri için) o kavmi yerle bir ettik.
37. Peygamberlerini yalanlayıncaNûh kavmini de (müthiş bir tufanın suları içinde) boğduk. Onları (arkadan gelen bütün) insanlara bir ibret yaptık ve Ozalimlere (ahirette) can yakıcı bir azap hazırladık.
38. (Hûd Peygamberin kavmi olan) Âd’ı, (Sâlih Peygamberin kavmi olan) Semûd’u (Yemame civarında yerleşmiş olan) Ress halkını ve bunlar arasında (gelip geçen) daha nice nesilleri de (inkârda ve zulümde ısrarları nedeniyle helâk ettik.)
39. Oysa her birine (elçiler vasıtasıyla) ibretli öğütler vermiştik (öğüt almadıkları ve haksızlık yapmaya devam ettikleri için) hepsini kırıp geçirdik.
40. Şurası kesin ki; (Mekke müşrikleri Şam’a yaptıkları ticaret seferlerinde, üzerlerine taş yağdırılmak sûretiyle) azap yağmuruna tutulan (her biri harabe haline gelmiş olan Lût Gölü civarındaki) şehirlerin yanından geçmişlerdi; peki orada olup biteni fark etmediler mi? (Ne olmuş, neden böyle olmuş? Bu sorular üzerinde düşünmediler mi?... Maalesef Hayır. İşin) Doğrusu; onlar (da bu şehirlerin akıbetinden ibret almayan müşrikler gibi) öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı.
(34-40) ÂYETLER İÇİN GENEL DEĞERLENDİRME
Yine bir kere daha sonuç eğitimi. Bu âyetlerde Kur’an bize önce geleceği sonra geçmişi gösteriyor. Tarih üzerinden geçmiş ve ahiret üzerinden gelecek Kur’an’da en çok tekrar edilen konuların başında geliyor. Nedenini Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında ve önceki âyetlerin tefsirinde geniş olarak açıkladık. Bu tür âyetler son sûreye kadar karşımıza çıkmaya devam edecek. Biz de konunun farklı yönlerine temas etmeye devam edeceğiz.
Burada, bunun nedeni konusunda kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz.
Bir İnsanın Bu Dünyada En Çok Yaptığı Şeylerden Biri Nedir?
Yapacağımız listeyi tercihe bağlı olanlar ve olmayan şeklinde iki gruba ayırsak tercihe bağlı olmayanlar grubunda nefes almak liste başı olurken, tercih bağlı olanlar grubunda tercih yapmak yani karar vermek yani iradeyi kullanmak gelir. Düşünmek, konuşmak, oturmak, kalkmak, yürümek… bütün bunlar irade kullanmayı gerektiren eylemlerdir.
Ve “İsabetli bir karar için yapılması gereken iki şey nedir?” diye bir soru sorsak,
Birincisi geçmişteki tercihlerimizden ders almak,
İkincisi geleceğe yönelik tercihimizin sonuçlarını düşünmek.
Görüldüğü gibi bu hayatta tercihe bağlı en çok yaptığımız karar verme işinin yanında yine en çok yaptığımız iç dünyamızda geçmişe ve geleceğe gitmek. Bu durum, “Kur’an’da sonuç eğitimi neden bu kadar çok tekrar ediyor?” sorusunun cevabı oluyor. Kur’an hayat kitabı olduğu için, hayatta en fazla yaptığımız tercih ve karar verme işinde, doğru karar verme noktasında bize rehber oluyor. Bu rehber eşliğinde geçmişten ne kadar iyi ders alırsak, kararlarımızın dünya ve ahiret geleceğindeki sonuçlarını ne kadar iyi görürsek, “an”da, şimdi, burada yapacağımız tercihlerin kalitesi de o nispette yüksek oluyor.
Konunun önemine binaen yaptığımız bu açıklamadan sonra tefsirini yapacağımız (34-40) âyetler üzerinden Kur’an’ın konu anlatma tekniğine de dikkat çekmek istiyoruz.
Kur’an’ın Sûrelerinde Konu Anlatma Tekniği
Kısa sûreleri saymazsak geçmiş sûrelerde üç farklı farklı türde sûreler gördük.
Birinci grupta içinde yer, zaman ve peygamber isimleri geçen kıssalar gördük; Kamer, Sâd ve A’râf sûresi gibi.
İkinci grupta içinde yer, zaman, ve peygamber isimleri -açıktan- geçmeyen kıssalar gördük; Cin ve Yâsîn sûresi gibi.
Üçüncü grupta bu iki grubu içinde birleştiren birinden az diğerden çok bahseden sûreler gördük ve görüyoruz. A’râf sûresi ve Furkan sûresi gibi.
Genelde bundan sonra göreceğimiz sûrelerin çoğunda üçüncü grubu ağırlıklı olarak göreceğiz.
Bu Sûredeki Tekniğe Bakarsak,
Bu sûrede, 35-40 arası âyetlerle geçmişte anlatılan peygamber kıssalarında kavimlerinin helakine bakan tarafın birer cümleyle özeti veriliyor. Bu noktada Kur’an’ı seri halde konferans veren bir konuşmacı olarak veya müfredata göre ders takip eden bir eğitimci olarak düşünürsek, önemli konuları tekrar ediyor ama daha fazla tekrar etmemek için de önceki anlattıklarını kısa işaretlerle hatırlatıp derse o şekilde devam ediyor.
Burada da onun örneğini görüyoruz. Bu ön bilgilerden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
34. Âyet: Bu Âyetin Görevi
Bu âyet bağlamda hem yukarıdaki konunun sonu oluyor hem de sonuç eğitimi olarak gelecek konunun başı oluyor. Âyete önceki âyetlerin sonu olarak bakarsak; âyet, sûrenin ilk âyetinden beri Peygamberimize iftiralar atan, sürekli yalan ve bahaneler üreten, ayaklarına kadar gelmiş olan doğru yoldan sapan bir topluğu ahirette bekleyen sondan bahsediyor.
Âyete yeni başlayan konunun başı olarak bakarsak; âyet geçmişte doğru yola davet edilen ama Mekke müşriklerinin yaptıkları gibi yapanların sonunu göstererek şu mesajı veriyor: “Dünyada olmasa bile ahirette ebedi bir helak yaşamak istemiyorsanız, Kur’an’la ve Hz. Muhammed ile ayağınıza kadar gelen hidâyet nimetinin kıymetini bilin.”
35. 36. Âyet: Hz. Musa’dan Kısa Bir Hatırlatma
Bu âyetler özellikle A’râf sûresinde geniş olarak anlatılan Hz. Musa kıssasını hatırlatıyor ve konuyu doğdu, yaşadı ve öldü kısalığında üç kelime ile özetliyor.
37. Âyet: Hz. Nûh’dan Kısa Bir Hatırlatma
Âyet, kıssanın ana hatlarının muhataplar tarafından bilindiğinden yola çıkarak, kıssayı iki cümleyle özetliyor.
38-40 Âyet: Dört Kavimden Kısa Bir Hatırlatma
Bu âyetlerde Ad, Semud, Ress ve Lût kavminin helaki anlatılıyor. Bu anlatımda öncelikli amaç, detaylı tarih bilgisi vermek değil. Öncelikli amaç insanların dünyadaki tercihleri üzerinden sonuç eğitimi vermek. Bu sonuç eğitiminde altı kavmin kıssalarının özeti verildikten sonra, bu kıssaların hepsi şu cümle ile özetleniyor: “Doğrusu; onlaröldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı.”
Bu özet üzerinden de şu mesaj veriliyor: Tercihlerinizin sonuçları dünyada olmasa bile ahirette kesinlikle karşınıza çıkacak. Tarih bu gerçeğin şahididir. O yüzden yaptığınız her tercihi bu bilinçle; hesabını vereceğinizi bilerek yapın.
41-44 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. (Yanından geçtikleri helâk olmuş şehirlerden ibret almadıkları için) Seni gördüklerizaman (her seferinde) “Bu mu Allah’ın peygamber olarak gönderdiği! (O da bizim gibi yiyor, içiyor. Melek olması gerekmez miydi?”) diyerek seni hep alaya alıyorlar.
(Sana böyle derken, kendi tabanlarını şu sözlerle motive ediyorlar.)
42. (“Bu adam çok tehlikeli! Tatlı diline, masum görüntüsüne aldanmayın.) Şâyet biz direnmeseydik, az kalsın bizi ilahlarımızdan saptırmış olacaktı.” (Müşrikler şimdi böyle diyorlar ama yarın) Azabı gördüklerinde, kimin doğru yoldan sapmış olduğunu anlayacaklar.
43. (Ey Rasûlüm! Doğru yoldan saparak) Kendi arzusunu kendine ilah edineni gördün mü? Şimdi sen (insanların hidâyetini çok arzulayan, bu iş için gece gündüz koşturan biri olarak, kendi tercihi ile manen intihar eden) bu kişiyi doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin?
44. Yoksa sen (iyi niyetli, güzel düşünen biri olarak) onların çoğunun gerçekten (senin öğüt ve uyarılarını) dinleyeceğini veya (onlar üzerinde) düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır,(hayır, muhatapların hiç de sandığın gibi değil)onlar (âyetlerimiz üzerinde düşünmeyerek, insanı hayvandan ayıran en büyük özellik olan aklı devre dışı bıraktıkları için) hayvanlar gibidir (içgüdüleri tarafından güdülürler) hatta onlar (izledikleri) yol (yaptıkları tahribat) bakımından daha da sapıktırlar.
ÖN BİLGİ: Bir İnsanın Bu dünyada Düşebileceği En Kötü Durum Nedir?
Bu âyetlerin tefsirine geçmeden önce burada bir ön bilgi vermek istiyoruz. Furkan sûresinin 43. âyet ve ileride benzer bir içerikte gelecek olan Casiye sûresinin 23. âyeti Kur’an’da çok özel bir yere sahip. Bu âyetler başlıktaki sorumuzun cevabı oluyor ve diyor ki: Bir insanın bu dünyada düşebileceği en kötü durum hevasını ilah edinmesidir. Neden böyle olduğuna aşağıda değineceğiz. Bu ön bilgiden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
41. Âyet: Kibir, Şeytanın Vücut Bulmuş Hali
Olmaz ama olduğunu farz edelim eğer kibir sıfatı ete kemiğe bürünüp bir varlıkta görünecek olsaydı bu varlık şeytan olurdu. “Dünyada şeytana en fazla benzeyen insan kim?” diye sorulsaydı, cevap en kibirliler olurdu.
Kibir bir üstünlük hastalığıdır. Kibir Allah’a iş öğretme küstahlığıdır. 41. âyette Mekke müşriklerde bu küstahlığın örneğini görüyoruz. Âyetteki ifade üzerinden zımnen şunu diyorlar: (Haşa) “Bu mu Allah’ın peygamber olarak (seçip bizim başımıza) gönderdiği!” Allah birini seçip gönderecekse, o kişi, Muhammed değil biz olmalıydık.”
Bu tespitimiz Zuhruf sûresinin 31. âyetinde şöyle ifade ediliyor: “Dediler ki “Bu Kur’an (gele gele Abdulmuttalip’in yetimine mi geldi. Taif ve Mekke gibi) iki şehirden (Velid bin Muğire gibi veya o çapta) büyük bir adama gönderilmesi gerekmez miydi?” Müşriklerin kibirli/üstenci sözleri 42. âyette devam ediyor.
42. Âyet: “Direnmesek Bizi de Saptıracaktı”
42. âyette güçle gelen küstahlığın yanında şımarıklığı ve haddi aşmayı da görüyoruz. Âyetteki ifadeden şunu anlıyoruz. “Bu şehirde güçlü olan biziz. O yüzden kimin doğru, kimin yanlış yolda olup saptığına da biz karar veririz. Eğer bu gelişmelere direnmeyip seyirci kalsaydık, kendisi saptığı gibi bizi de saptıracaktı.”
İşte kibir böyle bir şey. Hem sapacaksın hem saptığının farkında olmayacaksın hem de dünyanın en doğru insanına bizi saptırmak istiyor iftirası atacaksın. Mekke’de olan buydu. Peki bunun sebebi neydi? Bu davranışların arkasında ne vardı? Gelecek âyetler onun cevabını veriyor.
43. Âyet: Soru Şu “Ben Hevamı İlah edindim mi?”
Heva konusuna hem Tefsir Usulümüzde hem de bu tefsir çalışmamızda çok önemli bir yer verdik.583 Önce hevâ-i nefis için Heva Yasasında yaptığımız tanımı önemine binaen dipnotta hatırlatalım584 ve ona burada ufak bir ilave yapalım.
İnsanın içindeki karar mekanizmalarının başında yönetici olarak akıl vardır. Nefsin bu mekanizmanın emrindeki iradeyi hayır ve şer, takva ve fücur yönünde meylettirme potansiyeli vardır. Bu meyil hayır yönünde olduğunda nefis manevî gelişimine göre terakki, tekamül sürecinde levvame, mülhime, mutmainne, mardiye, radiye, safiye, kamile gibi sıfatlar kazanır. Bu kazanımın diğer adını kendini Allah’ın razı olduğu ölçülerde gerçekleştirip insan-ı kamil olmaktır.
Bu meyil şer yönünde olursa, nefis emmare sıfatı ile günaha meyleder.
Bu meyile aşağıların aşağısına inmek dersek, inişin başında günaha (harama) girme vardır.
Devamında günaha alışma ve vazgeçememe vardır.
Devamında günahın günah olmadığını kabul vardır.
Devamında “günaha günah” diyen âyetleri inkar vardır.
Devamında günahı normal görme, başkalarını o günaha davet ve teşvik vardır.
Bu sürecin sonunda gelinen noktada artık heva ilah olmuştur.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, inkarını açıktan yapan insanlar için “hevasını ilah edinmiş” diyebiliriz. Bir Müslüman olarak kendimize bakarsak bunun cevabını aşağıların aşağısına iniş etaplarına bakarak en iyi biz verebiliriz.
Âyet hakkında giriş diyebileceğimiz bu açıklamalardan sonra bu açıklamalara birkaç nokta daha ilave edebiliriz.
Birinci Nokta: Sözde İlahların En Büyüğü
Geçmişten günümüze insanların taptığı sözde ilahların bir listesi yapılsa ve binlerce ilahın yer aldığı bu listede “En büyük ilah hangisidir?” diye sorulsa cevaba şu soru üzerinden gidilir: Bunların ilah olmasına, bunlara ilahlık payesi verilmesine, bunların ilah olarak atanmasına kim karar verdi? Cevap insan olacak; cevap insanın içindeki hevâ-i nefis olacak. Cevap bu olduğunda tespitimiz şu olacak. Hevanın ilah olması demek nefsin yani kişinin ilah olması demektir.
Bu tespit üzerinden devam edelim
İkinci Nokta: Ateistin Bile İlahı Vardır
Konuya “din mantığı” içinden baktığımızda “Allah yoktur” deyip ateist olduğunu ilan eden bir insan, bu hükmünü/kararını hevâ-i nefsin etkisinde kalan akılla veriyor. Öyle olduğu için de gerçek ilahın yokluğunu ilan ettiğinde, farkında olmadan nefsinin yani kendinin ilah olduğunu ilan ediyor. Bu gerçeği dikkate aldığımızda geçmişten bugüne tapılan ilahlar kategorisine yeni bir bölüm ekleyip, ateistleri “ilah”ın yokluğuna karar veren ilahlar olarak tanımlayabiliriz.
Üçüncü Nokta: Hevayı İlah Edinmenin En Yaygın Şekli: Şirk
Hevasını ilah edinenleri tamamen ve kısmen ilah edinenler diye ikiye ayırdığımızda, ateistlerin tamamen ilah edindiğini, şirk koşan müşriklerin de kısmen ilah edindiğini söyleyebiliriz.
44. Âyet: Hayvanlar Üzerinden Yapılan Benzetme
Bu âyette öne çıkan konu dinlemeyen düşünmeyen bazı insanların bu özellikleri ile hayvanlara benzemesi. Bu konu için A’râf sûresinde 176 ve 179. âyetler için yaptığımız açıklamalara bakınız.
45-54 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Çoğu seni dinlemiyor diye, dinleyenleri ihmal etme, yaratılan âyetler üzerinden tevhid delillerini anlatmaya devam et!)
45. (Dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlı olarak) Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını (ve kısalttığını) görmedin mi? İsteseydi (dünyayı kendi etrafında döndürmez, evreni durağan hale getirip) onu sabit kılardı. (Peki) Sonra (ne olurdu? Bir düşün! ... Hayat olmazdı. İşte) Biz(sebep-sonuç ilişkilerine bağlı olarak yaratılanları Yaratana delil kıldığımız gibi) güneşi gölgeye (gölgeyi de güneşe) delil kıldık.
46. Sonragölgeyi (de insanın dünyadaki fâni ömrüne delil yaptık. Nasıl sabah uzun görünen gölgeyi öğleye doğru) yavaş yavaşçekip almaktayız. (Uzun bir ömrü olduğunu zanneden insanı da vakti geldiğinde dünyadan çekip alacağız.)
47. Sizin için (yine gök cisimlerinin hareketlerine bağlı olarak) geceyi bir örtü, uykuyu dinlenme vakti yapan, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı kılan O’dur.
48. (Yağmuru) Rahmetinin (delili ve sembolü yapan, yağmur gelmeden onun) önünden rüzgârları müjdeciler olarak gönderen (de) O’dur. (İşte yine böyle bir sebep-sonuç ilişkisiyle) Biz gökten tertemiz su indirdik;
49. Ki (böylece) onunla ölü toprağı (yeşertip) canlandıralım ve (yine) onunla hayvan olsun, insan olsun (yarattığımız) nice canlıyı suya kavuşturalım...
50. Doğrusu, Biz bunu insanlar aralarında, düşünüp ibret alsınlar (özellikle öldükten sonra dirilmenin numunesi olarak baksınlar) diye (âyetlerimizi) tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu (rüzgârla, yağmurla, peygamberle, vahiyle gelen nimetleri görmeyerek) nankörlükte direttiler.
51. (Resûlüm! Eğer Biz) Dileseydik (bugün de eskiden olduğu gibi) her memlekete (ayrı) bir uyarıcı gönderirdik. (Fakat hikmetimiz gereğince, son elçi olarak seni seçtik ve evrensel uyarıcılık görevini sana verdik.)
52.O halde (peygamberliğini tartışmaya açan) kâfirlere (hiçbir şekilde) boyun eğme ve (güçler dengesinin aleyhinize olduğu şu Mekke’de kesinlikle şiddete şiddetle karşılık vermek gibi bir yöntemi tercih etme. Bil ki, senin en büyük silahın vahiyle gelen bilginin zarfı olan Kur’an’dır) bununla onlara karşı olanca gücünle büyük bir mücadele ver!
(Mücadelende aşağıda gelecek tevhid delillerini anlatmaya ağırlık ver...)
53. (Nehir, boğaz ve körfez gibi büyük su kütlelerinin birleşme noktalarında) Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren585 ve aralarına (“yüzey gerilimi” adı verilen ilahî) bir (yasa ile) engel (ve) aşılmaz bir sınır koyan (O olduğu gibi, iman ile küfrü bir su gibi Mekke’ye salıveren ve kesinlikle birbirine karıştırılmasını istemeyen de) O’dur.
54. O, insanı sudan yaratıp ona (ana-baba tarafından) akrabalık ve (eşler arası evlilik bağıyla) hısımlık bahşetmiştir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yeten Kadîr’dir.
55. (Kâinatta böyle sayısız tevhid delillerine rağmen inkârda ısrar edenler) Allah’ın yanı sıra, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir (kulluğunu sadece ve sadece) Rabbine karşı (yapmayarak, tevhid inancına zarar veren, böyle yapmakla da, şeytanın yeryüzündeki emellerine) arka çıkandır.
ÖN BİLGİ: ŞAHİTLİK EDEN ÂYETLER ÜZERİNDE TEFEKKÜR
Kur’an’da herhangi bir konuya karşılık gelen her âyet grubunun birden çok görevi var. Burada adına kevni âyetler de dediğimiz yaratılan âyetler, bir kez daha şahitlik için geliyorlar ve (43 ve 44. âyetlere işaret ederek) lisan-ı halleriyle bize şu mesajı veriyorlar: “Ey insanlar! Nefsinizi ilah edinirseniz, akıl nimetini kullanmayarak hayvanların seviyesine inerseniz, kâinattaki şahitliği göremezsiniz.”
Ama tersini yapar akıl nimetini kullanır, o nimetle yaratılan âyetler üzerinde tefekkür ederseniz, şunları görürsünüz: Kur’an’ın kevni âyetleri hem kâinatı Allah’tan başkasının yaratamayacağına şahitlik ediyor hem de Kur’an’ın insan sözü olamayacağına şahitlik ediyor.
45. Âyet: Gölgelerin Şahitliği: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Çöl ikliminin hakim olduğu bir bölgede yaşayan Mekke halkı için “gölge” nimet listesinde çok önemli bir nimet olarak öne çıkıyordu.
Kur’an bu nimete dikkat çekiyor. İşin bu tarafı açık olduğu için biz bu nimetin “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğine bakan tarafı üzerinde duracağız.
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde dünyanın her yerinde insanlar sabah vakti gölgelerin uzun, öğle vakti kısa, akşama doğru da tekrar uzun olduğunu biliyordu ama hiç kimse bunun nasıl olduğunu, bugün bizim bildiğimiz şekliyle bilmiyordu? O yüzden o günün insanından âyette geçen “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını (ve kısalttığını) görmedin mi?” sorusuna cevap istenseydi, büyük ihtimal “gördüm” ama bu işin nasıl olduğunu bilmiyorum şeklinde cevap verecekti. Âyet dolaylı olarak o gün bütün insanlara şu mesajı veriyor: “Bunu size ev ödevi olarak veriyorum; bu işin nasıl olduğunu anlamaya çalışın. Bu arada size bu işi anlamada yardımcı olacak bir de ipucu vereyim; “sabit olsaydı” ne olurdu?”
İnsanlar bu ipucu üzerinde düşündüğünde şunu anladılar, demek ki bu gölgelerin uzaması kısalması işi hareket eden bir şeye bağlı oluyor. O günden bugüne bilim insanları verilen ve bulunan ipuçlarından yola çıkarak bugün bu konuda ulaştığımız bilgi seviyesine ulaştı ve dediler ki: Dünyada gölgelerin uzama, kısalma ve tekrar uzama gibi hareketleri “sabit olmamasına” yani dünyanın 24 saatte kendi etrafında dönmesine bağlı oluyor.
Aynı bilim insanları bugün “sabit olsaydı?” sorusuna da şu cevabı veriyorlar: Gölgelerin sabit olması demek, dünyanın dönmemesi demek. Dünyanın dönmemesi demek, dünyayı kendi yörüngesinde onu güneşe bağlayan -görünmez ipler mesabesindeki- kütle çekim yasasının iptali demek.586 Bu yasanın iptali demek, dünyamızın uzayda dibi olmayan bir uçurumdan aşağıya düşmesi demek…
Bu gerçeği dikkate aldığımızda şu gerçeği ilan ediyoruz: 7. asrın bilgi seviyesinde gölgeler sabit olsaydı, sonucun böyle olacağını hiçbir insanın bilemeyecek olması, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına şahitlik ediyor.
Özetlersek gölgelerin varlığı nasıl güneşin varlığına şahitlik yapıyorsa, gölgeler Kur’an’ın Allah’tan başkasının sözü olamayacağına da şahitlik yapıyor.
Gölgenin Aslına Şahitliği
Gölgenin yaptığı şahitliği biraz açarsak, her gölge aslına şahitlik yapar. Her gölge dolaylı olarak “Bana eser, aslıma da o eserin sanatkarı olarak bakabilirsiniz. O yüzden ben varlığımı bir sanatkara borçluyum, o sanatkar olmasaydı ben de olamazdım." der. Gölge bu şahitlik üzerinden bütün insanlara şu mesajı veriyor: “Nasıl ben aslımın varlığına şahitsem, aslımın varlığı da O’nu yaratan Allah’ın varlığına şahittir.”
Bu şahitliği bir de yukarıdaki 44. âyete bağlayıp okursak, o okumanın mesajı şudur: “Ey insan! İnsan esere baktığında, eserin sanatkarın varlığına yaptığı şahitliği anlayabilecek bir donanımda yaratılmıştır. Bu donanımın hakkını vermek insanla hayvan arasındaki farkın göstergesidir…”
46. Âyet: Gölgenin Mesajı
Âyetin parantez içi açıklamalarında gölge ile insanın fani ömrü arasındaki bağlantıya dikkat çektik. Bu noktada gölge önceki mesajların yanında bize şu mesajı da veriyor: “Ey insan! Ben de faniyim sen de fanisin. Benim her gün bu dünyaya gelip gittiğim gibi sen de geldiğin bu dünyadan bir gün gideceksin. Benim görevlerimden biri de bu gerçeği insanlara hatırlatmak. Sana tavsiyem bu gerçeği unutmadan yaşa!”
47. Âyet: Tefekküre Devam
Önceki âyetlerde dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlı olarak gölgenin yaptığı şahitliği bu sefer, yine aynı hareketin sonucu olan gece ve gündüz yapıyor. Bağlam üzerinden okumaya devam edersek, ufak bazı değişikliklerle 44. âyeti şablon yapıp, 47. âyeti o şablon içinde farklı şekillerde okuyabiliriz.
Hemen örneklendirelim: “(Dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlı olarak) Rabbinin gecenin ardından gündüzü, gündüzün ardından geceyi nasıl getirdiğinigörmedin mi? İsteseydi (dünyayı kendi etrafında döndürmez, evreni durağan hale getirip) onları sabit kılardı. (Peki) Sonra (ne olurdu? Bir düşün! ... Hayat olmazdı. İşte) Biz(sebep-sonuç ilişkilerine bağlı olarak yaratılanları Yaratana delil kıldığımız gibi) gece ve gündüzün varlığını da güneşin varlığınaşahit kıldık.
Âyetin Öldükten Sonra Dirilmeye Bakan Tarafı
Âyeti düz okursak, yukarıda şablon içinde okuduğumuz gibi okuyabiliriz. Ama tefekkürümüzü biraz daha derinleştirirsek, âyet bizim için ikinci ve üçüncü dereceden anlamlar dediğimiz işârî anlamlara da kapı açar.
Onlardan birine işaret edelim. Âyet bu dünyadaki biyolojik saatin işleyişi üzerinden, öldükten sonra dirilmeye de şahitlik yapıyor. Nasıl olduğuna bakalım.
Âyet diyor ki: Bu dünyada Allah’ın yasaları var; gecenin olması, insanın uyuması, arkadan gündüzün gelmesi Allah’ın bu dünyaya koyduğu yasaların sonucunda ortaya çıkan bir döngüdür. Her insan bu döngüye istemese de uymak zorundadır. Bu olgular üzerinden her gün yaşanan bu döngü, bu dünyada her başlayanın bitmesi, her gelenin gitmesi gerçeğine işaret eder.
Bu işaret üzerinden şu mesaj verilir: “Ey insan! İstesen de istemesen de bu dünyadan gideceksin. Her gece uyuyup her sabah uyandığın gibi bir gün ölüm uykusuna yatacak ve mahşer sabahında uyanacaksın. Uyandığında dünyadaki geçmişin orada cennet ve cehennem olarak karşına çıkacak. Bu gerçeği bilerek yaşa.”
48. Âyet: Tefekküre Devam
Bu âyetin benzeri A’râf sûresi 57. âyette geçmiş bu ve benzeri âyetlerin “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğine yaptığı şahitliğe işaret etmiştik. Burada âyete, âyette verilen parçalara, verilmeyen parçaları da ekleyip bir tefekkür bağlamında bakıp kısa bir değerlendirme yaptığımızda bu âyeti şöyle formüle edebiliriz; (Rüzgar, bulut + bulut, yağmur + güneş, buharlaşma = Gökten inen temiz su.)
Âyet bize, bizim ve bütün canlıların ihtiyacı olan suyun nasıl ikram edildiğini anlatıyor. Bu anlatımda 7. asrın bilgi seviyesinden bir hitap tercih ederken, rüzgarla bulutun arasındaki ilişkiyi, bulutla suyun buharlaşması arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamayı bilim insanlarına ev ödevi olarak veriyor. Bu ev ödevini yerine getiren bilim insanları 17. ve 18. yy’larda bu işi fark ediyor. O günden bugüne bu işin nasıl olduğunu tam olarak izah ediyorlar. Bu izahtan şunu anlıyoruz: Bu işi Allah’tan başkası yapamaz. Su nimetini Rahmân olan Allah’tan başkası insanlara sunamaz.
O yüzden su evrensel bir rahmetin göstergesidir.
49. Âyet: Su Nimeti Olmasaydı…
Bu âyeti de bağlam içinde okuduğumuzda âyet bir kere daha 44. Âyeti hatırlatıyor. O âyette Çöl ikliminin hakim olduğu bir bölgede yaşayan Mekke halkı için gölge nimetine dikkat çekilmişti. Onu takip âyetlerde gece, uyku ve gündüz nimetlerine dikkat çekildi. Arkasından rüzgar, bulut, yağmur ve suya…
Burada tefekkür sorusu şu: Rüzgar esmese, sular buharlaşmasa, bulut oluşmasa, yağmur yağmasa, insanlar hem kendileri hem hayvanları hem de tarım için su bulamasaydı ne olurdu? Bu soru Mülk sûresinin 30. Âyetinde şöyle soruluyor: “De ki: (Allah’ın âyetleri üzerine düşünün! Mesela; rüzgar dursa, buharlaşma olmasa, bulut oluşmasa, yağmur yağmasa) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim birakarsu getirebilir?”
Bu tefekkürden sonra âyetin mesajı gâyet net: Suyun varlığı da sayısız şahit gibi Allah’ın varlığına şahittir.
50. Âyet: Nankörlükte Israr
45-54 arası âyetlerin konusuna “nimetler” dersek, bu âyet konuyu bağlayan âyetlerden biri olarak nimetlere karşı yapılan nankörlüğe dikkat çekiyor. Âyetin bu konuya dikkat çekmede kullandığı dil ilginç. Âyet zımnen şöyle diyor: “Biz bir defa değil, iki defa değil defalarca bu konuyu anlattık. Defalarca bu nimetleri size Allah’tan başkasının veremeyeceğini hatırlattık ama siz insanların çoğu nankörlük etme işinde direttiniz yani yanlışta ısrar ettiniz.”
Âyet bize dünyadaki imtihan dekorunda bütün zamanlarda insanların genel davranışının fotoğrafını veriyor. Fotoğrafa baktığımızda şunu görüyoruz.
Çoğunluk inanmayacak. (Rad 1)
Çoğunluk nankörlük yapacak. (Furkan 50)
Çoğunluk şükretmeyecek (Bakara 243)
Kur’an’da bu şekilde çok sayıda örnek görmek mümkün. Burada mesaj gâyet net:
Mesajlardan birincisi buradaki bağlama özel: İnsanların nankör olması sizin de onlara benzemenizin gerekçesi olmasın.
Mesajlardan ikincisi genel: Bir şeyin doğruluğunda ölçünüz asla çoğunluk olmasın. Ölçünüz hakkı, hukuku, doğruluğu, dürüstlüğü için alan adalet olsun.
Haklı olan bir kişi, haksız olan bir milyon kişi de olsa, haklının yanında durmaya gayret edin.
51. Âyet: Ortam Okuması
Bu âyetin iniş sebebini bilmiyoruz. Ama âyeti bir sorunun cevabı olarak kabul edersek, bu âyetin indiği ortamda konuşulanları tahmin edebiliyoruz. Müşrikler Peygamberimizin peygamberliğine itiraz ediyorlar. Zımnen “Geçmişte bir sürü peygamber gelmiş. Biz sende aradığımızı bulamadık, sen git başka peygamber gelsin.” diyorlar.
Allahü a’lem böyle bir ortama inen bu âyet zımnen şunu diyor: “Bu konuda sizin değil, Allah’ın dilediği oluyor. Evet geçmişte peygamber gelmişti ama Muhammed son peygamberdir. Ondan sonra elçi gelmeyecektir.”587
52. Âyet: Cihat, Savaş Değildir
İslam âlimleri arasında bu âyetlerin Mekke’de indiği konusunda ve Mekke’de Medine’de olduğu gibi savaşlar olmadığı konusunda ortak bir kabul vardır. Bu ortak kabulü dikkate aldığımızda karşımıza iki sonuç çıkıyor.
Birinci sonuç: Kur’an’da geçen cihat kelimesi her durumda savaş anlamına gelmiyor.
İkinci sonuç: Kur’an savaşı büyük cihat olarak görmüyor.
Bu tespitten sonra şu soruyla devam edelim.
Büyük Cihad Nedir?
İniş sırası üzerinden yaptığımız okumada Kur’an’da türevleriyle birlikte 41 defa geçen chd kelimesini, ilk kez bu âyette görüyoruz.
Bu âyeti dikkat çekici yapan sadece bu nokta değil. Bu âyeti asıl dikkat çekici yapan, âyette cihadın büyük cihat anlamında “cihâden kebîren” ifadesiyle geçmesidir. Bu ifade Kur’an’da sadece burada geçer.
Bu noktada, başlıktaki sorunun yanında karşımıza bir soru daha çıkıyor, Kur’an hiçbir sıcak savaşın olmadığı Mekke’de büyük cihat ifadesi ile neyi kastediyor? Bize hangi mesajları veriyor?
Bu soruların cevabı olarak öncelikle Tefsir Usulümüzde (25) Cihad Yasasında yaptığımız açıklamalarda geniş olarak değindik. Burada onlara ilaveten bir noktaya temas edelim.
İslam dininde cihat kavramını bir meyve örneği ile anlatırsak, bir meyvenin güzel bir meyve olma mücadelesi çekirdekten başlar. Çekirdekten meyveye kadar geçen bütün süreçler cihadın etaplarıdır. Bu etapların hakkı verilmediğinde güzel bir meyve ortaya çıkmayacaktır.
Aynen bunun gibi Müslümanın cihadında hedef:
Kendini gerçekleştirmiş güzel ahlak sahibi kamil insan olmaktır. Bu insanın en büyük özelliği, nefsini terbiye ederek, istek ve arzularına hakim olarak, merhamet ve adaleti baskın özelliği yaparak her durumda kendini Allah’ın razı olduğu çizgide tutabilmesidir.
Bu cihadın “olma” ve “kalma” şeklinde iki ana etabı vardır.
Birinci Etap: Kamil insan olma etabı. Bu etap evde ailede bebeklikte başlayan okulda devam eden meslek sahibi olmayla tamamlanan etaptır.
İkinci etap: Bir ömür boyu kamil insan olarak kalma etabıdır. Bu etap meslek sahibi olmakla başlayan evlenmekle evde ailesine, iş yerinde arkadaşlarına örnek olmakla hayat boyu devam eden cihattır.
Bu cihat çekirdekten meyveye, bebeklikten ölüme kadar hayatın her anını içine aldığı için BÜYÜK CİHATtır.
Bu cihadın hakkını veremeyenler, bu cihatla belli bir kıvama gelemeyenler, bu cihadın alt başlıklarından sadece biri olan savaşta düşmanı yenseler bile başarıyı kendilerinden bilmekle, ganimeti gaye yapmakla, övgü ve takdir beklemekle, öfkesin ve nefretine yenilmekle manevî mağlubiyetler yaşarlar.
Özetlersek, bu âyet cihat konusunda iniş sırasında karşımıza çıkan ilk âyetlerden. İlk âyetin bu mesajlara havi olması çok büyük önem arz ediyor.
Bağlam: Geri Adım Yok. Silahsız Cihada Devam
Bu âyet iniş sırasından yaptığımıza okumada “ona, onlara itaat etme/boyun eğme” şeklinde gelen 4. âyet.588 Bu âyeti burada bağlam ile birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz. Mekke’de Müslümanlara yapılan baskı her geçen gün artıyor. Baskılar arttıkça mücadele daha da zorlaşıyor.
İşte böyle bir ortamda âyet zımnen şu mesajı veriyor: Geri adım atmayın. Güçler dengesini dikkate alın. Silah veya kasları değil aklı kullanın. Düşmanla boks maçına çıkmak yerine satrancı tercih ederek doğru hamlelerle cihada devam edin.
53. Âyet: İki Deniz ve Aralarındaki Engel
İniş sırasından yaptığımız okumada Kur’an’da iki denizin salınmasından ve aralarında berzah olmasından bahseden âyetlerden ilki burada bu âyette karşımıza çıkıyor.589 Bu âyet Kur’an’ın “Ben bir şey söyleyeyim ama siz ondan çok şeyler anlayın.” dediği türden âyetler. Bu âyetin hem mecazi hem de hakiki manası var. Önce mecazi manasından başlayalım.
Âyetin Mecazi Manası: Zıtlar Denizi
Mecazi manada önce genel bir değerlendirme yapacağız. Sonra konuyu en fazla öne çıkan iman ve küfür noktasına getireceğiz.
İki denizi en genel anlamda zıtlar olarak anlayabiliriz. Bu dünya insanın yaşayacağı kıvama geldiği günden beri (gece-gündüz, soğuk sıcak, karanlık-aydınlık, iyi-kötü, ruh-beden, madde-mana, iman-küfür, hayat-ölüm gibi) birbirinin zıddı olan şeyler birbirine karışmıyor. Bunlar karışmadığı için hayat bir düzen ve denge içinde devam ediyor.
Burada bir not düşelim, bizim zıtlar denizi olarak betimlediğimiz bu iki deniz çok derin bir felsefi derinliği olan konu. Biz bu derin konuya, bir tefsir çalışması sınırları içinde sadece değinmiş oluyoruz.
İman ve Küfür
Mecazi anlamı ile iki denizden biri iman diğeri küfür denizi. Bu iki deniz hem Mekke özelinde hem dünya genelinde olan bir deniz. Bu denize Mekke özelinden bakarsak iman denizinde tevhid, küfür denizinde şirk var.
İman denizi tatlı. Ama bu tat imtihan dünyasında herkes tarafından tam olarak hissedilemiyor. Bütün boyutları ile hissedilmesi Cennete bırakılıyor.
Küfür denizi acı. Zevk ve keyif veren eğlence araçları insanın önünde gaflet perdesi meydana getirdiği için bu acı imtihan dünyasında herkes tarafından tam olarak hissedilemiyor. Bütün boyutları ile hissedilmesi Cehenneme bırakılıyor.
Âyetin Hakiki Manası: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Kur’an’ın bu tür bilimsel konulara işaret âyetleri şuna benziyor. Bir öğretmen var. Öğretmen ilkokul 3. sınıfta ders verirken, verdiği bilgilerin bir bölümünü öğrencilerin anlayacağı seviyeden verirken, bir bölümünde seviyeyi yüksek tutuyor. İşte bu âyet, seviyenin yüksek tutulduğu âyetlerden. Bu âyet hem o zamana hem de bütün zamanlara şu mesajı veriyor:
7. Asrın Mekke’sinde bu söz bu sözü söyleyen insana ait olamaz.
7. asrın Mekke’sinde hiçbir insan bu sözde bahsedildiği gibi dünyadaki bazı denizlerin590 yüzey gerilim yasası591 ile bir birbirine karışmadığını bilemez.
Bu âyet, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına, Kur’an’ın sadece ve sadece Allah’ın kelamı olduğuna şahitlik ediyor.
Hakikat ve Mecazın Birlikte Verdiği Mesaj
Yukarıda 50. âyetin tefsirinde, insanların çoğunun nasıl olduğuna işaret etmiştik. O işarette imtihan dekorunda inanmayanların inananlardan çok olduğunu gördük. Dünyada inkarın imandan çok olması, tuzlu suyun tatlı sudan çok olmasıyla benzeşiyor.592 Bu benzerlik başka benzerliklere de kapı açıyor. Bu benzerliğin adı hidâyet. Bu benzerlik iki türlü oluyor.
Birinci Benzerlik: Güneş İslam’ın gülen sıcak yüzünü temsil ediyor. Bu yüz karşısında okyanuslardaki tuzlu sular buharlaşıyor, bulut denilen taksiye biniyor. Yağmur denilen tatlı su olarak yere iniyor.
İkinci Benzerlik: Gelişen teknoloji sayesinde deniz suyu içme suyuna dönüşüyor. Teknik olarak bu dönüşüme “desalinasyon” deniliyor.
Bu iki benzerliğin mesajına gelirsek, mesaj şu:
Evet bu dünyada tuzlu suyun tatlı sudan fazla olması gibi inkar edenler de iman edenlerden fazla ama bu durum, değişim ve dönüşüm olmayacak anlamına gelmiyor. Eğer inandığınız değerler adına güzel örnek olmazsanız, iman edenlerin sayısının azaldığını görebileceğiniz gibi, güzel örnek olduğunuzda bunun artacağını da görebilirsiniz.
Özetlersek, Nasıl denizler dünyadaki iklim üzerinde etkiliyse, Müslümanların inandıkları değerler adına güzel örnek olup olmaması da dünyanın manevî iklimini etkileme açısından çok önemlidir.
54. Âyet: Allah’tan Başka İlah Olamaz. Kur’an Allah’tan Başkasının Sözü Olamaz
ÖN BİLGİ: Âyette Geçen Kelimeler Hakkında
Konuya giriş yapmadan önce şunu ifade edelim. Bizim mealimizde akrabalık ve hısımlık anlamı verdiğimiz neseben ve sıhran kelimeleri, iniş sırasından yaptığımız bir okumada ilk kez burada karşımıza çıkıyor. Ayrıca yaratılışı anlatan bir süreçte, sudan yaratmanın hemen arkasından gelmesi yönüyle sadece bu âyette geçiyor.593
Bu duruma dikkat çektikten sonra âyetin tefsirine geçebiliriz.
Kur’an Bütün İnsanlara Meydan Okur.
Kur’an “Bana bir benzer getirin.” der. “Benzer getirin” demenin bir manası da “Haydi o âyetleri Allah’tan başkasını özne ve fail yaparak yazın.” demektir.
Deneyelim bakalım olacak mı? Varsayalım X isimli bir şahıs, 7. asırda, 7. asrın bilgi seviyesinden 54. âyet üzerinden bir deneme yapıyor ve âyeti şöyle yazıyor.
“Ben, insanı sudan yaratıp ona (ana-baba tarafından) akrabalık ve (eşler arası evlilik bağıyla) hısımlık bahşettim. Ben her şeye hakkıyla gücü yeten Kadîr’im.”
Kur’an lisanı haliyle âyeti bu şekilde yazan kişiye diyor ki, “Sen bu âyete özne ve fail olamazsın.” X adlı kişi “olabilirim” derse, bu durumda, 7. asırda şunları bilmesi gerekiyor;
Âyette geçen su kelimesiyle meninin kastedildiğini, meni içerisinde 200 milyon civarında sperm olduğunu,
Bu spermlerden birinin annenin yumurtasını döllediğin, bu döllenme sonucu zigotun ortaya çıktığını,
Akrabalık ve hısımlık bağının sperm içindeki kromozomlarda bulunan genlerin transferiyle mümkün olduğunu,
Akrabalar arasında ten, göz ve saç renklerindeki benzerliklerin de bu genlerden kaynaklandığı….
Sadece bunları bilmek yetmiyor. Âyetin ikinci cümlesinde geçen Rabbin ve Kadir kelimeleri X’e şunu diyor: “İnsanı yoktan yaratmaya ve yaratılış gayesine uygun olarak terbiye etmeye de kadir olman gerekir.”
Bu âyet şu gerçeği gösteriyor: Kur’an’da Allah’ın özne ve fail olduğu hiçbir âyeti, hiçbir insan kendini veya kendinden başkasını (tabiatı ve tesadüfü) özne ve fail yaparak yazamaz. Çünkü özne ve failin, âyette bahsedilen işi yapabilecek özelliklere sahip olması gerekir.
55. Âyet: Kime Kulluk Edeceğim?
54. âyet ve benzeri bütün âyetler bu soruya şu cevabı verir. Kâinatı bir kitap gibi oku, yaratılan her şeyi o kitabın bir sayfası gibi oku. Yaratılan şeylerin özelliklerine bak. O özelliklerden, o şeyi yaratabilecek olanın sahip olması gereken özellikleri anla. O özelliklere kimin sahip olabileceğini araştır… Araştırdığında şunu anlayacaksın. Allah’tan başkası bunları yaratamaz. Onu anladığında şunu da anlayacaksın. Allah’tan başkasına kulluk edilmez.
Bunun tersini yapan, âyetteki ifadesiyle şeytanın amaçların arka çıkar, ona destek verir.
56-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
56. (Ey Resûlüm! Buna karşı)Biz(de) seni ancak (doğru yolda gidenleri cennetle) müjdeleyici ve (yanlış yolda gidenleri de, yolun sonunda onları bekleyen akıbet hakkında) uyarıcı olarak gönderdik.
57. (Bu işi yaparken samimiyetini ortaya koyma adına) De ki: Benim bu hizmet için sizden istediğim hiçbir ücret yoktur. Tek isteğim, dileyen kimsenin (hiçbir baskı altında kalmadan, özgür iradesiyle) Rabbine giden yolu bulmasıdır.
58. (Ey Resûlüm! Bu mücadelende, her şeyin fâni olduğu şu dünyada, her canlıya hayat vermekle)Hay olan (Bâki olduğu için) ölümsüz olan Allah’a tevekkül et; (ve varlık gayene uygun hareket etmek sûretiyle) O’nu hamd ile tesbih et,594(Ayrıca) Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter.
56. Âyet: Görev Tanımı
İniş sırası üzerinden yaptığımız bir okumada bu içerikte bir âyeti ilk kez görüyoruz. Bu âyette Peygamber Efendimizin hem müjdeleyici hem de uyarıcı yanı aynı âyette birlikte geçiyor. Bu âyet hem peygamber Efendimizin hem de onun yolundan giden, ona tabi olan müminlerin görev tanımlarını yapıyor.
Bu tanıma göre, Allah’ı sevme ve sevdirme, tanıma ve tanıtma işini yapan hiçbir Müslüman “bana ne” diyemez. İnsanları müjdelemek ve uyarmak gibi bir görevi var.
Bu tanıma göre, hiçbir Müslüman müjdeleme ve uyarmanın ötesine geçemez. Hiç kimseyi, inandıklarını yaşama konusunda zorlayamaz.
Hiçbir Müslümanın inandığı değerlere davette, güzel örnek olmanın ve onları en güzel şekilde anlatmanın dışında başka hiçbir yönteme başvuramaz.
Bu tespitlerden sonra önceki değerlendirmelerimizi de hatırlatarak, bu âyetin mesajını şu şekilde verebiliriz: “Ey mümin! Allah Resulünün çağında yaşasaydın. Onu tanıdıktan onunla gelen Kur’an’a iman edip Müslüman olduktan sonra sana şunu diyecekti: Seni ailene ve çevrende ulaşabildiğin bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderiyorum. Haydi git bu işi en güzel şekilde yap.”
57. Âyet: Ücret Yok. Teşekkür Beklemek de Yok
Yukarıda yaptığımız görev tanımı içinde, irşat ve tebliğ yapan hiçbir mümin yaptığı işi ücret karşılığı yapamaz. Yani “Bu işin bir bedeli var, onu verirseniz güzel örnek olur ve anlatırım, onu vermezseniz bu güzellikleri size anlatmam diyemez.” Bu görev, Allah tarafından, iman eden her mümine verilmiş bir görevdir.
Bilinçli her mümin bilir ki, bu görevin ücreti sayısız nimet üzerinden peşin olarak verilmiştir.
Bilinçli her mümin bilir ki, bu görevi dünyada hiçbir karşılık beklemeden yapanlara, ahirette büyük mükâfat vardır.
Bunları bilen bir kişi, “Ben bu işi Allah rızası için yapıyorum. Görevim olduğu için yapıyorum. O yüzden değil ücret teşekkür bile beklemiyorum. Ama illa bir şey yapacaksanız. Bana şöyle dua edebilirsiniz; “Rabbim beni istikametten ayırmasın. Rabbim beni ömrümün sonuna kadar bu çizgiden saptırmasın.”
Aşağıdaki bağlıkla devam edelim.
Tek İsteğim Var: Hidâyetiniz
Âyette geçen “Tek isteğim, dileyen kimsenin (hiçbir baskı altında kalmadan, özgür iradesiyle) Rabbine giden yolu bulmasıdır.” ifadesi Peygamberimiz için şu anlama geliyordu:
Bu dünyada kendim için en çok istediğim şeyi, bütün insanlar için de istiyorum.
Bu dünyada kendim için en büyük isteğim Rabbime giden yolu bularak, O’nun rızasını kazanmak.
Bu dünyada, benim dışımdaki bütün insanlar için de en büyük isteğim budur.
Peygamberimizin bu isteğini istemek, o isteğe ortak olmak bütün müminler için kuvvetli sünnettir.
Bu isteğin diğer adı mutlu edince mutlu olmaktır. Bilinçli bir Müslüman için hidâyet yani doğru yolun değeri 1.000.000’un önündeki “bir”den daha değerlidir. O yoksa gerisi sıfırdır. Ona sahip olmak en büyük mutluluktur.
Bu yüzden her mümin, kendisi için istediği bu mutluluğu bütün mümin kardeşleri için de ister.595
Âyette Geçen “Dileyen” İfadesinin Mesajı
Bu ifade yukarıda yaptığımız görev tanımını teyit ediyor. Yani “Biz hiçbir insanın dilemesine karışamayız. Allah’ın imtihan dünyasına koyduğu yasaların bir sonucu olarak dileyen iman eder, dileyen inkar eder.”596
İnsanların bu özgürlüğüne saygı, onların görüşlerine değil, Allah’ın verdiği hakka, dolayısıyla o hakkı veren Allah’a saygıdır. Bazıları “Ben onun inancını benimsemiyorum ve o yüzden saygı da duymuyorum” diyorlar. Doğrudur. Ama buradaki saygı, kişinin görüşüne değildir, o kişiye Allah’ın verdiği tercih hakkına saygıdır.
Bu hakka müdahale etmek, imtihan dünyasının dekoruna terstir. Allah’ın bile yapmadığını yaparak, haddini aşmaktır.
Ücret Karşılığı Dini Hizmet Yapılır mı?
Bu konuda daha önce de geçmişti.597 Oradaki açıklamalarımıza devamı olarak burada şunu ifade edelim.
Yukarıda ifade ettik, irşat ve tebliğ her Müslümanın görevidir. Bu âyetlerin indiği zaman diliminde hiçbir Müslüman bu işi meslek olarak yapmadı. O gün için herkesin hayatını devam ettirmek için bir işi vardı. O işin yanında inancını yaşamak için gerekli olan temel bilgileri öğrenebiliyordu.
Sonrasında hayatın akışı her insanı bir meslek sahibi olmaya yöneltti. Dini konularda uzmanlaşmak bir ihtiyaç oldu. Bu ihtiyaç bu alanda bazı meslekleri gerekli kıldı. O meslekleri yapan insanların başkasına muhtaç olmaması için, yaptıkları iş nedeniyle ücret almaları gerekti.
Burada soru şu: Bu mesleklerde alınan ücret caiz mi?
Eğer bu ücreti alan kişiler bu mesleği yapmadıklarında o ücreti almadıklarında, yukarıda ifade ettiğimiz görev tanımı içinde her Müslümana düşen bireysel irşat ve tebliğ görevini -ellerinden geldiği kadar- yapıyorlarsa, o ücret caizdir. O ücreti almadıklarında o görevleri yapmıyorlarsa o ücret caiz olmaz.
Özetlersek, uzmanlık gerektiren ve tam zamanlı yapılması gereken din hizmetlerinin aksamaması için o işi yapan kişilere ücret verilmesinde bir mahsur yoktur. Allahü a’lem.
58. Âyet: Cansızlara ve Öleceklere Değil, Hay Olana Tevekkül Et
Bu âyette daha önce hakkında bilgi verdiğimiz iki kavramı görüyoruz.598 Onları ilgili yerlere havale ederek, iniş sırasından yaptığımız bir okumada bu âyette ilk kez karşımıza çıkan Allah’ın el Hay ismine dikkat çekmek istiyoruz.
Burada el Hay ismi üzerinden Allah’a yapacağımız tevekkülü iki bağlam ile birlikte okuyabiliriz.
Birincisinde hayatı bir kitap olarak okursak, buradaki el Hay ismi, hayatta fani olan her şeyin karşılığı olur,
İkincisinde bu sûredeki akışın devamı olarak okursak, 55. âyette Allah’ın dışında kendisine kulluk edilen cansız ve ölümlü varlıkların karşılığı olur.
Bu bilgileri dikkate aldığımızda âyetin verdiği mesajını şöyle anlayabiliriz:
Ey insan! Cansız ve ölümlü olan hiçbir varlık, senin vekaletini üzerine alamaz. Onların hiçbiri başta ebedi hayat olmak üzere senin hiçbir temel ihtiyacını karşılayamaz.
Ey insan! Bu gerçeği dikkate al ve sana ve etrafındaki bütün canlılara hayat vermekle Hay olan Rabbine tevekkül et.
Burada şu soruyu soralım;
Tevekkül Allah’tan Başkasına Yapılabilir mi?
Bu sorunun cevabına her insan kendisini şahit yapabilir. Bunun için önce bu dünya hayatında hayatının devamı için atomdan güneşe kadar ihtiyacı olan her şeyin bir listesini yapar sonra şu soruyu sorar: Benim bu ihtiyaçlarımı karşılamayı kim üzerine alabilir?
Sormaya devam eder;
Şu her gün doğan güneşin doğmasını ve batmasını ben üzerime alıyorum diyecek var mı?
Dünyanın dönmesini, gece ve gündüzün olmasını, yeşil bitkilerin fotosentez yapmasını üzerine alacak var mı?
En önemlisi, ben öldükten sonra benim ebedi hayat gibi en büyük ihtiyacımı karşılama noktasında ahireti yaratmayı üzerine alan var mı?
Bu sorular karşısında dünyada bütün varlıklar susacak, bu işleri yapmada bütün varlıklar aciz kalacak. Onların sessizliği ve aczi insana şu mesajı verecek.
Ey insan! Allah’tan başka el Vekil yoktur. Allah’tan başka tevekkül edilecek yoktur.
Ey insan! Bu gerçeği bil ve bu gerçeği bilmenin bir sonucu olarak Rabbini hamd ile tesbih et.
“Günahlarımızı Allah’ın Bilmesi Yeter”
Âyetin son cümlesi ilginç; iç bağlamı dikkate alarak âyetin sonunu okursak, bize denilen şu:
Ey insan! Allah’a ne kadar tevekkül edersen et, varlık gayene uygun olarak yaşamaya ne kadar dikkat edersen et, az da olsa günaha girmen kaçınılmaz.
Bu durumda yapacağın şu: Elinden geldiğince, mümkün mertebe günahlarına başkasını şahit kılmayacaksın. Rabbinin bilmesini yeterli görecek, ondan bağışlanma dileyeceksin.
“Neden?” denirse, bunun birkaç sebebi var;
Birinci Sebep: Günah işlemek kötüdür. Günahı aleni yani açıktan işlemek daha kötüdür. Günah işleme konusunda başkalarını teşvik, bu noktada başkalarına kötü örnek olmak çok çok daha kötüdür. Bu kötülüklere sebep olmamak için, “Herkes günah işliyor, ben de işlesem ne olur?” şeklinde başkalarının günaha girmesine sebep olmamak için, yapılması gereken günah işlemekten sakınmak. İşlemişse bunu Rabbiyle arasında sır tutmak. Tevbe istiğfarla bu günahtan arınmak.
İkinci Sebep: Günah insanın zaafıdır. Bu zaafını bilen kötü niyetli insanlar, işlediği günahı insanların aleyhine kullanabilir. Onları ifşa etmekle tehdit edebilir. Bu durumda insan günahının esiri olur. Hem o günahtan kurtulamaz hem de o günah üzerinden kendini kullanan insanların elinden kendini kurtaramaz.
İşte bu ve benzeri sebepler nedeniyle Rabbimiz bu âyet üzerinden dolaylı olarak “Günahınızı benim bilmem yeter. Onlara başkasını şahit kılmayın.” diyor.599
59-62 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. (O) Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri (her biri çok uzun süren evrelere işaret eden) altı günde yaratan, sonra (mutlak kudret ve hâkimiyetinin sembolü olan) Arşa istivâ eden (ve kullarına olan sevgisini göstermek için sayısız nimetleri onların istifadesine sunan) Rahmân’dır. (Bu gerçekleri öğrendikten sonra, artık dua makamında ne isteyeceksen) Onu (Habîr ismiyle her şeyden) haberdar olan Allah’taniste.
60. (Kâinat kitabında, Allah’ın Rahmâniyetini gösteren örnekler anlatıldıktan sonra)Onlara “Rahmân’a secde edin!” denildiği zaman: (Sanki bilmezmiş gibi) “Rahmân da neymiş! (O da kimmiş? O’nu tanımadığımız, seni de peygamber olarak kabul etmediğimiz halde, sırf sen istiyorsun diye)Bizeemrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?” derler. (Onların bâtılda inatları yüzünden, senin hidâyete ersinler diye yaptığın) Bu davet onların nefretini artırır.
61. Gökyüzünü yıldız kümeleri ile donatan ve oraya, bir kandil (gibi ışık saçan bir güneş) ve (o kandilden yayılan ışığı) yansıtan bir ay yerleştiren (Allah) ne yücedir.
62. (Yere, göğe, aya, güneşe bakıp bunlar üzerinde tefekkür etmek) Öğüt almak veya (Rahmân’ın sayısız nimetlerine) şükretmek isteyenler içingece ile gündüzü peş peşe getiren O’dur.
59. Âyet: Nüzül Sebebi Bilinmeyen Âyetlerin Nüzul Sebebi Nasıl Bilinir?
Kur’an’da en fazla merak edilen konulardan biri nüzul sebepleridir. Biz bu konuya Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Sırası Yasasında değinmiştik. Burada bu âyeti vesile yaparak, orada yaptığımız açıklamalara ilaveten bazı ek açıklamalar yapmak istiyoruz.
Bu âyet “Gökleri, yeri yaratan” şeklinde başlıyor. Kur’an’da bu ifade 147 yerde semavat ve arz/gökler ve yer şeklinde aynı âyette arka arkaya geliyor. Bu noktada soru şu: Bu âyetler için 147 ayrı veya aynı iniş sebebi mi var? Aynı soruyu birçok defa tekrar edilen tevhid, ahiret, nübüvvet ve ibadet âyetleri için de sorabiliriz. Bu soruları sorduğumuzda, bütün bu soruların ortak cevabı şu olacak: Kur’an’da her âyet için bir iniş sebebi aramaya gerek yok. Kur’an’a dünya okulunda insanlığın ortak ders kitabı olarak bakarsak, Kur’an’daki bütün âyetlerin iniş sebebi insandır.
İniş sebebi insan olduğu için, Kur’an’daki âyetlerin büyük bir bölümü insanın olduğu her yere inecekti.
Örneklendirelim, Kur’an’da tevhid konusunda yüzlerce âyet var. Bu âyetler Kur’an Mekke’ye değil başka bir zamanda başka bir yere inseydi yine inecekti. Ahiretle, Nübüvvetle, ibadetler ve ahlak ile ilgili âyetler de öyle…
Kısaca imanın ve İslam’ın şartları başlığı altında saydığımız bütün âyetler, ahlak ve fazilet adına saydığımız bütün âyetler, evrensel hukuk normları olarak saydığımız bütün âyetler zaten inecekti. Neden? Çünkü bütün bu âyetlerin ortak özelliği şunlar: Allah’ı tanıtmak. İnsana görevlerini hatırlatmak. İnsana bu dünya hayatında Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşama konusunda rehberlik yapmak.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki soruya gelirsek, Kur’an’da bütün âyetlerin iniş sebebi burada saydığımız üç şıktan biriyle mutlaka bağlantılıdır. Bu bağlantıyı kurduğumuzda, başlıktaki soruya vereceğimiz cevap şu olur: Burada anlattığımız yöntem üzerinden bilinir.
Bu yönteme göre içinde gökler ve yer geçen tüm âyetlerin iniş sebebi, ilk olarak Allah’ı tanıtmak, O’nun gücünde ve kudretinde sınır olmadığını göstermek. İkinci olarak gökler ve yer üzerinden atomdan güneşe kadar her şeyi içine alacak şekilde yaratılan âyetleri indirilen âyetlerin şahidi yapmaktır.
14 Milyar Yılı Bir Cümlede Özetleyebilir misin?
Âyette “altı günde” manası verdiğimiz “fi sitteti eyyam” ifadesi Kur’an’da yedi defa geçiyor. Geçtiği yerlerde “Bu âyetin iniş sebebi ve yaptığı görevi nedir?” diye bir soru gelse verilecek cevaplardan ikisi şu olur:
Bu âyet öncelikle ilk yaratılış üzerinden bir tevhid dersi veriyor.
Bu âyet, dünyanın yaratılışından ilk insanların yaşamasına hazır hale geldiği güne kadar geçen zamanı bir cümlede özetleyerek başlıktaki sorumuza cevap veriyor.
Bu özet muhteşem bir özet. Bu özet şirki ve inkarı imkansız kılıyor.
Yani bu noktada hiç kimse araya girip “Bu işi ben yaptım veya benim taptığım bir ilah yaptı.” diyemiyor. Hiçbir akıllı insanın olmadığı 14 milyarlık bir zaman dilimi içinde insan aklının hem aciz hem de hayran kalacağı işlerin olması, mutlak Alîm ve Kadir olan bir Zatın varlığına şahitlik ediyor.
Bu işlerin arkasında hangi esmâ var? Allah bu kâinatı neden yarattı? diye sorduğumuzda âyet sorumuza “Er Rahmân” olduğu için cevabını veriyor. Er Rahmân Allah’ın bütün insanları sevmesine, sayısız nimeti onun hizmetine vermesine karşılık geliyor.600
Özetlersek, âyet yaratılışı özetliyor ve bu özet üzerinden bir tevhid dersi veriyor.
Âyetin son cümlesi üzerinden verilen mesaja gelince, ona aşağıdaki başlık altında bakalım,
Allah’tan İste, Allah’a Sor
Âyetin Arapça metninde geçen “fesel” ifadesi “iste” ve “sor” şeklinde iki anlama da geliyor. Biz burada iki anlam üzerinden bir okuma yapalım,
Birinci Anlam: Âyeti “iste” şeklinde okuduğumuzda, bu âyeti önceki âyetlerden 55. ve 58. âyetlere bakar. 55. âyette baktığında mesaj şu olur: Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, dua makamında isteyeceğiniz her şeyi ondan isteyin. 58. âyete baktığında mesaj şu olur: Olabildiği kadar günahtan kaçının. Günah işlediğiniz zaman da bağışlanmayı sadece ve sadece Allah’tan dileyin.
İkinci Anlam: Altı günde yaratılan kâinat sembolik olarak Allah’ın insanın istifadesine açtığı dev bir kütüphane oluyor. Kur’an o kütüphanede en başta yer alıyor. Bu bağlamda âyetteki “fesel” ifadesini sor şeklinde okursak, âyetin mesajı şu oluyor: Yaratılışla alakalı, dinle alakalı ne kadar sorunuz varsa bunları sorun. Sorduğunuz her sorunun cevabını bu dev kütüphanede -bugün olmazsa yarın- bulacaksınız. Yeter ki bugün anlamadıklarınıza anlaşılmaz demeyin. Dün nice anlaşılmaz gibi görünün şeylerin anlaşıldığını dikkate alarak, anlama noktasında gayretinize devam edin.
60. Âyet: Neden Rahmân İsmi En Fazla Öne Çıkıyor?
Bu sorunun cevabına, önceki âyetlerin açıklamasında doğrudan ve dolaylı olarak değindik.601 Burada âyetin tefsirine zemin hazırlayacak şekilde, önceki açıklamalarımıza ufak bir ilave yapmak istiyoruz.
Eğer imtihan dünyasında dekor bir an için değişseydi, bu dünyada her insan az bir emekle, ahirette elde edeceği büyük kazancı görseydi, her insana her ay üç gün cennette tatil yaptıktan sonra dünyaya gelme imkanı verilseydi. Allah’ın insana olan sevgisi net bir şekilde görülecek, bu sevginin arkasında Rahmân isminin olduğu herkes tarafından bilinecekti. İmtihan dünyasında zorluk, sıkıntı, hastalık, savaş, ölüm gibi hadiseler bu sevgiyi perdelese bile gerçek bu.
Gerçek bu olduğu için her peygamber yaptığı her hayırlı her işin başına besmele koyma sıklığında Rahmân ismini öne çıkarıyor. Bu öne çıkarma nedeniyle Allah’ın Rahmân ismi, Allah ve Rab esmâsı ile birlikte en fazla öne çıkan isimlerden biri oluyor. Bu isim muhatabına şu mesajı veriyor: “Rahmân ismiyle sana değer veren; verdiği değere yarattığı sayısız nimeti şahit kılan Allah’ın sevgisine sevmekle, emirlerine itaatle karşılık ver. Bil ki, O senden ne istiyorsa senin iyiliğin için istiyor. Senden ne istiyorsa, sana verdiklerinin daha fazlasını vermeye vesile olsun için istiyor.”
İçeriği bu olan davetin normalde sevgiyi artırması lazım. Bilinçli bir şekilde Allah’a secde eden her mümin bu sevginin farkında olan, bu farkındalığını secdeyle görünür kılan insandır. Bu noktada insan hayretle soruyor, “Rahmân olan Allah’a secdeye davet edilen insan neden secde etmiyor? Sevmesi gerekirken neden nefret ediyor?”
Bu sorunun birden fazla cevabı olabilir ama biz bağlamı dikkate alarak cevap verirsek, “Rahmân’a secde edin” emrini duyan Mekke müşrikler bu emrin Allah’tan geldiğini kabul etmiyorlar. Onlara göre bu emir (haşa) Muhammed’in uydurduğu âyetlerden bir tanesi. Öyle olduğuna inandıkları için, bu âyetlerin indiği 6. Yılda, o yıla kadar Peygamberimize karşı sürekli artış gösteren nefretleri artmaya devam etti. 7. yılda öyle bir noktaya geldi ki, Peygamber Efendimize ve müminlere üç yıl boyunca boykot uyguladılar. Bu boykotla da sonuç alamayınca 13. yılda nefretleri, onları Peygamberimizi öldürme noktasına getirmişti. Bu noktada Peygamberimiz Allah’ın emriyle hicret etti… Bu nefreti tetikleyen en önemli sebeplerden biri de,
Kaybedeceklerini düşündükleri rant idi.
Daha önce de ifade ettik. Onlar Kâbe’yi dev bir AVM olarak işletiyor.602 İnsanların inançlarını paraya dönüştürme, güce dönüştürme, o güçle sosyal statü elde etmek ve onu koruma gibi amaçları vardı.
Müşrikler, bu noktada Peygamber Efendimizi en büyük tehdit olarak görüyor. Mekke’de her geçen gün iman eden insanların sayısının artması onların da nefretini arttırıyordu.
Günümüzde Nefreti Artıran Sebepler Nelerdir?
İrşat ve tebliğ işini iyi bilen, başkalarının hidâyetini gönülden isteyip dert edinen bilinçli müminler bu sebepleri bir doktorun hastalığı araştırma titizliğinde araştırır. Manevî tedaviden önce mutlaka tahliller yapar. Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmayacağını bilirler.
Bu konuda günümüzde nefretin artmasındaki en önemli etkenlerden birisi İslam adına bireysel ve ülke/yönetici seviyesinde kötü örnek Müslümanlar. Bu duruma nefreti artan kişinin İslam hakkındaki bilgisizliği de eklenince bu nefret dinle arasına mesafe koyma şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu durumda yapılacak şey hem kolay hem zor. Kolay olan güzel örnek olmak zor olan da bir ömür boyu güzel örnek olarak kalmak.
61. Âyet: Astronomi Dersi
Bir kurgu içinde anlatırsak, Kur’an bütün zamanlarda iki farklı muhatabı var. Onun Allah’tan geldiğine iman edenler ve onun Allah’tan geldiğini inkar edenler. Bu noktada Kur’an sık sık gökleri ver yeri kendisine şahit olarak öne çıkarıyor. Çok defa tekrar ettiğimiz gibi şu mesajı veriyor: “Beni gönderen de kâinatı yaratan da Allah’tır. Gökler ve yer bunun şahididir.” Burada o şahitliğin gökler kısmı bir kere daha öne çıkıyor. Bir kere daha Kur’an astronomi ilmini şahit yapıyor.
Nasıl yapıyor? Hz. Muhammed (sav) üzerinden. Hayalen bu âyetlerin indiği 7. asra gidelim. Bu âyetlerde anlatılan konular, astronomi ilminin bugün bildiği şekliyle bilinmiyor. İnsanlar güneşi görüyor, onun ışık verdiğini biliyor ama ayın güneşten gelen ışığı yansıttığını net olarak bilmiyorlar ve en önemlisi, o güne kadar Peygamberimizi tanıyan hiç kimse şöyle bir şey demiyor: “Ben onu çocukluğundan gençliğinden beri tanırım. Kendisine vahiy gelmeden önce de ondan bu türlü şeyler duymuştum.” Demediğini nereden biliyoruz? Onda sürekli açık arayan, buldukları en zayıf malzemeyi onun aleyhinde kullanan düşmanlarından hiçbiri böyle bir iddia ile gelmiyor, gelemiyor.
Onlar gelemediği için bu âyet indiği asır üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Kur’an insan sözü olamaz.
62. Âyet: “Kur’an Bana Neden Sık Sık Astronomi Dersi Veriyor?”
Bu âyette başlıktaki sorumuzun cevabını buluyoruz. Âyet soruya cevap olarak diyor ki: Bu dersin birinci sebebi öğüt almanız, ikincisi de şükretmeniz için. Bu sebeplere kısaca bakalım.
Öğüt Konusu
Öğüt Kur’an’ın en fazla kullandığı kavramlardan biri. İniş sırasından yaptığımız okumada daha önceki âyetlerde bu konu çokça geçti. Gereken açıklamaları yaptık. Burada bağlamı dikkate aldığımızda şunu diyebiliriz.
Kur’an’da öğüt kelimesinin geçtiği her yerde, üst başlık olarak öğüt vardır, alt başlık olarak öğüde vesile olan konu var. Burada öğüdün konusu tefekkür. Bağlam üzerinden bize “yıldız kümelerine, güneşe, aya, geceye, gündüze bakarak bunlar üzerinde tefekkür etmemiz tavsiye ediliyor.
Şükür Konusu
Bu konu Kur’an’ın en fazla önem verdiği konulardan biri. Burada önceki yazdıklarımızı hatırlar ve bağlamı dikkate alırsak şunu diyebiliriz. Şükrü tanımlarken, o tanımın içine “her varlığın varlık gayesine uygun hareket etmesi” ifadesini de koymuştuk. Bu âyette insan Allah’ın verdiği öğüdün gereğini yerine getirip tefekkür ettiğinde bütün bir kâinatın lisan-ı hal ile kendisine şunu dediğini fark ediyor: “Ey insan! Kâinatı bir kitap gibi okuduğunda şunu fark edeceksin. Yaratılan her şey varlık gayesine uygun hareket ediyor. Haydi sen de varlık gayene uygun hareket et.”
Gece ve Gündüz Halife Olabilir mi?
Bu âyet vesilesiyle Kur’an’da halife kelimesinin kullanımına dikkat çekmek istiyoruz. Halife öncekinin arkasından gelen ve onun yerine geçen demektir.603
Bu konuda, Kur’an genelinde tefekkür ederken faydası olacağını düşündüğümüz için, burada bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an bize bu kelime üzerinden dünyanın fani olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Bizim âyetin mealinde “peş peşe” manasını verdiğimiz kelime Arapça metinde “hilfeten” şeklinde geçiyor.
Bu durumda gecenin yerine geçen gündüz onun halifesi olurken, gündüzün yerine geçen gece de halife oluyor. Kur’an gece ve gündüz üzerinden bize şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Sizler de halifesiniz! Sizler de sizden önceki insanların arkasından geldiniz. Onlar gittiği gibi siz de bir gün gideceksiniz. Madem gideceksiniz. Bu gerçeği dikkate alarak yaşayın.”
63-73 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
63. (Bütün bu kevnî âyetlerden ibret alan, sayısız nimetler karşısında şükürle dolan) Rahmân’ın (has) kulları, (sahip oldukları bütün meziyetleri O’ndan bilen, gurur ve kibirlerini ayaklar altına alıp) yeryüzündetevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman (duruşlarını değiştirmez, onların seviyesine inmez, kendilerine yakışanı yapar ve) “selâm!” der geçerler.
64. (Onlar gündüzlerini tebliğ ve temsille geçirirken) Gecelerini (de manen dolmak ve doymak için) Rablerine secde ederek ve kıyama durarak geçirirler.
65. Ve (dualarında) şöyle derler: Rabbimiz! (Bize ateşten uzak durduğumuz gibi, ateşe götürecek her günahtan da uzak durmayı nasip eyle ve ne olur) Cehennem azabını bizden uzaklaştır.Onun azabı (gerçekten) çok korkunçtur.
66. Doğrusu orası (hatada ısrar eden, günahlarına tevbe etmeden gelenler için) ne kötü bir yurt, ne kötü bir konaktır.
67. Onlarbir harcama yaptıklarında ne (çoluğunu çocuğunu ele güne muhtaç edecek kadar) savurganca harcarlar ne de (mala mülke aşırı bir sevgiyle bağlanıp) cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Onların en baskın özelliği; dengedir.)
68. Onlar (çoğunluğun etkisinde kalıp) Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, hukuki bir gerekçe olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve (evlilik dışı ilişkilerden uzak durup) zina etmeyen kimselerdir. (Onlar bilir ki) Kim bunları yaparsa cezasını bulur. (Şöyle ki:)
69. Kıyâmet günü (işlediği günahlar oranında onların) azabı kat kat artırılacak ve o azabın içinde hor ve hakir olarak sonsuza dek kalacaklar.
70. Ancak (günahlarına) tevbe eden, (Allah’ın âyetlerine yürekten) inanan ve imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar başka. (Bir lütuf olarak) Allah onların (geçmişte yaptıkları) kötülüklerini iyiliklere çevirir. (Bu da gösteriyor ki) Allah (bağışlaması çok olan) Gafûr (merhameti bol olan) Rahîm’dir.
71. (Sakın Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bir kere daha iyi bilin ki) Kim (gerçekten pişman olup) tevbe eder ve (tevbedeki samimiyetinin şahidi olarak) imanına yaraşır güzellikte işler yaparsa, işte o, Allah’a, tevbesi kabul edilmiş olarak döner.
72. Onlar (Allah’ın her şeye şahit olduğunu bilir ve kendi ve yakınları aleyhine olsa bile) yalan yere şahitlik etmezler.Boş ve yararsız işlerle (uğraşan insanlarla) karşılaştıklarında (ortam uygunsa onları yararlı işlere yönlendirmeye çalışırlar; değilse Müslüman’a yakışan) edepli ve onurlu bir tavırla oradan uzaklaşırlar.
73. (Nerede ne zaman olursa olsun) Kendilerine Rablerinin (kevnî ve lafzî) âyetleri hatırlatıldığı zamanonlara karşı (duymamış ve görmemiş gibi) sağır ve kör davranmazlar;
ÖN BİLGİ: BU ÂYETLER HANGİ SORUNUN CEVABI OLUYOR?
63-73 arası âyetleri 62. âyetin işaret ettiği bağlamı dikkate alarak okuduğumuzda şunu görüyoruz: Bu âyetler “Öğüt alanlar varlık gayesine uygun olarak nasıl yaşarlar?” sorusunun cevabı oluyor.
Bu cevapta tevazu öne çıkıyor. Bu açıdan baktığımızda âyetlerin tefsirinde “Müslüman tevazuyu nasıl anlar? Mütevazi bir insan nasıl yaşar?” gibi soruların da cevabını buluyoruz.
TEVAZU NEDİR?
Tevazu, genel olarak servet ve makam olarak sosyal statüde kendinden daha aşağıda olanlarla kendini bir tutmak, kibir ve gösteriş gibi algılanacak her türlü davranıştan sakınmak olarak tanımlanır. Kur’an’da tevazu ile ilgili ilginç bir durum var. Tevazu kelimesi türevleriyle birlikte Kur’an’da 26 defa geçer ama geçtiği yerlerin hiçbirinde buradaki anlamıyla geçmez. Genelde kadının doğurması, bir şeyin yere konulması veya bırakılması anlamında kullanılır.
Neden? Çünkü tevazu kelimesinin kök anlamında (vda) yukarıda olan bir şeyi aşağı koyma, zeminle aynı seviyeye getirme vardır. Arapçada hamile kelimesi Türkçedeki hamal kelimesiyle aynı kökten gelir. Arap dil mantığında doğum, taşınan bir ağırlıktan kurtulmak olduğu için bu kelimeyle anlatılmış.
Biz tevazu konusunda teknik detayları ilgili kaynaklara havale edip,604 bu kavramın bize mesaj veren noktasına yoğunlaşmak istiyoruz.
Tevazu için iki tanım yapmak gerekir: Biri içe bakan yani insanın manevî tarafına, köklerine bakan tanım, diğeri dışa bakan yani insanın davranışlarına bakan tanım. Biz yukarıda dışa bakan tanımı yaptık. İçe bakan tanımda, tevazu emanet ahlakını bilme bu bilgiyi bilince dönüştürme halidir.
Tevazu kabiliyetle doğru orantılıdır. Varsayalım yetenek ve beceri noktasında sıfır bir insan var. Onda büyüklenme, riya ve gösteriş olmayacağı için tevazuya da gerek olmayacaktır. Tevazu başkalarına göre kabiliyetleri, becerileri çok yukarıda olan insanların sergiledikleri bir davranıştır.
Bir Müslümanda bu davranışın arkasında emanet ahlakı vardır. Emanet ahlakına sahip olan bir mümin bilir ki, kendisinin iki sermayesi vardır. Birincisi hemen herkeste olan akıl, mantık, el, ayak gibi standart donanımdır. İkincisi bu donanımı kullanarak sahip olduğu yetenek/kabiliyet, mal, servet ve makam gibi şeylerdir.
Emanet ahlakına sahip olan kişi, birinci sermaye “benim” demediği gibi, ikinciye de “benim” demez. “Ben de emanet olanla övünemem, onu kibir ve gösteriş yapmak için kullanamam.” der. Böyle dediğinde, taşıdığı bütün unvanları yere bırakır, toprakla bir olur. Böyle olduğu için de “yer/zemin” ile bir (aynı seviyede) olma manasında mütevazi bir insan olur.
Kur’an’da tevazu denildiği zaman ilk öne çıkan âyetlerden biri bu âyet. O nedenle burada bu konu üzerinde durduk. Aşağıdaki açıklamalarımız da konunun farklı yönlerine işaret edeceğiz.
63. Âyet: Allah’ın Kulu Olmakla, Rahmân’ın Kulu Olmak Arasındaki Fark Nedir?
Fark büyük. Yaratılan her insan kendisi kabul etmese de Allah’ın kuludur. Yaratılanlar içinde Allah’a iman edenler de Allah’ın kuludur. Görüldüğü gibi Allah’ın kulu olmak için insan olmak ve insanlar içinde mümin olmak yetiyor. Fakat Rahmân’ın kulu olmak, farkındalık ve özel gayret gerektiriyor.
Neden? Çünkü Rahmân ismi, Allah’ta en baskın isim, Peygamberde en baskın isimdir. Ayrıca “Kur’an’da en fazla öne çıkan isim hangisidir? Yaratılışta dünyaya gelen her insanı karşılayan, ona 3-4 yaşına kadar bol bol sevgi verilmesinde öne çıkan isim hangisidir?” gibi soruların da cevabıdır.
Bu cevabı bilen, her mümin kendini esmâya göre inşa ederken, temele Rahmete, merhamete, şefkate ve letafete zarf olan Rahmân ismini koyar. Bu ismin kendinde baskın olmasını özel bir gayret gösterir. İşte bu yüzden Allah’a Rahmân ismi üzerinden kul olmak ayrı bir emek ve gayret ister.
Tevazuyla Yürümek Nedir?
Bu soruya iki türlü cevap verebiliriz.
Birinci cevabımız bağlamdan bağımsız bir cevap,
Tevazu ile yürümek bir hayat tarzını bir yaşam felsefesini davranışlara yansıtmaktır.Bunu yapabilen insan, nerede olursa olsun, hangi caddede yürürse yürüsün bindiği arabayla, giydiği elbiseyle, oturduğu evle, sahip olduğu mal ve makamla değer kazanmaya tenezzül etmeyen insandır.
Neden çünkü bu ahlaka sahip olan kişiler bilir ki, bunlar (mal, mülk gibi şeyler) değerini kişiliğinden, karakterinden, ahlakından almayan insanların dolgu malzemesidir. Bu ahlaka sahip olan insanların en büyük özelliği sade bir hayat tarzını tercih etmeleridir.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, “tevazuyla yürümek” demek, içinde servet taşımak dışında sadeliği bir hayat tarzı olarak tercih eden bir vatandaş olarak yaşamaktır.
İkinci cevabımız âyetin dış ve iç bağlamına uygun bir cevap.
Burada tevazu bir olgunluk alametidir. Olgunluk, kişinin bir insanı yüce ve faziletli yapacak bir özelliğe sahip olduğu halde bunu kendinden bilmeme halidir. Bu olgunluğa sahip olan kişiler hayatın içinde hangi problemle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, önce akıllarını kullanır.
63. âyette Mekke sokaklarında ilk Müslümanların yaşadıkları sözlü sataşmalara işaret görüyoruz. Bu işareti “Öfkenize yenilmeyin, kendinizi tutun. Yaşadığınız problemlerde, o problemleri aklınızı kullanarak çözme olgunluğuna sahip olun” şeklinde anlarsak, aklı kullanmanın ilk alameti mevcut problemi büyütmemektir. İkinci alameti problemi güç kullanmadan çözebilmektir. Üçüncü alameti problem esnasında muhatap olduğu insanların düşmanlığını azaltacak adımlar atmaktır.
Mekke’de Müşriklere Karşı Tevazu bir Taktik miydi?
Soruyu şu sorularla açalım,
Müslümanlar Mekke’de zayıf oldukları için mi mütevazi davrandılar?
Müslümanların Mekke’de gösterdiği tevazu samimiyetten uzak yapmacık bir tevazu muydu?
Müslümanlar güçlü olsa mütevazi davranmayacaklar mıydı?
Bu soruları çoğaltmak mümkün. Bu sorulara verilecek cevaplardan biri şu: Tevazu bir Müslümanın şartlara göre isteyince çıkaracağı mevsimlik elbisesi değildir. O takva elbisesinin ayrılmaz parçalarından biridir. Özellikle de güçlüyken, gücün zirvesindeyken “güç beni değiştirmedi” anlamına gelen bir elbisedir. Bunun örneğini Mekke’nin fethinde ve Nasr sûresininin içeriğinde görüyoruz.
Bilinçli bir Müslüman mütevazi olmakla, haksızlığa karşı tepki vermeyi bir birbirinden ayırır. Ortada haksızlık yoksa, Müslüman her durumda mütevazidir. Ortada haksızlık varsa, Müslüman elinde hangi imkan varsa, o imkanla onun karşısındadır.
Özetlersek, bilinçli Müslümanda tevazu dış sebeplere bağlı bir eziklik, korkaklık, miskinlik hali değildir. Tevazu (iman, emanet ahlakı, takva gibi) iç sebeplere bağlı bir bilinçli bir tercihtir.
64. Âyet: Tevazu ve Gece İbadeti Arasındaki İlişki
Tevazunun beslendiği en önemli kaynakların başında Allah’ın karşısındaki duruş gelir. Bu duruş namazdaki duruştur. Özellikle gece namazı. Neden? Çünkü gündüz halk içinde camide cemaatle kılınan namazlarda mümin riya ve gösteriş endişesiyle içinden gelse bile belli sınırları aşamaz. Ama gece yalnızdır, Rabbiyle baş başadır. Boyun büker, uzun uzun secde eder. Secdelerinde en samimi dualarını seslendirir. Sonsuz büyük Allah karşısında, küçüklüğünü fark eder. İşte tevazunun arkasında bu farkındalık vardır. Bu farkındalığın farkına varmak için de en uygun vakitler gece vakitleridir.
Bu âyetle ilgili şöyle bir soru akla gelebilir.
Neden Secde Kıyamdan Önce Geliyor?
Evet, normal namazda önce kıyam (ayakta namaza başlamak) sonra secde yapılırken, bu âyette secde öne geçiyor. Bunun hikmetini anlamak için Kur’an’da secdenin nasıl anlatıldığına genel bir bakış yapmamız gerekiyor.
Kur’an fiziki olarak secdeden bahsetmenin yanında, itaat olarak da secdeden bahsediyor. Bunun örneğini şu iki âyette görüyoruz.
“Rad 15. Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri desabah akşam (Allah’ın kâinata koyduğu yasalara teslim olarak) ister istemez sadece Allah’a (boyun eğip) secde ederler.”
“Hac 18. Görmez misin ki, göklerde ve yerde bulunan şeyler; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar (cebrî olarak) ve insanlardan birçoğu (da iradî olarak) Allah’a secde ediyor…”605
Bu âyetleri dikkate alarak sorunun cevabına gidersek, her şeyin Allah’a secde etmesi, itaat anlamına geliyor. Namaz ve namazdaki secde hali bir insanda itaatin zirve halidir. Burada ideal olan beş vakit yaşanan zirve halin her vakte taşınması ve hayatın içinde her vakit itaatkar bir kul olarak yaşanmasıdır. Bu açıdan bakarsak, âyette secdeye bir hal bir duruş olarak işaret edildiği için, kıyamın önüne geçmiştir, diyebiliriz. Allahü a’lem.
65, 66 Âyet: Tevazu ve Cehennem Arasındaki İlişki
Bu âyetleri, bağlam ile birlikte okuduğumuzda âyetler bize dolaylı olarak şunu diyor: “Allah sevdiği kullarına ait özellikleri, bütün insanlara teşvik için örnek gösteriyor, onlara da ‘Siz de Rahmânın mütevazi kulları olun, siz de geceleri kalkın, secde sizin de hayatınıza itaat olarak yansısın ve siz de geceleri kalktığınızda dua edin…”
Buradaki dua da bir incelik var. İnsan bu dünyada ne kadar iyi bir dindar olsa da cenneti garantilemiş gibi yaşayamaz. O yüzden cehennemden (ve cehenneme götürecek her şeyden) sakınma duası her vakit yapılacak bir duadır. Bu âyetlerin (özellikle de 66. âyetin) bir de sonuç eğitimine bakan tarafları var. O konuyu önceki âyetlerde çokça değindiğimiz için burada sadece işaret etmekle yetiniyoruz.
67. Âyet: Rahmânın Has Kullarında Denge
63. âyetten sonrası Rahmânın has kullarındaki özellikleri anlatıyor. Tevazu ve gece kalkıp dua etmenin ardından dengeye dikkat çekiliyor. Burada dengenin konusu ölçülü harcamak. Âyette çok ilginç bir nokta var. Âyetin konusu infak. Yani Allah yolunda harcamak. Bazı insanlar zannediyor ki, Allah yolunda verirken bol bol vermeli. Doğru, bol bol vermeli ama orada da bir ölçü var. Verirken veren bir daha veremeyecek hale gelecek şekilde vermemeli, verdikten sonra başkalarından almaya muhtaç hale gelecek kadar da vermemeli. Bir ağacın meyve vermesi gibi vermeli.
Cimrilik etmeye gelince, cimrilik insanın verilen nimetlerin emanet olduğu gerçeğini içselleştirememesinin bir sonucudur. Cimriliğin arkasında bencilik gibi manevî bir hastalık var. Bu hastalık manevî kansere denk bir hastalık.
Özetlersek, hayatın her alanında ölçülü olmak, her türlü aşırılıktan uzak durmak ve dengeyi tercih etmek gerekir.
68. Âyet: Tevhide Vurgu
Bu âyette üç noktaya yoğunlaşacağız.
Birinci Nokta: Tevhide Vurgu
İslam dininde Tevhid hedefi gösteren ibre/pusula gibi bir şeydir. Ondaki ufak sapmanın büyük manevî sonuçları olacağı için, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde bu konuya her vesile ile vurgu yapılmıştır. Bunun için öne çıkan sebeplerden ikisini sayabiliriz.
Birinci Sebep: İmtihan dünyasının dekoru. Bu dekorda nimeti gönderen Allah görünmüyor ama nimetler ve onları getiren vasıtalar görünüyor. İnsanların bazılarında getiren vasıtaları gönderen zannetme, gönderenin yerine veya yanına koyma, gelen nimetleri vasıtalardan bilme, onlar olmasa o nimetlerin gelmeyeceğini düşünme gibi yanılgılar ortaya çıkabiliyor. İşte bu ve benzeri sebeplerle tevhide ciddi anlamda bir vurgu ihtiyaç oluyor.
İkinci Sebep: Kur’an’ın iniş sürecinde, yeni Müslüman olan insan sayısı her geçen gün artıyor. O süreçte yeni Müslüman demek, şirkten tevhide geçen insan demek. Bu geçiş manevî olduğu için, maddi elbise değiştirme hızında olamayacağı için, Kur’an bu geçişlerdeki sapmaları önlemek ve süreci doğru yönetme adına sürekli tevhide vurgu yapıyor.
İkinci Nokta: Haram Kıldığı Cana Kıymak
Hayat hakkı en temel insan haklarından biridir. Âyetteki istisnaya göre bu hakka dokunmanın tek şartı, kişinin o hakka dokunma hakkının sebep olacak bir suç işlemesidir. Bu da dünyanın her yerinde devletler tarafından belirlenmiştir. Onun dışında bu hakkı ihlal ederek bir insan öldürmek, Kur’an ölçülerinde bütün insanları öldürmeye denk bir günahtır.606 Kur’an’ın bu hakkı bu kadar yüce bir yere koyması insana ve insan haklarına verdiği değerin göstergesidir.
Üçüncü Nokta: Zina
Kur’an’da 5 âyette 9 defa geçen zina kelimesi, iniş sırasında ilk defa burada karşımıza çıkıyor. Biz bu konuda geniş açıklamayı, içinde zina kelimesinin 6 defa geçtiği Nur sûresinin 2. 3. âyetlerine havale ediyoruz.
69-71. Âyet: Günahların Sıfırlandığı Manevi Doğum Günü
Bu âyetler rahmet bulutu gibi geliyor. “Ben geçmişte şirk batağına saplanmıştım, elimi kana bulamıştım, zina yapmıştım” diyen insanlara manen arınma fırsatı sunuyor. Samimi bir tevbe ile Gafûr ve Rahîm olan Allah’ın kapısı çalındığında, Allah’ın affedeceğine dair müjdeyi veriyor.
Bu müjdede müthiş bir teşvik var. 70. âyette geçen “Allah onların (geçmişte yaptıkları) kötülüklerini iyiliklere çevirir.” İfadesinden yeni Müslüman olan bir kişinin Müslüman olması, onun manevî doğum günü oluyor.
Bu doğum gününde geçmiş günahlar sıfırlanıyor. Geçmişte yapılan kötülükler sevap hanesine yazılıyor. Dönen her insana yeni bir sayfa açarak hayata başlama imkanı sunuluyor.
Bu yaptığımız yorumla ilgili iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
Birinci Nokta: İslam âlimleri, 70. âyete göre yeni Müslüman olan her insanın günahın sıfırlanması konusunda aynı görüşte birleşirken, kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi hakkında farklı düşünmüşler ve şöyle demişler: Burada kötüden iyiye dönüşen bizzat kötülük olarak yapılan fiiller değil, o fiilleri yapan kişinin davranışlarıdır. Yani haldeki değişimdir.
İkinci Nokta: Konuya hukuk ve haklar açısından baktığımızda geçmişte yapılan kötülüklerle ilgili affedilenler, genel olarak insan-Allah ilişkisindeki haklardır. Eğer kişinin insan-toplum ilişkisinde başkalarına verdiği zararlar varsa. Mesela birini bir şekilde zarara uğratmışsa, bunların mahkeme nezdinde sonuca bağlanması gerekir.
72. Âyet: Öne Çıkan İki Nokta
Birinci Nokta: Yalancı Şahitlik
İslam dininde ve Müslümanın hayatında şahitlik çok önemli. Yaratılan her şey Allah’ın varlığına şahittir. Kelime-i şehadet ile yani “Eşhedü en lailâhe illallah…” ile ifade edilen bilinçli bir şahitliğin arkasında yaratılan her şeyin şahit olduğuna tanık olmak vardır. Bu tanıklığı yapan her Müslüman Allah’a imanın bir sonucu olarak Allah’ın her yaptığını gördüğüne, duyduğuna ve bildiğine de şahittir. İşte bütün bunları bilen bir Müslüman’ın yalancı şahitlik yapması, kendi şahitliği ile çelişmektir.
Ayrıca yalancı şahitlik yapan kişi sadece yalan söylemekle kalmaz. O yalanda birine yapmadığı fiili isnat etmek varsa, bunun adı iftira olur. Fıkıh kitaplarına göre bunları yapmak kişiyi dinden çıkarmaz ama onu güvenilmez bir insan yapar. Anlayan için güven kaybetmek itibar kaybetmektir. İtibar kaybetmek servet kaybetmekten daha kötü bir iflastır. Çünkü kaybedilen serveti tekrar kazanmak mümkündür ama itibarı kazanmak zordur.
İkinci Nokta: Boş İşler
“Boş iş” nedir? Bu sorunun cevabı kişilere göre değişir ama Allah’a iman eden bir kişi için cevap bellidir. Allah’ın razı olmadığı her iş boş iştir. Ölçüyü böyle koyduğumuzda, kişinin eşiyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla ve diğer insanlarla ilişkilerini güçlendirme ve iyi ilişkiler kurma niyetiyle geçirdiği zamanlar boş değildir. Bunlar niyetin güzelliği ile değerlenen işlerdir.
73. Âyet: Hatırlatıldığı Zaman
Bu âyeti iki bağlam ile birlikte okuyabiliriz.
Birinci Bağlam: Kur’an’da anlatılan birçok konu ile bağlantı kurup şöyle diyebiliriz: Onlar Allah’ın razı olmadığı şeyler kendilerine hatırlatıldığı zaman, bu uyarıyı yangın alarmı gibi görür ve hemen dikkate alırlar.
İkinci Bağlam: 63. âyetten sonrası için okursak, onlar harcama, cimrilik, tevhid, kul hakkı, zina, günah, tevbe, yalancı şahitlik ve boş işlerle uğraşma gibi konularda uyarıldıklarında, bu uyarıları dikkate alırlar.
Uyarılara dikkate almak güzel, ondan daha güzeli etrafında güvendiği dostlara şöyle bir yetki vermek: “Ben de her insan gibi hata ve yanlışlara açık bir insanım. Benden bir Müslümana yakışmayacak bir davranış gördüğünüzde her zaman uyarabilirsiniz. Bu uyarıyı yapanlara minnettar olurum. Çünkü bu dünyada benim en büyük korkularımdan biri de yanlışta ısrar ederek yaşamak ve o hal üzere Rabbimin huzuruna gitmektir. O yüzden beni uyarma konusunda rahat olun.”
74-77 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
74. Onlar (varlık gayesini anlamış kullar olarak ellerini açıp) “Ey Rabbimiz! Bize (huzur verecek, bizi dünyada insanlara, ahirette sana karşı mahcup etmeyecek) gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve çocuklar bahşet ve bizi (yaşadığımız hayatla başta) takvâ sahiplerine (sonra bütün insanlara örnek ve) önder eyle!” derler.
(Duada seslendirilen bu ideale gitmek kolay değil!)
75. İşte onlara (bu ideale giden yolda) sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları verilecek, orada (melekler tarafından) hürmet ve selamla karşılanacaklardır.
76. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!
77. (Resûlüm iman edenlere) De ki: (Allah’ın razı olduğu şeylere değer vermezseniz, o değerlerle değerlenmeyi gaye yapmazsanız, o gayelere ulaşmak için kavli ve fiili) dualarınız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (İyi bilin ki, Allah katında O’nun değer verdiği şeylere değer verdiğiniz nispette bir değeriniz var. Bu arada bu değerleri inkâr edenlere de, de ki;) Siz (bu değerleri) yalanladınız. Artık (dünyada ve ahirette bunun bedelini ödemek sizin için) kaçınılmaz olacaktır.”
74 Âyet: Evlilik Duası
“Kur’an’da evlilik öncesi yapılacak bir kavli dua var mı?”, şeklinde bir soruda öne çıkacak cevaplardan birini bu âyette görüyoruz. Ayrıca bu duayı, “Allah’ın evlenecek olan her Müslümandan duymak istediği dua” olarak da anlayabiliriz.
Bu duada muhteşem bir derinlik ve ona bağlı olarak büyük bir farkındalık var. Şimdi bu derinliğe birkaç noktadan bakalım.
Birinci Nokta: Bu dua varlık gayesini Allah’ın rızasını kazanmak olarak bilen bir insanın duası. Bu duayı yapan kişi, evliliği bu gayeye giderken çok önemli bir araç olarak görüyor ve “göz aydınlığı” derken de şunu kastediyor: “Allah’ım bize dünyada insanlara, ahirette sana karşı mahcup etmeyecek eşler ve çocuklar nasip eyle!”
İkinci Nokta: Duaya “Önder eyle” duasını ilave etmek “Onları Müslümanlara örnek eyle” anlamına geliyor.
Üçüncü Nokta: Böyle bir duanın içinde şöyle bir dua daha var: “Rabbimiz, bize örnek nesiller yetiştirmeyi nasip eyle. Bunu yapmak için de çocuklarımızı nasıl görmek istiyorsak onların önünde öyle örnek olmayı nasip eyle.”
Bu duayı yapanların ve yaşayanların ailesi manevî bir fabrikaya dönüşüyor. Fabrika toplum için örnek insanlar üretiyor. Üretilen her insan yaptığı evlilikle üretime devam ediyor. Fabrikayı kuranlar, dünyadan gittiklerinde, geride insanlık âlemine insan üreten; iyilik üreten manevî bir fabrikayı miras bırakıyorlar.
75, 76 Âyet: Evlilik Dünyada Cenneti Yaşama Gayreti
Bu âyetlerde sonuç eğitiminden bahsediliyor. Bu konuyu önceki âyetlerde çok değindiğimiz için burada âyetlerin bir önce âyetle arasındaki bağlantıya dikkat çekelim.
Bir insan bütün dünyayı cennete benzetme niyetiyle yaşayabilir ama bu zordur ve imkansızdır. Bu yolda her insan için en yakın hedef evidir; ailesidir. Bu açıdan bakarsak, bilinçli Müslümanların evlenme niyetleri, mikro ölçekte dünyada cennet inşa etme gayretidir. İçinde huzur ve mutluluğun olduğu her yer ev dünyadaki cennettir. Burada çok önemli bir tespit yapmamız gerekiyor: İslam dininde yaşandığı her evi cennetten bir köşe haline getirebilecek bir potansiyel vardır. Bu potansiyelin ortaya çıkması eşlerin gayretine bağlıdır. Her Müslümanın şu gerçeği bilmesi gerekir, evlerine huzur getiremeyenler, dünyaya (başka evlere) huzur götüremezler. Evlerimizde İslam ile huzur bulamadığımız müddetçe, İslam insanlığa huzur verir sözümüz inandırıcı olamayacak.
Bugün, bu asırda, Müslümanlar olarak yaşadığımız en büyük sorunlardan biri budur.
77 Âyet: Duanız Kadar Değeriniz Var
Âyette geçen dua kelimesi imanı da içine alan bir ifadedir. Neden? Çünkü, her duanın arkasında Allah’a iman vardır. Duanın en büyük özelliği amaçlara ve hedeflere gitme yolunda vasıta olmasıdır. Allah katında bir insanı en değerli yapan şey hedefleridir. O’nun rızasını kazanmayı en büyük hedef yapan, o hedefe giden yolda ibadetleri, güzel ahlak kazanmayı, örnek bir Müslüman olmayı, insanlara en çok fayda verenler arasında yer almayı ara hedef yapanlar, Allah katında en değerli insanlardan biri olmaya yakındır.
Bilinçli bir Müslüman için dua zamanı, önce bu hedefleri seslendirme sonra da bu hedeflere ulaşmak için gerekenleri yapma noktasında Allah’tan yardım isteme anlarıdır. Bu âyet dolaylı olarak bize şunu diyor: “Bu ve benzeri içerikte bir duanız olmazsa, Allah size niye değer versin? Allah katında değerli olmak istiyorsanız, O’nun değer verdiği şeylere değer vereceksiniz. O’nun değer verdiği şeyleri kendinize gaye bileceksiniz. O gayeye giden yolda dualarınızla O’ndan yardım isteyeceksiniz.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’deyiz. Hz. Muhammed’in (sav) daveti başlayalı 6 yıl olmuştu. Asırlardır tapılan putlar, geleneği bir kültür haline getirmiş, o kültür havuzuna temiz bir fıtratla; İslam fıtratı üzere doğan çocuklar, müşrik anne-babaların elinde yetişince, varlık gayelerinden uzaklaşmışlardı. Tam da böyle bir zamanda İslam’ın davetine icabet demek, insanın aslına; fıtratına dönüşünü, kendine gelişini ifade ediyordu. İniş zamanı itibarı ile bu sûre varlık gayesine giden yolda ilk Müslümanların şuurunu besleyen manevî gıdalardan biri oldu.
BANA NE DİYOR? İslam fıtratı üzerine doğmak kolay. Asıl önemli olan bir ömür boyu o fıtrat üzere yaşamak ve o fıtrat üzerine ölmektir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kâinat Bir İnsan Olsaydı Dini Ne Olurdu?
Fâtır kelimesi, fıtrat kelimesiyle kökteştir. Yaratan, yoktan var eden anlamına gelir. Bu durumda her doğum, her yaratma adeta bir yokluktan varlığa çıkmadır. Bu noktadan baktığımızda şu hadis çok manidar durur. Efendimiz (sav) “Her doğan fıtrat üzerine doğar, sonra ailesine göre, yani önündeki örneğe; cetvele göre şekil alır” buyuruyor. Bir alt yapı, bir temel olan fıtrat kelimesini bu hadis üzerinden anlamaya çalıştığımızda şu bilgiyi de hatırlamamız gerekiyor. Bu alt yapının üzerine inşâ edilen İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak” demektir. Kâinatta, Fâtır olan Allah’ın yarattğı ve O’nun iradesine kendini teslim etmeyen hiçbir varlık yoktur. Görünen varlıklar içinde teslimiyeti kendi iradesine bırakılan tek varlık insandır. İnsan da iradesiyle teslim olduğu zaman adı Müslüman olur. Bu bilgiden sonra yukarıdaki hadisi daha genel şöyle okuyabiliriz.
“Her yaratılan İslam fıtratı üzerine, yaratılmıştır” Mesela: Portakal çekirdeği –İslam yani, Allah’ın yasalarına teslim olma fıtratına göre yaratıldığı için– genleri ile oynanmadığı takdirde portakal ağacı olup, portakal meyvesi verir. Bu yasa bütün çekirdek, tohum, yumurta ve spermler için de geçerlidir... İşte bu yasa gereğince kâinatta var olan her şey Sünnetullah’a (Allah’ın yasalarına) teslim olur. Bu teslimiyetin adı, İslam’dır. Eğer kâinat büyük bir insan olsaydı, dini hanesinde İSLAM yazacaktı. Bu durumda İslam: Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adıdır. İslam: Fıtratın diğer adıdır. Müslüman da fıtratıyla uyumlu yaşayandır.
BANA NE DİYOR? Fıtratınla uyumlu yaşıyor musun?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Allah, dilediğini mi saptırır, dileyeni mi?
8. âyet: Kur’an’da Allah’ın dilemesi insanın dilemesine bağlanmıştır. “Biz buna tercihe göre takdir yasası” diyoruz. Bunu, asansör örneği ile anlatabiliriz. Asansör ve asansörün 7 kat aşağı inmesi ve 7 kat yukarı çıkması Allah’ın külli iradesine benzer. İnsanın aşağı ve yukarı çıkmak için düğmeye basması da, cüzi iradeye benzer. Burada külli iradenin dilemesi, cüzi iradenin dilemesine bağlıdır. Bu örnekten yola çıkarak iki cümle kurabiliriz.
1. cümle: “Allah dilediğini, dilediği kata indirir ve çıkarır”
2. cümle: Allah dileyeni, dilediği kata indirir ve çıkarır.
Bu iki cümle de doğru. Bu iki cümle birini söylediğimizde, diğerini dikkate almayı zorunlu kılıyor. İşte bu yüzden “Allah dilediğini yapar”607 âyeti birinci cümleye referans olan âyetleri temsil eder. “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”608 âyeti de ikinci cümleye referans olan âyetleri temsil eder.
Burada haklı soru şu: Âyetlerin önümüze koyduğu fotoğraf bu olduğu halde, Rabbimiz, “dilemeyle” ilgili âyetlerde, neden insan iradesini öne çıkarıp “dileyeni” değil de, kendi Zatını öne çıkararak “dilediğini” ifadelerini çokça kullanmıştır?
Bu sorunun cevabı için, lamba yakma örneği verelim; lambanın yanıp etrafı aydınlatması iyilik, sönmesi ve etrafı karanlığın kaplaması da kötülük olsun. Lambanın yanması için düğmeye basmanın yanında, güneş, dünya, bulut, yağmur, ırmak, nehir, baraj, kablo, trafo, tesisat gibi birçok sebebin bulunması gerekiyor. Sönmesi içinse, bir tek sebep olması gerekiyor.
Bu misal üzerinden insana verilen mesaj şu: Ey insan! Gerçekleşmesi, vücut bulması yüzlerce sebebe bağlı olan ‘aydınlatma iyiliğini’ bir tek sebebi yerine getirmekle “ben yaptım” diyemezsin. Fakat yüzlerce sebep lambanın yanması için hazırken, bir tek sebebi yerine getirmezsen, ortaya çıkan karanlığın sorumlusu sensin.609
Sorunun cevabını özetlersek: Bu misal ışığında Allah’ın dilemesi yüzlerce sebebi temsil ederken, insanın dilemesi bir sebebi temsil ediyor. İşte bu yüzden anlatımda yüz sebep, bir sebebin önüne geçiyor.
BANA NE DİYOR? Gerçek bu olduğu halde “Allah dilediğini saptırır...” ifadesi anlaşılması hem zor hem de yanlış anlamalara sebep olduğu için, biz mealimizde kolay anlaşılsın diye “Allah dileyeni saptırır...” ifadesini öne çıkardık. Sen de bu âyetleri bu şekilde açıklayabilirsin.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
16. âyet: Kendinizi vazgeçilmez zannetmeyin. Liyakat kaybederseniz, İslam’ı tebliğ ve temsil liyakatini de kaybedebilirsiniz.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Gökleri ve yeri (ikisi arasındaki her şeyi insan için) yaratan (her biri farklı güç ve yeteneklere sahip) melekleri (görev ve sorumluluklarının nişanesi olarak) ikişer, üçer, dörder... kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada (varlıklara farklı donanım ve kapasite verdiği gibi) dilediği (varlıkta dilediği) kadar (da) artırır.Şüphesiz Allah, her şeye Kadîr’dir.
2. (Verdiği maddî-manevî nimetleri artırmak sûretiyle) Allah’ın insanlar için açacağı rahmet kapısını kimse kapatamaz. O kapattıktan sonra da onu kimse açamaz. O (mutlak güç sahibi olan) Azîz (her işinde hikmetleri olan) Hakîm’dir.
3. Ey insanlar! Allah’ın size olan (sayısız) nimetlerini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden (O’nun verdiği gibi) rızık verenbir yaratıcı var mı? (Hayır) O’ndan başka (O’nun verdiklerini yaratabilecek) hiçbir ilah yoktur. (Gerçek böyle iken) Nasıl oluyor da (tevhidden şirke, haktan batıla) çevriliyorsunuz!
4. (Ey Resûlüm!) Eğer (hak yola davet ettiğin insanlar) seni yalanlıyorlarsa; (bundan dolayı üzülme, ümitsizliğe kapılma! Unutma ki) senden önce de peygamberler yalanlanmıştı.Bütün işler (eninde sonunda) yalnızca Allah’a döndürülecektir. (Sonunda kazanan –dünyada olmasa bile ahirette– hep O’nun yolunda olanlar olur.)
5. Ey insanlar! Allah’ınvaadi haktır (Bir gün kıyâmet kopacak ve dünyada numunelerini gördüğünüz nimetlerin asılları cennette sizi bekliyor olacak. O halde) sakın dünya hayatı (nefse hoş gelen tarafları ile) sizi aldatmasın. (Hele hele çok) Aldatıcı (şeytan ve dostları, sûret-i haktan görünerek) sizi Allah ile (O’nun âyetlerini kullanarak ve O’nun merhametine güvendirerek) aldatmasın!
6. Çünkü şeytan sizin (mahvolmanız) için (elinden geleni yapmaya and içmiş) bir düşmandır; öyleyse siz de onu düşman bilin! (Düşman bilmenin gereği olarak onun yapmanızdan hoşlanacağı her şeyden uzak durun! Şunu da ona meyleden herkese hatırlatın;) O (her ne kadar sûret-i haktan görünse de, ahiret itibarıyla) kendi taraftarlarını ancak cehennemlik olmaya çağırır.
7. (Şeytana taraftar olup) İnkâr edenler için şüphesiz çetin bir azap vardır. (Şeytana rağmen) iman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar için de (Allah indinde) mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
8. (Şeytan tarafından) Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören (onun cazibesine kendini kaptıran) kişi (hiç, her türlü kötülükten uzak duran kişi ile bir tutulabilir) mi? (Elbette tutulmaz. İşte bu yüzden) Allah dileyeni sapıklığa yöneltir, dileyeni (de) doğru yola iletir.610(Ey Resûlüm! İnsanları ne kadar sevdiğini, onların hidâyetini çok arzuladığını biliyoruz. Artık) Onlar için (iman etmiyorlar diye) üzülerek kendini helâk etme. Allahonların ne yaptıklarını bilen Alîm’dir.
9. (Rahmetinin müjdecisi olarak) Rüzgârları gönderip bulutu harekete geçiren Allah’tır. Biz onu (bitki örtüsü tamamen kuruyup) ölmüş bir bölgeye (rahmet yağmurları olarak) göndeririz de ölümünden sonra toprağa (toprağın içinde ölü gibi duran çekirdek ve tohumlara) onunla hayat veririz. (İşte) Ölülerin yeniden diriltilmesi de böyle olacaktır.
10. Kim (dünyada ve ahirette güç, kudret) izzetve şeref istiyorsa (bunu Allah’tan istesin; çünkü) izzet ve şerefin tamamı Allah’ın elindedir. (O izzet ve şerefin kazanılması da Allah’ın razı olacağı söylem ve eylemlere bağlanmıştır. İşte bu yüzden) O’na ancakgüzel sözler yükselir. Onları da Allah’a (niyetin zarfı, söylemin şahidi olan) salih amel yükseltir. (Allah katında izzet ve şerefe talip olmayıp, kötü niyetle) Çirkin tuzaklar peşinde koşanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı (kendilerine zarar veren bir tuzağa dönüşerek) bozulur.
NOT: Fatır sûresi Kur’an’da 1. âyeti Elhamdülillah ile başlayan 4 sûreden biri.611 Daha önce hamd kavramı üzerinde geniş bir açıklama yapmadığımız için bu sûre vesilesiyle hamd kavramı üzerinde durmak istiyoruz.
1. Âyet: Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Elhamdülillah…
Hamd kavramını en fazla (Hamd/övgü Allah için anlamına gelen) Elhamdülillah ifadesi içinde kullanıyoruz. Bu ifade benzeri Subhanallah ve Allahüekber ifadeleri gibi bir sonuç cümlesi. Bu cümleyi milyonlarca kez söylemek, Allah’a hiçbir şey kazandırmaz. Ama bu cümleyi anlayarak söylemek, söyleyene çok şey kazandırır. Zaten İslam dininde genel adı tesbih ve zikir olan bu ifadelerin söylenmesindeki en önemli sebep, söyleyene vereceği faydanın ortaya çıkmasıdır. Bu konuyu bir örnekle anlatalım.
Bir eser var. Eserin karşısında üç kişi var.
Birinci kişinin eserle ilgili konuda hiçbir uzmanlığı yok ama ona rağmen “Bunu yapan sanatkar övgüyle layık.” diyor.
İkinci kişinin eserle ilgili orta seviyede bir uzmanlığı var. Bu kişi “Bunu yapan sanatkar gerçekten övgüyle layık.” diyor.
Üçüncü kişinin eserle ilgili konuda en üst seviyede uzmanlığı var. Bu kişi “Bunu yapan sanatkar bu konuda her türlü övgüye layık.” diyor.
Bu açıklamalardan sonra şu tespitleri yapalım.
Bu üç kişi arasında “anlama” farkı var. Anlamak için ne gerekiyor? Önceden okuma, araştırma, ilgili konuda eğitim almak gerekiyor. Yani bir sanatkar için “her türlü övgüye layık” demek için, öncesinde o konuda övülecek takdir edilecek bir bilginin sahibi olmak gerekir.
Bu örneği önümüze koyarak bir tespit daha yapıyoruz. Övmekle övülen işten anlamak arasında doğru orantı vardır. Anlama arttıkça, övgünün kalitesi de artıyor. Bu durumda övgünün kazananı, övdüğü konuda anlama yeteneği artan insan oluyor. Bu durum İslam dininde her konu için geçerlidir. Allah kulundan bir şey istiyorsa, o şeyin ona vereceği fayda için istiyor.
Bu açıklamalardan sonra 1. âyete bakarsak, bu âyetinde başında bilinçli bir şekilde Elhamdülillah diyen bir Müslüman şunu diyor: “Ben astronomi, jeoloji, fizik, kimya, biyoloji gibi ilimler hakkında bilgi sahibi oldum. O bilgiyle gökleri ve yeri inceledim. Allah’ın orada koyduğu yasalar üzerinde araştırma yaptım. Bütün bunların sonucunda, her türlü övgünün Allah için olduğunu anladım.”
Özetlersek, Allah’ı övmek, öveni övülecek hale getiriyor.
İkinci Nokta: Fâtır
Fatır kelimesi hakkında mealimizde sûrenin girişinde bilgi verdik. O bilginin devam olarak şunu ifade edelim. Fatır ve fıtrat kelimeleri aynı kökten geliyor. Allah yaratılan her şeye bir fıtrat veriyor. Bu fıtrata “yazılım” da diyebiliriz. Bu fıtrat o varlığın varlık gayesi oluyor.
Bir çekirdek örneği üzerinden anlatırsak, Her çekirdek içinde hangi ağaç/bitki olmak üzere programlanmışsa o fıtratla birlikte yaratılıyor. Çekirdeğin yarılmasıyla fıtrat açığa çıkıyor. Bu noktada her varlığın fıtratı bir alt sınırdan başlayıp, bir üst sınıra doğru gidiyor. Üst sınır o varlığın tekamül yolculuğunda ulaştığı kemal nokta oluyor.
Çekirdek örneği ile anlattığımız bu konuya Allah’ın yaratma modeli diyoruz. Kâinatta, kâinatın kendisi dahil bu modelin dışında kalan tek varlık yok.
Bu açıdan baktığımızda, 1. âyette geçen “Fatıri’s-semavâti ve’l-ard...” Kâinatın bir gaz bulutu olarak bir alt sınırdan başlayan yaratılışına işaret ediyor.612
Üçüncü Nokta: Melekler
Bu noktada Tefsir Uslümüzde yer alan (29) Melek Yasasına bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz. Orada şu tespiti yapmıştık Bu kâinatta atomdan güneşe kadar her şey Allah’ın koyduğu yasalara göre hareket eder. Meleklerin bir görevi de bu yasaların işleyişine nezaret etmektir. Bu âyetteki melekleri (Allahü a’lem) bu şekilde anlayabiliriz. Meleklerin kanatlarına gelince, bunu meleklerin sorumluluk alanları olarak düşünebiliriz. Meleğin sorumluluğu arttıkça kanat sayısı da artıyor.
Dördüncü Nokta: Yaratmada Artış
Âyetin bu bölümü çok geniş manaları içine alan ama ne söylersek söyleyelim bizi “Allahü âlem” demek zorunda bırakan ifadelerden biri.
Bu ifadeyi üç farklı şekilde anlayabiliriz;
İlk olarak Meleklerin kanat sayısındaki artış olarak düşünebiliriz.
İkinci olarak Allah’ın evrenin ilk yaratılışından günümüze türlerin sayısını arttırması olarak düşünebiliriz.
İnsana bakan yönüyle ondaki potansiyelin artmaya açık olması olarak düşünebiliriz.
Potansiyeldeki artışı insanın maddi ve manevî tarafı ile örneklendirebiliriz.
Maddi tarafı için 4 yıl ara ile yapılan olimpiyatlara bakabiliriz. Olimpiyatlarda insan fiziki tarafını geliştirdikçe, her dört senede bir önceki senelerin rekorlarını güncelleyebiliyor.
Manevî tarafı için insanların kabiliyetlerine bakabiliriz. İnsandaki her kabiliyet artmaya müsait bir donanımda yaratılmış. O yüzden birinin yaptığının daha iyisini bir başkası yapabiliyor.
Bu iki açıya birlikte bakarsak, günümüzde şöyle bir cümle kuramıyoruz: “İnsan yapabileceklerinin son noktasına geldi. Bunun bir üstü yok.”
Özetlersek, sınırlı dünyamızda her şeyin bir sınırı olduğunu biliyoruz ama “yaratmada artış” nerede duracak onu tam olarak bilemiyoruz.
Beşinci Nokta: Kadir ismi
Âyetin sonunda gelen Kadir ismi şu mesajı veriyor: Yaratılan her şey Allah’ın her şeyi yaratmaya Kadir olduğuna şahit olduğu gibi, vaad ettiği (başta ahiret hayatı olmak üzere) her şeyi de yaratmaya kadir olduğuna şahittir.
2. Âyet: Birbirini Tefsir Eden Âyetler
Bu sûrede 1. âyeti takip eden âyetler birbirinin tefsirini yapacak şekilde geliyorlar.
1. Âyet, “Yeri ve gökleri yaratan Allah’tır, onların yasalarını koyan Allah’tır. O her şeye Kadir’dir.” gerçeğini ortaya koyarak başladı.
2. âyet bu gerçeğin devamı olarak geliyor. Burada rahmet kapısı bir benzetme. Şu ana kadar bize gelen ve gelmeye devam eden her nimetin gelişini kapıya benzetebiliriz. Bu açıdan baktığımızda; hayatımızın devamı için var olan her nimet kapıdan geliyor ve gelmeye devam ediyor.
Burada nimetin gelmesine verme, nimetin kısılmasın alma dersek. Âyetin mesajını şöyle özetleyebiliriz: “Allah’ın verdiklerini yoktan yaratıp kimse veremez. O’nun aldıklarını da (ömür, hayat nimeti gibi nimetler) kimse geri veremez.”
Bu genel okumayı daraltıp şöyle bir okuma da yapabiliriz. Müşrikler ilk âyet inmeye başladığı günden beri Peygamberimizin bir yetim olarak peygamber seçilmesini içlerine sindiremiyorlar, her vesile ile sözü “Burada bizim kavmin uluları varken, neden ona verildi” diyorlardı.
Bu âyet o türlü düşünenlere de şu mesajı veriyor: Eğer rahmet kapısını sonuna kadar açmış, bir insanı âlemlere rahmet olarak göndermişse, buna kimse engel olamaz. Bu kapıyı başkalarına kapatmışsa, o kapıyı da hiç kimse açamaz.
3. Âyet: Tefekkür Ufukları
Bu âyeti bir öncekinin devamı olarak okuduğumuzda âyet bize tefekkür ufukları açıyor. Adına rızık dediğimiz her nimet rahmet kapılarının açılması ile geliyor. Âyet soruyor, “Allah rızık kapılarını kapatsa, yerden ve göklerden size o rızıkları kim verebilir?” Bu soru üzerinde düşündüğümüz zaman, âyetin devamında cevap geliyor “Ondan başka O’nun verdiklerini yoktan yaratıp verecek hiçbir ilah yoktur.
Akıl insanı bu noktaya getiriyor. Bu noktaya gelen akla, âyet son cümle üzerinden soruyor: Ortada böyle bir gerçek varken, nasıl oluyor da bu gerçeğe sırtını dönüyorsun? Nasıl oluyor da bu gerçeğin aksini söylüyorsun? Nasıl oluyor da böyle bir gerçek yok gibi yaşıyorsun?
4. Âyet: Teselli
Âyetler bir kere daha Peygamberimizi teselli ediyor. “Bu yolda yalanlanan ilk sen değilsin, senden önce de birçok peygamber yalanlandı.” diyor. Peygamberlerin yalanlanması, Allah’ın varlığını inkar etmek şeklinde olmuyor. Çünkü gönderildikleri kavimler, ortak koşsalar da Allah’a iman ediyorlar. Genelde her peygamber, peygamberlik iddiası noktasında yalanlanıyor. Kavimleri onları Peygamber olmadıkları halde “peygamberim” demek sûretiyle yalan söyleyen, insanlar olarak tanımladılar. Bu tanımın bir sonucu olarak onların Allah’ın vaadi olarak ifade ettiği hiçbir şeye inanmadılar.
Başvurdukları bu yöntem onların aczine şahit oluyordu, çünkü yapmaları gereken Kur’an’ın meydan okumasına cevap verip şöyle demekti: “Bu kitap, Muhammed’in uydurduğu bir kitaptır. Biz onun benzerini getirdik. Böylece onun uydurma olduğunu ispat etmiş olduk.”
Şiir ve edebiyat konusunda çağının en ilerisinde olan bir kavmin, böyle demek yerine, muhataplarına yalancı demeleri, aczlerini itiraf anlamına geliyordu.
5-8 Âyet: Şeytan Sizin Düşmanınızdır
Şeytanın düşman olması üzerinde daha önce durduk. Onun insana düşmanlık besleyenler içinde, dosta dönüşme ihtimali sıfır olan bir düşman olmasına, ona karşı en güçlü silahın da bilgi olduğuna değindik.
Burada, ilgili âyetler üzerinden bazı noktalara dikkat çekmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Bir şeytan var bir de onun aldatma araçları var. Aldatma araçlarının başında dünya ve dünyada kötülüğe meyleden insanlar geliyor. Şeytan verdiği vesveselerle bunları kötülüğe davette kullanıyor.
İkinci Nokta:Aldanmalar çeşit çeşit. Allah ve ahiretin yokluğunu zannetme, Kur’an’ın insan sözü olduğunu zannetme, Allah tarafından verilen nimetlerin kendinin olduğunu zannetme aldanma listesinin başında yer alıyor. Bu tür aldanmalara gömleğin yanlış iliklenmesi dediğimizde, buna bağlı olarak zincirleme aldanmalar devam ediyor.
Aldatma noktasında şeytana eksi kutup dersek, onun etkili olmasında en önemli sebeplerin başında artı kutupta olanların gerçekleri ortaya koymadaki yetersizlikleri geliyor. Bu yetersizliklerin başında artı kutuptaki insanların (yani bizlerin) inandığımız değerler adına güzel örnek olamayışımız geliyor.
Üçüncü Nokta: Kur’an bize şeytanı düşman olarak tanımlıyor. Burada 6. âyette “onu düşman olarak bilin” diyor. Bu durumda soru şu: Düşmanımız olan şeytan görünmeyince, ona karşı bizim savunmamız nasıl olacak?
Bizim savunmamız bu dünyada Allah’ın razı olmadığı her şeyden; her türlü kötü ve kötülükten uzak durmak şeklinde olacak. Yalnız burada bir incelik var. Bu uzak durmada günahkar ve günah ayrımı yapacağız. Aynen doktorun hasta ve hastalık ayrımı yapması gibi. Malum her doktor hastalığın düşmanı, hastanın dostudur. Doktorun görevi hastayı kazanmak, hastalığı ondan uzaklaştırmaktır. Bu konuda bir örnek daha verelim. Anneler bebeklerinin altındaki bez kirlendiğinde, bezi çöpe atarken bebeği de atmazlar. Bezle bebeği ayırırlar. Akıl, mantık, şefkat, merhamet bunu gerektirir. Aynen bunun gibi olmasa da benzer bir şekilde bilinçli bir Müslüman günah günahkar ilişkisine böyle bakar.
Peygamberimiz de böyle bakmıştır. Kur’an’ın iniş sürecinde 100 binden fazla manevî hastanın dostu olurken, onlardaki şirk hastalığının düşmanı olmuş ve hastalığı onlardan uzaklaştırmak sûretiyle onları kazanmıştır.
Bu yol zor bir yoldur. İstese her peygamber biri iki davetten sonra “Allah’ım ben görevimi yaptım, iman etmeyenlerin belasını ver” diyebilirdi. Ama hiçbiri böyle yapmamıştır. Elindeki imkanları sonuna kadar kullanmıştır.
Dördüncü Nokta: 8. âyete kadar şunu gördük: Her türlü kötülüğün arkasında şeytan var. 8. âyet bazı insanlar tarafından, kötülüğün faturası şeytana kesilmesin, sorumlu o görülmesin diye konuyu Allah’ın dilmesine getiriyor. Allah’ın insanla ilgili tüm dilemeleri, insanın dilemesine bağlı oluyor. Bu bağlamda âyetin insana mesajı şu oluyor: Ey insan! Şeytan karşısında rüzgarın önünde dalından kopmuş bir yaprak gibi değilsin. Vahyin rehberliğinde peygamberin örnekliğinde kendini koruyabilecek o potansiyel sende var. O yüzden tercihlerinden sorumlusun.
Beşinci Nokta: Bu âyette ileride Şu’arâ ve Kehf sûresinde göreceğimiz613 uyarıların benzerini görüyoruz. Bu âyette geçen “Onlar için üzülerek kendini helâk etme.” Bu cümleye Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, âyetler “üzülme” demiyor. “Üzüntüde haddi aşarak kendini helak etme.” diyor.
9. Âyet: Manevî Diriliş
Kur’an rüzgarı bir metafor olarak kullanıyor. Bu metaforu bir önceki âyetle birlikte okuduğumuzda, âyet üzülen peygamberimiz şahsında bütün Müslümanları şu mesaj veriyor: “Allah’tan ümit kesmeyin. Gönderdiği rüzgarları yağmura vesile yapan, yağan yağmuru kuruyan toprağın, o topraktaki tohumun yeşermesine vesile yapan Allah, gönderdiği peygamberini ve o peygamberlere gelen vahiy yağmurunu Mekke’deki manevî ölülerin dirilişine vesile yapacak.
Bu âyeti kısa geçiyoruz ama bu âyetteki anlam derinliğini okuyucuya bırakıyoruz. “Rüzgar nasıl meydana gelir. Rüzgar bulut, rüzgar yağmur ilişkisi nedir?” gibi sorular üzerinden günümüzdeki bilimsel seviye üzerinden düşünebilir.614
10. Âyet: Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Kim İzzet Arıyorsa…
İzzet konusuna daha önce değinmiş, onun Allah’ın Azîz isminin tecellisi olduğundan ve bir insanı Allah katında yüce, yüksek ve şerefli yapan bütün ahlaki özellik ve güzelliklerin toplamı olduğundan bahsetmiştik.
Burada bu âyete tarihi arka planı dikkate alarak baktığımızda, insanlık tarihinde her asırda yüzlerce kere tekrarı olan bir hadisenin yaşandığını görüyoruz.
İnsanlarda genelde her devirde zayıfın karşısında güçlünün yanında yer alma meyli vardır. Bu meylin arkasında da genelde güçlünün yanında durunca ele geçecek menfaatlerin ve karşısında durunca elden gidecek imkanların hesabını yapmak vardır. Hele bir de güçlü zayıfı düşman görüyorsa, onu ezmek için sürekli tuzaklar kuruyorsa, zayıf haklı bile olsa onun yanında durmak zorlaşır.
İşte Mekke’de de benzer bir durum vardı. Bu âyet böyle bir ortamda iniyor ve Mekke özelinden bütün insanlara şu mesajı veriyor: Tarafınızı seçin. Eğer bu dünya hayatının fani olduğunu biliyor ve baki değerlere talipseniz, üstünlüğü fanilerin yanında aramayın. Üstünlüğü bütün insanları maddi-manevî üstün yapacak imkanların sahibi olan Allah’ın yanında arayın. Allah’ın yanında aramak da vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde bir hayat yaşamakla mümkün olabilir.
İkinci Nokta: Güzel Söz ve Salih Amel
Bu noktayı âyetin iç bağlamı ile birlikte okursak, burada güzel söz, o gün için izzeti Allah’a iman etmede bulan ve bu imanını da kelime-i tevhid ile ilan edenlerin sözü oluyor. Ama âyette eylem ve söylem birliği gibi önemli bir noktaya dikkat çekiliyor. O noktayı asansör örneği ile anlatalım.
Burada güzel söz asansörün içine konulan söylem olurken, o söylemin hedefe doğru yukarı çıkması, asansörün kendisi olan salih amele benzetiliyor. Bu benzetme üzerinden verilen mesajlardan biri şu oluyor. İzzeti Allah’ın yanında aramak sadece söylemle olmaz. Bunun eylemle ispatı gerekir. Kur’an’da söylem ve eylem birliği iman ve o imanın söylem ve eylem olarak ilanı anlamında salih amel ile ifade ediliyor.
İmanın ve İslam’ın şartlarına bu açıdan baktığımızda,
İmanın şartları içte görünmeyen kökler olurken,
İslam’ın şartlarından kelime-i şehadet, o köklerin varlığını haber veren söylem,
İbadetler (namaz, oruç, zekat, hac) o köklerden yükselen ağacın dalları,
Güzel ahlak ise o ağacın meyveleri oluyor.
Allah’ın rızası ise bu ağacın toplamı ile kazanılan bir değer oluyor.
Üçüncü Nokta: Çirkin Tuzaklar ve Planlar
Âyetin son bölümünde tuzaklara dikkat çekiliyor. Bu tuzaklara plan manası vermek de mümkün. Burada yine âyeti iç ve dış bağlam ile birlikte okursak, Mekke’de izzet ve şerefi güçlünün yanında arayanlar var. Bunların içinde güçlü ile birlik olup, Müslümanlar aleyhinde planlar yapan, tuzaklar kuranlar var.
Böyle bir ortamda âyet geleceğe yönelik bir müjde veriyor. Bu müjdenin verildiği şartların Müslümanların aleyhine olduğunu dikkate alığımızda, bu müjde Kur’an’ın bir insan sözü olamayacağının da şahidi oluyor.
11-18 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. Allah, sizi (önce) topraktan, sonra da (sperm adı verilen çok) az bir sudan yarattı. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler yaptı. Allah’ın bilgisi olmadan hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da (adına Levh-i Mahfuz denen ve evrende var olan her şeyin işleyişine dair yasaların kayıtlı olduğu) bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar (ve daha bunlar gibi olmasında zorluk olabileceğini düşündüğünüz her şey) Allah’a (göre çok) kolaydır.
(O’nun sınırsız ilim ve kudretine başka bir örnek;)
12. (Aynı deniz veya okyanusta birbirlerine bitişik halde bulunan, bu yüzden de aynı özelliklere sahip olması beklenen) İki su kütlesi (her zaman) aynı değildir. Bunlardan biri tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Diğeri de tuzludur, acıdır (içimi zordur boğazı yakar.) Hepsinden de (deniz ürünleri avlar) taze et yersiniz ve (inci, mercan, sedef gibi) takacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Ayrıca, O’nun lütfundan aramanız ve böylece (size bahşettiği sayısız nimetlerden dolayı Rabbinize) şükretmeniz içingemilerin denizlerde (uçakların havada kolayca) akıp gittiğini görürsün.
13. (Evrende kusursuz işleyen sistem gereğince) Allah (bazen) geceyi (kısaltır) gündüzün içine sokar (bazen de) gündüzü (kısaltır) gecenin içine sokar. (Böylece bazı mevsimlerde geceler gündüzlerden, gündüzler de gecelerden uzun olur. Zamana hükmetmesi gösteriyor ki; Allah) Güneşi ve ayı (koyduğu kanunlara) boyun eğdirmiştir. Her biri (Allah tarafından) belirtilmiş bir süreye kadar (kendi yörüngelerinde) akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. (Yaptıklarını O’ndan başkasının yapmakta âciz kalması şahittir ki) Mülk O’nundur. (O’nun mülkünde) O’nun yanı sıra kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdeğin incecik zarına (hatta o zarı oluşturan atomların içindeki bir tek elektrona) bile (“Bunu da biz yoktan yarattık” diyerek) sahip olamazlar.
14. Eğer onlara yalvarırsanız (cansız oldukları için) sizin duanızı işitmezler. Faraza (putlarınız duanızı geçici olarak) işitseler bile, size cevap veremezler. Kıyâmet günü de (Allah’ın dilemesi ile dile gelir) sizin ortak koşmanızı reddederler. (Bu âyetleri duyduktan sonra şunu bil ki;) Hiç kimse sana, Habîr olan (Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bilgiler) gibi bilgi veremez.
15. Ey insanlar! (Hepiniz var olmak ve varlığınızı devam ettirmek için) Allah’amuhtaçsınız. Allah ise (hiçbir şeye muhtaç olmayan, sınırsız zenginliğin sahibi) Ganî (verdiği nimetlerle her türlü sena ve övgüye layık olan) Hamîd’dir.
16. (Siz kendinizi kendinize yeter sandığınızda) Allah (kimin kime muhtaç olduğunu göstermek için) dilerse sizi yok eder ve yerinize (her şeyi ile varlığını O’na borçlu olduğunu bilen, öncekilerin zaaflarından arınmış, kulluk şuuru ile dopdolu) yeni bir halk (yeni bir toplum) getirir.
17. (Unutmayın!) BuAllah’a göre (hiç de) zor bir şey değildir.
(Hiç kimse kendini vazgeçilmez zannetmesin! Hiç kimse “Ben olmasaydım, sen olmasaydın” gibi başarıyı Allah’tan başkasına veren bir dil kullanmasın!)
18. (Her insan yaptığından sorumludur.) Hiçbir günah sahibi bir başkasının günahını yüklenemez. (“Sen yap, günahı bana” diyemez. Yapan da yaptıran da sorumludur. Günah) Yükü ağır gelen kimse (“Gel günahıma ortak ol!” dese) onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez. (İstese de yüklenemez. Çünkü, böyle bir şeye asla izin verilmez. Ey Resûlüm! Dini ciddiye almayanlar, günahların hisse senedi gibi devrinin mümkün olduğunu zanneden gafiller senin uyarılarından fayda görmeyebilir.) Sen ancak (sevgisini kaybetme korkusuyla) Rablerinden korkanları ve namazı (dosdoğru) kılanları uyarabilirsin. (Günahın başkasına devri mümkün olmadığına göre) Kim (dünyadayken tevbe ile) arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüşancak Allah’adır.
11. Âyet: Âyette Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Yaratılış Aşamaları
Kur’an bir bilim kitabı değildir. O bir hidâyet kitabıdır. O yüzden bilimlere işaret eden bütün konulardan amaç sözü tevhide getirmek, yaratılan her şeyin bir olan, tek olan; eşi ve ortağa olmayan Allah’ın varlığına şahit olduğunu ortaya koymaktır. 11, 12 ve 13. âyetlerde de bunu görüyoruz.
Bu bağlamda 11. âyette topraktan yaratılışa dikkat çekiliyor. Bu yaratılışa Kur’an bütünlüğünden baktığımızda; insanın fiziki tarafı ile kâmil mânada bir insan olması için; su,615 toprak,616 yapışkan çamur,617 çamurdan süzülen öz,618 kuru çamur619 gibi aşamalarından geçtiğini görüyoruz.
Toprak aşamasının toplamına yaratılışın birinci aşaması dersek Kur’an yaratılışın ikinci aşamasını nutfeden başlatıyor sonra ana rahmindeki zigot, alaka, mudga ve izame620 aşamaları ile anlatıyor. Bu konuda geniş açıklamaları ilgili âyetlerde yaptığımız için burada konuyu şu cümleyle özetliyoruz: Yaratışın bütün bu aşamalarından detaylıca bahsetmek, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına şahit oluyor.
İkinci Nokta: Yaratılışı Yönetme ve Nüfus Planlaması
Bu noktada Allah’ın yaratılışı yönettiğini ve ona her an müdahale ettiğini görüyoruz.
İlk müdahale: Her dişinin hamile kalması ve doğurması O’nun dilemesiyle oluyor. Bu konuyu insanlarla birlikte, hayvanlar ve bitkilerin döllenmesiyle birlikte düşündüğümüzde karşımıza dünya büyüklüğünde ve yaratılan her canlı sayısınca büyük bir müdahale alanı çıkıyor.
İkinci müdahale: Bu müdahalede her canlıya belli bir ömür veriliyor. Verilen ömrün kısa ve uzun olması da O’nun dilemesiyle oluyor. Bu müdahalelerden sonra sorumuz şu: İnsan bu müdahalenin neresinde? Bu müdahaleye ne kadar müdahale ediyor?
İnsanların müdahale alanı sadece kendi çocuklarının sayısını belirme ile sınırlı. Onun dışında çocuklarının cinsiyetlerine müdahale edemiyorlar. Dünya genelindeki bütün doğumlarda kadın-erkek cinsiyet oranlarının asırlardır bir birine yakın şekilde devam etmesine hiç müdahale edemiyorlar.
Aynı şekilde ineklerin, atların, fillerin, karıncaların, sineklerin, böceklerin, balıkların, kuşların cinsiyet oranlarına ve ömür sürelerine hiç mi hiç müdahale edemiyorlar. Bu alanın tamamına yüz üzerinden bakarsak, insanın müdahale edemediği alan %99.9999 olurken müdahale ettiği alan yok denecek kadar az olur.
Normalde akıllı şuurlu insanın müdahale edemediği alanda, bir kaos bir dengesizlik, bir karmaşa olması gerekir. Ama tam tersi asırlardır muhteşem bir şekilde devam eden bir denge var. Bu dengenin varlığı, akılsız şuursuz tesadüfün, tabiatın ve sebeplerin yaratılışa müdahalesini sıfırlarken, Alîm ve Kadir olan Allah’ın yaratılışa her an müdahalesine şahit oluyor.
Özetlersek, bu âyeti özetleme işini, âyetin içindeki son cümle yapıyor: Bu evrendeki en üstün donanımlı olan insanlar için imkansız olan bu oluşlar “Allah için çok kolaydır.”
12. Âyet: Denizler Üzerine Tefekkür
Bu konu daha önce Furkan sûresinin 53. âyetinde geçmişti. Orada konuya değinmiştik. Burada konu oraya göre biraz daha detaylı bir şekilde geliyor. Mekke karasal (çöl) iklimin baskın olduğu; tarım, hayvancılık ve (karada yapılan) ticaretin yaygın olduğu bir coğrafyaydı. O gün Mekke ile Kızıldeniz arasındaki mesafe 80 km. (yaklaşık 24 saatlik yürüme mesafesi) idi. O yüzden deniz konusunda insanların çok fazla bilgisi yoktu.
Bu ve benzeri âyetler denizleri bir tevhid delili olarak anlatıyor. Bir tefekkür gündemi olarak insanların dikkatlerini içinde tatlı su bulunan göllere nehirlere ve ırmaklara çekmenin yanında, içinde tuzlu su bulunan denizlere çekiyor. Denizlerin o güne verdiği faydaları o günün bilgi seviyesinden verirken, bize de şu mesajı veriyor: Denizlerin dünyada eko sisteme yaptığı oksijen üretimi, iklim düzenlemesi, besin zincirleri ve su döngüsü gibi katkılar üzerinde bir düşünün. İlimlerin geldiği seviyeden bu konuya bir bakın…
13. Âyet: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Önceki âyetlerde örneklerini gösterdik, Kur’an birçok âyetinde kendisinin insan sözü olamayacağını ortaya koyarken, bazı âyetlerinde bu gerçeği herkesin görebileceği şekilde ortaya koyuyor. O âyetlerden biri de bu âyet. Âyette öne çıkan noktalara değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Gece-Gündüz
Kur’an gecelerin ve gündüzlerin uzamasını ve kısalmasını farklı âyetlerinde anlatır. İniş sırasından yaptığımız bir okumada onun ilk örneğini bu âyette görüyoruz.
7. Asırda Mekke sokaklarında dolaşsak ve yılın bazı aylarında gecelerin neden uzadığını, gündüzlerin neden kısaldığını, bazı aylarda da bunun neden tam tersi olduğunu sorsaydık, hiç kimse bunun cevabını bilemeyecekti. Neden? Çünkü bu sorunun cevabını bilim insanları gelişen astronomi bilgileriyle 16. asırdan sonra öğrenmeye başladı.621 7. asırda hiçbir insanın dipnotta anlattığımız şekliye bu olayı anlayıp, anlatamayacak olması, Kur’an’ın insan sözü olamayacağını açık bir şekilde ortaya koyuyor.
İkinci Nokta: Yörüngeler
Yörüngeler konusunda Yâsîn sûresinde değinmiştik. Orada anlattıklarımızın devam olarak şunu ifade edelim. Yine 7. asırda yaşayan insanların astronomide ulaştıkları bilgi seviyesinden yola çıkarak güneşin, ayın ve dünyanın belli bir yörüngede akıp gitmelerinden haberdar olmaları imkansızdı. Bilim insanları bu konudaki ilk doğru bilgilere 16. asırdan sonra ulaşmaya başladı.
Üçüncü Nokta: İşte Rabbiniz Allah’tır
Âyeti iç ve dış bağlamı ile birlikte okuduğumuzda, dünya bir sınıf oluyor, Kur’an bir öğretmen oluyor. Öğretmenimiz,
Astronomi ve jeoloji ilminin penceresinden bakıyor yerin ve göklerin yaratılıştan, gece ve gündüzün kısalıp uzamasını,
Tıp ve biyoloji ilminin penceresinden bakıyor, insanın topraktan ve nutfeden yaratılışını,
Oşinografi ve hidroloji ilminin penceresinden bakıyor, denizlerin ve göllerin, tuzlu ve tatlı su kaynaklarının hareketlerini anlatıyor,
Ve bu anlatımlardan sonra dersin birinci bölümüne şu cümleyle noktayı koyuyor: Rabbinizin Allah olduğuna, O’ndan başkasının bu yaratılanları yaratıp insanın istifadesine sunamayacağına bütün bilimler şahittir.
Bu konuya bir sonraki âyetten devam edelim.
14. Âyet: “Bir ‘Kıtmir’e Bile Sahip Olamazlar”
13. âyette geçen “Mülk Allah’ındır.” ifadesi Kur’an’ın verdiği ikinci dersin başlangıcı oluyor. Ders bu âyette de devam ediyor. Bu iki dersi birlikte ele alırsak, Kur’an’ın şöyle bir yöntem izlediğini görüyoruz. Kur’an göklerin ve yerlerin yaratılışını anlatıyor; buna bütün dersek, sonra (gece-gündüz, nutfe, denizler ve göller üzerinden) bütününün içindeki parçaları anlatıyor. Bütünü ve bütünden bazı parçaları anlattıktan sonra sözü Allah’tan başka tapılan ve kendilerine yalvarılan sözde ilahlara getirip şu tespiti yapıyor: Mülk Allah’ındır. O’ndan başka taptığınız putlardan hiçbiri sizi duyamaz, size cevap veremez. Onlardan hiçbiri O’nun mülkünde bir çekirdeğin incecik zarına dahi (kitmir) sahip olamaz.
15-17. Âyet: Bir İnsan, “Allah’a Muhtaç Değilim” Diyebilir mi?
15. âyet bütün insanlara hitap ederek şu gerçeği ilan ediyor: “Ey insanlar! Siz fakirsiniz. Siz her şeyinizle Allah’a muhtaçsınız.”
Bu noktada bir insan dese ki, “Benim Allah’a ihtiyacım yok.” Ona denilecek şudur: “Şöyle bir ayrım yap. Allah’ın senin hizmetine sunduğu (Güneş, ay, dünya, bitkiler, hayvanlar, el, ayak, göz kulak, mide, bağırsak, akıl ve duygular gibi) nimetleri bir tarafa koy, senin olanları; yani yoktan yaratıp, bedelini ödeyerek sahip olduğun bir tarafa koy.” Böyle bir ayrımda hiçbir insan, hiçbir şeye sahip olamayacağı için, “Ben Allah’a muhtaç değilim.” diyemez.
Bu bağlamda 16 ve 17. âyetler şunu diyor: “Örneklerden de anlaşıldığı gibi Allah’ın verdikleri ile var oluyorsunuz. Verdiklerini aldığı zaman yok olursunuz.”
Bunun da Allah’a göre zor olmadığına, her asırda gelen ve giden milyonlarca insan şahit oluyor.
18. Âyet: Sorumluluk Şahsidir
Bu âyetin benzerini daha önce geçen Necm sûresi 38. âyette görmüş ve orada gerekli açıklamaları yapmıştık.622 Burada ona ilaveten birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Bu âyet, bu konuda önceki âyetin mesajına bir kere daha vurgu yapıyor. Bu vurguyu yaparken, daha önceki âyette geçmeyen akraba ayrıntısını öne çıkıyor. Aynı kan ve can bağından gelse bile, kimse kimsenin günahını yüklenemez.
İkinci Nokta: Kur’an’ın bu konuya vurgu yapmasının sebeplerinden biri de bu âyetlerin indiği zaman diliminde insanlar birilerinin (şefaatçilerin) araya girmesinden, onun günahın bağışlanmasını istemesinden medet umuyorlardı. Bu âyet günah işleyen her insana şu net mesajı veriyor: İşlediğin günahın sorumlusu sensin. Günahların bağışlanması konusunda Allah ile insan arasına hiç kimse giremez. Bu sorumluluktan kurtulmak için bağışlanmak istersen, tevbe ile bunu yapacak olan da sensin.
Üçüncü Nokta: İç bağlam ile birlikte okursak âyetin uyarı ile ilgili bölümünden aldığımız mesajlardan biri şu: Kişinin günahının sorumluluğunu hissetmesi ve bu konuda bağışlanmak için gayret göstermesi, Allah’a ve ahirete iman etmesiyle, O’nun emirlerini yerine getirmesiyle doğru orantılıdır. Bunları yapmayanların uyarılardan fayda görmesi zor.
19-32 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
19. Gören ile görmeyen (bir olmadığı gibi, mü’min ve kâfir de) bir olmaz.
20. Karanlık ile aydınlık (bir olmadığı gibi, bâtıl ile hak da) bir olmaz.
21. Gölge ile sıcaklık (bir olmadığı gibi, cennet ile cehennem de) bir olmaz.
22. (Nasıl bunlar bir olmaz. Aynen bunlar gibi) Dirilerle ölüler de (hakikate kulak verenlerle vermeyenler de) bir değildir. Allah (kulları arasında) dileyene623(hakikati) işittirir. (Ey Resûlüm! Hakikate duyarsız kalanlara gelince)Sen(nasıl, istesen de) kabirlerde bulunanlara (bu hakikatleri işittiremezsen, aynen bunun gibi yaşarken bedenlerini ruhlarına tabut yapan; yaşayan ölülere de) işittirecek değilsin.
23. (Şunu da bil ki, hidâyet Allah’ın elinde) Sensadece bir uyarıcısın (daha ötesinde kimseyi inanmaya zorlayamazsın.)
24. Biz seni (arayış içinde olan insanların, doğruyu ve gerçeği bulmaları için) hak (ve hakikatin zarfı olan Kur’an) ile hem bir müjdeci, hem de bir uyarıcı olarak gönderdik. (Ey Resûlüm! Âdem’den sana kadar) Her millet için mutlakabir (peygamber) uyarıcı (olarak onların içinde) bulunmuştur. (Sen sonuncusun ve evrenselsin.)
25. Eğer (İslam’a davet ettiğin kişiler) seni yalanlıyorlarsa (üzülme, onlar ilk değil) onlardan öncekiler de kendilerine apaçık deliller, hikmet dolu öğütler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberlerini yalanlamışlardı.
26. (Peygamberlerimi yalanladıktan) Sonra ben inkâr edenleri yakaladım. (Gerekli cezayı verdim. Tarih bunun şahididir. Baksınlar geçmişe, görsünler) Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu? (Sonra da akıllarını başlarına alıp kendilerine çeki düzen versinler.)
27. (Kudret ve merhameti sonsuz olan) Allah’ın gökten su indirdiğini görmüyor musun? O su aracılığı ile (toprağın altında birer ölü gibi duran tohum ve çekirdeklerden) türlü türlü renkte meyveler yetiştirdik. (Bu güzelliğin yanında, başı bulutlara değen) Dağlarda (sizin için ayrı bir güzellik, ayrı bir zenginlik var ettik. O dağların altında, hem sizin için hem de gelecek kuşaklar için doğal su depolarının yanında) değişik renklerde (farklı madenler yarattık. O dağların üzerinde, o madenlere ulaşmanız için) beyaz, kırmızı, simsiyah yollar var ettik.
28. (Tabiattaki bu renkliliği insan ve hayvanlar âlemine de yansıttık.) Hem (farklı ırklardaki) insanlar, hem de yabani ve evcil hayvanlar türlü türlü renkler taşıyor. (Bunlar kâinat kitabının âyetleridir.) Kulları içinde ancak (vahyin rehberliğinde bu âyetleri okuyan, yaratılanla, yaratan arasında bağlantı kuran, ilmiyle amel edip, bilgiyi ahlaka dönüştüren) âlimler (Allah’a karşı derin bir sevgi ve saygı duyarlar. Bunun sonucu olarak da en ufak bir saygısızlık yaparsam sevgisini kaybederim endişesiyle) Allah’tankorkarlar. Şüphesiz Allah,(âlim kullarında ilmin izzetini görmek isteyen) Azîz (bağışlaması çok olan) Gafûr’dur.
29. Allah’ınkitabını okuyanlar (anlayanlar, yaşayanlar ve içindeki mesajları insanlığa taşıyanlar, ihsan şuurunu kazanmak ve muhafaza etmek için) namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık infak edenler, hiçbir zaman zarar etmeyecekleri (manevî) bir ticaret yaptıklarını umabilirler.
30. Çünkü Allah (vaadi gereği) onlara mükâfatlarını tam ödeyecek ve (sonsuz) lütuf ve keremi sayesinde onlara (hak ettiklerinden) çok daha fazlasını bahşedecektir. Şüphesiz O (hatasının pişmanlığını yaşayan kullarına karşı çok bağışlayan) Gafûr,(şükreden kullarına verdiği nimetleri artırarak karşılık veren) Şekûr’dur.
31. (Ey Resûlüm!) Sana vahyettiğimiz (bu) kitap, kendinden önceki kitapları (özü ve kaynağı itibarıyla) onaylayan gerçeğin ta kendisidir. Şüphesiz Allah kullarının her halinden haberdar olan Habîr ve (onların her yaptığını gören) Basîr’dir.
32. Derken kullarımızdanseçtiğimiz kimselere bu Kitab’ı (bu kitabın içindeki hakikatleri, bütün insanlara güzel bir temsil ve tebliğ ile ulaştırsınlar diye) miras bıraktık. Onlardan kimi (bu emanetin gereğini yapmayarak) kendisine zulmeder, kimi (de emaneti alır, sadece kendine fayda veren bir yaşayışla) ortadadır (ne ileri gider, ne de geri kalır) kimi de (emaneti, çölde bir su gibi görür) Allah’ın izniyle (ondan istifade etme, onu yeryüzünde ne kadar muhtaç insan varsa onlara götürme gibi) hayırlarda (hayırlı işlerde) öne geçmek için yarışır. İşte (bütün peygamberlerin ümmetlerine verdikleri en) büyük fazilet (dersi) budur. (Bu yarışta birinci olmaktan daha önemlisi sonuna kadar bu yarışta olmak ve kalmaktır.)
19-22. Âyet: …Bir Değildir
Bu âyetlerin indiği ortama gittiğimizde ölçülerin Mekke müşrikleri tarafından konduğunu görüyoruz. Onların ölçülerine göre zengin ile fakir, güçlü ile zayıf, soylu ile soylu bir aileden gelmeyen, zenciyle beyaz, onlardan olanlarla olmayanlar bir değildi.
Böyle bir ortamda bu ve benzeri âyetler yeryüzüne Allah’ın razı olduğu ölçüleri koyuyor. Bu ölçülere göre müminle kafir, hak ile batıl, itaat edenle isyan eden, cennet ehli ile cehennem ehli bir olmuyor.
Bu yeni ölçüler üzerinden o günün müşriklerine şu mesaj veriliyor: Vahyin mesajlarını duymak için kulak sahibi olmak yeterli değil, o kulağı yaratıp veren Allah’ın emirlerine de itaat etmek gerekiyor. O emirlere itaat etmediğiniz müddetçe, kulaklarınız olsa bile duymayacak, gözleriniz olsa bile bile görmeyecek, akıllarınız olsa bile anlamayacaksınız. Nasıl kabirde bulunanlar işitmiyorsa, sizler de Allah’ın son peygamberine muhatap olmanıza rağmen, yaşarken bedenlerinizi ruhlarınıza tabut yaptığınız için bu hakikatleri duymayacaksınız.
23-26. Âyet: Âyetlerin Kısa Mesajları
23. âyet: Uyarı
Bu şekilde gelen âyetlerin tamamı bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Peygamberin bile sadece uyarıcı olduğu bir dinde, hiç kimsenin ondan öte bir yetkisi yoktur. Bu konuyu aşağıdaki âyette biraz daha açalım.
24. âyet: Müjde ve Uyarı
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, bu âyet Peygamberimizin müjdeci ve uyarıcı sıfatlarının yan yana geldiği ilk âyet oluyor. Bu âyet ve benzeri âyetlerde peygamber Efendimiz müjdeci sıfatı ile Allah’ın rahmetini, merhametini ve razı olduğu tercihleri yapan kullarına cennetini müjdelerken, razı olmadığı tercihleri yapan insanları, o tercihlerin dünyadaki ve ahiretteki kötü sonuçlarıyla uyarıyor. Bu müjdeleme ve uyarama görevi Peygambere bilinçli bir şekilde tabi olan her Müslümanın tabi olacağı sünnet oluyor.
Bu müjdeleme ve uyarma işinde ilk yapılması gereken kişinin bunları kendi nefsine yapmasıdır; verdiği müjdelerin ve yaptığı uyarıların gereğini yapma konusunda herkese örnek olmasıdır.
Bu konuyu 23. âyetle birlikte özetlersek, İslam dininde insanları uyarmada güzel örnek olmanın dışında hiçbir yöntem yoktur.
Burada akla bir soru gelebilir,
Uyarı Bir Tehdit midir?
İmtihan dünyasının dekorunda uyarı bir tehdit değildir. Müjde ve uyarı imtihana girecek öğrencilere, imtihan başında öğretmenin imtihan sonuçları hakkında bilgi vermesi gibi bir şeydir. Öğretmen imtihanda doğru tercihler yapanlara, gelecekte yaşayacakları güzel sonuçları müjdelerken, yanlış tercihleri yapanları da yaşayacakları kötü sonuçlardan haberdar eder.
Bu örnekten bakarsak, şu imtihan dünyasında Kur’an’ın, Peygamberimizin ve onun yolundan giden Müslümanların insanları uyarması, dini, ahlaki ve insani bir görevdir.
Uyarıyla İlgili Evrensel Yasa
İniş sırasından yaptığımız bir okumada Allah’ın her topluma bir uyarıcı göndermesiyle ilgili âyetlerden ilki burada karşımıza çıkıyor. Bu âyet grubuna Kur’an genelinden baktığımızda bu konuda şöyle bir yasa görüyoruz. Bir ferdin veya toplumun Allah’a karşı sorumlu olması, peygambere muhatap olması vahyin mesajını duyması ile başlıyor.624
Bu konu çok geniş ve farklı yönleri olan bir konu olduğu için bu konuyu geniş olarak İsra sûresi 15. âyette anlatmayı tercih ettik. Oraya bakılabilir.
25, 26. âyet: Gerekçeli Karar
25. âyetteki yalanlama konusuna hem daha önceki âyetlerde hem de bu sûrenin 4. âyetinde değindik. 26. âyette kısa bir anlatım görüyoruz. Bu kısa anlatımlar, açıklanmadığında, Allah yakalayan ve hemen ateşe atan bir ilah gibi anlaşılıyor. Bu tür âyetlere Allah’ın zerre kadar zulmetmeyeceği gerçeğini ve mutlak adil olduğu gerçeğini önümüze koyarak baktığımızda Allah’ın cehenneme giren her insana hak ettiğini yaşatacağını söyleyebiliriz. Eğer orada insanlar deseler ki, Allah’ım beni buraya koymanın gerekçelerini öğrenmek istiyorum, gerekçeli karar açıklandığında her insan şunu diyecek. “Ben yaşadığım hayatla burada bulunmayı hak ettim.”
Allah’ın mutlak adil olmasına iman, böyle bir sonuca imanı gerekli kılıyor.
27, 28. Âyet: “Kulları İçinde Ancak Âlimler Hakkıyla Allah’tan Korkarlar.”
28. âyetten aldığımız ve başlığımıza tırnak içinde koyduğumuz cümle, Kur’an’da bu formda sadece bu âyette geçiyor. Bu âyetlerdeki açıklamalarımızda bu cümleyi merkeze koyarak birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Yaratılan Âyetler
Âlim’e “bilen” dersek, bu âyetlerde bilginin kaynağı olarak normal bir kitaptan bahsedilmiyor. Söz âlime gelmeden önce, kâinat kitabının “yaratılan âyetler” dediğimiz âyetlerinden örnekler veriliyor. Bunun üzerinden mesaja gidersek, verilen mesajlardan biri şu: Allah’ın âlim olarak gördüğü insanların en büyük özelliği, kâinat kitabını yaratan Rabbinin adıyla okumalarıdır.
Bu mesajı bütün zamanlara taşırsak, mesaj şöyle olabilir: Her devirde ilimlerin ulaştığı seviyeden kâinat kitabını okumak âlimlerin en baskın özellikleri olmalı. Bu konuya bu şekilde vurgu yapmamızın sebebi şu: Günümüzde Kur’an’dan yola çıkarak bir âlim tanımı yapacaksak, bu tanım (tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi) dini ilimler olarak tarif edilen ilimlerin yanında -en az temel bilgi seviyesinde- pozitif bilimleri de içine alması gerekiyor.
İkinci Nokta: Âlimin Korkusu
Kur’an’da korku konusunda öne çıkan iki kelime var. Bunlardan biri havf diğer haşyet. Kur’an burada âlimin korkusu için haşyet kelimesini kullanıyor. Bu iki kelime arasında şöyle bir fark var. Havf genelde insanın, zarar verecek endişesiyle korktuğu şeyler için kullanılıyor. Bu korkuda, korkulan şeye karşı sevgi, saygı yok. Onun vereceği zarardan sakınmak var.
Haşyet kelimesinde korkulan şeyin insanı korkutan ve ona zarar veren bir şey olma şartı yok. Allah’a karşı haşyet için konuşursak, burada kişi Allah’ı tanıyor, seviyor, biliyor ve bu bilgiye bağlı olarak, sevdiği Allah’ın sevgisini kaybetmekten, O’na karşı emirlerini yok sayarak saygısızlık yapmaktan korkuyor. Bu korku bilerek isteyerek yaşanan bir korku oluyor.
Üçüncü Nokta: Âlim Kimdir?
Âlim kelimesi ilim, âlem ve alamet kelimeleriyle aynı kökten gelir. Kelime anlamı “bilen” demektir. Ama kelime zaman içinde başka anlamlar da kazanarak, sıradan bir kelime olmaktan çıkıp, bir kavrama dönüşmüştür. Kelimenin kök anlamında bir “işaret” anlamı vardır. Mesela minarelerin tepesindeki ay yıldıza “alem” denir. Çünkü o uzaktan bakanlar için orada bir caminin bulunduğuna işarettir. Bu açıdan baktığımızda “İslam âlimi” demek, yaşadığı hayatla İslam’ın güzelliklerine işaret eden insan demektir.
Bu insanda şu özelliklerin olması gerekir:
İlim: Tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi İslami ilimleri bilmesi ve en az birinde uzmanlaşmanın yanında, fizik, kimya, tıp gibi pozitif bilimleri temel bilgi seviyesinde bilmesi gerekir.
Amel: İlmiyle amel etmesi yani anlattığını yaşayan, yaşamadığını anlatmayan bir kişi olması gerekir.
Ahlak: Bir Müslümanın sahip olması gereken bütün ahlaki özellik ve güzelliklere sahip olmanın yanında şu ahlaki özelliklerin onda baskın olması gerekir.
İhlas ahlakı: Bu ahlak her şeyi Allah rızası için yapmayı gerektirir. Bu ahlaka sahip olan bir âlim, Allah’ın razı olduğu her şeye yapacağım şey derken, razı olmadığı her şeye uzak duracağım şey der.
Adalet ahlakı: Bu ahlak doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku içine alan bir ahlaktır. Bu ahlak varlığı ile diğer ahlaki özellikleri anlamlı yapan, yokluğu ile diğer ahlaki özellikleri anlamsız yapan bir ahlaktır. Yani “bir” milyonun önündeki “1” rakamı gibidir. O yoksa gerisi sıfırdır. Adalet ahlakına sahip olan bir âlimin en büyük özelliği kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın her türlü haksızlığa elindeki imkanlarla medeni bir şekilde tepki vermesidir.
Tevazu ahlakı: Âlim Allah’ın büyüklüğün en iyi bilen insandır. Bu büyüklüğü bilmenin en büyük alameti, kendi küçüklüğünü acizliğini ve hiçliğini bilmektir. O yüzden âlim mütevazi bir insandır.
Denge ahlakı: Âlim örnek insandır. O yüzden ilim öğrenmeye ağırlık verirken, ailesine ve topluma karşı görevlerini ihmal etmemesi gerekir. Bir insan ilim öğrenirken bunları ihmal ediyorsa, âlim olmayı dünyayı terk etmek olarak anlıyorsa, o kişi, İslam’ı, Kur’an’ı ve Peygamberin örnekliğini yanlış anlamış demektir. O yüzden âlimin en baskın özelliklerden biri dengedir.
Daha birçok özellik sayılabilir ama biz bir âlim tarifi için bunların yeterli olacağını düşünüyoruz.
Dördüncü Nokta: Azîz ve Gafûr İsimleri
28. âyetin sonunda bu iki esmâ geliyor. Kur’an’da genelde âyet sonlarında gelen bu isimler geldikleri yerlerde, bazı mesajlar veriyorlar. Buradaki mesaja yoğunlaşırsak şöyle bir şey anlayabiliriz.
Azîz ismi: Bu mesaj gâyet kısa ve net: İlim âlime izzet kazandırır. Kur’an’da izzetle alakalı en kapsamlı âyet bu sûrenin 10. âyetinde geçti. Bu konudaki gerekli açıklamaları orada yaptık.
Gafûr ismi: Âlim bir yönüyle risk alan insan demektir. Yani bilgilerini yenilemek, güncellemek için yeni şeyleri araştırması, öğrenmesi, incelemesi elde ettiği bilgilerden birtakım sonuçlara gitmesi gerekir. Ama bunları yaparken hata yapma ihtimali de vardır. O yüzden buradaki Gafûr ismi için (Allahü âlem) âlimi yeni şeyler öğrenmeye teşvik eden ona: “Haydi ilim yolunda çalışmaya devam et. Bu yolda hata yapman normal. Normal olmayan hatanı anladıktan sonra onda ısrar etmendir. Hatalarında ısrar etmediğin müddetçe, sana karşı Rabbini hep Gafûr olarak bulacaksın.”
29. 30. Âyet: Âyetlerde Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Kur’an’ın Tilaveti
İniş sırasından yaptığımız okumada Kur’an’ın tilaveti ilk olarak “yetlûne kitâba(A)llâhi” formunda ilk olarak burada karşımıza çıktığı için tilavet konusunda kısa bilgi vermek istiyoruz.625
T-l-v kelimesi bir kişiyi, araya başka bir şeyin giremeyeceği şekilde yakın bir mesafeden takip etmek ve ona uymaktır. Burada takip edilen Kur’an olunca, takip etmekten amaç onun hükümlerine uymak olur. Bu anlamı dikkate aldığımızda, Kur’an tilaveti demek, Kur’an’a uymak, yaşayan Kur’an olmak, hayatını Kur’an’a göre yaşama niyetiyle yapılan bir okuma olur. Rabbimiz, Kur’an’ı tilavet eden her insana, bu bilinçle bir okuma nasip eylesin.
İkinci Nokta: Namaz ve İnfak
29. âyeti 28. âyetin devam olarak okuyabiliriz. Böyle bir okumada âyetlerde âlimin özelliklerini görebiliriz; âlim yaşayan Kur’an olacak. Âlim ilmiyle amel edecek. Bu bağlamdan namaz ve infak onun en baskın özellikleri arasında olacak.
Üçüncü Nokta: Ticaret
Kur’an’ın Allah insan ilişkisini anlatırken en fazla yaptığı benzetmelerden biri de ticaret benzetmesidir. Bu benzetmede insanın ticari anlamda manevî hiçbir sermayesi yok. Sermayenin tamamı Allah tarafında veriliyor. Bu verilmeyle alış-veriş başlıyor. Normalde, Allah-insan ilişkisinde, insan sürekli borç ödeyen ve asla bir hak edişe bağlı olarak alacaklı olamayacak tarafta yer alması gerekirken, cennetle ödüllendiriliyor. Kur’an buna, insanı sevindiren karlı ticaret diyor.626
Dördüncü Nokta: Şekûr İsmi
Allah’ın Şekûr ismi Kur’an’da dört defa geçiyor. İlginçtir onların ikisi bu sûrede (30 ve 34. âyetlerde) yer alıyor. Bunun hikmetine anlamak için, bu ismin anlamını bilmemiz gerekiyor. Bu isim hem insanın hem de Allah’ın sıfatı olabilen isimlerden.
Şekûr insanın sıfatı olduğunda, insanın çokça şükreden bir kul olduğunu anlatıyor.
Allah’ın sıfatı olduğunda, şükreden kullarına şükrün karşılığını fazlasıyla veren anlamına geliyor.
Bu bilgiden sonra bu sûrede iki defa geçmesinin hikmeti üzerinde düşündüğümüzde “Allahü a’lem” diyerek şunları ifade edebiliriz. Bu sûrenin ismi Fâtır. Fıtratla aynı kökten geliyor. Daha önceki açıklamalarımızda şükrü varlık gayesine uygun yaşama yani fıtratına uygun yaşama olarak tanımlamıştık. Bu durumda fıtratına uygun yaşamak insanın en büyük şükrü oluyor. Allah da (cc) bu şükre Şekûr ismiyle karşılık veriyor diyebiliriz.
31. Âyet: “Kendinden Önceki Kitapları Onaylayan”
Âyette geçen bu ifade, iniş sırasından yaptığımız bir okumada ilk olarak bu âyette karşımıza çıkıyor. Bu ifade üzerinde düşündüğümüzde şunları anlıyoruz. Kur’an, öncesi olmayan, geçmişle bağlantısı olmayan bir kitap değildir. O da geçmiş kitaplar gibi aynı kaynaktan gelmiştir. Aynı kaynaktan gelen kitaplar, özü itibarıyla tevhid, ahiret, adalet ve ibadet konularına aynı ve benzer vurguları yaparlar.
Burada bir benzetme yaparsak, vahiy asırlar önce ilahi bir kaynaktan doğan ırmağa benzetiliyor. O ırmak içinden geçtiği toplumlara manevî anlamda hayat verirken, zaman içinde beşeri düşüncelerin karışmasıyla kirleniyor. İşte böyle bir süreçte Kur’an ilahi kaynağın son temsilcisi olan bir kitap unvanıyla bu ırmakta bir filtre görevi görüyor. Onların doğrularını onaylarken, yanlışlarını düzeltiyor.
Bu onay ve düzeltmelerden sonra, müminler Kur’an’a iman ettikleri gibi geçmiş kitaplara da iman ediyorlar.627
32. Âyet: Kur’an’da Başka Örneği Olmayan Bir Âyet
Allah’ın yeryüzüne kullarını varis kılmasıyla ilgili Kur’an’da âyetler var ama son Peygamber Hz. Muhammed’in ümmetinin Kur’an’a varis olmasıyla ilgili tek âyet burada geçiyor. Bu âyete birkaç noktadan bakacağız.
Birinci Nokta: Peygamberin Mirası
Allah’tan gelen Kur’an’a Allah’ın mirası dersek. Allah bu mirası ilk olarak Peygamber Efendimize vermiştir. Peygamber Efendimiz bu mirasın ilk varisi olmuştur. Onun vefatıyla bu miras, Peygamberimize ümmet olan Müslümanlara kalmıştır. Bu mirasın konusu Allah’ı tanımak ve tanıtmaktır, O’nu sevmek ve sevdirmektir, O’nun rızasını en büyük gaye bilmektir. O’ndan gelen vahye bir emanet olarak bakmak, o emaneti okumak, anlamak, yaşamak ve onun mesajlarını insanlara taşımaktır.
Bu açıklamalardan sonra bu mirasın konusu tek kelimeyle özetlersen bu miras sorumluluktur. Bu durumda bilinçli her Müslüman bu mirasın varisidir.
İkinci Nokta: “Seçtiğimiz Kimselere”
Bu âyette, Kur’an’da benzeri görülmeyen bir ifade geçiyor. Kur’an s-f-v kökünden gelen ve “istafeynâ/seçtiğimiz ”anlamına gelen bu kelimeyi genelde Peygamberler için kullanıyor. “Kullarımızdan seçtiğimiz kimseler” ifadesi ilk kez bu âyette geçiyor. Seçilme konusuna Peygamberler açısından baktığımızda, hiçbir peygamberin “Ben seçilmek istiyorum.” demediğini, her peygamberin onlardan talep gelmeden Allah tarafından seçildiğini biliyoruz.
Seçilme konusuna biz Müslümanlar açısından baktığımızda, peygamberlere benzer bir seçim bizim için geçerli değil. Tam tersi Müslüman olmakla seçme işini biz yapmış oluyoruz. Burada soru şu: Fiili durum böyle olduğu halde, Kur’an neden böyle bir dil kullanıyor?
Bu soruya Allahü a’lem diyerek şöyle bir cevap verebiliriz. Kur’an böyle bir dil kullanmakla bize şöyle bir mesaj veriyor: Evet siz seçilmediniz ama siz Allah tarafından seçilmiş bir peygambere ümmet olmayı kendiniz seçtiniz. Seçileni seçmekle siz de seçilmiş oldunuz. Seçileni seçmekle ona varis oldunuz. Böylece ona gelen vahiy ondan sonra size miras kaldı.
Özetlersek, böyle bir sorumluluğu hissetmemiz için 32. âyette böyle bir dil kullanılıyor diyebiliriz.
Üçüncü Nokta: Varisler Üçe Ayrılıyor
Bu âyette miras karşısındaki duruşlarıyla varislerin üçe ayrıldığını görüyoruz
Bu üç grubu bir örnek üzerinden anlatalım. Bu örnekte Peygamberimizin ümmetine mirası olan Kur’an manevî bir ilaç olsun. Bu ilaç insanın bu dünyada huzurlu bir hayat yaşamasına vesile olurken, ahirette ebedi saadet yaşamasına vesile oluyor.
Birinci Grup: Bu gruptaki insanlar Müslüman olmakla bu ilaca ulaşıyorlar ama bu ilacı kullanmıyorlar. Kullanmayarak kendilerine en büyük kötülüğü yapıyorlar. İşte Kur’an buna nefsine (kendine) zulmetmek diyor.
İkinci Grup: Bu gruptakiler ilaca ulaşıyor, ilacın faydasını görüyor ama ilaca muhtaç milyonlarca insan varken, onlara götürme noktasında üçüncü gruptakiler gibi bir gayret ortaya koymuyorlar. Ortada dengeli bir yol takip ediyorlar.
Üçüncü Grup: Bu gruptakiler ilacın faydasını gördükleri gibi başkaları da faydalansın diye gece gündüz koşturup hayırda öne geçmeye çalışıyorlar. Böyle yapmakla Peygambere varis olmanın hakkını verme konusunda ellerinden geleni yapmaya gayret ediyorlar.
Dördüncü Nokta: Benzeri Olmayan İki Âyet
Kur’an’da benzeri olmayan bu âyeti, yine Kur’an’da benzeri olmayan bu sûrenin 28. âyetiyle birlikte değerlendirmek de mümkün. Orada “Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan korkar.” demişti. Bu noktada Peygamberimizin şu hadisini de hatırlayalım. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.”628
Bu durumda üçüncü grupta olup hayırda öne geçmek için yarışanların başında âlimlerin olduğunu, onların peygambere varis olma konusunda bütün ümmete örnek olduklarını söyleyebiliriz.
33-37 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
33. Bunların mükâfatı (her türlü güzelliğin kaynağı olan) “Adn” cennetleridir. (Rablerine hamd ederek) Oraya girerler. Orada (hayatlarına giren ama gönüllerine girmeyen, Allah yolunda harcadıkları) altın bilezikler ve incilerle süslenirler. (Dünyada gösterişten uzak sade elbiseler içinde geçen sade bir hayata karşılık) Oradaki elbiseleri ipektir (kalacakları yerler de; saraylar ve köşklerdir.)
34. (Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı (kederi) gideren (ebedi huzur ve saadeti lütfeden) Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz(bağışlaması çok olan) Gafûr (yolunda verilene fazlasıyla karşılık veren) Şekûr’dur.
35. O (Rab) ki lütfuyla bizi asıl oturulacak (cennet gibi bâki bir) yurda yerleştirdi. (Dünya hayatı bir imtihandı, onu aştık; mahşerde hesap vardı, şükür onu da geçtik.) Artık burada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de bir bıkkınlık.
36. (Âyetlerimizi) İnkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi var. (Orada) Hayatlarına son verilmez ki ölüp kurtulsunlar, azapları da hafifletilmez (ki rahat yüzü görsünler.) İşte Biz(azabı hak eden) bütün nankörleri böyle cezalandırırız.
37. Onlar orada: “Rabbimiz! (Ne olur) Bizi (cehennemden) çıkar (ve ne olur, bize bir kere daha fırsat ver. Daha önce) yaptığımızın (kötülüklerin) yerine iyi işler yapalım!” diye feryad ederler. (Buna karşılık Allah onlara şöyle diyecek) Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? (Verdik.) Size uyarıcı da gelmedi mi? (Geldi. Peki, niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (bakalım azabı! Bugün) Zalimlerin yardımcısı yoktur.
33-37. Âyet: Sonuç Eğitimi
Bu âyetlerde cennet ve cehennem üzerinden bir sonuç eğitimi görüyoruz. Burada önceki açıklamalarımıza ilaveten birkaç noktaya değinelim.
Birinci Nokta: Cennetin ve Cehennemin Dekoru
Tefsiri usulümüzde ifade ettik. Cennetin ve cehennemin dekoru, Kur’an’ın 7. asırda muhatabı olan insanların özlemleri, hasretleri, istekleri, korku ve endişelerine göre şekilleniyor.
Günümüzde veya günümüzden bin yol sonra bu dekoru okurken şöyle okuyabiliriz.
Cennet: Asır kaçıncı asır olursa olsun, bir insanın istek, arzu ve hayallerinin çok ötesinde nimetlerin olduğu bir yerdir. İnanç dekorundaki varlık sebebi, “insanlara gaye olmak” değil, asıl gaye olan Allah’ın rızasını kazanmaya, o rızayı kazanmanın en büyük vesilesi olan ibadetleri yapmaya ve güzel ahlak sahibi olmaya teşviktir.
Cehennem: Bir insanı dünyada yaptığı haksızlıklara bin pişman edecek, her türlü acı ve ıstırabın olduğu bir yerdir. İnanç dekorundaki yeri, insanları caydırmaktır. Her türlü kötülüğün önünü en baştan almaktır.
İkinci Nokta: Gafûr ve Şekûr
34. âyette bu iki esmâyı görüyoruz. “Bunların mesajı nedir?” diye bir soru sorduğumuzda, mesajlardan bazılarını şu şekilde ifade edebiliriz.
Gafûr ismi: Hiçbir yetişkin insan hatasız ve günahsız bir ömür yaşamayacağı gibi, hatasını ve günahlarını sıfırlayarak cennete giremeyecek. Cennete girme Allah’ın kullarının niyet ve gayretlerine bakarak onları bağışlaması sonucunda olacak. Burada mesaj şu: Günahlarını sıfırlayamazsın ama azaltma ve günahtan uzak durma gayretini ortaya koyabilirsin.
Şekûr ismi: Şükrün insana bakan tarafında, şükür insanın varlık gayesine uygun yaşaması oluyor. Şükrün Allah’a bakan tarafında, Allah’ın Şekûr olması varlık gayesine uygun yaşama niyet ve gayretini ortaya koyan kullarını ödüllendirmesi şeklinde oluyor. Burada mesaj şu: Varlık gayesine uygun yaşamak şükürdür. Bu şükrün karşılığı cennettir.
Üçüncü Nokta: Cehenneme Girenlerin İsteği
“Dünyada cezaevlerinde en çok yaşanan şeylerin başında ne gelir?” diye bir soru sorulduğunda bunlardan biri de “pişmanlıktır.” Bu duygu cehennemde de yaşanacak duyguların başında geliyor.629
37. âyette sonuç eğitimi en net haliyle görülüyor. Cehennem giren hemen herkes, “Rabbimiz bizi buradan çıkar. Bize bir kere daha fırsat ver.” diyecekler. Kur’an bu ve benzeri âyetler üzerinden şu mesajı veriyor: “Cehennemde büyük bir pişmanlık yaşamak ve bu sözleri söylemek istemiyorsanız, gelin yol yakınken dönün. Gelin yaptığınız ne kadar kötülük varsa onlar için tevbe edin. Onların yerine iyi ve güzel işler yapın.”
Dördüncü Nokta: Her İnsana Fırsat Verildi
37. âyette dünyaya tekrar dönmek isteyenlere yönelik şöyle bir ifade geçiyor. “Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?” Bu soru cümlesi aslında şunu diyor: Hiç kimsenin getireceği hiçbir bahane yok. Her insana imtihan dünyasında, doğru yolu bulabilecek, cennete girebilecek bir fırsat verildi.
Bu konu çok geniş bir konu.630 Bu konuda daha önceki âyetlerin tefsirinde “gerekçeli karar”631 başlığı altında yaptığımız bütün açıklamalar bu konu için de geçerli.
Allah mutlak adildir. Zerre kadar haksızlık yapmaz. Cehenneme giren her insan, oraya girme gerekçeleri önüne konduğunda “Ben bu sonucu hak etmişim” diyecek. Allah’a iman bu kabulü gerekli kılarken, bunun aksini düşünmeye de izin vermiyor.
38-45 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
38. Allah (kullarına zerre kadar zulmetmez. Çünkü O) göklerin ve yerin gaybını bilir. O, kalplerin içinde ne varsa onu da hakkıyla bilen Alîm’dir.
39. (Önceki ümmetlerin ardından) Sizi, yeryüzünde (fert ve toplum bazında, her alanda insanlığa model olacak sistemler inşâ etmeniz için yönetici ve) halifeler yapan (ve size bu misyona uygun yetenek ve donanım veren de) O’dur. Onun için kim (bu misyonunu) inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Çünkü kâfirlerin (nankörlüğü ve) inkârcılığı Rableri katında ancak (onlara karşı) gazabın artmasına sebep olur. Kâfirlerin küfrü kendilerine ziyandan başka bir şey getirmez.
40. (Ey Resûlüm! Bu uyarılardan sonra, ‘Çok’ta ‘tek’i, kesrette vahdeti” görmeleri için onlara tevhid dersi ver ve) De ki: “Allah’ın yanı sıra kulluk ettiğiniz, ortaklarınızı gördünüz mü? (Onların ilah olup, olamayacağı konusunda ciddi ciddi hiç düşündünüz mü? Eğer düşündünüzse, haydi) Gösterin bana! Onlar yerdeki hangi şeyi yarattılar? Yoksa onların göklerde (Allah ile) bir ortaklıkları mı var?” Yahut Biz onlara (elçilerimize verdiğimiz gibi) bir kitap verdik de onlar, o kitaptaki bir delile mi dayanıyorlar? Hayır, (hayır! Onların bu sorulara verecek bir cevabı yok!) O zalimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey vaad etmiyorlar.
41. Gökleri ve yeri yıkılıp yok olmaktan koruyan (ve mükemmel bir sistem çerçevesinde gök cisimlerinin hareketlerini devam ettiren yalnızca) Allah’tır.Eğer (gökler ve yer) yıkılacak olsa O’ndan başka hiç kimse onların nizamını sağlayamaz. Şüphesiz O (kullarının günahlarını hemen cezalandırmayan onlara mehil veren) Halîm (hataları için tevbe eden kullarını da bağışlayan) Gafûr’dur.
42. (Ey Resûlüm, Mekke’nin müşrikleri, sen henüz peygamber değilken, Yahudi ve Hristiyanlara geldiği gibi) Kendilerine (de) bir uyarıcı gelirse, kesinlikle doğru yolu bulan en iyi toplum olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (olarak sen) gelince, bu, onların (sana karşı olan) nefretlerinden (ve haktan uzaklaşmalarından) başka bir şeyi artırmadı.
43. (Çünkü onlar) Yeryüzünde haddi aşarak büyüklük taslıyor (sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için iman edenlere karşı) tuzak kuruyorlar. Oysaki (Allah’ın inâyetiyle) kurdukları tuzak kendilerine zarar verir. (Hal böyleyken, bu zalimler Allah’a ve Elçisine inanmak için daha ne bekliyorlar?) Yoksa onlar, kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerin, kendi başlarına da gelmesini mi bekliyorlar? (Öncekiler çeşitli şekillerde cezalandırıldılar. Çağlar ve insanlar değişse de) Allah’ınyasalarındaasla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda (kıyâmete kadar) kesinlikle bir sapma da bulamazsın. (Geçmişte nasıl işlemişse bugün de yarın da aynen olmasa bile benzer bir şekilde işler.)
44. Bunlar (sosyal hayatta Allah’ın koyduğu “Tercihe göre takdir yasasının” nasıl işlediği konusunda) yeryüzünde gezip de, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Halbuki onlar, bunlardan daha (bilgili, daha gelişmiş ve daha) güçlüydüler. (Fakat yine de cezalarını çekmekten kurtulamadılar. İyi bilin ki) Ne göklerde ne de yerde Allah’ı âciz bırakacak bir güç vardır. O (bütün bir geçmişi ve geleceği bilen) Alîm (gücü her şeye yeten) Kadîr’dir.
45. Eğer Allah (Halîm olmasa, hatalarından sonra düzeltmeleri için kullarına mühlet vermeseydi) yaptıkları (kötülükler) yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah (rahmeti gereği) onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (de gerekeni yapıyor.) Kuşkusuz Allah, kullarını (sürekli) görmekte olan Basîr’dir.
NOT: Bu âyetlerde geçen konulara önceki âyetlerde kısmen değindiğimiz için burada kısa açıklamalar yapacağız.
38. Âyet: Gayb
Gayb konusunda A’râf sûresinin girişinde geniş bilgi verdik. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
39. Âyet: Halifelerin Görevi İslam Evini İnşa Etmektir
Halife konusuna da önceki âyetlerde değinmiştik. Burada o bilgilere şunu ilave edelim. Biz Tefsir Usulü ve tefsir çalışmamızda “İnsanın üç evinden” bahsettik. Bu evlerden birincisi, insanın tek başına içinde yaşadığı beden evi, bütün insanlarla içinde yaşadığı dünya evi, bütün insanlarla birlikte içinde yaşamaya davet edildiği İslam eviydi.
Allah (cc) dileseydi beden ve dünya evini kendi inşa ettiği gibi İslam evini de kendisi inşa eder ve ortaya mükemmel bir eser çıkarırdı. Ama onun inşasını iman edenlere yani halifelerine, yani bize bıraktı. Burada halifeler olarak kendimize soracağımız soru şu: İslam evi mükemmel olabilir mi? Cevap: Yasaları Allah tarafından konulan beden ve dünya evleri mükemmel olabiliyorsa, yasaları Allah tarafından konulan İslam evi neden mükemmel olmasın? Mükemmel olmuyorsa, sorun yasalar da değil, sorun o yasaları hayata geçirme ve örnek bir medeniyet inşa etmede yetersiz kalan halifelerde/Müslümanlardadır.
Buraya kadar olanı özetlersek, Kur’an’da geçen halife kavramı, insana sorumluluğunu hissettirmek için vardır. Bu sorumluluğu hisseden insan İslam evinde yaşayan bir fert olarak önce kendini inşa etmekten ve örnek bir Müslüman olmaktan sorumludur.
Buradan sonra âyetin ikinci bölümü geliyor. İkinci bölüm “Kim inkar ederse” ifadesiyle başlıyor. Âyeti iç bağlamı ile okursak, burada inkarın konusu halifelik üzerinden gelen sorumluluktur. Yani “Kim Allah’ın verdiği nimetlere emanet değil de benim” derse, “Kim hayat benim dilediğim gibi yaşarım” diyerek bu sorumluluğu inkar ederse… Bunun zararı ona olacak.
40. Âyet: İnkarınıza Delil Getirin
39. âyetin ikinci bölümünde “kim inkar ederse” ifadesi geçmişti. Bu âyette de inkar edenler, inkarlarını ispata davet ediliyorlar.
Bu bağlamda onlara denilen şu: “Madem Allah’ın ortakları var diyorsunuz, haydi çağırın onları, Allah’ın yoktan yaratıp size verdiği nimetlerin birini yaratıp size versinler veya onlara da vahiy geliyor diyorsanız, onlara gelen vahiyden bir delil getirin.”
Özetlersek, iman ve inkar bu dünyada insan için çok büyük sonuçları olan bir tercih. O yüzden bu tercihi yapan her insan hayatının en önemli kararını verdiğini bilmeli ve bu karar için çok güçlü gerekçeler ortaya koyabilmelidir.
41. Âyet: Kâinatı Ayakta Tutan Kuvvetler
41. âyet, dolaylı olarak 40. âyetteki sorulara cevap oluyor. Âyet diyor ki: Gökler ve yer bir bina gibi ayakta duruyorsa, Allah’a ortak koştuklarınız arasında bu binayı ayakta tutacak, onu yıkılmaktan koruyacak hiç kimse yok. Onları ayakta tutan Allah’ın koyduğu yasalardır.
Bu âyete iki türlü bakabiliriz.
Âyet ilk muhatapların seviyesinden konuşuyor. O seviyeyi dikkate alarak “Gökleri ve yeri yıkılmaktan koruyan Allah’tır.” diyor.
Âyet bu asırdaki muhatapların seviyesinden konuşsaydı, bu korumanın yasalar (kanunlar, kuvvetler) üzerinden olduğuna dikkat çekecek ve önümüze şu dört kuvveti koyacaktı.
Aşağıda haklarında çok kısa bilgi vereceğimiz bu kuvvetler, asırlardır hayatın içinde var. Bu kuvvetlerin kıymeti yokluğunda daha iyi anlaşılacağı için biz önce bu kuvvetleri sayacak sonra “Bu kuvvetler olmasaydı ne olurdu?” sorusuna cevap vereceğiz. Bu kuvvetlerin detaylarını ilgili kitaplara bırakacağız.
Kütle Çekim Kuvveti
Zayıf Nükleer Kuvvetler
Elektromanyetik Kuvvetler
Şiddetli Nükleer Kuvvetler (Atom Enerjisi)
Şimdi “Bu kuvvetler olmasaydı ne olurdu?” ona bakalım.
Kütle Çekim Kuvveti olmasaydı: Yer çekimi olmazdı. Yere sabitlenmeyen her şey havada kalırdı; insanlar, hayvanlar, arabalar havada sağa sola savrulurdu.
Zayıf Nükleer Kuvvet olmasaydı: Radyolar, televizyonlar, bilgisayarlar çalışmazdı. Çünkü bu aletlerdeki elektronlar düzgün işleyemezdi. Bazı elementler parçalanamaz, radyoaktif piller olmazdı.
Elektromanyetik Kuvvet olmasaydı: Ampuller yanmaz, elektrik kullanılamaz olurdu. Mıknatıslar işe yaramazdı, buzdolapları çalışmazdı. Kimyasal tepkimeler oluşmaz, yiyecekler pişmezdi.
Güçlü Nükleer Kuvvet olmasaydı: Atomlar kararlı bir yapıda olamazdı. Periyodik tablodaki elementler oluşamazdı. Atomlar parçalanamaz, nükleer santrallerden enerji elde edilemezdi. Güneş'teki nükleer füzyon tepkimeleri oluşmaz, dünyaya ışık ve ısı gelmezdi.
Özetlersek, bu dört temel kuvvet olmasaydı dünya ve evren işleyemez, her şey dağılıp bozulurdu. Hayatın var olması imkansız olurdu.
Burada âyetin sonunda geçen iki esmânın burada gelme hikmetine de kısaca işaret edelim.
Halîm ismi: Bu isim Allah’ın kullarına süre/mehil vermesi anlamına geliyor. Bu isim akla gelen şu sorunun cevabı oluyor: Yeryüzünde bu kadar günah işlenirken, milyonlarca insan nankörlük yaparken, Allah bu dünyayı neden onların başına geçirmiyor? Cevap: Halîm olduğu için. Kullarına süre verdiği için.
Gafûr ismi: Bu isim de Allah’ın verilen süreyi değerlendiren kullarının günahlarını bağışlayacağına işaret ediyor.
42. Âyet: İnsan Doğasındaki Kaypaklık
Bu ve arkasından gelen âyetler insan doğasına ayna tutuyor. Ona kendini tanıtıyor. Bu tanıtımın özünde şu var: “İnsan şöyle olursa, böyle olursa yaparım.” der ama sonra yapmaz. Bu konuda insan doğası o kadar kaypaktır ki, Kur’an insanlardan bazılarının her türlü mucizeyi görseler, apaçık delilere şahit olsalar bile inanmayabileceğini söylüyor.632
43. Âyet: SÜNNETULLAH HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME
İniş sırasından yaptığımız bir okumada, sünnetullah ifadesini ilk kez bu âyette görüyoruz. O yüzden bu konu hakkında birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Genel Değerlendirme
Yol, yöntem anlamına gelen sünnet kelimesi Kur’an’da toplamda 21 defa geçiyor. Bu ifadelerden sünnetu’l-evvelin, sünnetunâ ve sünnetu men gibi ifadeleri de sünnetullah ile birlikte değerlendirsek, bu ifadenin 10 farklı âyette 15 defa geçtiğini söyleyebiliriz.
İkinci Nokta: Sünnetullahın Tanımı
Sünnetullah, kelime anlamıyla Allah’ın koyduğu kanun, nizam ve düzen anlamına geliyor. Sünnetullahı bir kavram olarak tanımlarsak, sünnetullah Allah’ın kâinatı yaratma ve yönetmesinde öteden beri süregelen ve değişmeyen yasaları demektir.
Bazıları Kur’an’da geçtiği âyetlerin bağlamından yola çıkarak sünentullahı Allah’ın insan iradesine bakan, sosyal yasaları olarak değerlendirmişler.
Bu tanım doğru bir tanım. Fakat Allah’ın yasalarının kâinatta atomdan güneşe kadar her yerde geçerli olduğunu dikkate aldığımızda bu tanımı, alt başlıklara ayırmak sûretiyle Allah’ın kâinatta geçerli olan bütün yasalarını içine alacak şekilde genişletmenin önünde bir engel görünmüyor.
Üçüncü Nokta: Kuşatıcı Bir Kavram Olarak Sünnetullah
Sünnetullaha Allah’ın evrendeki bütün yasalarını kuşatan bir kavram olarak baktığımızda Allah’ın yasaları kâinat yaratılmadan önce, ümmü’l-kitap (levh-i mahfuz) isimli kitapta mevcuttu.633.
Burada kâinatı dev bir binaya benzetirsek, ümmü’l-kitap bu binanın plan ve projesi mesabesinde oluyor. Adına sünnetullah dediğimiz yasalar da bu plan ve projede yer alıyor. Sonra Allah “Ol” diyor, bu projede var olan her şey “ol”ma sürecine giriyor. Bu süreçte olan her şey bir yasaya bağlı olarak varlık sahasına çıkıyor. Bu süreçte en genel yasa tekamül yasası oluyor. Her varlık tohum ve çekirdekte olduğu gibi bir alt sınırdan varlık sahasına geliyor ve üst sınır olarak ifade ettiğimiz ağaç olup meyve verme hedefine ulaşıyor.
Bugün biz 21 yüzyılda yaşayan insanlar olarak bilimlerin geldiği noktada bu dünyada var olan birçok şey için Allah’ın koyduğu yasaların nasıl işlediğini biliyoruz. Bu yasalar sünnetullah’ın alt başlıklarını oluşturuyor. Şimdi onlara bakalım.
Dördüncü Nokta: Sünnetullahın Alt Başlıkları
Sünnetullhanın alt başlıklarını en genel anlamda iki gruba ayırıyoruz.
Birinci grupta “maddi veya fiziki yasalar” dediğimiz yasalar yer alıyor. İkinci grupta insanın tercihlerine bakan yönüyle manevî veya psikolojik ve sosyolojik dediğimiz sosyal yasalar yer alıyor.
Birinci Grup: Fiziki Yasalar
İradesi olmayan, insan dışındaki bütün varlıkları bu grupta değerlendiriyoruz. Bu gruba iki başlık altında bakıyoruz. Bu gruptaki her varlık, varlık sahasına bir fıtratla (program veya yazılım da diyebiliriz) geliyor ve fıtratının gereğini yapıyor.
Cansız Varlıklar: Atomdan güneşe kadar her varlık, varlık sahasında görev aldığında ne yapıyorsa bugün aynısını yapmaya devam ediyor. Yerin çekmesinde, dünyanın kendisi ve güneş etrafında dönmesinde hiçbir değişme olmuyor.
Bitkiler ve Hayvanlar: Bütün bitkiler ve hayvanlar doğma, büyüme, eko sistemdeki görevini yerine getirme ve ölme gibi kendileri ile ilgili yasaya bağlı hareket ediyorlar.
Bu iki varlık grubunda irade olmadığı ve bunlar için konulan yasalar değişmediği için bu varlıklar bundan 5 bin yıl önce ne yapıyorlarsa, bundan beş binyıl sonra da -eğer insan müdahalesi olmazsa- aynı şeyleri yapmaya devam edecekler diyebiliyoruz.
İkinci Grup: Sosyal Yasalar
Bu yasalar irade sahibi insanlar için geçerli. Her varlık gibi insan da bu dünyaya bir fıtratla geliyor. Diğer varlıklardan ayrı olarak fıtratında iyiye ve kötüye meyil olduğu için, gelişim sürecinde tercih yapabiliyor ve tercihlerinin sonucunda iyi veya kötü bir insan olabiliyor.
Bu grupta yasa, tercih özgürlüğü ve tercihlerinin sonuçlarını yaşama şeklinde işliyor. Konuya inanç ve imtihan dünyasının dekorundan bakar ve bir kurgu içinde anlatırsak, dünya bir okul oluyor, dünyadaki bütün insanlar bu okuldaki öğrenciler oluyor. Gönderilen her peygamber öğretmen, gönderilen her vahiy ders kitabı oluyor. Öğretmenler öğrencilere okulun kurallarını (yasalarını), okuldaki imtihanda yapacakları tercihlerin sonuçlarını anlatıyorlar.
Allah’ın razı olduğu tercihleri yapanların ve yapmayanların dünyada ve ahirette yaşayacakları sonuçları onların önüne koyuyorlar. Öğrencilerin bu açıklamaları duymalarıyla birlikte imtihan başlıyor ve Allah’ın insanların tercihlerine bağlı olan yasaları devreye giriyor.
Beşinci Nokta: Sosyal Yasaların İşleyişi
Bu yasaların işleyişini örnekler üzerinden anlatalım.
Her insanın önünde insan (ve diğer canlıların) haklarına saygılı adil bir insan olmak ve olmamak gibi,
Her insanın önünde doğru, dürüst ve güvenilir bir insan olmak ve olmamak gibi,
Her insanın önünde planlı, programlı çalışan bir insan olmak ve olmamak gibi seçenekler var.
Bu seçenekleri çoğaltmak mümkün.
Bu seçeneklere “tuş” dersek, bu tuşlara basanlar, Allah’ın koyduğu yasaların gereği olarak bu tercihlerinin sonuçlarını yaşıyorlar.
Bu tuşlara basanlar Allah’a iman eden müminler ise,
Müminler doğru tuşlara bastıklarında, bu tercihlerinin dünyadaki ve ahiretteki güzel sonuçlarını yaşıyorlar.
Müminler yanlış tuşlara bastıklarında, bu tercihlerinin dünyadaki ve ahiretteki kötü sonuçlarını yaşıyorlar.
Bu tuşlara basanlar Allah’ı inkar eden kafirler ise,
Kafirler doğru tuşlara bastıklarında, bu tercihlerinin dünyadaki (güvenilir, adil ve gelişmiş bir ülkede yaşama gibi) güzel sonuçlarını yaşarken, Allah’a iman etmedikleri için ahiretteki güzel sonuçlarından mahrum kalıyorlar.
Kafirler yanlış tuşlara bastıklarında, bu tercihlerinin dünyadaki ve ahiretteki kötü sonuçlarını yaşıyorlar.
Altıncı Nokta: İki Yasa Arasındaki Fark
Sünnetullah için ikinci noktada şöyle bir tanım yapmıştık. Allah’ın kâinatı yaratma ve yönetmesinde öteden beri süregelen ve değişmeyen yasaları demektir. Sünnetullahın değişmezliği konusunda, dünya imtihan dünyası olduğu için fiziki yasalar ile sosyal yasalar arasında bir fark ortaya çıkıyor.
Fiziki yasalara tabi olan varlıkların iradeleri olmadığı için onlara bakan yönüyle değişmezlik hem süreçte hem de sonuçta oluyor.
Sosyal yasaların öznesi insan olduğu için, bu alandaki değişmezlik sonuçta oluyor. Allah imtihan dünyasının dekoru içinde insanlara tercihlerinin sonuçlarını hemen yaşatmıyor. (Kavimlerin helakinde olduğu gibi birtakım istisnalar olsa da) Büyük ceza ve ödül süreç içinde değil genelde sonuçta (ahirette) veriliyor.
Yedinci Nokta: Yasanın Kur’an’daki İşleyişi
Sünnetullah yasasının Kur’an’daki işleyişine baktığımızda, beşinci noktada anlattığımız şekliyle insanlar Allah’ın razı olduğu tercihleri yapmanın ve yapmamanın sonuçlarını yaşıyorlar. Bu sonuçlar ödül ve ceza şeklinde geliyor.
Bu bağlamda Fatır sûresinin 43. âyetine bakarsak,
İnkar edenler, yeryüzünde haddi aşarak büyüklük taslıyor,
İman edenlerin aleyhine tuzak kuruyorlar.
Bu âyette sünnetullahı şöyle okuyoruz. Bu tür davranışları yapanların, bu tuşlara basanların, cezalandırılması Allah’ın değişmez bir yasadır. Bu yasa süreçte işlemese bile sürecin sonunda kesin olarak işliyor.
Özetlersek, iniş sırasından yaptığımız bir okumada sünnetullah ile ilgili ilk âyet burada geldiği için geniş değerlendirmeyi burada yaptık. İlgili âyetler geldikçe, o âyetleri de bağlam içinde değerlendirmeye devam edeceğiz.
44, 45 Âyet: Sünnetullahın İşleyişi
Bu iki âyet 43. Âyetin tefsiri olarak geliyor. Bu tefsire birkaç noktadan bakalım.
Birinci Nokta: 44. âyet üzerinden geçmişe baktığımızda Sünnetullah için iki türlü işleyiş öne çıkıyor. Birincisinde kendini güçlü gören, zayıflara her türlü zulmü yapan kavimlerin helakini görüyoruz. Bu helakler Allah’ın dünyadaki hiçbir güç karşısında aciz olmadığına, her şeye kadir olduğuna şahit oluyor.
İkinci Nokta: 44. âyet sünnetullahın bazen süreç içinde ceza vermesine örnek olurken, 45. âyet sünnetullahın sonuç üzerinden ceza vermesine örnek oluyor. 45. âyeti referans yapıp ilk insandan bugüne kadar yaşanan gelişmelere baktığımızda sünnetullahta süreç içinde cezanın istisna olduğunu, asıl büyük cezalandırmanın sürecinin sonuna bırakıldığını görüyoruz.
44/19. MERYEM SÛRESİ (98 Âyet)
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’deyiz. Hz. Meryem üzerinden ilk Müslümanlara şu mesaj veriliyor: Bir davanız varsa, o davanın gerçekleşmesi için adağınızın da olması gerekir. Mekke’de sayı azdı, herkes adanmıştı, Medine’de ise sayı çoğaldı adanmışlar ikiye ayrıldı; bir, adanmışlar, iki, adanmışlara kendilerini adayanlar. Medine’de adanmışların toplandığı yer Ashab-ı Suffe’ydi. Medine’deki bütün Müslümanlar da onların ihtiyaçlarını karşılamaya kendilerini adamışlardı. Her iki adanmış grup da kendilerini Allah’ın rızasını kazanma ve yeryüzündeki bütün insanlara kazandırma davasına adamışlardı.
BANA NE DİYOR? Adanmışı olmayan davalar buharlaşmaya mahkûmdur. Eğer bir davanın mesajına bütün bir insanlığın ihtiyacı varsa, o davanın bütün fertlerinin gerekeni yapıp-yapmama konusunda kendilerini hesaba çekmeleri gerekir. Böyle bir muhasebe işin şuurunda olmanın göstergesidir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Meryem ismi: “Kendini mescidin hizmetine adayan, ibadet eden, dindar kadın anlamlarına gelir. Meryem ismi, bir semboldür. Öncelikle adanmışlığın ve iffetin sembolüdür.
BANA NE DİYOR? Adanmış olmayı veya bir adanmışa anne-baba olmayı düşünür müsün?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Kur’an Her Asrın İhtiyacını Karşılar mı?
Yağmurun inmesiyle, vahyin inmesi arasında benzerlik vardır. Nasıl ki, yağmur, yağdığı anda, bir bugünün bir de, –yer altı su depolarını beslemekle– yarının ihtiyacını karşılar. Vahiy de öyledir. Bunun en net örneğini Meryem sûresinde görüyoruz. Sûre indiği zamanın ihtiyacını karşılarken, inişinden birkaç ay sonra gerçekleşecek olan Habeşistan hicretine çıkacak muhacirlerin de ihtiyacını karşılayacaktı. Bu âyetlerin indiği günlerde hemen her evde iman eden gençlerle, onların anne-babaları arasında sıkıntılar yaşanıyordu. Meryem sûresi içinde inen Hz. İbrâhim kıssası üzerinden bu gençlere şu mesaj veriliyordu. Evlerinizde yaşadığınız sıkıntılar, bir zaman Hz. İbrâhim’le babası arasında da yaşandı. Siz de atanız İbrâhim gibi anne-babalarınıza634 saygıda kusur etmeyin “anneciğim-babacığım” deme inceliğini sürekli gösterin. Bir gün atanız İbrâhim gibi hicret etmeniz gerekirse, sakın üzülmeyin, onun sünnetine ittiba edenlerden olun! Meryem sûresi Müslüman’ların bu ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, Habeşistan’a giden Müslümanlara yol azığı oldu. Sûredeki Meryem kıssası Necaşi karşısında okundu. Orada “oturma izni” almalarına, uzun yıllar kalmalarına, izzet ikram görmelerine vesile oldu.
BANA NE DİYOR? İnen âyetler bir devrin değil, her devrin ihtiyacını karşılamak için inmiştir. Kur’an “Bana ne diyor?” diye okunduğunda, onun yaşadığın zamanın ihtiyaçlarına cevap veren bir kitap ve bir hitap olduğunu da göreceksin.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
58. âyet: Asırlardır manevî kuraklık yaşanan topraklara inen vahyin kıymetini bilmek için “Ne yapmamız gerekir?” diyorsanız, ağlayarak secdeye gidenlere bir kere daha bakın.
HRİSTİYANLAR,
HZ. İSA VE MERYEM
KISSASI
GİRİŞ
İniş sırasından yaptığımız okumada, daha önceki âyetlerde ismi geçmeyen Peygamberler geldiğinde onlar hakkına bilgiler veriyoruz. Bu bağlamda Hz. İsa’dan, annesi Meryem’den ve Hristiyanlık inancı hakkındaki ilk âyetleri Meryem sûresinde görüyoruz.
O yüzden A’râf sûresinde Hz. Musa ve İsrâiloğulları (Yahudiler) hakkında yaptığımız geniş açıklamaların bir benzerini burada Hz. İsa ve Hristiyanlık hakkında yapacağız.
Burada yapacağımız açıklamalar oradaki açıklamaların devamı olacak. Çünkü başlangıcı itibarıyla, Hz. İsa İsrâiloğullarından olduğu ve onları ıslah için gönderilen bir peygamber olduğu için Hristiyanlığın başlangıcı İsrâiloğullarına dayanıyor.
Önce bir kronoloji vereceğiz, ardından bu konuda bilinmesi gereken bazı teknik bilgiler hakkında kısa açıklamalar yapacak, sonra da bu konu hakkındaki yorumlarımızı paylaşacağız.
HZ. ZEKERİYA (as), HZ. YAHYA (as) VE HZ. İSA (as) İLE İLGİLİ ÂYETLERİN İNDİĞİ YILLAR
MEKKE
Meryem Sûresi 6. yıl 1-37
MEDİNE
Âl-i İmrân Sûresi 16. yıl 35-84 113-115
Saf Sûresi 17. yıl 6. 14.
Nisa Sûresi 17. yıl 156-158, 171-172
Maide Sûresi 20. yıl 59-85 107-117
HRİSTİYAN
Hristiyan kelimesi Yunanca “Christos” kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime İbranicedeki meşiah (mesih) kelimesine dayanır ve kutsal yağ ile ovulmuş kişi anlamına gelir. Bu kelime Hz. İsa’nın vefatından sonra, onun tebliğ ettiği dinin adı olmuştur. Bu dine inananlara da Hristiyan denmiştir.
NASRANİ
Hz. İsa’nın doğum yerine nispet edilerek, Hristiyanları tanımlamada kullanılan bir ifadedir. Bu ifade Kur’an’da 14 yerde, Hristiyanlar için kullanılır.
MERYEM OĞLU İSA
Kur’an’da 17 âyette Meryem oğlu İsa anlamına gelen “İsâ-bne Meryeme” ifadesi geçer. Bu ifadelerde Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancına bir gönderme vardır. Bu göndermede o Allah’ın oğlu değil, o Meryem’in oğludur; yani o doğan büyüyen, yiyen, içen beşer bir peygamberdir mesajı verilir.
HZ. MERYEM
Hz. İsa’nın annesidir. Kur’an’da iffeti ve itaatiyle öne çıkar. Kur’an’da 8 sûre, insan ismiyle isimlendiriliyor. Bunlardan 7’si peygamber ismi, 8. isim ise Hz. Meryem’in ismidir. Bu yönüyle, Hz. Meryem Kur’an’da peygamberler dışında ismi bir sûreye verilen tek insandır.
HZ. ZEKERİYA
Hz. Zekeriya İsrâiloğulları Peygamberlerinden biridir. Hz. Meryem’in eniştesidir. Hz. Yahya, Hz. Zekeriya’nın oğludur. Hz. Yahya ile Hz. İsa kuzendir. Bu ilişkiyi dikkate aldığımızda, Hz. Zekeriya, Yahya ve İsa’nın aynı çağda, aynı coğrafyada görev yapan peygamberler olduğunu görüyoruz.
Hz. Zekeriya, Kur’an’da kendisi yaşlı ve karısı kısır olduğu halde çocuk sahibi olması ve Meryem’i himayesiyle öne çıkar.
HZ. YAHYA
Hz. Zekeriya’nın oğludur. İslami kaynaklara göre genç yaşta babasından önce vefat etmiştir. Kendisi ve babası İsrâiloğulları tarafından şehit edilen peygamberler arasında sayılır.
İNCİL
İncil’in Hz. İsa’ya indirilen bir kitap olduğu Kur’an âyetleriyle sabittir. Bir başka sabit olan gerçek de İncil’in Hz. İsa hayatayken yazılmadığıdır. Onun vefatından sonra 35-70 yıllık bir zaman aralığında onun havarileri tarafından yazılmıştır. Yazılış sırasına göre İncillerin ismi şöyle; Markos, Matta, Luka ve Yuhanna.
TAHRİF
Kur’an’da tahrif konusunda, sayı olarak Tevrat’ın tahrifatından bahseden âyetler, İncil’e göre daha fazladır. Fakat bu İncil’de tahrifat az anlamına gelmiyor. İnancın temeli olan tevhid açısından bakarsak, Teslise inanmak, inanç konusunda büyük bir tahriftir.
TESLİS
Kelime olarak üçleme anlamına gelen Teslis kelimesi Hristiyan inancında Tanrı’nın üç farklı yönünü anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Bu inanca göre Tanrı tek bir varlıkta üç ayrı kişiden oluşur. Bu üç ayrı kişi şunlardır;
Baba: Teslisin ilk parçasıdır. Bu parçada baba evrende her şeyin yaratıcısı ve her şeyin kaynağıdır.
Oğul: Teslisin ikinci parçasıdır. Bu parçada İsa tanrının oğlu ve insanlığın kurtarıcısı olarak kabul edilir. İsa, insan bedenine bürünmüş tanrıdır.
Kutsal Ruh: Teslisin üçüncü parçasıdır. Bu parçada Tanrı insanlara rehberlik eden, ilham veren ve onları manen güçlendirendir.
Teslis inancı bazı istisnaları olmakla birlikte genelde Hristiyanların ortak inancı olarak kabul edilir. Kur’an, bu inancı tevhid inancından sapma olarak görür ve kesinlikle kabul etmez.635
KUR’AN HZ. İSA KISSASINI NİÇİN ANLATIR?
Kur’an’da hiçbir âyet (cümle) hiçbir kelime boş yere geçmez. Allah’ın kitabında bir şey varsa biz anlasak da anlamasak da mutlaka bir hikmeti ve mesajı vardır. “Bunu nereden biliyoruz?” Önceki âyetlerin tefsirinde bahsettiğimiz insanın üç evi örneğinden biliyoruz.
İnsanın beden evinde ve dünya evinde yarattığı her şeyi bir fayda bir gaye için yaratan Allah, insanın üçüncü evininin dekorunda birinci dereceden rolü olan Kur’an’a ne koymuşsa, mutlaka bir hikmete binaen koymuştur.
Bize düşen bunları araştırmak. Bulduklarımızı paylaşmak, bulamadıklarımıza “yok” demeden, “Bugün bulamasak bile yarın bulabiliriz.” diyerek yola devam etmektir.
Bu kısa açıklamadan sonra gelelim başlıktaki sorunun cevabına.
KUR’AN İNSAN SÖZÜ OLAMAZ GERÇEĞİNE ŞAHİTLİK YAPMASI İÇİN
Bu konuda daha önce Kamer sûresinin girişinde geniş açıklamalar yaptık. Oranın devamı olarak burada şunları ifade edelim.
Kur’an’da geçmişe yönelik anlatılan bütün peygamber kıssalarındaki ilk amaç Kur’an’ın insan sözü olamayacağını ispatlamaktır.
Bu konuyu daha iyi anlamak için hayalen bu âyetlerin indiği asra gidelim. O asırda olaylara yakından şahitlik eden biri olarak şu iki şeyi net olarak görüyoruz.
Birincisi: Müşrikler Peygamber Efendimizin peygamberliğine inanmıyorlar. Ona “bu âyetleri sen uyduruyorsun, sen bir mecnunsun, sen bir yalancısın” diyorlar.
İkincisi: Peygamber Efendimiz anlattığı olayların hiçbirini daha önce bir yerden duymuş okumuş ve yakınlarıyla paylaşmış değil. Peygamberlik öncesi 40 yıllık ömrüne şahit olan insanlar arasında “Ben bunları ve benzerlerini ondan daha önce dinlemiştim” diyen bir tek insan yok.
Hemen hemen her kıssanın anlatımında Kur’an bu gerçeği öne çıkarıyor. Hz. İsa ve Meryem kıssası ile ilgili şu âyet, bu ve benzeri tespitlerimizin referansı oluyor.
“(Ey Resûlüm!) Bunlar (senin daha önce hiç duymadığın ve bilmediğin) Bizim sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. (Mabetteki görevliler) İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kalemlerini (kur’a çekmek üzere suya) atarlarken (atılan kalemlerden kimin kalemi ilk önce akıntıya kapılıp gidecek, böylece kurayı kim kazanacak diye merakla bekleşirken) sen onların yanında değildin; onlar (Meryem’in bakımını üstlenme şerefini elde etmek için aralarında) çekişirken de yanlarında değildin. (Yanlarında olmadığın halde, bunları bilmen ve bildiklerini iddia edenlerden daha ayrıntılı bir şekilde onlara bu gerçekleri anlatman senin Son Peygamber olduğunu gösteren sayısız şahitlerden sadece biridir.)”636
MUCİZE KARŞISINDA “ACİZ” KALDIKLARINI GÖSTERMEK İÇİN
Önce bu âyetlerin indiği zaman dilimine sonra da günümüze bakalım.
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde insanlar dinin yapısını bozmuşlardı, özellikle o günkü Yunan, Roma ve Mısır medeniyetlerinde insanken tanrı olan, tanrıyken insan olan her ikisini aynı anda olan birçok figür vardı. Konuya Yahudiler özelinden bakarsak, kendilerinin olağanüstü özelikleri olduğunu iddia eden din adamları, kahinler ve sihirbazlar vardı.
Bu bağlamdan günümüze gelirsek, gelişen teknolojiyle Allah’ın yarattıklarının benzerini yapmada geçmişe göre, oldukça mesafe alan bilim insanları var. Bu insanlar içinde, bir örnekten yola çıkarak bir şeyler yapmayı, yaratma gibi zannedip, yaptıkları ile haddi aşanlar var.
İşte Kur’an özellikle Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi olayı üzerinden bütün insanları asla benzerini yapamayacakları bir mucizeyle aciz bırakıyor. Bu olayı o gün görenler, bugün duyup şahit olanlar kendilerinin olağanüstü olduğunu söyledikleri her şeyin bu mucize karşısında çocuk oyuncağı seviyesinde olduğunu görüyorlar.
Bu yönüyle bu mucize Kur’an’ın en büyük davası olan tevhide hizmet ederken şirke yer olmayacağını da gösteriyor.
Bu konuya kıssanın içinde ilgili âyetlerde devam edeceğiz.
KUR’AN, TARİH KİTABINI TASHİH EDİYOR
Tarihe bir kitap dersek, Kur’an bu kitabı tashih ediyor. Bu kitabın doğrularını onaylarken yanlışlarını gösterip onları düzeltiyor.
Bunu Kur’an’da birçok âyette görmek mümkün.637
Bu sûrede 34. âyet bu konuda bize çok önemli bir bilgi veriyor; “İşte (Yahudilerin) hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa hakkında (tamamı) gerçek (olan) açıklama budur.”
Kur’an yaptığı bu açıklamalar ve ortaya koyduğu tevhid ölçüleriyle dolaylı olarak “Ben Hristiyan’ım” diyen her insanı, inancı üzerinde bir kere daha düşünmeye davet ediyor.
Üzerinde düşünülmesinde fayda olan konulara aşağıda değineceğiz.
HER HRİSTİYANIN ÜZERİNDE BİR KERE DAHA DÜŞÜNMESİ GEREKEN KONULAR
Peygamber Kimdir?
Konuya Kur’an ölçülerinden bakarsak, hiçbir Peygamber bir din kurmak için gelmez. Her peygamber, ilk Peygamberden itibaren özünde aynı olan tevhid ve teslimiyet dinini tebliğ eder. Her peygamberin tebliğinde, iman esasları ortaktır. İbadetler, (sayı, zaman ve içerik olarak) farklı olsa bile vardır. Her peygamber için ahlaki özelliklerin başında gelen; doğruluk, dürüstlük, güven verme, adil olma ve merhamet gibi hususlar onların en temel özellikleridir.
Bu kısa tanımdan sonra aşağıdaki soruyla devam edelim,
Hz. İsa Kimdir?
Matta İncilinde (5:17) şöyle bir âyet yer alır; “Kutsal yasa'yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.”
Matta’nın açıklamalarda, Kutsal yasa’dan kastedilen başta eski ahid (Tevrat) olmak üzere önceki vahiylerdir. Bu durumda Hz. İsa önceki Peygamberlerle tebliğ edilen bir dini hurafelerden, bidatlardan arındırmak, asli haliyle tebliğ etmek için gelmiştir.
Hz. İsa, geldiği toplumda, dini kendi tekelleri altına alan, onu kendi çıkarlarına alet eden, geleneği ve beşeri düşünceleri din haline getiren yönetici ve din adamları ile karşılaştı. Onlara verdiği tepki nedeniyle ciddi bir engellemeyle karşılaştı.
Bu konunun detaylarını tarih kitaplarına bırakıyoruz.638 Bu konuda bize lazım olan en önemli bilgi Matta incilinden öğrendiğimiz “Onun bir din kurma amacıyla gelmediği” bilgisiydi.
Dine Verilen İsim: Hristiyanlık
Bir peygamber düşünelim, bir din kurmak için geliyor ama dinin ismini kendi söylemiyor. Dinin ismi kendinden 30-40 sene sonra havarileri tarafından konuluyor. 4. asırda kilise bu dini resmi din olarak kabul ediyor.
Burada cevabını aramamız gereken sorular şunlar,
Hz. İsa bir din kurmak için geldiyse, neden ismini söylemedi?
Neden dine, başkaları ondan sonra isim koydu?
Eğer Hz. İsa’nın amacı yeni bir din kurmak olsa bunun ismini kendi koyardı. Koymaması Matta (5:17) âyetinde anlatılan durumu onaylıyor.
Teslis Konusu Sonradan Ortaya Çıktı
“Günümüz için Hristiyanlığın en temel kabullerinin başında ne gelir?” diye bir soru sorsak, bu soruya verilecek cevaplardan biri de teslis inancı olur. Burada soracağımız sorular şunlar:
Hristiyanlık dininde çok önemli bir yeri olan bu inançtan neden Hz. İsa yaşadığı zaman diliminde hiç bahsetmedi.
Neden bu konu İncillerinde bugün inanıldığı şekliyle geçmiyor.
Neden bu konu İsa’nın vefatından sonra 180 yılında ortaya çıkıyor.639
Neden bu konu 3. yüzyılda bugünkü şekliyle yorumlanıyor.
Neden bu konu 4. yüzyılda kilisenin resmi görüşü olarak kabul ediliyor.
Bir din düşünelim, bu dinin en temel inancı, o dinin peygamberi tarafından hiç ifade edilmiyor. Sanki onun unuttuğu bir şeymiş gibi ondan sonra gelen birileri tarafından, onun dinine ekleniyor. Bu ekleme, dini ilahi olmaktan uzaklaştırıp, beşeri olmaya yaklaştırıyor.
İncillerin Yazılışı
Yukarıda anlattığımız şekliyle Hz. İsa yeni bir din getirmemiştir. O yüzden ona gelen vahiy (İncil) önceki vahyin (Tevrat) doğrularını tasdik eden, yanlışları tashih eden (düzelten) bir vahiydir. Bugün elimizde olan 4 İncil’de bu misyonu göremiyoruz.
İncillerin Hz. İsa’dan 30-70 yıl sonra yazılması, içlerinde çelişkiler640 bulunması, onu dinde temel kaynak olmaktan uzaklaştırıyor.
İlk Günah İnanışı
Bu inanç kabul edilebilir bir inanç değil. Nedenini anlatalım.
Bu inanca göre bir insan (Hz. Âdem) günah işliyor, bu günahın ardından o günahla hiç alakası olmayan, bu durumdan hiç haberi olmayan masum milyonlarca insan bu günahı işlemiş gibi günahkar sayılıyor.
Bu olayı bir kurgu içinde anlatalım; varsayalım günümüzde Londra’da bir mahkeme bir insanı suçlu buluyor. Sonra aynı mahkeme o insandan dünyaya gelecek bütün insanların da suçlu olacağına hükmediyor.
Bu hükmün ardından şu soruları soralım,
Dünyada hiçbir akıl, mantık ve vicdan sahibi bu hükme onay verir mi?
Dünyada hiçbir üst mahkeme bu mahkemenin verdiği karara onay verir mi?
Dünyada yanılma ve hata yapma ihtimali olan insanların ve mahkemelerin bile veremeyeceği bir kararı, mutlak adil olan Allah verebilir mi?
İlk günah inancına bağlı olarak, Âdem’den sonra gelen bütün insanları Allah’ın günahkar olarak kabul edeceğine inanmak, Allah’ın asla yapmayacağı bir şeyi ona isnad etmek olur ki, bunun kendisi çok büyük bir günahtır.
Hz. İsa’dan Önceki Peygamberler
İnsanların doğuştan günahkar olduğunu kabul edince, Hz. İsa’ya kadar gelen binlerce peygamberin bu duruma seyirci kaldığını da kabul etmek gerekiyor.
Bunu kabul edince akla şu sorular geliyor?
Allah, neden Âdem’den sonra gelen ilk peygambere kendini insanların kurtuluşu için feda et.” demedi?
Allah ilk günah sebebiyle günahkar doğup günahkar ölecekleri kesin olan insanlara neden peygamber göndermeye devam etti?
Gönderilen peygamberlerin ilk günah inancından haberi yok muydu? Varsa, bu durumda tebliğ yaparken, sonucun değişmeyeceğini bilerek mi tebliğ yaptılar?
Görüldüğü, ilk günah inancı kabul edildiğinde, İsa’dan önce gönderilen bütün peygamberlerin gönderiliş amaçları boşa çıkıyor.
Hz. İsa’nın İnsanların Kurtuluş İçin Kendini Feda Etmesi
Hristiyanlık inancı açısından bakarsak karşımızda şöyle bir tarihi olay var.
Hz. İsa’nın çarmıha gerilip idam edilmesi, kendi isteği ile değil, iradesi dışında oluyor. Yani Hz. İsa kendisini idam edeceklere şöyle demiyor: “Ben ilk günah nedeniyle günahkar doğan milyonlarca insanın kurtuluşu için kendimi feda edeceğim. Benim için bir idam sehpası hazırlayın. Beni asın. Benim asılmam bütün insanların kurtuluşuna vesile olsun.”
Elimizdeki hiçbir tarihi belgede böyle bir anlatım görmüyoruz.
Bu durumda soru şu: Hz. İsa’nın tamamen kendi iradesi dışında gerçekleşen bir olay, nasıl onun kendini insanlığın kurtuluşu için feda etmesi oluyor.
Varsayalım, böyle bir idam hiç olmasaydı, İsa şöyle diyecek miydi; “İnsanlığın kurtuluşu için benim kendimi feda etmem gerekiyor. Bu amacımı gerçekleştirmem için, bir vesile bulun ve beni asın.”
Yine varsayalım İsa (as) normal organ yetmezliğine bağlı bir ölüm yaşasaydı, insanlığın kurtuluşu gerçekleşmeyecek miydi? Görüldüğü gibi ortada onun çarmıha gerilmesinden sonra, çarmıha gerilme olayını kurgulayarak yazılmış bir tarih var.
Buraya Kadarı Özetlersek,
Bu konuya “Her Hristiyan’ın Üzerinde Bir Kere Daha Düşünmesi Gereken Konular” başlığı altında bir giriş yaptık.
Bu konular üzerinde, Hristiyan olsun olmasın, temel bilgilerden yola çıkarak ciddi anlamda düşünen her insan şu sonuca varabilir: Bugün önümüzde Hristiyanlık olarak duran din, Hz. İsa tarafından insanlara anlatılan din değildir. Onun vefatından yıllar sonra, insanların kurgulayıp yazdıkları ve insanların önüne din diye koydukları bir inanç sistemidir.
Bu konuya başlarken “Kur’an Hz. İsa Kıssasını Niçin Anlatır?” sorusunu başa koyduk ve işin Müslüman olan ve olmayan herkese bakan taraflarına dikkat çektik. Şimdi aşağıdaki başlıkla bir alan daraltması yapacak ve konuyu anlatmaya devam edeceğiz.
Hristiyanların %80’ine Göre Hz. İsa641
Hristiyanların büyük çoğunluğu Hz. İsa’yı peygamber olarak görmüyorlar. Öyle görmedikleri için ona İncil’in indiğini de kabul etmiyorlar. Onlara göre İsa tanrının ete kemiğe bürünmüş İsa olarak görünmüş halidir.642 O yüzden arada ona vahiy getiren bir melek yok, ona gelen vahiy yok, o konuştuğunda, onun konuşmaları doğrudan tanrının konuşması oluyor.
Bunu ilk kez duyan birçok Müslüman olacak ama “Hristiyanlara göre Hz. İsa kimdir?” sorusunun özeti budur.
Hristiyanlara Göre İnciller
Hristiyanları, zaman içinde İncillere bakışında değişmeyen ve değişen kabuller oldu.
Değişmeyen kabul şu: İnciller Hz. İsa’nın sözleri değildir.
Değişen kabul şu: İsa’nın vefatından sonra dört İncil yazıldı. O günün Hristiyanları, İncillerin Teslisin üçüncü parçası olan “Kutsal ruh” tarafından İncil yazarlarına yazdırıldığını, bu yazdırılma işinde yazarların sadece sekreterlik görevine benzer bir görev yaptığını kabul ettiler. Bu kabule göre İnciller hem lafzı hem de manası Kutsal ruh üzerinden Tanrı’ya ait kitaplardır.
Dört İncil’de çelişkiler ortaya çıkınca zaman içinde bu kabul değişti. Bu kabulün yerini “Lafzın yazarlara, mananın Tanrıya ait olduğu” kabulü aldı.
Özetlersek, “Günümüzde Hristiyanların İncillere bakışı budur.” diyebiliriz.
Hristiyanlara Göre Hz. Meryem
Hristiyanların çoğu Hz. Meryem’i tanrıyı doğuran kadın (Theotokos) olarak kabul ediyor bu nedenle ona çok büyük bir kutsiyet atfediyorlar. Onun kutsallığı hem asli suçtan (ilk günahtan) münezzeh olarak dünyaya gelmesini hem de hayatı boyunca günahsız oluşunu ifade etmektedir.
HZ. İSA KISSASININ, Hz. MUHAMMED ÜMMETİNE MESAJI
Verilen mesajı ortaya koymak için, kıssa hakkında üç noktaya değinmek istiyoruz.
Birinci Nokta: İsrâiloğullarının Farkı
Kur’an’daki peygamber kıssalarını Musa’dan önce ve Musa’dan sonra olarak ikiye ayırırsak, Hz. Musa’dan önce gönderilen bütün peygamberlerin genelde, bir peygambere iman etmeyen, bir kitaba (vahye) tabi olmayan müşrik topluluklar olduğunu görürüz.
Kur’an’da ismi geçen ve Hz. Musa’dan sonra gelen bütün peygamberler İsrâiloğullarına gelmiştir. Bu konuda kesin bilgi yok ama Hz. Musa ile İsa arasında, İsrailoğularına en az 40 peygamberin gönderildiğini söylemek mümkün.
Bu durumda gönderilen 40 peygamber, bir peygambere (Musa) iman eden, bir vahye (Tevrat) tabi olan mümin ve Müslüman bir topluma gönderilmiş oluyor.643
Bu tespitten sonra ikinci noktayla bu konuya devam edelim.
İkinci Nokta: Hz. İsa Kıssasının Diğer Kıssalardan Farkı
Önceki noktayı açmak Hz. Musa’dan önce gönderilen ve kavimleriyle ilişkileri anlatılan peygamberlere bakalım.
Hz. Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Yûsuf, Şuayb, Musa gibi Peygamberler genelde, putlara tapan müşrik bir topluluğa gönderiliyorlar.
Ama Hz. Musa sonrası, Hz. İsa dahil Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin tamamı İsrâiloğullarına gönderiliyor. Yani Tevrat'a iman eden bir mümin, bir Müslüman elçi olarak, Tevrat’a iman eden mümin ve Müslümanlara gönderiliyorlar.
Bu durumda Hz. İsa (ve ondan önce gelen peygamberler) dinin saf, net halini tebliğ eden tarafta yer alırken, karşısında duran Yahudilerin büyük çoğunluğu dinin gelenek, hurafe ve bidatlarla şekillenmiş brüt halini muhafaza etmeye ve onun doğruluğunu savunan tarafta yer alıyorlar.
Bu durumda bir tarafta Allah’tan indirilen dini savunan bir peygamber varken, diğer tarafta beşeri görüşleri dine ekleyen ve onları din diye savunan bir grup var.
Bu grup kendini doğru, doğru olan tarafı da yanlış görüyor. O kadar yanlış görüyor ki, onun kafir olduğunu, mürted olduğunu ilan edip644 onu öldürüyor. Bununla da kalmıyor, onunla çağdaş olan Hz. Yahya ve Zekeriya peygamberlerin ölümüne seyirci kalıyor.645
Manzaranın fotoğrafını bu şekilde ortaya koyduktan sonra Hz. İsa ile ilgili diğer bir farka geçelim.
Aşırı Sevgiyle Yüceltme
Hz. İsa’nın doğumu bir mucizedir. Onun hayatındaki bu ve benzeri birtakım mucizeler onu sevenlerin, sevgide aşırıya kaçmalarına sebep olmuştur. Bu aşırılık nedeniyle, Kur’an’ın ismini vererek anlattığı peygamberlerin hiçbirinde görülmeyen bir durum Hz. İsa’da görülmüş ve Hristiyanların büyük bir bölümü onu Tanrının oğlu olarak kabul etmişlerdir.
Bu iki farka dikkat çektikten sonra üçüncü noktaya geçebiliriz.
Üçüncü Nokta: İslam Dinini Bekleyen Büyük Tehlike
Yukarıdaki bilgilerden yola çıkarak İslam dinini bekleyen iki büyük tehlikeyi şöyle ifade edebiliriz.
Birinci Tehlike: Peygamber Efendimizden sonra İslam dininin yaşandığı toplumlardaki geleneklerin ve beşeri görüşlerin dine eklenmesi, onların da dindenmiş gibi zannedilmesidir. Bu tehlikeye Peygamberimiz şu hadisleriyle işaret etmiştir. “Beni İsrail’in yoluna adım adım, karış karış uyacaksınız. Hatta Beni İsrail’den bir kişi keler deliğine girse, siz de onlara tabi olacaksınız”646
Peygamberimiz (sav) şunu diyor: Onların yaşadıklarından ders almazsanız, onların yaşadıklarının benzerlerini yaşarsınız.
İkinci Tehlike: Bu tehlike sevgide aşırı gitme tehlikesi. Bu tehlikeye de Peygamberimiz şu hadisleriyle işaret ediyor: “Hristiyanların Meryem Oğlunu (Hz Îsâ’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmekte aşırı gitmeyin. Ben sadece Allâh’ın kuluyum. (Bana) Allâh’ın kulu ve elçisi deyin.”647
Kıssanın Mesajını Gelirsek, Kur’an Hz. İsa ve Meryem kıssası üzerinden bize şu mesajı veriyor: Bu iki büyük tehlike sizin için de geçerli. O yüzden bu konuda tedbirinizi baştan alın. Bu tehlikelere kapı açacak her türlü eylem ve söylemden uzak durun.
NOT: Bu konu daha da uzayabilir. Ama biz burada Hz. İsa ve Meryem kıssası bağlamında Hristiyanlık konusuna giriş makamında bu kadar ön bilginin yeterli olduğunu düşünüyoruz. Bundan sonrasına hem bu sûrede hem de gelecek sûrelerde ele alacağımız âyetlerin altında değineceğiz.
MERYEM SÛRESİNİN İNİŞ ZAMANINDAKİ HİKMET
Bu sûrenin değerlendirmesine geçmeden önce yukarda verdiğimiz kronolojide dikkat çeken bir konuya işaret etmek istiyoruz. Kronolojide Hz. İsa ve Meryem hakkındaki âyetler iniş sırasında 6. yılda geliyor. Ardından gelen âyetler aradan 10 yıl geçtikten sonra 16. yılda geliyor. Bu 10 yıllık zaman diliminde Hz. İsa ve Meryem konusunda çok kısa bilgiler veren âyetler dışında âyet görmüyoruz.
Burada soru şu: Bunun hikmeti nedir?
Bunun hikmetlerinden biri, bu sûrenin inişinden sonra Habeşistan’a yapılacak hicretler olabilir. Allah (cc) geçmişi ve geleceği bildiği için, gelecekte Habeşistan’a yapılacak hicret öncesi, adeta Müslümanlara yol azığı veriyor ve dolaylı olarak şöyle diyor: “Bugün hiçbir Hristiyan’ın yaşamadığı Mekke’de bu âyetlere pek ihtiyaç yok gibi görünse de bu âyetler yakında gideceğiniz, Habeşistan’da çok işinize yarayacak. Orada oturma izni almanıza vesile olacak.”
Bu hikmeti güçlendiren bir detay daha paylaşalım. Kur’an’da Hristiyanlarla ilgili âyetlerin bütününe baktığımızda, Meryem sûresindeki âyetler, o bütün içinden Hristiyanlara yönelik eleştirilerin olmadığı; bu âyetleri duyan her Hristiyan’ın “İncil ne diyorsa, Kur’an da onu diyor.” diyeceği âyetler. Nitekim öyle de oluyor. Habeş kralı Necaşi bu âyetleri duyduğunda “Her ikisi de aynı kaynaktan gelmiştir.” mealinde sözler söylüyor.
Bir kere daha ifade edelim. Bu bahsettiğimiz hikmetlerden sadece biri, elbette başka hikmetler de var.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-15 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd648
2. (Bu okuyacağın âyetler) Rabbinin, Zekeriyyâ kuluna (olan) rahmetini (bütün insanlara) hatırlatmasıdır.
3. Hani o, gizli bir sesle (içten gelen samimi duygularla) Rabbine niyaz etmişti:
4. Ve şöyle demişti: “Rabbim! (Halimi sana arz ediyorum. İyice yaşlandım) kemiklerim zayıfladı, saçım sakalım ağardı Sana yaptığım dualarda (şimdiye kadar cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım (sana ne zaman el açtıysam, ellerimi boş çevirmedin.)
5. Doğrusu ben (bu dünyadan göçüp gittikten sonra) arkamdan gelecek yakınlarım adınaendişeye kapıldım (malum) benim karım da kısırdır. (İsrâiloğullarının perişan hali de ortada. Davamı omuzlayacak, onu gelecek kuşaklara taşıyacak, bu ümmete yeni bir ruh kazandıracak, onların üzerindeki ölü toprağını atacak, onlara aşk şevk ve ümit aşılayacak bir nesle ihtiyaç var. Rabbim ne olur!) Artık bana kendi katından (tevhid sancağını omuzlayacak, bu yolda bana destek olacak) bir yardımcı ihsan eyle.
6. Hem bana mirasçı olsun hem de (atam İbrâhim’in torunu olan) Ya‘kūb soyuna. (Ey) Rabbimonu (başkalarına örnek olan) rızanı kazanmış (dürüst ve erdemli bir kul) eyle!
7. (Bu içten ve samimi dua üzerine, Allah Cebrail vasıtasıyla ona seslendi) Ey Zekeriyyâ! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı (hep canlı kalacak, hep gönüllerde yaşayacak anlamına gelen) Yahyâ’dır. (Öyle ki) Bugüne kadar hiç kimseye böyle bir isim vermemiştik.
8. (Bu müjdenin ardından, idealini duada seslendiren) Zekeriyyâ (realiteyi dikkate alarak, hayret ve şaşkınlıkla) “Rabbim!” dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?
9. (Bunun üzerine melek) “Orası öyle” dedi. (Fakat) Rabbin buyurdu ki, Bu(iş) benim için çok kolay. (Şunu bir düşün! Hani sen bir zamanlar) Hiçbir şey değilken (varlığından hiç kimsenin haberi yokken) seni de Ben(yoktan) yaratmıştım.
10. (Zekeriyyâ: İnandığı halde, kalbinin mutmain olması için ölülerin dirilişini görmek isteyen atası İbrâhim gibi) Rabbim! (çocuğum olacağına dair) bana bir alamet göster (ki benim kalbim mutmain olsun) dedi. (Allah) “Senin alametin; sağlığın yerinde olduğu halde üç gün (üç gece) insanlarla (işaretleşme dışında) konuşamamandır” buyurdu.
11. Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbetten (ayrılıp) kavminin karşısına çıkarak işaret diliyle onlara: “Sabah akşam Allah’ı tesbih edin” mesajını verdi.
12. (Bu arada oğlu Yahyâ doğdu, büyüdü ve Cenab-ı Hakk’ın emirlerine muhatap olacak hale geldi. Melek vasıtasıyla) Ey Yahyâ! (Adı Tevrat olan) Kitab’a var gücünle sarıl!” (dedik) ve henüz çocukken ona (parçayı bütün içinde görme, eşyanın varlık gayesini bilme yeteneği olan) hikmet verdik.
13. (Buna ilaveten) Katımızdan ona (bir lütuf olarak) kalp yumuşaklığı (ruh inceliği) ve (maddî-manevî açıdan) bir temizlik (ahlakı verdik.) O (Allah’ın razı olmadığı her şeyden) çok sakınan bir kimse idi.
14. (Bunun yanında hayırlı bir evlattı) Ana-babasına (son derece) iyi davranırdı; o (hiçbir zaman dik başlı) isyankâr bir zorba olmadı.
15. Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltilip (kabrinden) çıkarılacağı gün ona selam olsun!
1-6 Âyet: Âyetlerde Öne Çıkan Noktalar
Birinci Nokta: Hz. Zekeriya, Yahya ve İsa
Meryem kıssasında ismi geçen bu üç peygamber aynı çağda benzer kader yaşamış peygamberler; Hz. Zekeriya ve Yahya şehit edilirken, Hz. İsa çarmıha gerilmekten (idamdan) son anda kurtuluyor.
Bu durum bize ne anlatıyor?
Peygamberler, istedikleri zaman mucizeler gösteren, önlerine çıkan zorlukları mucizelerle aşan olağanüstü insanlar değildir.
Onların mucize göstermesi Allah’ın dilemesine bağlıdır.
Gönderildikleri insanlara örnek olmaları için, onların içinde yaşadığı şartlarda yaşarlar.
Konuya ikinci noktada devam edelim.
İkinci Nokta: Allah Yolunda, Yolun Sonu
Bu dünya imtihan dünyası. Burada zorluk, zahmet ve çile dekorun ayrılmaz bir parçasıdır. Şu âyetler bu gerçeğe işaret eder:
“(Ey mü’minler!) Yoksa sizsizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?...”649
“İnsanlar (çeşitli zorluklarla) imtihan edilmeden, sadece “İman ettik” demekle kendi hallerine bırakılacaklarını (dolayısıyla hiçbir zorluk ve sıkıntı ile karşılaşmadan kolayca cennete ulaşacaklarını) mı sanıyorlar?”650
Bu âyetler, bir yönüyle Kur’an’da geçen peygamber kıssalarının özetidir. Bu özette anlatılan gerçeği bilen insanlar, bu dünyada Allah yolunun, her zaman için mutlu bir sonla bitmeyeceğini, asıl mutlu sonun ahirette yaşanacağını baştan bilirler. Bunu bildikleri için de zorluklar karşısında duruşlarını değiştirmezler.
Üçüncü Nokta: Dua Edin. Allah’tan Ümit Kesilmez.
Sûrenin ilk âyetlerinde Hz. Zekeriya’nın duasını görüyoruz. Bu duada önemli bir nokta var; Hz. Zekeriya içinde bulunduğu durumda iki şey yapabilirdi,
“Ben yaşlıyım, karım da kısır, bizim çocuğumuz olmaz.” diyebilirdi.
“Bizim durumumuz böyle ama Allah’tan da ümit kesilmez.” diyebilirdi.
Hz. Zekeriya ikinciyi dedi ve Allah’a dua etti. Bu dua bize şu mesajları veriyor:
İçinde bulunduğunuz şartlar, istediğiniz şeyin olmayacağını gösterse bile siz Allah’tan ümit kesmeyin dua edin.
Dua ettiğinizde, hiçbir duanın kabul garantili olmadığını bilin ve kabul edilmediğinde de duruşunuzu değiştirmeyin.
Duanızın kabulü için, duanızda ulvi gayeleri seslendirin.
Burada ulvi gayeleri biraz açalım. Allah’a dua ederken, duada Allah’tan gelebilecek şöyle bir soruya da yer vermekte fayda var: “Bunu benden niçin istiyorsun?” Hz. Zekeriya açısından bu sorunun cevapları “Tarla, bağ, bahçe işlerini çekip çevirecek birine ihtiyacım var” veya “Ben yaşlıyım beni koruyup kollayacak birine ihtiyacım var.” olabilirdi.” Cevaplar böyle olsaydı, bunlar ulvi gayeler olmazdı.
Hz. Zekeriya’nın duası üzerinde düşündüğümüzde ulvi gaye olarak duada şöyle bir mananın seslendirildiğini görüyoruz: “Allah’ım bana Peygamberlik gibi bir nimet lütfettin. Bu nimetin bana yüklediği sorumluluklar var. Ben bu sorumlulukları yerine getirmede bana yardım edecek benim vefatımdan sonra bu davaya hizmet edecek bir nefer istiyorum.”
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bizim için ulvi gaye ne olmalı?
Bizim için ulvi gaye Allah’ın razı olduğu bir hayat ve o hayatı yaşamaya vesile olacak nimetler olabilir.
7-11. Âyet: Allah-İnsan Diyalogu
Bu âyetlerde geçen konuşmalar Allah ve Onun kulu Zekeriya arasında geçiyor. Bu konuşmayı hiçbir insan duymuyor. Allah (cc) dilese bu konuşmayı bize hiç duyurmazdı ama duyuruyor. Bundan anlıyoruz ki, burada hikmetler var. Bu hikmetleri birkaç nokta altında paylaşalım.
Birinci Nokta: Allah (cc) Şöyle Demiyor. Hz. Zekeriya da…
Bu diyaloğun başında ve devamında Allah (cc) şunları diyebilirdi.
Ey Zekeriya sen yaşlısın, karın da kısır; sebepler bu işin olmayacağını gösterirken neden benden çocuk istiyorsun?
Sana bir çocuk müjdesi verdiğimde, sanki isteyen sen değilmiş gibi neden bu iş nasıl olabilir diyorsun?
Bu iş benim için çok kolay dediğim halde, bana güvenmiyor musun? Neden benden alamet istiyorsun?
Allah (cc) bunları demiyor. “Ben seni peygamber seçtim, konuşmalarınla insanlara örnek olacaksın, böyle konuşmak sana yakışıyor mu?” da demiyor.
Hz. Zekeriya da “Ben bütün bir kâinatı yaratan Allah’ın huzurundayım, ben kim onunla konuşmak kim, ben kim ona soru sormak kim.” demiyor.
Bu diyalog, Allah’ın, icraatlarındaki hikmetleri anlamak için, belli bir edep dairesinde hareket eden, samimi bir şekilde davranan kuluna hoşgörüsünü ve merhametini gösteriyor.
Bu diyalog üzerinden, Allah’ın icraatlarındaki hikmetleri anlamak için astın üste soracağı sorularda, üste bir edep ve ahlak öğretiyor ve dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “Muhatabınıza kendini rahat ifade etme imkanı verin. Soru sormanın önünü açın. Sorarken hata yapsalar bile hatalarını yüzlerine vurmayın, onlara hoşgörülü davranın.”
İkinci Nokta: Âyetleri Hayatın Olağan Akışı İçinde Okumak
Kur’an âyetlerini okurken, âyetlerin arka planını dikkate almadığımızda anlama zorluğu yaşayabiliriz. Bunun örneğini “Hz. Zekeriya’nın yaptığı duanın hemen ardından sanki 5. âyette o duayı yapan kendisi değilmiş, sanki Allah 7. âyette Allah ona çocuk müjdelememiş gibi 8. âyette “Benim nasıl oğlum olabilir?” demesinde görüyoruz.
Bu diyalogun, bir kerede 3 dakika süren bir konuşma içinde geçtiğini düşünmek çok makul görünmüyor. Hz. Zekeriya’nın 8. âyetteki şaşkınlığını ve hayretini dikkate aldığımızda, yaptığı dua üzerinden biraz zaman geçtiğini, bu süre içinde sanki duasının kabul edilmediğine dair içinden birtakım düşünceler geçtiğini, tam ümidini kaybedecekken 7. âyetteki müjdenin verildiğini düşünmek, hayatın olağan akışına daha uygun bir yorum oluyor.
Üçüncü Nokta: Allah İçin Zor-Kolay
Allah’ın kudreti karşısında zor-kolay aynıdır. Yani onun için 1 ton da bir, 1000 ton da birdir. 9. âyette geçen “Bu benim için çok kolaydır” ifadesi, Allah’ın bizim dünyamızda, bizimle, bizim anlayabileceğimiz dilden muhatap olmasının sonucudur. Benzeri bütün âyetlere böyle bakılabilir.
Dördüncü Nokta: Alametin Özelliği
Allah (cc) 10. âyette Hz. Zekeriya’nın alamet isteğine, eşi dışında başkalarının fark edemeyeceği farklı bir alamet ile cevap verebilirdi. Mesela bir gün boyunca, canının yemek istememesi, oturduğu yerden kalkmaması gibi.
Allah (cc) böyle yapmıyor, Hz. Zekeriya’nın mazhar olduğu bu mucizeye insanların da şahit olması için, onu üç gün boyunca konuşamaz hale getiriyor. Hz. Zekeriya bir peygamber yani sosyal bir insan, devamlı görüştüğü, konuştuğu kendilerine rehberlik yaptığı bir çevresi var. O yüzden üç gün boyunca çok sayıda insan bu mucizeye şahit oluyor.
Beşinci Nokta: Alamet Göstermek
10. âyette Hz. Zekeriya’nın bir alamet istemesiyle, Bakara sûresinin 260. âyetinde Hz. İbrahim’in, Allah’tan kalbinin mutmain olması için, ölüleri nasıl dirilttiğini ona göstermesini istediği âyet arasında benzerlik var. Bu konuya, burada birinci noktada kısaca işaret etmiştik, oradan devam edelim.
İman bir korkunun arkasından gelen kabul değildir. İman, aklıma takılan konuları sorarsam yanlış anlaşılırım, anlamış gibi görüneyim şeklinde bir kabul de değildir. İman kalbin mutmain olmasıyla ortaya çıkan kabuldür.
Allah (cc) inanç dekoruna her insanın kalbinin mutmain olacağı sayısız delilleri (alametleri) koymuştur. Bazı insanlar o alametler (deliller) hakkında soru sorabilir, onların kendisine anlatılmasını isteyebilir. Bu noktada bu âyetler dini konuları anlatma pozisyonunda olan kişilere şu mesajı veriyor: “Allah (cc) dünya denilen kütüphaneye dini konuların tamamı için, onlara delil olacak alametleri koymuştur. Alametler hakkında soru soranlara anlatın. Eğer o alameti siz bilmiyorsanız, ‘alamet yok’ demeyin. ‘Alamet istemeye hakkın yok’ hiç demeyin. ‘Her konuda alamet olduğu gibi bu konuda da var ama onu şuan onu ben bilemiyorum, öğrendiğimde cevap vereceğim’” deyin.
Biz bu konuda Tefsir usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasalarında geniş bilgi verdik, oraya da bakılabilir.
12-15. Âyet: Örnek Bir İnsan: Yahya…
Kur’an’da Hz. Yahya’nın ismi, ikisi bu sûrede olmak üzere beş defa geçiyor. Geçtiği yerlerin tamamına baktığımızda, Kur’an’ın onun şahsında bazı özellikleri öne çıkardığını görüyoruz.
Bu konuya birkaç noktadan bakacağız.
Birinci Nokta: Hz. Yahya’nın Sahip Olduğu Özellikler
Hz. Yahya’da şu özellikler öne çıkıyor: Hikmet sahibi olma, kalp yumuşaklığı, temizlik, takva, anne babasına iyi davranan, isyankar ve zorba olmayan, Efendi, iffetli, salih, hayırda yarışan,651
Bu özellikleri üç türlü okuyabiliriz.
Birincisi: Örnek bir insan olarak Hz. Yahya’nın sahip olduğu özellikler.
İkincisi: Allah’ın Hz. Yahya özelinde her insanda görmek istediği özellikler.
Üçüncü: Her anne babanın çocuk terbiyesinde çocuklarına kazandırması gereken öncelikli özellikler.
İkinci Nokta: Özellikleri Kim Verdi?
Âyette “âteynâ” kelimesiyle bu özelliklerin Allah tarafından verildiği ifade ediliyor. Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu özelliklere sahip olmada kulun hiç iradesi yok mu, bunların tamamı Allah tarafından mı verildi?
Bu konuya iki açıdan bakmak gerekiyor.
İnsanın sahip olduğu kabiliyetlerin tamamı Allah tarafından yaratılan maddi bedenin manevî tarafına birer çekirdek olarak yerleştirilmiştir. Konuya bu açıdan bakarsak, kabiliyetleri veren Allah’tır. Konuya diğer açıdan bakarsak, o kabiliyet çekirdeklerini sulayıp geliştiren veya geliştiremeyen de insandır.
Bu bilgi üzerinden Hz. Yahya’ya baktığımızda, Allah her insan gibi Hz. Yahya’ya kabiliyetler vermiş, onun ilk öğretmenleri olarak anne ve babası bu kabiliyetleri geliştirmiş, ergen ve yetişkin olduğunda Hz. Yahya bu kabiliyetlerin üzerine yeni güzellik ve özellikler koymaya devam etmiştir.
Üçüncü Nokta: Peygamberleri Doğru Anlamak
Bu nokta altında ikinci noktada yaptığımız açıklamaları neden yaptığımızı anlatacağız.
Bazıları zannediyorlar ki, Peygamberlerin sahip oldukları bütün özellikler Allah vergisi, onların bu özellikleri kazanma noktasında hiçbir gayreti olmadı. Böyle bir şey yok. Allah’ın imtihan dünyasına koyduğu yasalar böyle bir kabule izin vermiyor. Peygamberlere vahyin verilmesi ve Allah’ın dilediği zamanlarda mucizeler göstermeleri Allah vergisidir. Onun dışında bilgi, beceri, kendini geliştirme, güzel ahlak sahibi olma, evinde, işinde, ülkesinde başarılı bir yönetici olmasında, Allah’ın yardımı ile birlikte kendi iradesi de vardır.
Bu yönüyle her peygamber kavmine, imtihan dünyasının şartlarında, vahyin rehberlinde aklı kullanarak, ilimle, iradeyle, emekle, gayretle Allah’ın razı olacağı bir insan olunabileceğini göstermek için vardır.
Bu gerçeği yok sayarak bir peygamber anlatısı yaptığımızda, her işi Allah tarafından yapılan örnek alınamaz bir insan modeli ortaya çıkabilir.
16-25 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
16. (Resûlüm!) Kitap’ta (bir iffet abidesi olarak anılan) Meryem’i de gündeme getir. Hani o (kendisini Allah’a adamış; ilim, ibadet ve tefekkür için) ailesinden ayrılarak (mabedin) doğu tarafında bir yere çekilmişti.
17. Meryem (iffetin ve mahremiyetin bir gereği olarak) onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. (Kimsenin görmediği alanda kendini ibadete ve tefekküre vermişti.) Derken, Biz ona (Cebrail diye anılan) ruhumuzu gönderdik. O, ona normal bir insan olarak göründü.
18. (Çok iffetli olan) Meryem (etrafına perde gerdiği halde karşısında tanımadığı bir erkeği görünce irkildi ve) “Senden (sınırsız merhamet sahibi olan) Rahmân’a sığınırım. Eğer (sen) Allah’tan çekinen biri isen (bana yaklaşma, benden uzak dur”) dedi.
19. (Cebrail: “Korkma! Benden sana zarar gelmez.) Ben Rabbinin elçisiyim; sana (Âdem’in yaratılışına benzer bir şekilde babasız olarak dünyaya gelecek) tertemiz bir erkek çocukarmağan etmek için gönderildim.
20. Meryem (hayret ve şaşkınlık içinde sordu) “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.
21. (Cebrail) Dedi ki; (Evet)Bu dediğin doğru. (Ancak) Rabbin buyurdu ki, Bu(iş) benim için çok kolay. (Sadece “Ol” emrimle, senin karnında babasız bir çocuk yaratacağım) ve (babasız doğumu ile) onuinsanlara bir mucize ve katımızdan bir rahmetkılacağım. Bu zaten (ezelden) hükme bağlanmış bir iştir.
22. (Bir müddet sonra Meryem) çocuğa hamile kaldı ve (bunun üzerine) onunla (birlikte insanlardan) uzakbir yere çekildi.
23. (Derken) Doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine yaslanmaya zorlamıştı. (Doğumun ardından anlatacağı şeylere insanların vereceği tepkiyi düşündükçe kendi kendine) “Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” dedi.
24. (Bu düşünceler içinde, ağacın altında tek başına doğum yaptı. O arada tamamen bitkin düşmüş, acıkmış ve susamıştı. İşte o anda) ağacın altından (bir ses) ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin (seni unutmuş veya başkalarının insafına bırakmış değildir. Bak ayaklarının) alt tarafında (ufak) bir dere akıttı.”
25. (“Haydi şu) Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.”
MUCİZE KONUSUNDA TAMAMLAYICI BİLGİLER
Hz. İsa ve Meryem kıssası mucizelerin yoğunlaştığı kıssaların başında geliyor. Bu nedenle, Tefsir Usulümüzde (13) Mucize Yasası için yazdıklarımızın devamı olarak burada birkaç noktaya değineceğiz.
Birinci Nokta: Mucizeler İnanmaya Mecbur Etmiyor
Burası imtihan dünyası; bu dünyada Allah’ın varlığına birliğine şahitlik eden sayısız deliller var. Bu deliller içinde adına “hissi mucize” dediğimiz Peygamberler eliyle gösterilen mucizeler de var. Bütün bu mucizelerin de ortak bir özelliği var: Hiçbir mucize görenleri inanmaya mecbur etmiyor. İnanmak istemeyen her zaman için kendine bir bahane bulabiliyor.
Nitekim Hz. İsa ile ilgili mucizelerde de bahaneler buldular. Kendi kavmi (İsrâiloğulları) içinde onun çok sayıda mucizesini görmesine ve duymasına rağmen, peygamberliğini inkar edenler, onu çarmıha götürecek süreci başlattılar.
İkinci Nokta: Mucizeleri Kabul Etmek Makul Tercih
Bu konuda bu sûrede karşımıza çıkacak iki mucizeye bakalım.
Birinci mucizede babasız dünyaya gelen bir çocuk görüyoruz. Bu çocuk nereden çıkıyor? Ana rahminden; işte bu noktada ana rahmi intak diliyle dile gelip mucizeye tanık olan insanlara şunu diyor: Ana rahmini yaratanla, bu bebeğin bu şekilde dünyaya gelmesini takdir eden Allah’tır. Ana rahmini yaratan, geçmişten bugüne bu rahim vasıtasıyla milyarlarca çocuğun dünyaya gelmesini dileyen Allah, neden bu rahimden babasız bir çocuk dünyaya getiremesin ki?
İkinci mucizede beşikte konuşan bir çocuk görüyoruz. Bu çocuk o konuşmayı neleri kullanarak yapıyor? Ağzını, dilini, ses tellerini ve nefesini kullanarak yapıyor. Bunları yaratan kim? Allah. Bunları yaratan, neden bunlardan istediği sözü çıkarmasın ki?
Özetlersek, bu mucizelerde ana rahminin ve ses sisteminin yoktan yaratılması zaten birer mucize. Diğer mucizeler, o mucizeleri yaratan Allah’ın onlarca sebep içinden birkaç sebebi devre dışı bırakarak gösterdiği mucizeler. Bu açıdan bakıldığında, mucizeleri kabul etmek gâyet makul görünüyor.
Üçüncü Nokta: Kur’an’daki Mucizelerin Hikmetini Anlamada Yöntem
Kur’an’da Allah’a ait bazı takdirler (dilemeler) vardır ki, gerçekten onların hikmetini anlamak zordur. Bunlardan ikisini Meryem sûresinde Hz. İsa’nın babasız yaratılmasını ve beşikte konuşmasını anlatan âyetlerde görüyoruz.
Bu konu, meal ve tefsirlerde hikmetini izah noktasında en zayıf kalınan konuların başında geliyor. Hikmetini anlamakta zorlandığımız konularda yapacaklarımız ve yapmayacaklarımız var.
Yapmayacağımız şu: “Hikmetini anlamıyoruz, izahını yapamıyoruz” diye mucizeyi inkar etme veya metni aşırı bir şekilde zorlayarak farklı izahlar yapma yoluna gitmemek.
Yapacağımız şey şu: “Biz anlamasak bile bunun kesin birtakım hikmetleri vardır.” diyeceğiz. Böyle olduğunu nereden biliyoruz? Allah’ın yarattığı insanın iki evinden biliyoruz. İnsanın beden ve dünya evi için şu ana kadar, hiçbir insanın “Bu organın olmasına, dünyadaki şu hayvanın, bitkinin veya madenin yaratılmasına gerek yoktu.” dememesinden biliyoruz.
Bundan bin yıl önce yaratılış hikmeti anlaşılmayan binlerce şeyin, bugün neden yaratıldığını artık biliyoruz. Bu referanstan yola çıkarak şöyle diyoruz: “Bu iki evde gereksiz ve hikmetsiz hiçbir şey yaratmayan Allah’ın (cc), İslam evinin temel yasalarını içinde barındıran Kur’an’a hikmetsiz, gereksiz bir şey koyması imkansızdır. Varsa mutlaka hikmetleri vardır.”
Aşağıda bu hikmetlerden bazılarına değinelim.
Dördüncü Nokta: Mucizelerin Hikmetleri
Mucizelerde bir alan daraltması yapacak ve Hz. İsa özelinden mucizelerin hikmetlerine bakacağız.
Birinci Hikmet: Zemin Hazırlama
Hz. İsa’nın, 30 yaşında Peygamber olmadan önce Kur’an ile sabit olan iki mucizesi var. Biri doğumu, diğeri doğduktan sonra beşikte konuşması.
Buna “sıra dışı hadise” dersek, bu sıra dışı hadisenin yanında, Hz. Meryem’in eniştesi olan Hz. Zekeriya’nın kendisi yaşlı, karısı da kısırken mucize şekilde çocuk sahibi olmasını da koyabiliriz. Bunun yanına -her ne kadar mucize olarak ifade edilmese de- İmran’ın eşi, Meryem’in annesi Hanne’nin de uzun bir kısırlık döneminden sonra çocuk sahibi olduğunu koyabiliriz.
Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, Allah (cc), bu mucizelerle ve sıra dışı hadiselerle, gelecekte büyük bir misyon eda edecek olan Hz. İsa’nın peygamberliği öncesi, zemini hazırlıyor. Dikkatleri bu ailenin ve bu ailede dünyaya gelecek olan Hz. İsa’nın üzerine çekiyor. Peygamberlik öncesi mucizelerini, onun peygamberlik ilanının referansı yapıyor.
İkinci Hikmet: Hz. Meryem’i aklıyor
(27, 28) Âyetlerde de ifade edildiği gibi babasız bir çocuk doğurmak bakire Meryem hakkında olumsuz düşüncelere sebep oluyor. Özellikle İsa’nın beşikte konuşması, onun aklanmasına, ona yönelik olumsuz bakışın değişmesine sebep oluyor.
Üçüncü Hikmet: Mucizelerin Sonuçları
Hz. İsa’nın mucizelerine, Kur’an’da geçen diğer mucizelerle652 birlikte baktığımızda öne çıkan üç sonuç sayabiliriz.
Birinci sonuç: Bu mucizeler, çok sayıda insanın Hz. İsa’nın davetine gelişine, gelirken şüphe yaşayan insanların şüphelerinin gitmesine, inat eden insanların inatlarının giderilmesine yardımcı oldu. Çok kısa süren (3 yıl) peygamberlik ömründe Hz. İsa’nın çok sayıda takipçisi oldu.
İkinci sonuç: Bu mucizeler ve bunları görüp, duyup gelen insanların gelmesi, Hz. İsa’nın takipçi sayısını arttırdı. Artan bu sayı onun ektisini de artırdı. Hz. İsa artan bu etkiyi Peygamberlik misyonunun amacına uygun kullandı. Etrafındaki haksızlıklara tepki verdi, özellikle Yahudi din adamlarının kurdukları sömürü düzenini eleştirdi, onların gelenekle, hurafelerle dini tanınmaz hale getirmelerine, dini bir zenginleşme aracına dönüştürmelerine tepki verdi.
Üçüncü sonuç: Bu tepki, Yahudi din adamlarının maskelerinin düşmesine vesile oldu. Kendi içlerinden gelen, peygamberliğine dair çok sayıda mucize olan bir peygambere ilk tabi olması gereken onlar olacakken aksi oldu, haset, kin, menfaatlerini kaybedecek olma gibi sebeplerle Hz. İsa’ya düşmanlık beslediler. Onu, o zaman diliminde o bölgede hakim olan Romalı yöneticilere şikâyet ettiler ve çarmıha doğru giden süreci başlattılar.
Beşinci Nokta: İslam’a Davette Bir Yöntem Olarak Mucizeler
Mucizeler Peygamberlerin İslam’a hizmet yolunda asli yöntemleri değil. Asli yöntem (yaratılan âyetlere işaret eden) akli ve (indirilen âyetlere yani vahye işaret eden) haberi (gaybi) mucizeler.
Genel (aklı ve haberi) mucizeler içinde adına hissi mucize dediğimiz, peygamber mucizelerinin oranı çok çok azdır. Hissi mucizeler şimşek çaktığında ortaya çıkan ani ve geçici ışığa benzer. Bu tür mucizelerde öncelikli amaç, şüpheleri gidermek karşı cephenin inadını kırmak, müminlerin moral ve motivasyonunu artırmaktır.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu mucizelerin faydası olmuştur ama burası imtihan dünyası olduğu için, bu mucizelere şahit olduğu halde yanlışta ısrar edenler de olmuştur. Onun örneğini daha önce Hz. Musa kıssasında gördük, burada da Hz. İsa’nın karşısındaki Yahudi din adamlarında gördük. Onun çarmıha gerilme sürecinde en etkili olanlar, onun birçok mucizesine tanık olan bu kişiler olmuştur.
Allah (cc) muradı insanların, Peygamberlerin davetine manevî doping etkisi yapan hissi mucizeler görerek gelmesi değildir. Muradi ilahi daha çok akli ve haberi mucizelerin öne çıkmasıdır.
Bunu da İsra sûresinin 59. âyetinde görüyoruz. “Bizi (müşriklerin istediği türden hissi) mucizeleri göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır...”
Bu âyetten şunu anlayabiliriz, geçmişte insanların beklentilerine cevap olsun diye bu yöntemi kullandık ama bu yöntem dinin asli yöntemi değildir. Son peygamberden sonra, peygamber eliyle gösterilen mucizeler olmayacağı için mucize gösterme işi de bitmiştir.
Mucize konusunda bu tamamlayıcı bilgilerden sonra, gelecek âyetlerle sûrenin tefsirine devam edebiliriz.
(16-25) SORU-CEVAP
Bu âyetlerin tefsirinde farklı bir yöntem izleyeceğiz. Akla gelen sorulara cevaplar vereceğiz. Bu sûrenin ve bu âyet grubunun başında yaptığımız açıklamalar nedeniyle soru-cevapları oldukça kısa tutacağız.
16. Âyet: Neden Meryem Gündeme Getiriliyor?
Bu konuya yukarıda işaret ettik. Hemen hemen hiçbir Hristiyanın yaşamadığı Mekke’de bu âyetlerin inmesi, sonrasında Hristiyanlıkla ilgili diğer âyetlerin bu âyetin inişinden yaklaşık 10 yıl sonra inmesi akla üç ihtimali getiriyor.
Peygamberimizin görmediği, duymadığı, okumadığı hadiseleri sanki oradaymış gibi anlatması, onun peygamberliği için var olan delilleri güçlendiriyor.
İlk Müslümanları, dinler tarihi konusunda Medine’de muhatap olacakları Yahudi ve Hristiyanlara hazırlıyor.
İlk Müslümanları, bu âyetlerin inişinden aylar sonra gidecekleri Habeşistan hicretine hazırlıyor. Halkı Hristiyan olan ülkede, bu âyetler Müslümanlar için orada oturma izni alınmasına vesile oluyor.
Neden Mabedin Doğusuna Çekildi?
Başta şunu ifade edelim, Kur’an açısından yönlere atfedilen özel bir kutsallık ve değer yok. O yüzden yönün fazileti üzerinden yapılacak her değerlendirme zayıf olacak. Burada yön ile ilgili en güçlü değerlendirmelerden biri şu olabilir: Kıssada geçen doğu detayı, peygamberimizin daha önce haberi olmadığı bir olayı detaylı anlatmasına vesile oluyor. Bu detay, özellikle bu ayrıntıyı kendi kitaplarından bilen Yahudi ve Hristiyanlarda şu algıyı meydana getiriyor: “Muhammed görmediği, duymadığı bir olayı, bu kadar detaylı ve doğru bir şekilde anlatıyorsa, onun bunları kendisinin uydurması mümkün değildir. Bu bilgiler ona vahyediliyor. Demek ki, o doğru söylüyor. Demek ki, o Allah’ın elçisidir.”
Detayın bu ve benzeri bir amaca hizmet ettiğini söyleyebiliriz.
17. Âyet: Kıssada Perde Ayrıntısı Niçin Var?
Bu ayrıntı da yukarıdaki doğu ayrıntısı gibi aynı amaca hizmet ediyor. Bunun yanında her iki ayrıntı ve benzeri ayrıntılar için şunu da diyebiliriz. Bu tür ayrıntılar dinleyenlerin zihninde bu kıssaların soyut kalmamasını, somutlaştırılıp daha kolay anlaşılmasını sağlıyor.
Allah Cebrail’i Niçin, İnsan Sûretinde Gönderdi?
Biz Cebrail’i Kur’an’da peygamberlere vahiy getiren bir melek olarak biliyoruz. Daha önce böyle bir olayın içinde ismi geçtiğine dair bir örnek bilmiyoruz. Buradan hareketle şunu diyoruz, bu bir istisna.
Bu istisnaya tersinden bakarsak, yani bu olayda bir melek aracı olmasaydı ne olurdu? Allah’ın kudretinde sınır olmadığı için yine bu olay Allah’ın “ol” demesiyle olurdu ama mucize algısı bu kadar güçlü olmayabilirdi.
Şöyle ki, Hz. Meryem bu işin nasıl olduğunu anlamada ve anlatmada zorluk çekebilirdi. Bu olayın mucize olmadığını iddia edenler, gerekçeler arasında bunu da sayabilirdi. Allah (cc) melek Cebrail’e bu olayda görev vererek, bu bir mucizedir ve aksi mümkün değildir mesajını güçlü bir şekilde veriyor. (Allahü a’lem)
Bu Olay Farklı Üreme Şekillerinden Biriyle Gerçekleşmiş Olabilir mi?
Allah (cc) bundan binlerce yıl önce, doğaya farklı üreme yöntemleri de koymuş. Bilim insanları bunları yeni keşfetti.653 Yapılan bu keşiflerde öne çıkan üreme şekillerinden biri de hermafrodit üreme şekli.
Bu üreme şekli: Bir canlıda hem dişi hem de erkek üreme organlarının bir arada bulunmasıdır. Genelde bu üreme şekli solucanlarda, salyangozlarda ve bazı balık türlerinde görülüyor. Şu ana kadar tıp literatüründe, bu üreme yöntemi ile üremiş bir insan hakkında bilgi yok.
Bazıları, Hz. Meryem’in rahminin bu üreme şekline uygun olduğunu ifade ederek, bu üremenin mucize olmadığını ifade ediyorlar.
Bu vesile ile mucize konusunda bir kere daha kısa bilgiler verelim.
Öncelikli olarak, Allah’ın yoktan yarattığı her varlığın neslinin devamı için yapmış olduğu ve bizim “normal” dediğimiz bütün doğumlar aslında birer mucizedir. Bizim, bu doğumları gelişen teknoloji ile bir noktaya kadar sebep-sonuç ilişkisi ve nedensellikle açıklayabilmiş olmamız bunları mucize olmaktan çıkarmaz. Çünkü bu doğumlar yoktan yaratma ve aynıyla benzerini ortaya koyma yönüyle bütün zamanlarda, insanları aciz bırakmaya devam edecektir.
Bu noktada şöyle bir kurgu yapalım, varsayalım ilk insandan bugüne bütün insanlar babasız doğsaydı ama bir tek Hz. İsa analı babalı doğsaydı ne olacaktı? Bu sefer de analı-babalı doğum mucize, diğer doğumlar normal görülecekti.
Burayı kısaca özetlersek, Allah hiç melek göndermeden de bu işi yapardı. Ama melek göndererek, bu olayın mucize vurgusunu güçlendiriyor.
Biz bu olayın, her yönüyle, Allah’ın kudretin şahitlik eden bir mucize olduğunu kabul ediyoruz. Metnin farklı anlamalara izin vermediğini düşünüyoruz.
18. Âyet: Meryem Neden Rahmân’a Sığındı?
Burada kendimizi Hz. Meryem’in yerine koyalım. O güne kadar iffetini koruma konusundaki hassasiyeti ile bilinen bir genç kızsınız. O güne kadar “karşınızda melek görme gibi” hayatınızda hiç yaşamadığınız, yaşama ihtimalini bile hayal etmediğiniz bir hadiseyle karşı karşıya kalıyorsunuz ne yaparsınız? Büyük bir şaşkınlık yaşar ve karşınızda gördüğünüz tanımadığınız kişinin size zarar verebileceğini düşünerek Allah’a sığınırsınız. Meryem de iman eden her insanın yapacağını yapıyor.
Burada şunu ilave edelim. Sığınma ile (bu sûrede 15 defa tekrar edilen) Rahmân ismi arasında doğrudan bir bağlantı var. Bir çocuk için çocukluğunda en güvenilir sığınak anne kucağıdır. Orayı en güvenilir yapan unsur, orada sevginin ve merhametin çok yoğun olmasıdır. Allah’a sığınmada da benzer bir durum var. Bu sığınmanın nasıl olacağı konusunda önceki sûrelerde açıklamalar yapmıştık, onlar için de oraya bakılabilir.654
19-21. Âyet: Hz. Meryem, Neden Hz. Zekeriya Gibi Alamet İstemedi?
Bu âyetlerle, bu sûrenin başında Hz. Zekeriya hakkında geçen âyetler arasında bir benzerlik görüyoruz.
Birinci kıssada geçen mucizede, Hz. Zekeriya karısı kısır ve kendisi yaşlı iken çocuğu olacağını duyunca hayret edip alamet istiyor.
İkinci kıssada geçen mucize olağanüstülük ve hayret etme açısından birinci mucizeden kat be kat üstün. Bu yönüyle ikinciye inanmak çok daha zor. 19-21 arası âyetlerde görmüyoruz ama eğer Hz. Meryem bu konuda Allah’tan alamet istemişse, bu istek gâyet makul bir istek olarak görünüyor. Böyle bir isteğin varlığını ve kabul edildiğini düşünerek bu kıssayı okumak, âyetlerin önümüze koyduğu manzaraya uygun duruyor.
21. Âyet: Hz. İsa’nın Diğer Âyetlerden Farkı Nedir?
21. âyette bizim “mucize” diye çevirdiğimiz kelimenin aslı, “âyet”. Kur’an âyet kelimesini üç farklı anlam için kullanır.
Birinci anlamda Kur’an, sûreleri içinde bulunan numaralandırılmış kısa cümlelere âyet diyor.
İkinci anlamda Kur’an, atomdan güneşe yaratılan her şeye âyet diyor.
Üçüncü anlamda Kur’an, Hz. İsa kıssasında olduğu gibi hissi mucizelere de âyet diyor.
Bu üç âyetin ortak noktası, üçünü de insanların aynıyla yaratıp, yapamayışı nedeniyle, mucize olmaları. O yüzden Kur’an bu farklı şeyler için aynı kelimeyi kullanıyor. 21. âyette geçen mucize kelimesine bu bağlamda baktığımızda, Hz. İsa üç farklı mucizenin konusu oluyor.
Birinci mucize: Peygamberimizin, peygamberlik öncesi hiçbir şekilde bilmediği bir konu hakkında vahiyle bilgi vermesi.
İkinci mucize: Her insanın yoktan yaratılması mucizedir. Bu bağlamda Hz. İsa’da mucizedir.
Üçüncü mucize: Doğumu, beşikte konuşması ve diğer hissi mucizeler.
Özetlersek, her âyet mucizedir. Hz. İsa (as) üç katlı bir mucizedir.
Bu İşin Hükme Bağlanması Ne Demek?
Tefsir Usulümüzde (16) Kader Yasasında anlattık. Bu dünyada insan iradesinden bağımsız gerçekleşen her olay, henüz kâinat ortada yokken, Allah’ın levh-i mahfuz isimli kader kitabında vardı.
21. âyetin sonunda “Bu zaten (ezelden) hükme bağlanmış bir iştir.” ifadesi geçiyor. Bu ifadenin, bu işin insan iradesinden bağımsız geliştiğini ve bir mucize olduğunu vurgulamak için âyette özellikle yer aldığını söyleyebiliriz.
22-25. Âyet: SORU-CEVAP
22. Âyet: Meryem Neden Uzak Bir Yere Çekildi?
Ortada sıra dışı bir gebelik var. Bunun çevredeki insanlara izahı imkansıza yakın derecede zor. Böyle bir zorlukla beraber orada kalmak demek, hemen her gün hakaretler ve iftiralar duymak demekti. Böyle ortam hem annenin hem bebeğin sağlığını ciddi seviyede etkileyebilirdi. Bu ve benzeri hikmetlere binaen yakın çevresi tarafından Meryem oradan uzaklaştırılmış, Hz. İsa’yı doğurana kadar güvenli bir yerde kalmış olabilir.
23. Âyet: Neden Ölmeyi İstedi?
Bu sorunun cevabını önceki soruyla birlikte düşünürsek, iki şey söyleyebiliriz.
Birincisi doğuma yakın gelen sancılar, bu sancılar nedeniyle böyle bir istekte bulunabilir.
İkincisi, bu ihtimal birinciden daha kuvvetli bir ihtimal. O güne kadar çok iffetli yaşayan, namusu hakkında tek bir olumsuz söz konuşulmayan bir kadın, izahı imkansız bir şey yaşıyor. Böyle bir psikolojinin etkisiyle bu sözleri söylemiş olabilir.
23, 24. Âyet: Hurma ve Su Ayrıntısı
Baştan şunu ifade edelim, ilk insandan bugüne kadar bu dünyada milyarlarca doğum oldu. Bu doğumların yine milyarlarcası bu kıssada geçen su ve hurma bilgisinden habersiz oldu. Yani su ve hurma bir doğumun olmazsa olmazları değil. O zaman bu kıssada neden bu ayrıntılar yer alıyor?
Birinci Cevap: Yukarıda bahsettiğimiz doğu ve perde ayrıntıları ile aynı sebepten yer alabilir.
İkinci Cevap: Günümüzde gelişen tıp sayesinde şunları biliyoruz: Kliniklerdeki su havuzlarında gerçekleşen doğumlarda, suyun otonom sinir sistemini etkileyerek kasları rahatlatmasıyla doğumlar biraz daha kolay olabiliyor. Bunun yanında hurma meyvesinde bulunan oksitosin hormonu doğum sancılarını hafifleterek doğumu kolaylaştıran bir etki yapıyor.
Burada şunun altını çizelim. Bunlar hem bir doğumun olmazsa olmaları değil hem de henüz kesin bilgiler değil. Bu iş, şu an için araştırma geliştirme aşamasında. O yüzden bu konuda birinci cevaptaki hikmetlere yoğunlaşmak daha doğru bir yaklaşım olarak görünüyor.
26-33 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
26. “Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben (sonsuz merhameti ile) Rahmân olan Allah’a (bir süre konuşmamak üzere) oruç adadım; bu yüzden bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”
27. (Böylece Meryem kalbi huzur ve güvenle dopdolu bir halde) Çocuğunu kucağına alıp halkın içine çıktı. (Onu bu halde gören ön yargılı insanlar, olup biteni anlamak için birkaç soru sormaya bile gerek görmeden) Dediler ki: Ey Meryem! Sen ne çirkin bir iş yaptın öyle!
28. EyHârûn’un kız kardeşi! (Sen bir peygamberin soyundan geliyorsun. Üstelik) Senin baban (İmrân da) kötü bir insan değildi; annen (Hanne) de iffetsiz (bir kadın) değildi. (Böylesine asil ve saygın bir ailenin çocuğu olarak nasıl bu duruma düştün?)
29. Bunun üzerine (sükût orucunda olan) Meryem (bana değil, ona sorun, o size her şeyi anlatır dercesine) çocuğa işaret etti. (Kavminden bazıları) “Biz, beşikteki bir çocuk ile nasıl konuşuruz?” dediler.
30. (Bu sözün ardından büyük bir mucize gerçekleşti ve beşikteki çocuk şöyle) Dedi: Ben, Allah’ınkuluyum. O, bana (adı İncil olan) Kitabı verdi ve beni peygamber yaptı.”
31. “Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı vezekâtı emretti.”
32. “Ve (özellikle) anneme güzel davranmamı (emretti.) Beni azgın bir zorba yapmadı.”
33. “Doğduğum gün de, öleceğim gün de, kabirden kalkıp dirileceğim gün de Allah’ın selâmı benimle beraberdir.”
26-33. Âyet: SORU-CEVAP
26. Âyet: Orucunda Konuşmadı mı, Konuşamadı mı?
Bu âyeti, önceki Zekeriya kıssasının 10. âyetini hatırlayarak okursak, orada istediği halde konuşamayan biri varken, burada kendi isteğiyle konuşmayan biri var.
Bu konuşmamanın arkasında Allah’a olan müthiş bir güven ve tevekkül var. Öyle iman etmiş ki, o konuşmasa bile, ona bu görevi veren Allah bir şekilde ona yardım edecek. Âyetin devamında da bu yardımı görüyoruz.
27, 28. Âyet: Medeni İnsan ve Toplumun Göstergesi Nedir?
Bu âyetler bir toplumun medeniyetten ne kadar uzak olduğunun da göstergesi oluyor. Eğer, Hz. Meryem’in muhatapları medeni insanlar olsaydı, âyette geçen ifadelerin yerine şöyle demeleri gerekirdi: “Ey Meryem! Biz aileni ve seni tanıyoruz. Senin böyle bir çirkin bir işi yapacağını da düşünmüyoruz. Ama ortada böyle bir durum var. Yanlış anlamaların ve suizanların önünü almak için bu konuda bir açıklama yapmak ister misin?”
Böyle demediler, medeniyetten uzak toplumlara yakışan bir yöntemle, bir sokak mahkemesi kurup, sanığı sorgulamadan, yargılayıp hüküm verdiler.
Bu âyetler, dolaylı olarak medeniyetten uzak bir toplum üzerinden, medeniyet dersi veriyor.
29. Âyet: Çocuğa İşaretin Anlamı Nedir?
Tersinden bakalım, Meryem çocuğa işaret ettiğinde çocuk konuşmasaydı, ne olurdu? Meryem hangi duruma düşerdi?...
Hz. Meryem böyle bir ihtimalin de olduğu bir ortamda o işareti yaptı. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi o işareti, o işaret kadar, o işaretin arkasında var olan büyük bir imana ve güvene de şahitlik ediyordu.
30. Âyet: Bu Konuşmanın Mucize Olduğu Anlaşılsın Diye Yapılan Nedir?
Kur’an’da geçen mucizeler için, mucize olduğunu kabul etmemenin en zor olduğu mucize hangisi denilse, onlardan biri de bu âyette geçen mucize olur. Üzülerek ifade edelim, bu mucizenin bile mucize olmadığını söyleyenler olmuş. Söylemin arkasında “Rasyonel bir şekilde izahta zorlanmak var.”
Zaten mucizede amaç budur: Aksi olsa mucize olmaz. Ortada herkesin aciz kalacağı, herkesin “imkansız, mümkün değil.” diyeceği bir hadise olmalı ki, adı mucize olsun. Ayrıca bu âyette Allah (cc) bu mucizeye mucize değil, diyeceklerin olacağını bildiği için, aksi anlaşılmasın diye detaya giriyor.
Âyette sadece Hz. Meryem’in çocuğa işaret etmesi geçebilirdi. Ona ilaveten bu olaya tanık olanların “Biz, beşikteki bir çocuk ile nasıl konuşuruz?” ifadesi de geçiyor. Bununla kalınmıyor. İniş sırasında bundan sonra gelecek âyetlerde bu konuşmanın beşikte bebekken olduğuna vurgu yapan âyetler geliyor.655
Beşikteki Çocuk Konuşur mu?
Yukarıda ifade ettik, mucizede görünen sebeplerin arkasındaki gerçek fail Allah’tır. Fail Allah’tan başka biri olsa, “Bu işten hiç anlamayan biri bu işi nasıl yaptıracak?” diye düşünülebilir. Ama fail bir sesin çıkması için gereken şu 14 parçayı yaratan Allah’tır; nefes, akciğerler, nefes borusu, gırtlak, ses teller (vokal kordlar), yutak, yumuşak damak, sert damak, dil, dişler, dudaklar, burun boşluğu, ağız boşluğu, sinüs boşlukları (rezonans odaları).656Yani bunları yaratmakla, bu işte herkesi aciz bırakan Allah’ın, yarattığı varlığı, dilediği zaman konuşturabilmesi kadar makul bir şey olamaz.
Konuşmanın Öncellikli Amacı Nedir?
Allah bir insanın peygamber olmasını diliyor, o insanı mucizevi bir şekilde beşikte bebekken konuşturuyor ve onun ağzından çıkan ilk söz “Ben Allah’ın kuluyum.” oluyor.
Burada amaç nedir? Çok şey söylenilir. Öncelikli olanı söylersek, Allah (cc) geleceği bilen olarak, Hz. İsa konusunda birçok insanın gelecekte büyük sapmalar yaşayacağını biliyor ve o sapma olmasın diye, en başa bu cümleyi koyuyor. Ama buna tedbir ve uyarı dersek, buna rağmen birçok insan, Allah’ın kulunu, Allah’ın oğlu yapıyor, onun üzerine bir teslis inancı inşa ediyor.
Bu konuya aşağıdaki soruyla devam edelim.
Hristiyanlık Tarihinin Temelinde Olması Gereken Şey Nedir?
Bu sûrenin girişinde Hristiyanlıktaki büyük sapmalara işaret ettik. Onları dikkat alarak bir soru soralım, eğer Hristiyanlık inancının temeline Hz. İsa’nın beşikte söylediği bu söz konsaydı, bu söz bir ilke olarak dini A’den Z’ye şekillendirseydi, o sapmalar olur muydu? … Bu ilke korunsaydı olmazdı.
Burada çok önemli bir not paylaşalım, Hz. İsa’nın beşikte konuşma mucizesi, Kanonik İncillerin hiçbirinde yer almıyor.657 O yüzden hiçbir Hristiyan kaynakta bu konuya dair bilgiye rastlanmıyor. Bu da bize Hristiyanlığın ilk kaynaklarında yapılan tahrifatın büyüklüğünü gösteriyor.
Semavi bir dinde, ilk düğmeye tevhid dersek, o düğme yanlış iliklendiğinde, diğerleri de yanlış oluyor.
31. Âyet: Her İnsan Bereketli Olabilir mi?
Bereket azın çoğalması, “bir”in “bir”den çok faydaya vesile olmasıdır. Yaratılan hemen her şeyde bu bereketi görüyoruz. Örneğin çekirdekler ve tohumlar. “Bir”ken “bin”lerce fayda/meyve verebiliyorlar.
Allah (cc) her insanı bereketli olabilecek potansiyelde yaratılmıştır ama bereketli bir hayat yaşamak insanın tercihlerine bırakılmıştır.
Misyonları gereği, çok sayıda insana fayda verdikleri için, Peygamberlerde bu potansiyel daha fazladır. Bu âyette kastedilen bereketi böyle anlayabiliriz.
Niçin Başka İbadet Değil de Namaz ve Zekat?
Kur’an’da zekat kelimesi 30 âyette geçer. Geçtiği yerlerin 28’inde namazla birlikte gelir. Bunlar İslam dininde Müslümanların sorumluluklarını özetleyen iki ibadettir.
Bu konuya mealimizde Lokman sûresinin girişinde “Namaz ve Zekât İnsanın Neyini Geliştirir?” başlığı altında değindik. Oraya bakılabilir.
32. Âyet: Anne ve Zorba Ayrıntısının Hikmeti Nedir?
Bu ayrıntıyı yine bu sûrenin 14. âyetinde Hz. Yahya ile ilgili görüyoruz. Bundan şunu anlayabiliriz. Kur’an bu iki peygamber üzerinden, hem bu peygamberlerin yaşadığı zamandaki problemlere dikkat çekiyor, hem de onlar üzerinden bütün zamanlara mesaj veriyor.
Dikkat çekilen problem, kadının ve kız çocuklarının toplumun en zayıf halkası olması, onların zayıflıklarının onların aleyhine kullanılmasıdır. Bu iki peygamber önce kendi evlerinden başlayarak kadına karşı; onların değerini bilme, onlara saygıda kusur etmeme, onlara yardımcı olma, onlara zor kullananların karşısında olma gibi erkeğin göstermesi gereken örnek duruşu sergiliyorlar.
Verilen mesaja gelince, mesaj şu: “Ey bu âyetlere muhatap olan insanlar! Sizler de özelde annenize, genelde tüm kadınlara karşı saygılı olun. Onların fiziki olarak zayıf olmalarını onların aleyhine kullanmayın…”
33. Âyet: Hz. İsa (as) Tekrar Dünyaya Dönecek mi?
Bu konu önemli bir konu, 33. Âyette bu konuya zayıf bir işaret var. Nisa sûresi 158 ve 159. âyetler doğrudan bu konuyla ilgili. O yüzden bu konuyu o âyetlerde ele alacağız. Oraya bakılabilir.
34-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
34. İşte (Yahudilerin) hakkında şüphe ettikleri (Hristiyanların kendisini ilahlaştırdığı) Meryem oğlu İsa hakkında (tamamı) gerçek (olan) açıklama budur.
35. (İşin iç yüzü böyleyken) Allah’ın bir çocuk edinmesi, olur şey değildir.O, bundan (ve daha başka yaratılmışlara ait akla gelebilecek tüm noksanlardan) münezzehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece “Ol!” der, o da (hemen) oluverir.
36. Ve (İsa’nın her zaman söylediği gerçek şudur;) Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.
37. Sonra (Hristiyanlar içinde bazı) gruplar kendi aralarındaayrılığa düştüler. (Kimileri “İsa Allah’ın oğlu, Allah’ın kendisidir” derken kimileri de “Allah üçün üçüncüsüdür”658 dediler. Böyle diyenler kâfir oldular. Kıyâmet kopup da) Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline!
38. (Bütün zamanlarda bu sözleri tekrar ederek kâfir olanlar) Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler. (Ah bir bilseler!) Ama bugün (bu âyetler vesilesiyle gerçekleri duydukları halde bu sözleri tekrar eden) o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.
39. (Ey Resûlüm!) İman etmemekte ısrar eden ve (dünyanın geçici zevklerine kapılıp) gaflet bataklığına dalan bu insanları (büyük mahkemenin kurulacağı ve en adil) hükmün verileceği o pişmanlık gününe karşı (şimdiden) uyar!
40. (Kıyâmet günü geldiğinde) Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak Biz vâris oluruz (her şey gider, Biz kalırız) ve onlar ancak Bize döndürülürler.
34. Âyet: Bu Kıssanın Anlatılma Gerekçesi Nedir?
Bu sûrenin girişinde bu sûrenin Peygamberimiz üzerinden Müslümanlara anlatılma gerekçesini açıklamıştık ve bu âyeti de referans göstermiştik. Bu âyetin önemine şöyle işaret edelim. Bu âyet bugün dünyada Hristiyanlık dinine mensup 2,5 milyara yakın insana gerçeği gösteriyor. Bu gerçekle, bugün inanılan Hristiyanlık arasında büyük bir fark var. Bu farka da sûrenin girişinde dikkat çekmiştik.
35. Âyet: Allah Neden Çocuk Edinsin ki?
Allah (cc) her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. O nedenle O’nun için bir çocuk edinmek ihtiyaç değildir. Öyle bir ihtiyacı olsaydı bunu ilk peygamberle birlikte yapardı. Böyle bir şeyi ilk peygamberle yapmayıp, Hristiyan kabulüne göre Hz. İsa ile yapmasının makul bir açıklaması yok. O yüzden Kur’an bu iddiaya bu sûrenin 89-92 âyetlerinde çok sert bir tepki veriyor. Bu konuya orada devam edelim.
Allah Ol Deyince Ne Olur?
Bu konuda benzer bir âyet Yâsîn sûresinin 85. âyetinde geçmişti, açıklamalar için oraya bakılabilir.
36. Âyet: Israrla Tevhide Yapılan Vurgunun Hikmeti Nedir?
Hristiyanlar tevhitte büyük sapma yaşadıkları için, “O’na kulluk edin” ifadesiyle bir kere daha tevhide ve doğru yola vurgu yapılıyor.
37. Âyet: Ayrılığa Düşenlerden Alınacak Dersler Nelerdir?
Bu sûrenin girişinde ifade ettiğimiz bir başka nokta da bu sûre üzerinden Müslümanlara yapılan uyarıydı. O uyarıyı burada biraz daha açmadan önce Hristiyanların ayrılığa düşmelerinin sonuçlarından bahsedelim.
Önce fikir ayrılıkları ortaya çıktı, bunlardan bazıları şunlar.
Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu savunanlar,
Hz. İsa’nın Allah’ın kendisi olduğunu savunanlar,
Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra göğe çıkıp sonra tekrar inmesi ve inmemesi konusu,
Hz. İsa’nın Teslisin bir parçası olduğunu reddedip, onu kul bir peygamber olarak kabul edenler.
Dört İncili, kilise tarafından apokrif kabul edilen çok sayıda İncil ortaya çıktı,659
Bu ihtilaflara bağlı olarak, Hristiyanlar arasında 600 kadar farklı mezhep, tarikat ve akım ortaya çıktı.660
Yine bu ihtilaflara bağlı olarak, İsa’dan sonra Hristiyanlar arasında birçok savaşlar yaşandı.661
Bu sonuçlar üzerinden Müslümanlara yapılan uyarı şu: “İnsanlık tarihinde benzer sebeplerin, benzer sonuçları olmuştur. Bu nedenle tarihin doğruları ve yanlışları ile tekrar etmesi mümkündür. Hristiyanların yaşadıkları sonuçları yaşamak istemiyorsanız, onların tarihinden ders alın. İhtilafın, farklı düşünmenin sıfırlanamayacağı, bunların insan doğasının ve hayatın bir gerçeği olduğunu bilin. Bunları büyütmek de çözmek de sizin elinizde. Bunları büyütmeden çözme yöntemleri geliştirin. Büyütürseniz, dindarlar arasındaki problemlerin büyümesinden karlı çıkan bir tane dindar yoktur ama buna sevinen çok sayıda düşman vardır. O yüzden dostlarınızı üzecek, düşmanlarınızı sevindirecek her türlü eylem ve söylemden kaçının.”
38, 39. Âyet: Uyarıyı Nasıl Yapalım?
Bu âyetler sorumuza şu cevabı veriyor: “Bu yanlışları yapan insanlara tercihlerinin ahiretteki sonuçlarını hatırlatın.”
Bu hatırlatmaya sonuç eğitimi diyoruz. Bu konuya daha önce birçok âyette değindiğimiz için, burada yapacağımız açıklamaları oraya havale ediyoruz.
40. Âyet: Allah’ın Varis Olması Ne Demek?
Bu konuyu anlatırken Varis kelimesinin yanında miras ve muris kelimelerinin de manasına da dikkat çekmemiz gerekiyor. Muris miras bırakan oluyor. Miras onun bıraktığı şeyler oluyor, varis de o bırakılan şeyleri alan oluyor. Kelimelerin bu anlamlarını dikkate aldığımızda, Allah bu dünyada yarattığı nimetleri insanların istifadesine sunmakla muris oluyor. İnsanlar o nimetlerin dünyadaki varisleri oluyor. Kıyamet koptuğunda, fani dünyanın yerine, baki âlem (ahiret) kurulduğunda, Allah Varis oluyor.
Bu konuya Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, farklı âyetlerde Allah ahirette müminleri cennetine varis kılıyor.
Sembolik dille anlatırsak, dünyada insanı fani nimetlerin varisi yapan Allah, o nimetleri cenneti kazanmaya vesile yapan kullarını bu sefer de baki nimetlerine; cennete varis kılıyor.
Özetlersek, Allah’ın varis olması bütün insanlara şu mesajı veriyor: “Dünyadan ahirete ne getirdiyseniz, getirdikleriniz önünüze konulacak.”
Bağlamı dikkate alarak bu mesajı daraltırsak, mesaj dinde ihtilaf yaşayan, bu ihtilaflar yüzünden, küçük ölçekte bölünmeler parçalanmalar yaşayan Müslümanlara şu özel mesajı veriyor. Yahudilerin ve Hristiyanların yaptıkları yanlışların benzerlerini yaparsanız, onların geçmişte ve bugün yaşadıkları büyük sonuçların benzerlerini yaşarsınız. Bunları yaşarsanız, ahirette onları bekleyen sonla karşılarsınız.
41-50 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. (Ey Resûlüm! Şimdi de) Kitap’ta (tevhidin ve teslimiyetin sembolü olarak ismi geçen) İbrâhim’i (de) gündeme getir. Zira o (özü, sözü doğru) sıdkı bütün bir peygamberdi.
42. Hani (bir gün İbrâhim) babasına (saygıda kusur etmemeye dikkat ederek, çok nazik bir dille, onun aklını muhatap alıp) şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
43. Babacığım! Hakikaten sana (ve senin peşinden gittiğin insanlara) gelmeyen bir bilgi bana geldi. Öyle ise (ne olur) bana uy ki, seni (Allah’ın izniyle) doğru yola ileteyim.
44. Babacığım! (Putlara tapman için yaptığı davete icabet ederek) Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan (çok merhametli olan) Rahmân’a âsi oldu.
45. Babacığım! (Bu gidişle, sevgisine karşı saygısızlık yaptığın) Rahmân tarafından sana (bir) ceza verilmesinden ve (bunun sonucu olarak) şeytanın dostu olmandan korkuyorum.
46. (Bu uyarılar karşısında babası öfkeyle) “Ey İbrâhim!” dedi, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, yemin ediyorum ki seni (öldüresiye) taşlarım! (Haydi, şimdi yıkıl karşımdan) Uzun bir süre benden uzak dur (gözüme de gözükme!)
47. (Bir şefkat pınarı olan) İbrâhim (gördüğü bu sert muameleye rağmen üslubunu değiştirmedi ve) “Selâm sana” dedi, Rabbimden senin için (esenlik ve) mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkârdır.
48. (“Sevgili babacığım ve yakınlarım)Sizden de, Allah’ın peşi sıra (dua edip) yalvardığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve (ibadetimle, duamla, sadece ve sadece) Rabbime niyaz ediyorum. Umudum odur ki, Rabbime niyazımdan elim boş ve mutsuz dönmeyeceğim.”
49. (Güzel bir ayrılışla onlardan ayrılan) İbrâhim, onları da onlarıntaptıklarını da terk edip (başka diyarlara) gidince, Biz O’na (önce İsmâil’i sonra) İshak ile (İshak’ın oğlu) Yâkub’u ihsan ettik. Onların her birine peygamberlik verdik.
50. (Güzel davranışlarına binaen) Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onların (dillere destan olacak şekilde kıyâmete kadar) saygıyla (övgüyle) anılmalarını sağladık.
HZ. İBRAHİM (as) KISSASI
Hz. İbrahim Kur’an’da en fazla ismi geçen ve âyetlerde kendisinden en fazla bahsedilen peygamberler sıralamasında Hz. Musa’dan sonra gelen bir peygamberdir. İniş sırasından yaptığımız okumada, onun hakkında âyetler vardı ama onlar çok kısaydı, bu sûrede onlara nispeten daha uzun bir anlatım var o yüzden Hz. İbrahim ve oğulları İsmail ve İshak ile ilgili kronolojiyi burada vermeyi tercih ettik.
MEKKE
Â’lâ Sûresi 1. yıl 18-19
Necm Sûresi 3. yıl 36-37
Beled Sûresi 4. yıl 1-3
Meryem Sûresi 6. yıl 41-50
Şuarâ Sûresi 6. yıl 69-92
Hûd Sûresi 8. yıl 69-77
Hicr Sûresi 8. yıl 51-60
En’âm Sûresi 9. yıl 74-84
Saffat Sûresi 9. yıl 83-113
Zuhruf Sûresi 10. yıl 26-28
Zâriyât Sûresi 10. yıl 24-37
İbrahim Sûresi 11. yıl 35-41
Enbiyâ Sûresi 11. yıl 51-70
Ankebut Sûresi 13. yıl 16-32
MEDİNE
Hac Sûresi 14. yıl 26-30, 78
Bakara Sûresi 14. yıl 124-141, 258-260
Âl-i İmrân Sûresi 16. yıl 33, 41. 64-69. 93-98.
Nisâ Sûresi 17. yıl 125.
Mumtehine Sûresi 19. yıl 4.
Tevbe Sûresi 22. yıl 114-115
KUR’AN’IN HZ. İBRAHİM’İ ÇOKÇA ÖNE ÇIKARMASININ SEBEBİ
İniş sırasından yaptığımız okumada Hz. İbrahim’in ismini ilk olarak Ala sûresinin 19. âyetinde görmüştük. Orada yaptığımız kısa açıklamalara atıfta bulunarak burada şunu ifade edelim.
Kur’an’ın Hz. İbrahim’i çokça öne çıkarmasının sebebi olarak farklı şeyler sayılabilir ama bizim bunlardan başa koyacağımız sebep onun üç semavi dinin (Yahudi, Hristiyan ve İslam) ve Mekkeli müşriklerin ortak atası olmasıdır.
Kur’an bu ortak paydayı, sık sık öne çıkarıyor. Yahudi, Hristiyan ve Mekke müşriklerini İslam’a davet ederken, bu davette Peygamber Efendimizin yanında Hz. İbrahim’i de öne çıkarıyor. Bununla onlara şu mesajı veriyor: “Size bu daveti yapan Peygamber, sizi sizden uzak bir yere davet etmiyor, sizi aslınıza, köklerinize, ‘atamız’ dediğiniz İbrahim’in tevhid dinine davet ediyor. Onun davetine gelmek demek, atanızın davetine icabet demektir.”
Dediğimiz gibi Kur’an’ın Hz. İbrahim’i öne çıkarmasına ait farklı sebepler sayılabilir onlara da ilgili âyetler geldikçe değineceğiz.
Bu kısa girişten sonra sûrenin tefsirine başlayalım.
41. Âyet: Hz. İbrahim’in Gündeme Getirilmesinin Hikmeti Nedir?
Bu soruya iniş sırasından yaptığımız okuma üzerinden bir cevap verecek olursak, bu cevaba mealimizde bu sûrenin giriş bölümünde “Kur’an Her Asrın İhtiyacını Karşılar mı?” başlığı altında değindik. Oraya ilaveten şunları ifade edebiliriz.
Bu âyetlerde mümin-kafir diyalogu görüyoruz. Bu diyalogun kendi içinde çeşitleri; alt başlıkları var. Burada diyalog en yakınla; babayla oluyor. Bu diyalog üzerinden bütün zamanlara şu mesaj veriliyor: “İman etmeyenlerin hepsi bir değildir. Onlar içinde size düşmanlık etmeyen insanlarla en güzel şekilde, yumuşak ve saygılı bir dille diyalog kurun.”
Bu âyetlerde geçen “baba” kelimesinin yerine, benzer konumdaki bütün anneleri, kardeşleri, yakın ve uzak bütün akraba ve tanıdıkları koyabiliriz.
Yine bu âyetlerde arka arkaya gelen dört “babacığım” ifadesinin yerine de anneciğim, canım kardeşim, canım arkadaşım gibi ifadeler kullanabiliriz.
Bunun referanslarına aşağıda işaret edeceğiz.
42. Âyet: Davete Nereden ve Nasıl Başlayım?
Bu âyetler bu sorunun cevabını şöyle veriyor: İslam’a davette işe en yakınandan başla.662 Başlarken, saygı, sevgi, hürmet dilini kullan.663 Bir şey öğreterek işe başlama, bir şeyler öğrenmek isteyerek başla. Bunun için de soruları vesile yap. Sorularınla onu anlamaya çalış. Sorularınla onu düşündür.
Hedefinde Günahkar Değil Günah Olsun
Burada, günahkar olan babası ama Hz. İbrahim sözleriyle onu değil, onun günahını (yanlışını, hatasını, yaptığı kötülüğü) hedefe koyuyor.
Buna yöntem dersek, bu yöntemde insana çamura düşmüş altın muamelesi yapılıyor. Çamur (günah) ile altın (günahkar) birbirinden ayrıldığında, altın kirden arınmış oluyor.
Bu yöntem ilk peygamberden son peygambere kadar izlenen bir yöntemdir. Bu yöntemle Peygamber Efendimiz 23 yıllık peygamberliğinde özünde altın cevheri olan 100 bin civarında insanın dönüşümüne ve onların sahabe olarak anılmasına vesile olmuştur.
43. Âyet: Senaryo Tekniği ile Ortam Okuması
Kur’an’da genelde kıssaların tamamında özet bir anlatım vardır. Kur’an kıssaların içine okuyanları dahil etmek için ana hatları verir detayları anlamayı okuyucuya bırakır. Buradaki âyetlerde de onu görüyoruz.
42. âyette babaya sorulan bir soru var ama cevabı yok. Kur’an cevabı bizim genel Kur’an ve siyer bilgimiz üzerinden tahmin etmemizi istiyoruz. O tahmini yaptığımızda, soru ile İbrahim’in amaçladığı ortam oluşuyor. Baba cevapta yetersiz kalıyor. Akla mantığa hitap eden makul bir cevap ortaya koyamıyor. Verdiğin cevabın özeti, genelde bütün putperestler gibi “Biz atalarımızı bunlara taparken bulduk.” şeklinde oluyor.
43. âyette İbrahim, onun otaya koyduğu bilginin karşısına kendine gelen vahyi koyuyor. Babası Azer’in ortaya koyduğu bilgiye mum dersek, vahyin bilgisi onun karşısında güneş gibi oluyor.
Devam edelim,
44. Âyet: Şeytana Kulluk
İniş sırasından yaptığımız bir okumada “şeytana kulluk” konusu ilk olarak Yâsîn sûresinin 60. âyetinde karşımıza çıktı, orada bu konuya değindik. Burada, bağlamı dikkate alarak ona ilaveten küçük bir açıklama yapalım.
Bu âyetler üzerinden yaptığımız ortam okumasından şunu anlıyoruz, Hz. İbrahim kendine gelen vahiy bilgisini babasıyla paylaşıyor babası bu bilgiye rağmen, yanlışta ısrar ediyor. Bu ısrar üzerine Hz. İbrahim bu âyette geçen “şeytana kulluk etme” sözünü söylüyor.
Yâsîn sûresi 60. âyette de ifade ettiğimiz gibi burada şeytana kulluk mecazi anlamda kullanılıyor. Bu anlama göre: Allah’ın razı olmadığı her davranış, şeytanın razı olduğu davranış oluyor. Bu davranışları bir iki defa yapanlar değil, yaptığının yanlış olduğunu bildiği halde, yapmayı alışkanlık haline getirmiş olanların bu bağımlılıkları şeytana kulluk olarak ifade ediliyor.
45. Âyet: Âyetlerde Rahmân Vurgusu
Sûre başındaki besmele içindeki Rahmân isimlerini saymazsak, Kur’an’ın tamamında geçen 57 Rahmân isminin 15’i bu sûrede geçiyor. Bu yönüyle Meryem sûresi, Kur’an Rahmân isminin en fazla geçtiği sûre oluyor.
Burada Rahmân ismini arka arkaya iki âyetin içinde görüyoruz. Bunun bir sebebini şöyle açıklıyoruz: Allah (cc) hem yaratılan görsel âyetleriyle hem verdiği sayısız nimetleriyle hem de indirilen âyetleriyle (vahiy) kendini öncelikli olarak (sevgisine, merhametine, şefkatine zarf olan) Rahmân ismiyle tanıtıyor. Bu tanıtım nedeniyle, gönderilen her peygamber, o peygamberlerin mesajlarını doğru bir şekilde anlayan ve anlatan müminler Allah’ı tanıtırken Rahmân olmasını öne çıkarıyorlar.
Bu âyetlerde de bu öne çıkarmanın bir örneğini görüyoruz. Bu örnekte Rahmân insanı seven, ona değer veren olarak tanıtılıyor. Bu tanıtım üzerinden muhataba şu mesaj veriliyor: “Seni bu kadar seven ve değer veren Allah’a asi olma. O’na asi olursan, O’nun sevgisini dostluğunu kaybeder şeytana dost olursun.”
46. Âyet: Asırlar Değişiyor Ama Konuşmalar Değişmiyor
Mealimizde bu sûrenin girişinde değindiğimiz konu bu âyetlerde daha da netleşiyor. Bu âyetler bize Hz. İbrahim’in babası ile diyalogunu; yani birbirini seven iki insanın diyalogunu anlatıyor.
Bu diyalogun benzeri Müslüman olan veya olmayı düşünen her Mekkelinin evinde anne-babası ile arasında geçen diyalog oluyor. Bu açıdan baktığımızda asırlar ve konuşanların isimleri değişse bile konuşmaların içeriği değişmiyor.
Mekke’de Müslüman olan birçok Müslüman 46. âyette geçen ifadelerin benzerini ailesinde duyuyor. Hatta ailesi tarafından yapılan işkencelere maruz kalıyor.
47. Âyet: Asırlar Değişiyor “Selam” Deyip Geçip Gitmek Değişmiyor
Biz bu âyetleri, evrensel olarak okuyoruz. Bu okumanın sonucunda bu âyetler bir zaman değil, her zamana hitap ediyor. Hz. İbrahim kendi zamanında Furkan sûresinin 63. âyetinin gereğini yapıyor. Âyet şöyle: “Rahmân’ın (has) kulları, yeryüzündetevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman “selâm!” der geçerler.”
Allah (cc) Furkan 63 üzerinden verdiği mesajı bir kere de bu kıssa üzerinden veriyor. Peygamberimiz mesajı alıyor ve 13 yıllık Mekke cahiliye döneminde “selam” deyip geçiyor.
Bu âyetler bize de benzer durumlar için, benzer davranışı sergileyin mesajı veriyor. Çünkü cahillerle ilişkide, (terbiye ve ahlak yönüyle) davranış noktasında onların seviyesine inmek, onların bize yaptıklarını onlara yapmak, aradaki farkın kapanmasına ve bizlerin onlara benzemesine sebep olabilir. Bu noktaya gelmek onların kazanması bizim kaybetmemiz demektir. O yüzden selam deyip geçip gitmek önemli.
Bağışlanmalarını Dilemek de Değişmiyor
Âyette geçmese bile, babasının bağışlanması için dua eden Hz. İbrahim’in babasının hidâyeti için dua ettiğini söylemenin önünde hiçbir engel yok. Benzer duaların Mekke’de yapıldığını tahmin etmenin önünde de bir engel yok. Bu durumda biz Müslümanlar hem yakınlarımızın hem de bütün insanların hidâyeti için Allah’a dua edebiliriz. Bağışlanmaya gelince, orada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Biz Müslümanların bağışlanması için dua edebiliriz. Hatta vefat etmiş Müslüman yakınlarımızın bağışlanması için de dua edebiliriz.664
Dikkat edeceğimiz nokta, ölen kişi kafir olarak öldüyse, onun için dua edemeyiz. O yüzden Hz. İbrahim’in bu âyette geçen duasını Tevbe sûresinin 114. âyeti ile birlikte okuyoruz. Âyet şöyle: “İbrâhim’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. (Ayrıca hayatta olan bir insana yapılan dua idi.) Ne var ki (ilahî uyarı sonucunda) onun Allah’ın düşmanı olduğu (ve Allah’a ortak koşanların bağışlanmayacağı) kendisine belli olunca (duadan vazgeçerek) ondan uzaklaştı…”
Özetlersek, Hayatta olan insanların hidâyeti için her durumda dua edebiliriz. Ölen kişilere gelince onların mümin olarak öldüğünü biliyorsak onların bağışlanması için dua edebiliriz ama ölen kişinin kafir olduğu açık ve net olarak biliniyorsa onun bağışlanması için dua edemeyiz.
48-50. Âyet: Gelecek Nasıl Gelecek?
Kur’an’da, genelde bütün peygamber kıssaları geçmiş hakkında bilgi vermenin yanında geleceğin de nasıl geleceği konusunda fikir vermek için anlatılır. Bu bağlamda bu âyetler de geleceğin nasıl geleceği konusunda Kur’an’ın ilk muhatabı olan Mekkeli Müslümanlara dolaylı olarak şu mesajı ve müjdeyi veriyor: “Onların taptığı şeylerden uzaklaşmanız yetmeyebilir, gün gelir onlardan da uzaklaşmanız, başka diyarlara hicret etmeniz gerekebilir. Ama bu duruma üzülmeyin, İbrahim’i İsmail, İshak ve Yakub’la sevindiren, onun neslini ve mesajını onlar üzerinden devam ettiren Allah sizleri de sevindirecek. Size de rahmet edecek, sizin mesajlarınızı da dünyaya duyuracak. Sizin de saygıyla sevgiyle anılmanızı sağlayacak.”
Bu müjde günümüzde de yaşanıyor: Şöyle ki; bugün biz Müslümanlar hem Peygamberimizi hem de geçmiş peygamberleri rahmetle anıyoruz, kıldığımız beş vakit namazın tahiyyatlarında okuduğumuz Salli, Barik duaları ile onlara salat ve selam ediyoruz.
51-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
51. (Resûlüm! Şimdi) Kitapta Mûsâ’yı da (mü’minlere yol gösteren bir rehber olarak) gündeme getir; çünkü o gerçekten de (inandığı davada iradesinin hakkını veren, ihlas ve samimiyette zirvelere çıkan) seçkin bir kul ve gönderilmiş bir peygamberdi.
52.Hani (o eşiyle birlikte Medyen’den Mısır’a dönerken) ona, (ilk kez vahye mazhar olduğu dağ olan) Tûr’un sağ tarafından seslenmiş ve özel konuşma için (onu huzurumuza) yaklaştırmıştık.
53.Rahmetimizin bir sonucu olarak (duasını kabul edip665, kendisine destek olması için) kardeşi Hârûn’a da peygamberlik verdik.
54. (Resûlüm!) Kitap’ta (teslimiyetin sembol ismi olan) İsmâil’i de gündeme getir. Gerçekten o (son derece) sözüne sâdık biriydi ve (tarafımızdan) gönderilmiş bir Peygamberdi.
55. (Ailesi ve yakınları başta olmak üzere) Halkına namazı ve zekâtı emrederdi (Babası İbrâhim ona “Seni kurban edeceğim” dediğinde666, emrin Allah’tan geldiğini öğrenince, hiçbir tereddüt göstermeden bıçağın altına yatmıştı. İşte bu ve benzeri davranışları ile) Rabbi nezdinde hoşnutluk (ve rıza makamını) kazanmış bir kuldu.
56. (Bu) Kitap’ta (Nûh’un dedesi olan) İdrîs’i de gündeme getir. Hakikaten o (da) doğru (ve dürüst) olan bir peygamberdi.
57. Onu (verdiğimiz) üstün (meziyetlerle ulvi) bir makama yücelttik.
58. (Sûrenin başından beri isimleri sayılan; Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, İbrâhim, Mûsâ, İsmâil ve İdrîs...) İşte bunlar Allah’ın kendilerine nimetler bahşettiği Peygamberlerden bazılarıdır. (Yani bütün bu peygamberler insanlığın ilk atası olan) Âdem’in ve (ikinci atası olan) Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrâhim’in (ve asıl adı Ya‘kūb olan) İsrail’in soyundan gelen ve doğru yola ilettiğimiz, seçip yücelttiğimiz (kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara, kendilerini örnek olarak gösterdiğimiz) kimselerdir. (İnsanlığın rol modeli olan bu Peygamberler) Kendilerine (sınırsız merhamet sahibi) Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman (derin bir saygıyla) ağlayarak secdeye kapanırlardı.
GİRİŞ: ÂYETLERİN ÖNCEKİ ÂYETLERLE BAĞLANTISI
Buraya kadar, dört peygamber kıssası gördük. Bunlar Zekeriya, Yahya, İsa ve İbrahim Peygamberlerin kıssaları. Buradan sonra altı peygamberin ismi geçiyor ve onlardan çok kısa bahsediliyor. Kur’an’da önce birkaç peygamberin hayatının geniş anlatılması sonra da arkasından bazı peygamberlerin sadece isimlerinin sayılması şeklinde geçen anlatımları farklı sûrelerde de görüyoruz.
Buna yöntem dersek, bu yöntemin amaçlarından biri, peygamberlerde bir bütünlük olduğunu göstermek. Kıssaları geniş anlatılan peygamberler üzerinden, anlatılmayanları da böyle anlayabilirsiniz; yani onların da tevhid ehli olduğu, onların da kendilerine gelen vahyi insanlara tebliğ ettiği, onların da bu işi yaparken güzel örnek oldukları, bu bağlamda adalet, merhamet, doğruluk, dürüstlük ve cömertlik gibi erdemlere onların da sahip olduğunu düşünebilirsiniz.
Bu yöntem üzerinden verilen mesaj: Burada toplamda 10 peygamberin ismi geçiyor. Hz. İsa’nın ismi de o isimlerden biri. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Bu sayılanlar nasıl Allah’ın hem kulu hem de O’nun tarafından seçilmiş peygamberlerse, Hz. İsa da onlar gibi peygamberdir. Onların beşer ve kul olma yönüyle diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur.
51-53 Âyet: Hz. Musa ve Harun (as)
Burada Hz. Musa’nın sıfatı olarak öne çıkan özellikten bahsedelim.
Hz. Musa ve Muhlas Sıfatı
Muhlas kelimesi bu âyette Hz. Musa’nın sıfatı olarak geliyor. Biz manasından yola çıkarak muhlas kelimesine “seçilmiş bir kul” anlamı verdik.
İhlas, muhlis ve Muhlas kelimeleri aynı kökten geliyor.
İhlas her yaptığını Allah rızası için yapma anlamına geliyor.
Muhlis, yaptıklarını Allah rızası için yapan kişinin sıfatı oluyor.
Muhlas da işini Allah rızası için yapma konusunda istikrarlı hale gelmenin sıfatı oluyor.
Bazı kaynaklarda Muhlas kelimesine, seçilmiş ve ihlasa erdirilmiş anlamı veriliyor. Bu anlam doğru fakat açıklamaya ihtiyacı var. Şöyle ki, İslam irfanına göre bir Müslüman hangi güzel sıfatı kazanırsa kazansın, bunu Allah’ın ona verdiği akıl, vahiy667 gibi manevî, el, ayak, göz kulak gibi maddi nimetlerle kazandığını bilir. Bu bilgi bilinç haline geldiğinde kazanılan sıfatlar için “ben kazandım” demez, “bunlar Allah’ın bana ikramı” der.
Muhlas da böyle, kul bu sıfatı kazanmak için gayret eder. Kazandıktan sonra bunu kalıcı ahlak haline getirir, Allah da bu gayretin sonucu olarak bu sıfatı bu kuluna bir paye olarak lütfeder. Bu paye ile kul Allah’ın seçkin kulları arasında yerini alır.
Burada şunu da ifade edelim. Kur’an’da bir peygambere ait sayılan ne kadar güzel sıfat varsa, onlar mutlaka diğer peygamberlerde de az bir farkla vardır.
Aradaki az farkı şöyle anlatabiliriz: Bütün peygamberlerin sıfatlarına iyi dersek, fark; iyi ile daha iyi, daha iyi ile çok çok iyi arasındaki farklar gibi olur.
Âyetlerdeki Ayrıntı
Burada aşağıdaki âyetlerin bazıları için de geçerli olacak bir tespit yapacağız. İniş sırasından Peygamber kıssalarına bakarsak, Peygamber Efendimiz anlatılan her kıssayı, kendisine anlatıldığı kadarıyla biliyordu. O kıssa ile ilgili gelecek âyetlerde anlatılan bölümleri bilmiyordu.
Kıssalara böyle baktığımızda, daha önce de ifade ettiğimiz gibi668 kıssalar hem anlatılan hem de gelecekte anlatılacak taraflarıyla Peygamberimizin peygamberliğine şahitlik yapıyor.
Burada bu şahitlikte öne çıkan bir ayrıntı var. Peygamber Efendimiz önceki gelen âyetlerden yola çıkarak Hz. Musa kıssasından bahsetti. Bu âyetlerde önceki âyetlerde anlatılmayan bir ayrıntıdan ilk kez burada bahsediyor.
Ayrıntı “Tur’un sağ tarafından seslenme” ayrıntısı. Bu bir ayrıntı ama bu ayrıntı, o olayı sanki oradaymış gibi bilen birinin verebileceği ayrıntı. Bunu peygamber Efendimiz bilemeyeceğine göre, bu ayrıntıların ona bildirilmesi, onun peygamberliğine yapılan şahitliği güçlendiriyor.
Bu şekilde güçlendirme örneklerini gelecek âyetlerde onlarca örnek üzerinden göreceğiz.
54. 55. Âyet: İsmail’i de Gündeme Getir
Peygamber Efendimiz daha önce ismiyle hiç gündeme gelmeyen, atası İbrahim’in oğlu, kendisinin de soyundan geldiği İsmail peygamberi de gündeme getiriyor. Ama gündeme getirirken şunu bilmiyor: Gelecek 17 yılda Kur’an’da ismi 12 defa geçen Hz. İsmail’i nerede ne zaman bir kere daha gündeme getireceğini, onun hakkında ne anlatacağını bilmiyor.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Hz. İsmail’in sıddık (doğru, dürüst, güvenilir) olması, zekat verip namaz kılması, Rabbinin razı olduğu bir kul olması sadece ona has özellikler değil, bu özellikler diğer peygamberlerde de var.
56. 57. Âyet: İdris’i de Gündeme Getir
İniş sırasından yaptığımız okumada İdris Peygamberin ismi ilk kez bu âyette gündeme geliyor. Bundan sonra da Enbiya sûresinin 85. âyetinde gündeme gelecek. Böylece Kur’an’da kendisinden çok az bahsedilen peygamberler arasında yer alacak.
Hz. İdris Peygamber de bu âyette doğruluğu ve dürüstlüğü ile öne çıkıyor. Rabbimizin onu üstün bir makama yükseltilmesini de sahip olduğu üstün ahlaki özelikler nedeniyle olduğunu düşünüyoruz.
58. Âyet: Konuyu Özetleyen Âyet
Bu âyet, özelde buradaki konuları özetlerken, genelde Kur’an’daki bütün peygamberleri soyları itibarı ile özetliyor.
Bu özete göre bütün peygamberler genelde Âdem’in soyundan gelirken, Özelde aralarında farklar oluyor. O farklara göre;
Hz. İdris Hz. Âdem’in soyundan,
Hz. İbrahim Hz. Nûh ile birlikte gemiye binen oğlu Sam’ın soyundan,
Hz. Musa, Harun, Zekeriya ve Yahya İsrâiloğullarının yani Hz. Yakub’un soyundan geliyor.
Burada Hz. İsa ve Meryem’e ayrıca değinirsek, onlar da Hz, Yakub’un soyundan geliyorlar.
Aslında burada soyların özetlemesi üzerinden de bir kere daha Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil, Allah’ın diğer peygamberleri gibi doğan, büyüyen ve ölen kul ve beşer bir peygamber olduğuna vurgu yapılıyor.
Peygamberlerin Ağlayarak Secdeye Kapanması
Sûre başları hariç, Kur’an’da geçen 57 Rahmân isminden 15’inin bu sûrede olduğunu söylemiştik. Bütün Peygamberler Allah’ı tanıtırken, O’nun Rahmâniyetini öne çıkarıyorlar. Böyle yaptıkları için de Allah’ın Rahmân olduğunu en iyi bilenlerin başında onlar geliyor. Onların ağlayarak secdesine bu açıdan baktığımızda, onların ağlamasında iki boyut var.
Birinci boyut: Bu boyut baskın olan boyut: Bu boyutta Peygamberler Allah’ı tanımanın, O’nun sınırsız merhametine mazhar olmanın, O’nun tarafından sevilmenin, değer verilmenin, seçilmenin mutluluğunu yaşıyorlar. Bu mutluluk secdede sevinç göz yaşları olarak görünüyor.
İkinci boyut: Bu boyutta Allah tarafından sevilen insanın, o sevgiyi kaybetme korkusunu görüyoruz. Bu korkunun adı her ne kadar korku olsa da insanı, o sevgiyi kaybetmeye sebep olacak her şeyden uzak tutan bir korku; bu yönüyle kazandıran ve insanı sürekli sevimli olma çizgisinde tutan bir korku.
Bu konu böyle anlaşıldığında, Peygamberlere tabi olan insanlar Allah’ı Rahmân olarak tanımada geldikleri nokta nispetinde peygamberlerin secdelerinde yaşadıkları duygusal yoğunluğu, kendi seviyelerinde yaşayabilirler.
59-63 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. Nihâyet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar (bırakın ağlayarak secdeye kapanmayı) namazı (bile) terk ettiler (ve bunun doğal sonucu olarak) arzu ve heveslerinin peşine (takıldılar ve Peygamberlerin miraslarını hoyratça tahrip ederek ahlaksızlığın en aşağı mertebesine) düştüler. (İşte) Bu yüzden ileride (bu) sapıklıklarının cezasını çekecekler.
60. Ancak (gittikleri yanlış yollardan vazgeçmek sûretiyle) tevbe edip, (Allah’ın bütün peygamberlerine) iman eden ve imanlarına yaraşır güzellikte işler yapan kimseler bunun dışındadır. Bunlar, cennete girecekler. Ve hiçbir (şekilde) haksızlığa uğratılmayacaklardır.
61. O cennet (sonsuz merhameti ile) Rahmân olan Allah’ın, kullarına söz verdiği (mü’min kullarının da) görmedikleri (halde iman ettikleri) Adn cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi yerini bulacaktır.
62. Orada boş (ve çirkin) söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin ve cennet arkadaşlarının sağlık mutluluk ve esenlik temennisi olan) “selâm!” (sözünü) işitirler. Orada rızıkları (en güzel şekliyle) sabah akşam önlerine gelecek.
63. Kullarımızdan (razı olmadığımız her şeyden sakınma gayreti ortaya koyan) takvâ sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur.
59. Âyet: Namaz Her Peygamberin Ümmetine Farzdı
Kur’an’da bize ilk peygamberden son peygambere kadar, bütün peygamberler hakkında; onların ortak sıfatlarından ve ibadetlerinden haber veren âyetler vardır. Bu âyetlere göre,
Her peygamberin dininin adı İslam’dır.669
Her peygamberin ümmetinin ortak sıfatı Müslümandır.670
Her peygamberin ümmetine namaz, oruç ve zekat671 farz kılınmıştır.
Bu konuda helaller haramlar, sevaplar günahlar noktasında da ortak olan birçok şey sayabiliriz. Bu âyet ortak ibadetlerden en önemlisi olan namaza bu sûrede işaret ediliyor.
Bu âyetten şunu anlayabiliriz, bir Müslümanın hayatında doğru yoldan sapmanın ve geriye gidişin en önemli alametlerinden biri namazın terkidir. Çünkü namazın insanı her türlü kötülükten özellikle şehvetin esiri olmaktan alı koyma gibi potansiyeli var.672 Ondan geriye gitmek demek sadece namazı terk etmek değil, birçok şeyin terkine, birçok şeye karşı hassasiyetin kaybedilmesine kapı açabiliyor. Bu önemine binaen burada namazın öne çıkarıldığını ve bu öne çıkarma üzerinden Kur’an’da bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara geriye gidiş noktasında çok önemli mesajlar verildiğini söyleyebiliriz.
60. Âyet: Namazı Terkin Sonuçları
59. âyet namazı terk edenlerin ileride bunun cezasını çekeceğini söyleyerek bitti. 60. âyet “illa” istisna edatıyla başlıyor ve şöyle devam ediyor: “tevbe edip iman edenler...” Bundan şunu anlıyoruz. Namazı terk etmeye bir geriye gidiş dersek bu süreç din binasından çıkmaya kadar gidebiliyor. Binadan çıkıldığında, tekrar binaya giriş tevbe ve yeniden iman şartına bağlanıyor. Buna da bir süreç dersek tevbe ve iman ile başlayan bu süreç, ibadetleri de içine alan salih amelle devam ettiğinde, yolun sonu cennete çıkıyor.
Önceki âyetlerle birlikte buraya kadar olanı özetlersek, namaz her peygamberin ümmetine farz olan bir ibadettir. Varlığı imanın varlığı ve ayakta durması için çok önemlidir. Yokluğu imanın yokluğuna kadar gidebilecek bir sürecin başlangıcı olabilir.
61. Âyet: Allah’ın Kullarına Söz Verdiği Cennet
Bu âyetin tefsiri hakkında daha önce Murselât sûresinin 7. âyetinde “Vaad Gerçekleşmezse Ne Olur?” başlığı altında yazdıklarımıza bakılmasını tavsiye ettikten sonra bu âyet ile ilgili şunları ifade edelim.
Allah bir şey için söz verdiğinde, bir mümin onu “olmuş” bilir. Çünkü Allah’a iman onun vaad ettiği her şeyi yapmaya kadir olduğuna, O’nun için imkansızın olamayacağına, O’nun verdiği sözden caymayacağına imanı da içine alır. Ayrıca bu dünya cennetin ve cehennemin bir nevi demo’sudur. Malum demo çok geniş özellikleri olan bir ürünün, o ürünü satın almaya teşvik için sınırlı kullanım özellikleriyle tanıtıldığı bir üründür. Bu yönüyle demonun varlığı, ürünün aslının varlığına en güçlü şahittir.
Bu örnek üzerinden bakarsak, dünya ahiretin varlığına, ahirette Allah’ın vaad ettiği her şeyin gerçekleşeceğine şahitlik yapan en güçlü şahitlerden biridir.
Âyette “Söze” Yapılan Vurgu Üzerinden Verilen Mesaj
İki cümlelik kısa bir âyette, iki defa Allah’ın verdiği sözü yerine getireceğine dair vurgu yapılıyor. Bu vurgunun işârî manasından şu mesajı alabiliriz: Allah (cc) verdiği sözü yerine getirecek, cenneti var edecek ama oraya gireceklerin en büyük özelliği verdikleri sözü yerine getirmeleri olacak.
Bundan önce dört âyette (41, 50, 54, 56) Kur’an Peygamberlerin verdiği sözü yerine getiren örnek insanlar olmasına dikkat çekti. Buna ilaveten Kur’an’da nerede peygamber ismi geçiyorsa, orada doğruluk, dürüstlük ve sözüne sadık olma gibi özellikler öne çıkıyor.
Bütün bu vurgular üzerinden Kur’an bize şunu diyor: Peygamberlerdeki bu özellik ve güzellikler onları örnek alan her Müslümanın olmazsa olmaz özellikleridir. Bu özellik ve güzellikler, cennete girecekler için de olmazsa olmaz özelliklerin başında gelir.
62. 63. Âyet: Boş Söz, Selam ve Takva
Daha önce sonuç eğitimine yönelik açıklamalar yaptığımız birçok âyette işaret ettik; Kur’an okurken bileceğimiz en önemli şeylerden biri de şudur: Kur’an ahireti; cenneti-cehennemi oraları anlatmak için anlatmaz. Kur’an’ın oraya dair anlattığı her şey, dünya hayatına mesaj vermek içindir.
Bu âyetlerde başlıkta yazdığımız üç şey öne çıkıyor. Bunların bize verdiği mesajlara bakalım.
Boş Söz Nedir?
Boş söz manasına gelen “lgv” kelimesinden türeyen kelimeler Kur’an’da 11 defa geçiyor. Boş söz manasında geçtiği âyetlere baktığımızda, Kur’an boş sözü günahtan ve yalandan ayrı tutuyor.673 Yani Kur’an’a göre boş söz günah olan söz değil, boş söz: Varlık gayesine giden yolda insana fayda vermeyen, günlük hayatta adına gevezelik, laklak, lafügüzaf dediğimiz sözler oluyor.
Selam Nedir?
Selam kelimesi esenlik, güvenlik, barış ve huzur gibi manalara geliyor.
Bu âyette geçen “Orada selam sözü işitirler” sözünü başka âyetlerde de görüyoruz.674 Hatta Kur’an iki âyette bunu Darusselam şeklinde cennetin ismi olarak da kullanır.675 Bunun yanında Kur’an cennette bizim Selam sözüyle karşılanacağımızı haber veriyor.676 Burada sormamız gereken sorulardan biri şu: Cennet ile Selam arasındaki bağlantı nedir?
Birinci bağlantı: Selam kelimesinin anlamı üzerinden kuruluyor. Bu anlama göre cennete insanın kendini ebedi esenlik, huzur ve güven içinde hissettiği yerin adı oluyor.
İkinci bağlantı: Selam kelimesinin İslam, teslim ve Müslüman kelimeleriyle aynı kökten gelmesi ve aralarında anlam yakınlığı olmasıyla oluyor.
Bu kelimeler arasındaki anlam yakınlığını dikkate aldığımızda bağlantı için şunları diyebiliriz. Cennette Selam sözüyle karşılanmaya sonuç dersek, İslam dinine girmek, Allah’ın yasalarına uyarak teslim olup Müslüman olmak sebep olur. Mesaj da şu oluyor: Bu sebepleri yerine getirenler bu sonucu yaşarlar.
Takva Vurgusu
Yine bu âyete de Kur’an bütünlüğünde baktığımızda takva sahibi olmakla cennet arasında çok güçlü bir sebep sonuç ilişkisi görüyoruz.677
Önceki âyetlerde takva kelimesi üzerinde açıklamalar yaptığımızı hatırlatarak, bu ilişki üzerinden mesaja gidersek öne çıkan mesajlardan biri şu olur: Dünyada verdiği nimetler nedeniyle kendinizi Allah’a karşı ne kadar sorumlu hissederseniz, O’nun razı olmadığı şeylerden ne kadar uzak durursanız cennete o kadar yakın olursunuz.
64-72 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Ey Nebi! Vahyin iniş yasasını bilmeyen müşrikler, sana sordukları soruların cevabı gecikince, “Rabbin seni unuttu, nerede bizim sorularımızın cevabı?” diye alay ederek senin ve etrafındaki mü’minlerin moralini bozmak istiyorlar.)
64. (Onlar ve onlar gibi düşünen herkese Cebrail’in cevabı şöyle:) Biz (melekler) ancak Rabbinin emri ile ineriz. (Yerde, gökte) Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. (Dolayısıyla hangi âyeti ne zaman indireceğine karar veren de O’dur. Yoksa birilerinin zannettiği gibi) Senin Rabbin unutkan değildir (ve seni unutmuş da değildir. Sakın üzülüp endişe etme!)
65. (Allah) Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde, (yalnız) O’na ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı (kararlı ve metanetli) ol. (Şimdi O’nun her şeyi yaratan olduğuna inanmayan insanı düşündürmek için sor:) Hiç, ismi O’nunla birlikte (Hâlık ve Mâbud678 olarak) anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?
66. (Yaratıcı hakkında şüpheleri olan) İnsan der ki: “Ben ölüp gittikten sonra yeniden diriltilip kabirden çıkarılacağım öyle mi?”
67. (Bu soruyu soran) İnsan, daha önce hiçbir şey değilken, kendisini yoktan var ettiğimizi hiç düşünmez mi?
68. (İnsan düşünmese de, bütün müşrikler bir araya gelip ahiret yok dese de) Rabbine yemin olsun ki, onları ve (onları saptıran) şeytanları (hesap gününde) bir araya toplayacak, sonra da hepsini cehennemin çevresinde (zillet içinde) diz üstü hazır edeceğiz.
69. Sonra her milletten, (sınırsız merhameti ile) Rahmân olan Allah’a (karşı) en çok âsi (ve nankör) olanlarhangileri ise (onları) çekip ayıracağız.
70. (Onlar arasında da bir sıralama yaptıktan) Sonra kimlerin oraya girmede öncelikli olduğunu, en iyi Biz biliriz.
71. (Ey insanlar! Şu bir gerçek;) İçinizden (cehennemin o dehşetli manzarasını görmek için) oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. (Kimi ebediyen kalacak, kimi cezasını çekip çıkacak, kimi de sadece görüp geçecek ama bir şekilde herkes oraya uğrayacak.) Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.
72. (Evet, bütün insanlar cehennemin karşısına gelecek. Bunda şüphe yok. Fakat) Sonra Biz, (dünyadayken ateşten sakınır gibi günahtan) sakınanları kurtaracağız; zalimleri de diz üstü çökmüş bir halde orada (o azapla baş başa) bırakacağız.
64. Âyet: Vahyin Kesintiye Uğraması Üzerinden Verilen Mesaj
Bu âyette geçen konunun benzerini Duha sûresinde görmüştük. Bu âyeti oradaki açıklamalar ile birlikte okuduğumuzda şunu bir kere daha anlamış oluyoruz, Kur’an insan sözü olamaz. Bu âyetlerin arka planına baktığımızda, vahyin gelişinde kısa bir kesinti yaşandığını, bu kesintiye bağlı olarak da peygamberimizin sıkıntı yaşadığını görüyoruz. Bu kesinti karşısında, düne kadar hayatında hiç duymadığı ve görmediği şeyleri anlatan peygamber, benzer şeyleri istese de anlatamaz oluyor. Onun bunları anlatması peygamberliğine delil olurken, anlatamayışı da delil oluyor.
Etrafındaki müminler ve iman etmeye yakın duran müminler bu olaya şahit olduklarında şunu fark ediyorlar. Eğer vahiy Müşriklerin dediği gibi “Muhammed’in uydurması olsaydı” her seferinde bir şeyler uydurur ve bu kesintiler yaşanmazdı.
65-67. Âyet: Kaldığınız Yerden Devam
Vahyin kısa kesintisinden sonra gelen bu âyetlerin üçünde de soru cümleleri var. Benzeri soru cümlelerini önceki âyetlerde görmüş ve bu soruların silah olduğunu ve muhatapların akıllarını hedefe koyduğunu söylemiştik.
Burada, müşrikleri cevap vermede aciz bırakan o silah tekrar aktif hale geliyor ve gelen âyetler, “İslam’ı anlatmaya kaldığınız yerden devam edin.” mesajını veriyor.
Bu mesaja vesile olan sorulara bakalım.
65. âyetle gelen soru: “Hiç, ismi O’nunla birlikte (Hâlık ve Mâbud679 olarak) anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?”
Âyetin iç bağlamını dikkate aldığımızda bu ifadeler şu anlama geliyor: “Onun yarattığı şu gökleri ve yeri yaratmada O’nun dengi var mı? O’nun gibi Halık sıfatıyla anılmaya layık olan var mı? Allah’ın yarattıklarını, O’ndan başka yaratıp insanların istifadesine sunabilecek olan var mı? …”
Bu sorulara cevap verememek “Allah’tan başka ilah yok” anlamına geliyor.
66. âyetle gelen soru: “İnsan der ki: “Ben ölüp gittikten sonra yeniden diriltilip kabirden çıkarılacağım öyle mi?”
Bu soruya, 67. âyette soruyla cevap veriliyor.
67. âyetle gelen soru: “İnsan, daha önce hiçbir şey değilken, kendisini yoktan var ettiğimizi hiç düşünmez mi?”
Bunun cevabını önceki âyetlerde verdik. İnsan bu konu üzerinde düşünmeye başladığında “Anladım ki, kabir son durak değilmiş, asıl son durak ahiretmiş, asıl son durak cennet veya cehennemmiş.
Görüldüğü gibi sorular, muhatabı Kur’an’ın istediği noktaya getiriyor. Bu yönüyle soruların silah olması şu mesajı da veriyor: Normal silahlar öldüren silahlardır. Ama sorular düşündüren ve manevî olarak dirilten silahlardır. Amacınız manevî diriliş olduğu için, silahınız da doğru bilgiye kapı aralayan sorular olsun.
68-72. Âyet: Dirildikten Sonra Ne Olacak?
66. ve 67. âyetler öldükten sonra diriliş üzerinde insanları düşündürürken, ardından gelen bu âyetler, “Dirildikten sonra ne olacak?” sorusuna cevap veriyor. Âyetler üzerinden bu sorunun cevabına bakalım.
68. Âyet: Dünyada Allah’ın davetine gelmeyen, O’nun huzurunda hazır olmayanlar, ahirette cehennemin çevresinde hazır olacaklar. Mesaj: Bu sonu yaşamak istemiyorsanız, dünyada Allah’ın huzurunda hazır olun.
69. 70. Âyet: Dünyada Allah’ın huzuruna gelmeyenlerin hepsine ahirette aynı muamele yapılmayacak, onların içinde liderlik yapanlar; her türlü zulümde, haksızlıkta, zorbalıkta başı çeken asilere ayrı muamele yapılacak. Cehenneme girişte ve azapta öncelik onların olacak.
71. Âyet: Bu Âyet Üzerinde Ayrıca Duracağız.
Bu âyet, meal ve tefsirlerde üzerinde en fazla ihtilaf olan âyetlerden biri. Kafirlerin oraya girmesi noktasında bir ihtilaf yok. İhtilaf müminlerin oraya girmesi veya uğraması noktasında yoğunlaşıyor.
Biz bu konuya Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında ve Yâsîn sûresinin 59. âyetinin tefsirinde “Her Günahkar Cehenneme Girecek mi?” başlığı altında değindik. Burada onlara ilaveten şunu ifade edelim.
Dinin dekoruna baktığımızda, bu dünyada hiçbir insan vefatına yakın, “Ben hiç günaha girmedim. Benim kesin şu kadar sevabım var, şu kadar günahım var. Ben bana verilen bütün nimetlerin şükrünü tam olarak yerine getirdim, bu konuda eksiğim yok. Ben, yaşadığım hayatla kesin cenneti garantiledim.” diyemiyor.
Bunları demeye izin vermeyen dinin dekoru, bunlar üzerinden her insana şu hissi veriyor: Bu dünyada cehenneme girme, oraya uğrama ihtimalini sıfırlayamazsın. O yüzden,
Senden istenen hep havf (korku) ve reca (ümit) arasında yaşaman.
Senden istenen cenneti kazandıracak amelleri çoğaltman, cehenneme girmene sebep olacak amellerini elinden geldiğince azaltman.
Buraya kadar anlattığımızı özetlersek, bu dünyada dinin dekoru hiçbir insana sen cehenneme girmeyeceksin veya uğramayacaksın garantisi vermiyor. Böyle bir garanti olmadığı için de ahiretin dekoru buna göre şekilleniyor. Ahiretin dekorunu böyle anladığımız için âyetin mealine de bu dekora uygun bir anlam verdik.
Ayrıca şunu da ifade edelim. Allah’ın cehenneme girmeyecek her insana cehennemi göstermesi de akıldan uzak değil. Çünkü, bir ömür cehennemden sakınarak yaşayan bir insanın, ne büyük ve ne kadar korkunç bir sondan kurtulduğunun ona gösterilmesi, onun Allah’a hamd ve şükrünün artmasına vesile olur.680
72. Âyet: Âyette geçen “kurtaracak” ifadesi bize şu mesajı veriyor: Oradan kurtuluşunuz bir hak ediş olmayacak. Yani “Ben zaten dünyada cenneti garantilemiştim, cehenneme girmeyeceğim de zaten kesindi.” gibi bir anlayışa kapılmayın. “Cennete girmeniz, sizin cehennemden sakınan bir muttaki olmak için gösterdiğiniz gayrete karşılık, Allah’ın lütfuyla olacak.”
73-84 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
73. (Ahiretin bu gerçeklerini hatırlatan) Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, inkâr edenler (zenginliğin verdiği şımarıklıkla) inananlara şöyle derler: “(Biz iman ettik, Allah bizimle beraber diyorsunuz ama, bir kendi halinize bakın, bir de bizim. Siz fakir, biz zengin; siz zayıf biz güçlü. Sizce) İki topluluktan hangisi daha (özel ve) güzel bir konumda bulunuyor ve topluluk olarak hangisi daha iyi (durumda? Bu manzara Allah’ın bizi sevdiğinin, bize sizden daha fazla değer verdiğinin göstergesi değil mi? Şimdi siz tutmuşsunuz Allah’ın bizi helâk edeceğini söylüyorsunuz!)
(Onların böyle demesi bir şey değiştirmez. Allah katında üstünlük ölçüsü, O’na olan sevginin göstergesi olan takvadır. Allah’ı sevenler, O’nun isteklerine en çok değer verenlerdir. Allah’ı sevenler, O’nun razı olmadığı şeyleri, sevseler bile, alışkanlıkları olsa bile, onları terk edenlerdir.)
74. (Ayrıca güçlerine de fazla güvenmesinler.) Biz onlardan önce onlara göre daha (güçlü daha) varlıklı ve daha gösterişli nice toplumları helâk ettik.
75. (Ey Resûlüm!) De ki: “Kim sapıklık içinde iseRahmân(olan Allah merhametinin ve Halîm isminin bir gereği olarak) ona uzun (veya kısa) bir mühlet versin (ne çıkar! Eninde)Sonunda kendilerine vaad olunan (dünyadaki) azabı ya da kıyâmeti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.
76. Allah, doğru yolda gidenlerin (niyet, gayret ve samimiyetine göre) hidâyetini (basiretini, ferasetini, dinde hassasiyetini) artırır. (Allah rızası için yapılan ve doğru yolda olmanın göstergeleri olan) Kalıcı, güzel (ve faydalı) işler, Rabbinin katında hem ödül bakımından daha iyidir, hem de sonuç bakımından daha hayırlıdır.
77. (Hal böyleyken) Âyetlerimizi inkâr eden ve (“Siz ne derseniz deyin) Muhakkak sûrettebana (dünyada verildiği gibi ahirette de) mal ve evlât verilecek” diyen adamı gördün mü?
(Adı As bin Vail olan bu adamın, yaptığı bir işten dolayı Habbab bin Eret’e borcu vardı. As, inanmadığı halde sırf alay etmek ve Habbab’ı başından savmak için “Madem öldükten sonra dirileceğiz borcumu o zaman ödeyeyim681” dedi.)
78. (Şimdi) O (müşrik, neye dayanarak böyle konuşuyor, herhangi bir şekilde) gayb ilmine vakıf mı oldu? Yoksa (her arzusunun yerine getirileceğine dair) Rahmân’dan bir söz mü aldı?
79. Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve (inkâr ettiği cehennem) azabını (da) uzattıkça uzatacağız.
80. (Bakmayın böyle dediğine, her fâni gibi o da ölüp gider) Onun sözünü ettiği (o mal, mülk, evlat gibi imtihan amacı ile kendisine emanet ettiğimiz) şeyler (öldüğünde) yine bize kalacak ve (hesap gününde her şeyini kaybetmiş olarak) huzurumuza yapayalnız gelecek.
81. (As bin Vail ve benzerleri) Kendilerine güç (kuvvet, izzet, itibar) sağlasınlar diye, Allah’ın peşi sıra ilahlar edindiler.
82. Hayır, hayır! (Taptıkları ilahlar, hesap gününde) onların (ibadet ve dua amacıyla yaptıkları tüm) tapınmalarını inkâr edecekler ve (onlara şefaat veya benzeri bir yardım şöyle dursun) onlara hasım olacaklar.
83. (“Şeytandan Allah’a sığının” dememize rağmen, uyarılarımızı dinlemeyen) İnkârcıların üzerine, (bir ceza olarak) onlarıkışkırtan (onları azdırdıkça azdıran) şeytanları nasıl musallat ettiğimizi görmüyor musun?
84. (Azdıkça, Mekke’deki baskıyı artırıyorlar. Sabret)Onlara karşı (azap konusunda) acele etme. (Onlara mühlet verdik) Biz onların (kalan) günlerini tek tek sayıyoruz.
(Sayılı günler gelip geçtiğinde bir de bakacaklar ki, inkâr ettikleri o gün gelip çatmış;)
NOT: Burada bir ortam okuması yapacağız. Tefsirini yapacağımız âyetler, önceki âyetlerin kendilerine hatırlatıldığı halde, onları yok sayan, onlarla alay eden insan davranışlarına odaklanıyor. Betimleme yaparak, onların sıfatlarını önümüze koyuyor, o sıfatlar üzerinden bize ayna tutuyor. Bizden bir nefis muhasebesi yapmamızı istiyor.
73. Âyet: Müşrikler Parçaya Bakıp Yanılıyor
73. âyette müşrikler Kur’an’ın inişinden sonraki altı yılın manzarasına bakıp bu sözleri söylüyorlar. Bu âyetlere iman eden müminlere, 15 yıl sonra Mekke’nin fethinden sonra baksalardı böyle konuşmayacaklardı.
Bununla şunu demek istiyoruz. İslam dini iman edenleri sadece ahirette aziz (üstün) kılacak bir din değil, bu din dünyaya bakan ilke ve prensipleriyle yaşandığında dünya hayatında da müminleri aziz kılabilecek bir potansiyele sahip.
Günümüz için konuşursak, (Teknoloji, ekonomi, insan hakları, adalet gibi) gelişmişlik endekslerine göre Müslümanların o endekslerde alt sıralarda yer alması, 73. âyetteki müşriklerinin sözlerinin günümüzde de duyulmasına sebep oluyor. Onların konuşmasını önleyemeyiz ama İslam dininin bizi dünyada üstün kılacak potansiyelini aktif hale getirmekle onların bu konuşmaları yapmasına sebep olacak görüntüleri azaltabiliriz.
74. Âyet: Önceki Maçların Sonuçlarına Baksınlar
Mekke müşrikleri olaya boks maçı olarak bakıyor, hal diliyle “Onlar zayıf biz güçlüyüz bu maçın sonucu baştan belli.” diyorlardı.
Kur’an onların “an”a yoğunlaşan dar bakış açılarını genişletiyor ve onların önüne Fecr, Kamer ve A’râf gibi sûrelerde anlatılan helak tablolarını koyuyor ve şu mesajı veriyor: Ne kadar güçlü olursanız olun, Allah’ın gücü karşısında hiçbir güç sizi koruyamaz.
75. Âyet: “Süre Verilmesi Onları Yanıltmasın”
Bu dünya imtihan dünyası, Allah (cc), dünyada şımaranları; haddi aşanları hemen cezalandırmıyor. Halîm ismiyle onlara mühlet veriyor. Burada mesaj şu: Bu süreyi bitmeyecek zannetmesinler, geçmiştekiler için bu süre nasıl bittiyse bugün ve yarınkiler için de bitecek. Bittiğinde herkes hak ettiği sonuçları yaşayacak.
76. Âyet: Hidâyet de Artar, Dalalet de
Bu âyette hidâyetin, dolayısıyla imanın artışına dikkat çekiliyor. Bu konuda Kur’an’a genel bir bakış yaptığımızda, imandan beslenen hidâyetin artışına karşı, onun zıddı olan küfrün ve dalaletin artışını da görüyoruz.682 Burada sadece hidâyetin artışına bakacağız, dalaletin artışını ilgili âyetlere bırakacağız.
Hidâyetteki artış: Bu artış iki türlü olur. Birincisi okuma araştırma, öğrenme, tefekkürle bilgide derinleşme şeklinde olur. İkincisi bilgiyi salih amele ve güzel ahlaka dönüştürme ile oluyor. Zaten âyetin devamında da güzel işlerden (salih amelden) bahsediliyor.
Bu artışı bir kişinin mesleğinde uzmanlaşmasına, uzmanlaştıkça mesleğindeki bilgi ve tecrübesinin artışına benzetebiliriz. Bu benzetmeden devam edersek, hidâyeti artan insanın takvası da artar, takvası artan insanın büyük günahlar/yanlışlar yapma ihtimalide azalır. Fakat burada bu sûrenin 71. 72. âyetlerinde yaptığımız açıklamaları hatırlayalım. Hiçbir insanın garantisi yoktur. Hidâyeti artan insanların da büyük düşüşler yaşama ihtimali az da olsa her zaman vardır.683
Kalıcı Güzel İşler
Âyetin ikinci bölümünde sadece güzel işlerden (salih amel) bahsedilmiyor bir de ona kalıcı sıfatı (baki) ekleniyor. Burada akla bir soru geliyor: Dünya fani olunca, dünyada kalıcı iş mümkün mü? … Kalıcı olmayan dünyada kalıcı işler olmayacağına göre âyet bize şöyle bir mesaj veriyor: Bu dünya fanidir. Burada kalıcı hiçbir iş yoktur. Kalıcı işten kasıt, burada yapılan işlerinin ahirette ödül (sevap) olarak karşınıza çıkmasıdır.
Bu durumda salih amel arttıkça hidâyet artacak hidâyet arttıkça, ahirtte karşımıza çıkacak baki ödüller de artacak.
77-80. Âyet: Bütünden Sonraya Parçaya Bakış
73-76 arası âyetlerde Kur’an bize müşrik karakterini bir bütün olarak görebileceğimiz bir topluluk fotoğrafı gösterdi. 77-80 arası âyetlerde de daha fazla detay görelim diye o bütün içinde bir parçaya yoğunlaşıyor. Bu bağlamda 77. âyette haddini aşan bir insana ait şu iki özelliği bizim dikkatimize sunuyor.
“Âyetleri inkar etmesi”: Peygamberimizden duyduğu âyetlere “uydurulmuş” diyor, inanmıyor.
“Bana Mal ve Evlat Verilecek”: Âyetleri inkar etmek sebep olunca bu sözler sonuç oluyor. Çünkü âyetler Allah’ın kâinata koyduğu yasaların işleyişini anlatıyor. Bu yasalara göre bu dünyadaki bütün sebepleri ve sonuçları yaratan Allah’tır. İnsana bırakılan iş, sadece adına sebepler denilen tuşlara dokunmaktır.
Bu âyetlerde anlatılan kişi, sebepleri yerine getirince, sonucu garanti gören bir dil kullanıyor ve bu dili kullanırken, sanki Allah’tan söz almış gibi “verilecek” demekle, dolaylı olarak gaybı bildiğini de iddia etmiş oluyor.
79. ve 80. âyetler haddini aşan bu insan için şöyle diyor: Yaptığı her şey kaydediliyor. O yüzden yaptıkları yanına kalmayacak. Ne yaparsa yapsın, dünyanın fani olduğu gerçeğini değiştiremeyecek. Çokluğu ile övündüğü malını ve evladını dünyada bırakacak ve huzurumuza yalnız başına gelecek…
81-84. Âyet: Parçadan Sonra Tekrar Bütüne Bakış
Bu âyetlerde hitap tekrar parçadan bütüne dönüyor.
81. Âyet: İnsanların kendine nispet edince, onlarla övündükleri şeyler olur. Ben falanın akrabasıyım, benim falanla resmim var gibi. Bazı müşrikler için de (canlı cansız) putlara tapmak öyle bir şeydi. Onlara tapmanın kendilerine bir güç, bir üstünlük kazandıracağını düşünüyorlardı. Âyet bu yanlışa dikkat çekiyor.
82. Âyet: Bu tapılanlar bu dünyada bu işe seyirci ve sessiz kalsalar bile, ahirette bu tapınmaları inkar edecek, tapanlara düşman olacaklar. Kur’an tapanların ve tapılanların birbirine hasım olmalarını ahiret dekoru içinde bizlere gösteriyor.684
83: Âyet: Bizim günlük konuşma dilinde rahatsız etmek, başımızın etini yemek gibi anlamlarda kullandığımız “musallat” kelimesinin kök anlamında (slt) zorbalık etmek ve saldırganlık gibi bir anlam var. Bu anlamı insanın en büyük düşmanı olan şeytan için düşündüğümüzde, onun musallat olması onun şeytan olmasının gereği oluyor. Şeytanın musallat olmasına sonuç dersek, insanın tercihleri bu sonucun sebebi olabiliyor.
Bir örnek üzerinden anlatırsak, şeytanın musallat olması, evinin güvenliği için gerekli tedbirleri almayan bir insanın evine hırsızların musallat olmasına benziyor. Şeytanın musallat olmasına karşı ev sahibinin alacağı en güzel tedbir takva denilen güvenlik sistemini evine kuracak. Böylece ismi haktan hayırdan uzaklaşmak anlamına gelen şeytan da bizim manevî evimizden uzak duracak.
Şeytanın insana musallat olmasının, insanın terakkisine bakan bir yanı da var. Ona da Tefsir Usulümüzde (31) Şeytan Yasasında “Şeytanın Faydası, Zararından Çok Olabilir mi?” başlıklı yazıda değinmiştik. Oraya bakılabilir.
84: Âyet: Bu âyette geçen, sabır, acele etmeme ve mühlet verme gibi konulara önceki âyetlerin tefsirinde değinmiştik oraya bakılabilir.685
85-98 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
85. (İşte) O gün (şeytandan Allah’a sığınan, adı günah olan her şeyden sakınarak yaşayan) takva sahiplerini heyetler halinde (merhameti sonsuz) Rahmân’ın huzurunda toplayacağız.
86. (Bu güzel sonuç herkese nasip olmayacak) Günahkârları da (yakıcı güneşin altında susayan ama su bulamayan sürüler gibi) susuz olarak cehenneme doğru süreceğiz.
87. (O zorlu günde, merhameti sonsuz olan) Rahmân’ın huzurunda (“Bunlar şefaat edebilir” şeklinde) söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecek.
88. (“Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşrikler, “Üzeyr ve İsa Mesih Allah’ın oğludur” diyen Yahudi ve Hristiyanlar) “Rahmân çocuk edindi” dediler.
89. (Böyle demekle) Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız.
90.-91. Rahmân’a çocuk yakıştırmaları (korkunç bir iftiraydı. Bu iftira) nedeniyle, neredeyse gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar (korkunç bir gürültü ile) yıkılıp göçüverecekti.
92. Halbuki çocuk edinmek (fânilere, yaratılmışlara ait bir özelliktir. Kesinlikle)Rahmân’ın şanına yakışmaz.
93. (O Hâlık, O’nun dışında her şey mahluktur. Bir gün İsrafil sura üflediğinde) Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi kul olarak Rahmân’a gelecektir.
94. Hiç kuşkusuz (unutulan veya gelmeyen kalmayacak. Çünkü) Allah onların hepsini kuşatmış, kendilerini (ve yaptıklarını) bir bir saymıştır.
95. Ve (sayılanların) hepsi de diriliş gününde O’nun huzuruna (dünyaya geldikleri gibi) yapayalnız (tek başına) gelecektir.
96. (İman edilmesi gereken her şeye samimi olarak) İnanan ve o imana yaraşır güzellikte işler yapanlara gelince;Rahmân(olan Allah sonsuz merhametiyle onların gönüllerini sevgiyle, şefkatle dolduracak, onlar “gönüllerin fatihi” olsun diye, gönüllerde) onlar için bir sevgi yaratacaktır.
97. Biz (Sevenden, sevilenlere gönderilen bir mektup olan) Kur’an’ı, (günah olan her şeyden sakınan) takva sahiplerini müjdelemen ve (inkârda ısrar eden) inatçı bir bir kavmi uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık.
98. (Bu uyarılara kulaklarını tıkayanlar şunu da unutmasın!) Biz onlardan önce (onlar gibi gaflet uykusundan uyanmayan) nice nesiller helâk ettik! (Şimdi) Onlardan (geriye kalan) bir tek kişi görebiliyor yahut onlara ait (hafif de olsa herhangi) bir ses (en ufak bir fısıltı) duyabiliyor musun?
Not: Bu bölümdeki âyetlerin çoğu için, önceki âyetlerde açıklamalar yaptık. O yüzden değerlendirmelerimiz kısa olacak.
85. Âyet: Cennete Doğru…
Bu ve bundan sonraki ahiretle ilgili âyetler sonuç eğitimi için geliyor. Bu bağlamda 85. âyeti, 63. ve 76. âyetin devamı olarak okuyabiliriz. 63. âyette cennet ve takva arasındaki ilişkiden bahsetmiştik. Burada o ilişkiye bir kere daha vurgu yapılarak şu mesaj veriliyor: Dünyada Allah’ın razı olmadığı şeylerden ne kadar uzak durursanız, cennete o kadar yakın olursunuz.
85. âyet “huzurda toplanmadan” bahsediyor. Gerisini, anlamayı diğer âyetlerde yapılan ahiret ve cennet tasvirleri üzerinden bize bırakıyor. Biz de o toplanmadan sonra gelecek mutlu sonu tahmin edebiliyoruz.
86. Âyet: Cehenneme Doğru…
Bu âyette de 85. âyete benzer bir anlatım var. Bu âyette 73-84 arası âyetlerde sıfatları öne çıkarılan müşrikleri ahirette bekleyen sonuçlara dikkat çekiliyor. Bu sonuçlar anlatılırken çöl ikliminin hakim olduğu Mekke’de müşriklerin en iyi bileceğe örnek üzerinden bir tasvir yapılıyor. Kızgın çölü cehenneme benzetirsek, bir insanın susuz olarak o çöle gitmesinin sonuçlarını her Mekkeli hayal edebiliyor.
87. Âyet: Şefaat
Şefaat konusuna Tefsir Usûlümüzde (15) Şefaat Yasası altında geniş olarak değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
88-92. Âyet: Allah’ın Gazabı
Meryem sûresinin sonuna gelirken, bu âyetler, özelde Teslis inancıyla Allah’a baba, İsa’ya O’nun oğlu diyen Hristiyanlara hitap ederken, genelde Allah’ın yüceliğine, uluhiyetine, Samet ve Subhân olmasına yakışmayan her türlü beşeri (nitelemelere) yakıştırmalara da işaret ediyor.
Bu işaret üzerinden, bu yakıştırmalara karşı Allah’ın soyut olan gazabı, gökler ve yer üzerinden tasvir ediliyor. Bu tasviri biraz açarsak verilmek istenen mesajlardan biri şu oluyor: “Bu yaptığınız o kadar çirkin ki, o kadar büyük bir iftira ki, eğer bu iftira karşısında Allah (cc) sizler gibi sinirlense ve öfkelenseydi, gökler balyoz olur başınıza iner, yerler uçurum olur sizi derin kuyulara atardı. Dünya imtihan dünyası olduğu için bu öfkenin tecellisini bu dünyada görmüyorsunuz ama tasvir üzerinden bu iftiraları atanları bekleyen cehennemin nasıl bir yer olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz… Gelin bu âyetlerden ders alın, yol yakınken tevbe ederek bu yanlışlardan vazgeçin…”
93-95. Âyet: Yalnız Gelecekler
Bu âyetler önceki âyetlerin mesajını güçlendiriyor. Bu bağlamda denilen şu: Allah yaratıcıdır, O’nun dışında her şey yaratılandır. Allah bakidir. Yaratılan her şey fanidir. Kıyametin kopuşu ile imtihan bitecek, bütün kullar O’na dönecektir. Allah’ın oğlu, kızı, yakını ve dengi olmadığı için bu konuda istisna da yoktur.
Gelecek olanlar şunu iyi bilsinler, onların dünyada güçlü olmaları, çevrelerinin geniş olmaları bu gerçeği değiştiremeyecek. Huzurumuza gelirken, yanlarında onlara yardım edecek, onlara şefaat edecek hiç kimse olmayacak. Dünyaya yalnız geldikleri gibi huzurumuza da yalnız gelecekler.
96. Âyet: Allah’ın Sevgi Yaratmasında Ön Şart
Kur’an’da aralarında farklar olan ama ifade tarzı olarak birbirine benzeyen çok sayıda âyet var. Fakat bu âyet benzeri olmayan âyetler grubunda yer alıyor. Burada şuna bir kere daha dikkat çekelim. Bu sûre içinde (15 defa) Rahmân isminin en fazla geçtiği sûre olarak da benzeri olmayan sûreler arasında yer alıyor. 15 Rahmân ismi de Allah’ın sevgi yaratmasından bahseden bu âyetin içinde geçiyor.
Sevgi ağırlıklı bu bağlamı dikkate aldığımızda, bu âyet için şunları diyebiliriz.
Bu âyette iman edip o imana yaraşır güzel işler yapmaya (salih amele) sebep dersek, Allah’ın bunu yapan kulları için, diğer kulları nezdinde sevgi yaratması bir sonuç oluyor.
Bundan şunu anlıyoruz, iman ve salih amelde bir mümini, başka insanlar nezdinde sevilen sayılan bir insan yapacak potansiyel var. Bu potansiyele cevher dersek, bu potansiyelin iman ve salih amelle işlenip açığa çıkması mücevher oluyor. Burada mücevher güzel ahlakın sembolik ismi oluyor.
Bu âyette Allah’ın müminler için sevgi yaratmasında, imanı ve salih ameli ön şart olarak okuyabiliriz. Bu ön şartı yerine getirenler şu ahlaki özelliklerin sahibi oluyorlar. Doğruluk, dürüstlük, adalet, güven verme, merhamet, inanç ve ifade özgürlüğüne saygı…
Allah (cc) bu özelliklere sahip olanlar için sevgi yaratmayı taahhüd ediyor.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu özellikleri kazanan insan olunca, neden sevilme gibi bir sonucun faili de insan olmuyor?
Evet, burada sevilme sonucunun yaratanı yani faili Allah. Âyetteki bu dil üzerinde düşündüğümüzde şunu anlıyoruz: İnsanın başarması için gereken bütün sebepleri yaratan Allah’tır. Burada insanın yaptığı şey sadece Allah’ın razı olduğu sebepler tuşuna basmaktır. Burada insana düşen başarıyı Allah’tan bilmektir. Başarıyı Allah’tan bilmenin ahlaki yansıması da tevazudur.
Cevabı özetlersek, Allah (cc) müminlerin başarıyı Allah’tan bilmesi, tevazuyu ahlak edinmesi. Kibir ve riyadan uzak durması için böyle bir dil kullanmıştır. (Allahü a’lem)
97. Âyet: Kur’an’ın Muradı, Anlaşılmak
Müjdeleme ve uyarma hakkında önceki âyetlerde açıklamalar yaptık. Bu âyette dikkat çeken nokta “Senin dilinde indirerek kolaylaştırdık.” İfadesi. Benzer ifadeleri başka âyetlerde de görüyoruz. Bu ifadelerden şunu anlıyoruz. Kur’an’ın önceliği anlaşılmaktır. O yüzden Arapça konuşan bir topluma indiği için dili Arapça olmuştur. Ondan önceki kitaplar da indiği toplum hangi dili konuşuyorsa, o dil üzerinden inmiştir.
Burada, anadili Arapça olmayan insanlar için şu tespiti yapabiliriz: “Kur’an’ı anlamadan okuyabilirsiniz. O okumadan çok fazla feyiz de alabilirsiniz ama ne kadar feyiz alırsanız alın, Kur’an’ın önceliği sizin onu anlamanız. O yüzden her zaman için anlayarak okuma öncelik olmalı…”
98. Âyet: Uyarılara Kulak Vermeyenlerin Sonu
Bu âyet hem önceki sûrelerde hem de bu sûrenin 73. âyetinde yapılan vurguyu tekrar ediyor. Burada o vurguya benzer bir vurgu var.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’deyiz. Dâru’l-Erkam’da dersteyiz. Öğretmenimize sorular soruyoruz. O da yeni inen Tâhâ sûresinin âyetleri üzerinden sorularımıza cevap veriyor.
İlk soru, akıbetimiz ne olacak? Peygamber Efendimizin (sav) hali, annesinin bir sandık içinde Nil’e bıraktığı Mûsâ’nın (as) haline çok benziyordu. İkisinin de sonu meçhuldü. Hayata başladıkları yerden bakıldığında, hayatı bitirdikleri noktaya gelme ihtimalleri neredeyse sıfır görünüyordu. Verilen mesajlardan biri şuydu, onu Mısır’da Firavunun zindanlarından çıkaran Allah, bir gün gelecek sizi de Mekke zindanlarından çıkaracak. Aynı yoldan gidenlerin akıbetleri de benzer olur. (39. âyet)
İçimizde geçmişte elini kana bulayanlar var, acaba Allah bizi affeder mi? Allah’tan ümit kesmeyin, “Kirli ellerle temiz işler yapılır mı?” demeyin. Bakın Mûsâ’ya (as) o da istemeden bir adam öldürmüştü, tevbe ve istiğfarla elini, dilini, gönlünü yıkayınca Allah (cc), o elin sahibini, yed-i beyza (bembeyaz, tertemiz bir el) yaptı. Onu zirveye çıkaran Allah sizi de neden çağınızın zirvelerine çıkarmasın ki... (22. âyet)
Elimizdeki imkânlar çok az, bunlarla ne yapabiliriz? Bakın Mûsâ’nın elinde de bir tek âsası vardı. Elinizdeki en ufak imkânı Allah’tan bilir, o imkânın hakkını verirseniz, Allah elinizde olmayan imkânları size verir. Elinde bir âsası olan Mûsâ ile Firavunun sistemini yerle bir eden Allah, âsa gibi âciz olan sizlerle, şu içinde bulunduğunuz müşrik sistemi de yerle bir edecek. (17. âyet)
Mısır’dan çıkınca kurtuldular mı? Dışarıdaki Firavunlardan kurtulabilirsiniz ama içinizdeki Firavunlar ölene kadar sizin peşinizi bırakmayacak. Mısır’dan da Mekke’den de çıksanız, nefis, şeytan, benlik, bencillik gibi hastalıklar peşinizi hiç bırakmayacak. (77. âyet)
Her biri birer mini Firavuncuk olan şu müşriklere nasıl gideceğiz? Hz. Mûsâ’nın Firavuna gittiği gibi gideceksiniz. Gitmeden önce dua edeceksiniz (25. âyet) Gittiğinizde de yumuşak sözle hitap edeceksiniz (44 âyet).
BANA NE DİYOR? Asırlar, zamanlar, isimler değişse de, Kur’an’ın mesajı hiç değişmiyor. O gün ne demişse, onlar bugün de geçerliliğini koruyor.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Tefsir otoritelerinin genel görüşüne göre; Tâhâ “Ey insan” anlamına gelir. “Ey insan” hitabının ilk muhatabı bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hz. Muhammed’dir (sav). İkinci muhatap sûrenin konusu olan Hz. Mûsâ’dır. Sonraki muhataplar ise başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlardır.
BANA NE DİYOR? Ey insan! Her devrin Firavunları olacaktır. Hz. Mûsâ’nın karşısına Mineftah, Hz. Muhammed’in (sav) karşısına Ebu Cehil çıkarken senin karşına da, isimleri farklı ama sıfatları aynı Firavunlar çıkabilir. Onlara karşı mücadelende izleyeceğin yol, Peygamberlerin izlediği yoldur.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Konuya yukarıda temas ettik.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
132. âyet: Başkalarına İslam’ı anlatacağız derken, aile fertlerinizi unutmayın!
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
1-8 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Tâ. Hâ.686
2. (Ey Resûlüm! Kur’an’ın mesajının insanlara ulaşması için gösterdiğin gayreti ve bu uğurda yaşadığın sıkıntıları biliyoruz. Şunu bil ki;) Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen (sıkıntıya düşmen) için indirmedik,
3. Onu (razı olmadığı şeyleri yaparsak sevgisini kaybederiz düşüncesiyle) Allah’tan korkanlara (bir uyarı, bir) öğüt olsun diye indirdik.
(Her kışın arkasından baharı ve yazı getirmeye Kâdir olan Rabbin, bu yaşadığın sıkıntılı günlerin ardından, verdiğin öğütlerin ilk meyvelerini görüp, sevineceğin günleri de gösterecektir.)
4. (İşte bu Kur’an) Yeri ve yüce gökleriyaratan Allah tarafından (insanlara öğüt vermen ve hidâyetlerine vesile olman için) peyderpey indirilmiştir.
5. (Her şeyi, insana olan sevgisini göstermek için yaratan) Rahmân(gökleri ve yeri insanın yaşamasına hazır hale getirdikten sonra, mutlak kudret ve hâkimiyetinin sembolü olan) Arşa istivâ etmiştir.
6. Göklerde, yerde, bu ikisi arasında ve toprağın bağrında ne varsa O’na aittir.
7. (O’nun mülkünde her şey kaydedilir. Konuştuğunda) Sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir.) Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.
8. (O’nun yarattıklarını, bütün mahlukatın yaratmada âciz kalması gösteriyor ki) Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. (Ve yine yaratılan her şey şahittir ki) En güzel isimler O’na mahsustur.
1. Âyet: Ta Ha
Ta ha ifadesi için iki anlam öne çıkıyor.
Birincisi hurûf-ı mukatta, bu anlamın geniş açıklamasını A’râf sûresinin girişinde yaptık.
İkincisi “Ey insan” manası; bu konu için de mealimizin bu sûrenin girişinde açıklama yaptık. Oralara bakılabilir.
2. Âyet: Sûrelerin Başlangıçları
Genelde, “kısa” sûrelere göre (100 âyetten fazla olan) “uzun” sûreler Allah’ın mutlak hakimiyetini öne çıkararak başlar. Allah’ın göklerin ve yerin Rabbi olduğunun anlatılması en fazla gördüğümüz örneklerin başında gelir. Fakat bu sûrede, bu konudaki istisnalardan birini görüyoruz. Sûre Allah’ın mutlak hakimiyetini öne çıkaran başlangıcı 4-8 arası âyetlere erteleyerek, burada farklı bir yol izliyor.
2. âyette şöyle deniliyor: “Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen (sıkıntıya düşmen) için indirmedik.”
Bu konuyu anlatmak için şöyle bir örnek verelim.
Varsayalım iki amir iki de memur var.
Amirlerden biri memurun, o günkü ruh halini hiç dikkate almadan, her gün doğrudan talimatlar vererek, yapılması gereken işleri sayarak güne başlıyor. Bu ilişki resmi, monoton, standart, mekanik bir ilişki.
Diğer amir, güne başlarken memurun ruh halini dikkate alıyor ve şöyle diyor: “Bugün seni biraz yorgun gördüm, verdiğim görevleri yerine getirmek için büyük bir özveriyle çalışıyorsun, kendini bu kadar yormasan…”
İkinci örneğin tam olarak Allah-peygamber ilişkisini yansıtamayacağını biliyoruz ama konuyu anlama noktasında bize yardımcı oluyor.
Allah’ın peygamberine emirlerini vermeden önce, onun ruh halini dikkate alması, O’nun peygamberimize olan sevgisini merhametini göstermenin yanında bize de dolaylı olarak şu mesajı veriyor: “İnsanlarla ilişkinizde onlara robot gibi mekanik davranmayın. Onların ruh halini dikkate alın. Böyle yapmanız onları daha fazla motive eder. Patron, amir gibi onun üstünde bir konumdaysanız, sadece maaş ve emir veren değil, elamanına değer veren bir insan olduğunuzu da gösterir.”
Bu açıklamadan sonra bu âyeti bir takdir ve tatlı bir uyarı âyeti olarak anlayabiliriz: Peygamberimiz vahyin mesajını insanlara ulaştırmada çok büyük bir gayret ortaya koyuyor. Gece-gündüz çalışıyor. Yorgun düşüyor. Bunun üzerine Allah (cc) dolaylı olarak şunu diyor: Ey Resulüm! İnsan üstü bir gayretle çalıştığını biliyoruz. Ama biz bu Kur’an’ı senin hayatını zorlaştırsın diye indirmedik. Bu iş bir gün değil bir ömür sürecek bir iş, o yüzden temponu biraz düşür. Katımızda en değerli amel az da olsa, devamlı olandır.687
3. Âyet: Korkanlara Öğüt Olsun
Bu âyette “korkan” anlamı verdiğimiz kelimenin Arapçası havf değil haşyet. Burada Fatır sûresi 28. âyetine bakılmasını tavsiye ediyoruz. Orada “Kulları içinde ancak âlimlerAllah’tankorkarlar.” ifadesi geçmişti ve korku manası için haşyet kelimesi kullanılmıştı.
Haşyet Allah’ı tanımanın, bilmenin, O’nun insana verdiği büyük değeri fark etmenin ve sevmenin sonucunda, o sevgiyi kaybetme korkusudur. Bu korku “Kur’an’ın öğütlerini almada izlenecek yol nasıl olmalı?” gibi dolaylı bir sorunun da cevabı oluyor. Mahiyeti bu olan korkuya sebep dersek, öğüt sonuç oluyor.
Tersinden bakarsak, bu korku üzerinden kimler öğüt alamaz sorusunun cevabını da tahmin edebiliyoruz; Allah’ı tanımayanlar, bilmeyenler, O’nun insana verdiği değeri fark edemeyenler; O’nun sevgisini kaybetme korkusu yaşamayanlar öğüt alamazlar.
4. Âyet: Yaratılan Âyetlerin Şahitliği
2. âyeti istisna olarak kabul edersek, bu sûrenin bu âyetle başladığını söyleyebiliriz.
Bu âyet, “Kur’an kim tarafından indirilmiştir?” sorusuna cevap verirken, birçok sûre başlangıcında olduğu gibi yeri ve gökleri öne çıkarıyor. Daha önce çok defa ifade ettik, yer-gök ve arasındaki her şeyin ortak adı yaratılan âyet oluyor. Kur’an burada olduğu gibi çok sık bir şekilde yaratılan âyetleri indirilen âyetlerin şahidi yaparak şu mesajı veriyor: Bunları yaratan Allah olduğu gibi, Kur’an’ı peyderpey indiren de Allah’tır.
5. Âyet: Rahmân Arşa İstiva Etti
Bu konuya Mealimizin başında Meal Okuma Rehberinde (s. 67), tefsirimizde de Furkan sûresinin 59. âyetinin tefsirinde değinmiştik. Oralara bakılabilir.
6. 7. Âyet: Allah Mutlak Hakimdir
Bu âyetlerde 4. âyetin mesajına vurgu var. Bir kere daha yerin ve göklerin şahitliği öne çıkarılarak Allah’ın mutlak hakimiyetine vurgu yapılıyor.
Biz bu âyeti bir saniye gibi kısa bir zamanda okuyor ve geçiyoruz. Ama âyet dile gelse ve bize dese ki: “Dur bakalım. O kadar çabuk geçme. Şu yerle gökler arasında bir de toprak altında olan ne varsa tek tek say dese ne olur?”
Bu soruya ilimlerin günümüzden geldiği seviyeden cevap verecek olsak, bugün bilim insanları tarafından tanımlanan ne kadar bilim varsa, onların penceresinden bakacak ve gördüklerimizi anlatacağız. Bugün bilimlerin elde ettiği bilgilerin kaç cilt (ve kaç sayfa) kitapta toplanacağını bir hayal edelim, sonra bunu bizim anladığımızı ve anlatacağımızı hayal edelim ve anlatmaya başladıktan sonra da bu anlatmanın ne kadar yıl süreceğini bir hayal edelim.
İşte bu hayalin sonunda ortaya çıkan tahmini gerçek; yerden gökten bahseden bütün âyetlerin işaret ettiği gerçek oluyor ve bu gerçek bizden bunun üzerinde düşünmemizi istiyor.
Bütün-Parça İlişkisi
Kur’an’ın anlatım tekniğinde “kül”den (bütünden) bahsettikten sonra “cüz”e (parçaya) dikkat çekme yöntemi var. Bu yöntem üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Allah sadece göklerin ilahı değildir, o yerin ve yeryüzündeki her şeyin ilahıdır. O’nun uluhiyeti güneşe hükmettiği gibi, güneşten milyar kere milyar kere küçük olan atoma da hükmediyor. Böyle bir hakimiyetin olduğu yerde “kül”de şirke yer olmadığı gibi “cüz”de de şirke yer yoktur.
6. ve 7. âyetlerde “kül” gökler ve yer olurken, “cüz” gizlinin gizlisi (küçüğün en küçüğü) oluyor. Bu âyetler 8. âyette gelecek kelime-i tevhide zemin hazırlıyor.
8. Âyet: Esmâ ile Tevhid Zikri
Kur’an’da “En güzel isimler Allah’a mahsustur.” İfadesi dört defa geçiyor.688 İlkini A’râf sûresinde görmüştük. -Geniş bilgi için oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.- İkincisini de burada görüyoruz. Buranın diğerlerinden şöyle bir farkı var. “En güzel isimler” ifadesi burada kelime tevhid ile aynı âyetin içinde geçiyor. O yüzden A’râf sûresinde yaptığımız açıklamalara burada ufak bir ilave yapmak istiyoruz.
4-7 arası âyetler, bize bütünde ve parçalarda (külde ve cüzlerde) Allah’tan başka ilah olamayacağını gösterdi. 8. âyette bu gerçek esmâ-i hüsnâ ile birlikte ilan ediliyor.
Bu konuda mesaja gitmeden önce esmâ-i hüsnâ ifadesi üzerinde durmamız gerekiyor. Esmâ-i hüsnâ ifadesi sadece Allah’ın güzel isimleri anlamına gelmiyor. Bu anlamın içinde, bu isimlere (özelliklere, sıfatlara) Allah’tan başkası sahip olamaz mesajı da yer alıyor.
Biraz açarsak, Allah’ın yarattığı insanlar O’nun Rahmân isminin tecellisiyle merhamet sahibi olabilir ama bu damla ile deniz arasındaki benzerlik gibidir. O yüzden “Yarattıkları arasında hiç kimse O’na denk, O’nun gibi Rahmân olamaz.” demektir.
İnsanda tecelli eden Alîm, Basîr, Semî’, Hakîm, Kadîr gibi bütün isimlerin de Rahmân ismi gibi olduğunu düşündüğümüzde, burada “lâ ilâhe” ifadesinde, ilâhe’nin yerine Allah’ın bütün isimlerini koyarak bir zikir çekebiliriz.
Ezberden çok anlama ve tefekküre dayanan bu zikre tevhid zikri diyoruz.689
Bu konuda kısa bir örnek verelim gerisini size bırakalım.
Lâ Rahmâne İllallah (Allah’tan başka Rahmân yok), Lâ Alîme illallah, Lâ Basîre İllallah, Lâ Kadîre illallah, Lâ Kerîme illallah, Lâ Azîze illallah, Lâ Kebîre illallah….
9-16 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
9. (Senin şu müşriklere karşı verdiğin, tevhid mücadelesinin bir benzerini Firavuna karşı veren) Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı?
10. Hani o (on yıla yakın kaldığı ve adeta peygamberliğe hazırlık için Şuayb Peygamberden manevî eğitim aldığı Medyen’den, ülkesi olan Mısır’a ailesiyle beraber dönerken, bir ara gece vakti yolunu kaybetmiş ve uzaklarda, Sina Dağı’nın eteklerinde yanan) bir ateş görmüştü. Ailesine (siz burada) bekleyin, (ağaçların arasında) bir ateş gözüme ilişti. Belki (ısınmak için) size bir kor parçası getiririm yahut ateşin yanında (bize) yol gösterecek biriyle karşılaşırım (demişti.)
11. Ateşin yanına gelince “Ey Mûsâ!” diye bir ses duyuldu.
12. Muhakkak ki Ben690, evet Ben senin (gelecekteki misyonuna hazırlanman için, seni terbiye eden) Rabbinim.Artık (kolları sıvamanın, vazifeye koyulmanın, bu işi yaparken de eline ayağına dolaşacak her şeyden ayrılmanın vakti geldi. Bu ve benzeri anlamların sembolü olan şu) pabuçlarını çıkar! Çünkü sen (artık Sina Dağı’nın eteklerindeki) kutsal vâdi Tuvâ’dasın!
13. Ben seni (kendime elçi olarak) seçtim. Şimdi (sana) vahyedilene kulak ver.
14. “Şüphe yok ki Ben(bütün güzel isimlerin sahibi olan) Allah’ım. (Yarattığım her şey şahittir ki) Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde (yalnızca) bana ibadet et ve beni anmak (benimle bağını güçlü tutmak) için namaz kıl.”
15. Herkes yaptıklarının karşılığını görsün diye kıyâmet günü kesinlikle gelecektir. (İmtihan sırrı gereğince) Kıyâmet vaktini bütün bütün gizli tutuyorum.
16. (O halde ey Mûsâ!) Ona inanmayan (hesap gününü yok sayıp) kendi hevasına uyan, sakın seni (bir şekilde etkileyerek) ona inanmaktan vazgeçirmesin; Yoksa helâk olur gidersin.
KUR’AN’IN KISSALARI ANLATMASINDAKİ ÖNCELİKLİ SEBEP
Bu sûrede 9-99 âyetler arasında Hz. Musa’nın kıssasını göreceğiz. İniş sırasından yaptığımız okumada daha önce bu kıssayı uzun şekliyle (103-171 âyetler arasında) A’râf sûresinde görmüştük. Yine iniş sırasından yaptığımız okumada Kur’an’da kıssaların uzun bir şekilde anlatılmaya başladığı ilk sûre olan Kamer sûresinde “Kur’an’ın Geçmiş Kavimlere Ait Kıssaları Anlatmasının En Önemli Sebebi Nedir?” başlığı altında, kıssaların anlatılma sebebine değinmiştik. Burada mümkün olduğu kadar orada anlattıklarımızı tekrar etmeden sadece işaret etmekle yetineceğiz.
Burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Bu sûrede ve bundan sonraki sûrelerde, Hz. Musa ile ilgili kıssalar yine gelecek ve o kıssalarda bir şey dikkatimizi çekecek. Kur’an bütün peygamber kıssalarında olduğu gibi onların hayatlarını belli bir kronoloji takip ederek anlatmıyor. İniş sürecinde ilk muhatapların neyi duymaya ihtiyacı varsa onu anlatıyor.
Böyle olduğu için de Peygamber Efendimiz bu kıssaların tamamını baştan bilmediği için, her seferinde kendisine bildirilen kadar anlatıyor. Bu da onun peygamberliğinin en güçlü şahitlerinden biri oluyor. Bu durum, aynı zamanda Kur’an’da bu kıssaların anlatılmasında en önemli sebeplerden biri oluyor. Bu konuyu hatırlattıktan sonra kıssanın tefsirine geçebiliriz.
9. Âyet: Cevabı Bilinen Retorik Soru
Retorik etkili söz söyleme sanatı demek. Retorik soru da bu sanatın bir parçası oluyor. Bu âyette böyle bir soru görüyoruz. Bu tür sorularda soru öğrenmek için sorulmuyor. Hele soran Allah olunca, onun öğrenmek için sorması asla düşünülemez. Bu yöntem eğitimde bir teknik. Bu teknik üzerinden önceden bilinen bir konuda yeni bir bölüme geçiliyor. Muhatabın zihni önceki bölümlerin hatırlatılmasıyla yeni bölümlere hazırlanıyor.
Bu soruya günümüz açısından bakarsak, bu soru, bu konuda hiç haberi olmayan Müslümanlara gerçek bir soru olarak sorulabilir. Çünkü, Kur’an’da geçen Musa-Firavun kıssası her asırda güncel olan, bu yönüyle her asra çok sayıda mesaj veren bir kıssa.
10. Âyet: Şahitik Eden Âyetler
Âyetin bu bölümünü, kısa ve uzun olarak önceki sûrelerde anlatılan Hz. Musa kıssasında görmedik. Burada ilk kez ifade ediliyor. Bu da bu bölümün girişinde ifade ettiğimiz gibi, peygamberimizin daha önce hiç duymadığı, bilmediği bir konudan haberdar olup anlatması yönüyle, bu âyet de birçok âyet gibi Kur’an’ın insan sözü olamayacağına ve peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyor.
Âyetin İşârî691 Manası
Âyetin ilk okumada anlaşılan zahiri manasını mealin parantez içi açıklamalarında verdik. Verdiğimiz bu anlama “birinci derece anlam” diyoruz. Bir de ikinci dereceden işârî tefsir başlığı altında öne çıkarılan anlamlar var. Burada o anlamların birine değinmek istiyoruz.
Burada şunu bir kere daha ifade edelim. Hiçbir işârî tefsir, bağlayıcı değildir. Sadece tefekkür dünyamızı zenginleştiren, âyetin mesajına derinlik kazandıran yorumlardır.
İşârî tefsirde âyette geçen ateşi, karanlığın içinde doğru yolu gösteren ışık/vahiy olarak düşünebiliriz. Böyle düşündüğümüzde ateşten kor, arkası gelecek vahyin ilk mesajları oluyor.
Âyette geçen aile, vahyin mesajını duyurma işinin başlangıç noktası olan yakınlarımız oluyor.
Ateşin yanındaki yol gösterici kişi de vahyin mesajını alan ve ailesinden başlayarak çevresindeki insanlara duyurma gayretinde olan peygamberler ve onlara tabi olan müminler oluyor. (Allahü a’lem)
11-14. Âyet: Âyetlerde İlginç Noktalar
Bu âyetlerin tefsirine geçmeden önce bu âyetler, başka âyetlerde bulunmayan bazı noktalara, âyetlerdeki geliş sırasına göre dikkat çekeceğiz.
Kur’an’da “Ben Senin Rabbinim” ifadesi sadece burada (12) geçiyor.692
Kur’an’da “Pabuçlarını çıkar” ifadesi sadece burada (12) geçiyor.
Kur’an’da “seni seçtim” anlamına gelen “enâ-ḣtertuke” ifadesi sadece burada (13) geçiyor.693
Kur’an’da “Ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur.” ifadesi bu şekliyle sadece burada (14) geçiyor.694
Bu ilginç noktalara dikkat çektikten sonra, âyetlere bakalım.
11. Âyet: Şura sûresi 51. âyette Allah’ın peygamberleriyle konuşma şekli anlatılırken, orada ikinci konuşma şekli olarak ifade edilen perde gerisinden konuşma örneğini bu âyetlerde görüyoruz.
Burada perdeden kasıt, etrafımızı kuşatan “sebepler”. Bu konuşmada Allah (cc) genelde Peygamberlerle konuşmasında aracı olan Cebrail’i aradan çıkarıyor. O aradayken yapılan konuşmalarda genelde Cebrail, Allah’tan üçüncü tekil şahıs; O dili ile bahsediyor. Allah’ın (cc) peygamberlerle iletişimi genelde bu dil üzerinden olduğu için Kur’an’da bu dilin baskın olduğunu görüyoruz. Buradaki âyetlerde gördüğümüz “ben” dili Kur’an’da en az kullanılan dil oluyor.
12. Âyet: Âyette Geçen Üç İfadeye Bakalım.
Birinci ifade: “Ben Senin Rabbinim”
Bu ifadeyi Türkçeleştirirsek, “Ben seni terbiye edenim” olur. Bu ifadeyi açarsak, burada 6. 7. âyetlerin açıklamasında dikkat çektiğimiz vurguya benzer bir vurgu var. Bir saniyeden bile kısa zamanda okuduğumuz bu cümle, dünya büyüklüğünde anlamı içinde barındıran bir ifade.
Bu ifadeye bilimlerin bugün geldiği yerden bakarsak, “Ben seni terbiye ettim.” demek, “Ey insan! Senin Hipofiz, Tiroid, Paratiroid, Böbrek üstü, Epifiz, Timus, Mide bezi gibi ne kadar bezin695 varsa onları, o işi yapabilecek şeklide terbiye ettim.” demektir. Bu örneği, vücutta görevi olan her parça üzerinden genişlettiğimizde, (hücreler dahil) trilyonlarca parçamızın terbiye edildiğini görürüz.
Terbiyedeki bu anlam genişliğine dikkat çektikten sonra, bu âyette öne çıkan anlama gelirsek, bu ifade burada kişiye özel “Ben seni yaratan, seni terbiye eden, sana senden daha yakın olan, seni seven, sana değer veren, sana olan sevgisini göstermek için sayısız nimet veren Rabbinim.” gibi bir anlamla öne çıkıyor… (Allahü a’lem)
İkinci ifade: “Pabuçlarını Çıkar”
Bu ifade bir deyim. Deyim olarak anlamını âyetin mealinde parantez içi açıklamalarda verdik.
Üçüncü ifade: “Kutsal Vadi”
Kutsal anlamına gelen mukaddes kelimesi, Kur’an’da “mukaddes” formuyla üç defa geçiyor,696 üçü de Hz. Musa ile ilgili âyetlerde geçiyor. Bu âyetlerde kastedilen “mukaddes”ler Tuva Vadisi ve İsrâiloğullarına vaad edilen topraklar (arz-ı mevûd)697 oluyor.
İniş sırasından yaptığımız okumada “mukaddes” kelimesi ilk olarak burada geçtiği ve halk arasında da çok fazla kullanıldığı için burada bir açıklama yapmakta fayda görüyoruz. Kutsal/mukaddes kelimesi Arapça temiz, pak anlamına gelen kds kökünden geliyor. Kur’an ölçülerinde, kutsal, kutsallığı kendinden olan ve dış bir sebebe bağlı olan şeklinde ikiye ayrılıyor.
Kutsallığı kendinden olan sadece Allah oluyor. Öyle olduğu için de yine aynı kökten gelen Kuddus ismi Allah’ın sıfatı oluyor.
Bir de kutsallığı Allah’ın verdiği değere bağlı olanlar var. Kâbe, Peygamber, Kitap (vahiy) gibi…
Bu yaptığımıza kutsalın tanımı der ve bu âyetteki vadiye bu açıdan bakarsak, bu vadi (toprak parçası) üzerinde böyle bir olay gerçekleşmeden önce sıradan bir yerdi. Orayı kutsal (değerli) yapan üzerinde bu hadisenin orada yaşanması oldu.
Bu açıdan bakarsak, kutsallığını Allah’ın verdiği değerden alan her şeyin bize şöyle bir mesajı oluyor: Bizi kutsal yapan fiziki (maddi) tarafımız değil, manevî tarafımız. Manevîyatın olmadığı yerde kutsalın içi boşalır. Taşın toprağın kutsallığı öne çıkar. O yüzden, kutsalla ilişkinizde manevîyatı her zaman önde tutun.
13. Âyet: Hz. Musa’nın Seçilmesindeki Hikmet
Yukarıda burada âyetlerde öne çıkan ilginç noktalardan bahsederken “Ben seni seçtim” anlamına gelen “enâ-ḣtertuke” ifadesinin Kur’an’da sadece burada ve Hz. Musa için kullanıldığını dikkat çektik.
Ulaşabildiğimiz ne kadar tefsir ve meal varsa, onlarda bu ayrıntıya işaret edilmediğini gördük. Hikmetini düşündüğümüzde şunu fark ettik. Allah’ın (cc) sadece bu âyette Hz. Musa için kullandığı bu ifade, seçilen şeyin ona ait bir özellik nedeniyle seçildiğine işaret ediyor.
Bu işareti dikkate aldığımızda, Hz. Musa’da seçilen diğer peygamberlerde olmayan, sadece ona ait bir özellik olarak peygamberlik öncesi istemeden bir insanın ölümüne sebep olmasını görüyoruz. (Allahü a’lem)
Kasas sûresi 15. âyette geçen bu konunun hikmetine A’râf sûresinde (107-109) değinmiştik, oraya bakılabilir.
14. Âyet: Geldik En Önemli Noktaya
Bu noktada en önemli soru şu: Kur’an 9-14 arası âyetleri bize neden anlatıyor? Bu âyetlerde Allah-Hz. Musa diyalogu anlatılıyor. Bu diyalogun özünde Allah’ın kuluna vahiy verirken öne çıkan bir yakınlık var. 12. âyette geçen “Ben Senin Rabbinim”, bu âyette geçen “Ben Allah’ım” ifadeleri bu yakınlığa işaret ediyor. Bu yakınlıkta, Hz. Musa (as) bir kul olarak Allah’ı görmeden O’na ne kadar yakın olabilirse, o kadar yakın oluyor.
Bu yakınlık manevî bir yakınlık. Vahyi alan, vahye göre yaşayan, kendini vahye göre inşa eden peygamberler bu yakınlığın imtihan dünyasında olabilecek en uç noktasında bulunuyorlar.
O noktadan bize şu mesajı veriyorlar. Size tebliği ettiğimiz vahyin öncelikli görevi, Allah-kul diyalogunda, kulu Allah’a yaklaştırmaktır. Sizler de kendi çapınızda Allah’a yaklaşabilirsiniz. Bunun için ilk yapacağınız şey “pabuçlarınızı çıkarmak” olacak. “Haydi pabuçlarınızı çıkarın” ve Allah’ın razı olmadığı her şeyden uzaklaşarak işe başlayın.
Pabuçları Çıkarıp Namaz Kılmak
Bu âyette geçen “Ben Allah’ım, Bana kulluk et, (bana kulluk için) namaz kıl” ifadelerinde “ben” dili hakim.698 Kur’an’da ben dilinin öne çıktığı âyetlerde, aradaki bütün vasıtalar çıkar, bunun en net göstergesi ibadetlerdir; ibadetler içinde de namazdır. Namazda okuduğumuz Fatihalarda geçen “iyyake na’budu (Sadece sana kulluk ederim)” ifadesi Allah’ın kullandığı “ben” diline kulun verdiği karşılıktır. Kul “iyyake na’budu” dediğinde şunu demiş olur, “Allah’ım ben senden başka ilah olamayacağına iman ediyor, o yüzden de sadece ve sadece sana kulluk ediyorum.”
Bu değerlendirmeden sonra pabuçlarla namaz arasındaki ilişkiye dikkat çekerek konuyu bağlayalım. Biz her namaz öncesi pabuçlarımızı çıkarır ve Allah’ın huzuruna geliriz. Yani sembolik olarak dünyadan uzaklaşır, Allah’a yaklaşırız.
Özetlersek, 11-14 arası âyetlerde “pabuç, kelime-i tevhid, ibadet ve namaz” arasında çok önemli bağlantılara işaret ediliyor. Biz kapıyı açtık gerisini okuyucuya bırakıyoruz.
Kur’an’ın Anlatma Yöntemi Üzerine Bir Hatırlatma
Kur’an’da konular arasında keskin geçişler vardır. Bunun bir örneğini bu âyetlerde görüyoruz. 11-14 arası âyetlerde konu tevhid bağlamında akarken, hemen kıyamete geçildi. Bu geçişte muhatap Hz. Musa olmasaydı, âyetleri bağlamdan ayrı değerlendirebilirdik, ama 15. ve 16. âyetlerde muhatap yine Hz. Musa. Bu durum, arasında bağlantı yok gibi görünen âyetler arasında bağlantıyı bulma işini bize bırakıyor. Buna “iş” diyoruz çünkü Kur’an’ın konuları anlatma yönteminde, konunun ana çerçevesini ortaya koyup ipuçlarını verdikten sonra boşlukları doldurma işini okuyucuya bırakma gibi bir özelliği var.
Yönteme dair bu açıklamadan sonra, âyetler arsındaki bağlantıyı kurma “iş”ine başlayalım.
15. Âyet: Dünya İmtihan Dünyası
Dünyadaki imtihanı okuldaki imtihandan ayıran en büyük özellik bitiş saatinin belli olmaması. Okuldaki imtihanlar yarım saat veya bir saat sonra bitebilir ama dünyadaki imtihanımız, bugün, yarın, 10 yıl veya 30 yıl sonra da bitebilir. İmtihanın bitişindeki bu kapalılık, bize şu mesajı veriyor: “Küçük kıyamet olan ecel de büyük kıyamet olan son saat de her an gelebilir. O yüzden her anın son anın olabilir. Madem öyle, ibadetlerini aksatma, her gününü son gün, her namazını son namazın olarak bil…”
Evet, ecelde ve kıyametteki kapalılığın en önemli hikmetlerinden biri, bizi sürekli ahiret gitme ve Allah’ın huzuruna çıkma noktasında “hazır ol” kıvamına getirmektir. Beş vakit kılınan namazın en büyük faydalarından biri de bizi “hazır ol” kıvamında sabitlemesidir.
16. Âyet: Çoğunluk Seni Etkilemesin
Kur’an’da muhtelif âyetlerde imtihan dünyasında çoğunluğun iman etmeyeceğine, yani ölüm ve kıyamet gerçeğini unutup ahireti yok sayarak yaşayacağına işaret ediliyor.
Âyet, Hz. Musa özelinden, onun gibi iman eden bütün müminlere şu mesajı veriyor: “Çoğunluğun hevasına uyup, Allah’ı ve ahireti unutarak yaşaması sizi etkilemesin. Onların etkisinde kalırsanız, onların yaşadığı sonu yaşarsınız. Etkilenen değil, etkileyen olun.”
Âyette Hitap Hz. Musa’ya
Bu âyette dikkatimizi çekmesi gereken önemli bir nokta var. Âyette geçen “Sakın seni ona inanmaktan vazgeçirmesin; Yoksa helâk olur gidersin.” hitabında muhatap, Allah’ın peygamberi olan Hz. Musa.
Burada soru şu, “Peygamberin bile vazgeçme ihtimali var mı?” Kur’an’a göre var. Kur’an peygamberleri “melekvari” olağanüstü insanlar olarak sunmuyor. Onları bize beşer olarak tanıtıyor ve dolaylı olarak bize şu mesajı veriyor: Onların bile ayaklarının kayma ihtimali olan bu dünyada, hiçbir insanın garantisi yoktur. Ayağınızın kaymaması için, her günü son gün bilerek, her namazı son namaz olarak kılmaya devam edin.
Namaz Konusunda Bir Hatırlatma
Bu bölümde 14. âyette namaz ibadeti geçiyor. Bu vesile ile şunu bir kere daha hatırlatalım; ilk Peygamberden son peygambere kadar her peygamber İslam peygamberidir, onlara iman eden her insan Müslümandır ve her peygamberin ümmetine namaz farz olan bir ibadettir.699
Bu âyette geçen namaz bugün bizim kıldığımız (içinde âyet ve dua okuduğumuz) beş vakit namaz gibi olmasa da özü itibarıyla (kıyam ve secdesiyle) bizim namazlarımıza benzeyen bir namazdır.
Burada, bir soruyla bir noktaya daha dikkat çekelim. Hz. Musa namaz ibadetini biliyor muydu? Onun Hz. Şuayb’ın damadı olduğunu, on yıl ondan manevî eğitim aldığını dikkate aldığımızda, namaz Hz. Musa’nın bildiği bir ibadetti diyebiliriz.
17-23 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Bu öğütlerin ardından Allah, Mûsâ’yı ruhen yatıştırıp onu Firavunun sihirbazları ile yapacağı müsabakaya hazırlama faslına geçti ve sordu;)
17. Şu sağ elindeki nedir (ne işe yarar) ey Mûsâ?
18. Mûsâ, dedi ki: “O benim değneğimdir.Ona dayanırım, onunla koyunlarıma (ağaçların dallarından) yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
19. Allah: (“Şimdi) Onu yere at, ey Mûsâ!” dedi.
20. (Bunun üzerine) Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün (değnek) hızla sürünen bir yılan oluvermiş
21. (Mûsâ biraz korkmuştu. Bunun üzerine) Allah buyurdu: Al onu (Mûsâ) Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
22. Bir de elini koltuğunun altına sok (onu geri çıkardığında) –herhangi bir hastalık sebebiyle değil (sana verilen) bir başka mucize olarak– (lekesiz) bembeyaz bir halde çıksın.
23. Bunları sana (vazifene başlamadan önce, seni o vazifeye hazırlamak için) en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelimdiye yaptık.
17-23. Âyet: Âyetler Hakkında Kısa Değerlendirmeler
Bu Kıssanın Önceki Bölümlerden Farkı
Bundan önce Hz. Musa kıssasını uzun haliyle ilk olarak A’râf (103-171) sûresinde gördük. Bu sûrede orada anlatılan ve anlatılmayan şeyleri görüyoruz. Orada anlatılmayıp, burada anlatılan her şeyin Peygamberimizin peygamberliğine şahitlik yaptığını yukarıda ifade etmiştik. Onun burada altını bir kere daha çizmek istiyoruz. A’râf sûresinde Firavuna gidildiğinde âsa ve beyaz el mucizelerinin ona gösterilmesi anlatılırken, bu âyetlerde oraya gitmeden önce Hz. Musa’ya Allah’ın bu mucizeleri göstermesinden bahsediliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Peygamberimiz geçmişte hiç bilmediği bu kıssaları, Kur’an anlattıkça öğreniyor. Eğer bilseydi, önce olanı önce anlatırdı.
Önceki kıssalarda görmediğimiz her ayrıntı, bir kere daha Kur’an insan sözü olamaz gerçeğine şahitlik ediyor.
17. Âyet: Allah’ın Cevabını Bildiği Soruyu Sorması
Bu konuya yukarıda 9. âyetin tefsirini yaparken “Bilinen Retorik Soru” başlığı altında değindik.
18. Âyet: Mucizeler Peygamberler İçin Sürprizdir
Burada anlatılan mucizeye tanık olmadan önce Hz. Musa’ya “Elindeki asâ ile ilgili bir tahminde bulun” denilseydi, Hz. Musa o asânın o işleri yapabilecek hale gelebileceğini tahmin edemeyecekti.
Bu da şu iki şeyi gösteriyor:
Birincisi: Genelde hissi mucizeler, onları gösteren peygamberler için bir sürprizdir.
İkincisi: Âsa mucizesinde olduğu gibi, Allah’ın en zayıf, en umulmayan sebepleri büyük sonuçlara vesile yapabileceğinin göstergesidir.
Bu da bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Karşınızda size düşmanlık yapanlar, Firavun gibi güçlü olsalar bile, Allah dilerse, en zayıf görünen sebepler karşısında onları aciz bırakabilir. O yüzden elinizdeki küçük imkanları küçük görmeyin. Onların hakkını verin. Onların hakkını verdiğinizde, Allah size büyük imkanlar lütfedebilir.”
19-23 Âyet: Motivasyon İçin Oryantasyon
Oryantasyon işe yeni başlayanların, iş ile ilgili gereken tüm bilgileri edinmesi ve kısa sürede işe adapte olması için verilen bir eğitimdir. Bu eğitimin amacı, kişiyi yapılacak işe motive etmektir.
Bu âyetlerde de Hz. Musa’nın Firavuna gitmeden önce oryantasyon eğitiminden geçtiğini görüyoruz. Bu da bize şunu gösteriyor, her şeye gücü yeten, her mucizeyi yaratmaya kadir olan Allah, dünyadaki sebepleri atlamıyor. Muhatabının insan olduğunu, öğrenmesinin bir sürece bağlı olduğunu, görev öncesi göreve hazırlanması gerektiğini biliyor ve bunun üzerinden de bize şu mesajı veriyor: “‘Arkamızda Allah var.’ diye sebepleri ihmal etmeyin. Peygamberin bile görev öncesi eğitimden geçtiğini dikkate alarak, siz de bir görevde başarılı olmak için gereken bütün sebepleri yerine getirme noktasında azami gayret gösterin.”
Sadece Mucize Verilmedi, Ondan Daha Önemli Olan Vahiy Verildi
Burada yazdıklarımızın, daha önce Tefsir Usulümüzde (13) Mucize yasasında ve Meryem Sûresinde (16. âyetin öncesinde) İsa-Meryem kıssasının girişinde mucize için yaptığımız tamamlayıcı açıklamalarla birlikte okunmasında fayda var.
Hz. Musa kıssasına mucizeler öne çıkıyor ama işin aslı öyle değil. Kur’an burada da çerçeveyi çiziyor işin detaylarını anlatmayı bize bırakıyor. Bu sûrenin 13. âyetinde Hz. Musa’ya mucize verilmeden önce vahyin bilgisinin verildiğini görüyoruz. Yine bu sûrenin 49-56 arası âyetlerinde Hz. Musa’nın aldığı vahiy eğitimi sonrasında Firavun karşısında bilgi silahını nasıl etkili bir şekilde kullandığına şahit oluyor. Bunları görünce şunu diyoruz, daha önce ifade ettiğimiz gibi mucizeler, dikkatleri vahiy kaynaklı bilgiye çekmek için anlık flaş veya şimşek etkisi gösteriyor. Vahiy bilgisini insanlara ulaştırmaya asıl amaç dersek, mucizeler o amaca giderken araç oluyor.
Ayrıca Allah’ın Hz. Musa aracılığı ile Firavuna ve İsrâiloğullarına gösterdiği birçok mucize bize dolaylı olarak “Mucizelerden çok şey beklemeyenin.” mesajını da veriyor.700
24-36 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
24. (Haydi vazifeye! Şimdi doğruca) Firavuna git. Çünkü o iyice azdı.
25. Mûsâ (tebliğe başlamadan önce her dava insanının yapması gerekeni yaptı ve dua için ellerini açtı) “Rabbim!” diye yalvardı (bu ağır görevi başarmam için) yüreğime genişlik ver.
26. (Bu vazifenin zor bir vazife olduğunu biliyorum. Ne olur) İşimi bana kolaylaştır.
27. (Maksadımı en güzel şekilde ifade edebilmem için) Dilimdeki (şu) bağı çöz.
28. Ki (böylece insanlar) sözümü (daha iyi) anlasınlar.
29. (Ve ne olur) Banaailemden birini yardımcı yap,
30. (Kimi istiyorsun dersen; hitabeti benden daha iyi olan701) Kardeşim Hârûn’u (istiyorum, ya Rab!)
31. Onunla gücümü artır.
32. Ve onu görevimde (bana) ortak kıl.
33. Böylece senin yüceliğini (herkese) ilan edelim.
34. Ve (adını sürekli gündeme getirmekle) çok çok analım seni.
35. Şüphesiz sen bizi (her an) görmektesin.
36. Allah: “Ey Mûsâ!” dedi (Duanı kabul ettim) istediğin sana verildi.
24. Âyet: Üç Defa Tekrar Edilen “Firavuna Gidin” Emri
Bu emrin birincisini bu âyette, ikincisini ve üçüncüsünü 43 ve 47. âyetlerde görüyoruz. Bu emirlerin tekrarı, haşa Hz. Musa’nın gitmek istemeyişinden değil, gitmeye kendini hazırlama gayreti nedeniyle oluyor.
Bu arada, daha önce Meryem sûresinde Allah’ın Hz. Zekeriya ve Meryem ile diyalogunda onların alamet istemelerinde; Allah-insan diyalogunda Allah’ın kullarına karşı ne kadar hoşgörülü olduğu görmüştük.
Burada da benzer bir durum var. Allah (cc) şöyle demiyor: “Ben sana git dedim, daha niye uzatıyorsun.” demiyor. Aksine her seferinde kulunu dinliyor. Ona kendini rahatça ifade etme imkanı sunuyor. Dolaylı olarak “Allah emretti hemen yapmam gerekir deme, o emri yerine getirmek için kendini hazırla.” mesajı veriyor.
Bu mesaj günümüzde, manevî eğitimde üst ast ilişkisinde olan herkese de önemli mesajlar veriyor. Onlardan biri şu: Allah’ın bile böyle davrandığı bir durumda, insanlara kendilerini rahatça ifade etme imkanı sunmak ilk yapacağınız şeylerden biri olsun.
25-36. Âyet: Fiili Duadan Sonra Kavli Dua
Hz. Musa Allah’tan vahiy alıyor, mucizelerle destekleneceğini gözüyle görüyor. Bunların ardından “Ben hazırım hemen gideyim.” demiyor. Fiili dua anlamında elindeki imkanlar ne kadar büyük olursa olsun, kavli dua ile Allah’tan yardım istiyor. Kavli duanın birinci bölümü içe yönelik. Bu bölümde, Hz. Musa yaptığı duada Allah’tan yüreğine genişlik vermesini, böylece kendisine verilen göreve manen hazır olmayı istiyor. İkinci bölümde kendi dışında bir isteği var. Bu istek, kardeşi Harun’un ona yardımcı olması.702
DUANIN DETAYLARI
Dua konusunda, Tefsir Usulümüzde (28) Dua Yasasında yazdıklarımıza ilaveten burada çok kısa tespitler yapalım.
Duanın Mantığı
Duada Allah’ın bu dünya için koyduğu yasaları (sünnetullahı) bilmek gerekir. Bu yasalara göre Allah (cc) kulun, ona verdiği fiziki imkanlarla yapabileceği işleri ona bırakıyor.
Bu noktada bir örnek verelim, Varsayalım sizin üç kızınız var. Biri iki yaşında biri 12 yaşında, biri de 22 yaşında. Bunlar ayrı ayrı vakitlerde sizden yemek istiyorlar. Onların eğitimini düşünen, onların ellerindeki imkanları kullanarak kendilerini geliştirmelerini isteyen biri olarak yapmanız gereken makul ve mantıklı davranış nedir? Birinciye yemek yedirmek, ikinciye “Yemek masada hazır sen kendin ye.” demek, üçüncüye de “Malzemeler mutfakta, yemeğini sen kendin hazırla.” demektir.
İşte bizim istekler karşısında yardımda izlediğimiz yol, genelde Allah’ın dualarımızdaki isteklerimize cevap vermede izlediği yoldur.
Günümüz Müslümanlarının en büyük problemlerinden biri bugün dünyada var olan 1,5 milyar Müslümanın, Allah’ın verdiği imkanları kullanarak bir ve beraber olarak yapabilecekleri işleri Allah’tan istemeleridir. Yani Allah’tan kendilerine iki yaşındaki çocuk muamelesi yapılmasını beklemeleridir.
Burada Hz. Musa’nın duasında kendi eliyle gerçekleştiremeyeceği şeyleri Rabbinden istediğini görüyoruz. Bunların başında da insanın iç dünyasını anlatmada sembol olarak kullanılan yürek (sadr, kalp, akıl, duygular) geliyor. O yüzden peygamber Efendimizin en fazla yaptığı dualardan biri şu oluyor. “Allahümme sebbit kalbî alâ dinik”
Bu duayı anlam genişliğini dikkate aldığımızda şöyle anlayabiliriz: “Ey Allah’ım! (Aklıma zarf olan ve tercihlerimde beni yönlendiren, duygularımı, aklımı yüreğimi) Kalbimi703(bana razı olduğun hayatı öğreten) dinin üzere sabit kıl.”
Dua İçeriği: İşimi Kolaylaştır
Bu duaya önce geniş açıdan bakalım. İnsanlık tarihinde bundan bin yıl önce insan emeği ile çok zor yapılan işler, bugün insanın o işler üzerinde araştırması, düşünmesi ve bulması sonucunda çok kolay yapılabilir hale geldi. Bu nasıl oldu? “Akla gelen fikirlerle” oldu. Biz bu âlemde her şeyin Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna iman eden müminler olarak, düşünme araştırma gibi fiili duayı yaparken akla gelen her güzel fikrin Allah’tan olduğuna iman ediyoruz. O yüzden de işimizi kolaylaştırmasını Allah’tan istiyoruz.
Konuya Hz. Musa ve kendi dualarımız açısından bakarsak, biz insanlar olarak iç dünyamızı tam olarak kontrolde aciz kalıyoruz. Bunun sonucu olarak, istediğimiz her şey o an aklımıza gelemeyebiliyor, unutmalar, yanılmalar ve duygusal kırılmalar yaşayabiliyoruz.
Aciz kaldığımız bu ve benzeri işler için de Allah’tan yardım diliyoruz.
Duanın İçeriği: Dilimdeki Bağı Çöz
Bazı kaynaklarda Hz. Musa’nın dilinde, dudağında fiziki sorun veya kekemelik gibi bir nedenle bu şekilde dua ettiğini görüyoruz. Bu konuda ilk bilmemiz gereken şeylerden biri şu: Bunlara bir insanın kendini ifade etme noktasında yaşadığı zorluk dersek, bu zorluk o insanın kendi elinde değil, o yüzden manevî anlamda bir hata ve kusur da değil.
İkinci bilmemiz gereken şey: Peygamberlik demek, Allah’tan gelen vahyi tebliğ etmek demektir. Bu görevinin en önemli tarafı, tebliğ olunca Allah’ın gönderdiği peygamberin fiziki olarak kendini ifade etme zorluğu yaşayan biri olması, görevin amacına uygun olmaz.
Bu tespiti yaptıktan sonra burada soru şu: Hz. Musa bu duayı niçin yaptı? Hz. Musa her insanın yaşayabileceği korku ve endişeleri yaşadı. Hatta Allah tarafından da bu sürecin başından beri “korkma” diyerek, yapılan açıklamalar sakinleştirildi. Hz. Musa’nın karşısında, iktidarını korumak için geçmişte binlerce bebeğin katili olan, iktidarını korumak için her türlü zulmü yapmayı kendine hak gören zalim bir diktatör vardı. Onun tarafından yalanlanmaktan, geçmişte istemeden öldürdüğü insanın yakınları ile karşı karşıya gelmekten, bu konuda suçlanmaktan, bunlar nedeniyle içinde bir daralma, sıkılma yaşamaktan ve bunlara bağlı olarak Allah’tan kendisine verilen görevi hakkıyla yapamamanın korku ve endişesini yaşıyordu. O yüzden sadece bu sûrede, verilen görevin farklı aşamalarında (21. 46. ve 68. âyetlerde) üç defa “Korkma” diyerek sakinleştiriliyor.
Ayrıca Hz. Musa üzerinden gelecekte peygamberlerin mesajını insanlara götürecek irşat erlerine, korkmanın normal olduğu, onun esiri olmadan onun aşılabileceği uygulamalı olarak anlatılıyor.
Duanın İçeriği: “Birini Yardımcı Yap”
Yukarıda bahsettiğimiz korku ve endişelere bağlı olarak bir insanın kendini ifade etme zorluğu yaşaması normal. Bu normal olunca, bu durumlarda kendini iyi hissetmesi, görevi yaparken ortaya çıkabilecek eksikleri hatırlatması ve takviye etmesi açısından bir yardımcı her zaman iyidir.
Burada bütün zamanlarda irşat ve tebliğ yapanlara bir mesaj var: Dünyanın bin bir türlü hali var. Sizin de benzeri durumlarda yardımcılarınız olsun.
Duanın İçeriği: Yüceliği İlan Etmek
Bu ifadede Hz. Musa’nın istediği her şeyi niçin istediğini görüyoruz; istenen her şey, Allah’ın rızasını kazanma, bu uğurda O’nu, O’na ait yüce sıfatlarla tanıma ve tanıtma, anma ve anlatma gibi büyük ve değerli bir gaye uğruna yapılıyor.
Bu gayenin ortaya konması, aynı zamanda “Allah’ım ben ne yaparsam yapayım, senden ne istersem isteyeyim, senin rızanı kazanmak için isterim.” gibi bir niyet beyanı da oluyor. Niyetin böyle olması, duaların kabulünde en büyük vesile oluyor.
Duanın İçeriği: “Sen Bizi Görmektesin”
Dua hali, insanda ihsan şuurunun yani kişi Allah’ı görmese bile, Allah’ın O’nu her an gördüğüne, her dediğini duyduğuna ve her halini bildiğine iman etmek gibi büyük bir farkındalıktır. Zaten böyle iman etmese, yani kendini duyan, gören biri olmasa neden dua etsin? Hz. Musa duasında “Sen bizi görmektesin” ifadesiyle bu farkındalığı da ifade ediyor.
Burada hedef, dua anlarında yaşanan bu halin, her vakte taşınması, her vaktin bu halle yaşanmasıdır.
37-41 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
37. (Şimdi geçmişini bir hatırla bakalım; hatırla ki, seni o günlerden bugünlere getirmeye Kâdir olan Rabbinin, gelecekte nelere Kâdir olacağını da anlayasın...) Biz (bundan önce de) sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk.
38. “Hani (bir zaman İsrâiloğullarından her doğan erkek bebek Firavunun emriyle öldürülürken, seni yeni doğurmuş olan annen “Seni nasıl kurtaracağını” düşünürken, Biz) annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik:”
39. (Allah’a tevekkül et!) Onu sandığın içine koy venehre bırak, (adı Nil olan bu) nehir onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olanbirisialsın. (O birisi, onun gelecekte can düşmanı olacak olan Firavun oldu. Böylece Allah, Firavunun hanımını vesile yaptı. Onu sudan aldırdı. Onu evlat edindiler. Ey Mûsâ! Bizzat benim) Gözetimim altında (bilgili ve güçlü bir lider olarak) yetişesin diye, Ben seni (Firavun ve ailesine) şirin ve sevimli kılmıştım.
40. Hani (seni nehirde bulup saraya getirdiklerinde sen hiçbir kadının sütünü emmemiştin. O sırada olup biteni uzaktan izleyen) kız kardeşin (onların yanına) gidip “Ona bakacak (ona sütannelik yapacak) birini size bulayım mı?” demişti. Böylece (kısa bir hasretin ardından) seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene kavuşturduk. Ve sen (saraylarda büyüdün ve bu arada bir kavga sırasında kavminden birini korumak isterken, öldürmek kastın olmadığı halde yanlışlıkla) birini öldürdün de seni (şehirden çıkardık, tevbeni kabul etmek sûretiyle seni) endişeden kurtardık. (Bu arada) Seni (gelecekteki görevine hazırlamak için) iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için (seni saraylardan aldık, dağlarda çoban yaptık. Çobanlık yaptığın esnada) yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. (Şuayb gibi bir peygamberden ders aldın, Hızırla yolculuk yaptın.) Sonra (da tâ ezelden belirlenmiş bir) yazgıya göre (bugün bu makama) geldin ey Mûsâ!
41. (İşte bu hazırlık döneminin ardından) Seni, kendim için elçi seçtim.
Film ve Dizi Tekniği: Flashback-Flasforward704
Filmlerde, filme devam ederken, oyuncuların içinde bulundukları zamandan geçmişe (flashback) ve geleceğe (flasforward) doğru gitmeler oluyor. Bunun benzerini Kur’an’da iki şekilde görüyoruz.
Birincisi: Bu âyetlerin indiği asırda Kur’an ilk muhataplarının yaşadığı zamana şimdiki zaman dersek, Kur’an peygamber kıssaları üzerinden çok sayıda flashback örnekleri sergilerken, kıyamet, ahiret; cennet-cehennem üzerinden de çok sayıda flasforward örneği sergiliyor.
İkincisi: Bu âyette olduğu gibi Kur’an’ın anlattığı peygamber kıssalarında da benzer örnekleri görüyoruz.
Bu kıssada şimdiki zaman Hz. Musa’nın dua ettiği zaman olurken, 37. âyetle birlikte bir flashback yapılıyor ve geçmişe gidiliyor ve 41. âyetle tekrar şimdiki zamana geliniyor.
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
37. Âyet: İstemediğin Bile Sana Verildi
36. âyet “İstediğin sana verildi.” cümlesiyle bitiyor. 37. âyette de Hz. Musa’ya bebekliği hatırlatılıyor ve o hatırlatma üzerinden dolaylı olarak “Sen istemediğin, isteyecek durumda olmadığın halde bile Rabbin sana ihtiyacın olanı verdi” deniliyor.
37. âyet ve devamı ile Hz. Musa’ya “Geçmişte sana lütufta bulunan Allah, gelecekte de bulanacaktır. Geçmişin gelecek lütufların şahididir.” mesajı veriliyor.
Motivasyona Devam
İlk olarak Firavuna gidin emri, 24. âyette verilmişti. Arada bu emir iki defa daha veriliyor ve nihâyet 44. âyette Firavuna gidiliyor.
Burada 24-44 arası âyetlerin tamamı motivasyon; yani Hz. Musa’yı göreve hazırlama; onun kalbinin mutmain olması, aldığı peygamberlik görevini içselleştirmesi ve göreve hazır hale gelmesine yönelik gelen âyetler.
Bunlar bize şunu gösteriyor: Dilediğini yapmaya kadir olan Allah sebepler dünyasında sebepleri atlamıyor. Bunun üzerinden bize şu mesajı veriyor: Allah yolunda olmanız, Allah’ın arkanızda olması, size “Allah nasıl olsa bize yardım eder dedirtmesin.” Sebepleri yerine getirme noktasında elinizdeki bütün imkanları kullanın.
38-40. Âyet: İniş Sırasında Peygamberimizden İlk Kez Duyuyoruz
Kıssanın bu bölümünü (38-40), bundan önce geçen bölümlerde (A’râf 103-171) okumadık. Neden? Çünkü, peygamberimize bildirilmemişti.
Kur’an’da bu konuda onlarca örnek var; Peygamber Efendimiz daha önce anlattığı olaylara ait detayları, olayı ilk anlattığında değil, sonra anlatıyor. Bu detaylardan bahseden âyetler, her seferinde onun Allah’ın resulü olduğuna şahitlik ediyor.
Hz. Musa kıssasının burada anlatılan (38-40) bölümünü Kasas sûresinde (7-13) yeni detaylarla birlikte göreceğiz.
NOT: Kıssanın bu bölümü daha detaylı olarak Kasas sûresinde anlatıldığı için buradaki açıklamalarımızı kısa tutacağız.
Ortam Okuması: Firavunun Rüyası
Bu âyetlerin inmesinden çok önce İsrâiloğulları ataları Hz. İbrahim, İshak, Yakub ve Yûsuf vesilesiyle Mısır’a yerleşmişlerdi. Aradan geçen uzun yılların sonunda Mısır’da Firavunlar705 değişmiş, Hz. Yûsuf’un zamanındaki ılımlı Firavun (Reyyân b. Velîd) gitmiş, iktidarını korumak için her şeyi göze alan cani, katil, acımasız bir Firavun (2. Ramses) gelmişti.
Bu Firavun bir gün rüya görüyor. Rüyası müneccimler tarafından yorumlanıyor. Yoruma göre İsrâiloğullarından dünyaya gelecek bir çocuğun onu tahtından edeceği söyleniyor. Bunun üzerine Firavun İsrâiloğullarında yeni doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emrediyor.
Karşımızda iktidarını korumak için her yolu mubah gören bir canavar var.
Empati Yapalım ve Kendimizi Hz. Musa’nın Annesinin Yerine Koyalım
Hamilesiniz bu fark edildiğinde, hemen yakalanacaksınız ve belki o an belki doğumdan sonra çocuğunuz öldürülecek. Karşı çıkarsanız, sizin de öldürülme ihtimaliniz var. Böyle bir ortamda doğum yapacaksınız. “Ne yapayım, nasıl yapayım?” diye düşünürken, size vahiy geliyor ve “Çocuğunu bir sandık içinde nehre bırak.” deniliyor. Bir anne için ne kadar zor bir karar.
Peki Anne Bu Kararı Nasıl Verdi?
Bu konuda kesin bildiklerimiz, bilmediklerimiz ve tahminlerimiz var.
Kesin bildiğimiz Hz. Musa’nın annesi Yakobed’in peygamber olmadığı ve ona gelen vahyin peygamberlere gelen türden bir vahiy olmadığı, normal insanların içine doğan bilgi anlamında ilham olduğu. Burada bir tahmin yürütüyoruz, bir annenin çocuğunu nehre bırakması için, “bırak” diyene çok ciddi güvenmesi gerekiyor. Bu güvenin nasıl oluştuğunu tam olarak bilmiyoruz. Ama bu konuda aşağıdaki verilerden yola çıkarak tahminde bulunabiliyoruz.
Kasas sûresi 10. âyette onun iman eden bir mümine olduğuna dolaylı bir işaret var.
Tevrat’tan onun mensup olduğu Levili kabilesinin, İsrâiloğulları içinde tek tanrıya inanan bir topluluk olduğunu öğreniyoruz. (Çıkış 2/1)
Bu bilgilerden yola çıkarak, Hz. Musa’nın annesinin tek tanrı inancına sahip bir muvahhide olduğunu söyleyebiliriz. Burada tahminlerimizde bir adım daha ileri gidip şunu da söylemek mümkün.
Özet Geçilen Yerler: Birini Öldürme, Medyen ve Hz. Musa’nın Yazgısı
40. âyette Hz. Musa’nın istemeden birini öldürmesi ve Medyen’e gitmesinden de kısaca bahsediliyor. Ayrıca âyetin sonunda onun yazgısına (kaderine) işaret ediliyor. Bu konular geniş olarak Kasas sûresinde (15-28 arası âyetlerde) gelecek. O yüzden ilgili açıklamaları oraya bırakıyoruz.
Ortam Okuması: Hz. Musa’nın Ruh Hali
Bu bölüm, Hz. Musa’nın Tur dağında ateş görmesi (9), vahiy alması (13) ve Firavuna git emriyle (24) başladı. Bu arada Musa (as) mucizelere tanık oldu, dua etti duası kabul edildi. Bebeklik ve gençlik günleri hatırlatıldı.
Burada bebeklik günleri üzerinde durmak istiyoruz. Bu konuda da kesin bildiklerimiz ve tahminlerimiz var.
Kesin bildiğimiz Hz. Musa ergen olduğunda mutlaka nehirde bir sandık içinde bulunduğunu biliyordu. Ama kendisini o nehre kim bıraktı sorusunun cevabını biliyor muydu? Bundan emin değiliz. Kasas sûresinden öğreneceğimiz üzere annesi onunla sütten ayrılana kadar beraber olmuş olabilir. Sonrasında bir daha görememe ihtimali yüksek.
Yani dememiz o ki, Hz. Musa nehre bırakılış hikayesinin, baş tarafını ya kardeşi Harun’dan öğrendi ya da burada anlatılan âyetlerden öğrendi.
Bunu kesin bilemese de şunu da kesin biliyoruz. Hz. Musa (as) bütün bu anlatılanlardan, dünyaya geldiği günden beri ilahi bir koruma ve yönlendirme altında hareket ettiğini anladı. Başlangıçta yaşadığı korku ve endişeleri azaldı. Yüksek bir motivasyon ve özgüvenle göreve hazır hale geldi.
41. Âyet: Peygamberlerin Seçilmiş Olması Torpil mi?
Allah’ın Evrene ve İnsan Hayatına Müdahalesi Nasıl Oluyor?
Bu âyetin benzeri yukarıda 13. âyette de geçmişti. Oradaki ve buradaki “seçtim” kelimelerinin arasındaki farka orada değinmiştik, burada başlıktaki iki sorunun cevabını, aşağıda vermeye çalışalım.
Allah’ın Evrene Müdahalesi
Deizmin iddia ettiği gibi,706 Allah (cc) ilk yaratılışı gerçekleştiren sonra da bir kenara çekilip olanları seyreden bir ilah değildir. Aksine kişi ile kalbi arasına giren duygu ve düşüncede onu yönlendiren bir ilahtır.
Bu konuyu iki başlıkta açalım.
Birincisi: Allah’ın iradesiz varlıklara müdahalesi.
Bu konuya daha önce değinmiştik.707 Burada tamamlayıcı bilgi olarak şunları ifade edelim. İradesiz varlıklarda sanki müdahale yok, sanki Allah baştan kâinatı; kâinat içinde dünyayı (bitkileri, hayvanları, madenleri, güneşi, rüzgarı, bulutu, yağmuru) planlamış her şey o plana göre gidiyor gibi görünüyor.
Fakat daha dikkatli baktığımızda,
Evrende atomdan güneşe kadar var olan denge ve ahenk,
Canlıların doğum sürelerindeki farklar, ürümelerdeki çeşitlilik ve bunların kontrolü,
Milyarlarca canlının besin zincirinin, binlerce yıldır hiç kopmadan devamı,
Bulutları ihtiyaca göre yönlendiren, yağmaya başlayan yağmuru ve karı ihtiyaca göre yağdıran ve durduran bir irade…
Sürekli bir gözetim ve müdahalenin varlığına işaret ediyor.
İkincisi: Allah’ın iradeli varlıklara; insan hayatına müdahalesi
Burada da bir müdahale var. Allah her insanın hayatına müdahale eder.708 Peygamberlerin hayatına daha fazla müdahale eder. Kur’an’da peygamber kıssalarının anlatılmasının bir sebebi de bu müdahalelerinin yani Allah’ın müdahale ile ilgili yasasının (sünnetullahın) nasıl işlediğini göstermek içindir.
Bu konuda Hz. Muhammed’in, Musa’nın ve Yûsuf’un hayatları bu müdahalenin nasıl olduğunu göstermek için özellikle seçilmiş ve detaylarına inilmiş kıssalardır.
Örneğin Hz. Musa kıssasında onun annesi tarafından nehre bırakılması, Firavunun onu sarayına alması, onun sarayda yetişmesi, sonra Hz. Musa’nın istemeden bir adamı öldürmesi, Mısır’dan ayrılması, Medyen’de Hz. Şuayb’ın kızlarına yardım edince onunla tanışması, sonra Mısır’a dönmesi.
Bu örneklere “hayatın olağan akışında sebepleri vesile yaparak dolaylı müdahale” diyoruz, bir de peygamber eliyle gösterilen (hissi) mucizeler var; onların tamamı Allah’ın doğrudan müdahalesine örnektir.
Mucizeleri saymazsak, Allah’ın müdahalelerinde şöyle bir ölçü var.
Allah (cc) müdahalesini, insanı iyi ve güzel olan şeyleri yapmaya teşvik ederek, gerekli şartları hazırlayarak yapıyor. Bu da vahiy, ilham ve olaylara yön verme şeklinde oluyor. Bu müdahaleler gerçekleşirken hiç kimse şunu diyemiyor: Ben aslında bu yaptığımı yapmayacaktım ama göremediğim bir güç beni buna mecbur etti. Her müdahale imtihan dünyasının dekoruna uygun olarak, kulun iradesini yok saymadan, özgür tercih hakkını iptal etmeden, duyguda düşüncede mutmain olma, anlama, kavrama ve razı olma şeklinde oluyor.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki ilk sorunun cevabına gelelim.
Eğer Peygamberlerde görevleri için gereken liyakat olmasa, yani güvenilir olmayan insan peygamber seçilse, toplumda itibarı sıfır olan, çevresinde kötü örnek olan insanlara peygamberlik verilse, peygamberlerin hayatlarında zorluk olmasa, her işleri melekler tarafından yapılsa veya her işlerini mucize ile yapsalar, o zaman bir torpil düşünülebilir. Ama bunun böyle olmadığına Kur’an’da anlatılan peygamber hayatları ve Allah’ın böyle bir şeye izin vermeyen yasaları (sünnetullahı) şahittir.
42-56 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
42. (İlk olarak, Hârûn’u bul ve yaşadıklarını ona anlat. Sonra)Sen ve kardeşin (sana verdiğim) mucizelerimle (Mısır’a) gidin. (Şartlar zor olsa bile) Beni anmayı (ve anlatmayı) ihmal etmeyin.
43. (Öncelikle) Firavuna gidin. (İsrail-oğullarına yaptığı zulümden vazgeçip, emirlerime itaat etmesi için onu uyarın) Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
44. (Fakat yangına benzinle gitmeyin, söndürme niyetiyle gidin, bu niyeti gerçekleştirmek için de muhatap Firavun bile olsa) Ona (hitap ederken tatlı dille) yumuşak söz söyleyin. (Onu hakikate davet ederken hikmetle, güzel öğütlerle mücadele yöntemini seçin709.) Belki (böylece) o, aklını başına alır yahut (en azından ilahî azaptan korkup zulüm ve haksızlık yapmaktan) çekinir.
45. (Bu ilahî tavsiyeden sonra iki kardeş sarayın yolunu tuttular. Fakat içlerinde hâlâ birtakım endişeler vardı. Bu nedenle Ey) “Rabbimiz!” dediler: (Duyduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız olaylardan sonra) Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.
46. (Bunun üzerine Allah) Buyurdu ki; (koltuğunun altına soktuğunda bembeyaz olan elini, yere attığında yılana dönüşen değneğini hatırla ve bir kere daha bil ki; onun arkasında binlerce kişi olsa da, sizin arkanızda kimse olmasa da) Korkmayın, çünkü (arkanızda) Ben (varım ve her an) sizinle beraberim (her şeyi) işitir ve (her şeyi) görürüm.
47. Haydi (durmayın) ona gidin ve deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. (Seni de, bizi de bütün bir kâinatı da yaratıp terbiye eden O’dur.) İsrâiloğullarını bizimle birlikte (bize vaad edilen topraklara) gönder; (köle muamelesi yaparak) onlara zulmetmekten vazgeç! Biz, sana Rabbinden bir delil getirdik. (Şunu iyi bil ki, ebedî kurtuluş ve sonsuz mutluluğun ifadesi olan) Selâm O’nun yolunu izleyenlerin (üzerine) olacaktır.
48. Çünkü bize vahyedilen bilgilere göre (Allah’ın elçilerini) yalanlayan ve (O’nun âyetlerinden) yüz çeviren kimseler (ahirette korkunç bir) azaba uğrayacak.
49. (Bütün bunları dinleyen Firavun haddini aşıp, kibrinin zirvesine çıkarak “Bu halkın en yüce Rabbi benim.710 Benden büyüğü yok.” Gerçek bu iken, şimdi söyleyin bana, sizin) Rabbiniz de kimmiş, ey Mûsâ?” dedi.
50. Mûsâ, “Rabbimiz, her şeye (kendi) yaratılışını (yaratılışındaki amaç ve hikmete uygun donanımı) veren, sonra (da) onlara (varlık gayelerine uygun) doğru yolu gösterendir” dedi.
51. (Aslında beklediği cevap “O’nun yaptığını ben de yaparım” diyebileceği bir cevaptı. Fakat kendini âciz bırakan bu cevap karşısında şaşkına dönen) Firavun (konuyu değiştirmek amacıyla) “Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? (Rabbin neden onlara doğru yolu göstermedi?”) dedi.
52. Mûsâ (gâyet soğukkanlı bir şekilde) şöyle dedi: (“Rabbim hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz. Onlar hakkında en doğru hükmü verecektir. Çünkü)Onlarla ilgili (şaşmaz) bilgi, Rabbimin katında bir kitapta bulunur. (Hiç endişen olmasın. Benim) Rabbimne yanılır ne de unutur.
(Mûsâ, Firavunun konuyu değiştirmek için sorduğu soruya kısaca cevap verdikten sonra, ilk sorusu olan “Rabbin kimmiş?” sorusuna kaldığı yerden devam etti.)
53. O, yeri size beşik (gibi) yapan (orada sizin için huzur ve güven ortamı oluşturan) ve (hayatınızı kolaylaştırmak için) onda size yollar (ve doğal geçitler) açan (ve daha da önemlisi hayatın devamı için) gökten de yağmur indirendir. (Peki o yağmur inince, şu ölü topraktan bitkileri çıkaran kim? Bu konuda Rabbimiz şöyle diyor:) İşte bu yağmurla türlü türlü bitkilerden (erkekli-dişili) çiftler çıkardık.
54. (Bütün bu ürünlerden, Benim ikramım olarak hem siz) Yiyiniz (hem de) hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için alınacak dersler vardır.
55. (İşte bu derslerden biri:) Sizi topraktan yarattık (öldüğünüzde tekrar) sizi oraya döndüreceğiz ve (kışın baharda türlü türlü bitkileri topraktan çıkardığımız gibi) sizi (de) bir kere daha oradan çıkaracağız.
56. Biz (yapılan bu tebliğ ile) Firavuna (Mûsâ tarafından gösterilecek) mucizelerimizin hepsini gösterdik. Fakat o bunları yalanladı ve (iman etme teklifini) reddetti.
42. 43 Âyet: Firavuna Gidin
Buraya kadar olan âyetlerde, Hz. Musa ve kardeşi kendilerine verilen görev için manen hazırlanıyorlar. Hazırlıklar tamam olduğunda “gidin” emri bir kere daha tekrarlanıyor.
Bu âyetlerle ilgili birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
“Mucizelerimle gidin.”
Bizim burada mucizeler manası verdiğimiz kelimenin aslı âyet. Kur’an’da âyet kelimesi üç farklı şekilde kullanılıyor.711
Dipnotta yaptığımız açıklamalar dikkate alındığında Kur’an’da âyet kelimesinin geçtiği her yerde, kelimenin aynı zamanda mucize anlamına geldiğini de düşünebiliriz. 42. âyette kastedilen mucizeye gelince, burada öncelikle hissi mucizeleri (asa ve sağ el) anlıyoruz. Bunun yanında ona verilen vahiy bilgisini de anlamak mümkün.
“Beni anmayı ihmal etmeyin”
Allah’ı anmayı gerek Allah ismiyle gerek O’nun diğer güzel isimleriyle anma olarak anlayalım. Bütün anmalardan amaç varlık gayesini anlamak ve gayeye göre yaşamaktır.
Bu gayeye göre yaşamaya (sıratı mustakimde) doğru yolda gitme dersek, o yolda Allah’ın her yaptığımızı gördüğüne, bildiğine iman ettiğimiz, bu imana göre amel ettiğimiz her anımız Allah’ı anarak yaşamaktır.
Âyette geçen bu ifadeyi böyle anlayabiliriz.
“Çünkü o azdı/tağâ”
İniş sırasından yaptığımız tefsir çalışmasında ilk sûre olan Alak sûresinin tefsirinde 6. âyette geçen “İnsan Azar” ifadesine, “Kur’an’la Yolculukta “Tağâ/Azma” Kelimesine Dikkat” başlığı altında işaret etmiştik. Burada geçen ifade için oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
44. Âyet: Önce Teknik Bilgi: Kur’an Aşkın ve İçkin Dilin Kullanımı
Bu konuya burada girmemizin sebebi, âyette Türkçe de belki, umulur ki anlamı verdiğimiz “lealle” edatının geçmesi. Burada cevabını arayacağımız soru şu: Allah (cc) geçmişi, geleceği; her şeyi bildiği halde, neden burada gelecekle ilgili “belki” ifadesi kullanıyor?
Cevap: Kur’an’da Allah (cc) Aşkın ve İçkin dil kullandığı için.
Bu cevabı bu iki dilin tanımını yaparak açalım.
Aşkın dil: Allah’ın özelliklerinde sınır yoktur. O her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir. Buna makam dersek, Allah (cc) Kur’an’da bu makamda konuştuğunda aşkın dil kullanır. Bu dilde, “belki” ifadesinde olduğu gibi bilinmezlik ve belirsizlik yoktur. Kesinlik ve netlik vardır.
İçkin dil: Bu dil, Allah’ın sınırlı dünyada, her şeyi ile sınırlı olan insanla iletişimde kullandığı dildir. Buna da makam dersek, bu makamda Allah (cc) bizim sevimizde, bizim anlayacağımız dilden konuşur. Bizim seviyemizde, gelecek tam olarak bilinmez. Biz geleceği tahmin ederiz. Tahminlerimizde olma ve olmama ihtimali vardır.
Bu açıklamadan sonra sorunun cevabına gelirsek: Allah (cc), imtihan dünyasında, sınırlar içinde yaşayan bizlerin seviyesini dikkate aldığı için “belki” ifadesini kullanmıştır. Tersi olsaydı, yani âyet şöyle olsaydı “Yumuşak söz söyleyin, kesin aklını başına alır.” veya “kesinlikle aklını başına almaz.” Bu hikmete uygun düşmeyecekti.
Allah (cc) içkin dil üzerinden bizim düşünce dünyamızı inşa ediyor: Eylemlerimizin sonucunun garanti olmadığını, sonuçların olumlu veya olumsuz olabileceğini, o yüzden olumlu sonuçlar için elden geleni yapmayı, olumsuz sonuç olursa da hayal kırıklığına uğramamayı öğreten bir dil kullanıyor.
Burada verdiğimiz teknik bilgi, Kur’an’da benzer ifadeler için referansımız olacak.
Firavuna Bile Yumuşak Dil
Kur’an’da irşat ve tebliğ; İslam’a davet ile ilgili bütün âyetlere birtakım dersek, o takımda öne çıkan âyetler var. Bu âyetlerden ikisine önceki sûrelerde değindik.712 Onların üçüncüsünü bu âyette görüyoruz.
Bu âyet Hz. Musa’nın içinden geçen şu sorunun cevabı: “Firavun gibi azgın, cani, zalim birine gittiğimde nasıl bir dil kullanayım?”
Bu soru üzerinden bütün zamanlara verilen cevap şu: Firavunu ölçü alın, dünyanın neresinde olursa olsun, benzeri insanlara giderken benzer bir dil kullanarak işe başlayın. Buna işe başlama dili diyoruz. İşin devamında, durum değişebilir. Muhatap bu dil üzerinden iletişime devam ederse, aynı dilden iletişime devam edilir. Muhatap bu dile, şiddet kullanarak karşılık verirse orada duruma bakılır. Duruma bakılırken de Müslüman için genelde iki referans vardır. Mekke dönemi ve Medine dönemi.
Mekke döneminde Müslümanların Mekke müşriklerine kullandıkları dil, Hz. Musa’nın bu âyette Firavuna kullandığı (kavli leyyin) yumuşak dil idi. Onların sertleşmesine rağmen bu dil değiştirilmedi. O sertliğin dozu artınca da güçler dengesinin aleyhte olduğu yerde, sertliğe sertlikle cevap yerine hicret tercih edildi.
Medine döneminde yine yumuşak dil kullanıldı. Bu dil karşısında şiddetin ve savaşın dilini tercih edenlere anladıkları dilden cevap verildi. Fakat orada da amaç şiddetin ve savaşın dilini kalıcı hale getirmekten daha çok karşı tarafı durdurmak, caydırmak ve yumuşak dil üzerinden diyalogun devam edeceği barış masasına oturtmaktı. Ki Hudeybiye antlaşmasıyla da bu sonuç alındı.
Yumuşak Sözün Sonuçları: Belki…
44. âyette, belki den sonra “aklını başına alma ve çekinme” gibi iki ihtimal sayılıyor. Bunlara olumlu ihtimaller dersek, olumsuzlar sayılmıyor. Olumsuz ihtimallerin sayılmaması tamamen “optimist (iyimser) ol” demek değil. Olumsuzlukların sayılmaması olmayacağı anlamına da gelmiyor. Vahyin rehberliğinde hareket edildiğinde, Allah’ın hadiselerin akışına vereceği yöne işaret ediyor.
Bu yumuşak dilin sonucunda, zahirde sonuç değişmiyor, Firavun iman etmiyor, İsrâiloğulları Mısırdan hicret ediyor gibi görünse de müspet (olumlu) hareketin sonucunda,
Mısır halkı, yıllar sonra Firavunun zayıf görünen bir güç karşısında aciz kaldığına şahit oldu,
Onun etrafındaki kemik kadronun (sihirbazların) çözüldüğüne tanık oldu.
Firavun iktidarının sarsılması, asırlarca Mısır’da köle olan İsrâiloğullarına ümit aşıladı, bu ümit onları hicret için motive etti.
En önemlisi de gelecekte benzer ortamlarda yaşayacaklara, “böyle gelmiş, böyle gider” diyen pesimistlere (karamsar), Allah’tan ümit kesilmeyeceği, müspet hareket edildiğinde, zayıf sebeplerin büyük güzel sonuçlara vesile olabileceği ümidini uygulama içinde verildi.
45. 46. Âyet: Allah’ın Diyaloga Açık Olması
Yukarıda Allah’ın aşkın ve içkin dilinden bahsettik. Burada içkin dilin, yani imtihan dünyasında sebepler âleminde endişe ve korku yaşayan insana hitap ettiği dile ait örnekleri devam ediyor.
Hz. Musa 45. âyetteki endişeleri dile getirdiğinde Allah (cc) onu “Sana kaç kere arkanda ben varım, git’ diyeceğim. ‘Sana o kadar mucize verdim, o kadar açılama yaptım hâlâ endişe ediyorsun.” demiyor.
Neden? Çünkü “git” dediği insan sebepler açısından karınca kadar zayıf, onun karşısındaki insan fil gibi güçlü. Bu durum karıncaya fil ile güreş demek gibi şey. Böylesi bir durumda insanı tanıyan bilen Allah (cc) diyalogu kesmiyor, dilini sertleştirmiyor hikmet diliyle “Korkmayın, sizinle beraberim” diyerek kuluyla diyalogunu devam ettiriyor. Bu da bütün zamanlarda ast üst ilişkisinde görev veren kişilere hikmetli dersler veriyor.
47. 48. Âyet: Firavuna Sunulan Teklif Makuldü
9. âyetten buraya kadar, Firavun karşısında bir karınca kadar zayıf görünen Hz. Musa (as) Firavunla yapacağı bu konuşmaya hazırlandı. 47. âyette bu konuşmanın başladığını görüyoruz. Konuşmada Firavundan istenen şey İsrâiloğullarını göndermesi. Bu taleple dolaylı olarak şu mesaj verilmiş oluyor: “Seninle savaşma gibi bir niyetimiz yok. Biz senin devletini yıkmak için gelmedik. Bizim senin iktidarında ve servetinde gözümüz yok. Bizim derdimiz inanç özgürlüğü; inandığımız tevdih dinini yaşayabilmek. Bunun için de buradan hicret etmek istiyoruz. Bırak bizi gidelim.”
Bu teklif, Firavundan iktidarını istemeyle kıyaslandığında yapabileceği, yaptığında da “köle iş gücü” dışında fazla bir şey kaybetmeyeceği bir teklifti. Bunu kabul etse, bu kabul otoritesinden, iktidarından, saltanatından parmak kaybetmek gibi küçük bir şey olacak ve vücut bütünlüğünü koruyacaktı. Gelecek âyetlerde göreceğiz; bu teklifi kabul etmeyerek dünyada her şeyini kaybedeceği bir süreci başlatan düğmeye basarken, 48. âyetin sonunda kendisine hatırlatılan ve onun gibi zalimleri bekleyen ahiret azabından da kurtulma fırsatını kaçırmış oluyordu.
49. Âyet: Alaycı Bir İfade “Rabbiniz de Kimmiş?”
Firavunun 49. âyetteki sorusu aslında sorudan çok “Burada benden başka Rab yok. Senin Rab dediğin de kimmiş?” gibi hem itiraz hem de alay ifade eden bir cümleydi. Hz. Musa bunu anladı ama konuşmayı kısır bir tartışma zeminine çekmek yerine, Firavundaki (sınırlı, fani, aciz) mikro Rab algısının, karşısına (bütün özellik ve güzellikleriyle sınırsız, baki, her şeye kadir) makro Rab algısı koymayı tercih etti.
Burayı biraz açalım, Firavun Rab olmayı kelimenin etimolojik (yalın, kavramlaşmamış) anlamıyla yönetici olma, sahip olma, ulu kişi olma şeklinde anlıyordu. Böyle anladığı için de âyetin de beyanı ile kavmine “Ben sizin en yüce Rabbinizim.”713 diyerek haddini aşıyordu.
Devam eden âyetler, bir hadsize had bildirecek şekilde geliyor.
Peygamberlik Yasasına İlave: Peygamberler Robot Değildir
Hz. Musa’nın ilk vahiy aldığı günden, firavunla yüz yüze temasına kadar kaç gün geçti bilmiyoruz. Ama peygamberlerle ilgili yasayı biliyoruz.714
Bildiğimiz için de hiçbir peygamber için şöyle düşünmüyoruz: Peygamber gelen vahyi ezberine alan ve sadece vahiy geldiğinde konuşun, vahiy gelmezse susan ve sessiz kalan robotvari bir insan değildir. Böyle bir peygamber anlayışı, onu küçültür. Bir örnekle anlatırsak, böyle bir peygamber, öğretmenlik imtihanında kulaklık kullanan, kulağına gelen bilgilerle imtihan kağıdını dolduran ve sınıf geçen öğretmene benzer. Peygamber böyle olduğunda, ona gelen âyetleri anlamak için emek harcama, akletme, düşünme ve araştırmayla alakalı âyetlerin bir karşılığı olmaz.
Bu nedenle biz Peygamberler için şöyle düşünüyoruz: “Bir benzetme yaparsak, gelen âyetler peygamberlerin manevî dünyalarında birer çekirdek oluyor. Onlar o çekirdekleri üzerinde aklediyor, onları içselleştiriyor, onların üzerine tefekkür denilen suyu döküyor. Onları büyütüyor, geliştiriyor onlardan hikmet meyvesi alıyorlar. Sonra da o meyveleri insanlarla paylaşıyorlar.”
Hayatını en iyi bildiğimiz Hz. Muhammed de böyle olduğunu bildiğimiz için, Hz. Musa dahil her peygamberde de benzer bir şekilde olduğunu düşünüyoruz.
0rtam Okuması: Firavunun Gözünde Musa Dünkü Çocuk
Bu konuda elimizde bilgi yok ama var olan bilgilerden yola çıktığımızda, Firavunun Hz. Musa’ya nasıl baktığını anlayabiliriz. 2. Ramses olarak bilinen Firavun, kendinden önceki Firavunun çevresinden Musa hakkında bilgileri mutlaka almıştır. O bilgilere göre Musa sarayda yetişen, dini konularda bilgisi olmayan, 20’li yaşlarda bir kişiyi öldüren ve Mısırdan ayrılan sonrasında kendisinden haber alınmayan biri.
Bu bakış açısına göre -âyetlerde geçen diyalogdan- Firavunun Hz. Musa’yı küçük gördüğünü. Onu dünkü çocuk olarak değerlendirdiğini, bu değerlendirmenin sonucunda onu “yutulacak kolay lokma" gördüğü için de muhatap aldığını düşünebiliriz.
50. Âyet: Soruya Verilen Entelektüel Cevap
Bu âyet çok önemli. Bu âyetin önemini anlamak için M.Ö. 1200 yılına gitsek ve Firavuna “Rabbiniz de kimmiş?” sorusunu sorduktan sonra “Musa’dan böyle bir cevap bekler miydin?” diye sorsak. “dünkü çocuk” olarak gördüğünü düşündüğümüz birinden bu cevabı beklemediğini tahmin edebiliriz. Sorunun cevabından sonra da konuyu değiştirme girişimi bu tahminimizi güçlendiriyor.
Aslında bu cevapta dolaylı bir Rab tarifi yapılarak, Rab olma iddiasında bulunacaklara şu mesaj veriliyor: Rab olmak için her şeyi yoktan en güzel şekliyle yaratmaya kadir olmak,715 yaratılan her şeyi varlık gayesine uygun olarak terbiye etmek gerekir. Bunları yapandan başkası Rab olmaz. Bunları yapmakta Allah’tan başkası aciz kalacağı için, -bu manada- O’ndan başka Rab ve ilah yoktur.
51. 52. Âyet: Firavun Rab Olamayacağını Anlayınca
Firavun kendi açısından dünkü çocuk gördüğü Musa’dan bu cevabı alınca normalde şöyle demesi gerekirdi. “Senin Rabbinin yaptığı da neymiş. Çocuk oyuncağı. Ben onların daha ötesini yaparım…”
Firavun cevabın içinde dolaylı olarak yapılan Rab tarifi karşısında aczini anlayınca, bunun çevresindeki insanlar tarafından da anlaşılmasından endişe ettiği için başka bir soruyla konuyu değiştirmek istedi.
Sorduğu soru günümüzde de sorulan şu soruya benziyordu: Madem senin Rabbin her şeye herkese doğru yolu gösteriyor. O zaman ilk çağlarda (geçmişte) kendilerine peygamber gönderilmediği için doğru yolu bulamayan insanların durumu ne olacak?
52. âyette Hz. Musa’nın verdiği kısa cevaptan, bu sorunun konuyu değiştirme amaçlı olduğunu anladığını görüyoruz. O yüzden de cevabı oldukça kısa tutup, “Rabbin de kimmiş?” sorusunun cevabına kaldığı yerden devam etmeyi tercih ediyor.
O cevaba geçmeden 52. âyetteki cevap üzerinde kısaca duralım. Bu kısa ve kapalı cevap aslında şöyle bir dolaylı cevabı da veriyor: Bu konuları anlamak için önce temel seviyede bir tevhid dersi alman ve Allah’ı tanıman gerekiyor. O’nu doğru tanıdığında ilk bileceğin şey O’nun mutlak adil olduğu ve zerre kadar haksızlık yapmayacağıdır. O yüzden biz tevhid dersine kaldığımız yerden devam edelim.
53. 54. Âyet: Tevhid Dersine Devam
Bu âyetler 50. âyetteki cümleyi açıklayan bir içerikte geliyor.
Âyetleri bu bağlamda okursak, âyetler Allah’ın Rab (terbiye etme) ismini terbiye edilmiş (terbiye edildiği için yaratılışı, fıtratı, varlık gayesi üzerine hareket eden) yer, gök, yağmur ve bitkiler üzerinden örneklendiriyor.
Bu örneklerden sadece “yer”e yoğunlaşırsak, âyette “yer” bir beşiğe benzetiliyor. Bu benzetmede; insan bu beşikte yatan bebek oluyor, dünyadaki sayısız nimet bu bebeğin hizmetinde olan hizmetçiler oluyor. Bebek ne kadar büyürse büyüsün ne kadar güçlenirse güçlensin doğumundan ölümüne kadar birçok ihtiyacını karşılama noktasında hep aciz kalıyor kalıyor. Yani bebek olarak geldiği dünyada bebek olarak yaşıyor ve özellikle ihtiyarlığın ilerleyen aşamalarında bebek gibi aciz olarak bu dünyadan gidiyor. Bu tespitimizi daha anlaşılır yapmak için şu soruların cevabın bakalım.
Bir insan kendisinin ve kâinatın yoktan var olması için gereken şeylerin kaçta kaçını kendisi yaratıyor ve yapıyor?
Bir insan kendisinin ve evrenin varlığının devamı için gereken işlerin ne kadar kendisi yaratıyor ve yapıyor?
Sadece bir insanın vücudu için bir örnek verelim. Eğer insan vücudu bir bina olsaydı, atomlar da o binanın tuğlaları olsaydı, -çok kaba bir tahminle- o binanın yapımı için 7 katrilyon atomun üst üste ve yan yana konması gerekecekti. Sadece bir binanın inşaatı 100 milyar yıl sürecekti.
Beşikteki bebeğin en büyük özelliği nedir? İhtiyaçlarını kendisinin karşılama noktasında aciz olmasıdır. Verdiğimiz örnekle birlikte bu gerçeği dikkate aldığımızda, Kur’an’ın beşik benzetmesi ile bize çok önemli mesajlar veriyor.
Seleke, Meslek
Âyette var olan işârî manalardan birine dikkat çekmek istiyoruz.
Âyetin “onda size yollar açan” ifadesi yer alıyor. Bizim “açan” manası verdiğimiz kelime Arapça metinde “seleke” şeklinde geçiyor. Meslek kelimesi ile seleke kelimesi aynı kökten geliyor. Bu bilgiyi dikkate aldığımızda âyette geçen ifadenin hakiki ve mecaz olarak iki anlamı oluyor.
Hakiki anlamıyla âyet bildiğimiz yollara, geçitlere işaret ederken, mecazi anlamıyla dünya hayatında mesleki bilgilerle; yani fizik, kimya, tıp, biyoloji gibi ilimlerle ulaştığımız imkanlara işaret ediyor. (Allahü a’lem)
Fiziki yollar bize bir yerden bir yere ulaşma; seyahat etme imkanı sunarken, mesleklerin açtığı yollar bizlere fikren ve ilmen terakki etme, böylece dünyevi-uhrevi saadete ulaşma kapılarını aralıyor.
Bu işârî anlam daha fazla tefekkürle zenginleştirilebilir. Biz sadece dikkat çekmek istedik.
55. Âyet: Yemek Yemek Aslında Element Yemektir
Biz bu fani âleme topraktan yaratılarak geliyor, toprak yiyor, sonra toprak oluyor, sonra da baki bir hayat için topraktan diriliyoruz. Böylece toprakla iç içe bir hayat yaşıyoruz. 55. âyette geçen “topraktan yarattık” ifadesine bu açıdan bakarsak, topraktan ayrı olduğumuz bir an bile yok.
Bunu açalım. Bugün şu gerçeği biliyoruz: Toprakta yüze yakın element bulunuyor.716 Biz hayatımızın devamı için 30 kadar elementi topraktan alıyoruz.717
Bu durumda aslında biz,
Domates yerken domates yemiyoruz. Domatesin yetiştiği topraktaki demiri, fosforu, potasyumu,
Ispanak yerken, onun yetiştiği topraktaki demiri, kalsiyumu, magnezyumu, potasyumu, çinkoyu, manganı ve folik asitleri yiyoruz.
Bu ve benzeri gıdaları yerken vücudumuzun ihtiyacı olan A, B, C, D gibi vitaminleri de almış oluyoruz. Bu durumda bizim adına yemek dediğimiz şeyler, tamamı topraktan gelen elementler, mineraller ve vitaminler oluyor. Konuya böyle baktığımızda, topraktan yaratma bir defa olan biten bir yaratma değil, yediğimiz her şeyle devam eden bir yaratma ve yaşatma oluyor. Allah’ın bizi bu dünyada bu şekilde yaratıp yaşatması, ahirette bir kere daha yaratabileceğine en büyük delillerden oluyor.
56. Âyet: Âyetin İki Farklı Okunuşu
Bu âyette gösterilen mucizeler hakkında, yine bu sûrenin 42. âyetinde değerlendirmeler yaptık. Bu âyette geçen mucizeleri iki türlü okuyabiliriz.
Birinci okuma sûredeki bağlam üzerinden olur. Bu okumada kastedilen mucizeler; 42. âyette ifade ettiğimiz gibi yaratılan âyetler ve indirilen âyetler olur.
İkinci okuma, Kur’an’daki bağlam üzerinden olur: Bu iki mucize ile birlikte ona gösterilen bütün hissi mucizeler olur.
Burada her ikisini anlamak da mümkün. Çünkü işin sonunda Firavun bunların tamamı karşısında aciz kalmasına rağmen bunları inkar etmiş biri olarak öldü.
57-76 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
57. (Firavun, yandaşları nezdinde Mûsâ’nın büyük bir tehdit olduğu algısını uyandırmak için) Dedi ki: “Ey Mûsâ! (Asıl amacın ne, yoksa) Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak (malımızdan mülkümüzden etmek) için mi geldin?”
58. (Eğer öyle bir amacın varsa) Biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”
59. Mûsâ,buluşma zamanı, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.
(Bu teklifi yaparken Mûsâ’nın amacı; Firavun ve sihirbazların mucizeler karşısında çaresiz kalışına bütün halkın tanık olmasıydı. Firavun da, bu teklifi kabul ederken benzer bir amaca sahipti; o da kendince Mûsâ’nın itibarını halkın gözü önünde sıfırlamak istiyordu.)
60. Bunun üzerine (teklifi kabul eden) Firavun (oradan) ayrılıp (gitti. Amacına ulaşmak için ilk olarak, bütün şehirlere haberciler gönderdi. Bayram günü geldiğinde şehirlerden gelen ve) becerisini (en iyi şekilde) sergileyebileceksihirbazlarını (sarayında) topladı (onlarla gerekli görüşmeleri yaptıktan) sonra (onları yanına alıp buluşma yerine) geldi.
61. Mûsâ, (bir peygamber olarak onları dinine davet etti. Onlar da Firavun gibi Mûsâ’yı yalanladılar. Bunun üzerine Mûsâ) onlara (hitaben) şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! (Doğrusunu bildiğiniz halde) Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi (üzerinize salacağı bir) azap ile yok eder. Allah’a karşı yalan uyduran (eninde sonunda) mutlakaperişan olur.”
62. (Firavun karşısında, Mûsâ’nın cesur ve pervasız çıkışı) Sihirbazlar (arasında endişe ve korkuya sebep oldu) yapacakları işleri aralarında (yeniden) tartışmaya başladılar (durumu gören Firavun) ve (adamları olaya müdahale ederek sihirbazlarla) gizlice konuştular.
63. (Ve halka karşı Firavunun hoşuna gidecek bir açıklama yapmaya karar verip) Şöyle dediler: Mûsâ ve kardeşi kesinlikle büyücüdürler. Büyüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin ideal (ve örnek) yönetiminizi ortadan kaldırmak istiyorlar.
64. (Firavun, iktidarına baston yaptığı sihirbazlara şöyle dedi: Haydi) Büyü ile ilgili hünerlerinizi birleştirin sonra tek saf halinde onların karşılarına çıkın. Bugün galip gelen taraf (istediğini elde etmiş) muradına ermiş olacak.
(Firavunun sihirbazları, kimya, simya ve fizik gibi bilimlerde uzmanlaştıkları için illüzyon yaparak halkın gözünü boyuyorlardı. İçine civa doldurularak sertleşmiş derilere değnek görüntüsü veriyor sonra da onları güneşin altında ısınmış platforma koyarak, ısınan civanın genleşmesiyle uzaktan bakanların onları hareket eden canlı birer yılan gibi görmelerini sağlıyorlardı.)
65. (Bu tarz bir hile ve oyun kuran sihirbazlar) Dediler ki: Ey Mûsâ! Ya sen at (hünerini göster bize) veya önce atan biz olalım.
66. (Mûsâ: Allah’a imanın verdiği güvenle) Hayır(önce) siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde (sihirbazların ortaya attığı) ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
67. (Bu etkileyici manzara karşısında) Mûsâ, birden (gayr-i ihtiyari olarak) içinde bir korku hissetti.
68. (Bunun üzerine Mûsâ’ya) “Korkma (sakin ol!) Üstün gelecek olan kesinlikle sensin.” dedik.
69. (Şimdi daha önce hünerini gördüğün) Sağ elindeki (asayı yere) at. (O) onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca (insanların gözünü boyayan) bir büyücü hilesidir. Büyücü ise ne yaparsa yapsın kalıcı bir başarı elde edemez.
70. (Mûsâ asâsını atınca, asâ sihirbazların bütün sihirlerini yuttu.) Bunun üzerine (mucize ile sihir arasındaki farkı bilecek durumda olan) sihirbazlar (bu manzara karşısında) secdeye kapandılar. Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik” dediler.
71. (İktidarının güç kaybetmesinden, halkın üzerindeki otoritesinin sarsılmasından endişe eden Firavun öfkeyle) Şöyle dedi: Ben size izin vermeden ona nasıl inanırsınız? Demek ki, size bu sihri öğreten büyüğünüz oymuş. Madem öyle, ben de (bu yaptığınız dönekliği yanınıza bırakmayacağım ve) hiç tereddüt etmeden, ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim (sonra da) sizi hurma dallarına asacağım! Böylece (Mûsâ’nın Rabbi mi, ben mi; ikimizden) hangimizin azabının daha ağır ve kalıcı olduğunu iyice anlayacaksınız.
72. (Sihirbazlar) Dediler ki: (“Şu andan itibaren) Biz seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana asla tercih edemeyiz. (Eğer bütün bunları içindeki yenilmişlik duygusunu bastırmak, başka iman edeceklere engel olup, onların gözlerini korkutmak için yapıyorsan, haydi durma) Ne yaparsan yap, umurumuzda bile değil. Senin kararın sadece şu fâni dünya hayatında geçerlidir.
73. “Biz Rabbimize iman ettik. Ondan günahlarımızı affetmesini ve bize zorla yaptırdığın büyücülük suçunu bağışlamasını diliyoruz. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve sürekli olandır.
(Bu sözleri söyleyen sihirbazlar o günün sabahında Mûsâ’ya meydan okurlarken aynı günün akşamında iman edip şehadet şerbeti içerek en yüce makamlardan birine ulaştılar.)
74. (Özetlersek: Firavun örneğinde olduğu gibi) Kim (hesap gününde) Rabbinin huzuruna (iman etmeden) suçlu (ve günahkâr) bir halde gelirse, işte onun hakkı cehennemdir; orada ne ölür ne de yaşar.
75. (Mûsâ ve ona iman edenler örneğinde olduğu gibi) Kim de (imanına yaraşır) güzel davranışlar yapmış bir mü’min olarak, Rabbinin huzuruna gelirse, onlar için yüksek dereceler vardır.
76. (Ağaçlarının) Altından ırmaklar akan ve sonsuza dek içinde kalacakları Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfatı (da) budur.
57-76: ÖN BİLGİ
Hz. Musa (as) kıssasında bu bölüm daha önce A’râf sûresinde 111-126 âyetler arasında anlatıldı. Biz, burada orada anlatılanların devamı niteliğinde açıklamalar yapacağız.
Önce A’râf sûresiyle buradaki âyetler arasındaki farka dikkat çekelim. A’râf sûresinde (103. âyet) Hz. Musa doğrudan Firavuna gidiyor ve birkaç âyet sonra (109. âyet) sihirbazlarla olan diyalog başlıyor. Burada kıssa 9. âyette başladı. Arada anlatılanlardan sonra ancak 57. âyette konu sihirbazlara geldi. Âyetlerin bu şekilde gelmesi ve konuların bu şekilde sıralanması bize bir kere daha şunu gösteriyor: Hz. Muhammed Allah’ın peygamberidir. Âyetler üzerinde hiçbir şekilde tasarrufu yoktur. Ne gelirse, ne kadar gelirse o kadarını duyuran bir elçidir. Bu da Kur’an’ın insan sözü olamayacağının şahididir.
57. Âyet: Firavun Gündem Değiştiriyor
Bu sûrede Firavunla ilk diyalog 47. âyette başladı. 57. âyete kadar sihir konusu hiç gündeme gelmedi. Gündem 49. âyette ifade edildiği gibi Firavunun “Rabbin de kimmiş Ey Musa?” sorusuna verilen cevapla akıp giderken, Firavun sorusuna aldığı cevaplardan hiç de memnun kalmadı. Çünkü o kendisini Rab olarak gören biri olarak, Musa’nın yapacağı Rab tarifinin, kendisiyle kıyaslandığında, güneşin karşısında mum gibi çok sönük ve silik kalacağını zannediyordu.
Buradaki âyetlerde geçmiyor ama A’râf sûresindeki âyetlerden (105-110) öğreniyoruz, Hz. Musa mucize getirdiğini söylüyor, Firavun da o mucizeleri göstermesini istiyor. Mucizeleri gördükten sonra şehirlere haber gönderip sihirbazların toplanmasını emrediyor.
Burada Firavunun amacı “Rabbin kimmiş Ey Musa?” sorusu ile başlayan diyalogun yönünü zayıf kaldığı fikir tartışmasından ve sözlü iletişimden, güçlü olduğunu düşündüğü sihir alanına çevirmekti.
Bunu neden yaptığına aşağıda değinelim.
Tabanı Konsolide Etmek İçin Atılan İftira
Firavun Hz. Musa’yı dünkü çocuk gibi görmüş, bu nedenle sorduğu bir iki soru karşısında onun “peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancı” olduğunu ortaya çıkaracağını düşünmüştü. Ama işler istediği gibi gitmedi. Onun yaptığı etkili konuşmanın ve gösterdiği mucizelerin, çevresindekileri etkilediğini düşünerek, tabanı konsolide etme (birleştirme, sağlamlaştırma) adına Hz. Musa’ya iftira atarak şöyle dedi: “Bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?” Bu ifadenin içinde, sahip olduğumuz iktidarı, zenginliği ve gücü ele geçirmek istiyorsun, dün burada köle olan İsrâiloğullarını efendi, bizi de köle yapmak istiyorsun gibi anlamlar vardı.”
Bu söylem dünden bugüne bütün diktatörlerin yaptıkları “vatan elden gidiyor” edebiyatının bir benzeriydi.
Hz. Musa’nın en baştan beri böyle bir iftirayı haklı kılacak en ufak bir iması dahi olmadı. Onun talebi tam aksi yönde “İsrâiloğulları ile birlikte Mısır’dan gitmekti.”
58. Âyet: Diktatör Hastalığı: Güce Bağlı Körlük
Gücün; güçlü olmanın birtakım artıları yanında eksileri de var. Onlardan biri de zayıf yanlarını görememe, görse bile güçlü olduğunu düşünerek o yanları önemsememektir. Firavunda da bunu görüyoruz.
Firavun bu noktaya gelene kadar Hz. Musa ile kurduğu diyalogdan birtakım dersler çıkarabilir, onu karşısında mağlubiyet yaşama ihtimali olduğunu düşünerek, onunla olan görüşme ve konuşmalarını halkın görmeyeceği bir alanda sürdürebilirdi. Ama öyle yapmak yerine sihirbazlarına olan yüksek güvenin getirdiği özgüvenle, Hz. Musa’yı halkın önünde bir müsabakaya çağırdı. Amacı sonucundan emin olduğu müsabakaya halkı şahit tutmak, iktidarı karşısında Musa’nın yaşayacağı mağlubiyeti herkese göstermekti.
Bu özgüvenin sonucu olarak ona “yeri ve zamanı sen seç” dedi.
59. Âyet: Hz. Musa’nın Yaptığı Riskli Seçim
Hz. Musa-Firavun karşılaşması, başından beri bir karınca ile bir filin karşılaşmasına benziyordu. Güçler dengesinin tamamen aleyhine olduğu bu şartlarda Hz. Musa Allah’a olan imanı ve o imanla gelen güvenin sonucunda Firavunun “yeri ve zamanı sen seç” teklifine, yaşanacakları çok sayıda insanın şahit olacağı bir bayram gününü seçerek cevap verdi.
Bu seçimin her iki taraf için artıları ve eksileri vardı. Galip gelinmesi çok büyük bir artı iken, mağlubiyet çok ciddi eksi; olumsuz sonuçlar doğurabilirdi.
ARA BİLGİ: 60-76 arası âyetler hakkında yapacağımız açıklamaları, benzer âyetlerin olduğu A’râf sûresinde (111-126) yaptığımız için, buradaki açıklamalarımızın bazıları çok kısa olacak.
60. Âyet: Buradaki 60. âyetle A’râf sûresindeki 111 ve 112 âyetler benzer bir içeriği sahip fakat lafızlar aynı değil. Bu bize neyi gösteriyor: Peygamber Efendimizin kendisine vahyedilen bilgideki bir tek harfe bile müdahale etmediğini gösteriyor. Eğer Kur’an bazılarının ifade ettiği gibi manası Allah’a lafzı peygambere ait bir metin olsaydı, Peygamberimiz aynı olayı, aynı kelimelerle anlatabilirdi. Ama öyle olmuyor. Aynı olayda kelimeler nasıl geliyorsa, harfini değiştirmeden olduğu gibi anlatıyor.
61-64. Âyet: Bu âyetlerde A’râf sûresinde görmediğimiz bir ayrıntı daha görüyoruz. Burada Hz. Musa gelen sihirbazları müsabaka öncesi uyarıyor. Sihirbazlar oraya gelmeden önce Hz. Musa ile Firavun arasında yaşananları duymuşlardı ama gözleriyle görmemişlerdi. O yüzden uyarıları ciddiye almadılar ve doğrudan Firavunla kafa kafaya verip müsabakada izleyecekleri yöntem üzerine konuştular. Bu konuşma bir yönüyle motivasyon konuşmasıydı.
Bu âyetlerde doğrudan geçmiyor ama A’râf sûresinde geçmişti (113,114), Sihirbazlar galip geldiklerinde ne alacaklarını sormuşlar, Firavun da onlara vereceği ödülü söylemişti. 64. âyetin sonun da buna işaret var.
65-69. Âyet: Bu âyetler de benzer ifadelerle A’râf sûresinde (115-119) geçiyor. Burası için de 60. âyette anlattıklarımızı tekrar ediyoruz.
Burada A’râf sûresinde geçmeyen bir ifade var. O ifade sihirbazların sihirlerini atmalarıyla Hz. Musa’nın içinde hissettiği korku. Allah (cc) önceki âyetlerde (21, 46) olduğu gibi burada da (68) Hz. Musa’yı “korkma” diyerek sakinleştiriyor.
70-73. Âyet: Bu âyetlerde anlatılan konu A’râf sûresinde (120-126) geçti. Âyetlerde aynı konu aynı kelimelerle anlatılmıyor. Her iki âyet grubu okunduğunda şu görülecek, orada verilen detaylara burada, burada verilen ayrıntılara orada değinilmiyor. O nedenle yukarıda 60. âyette anlattıklarımızı burası için de tekrar ediyoruz.
74-76. Âyet: Sonuç Eğitimi
Hz. Musa’nın yaptığı davete vahyin rehberliğinde bir hayat yaşamaya davet dersek, bu âyetler bütün zamanlara hitap ederek, o davete “hayır” ve “evet” demenin sonuçlarından bahsediyor. Bu sonuçları, önceki sûre ve âyetlerde sonuç eğitimi başlığı altında anlattığımız için oraya havale ediyoruz.718
77-82 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(İman eden sihirbazları ahirette bekleyen mutlu sondan kısaca bahsettikten sonra tekrar Mısır’a dönelim. Sihirbazların ölümü binlerce insanın manevî dirilişine vesile oldu. Yıllarca Mısır’da Firavunlar tarafından köleleştirilen İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya iman etti. Bunun üzerine Firavunun baskıları her geçen gün daha da arttı.)
77. Biz (uzun bir mücadele dönemi sonrasında) Mûsâ’ya şöyle vahyettik: (İman eden) Kullarımla birlikte geceleyin (size vaad edilen topraklara doğru) yola koyul. (Kızıldeniz sahiline geldiğinde, asânı denize vur ve Allah’ın izniyle) Denizde onlarakuru bir yol aç. (Bil ki; inâyetim sizinle beraber, o yüzden bütün bunları yaparken, Firavun) Sana yetişecek diye korkma (Kızıldeniz’i geçerken boğuluruz falan diye de) endişe etme!
78. (Firavun, İsrâiloğullarının Mısırdan ayrıldığını öğrendi.) Bunun üzerine o, (hiç zaman kaybetmeden) askerleri ile birlikte onların peşine düştü. (İsrâiloğullarını Kızıldeniz sahilinde sıkıştırmıştı. Mûsâ âsâsıyla denize vurunca719, deniz birden yarıldı. Firavun bu mucizeyi gördüğü halde ders almak yerine ordusuyla beraber atını denize sürdü.) Deniz (İsrâiloğullarına yol verirken) onları kuşatıp boğuverdi.
79. (Baştan beri Mûsâ’ya karşı takındığı tavırla) Firavun halkını yanlış yola sürükledi ve onların doğru yolu bulmasına engel oldu.
80. Ey İsrâiloğulları (işte böylece) sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Sina Dağı’ nın sağ yanında (emirlerime uyacağınıza, köle bir toplum olmaktan çıkıp, insanlara model ve önder bir toplum olacağınıza dair) sizden söz aldık ve (o verimsiz çölde) size (taşların arasından çıkan suyu ikram ederken,720 yanına katık olsun diye de gökten çiğ damlası gibi dökülen, yerden mantar gibi biten) kudret helvası ve bıldırcın gönderdik.
81. Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz, bu hususta (ölçüyü aşmak sûretiyle) taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz. Aksi halde gazabımı hak etmiş olursunuz. Kim benim gazabımı hak ederse, tepe taklak gitmiş olur.
82. Şu da muhakkak ki; (Benim rahmetim gazabımı geçmiş721 ve her şeyi kuşatmıştır722. O yüzden)Ben(samimi olarak) tevbe edip, (âyetlerime) inanan ve o imana yaraşır güzellikte işler yapan sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için, son derece bağışlayıcı olan Gaffâr’ım.
77-82: ÖN BİLGİ
Tavsiyemiz, bu âyetlerin tefsiri okunmadan önce, A’râf sûresinde 127-137. âyetlerin okunması. Çünkü burada Mısır’dan hicret anlatılıyor. Sihirbazların secde etmesinden hicrete kadar geçen süre içinde Mısır’da çok ciddi olaylar yaşanıyor. Onların ardından hicret gerçekleşiyor.
Hicretten sonra yaşananlara baktığımızda, her iki sûrede de konular benzeşirken detaylarda burada (Tâhâ) ve orada (A’râf) anlatılan ve anlatılmayan konular var. Bu durumun verdiği mesaja 60. âyette işaret ettik.
77. Âyet: Yeni bir sayfa açılıyor. Bu sûrede üç defa geçen “korkma” ifadesinin dördüncüsü bu âyette geçiyor. Bu da bize peygamber bile olsa, Allah’tan vahiy de alsa, Allah tarafından defalarca sakinleştirilse de korkunun insani bir hal olduğunu gösteriyor.
Ayrıca Mısır’dan hicret, A’râf sûresinde ve yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Allah yolunda yola çıkanları, gelecekte yaşanabilecek benzer durumlara hazırlıyor.
78. 79 Âyet: Firavunun ve Firavunların Sonu
İman-küfür mücadelesi bir devrin değil her devrin mücadelesidir. Musa’nın takip ettiği çizgiyi takip edenlerin karşısında firavunlar eksik olmayacak. Bu âyetlerden şunu anlıyoruz, hangi devirde olursa olsun, hangi güçlere sahip olurlarsa olsunlar eninde sonunda Musa ile temsil edilen çizgiler karşısında Firavunlar boğulmaya ve yıkılmaya mahkumdur.
Eğer yıkılmıyorsa bu onların güçlü olmasından değil, Musa tarafında olanların, kendilerine düşenleri eksik yapmasındandır.
80-82. Âyet: Kölelikten Özgürlüğe…
Nesiller boyu kafeslerde yaşayan ve evcil olarak isimlendirilen (papağan, kanarya, bülbül gibi) kuşlar vardır. Bu kuşları özgürleştirmek istediğinizde, bunlar özgürlüğe alışamaz, kafes hayatında içine nüfuz eden kafes kültüründen ve o kültürün sonucu alışkanlıklarından kurtulamazlar.
Asırlardır Mısır’da köle olarak yaşayan İsrâiloğulları da böyleydi. Hz. Musa ile başlayan özgürlük yolculuğunda bir türlü hedefe odaklanamıyor, yolda türlü türlü arızalar çıkarıyorlardı. Özgürlük yolunda, yol üzerinde puta tapan bir kavmi görmeleri ve Hz. Musa’ya “Sen de bize bir ilah yap” (A’râf 138) demeleri bu arızaların ilk emarelerinden biriydi. Ardından verdikleri sözde durmayışları, verilen nimetleri unutmaları, inandıkları değerler uğrunda fedakarlık yapmakta zorlanmaları…
Burada temel soru şu: Bütün bunları Kur’an bize neden anlatıyor, bu anlatılanlar bugün bizim hangi işimize yarayacak? Bu soru için A’râf sûresindeki açıklamalarımıza ilaveten şunları diyelim: Burada konu zamandan mekandan bağımsız insan ve insan davranışları. Kur’an bize İsrâiloğulları üzerinden değişimin, dönüşümün ve eski alışkanlıklardan kurtulmanın zorluğunu anlatıyor. Bu işlerin bir günde olmayacağına süreç içinde kazanılan her olumsuz alışkanlığın yine süreç içinde değişebileceğine işaret ediyor.
Uzak ve yakın tarihe baktığımızda, köleliğe alıştığı için özgürlüğün bedelini ödemekte zorlanan ve köle kalmayı tercih eden örnekler görmek mümkün.723
83-99 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(İsrâiloğulları şirkten tevhide, kölelikten özgürlüğe yeni geçmişti. Adeta kulluğun çocukluğunu yaşıyorlardı. O yüzden de pek başıboş bırakmaya gelmiyorlardı. Mûsâ kavmini Sina Dağı’nın eteklerinde bırakıp, dağın üst tarafında Rabbiyle buluşmak ve Tevrat âyetlerini almak için aceleyle yola çıkmıştı.)
83. (Rabbi ona) “Seni, kavminden (birlikte yola çıktığın gruptan) önce, aceleyle (buraya) getiren nedir?” (dedi.)
84. (Bu soru üzerine) Mûsâ dedi ki: Rabbim onlar hemen arkamdalar. (Bana gelince) Senin rızanı kazanmak (Senin huzurunda olup, hitabına muhatap olmak) için acele ettim.
85. Allah, dedi ki; (“Ya Mûsâ) Şüphesiz, Biz sen onların yanından ayrıldıktan sonra (her kavmi sınadığımız gibi senin) kavmini (de) sınadık. (Bu sınavda hamlar haslardan ayrıldı. Ağzı iyi laf yapan) Sâmirî onları (kolayca kandırıp) yoldan çıkardı”
(Samirî, Mısır’da Firavunun kendine düşman gördüğü azınlık gruplardan birine mensuptu. O da İsrâiloğulları ile birlikte hicret etmişti. Allah, bu kişinin kavmini yoldan çıkardığı bilgisini Mûsâ’ya verdi.)
86. Bunun üzerine Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi, Rabbiniz (iman edip salih amel işleme sözünüze karşılık) sizegüzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Bu vaadin süresi uzun mu geldi? Yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız?
87. (Kavmin içinde bu işe ön ayak olanlar, Mûsâ yokken olanları anlatmak için) Şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat biz (bildiğin gibi bir kısmımız itibarı ile Mısır’da kuyumcuyduk; özellikle Samirî bu işin pîri idi. İşimiz gereği) Mısır halkının (bize bıraktığı) mücevheratından (hakkımız olmadığı halde) yüklü miktarda yanımıza almıştık. (Yaşadığımız vicdan azabı nedeniyle) İşte onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.”
(İsrâiloğulları Mısır’da putlara tapıyordu. Hâlâ görünmeyen bir ilaha iman içlerine sinmemişti. Gözlerinin gördüğü, dokunabilecekleri bir ilah arayışına girmişlerdi.)
88. Derken (Samirî yanlarındaki mücevherleri toplayıp ateşte eriterek) onlara (rüzgâr esip içinden geçtikçe) böğüren bir buzağı heykeli yaptı. (Samirî ve beraberindekiler) “İşte sizin ilahınız da (bizim ilahımız da) Mûsâ’nın ilahı da budur; ne var ki, o (gerçek tanrısını burada) unuttu! (Ama farkında değil. Onu dağ başlarında aramaya gitti”) dediler.
89. (Yıllardır Mûsâ’dan tevhid dersi alan İsrâiloğulları o heykelin) Kendilerine tek bir sözle karşılık vermediğini, ne zarar ne de fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mıydı?
90. Üstelik (Mûsâ dönmeden önce) Hârûn, onlara “Ey kavmim, siz, bu buzağı heykeli ile sınanıyorsunuz. (Maalesef bu sınavı kaybettiniz. Gelin tevbe edin. Çünkü) Sizin gerçek Rabbiniz, (çok merhametli olan) Rahmân’dır. (Umulur ki, sizi affeder. Haydi şimdi) Bana uyun, emrime itâat edin!” demişti.
91. Onlar: (Hatada ısrar ederek) Biz, dediler, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
92. (Mûsâ, kendi yokluğunda olanları dinledikten sonra, kardeşine sert bir ses tonuyla) “Ey Hârûn!” diye çıkıştı; “Bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu?
93. (Giderken sana yapman gerekenleri söylemiştim. Bütün bu gelişmeler yaşanırken) Banauyman (benim sana dediklerimi yapman) gerekmiyor muydu? Şimdi sen (bütün bunlara engel olmamakla) emrime karşı gelmiş olmadın mı?
94. (Hârûn) “Ey anamın oğlu!” dedi, (üzüntünü anlıyorum ama ne olur) saçımı sakalımı, yolma! (Aslında olaya müdahale edebilirdim ama) Ben, senin (giderken yaptığın tavsiyeye uydum. O yüzden) “İsrâiloğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.
95. (Hârûn’un mevcut problemi büyütmemek için böyle davrandığını anlayan) Mûsâ (olanların arkasında olduğunu öğrendiği Sâmirî’ye: Peki) Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî?” dedi.
96. (Söyleyeceği yalanı önceden hazırlamış olan) Sâmirî şöyle dedi: Benonların görmedikleri bir şeyi gördüm. (“Neyi gördün?” dersen, sana vahiy getiren meleği gördüm.) O elçinin (ayak) izinden bir avuç toprak alıp (berekete vesile olur ümidiyle) onu potanın içine attım. Nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi.”
97. (Bu yalana inanmayan) Mûsâ: (Sâmirî’ye “Defol!” dedi (Bu yaptıklarına karşılık bir ceza olarak devası olmayan bir hastalığa yakalanacaksın ve) artık hayatın boyunca sen: “Bana dokunmayın! (Bana dokunmayın!)” diyeceksin. (Yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın.) Ayrıca senin için (ne yaparsan yap) kurtulamayacağın bir ceza günü (de) var. Tapmakta olduğun tanrına da (iyi) bak! Yemin ederim, biz onu eriteceğiz sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
98. (Size gelince ey İsrâiloğulları!) Sizin İlahınız, yalnızca (ve yalnızca) kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
99. (Ey Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana (ve senin şahsında muhataplarına) anlatıyoruz. Şüphesiz ki (bütün insanlar öğüt alsın diye) tarafımızdan sana (bir ismi de zikir olan, okuyana Rabbini hatırlatan) Kur’an’ı verdik.
83. 84. Âyet: “Sorun Çıkacağını Bildiği Halde, Allah (cc) Neden Çağırdı?”
Allah’ın cevabını bildiği halde soru sorma şekline “retorik soru” diyoruz. Bu soru şeklinde amaç öğrenmek değil, amaç: Bu soru şeklini bir öğretim metodu olarak kullanmak; muhatabın dikkatini çekmek, zihni az sonra başlatılacak sohbete ve o sohbet üzerinden verilecek mesaja hazır hale getirmektir.724 Biz, burada bu soruyla bu âyet üzerinden verilmek istenen mesaja yoğunlaşacağız.
Allah (cc) Kur’an’da bize kıssa anlatırken, kıssalarda geçen konuşmaların tamamını anlatmaz. Anlattığı her şey, kıssadan özellikle bize mesaj vermek için seçilmiş olan bölümlerdir.
Bu olayın geçtiği ortamı okul, İsrâiloğullarını öğrenci, Hz. Musa’yı da öğretmen olarak kabul edersek, öğretmenin görevi öğrencilerine tevhid dersi vermek. Onların eski batıl inançlarından kurtulmalarını sağlamak.
Hz. Musa bu dersi veriyor. Bu dersi verirken Allah tarafından Tur dağına çağrılıyor (A’râf 142). 83. ve 84. âyetteki anlatılan olay bu sırada gerçekleşiyor. Burada bize verilen mesajlardan biri şu: Öğrencilerin belli bir kıvama gelmediği sınıflarda, öğretmenin yokluğunda sorun çıkabilir. O yüzden öğretmen kendi yokluğunda çıkabilecek sorunlar için elinden gelen bütün tedbirleri almalıdır. Burada akla şu soru gelebilir: Allah (cc) sınıfta bu sorunun çıkacağını bildiği halde Hz. Musa’yı neden çağırdı? Hz. Musa sınıfı bırakıp neden gitti? Cevap: Allah’ın bilgisi ve bilmesi zamana, sürece, olaylara bağlı bir bilme değildir. Onun bilgisi mutlaktır. Biz insanların bilmesi, öğrenmesi zamana, sürece; süreç içinde yaşadıklarımıza bağlıdır.
Hz. Musa bir insandır. Allah (cc) onun üzerinden bütün insanlara özellikle de insanlar içinde öğrenci seviyesinde olan insanların eğitiminden sorumlu olan önderlere, liderlere, öğretmenlere ders veriyor. Bu dersin konusu: Yanlıştan doğruya, kötü alışkanlıklardan güzel alışkanlıklara, kölelikten özgürlüğe geçiş süreci yaşayan öğrencilerde (toplumlarda) ortaya çıkabilecek sorunları göstermek. Dersin konusu bu olunca, başlıktaki sorunun cevabı da şu oluyor. Allah (cc) Hz. Musa dahil bütün insanlara öğreteceklerini, genelde hayatın içinde uygulamalı olarak öğretiyor. Bu âyetlerde uygulamalı eğitimden bir parça görüyoruz.
Ayrıca burada şuna da dikkat çekelim, Allah (cc) ezeli ilmiyle az (veya çok zaman) sonra kulunun başına ne geleceğini bilir. O kul peygamber de olsa Allah hikmeti gereği başa gelecek şey mağlubiyet veya ölümcül bir şey olsa da olayların akışına müdahale etmeyebilir.
Bu konuda geniş açıklama için bu süreninin 41. âyeti için yaptığımız değerlendirmelere bakınız.
85. Âyet: Samir’inin Kimliği Önemli mi?
Sâmirî kelimesi için bir şahsın özel ismi diyenler de olmuş, doğduğu büyüdüğü yere nispet edilen bir sıfat olduğunu söyleyenler de olmuş. Biz Kur’an’ın baktığı yerden bakıyoruz. Sâmirî bir insan; her devirde her toplumda örneği görülebilecek bir insan. Kur’an bize Âdem’i, Nûh’u, İbrahim’i, Musa’yı, İsa’yı, Muhammed’i ve onların karşısında yer alan müşrikleri, onlara düşmanlık eden Firavunu, Nemrudu, Ebu Cehli, onların iman etmeyen çocuklarını ve eşlerini, onları aldatan şeytanı ve onlara iman edenleri anlatırken hep insanı; insanın olumlu olumsuz sıfatlarını anlatır. Bu anlatımlarda önümüze burada olduğu gibi Sâmirî ve İsrâiloğulları gibi birey ve toplum örnekleri koymasının öncelikli hikmeti soyutu somut örnek üzerinden anlatmaktır.
Bir başka hikmet, Kur’an bir toplumu anlatırken genel uzak çekim yapan kamere kullanır. Bu kamere bize o topluma ait ana (genel) özellikleri verir, o toplumdan bir bireyi anlatırken yakın çekim kamere kullanır, o kamere bize o topluma ait ayrıntıları verir.
Biz bu bakış açısına “Kur’an’ın baktığı yer” diyoruz. Buradan baktığımızda sıfatlar bütün zamanların değişmezi ve evrensel özellikleri olarak öne çıkarken, kişi ve toplumların aidiyetleri geride ve yerelde kalıyor.
Tefsirde izlediğimiz yöntem gereği, geride ve yerelde kalanlara ihtiyaç olduğu kadar değiniyor, bugüne bakan ve evrensele hitap eden tarafları daha fazla öne çıkarıyoruz.
Bu konulara bakış açımızı bir kere daha ortaya koyduktan sonra, şu soruyla devam edelim.
Sâmirî (ve Dış güçler) Kimdir?
Günümüz diliyle konuşursak, Sâmirî dünyada dış güçler olarak tanımlayacağımız ne kadar güç odağı varsa, onların emellerine, amaçlarına hizmet edebilecek bir piyondur. Akıllı Müslüman dış güçler gerçeğini bilir. Akıllı Müslüman için ilk dış güç şeytandır. Ondan sonraki dış güçler ise adı devlet ve şahıs ismi olan piyonlardır. Burada Sâmirî vahyin güneşi altında olduğu halde, hevasına, istek ve arzularına söz geçiremeyen, Mısır’daki alışkanlıklarının esaretinden kendini kurtaramayan, böyle olduğu için de niyeti bozgunculuk olan şeytanın emellerine alet olan zavallı bir kullanışlı piyondur.
Piyonlara Karşı Yapılması Gereken Nedir?
Yapılması gereken Kur’an’a kulak vermektir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an bize İsrâiloğullarını kötüden iyiye, şirkten tevhide doğru değişim ve dönüşüm sürecinde olan bir toplum olarak anlatır.
Bu anlatının ilk muhatabı, bu âyetlerin ilk muhatabı olan Peygamber Efendimiz ve Mekke Müslümanlarıdır. O gün olan değişim ve dönüşüm bütün zamanlarda olacak. Bu gerçeği ortaya koyduğumuzda, Kur’an’ın anlattığı bu konular şu sorularımızın cevabı olur: Bu değişim ve dönüşüm olurken, hangi arızalar ortaya çıkar ve bunların çözümleri için ne yapmak gerekir?
(Birey ve) Toplum Mühendisliği Açısından (Sâmirî ve) İsrâiloğulları
Medya dilinde toplum mühendisliğini genelde olumsuz bir ifade olarak duyarız. Bu mühendisliği niyeti kötü olanlar yaptığı gibi iyi olanlar da yapar. Bu mühendisliğin temelinde bilim olarak psikoloji, pedagoji, sosyoloji ve matematik vardır.
Bu mühendisliğin yapılması için ilk olarak toplum denilen bütünün parçası olan insanı/bireyi tanımak gerekir. O yüzden toplum mühendisliği aynı zamanda birey/insan mühendisliğidir.
Bir kere daha ifade edelim, Kur’an’ın Sâmirî ve İsrailoğuları gibi verdiği birey ve toplum örnekleri, bu mühendisliğin nasıl yapılacağını göstermek içindir.
Bu mühendislik kesici bir alet gibidir, katilin (şeytanın, firavunun) elinde olursa can alırken, doktorun (peygamberin ve iyi niyetli insanların) elinde olursa hayat kurtarır.
Kur’an’ın varlık sebeplerinden biri de Müslümanlara bu mühendisliği öğreterek insanların ebedi hayatını kurtarmalarına vesile olmaktır. Bu mühendislikte matematiğe kısaca değinelim. Matematik denildiğinde illa sayılar anlaşılmaz.
Olumlu ve olumsuz davranışların (tercihlerin) toplamını bilmek, bunların hangi sonuçlar doğuracağını öngörmek de matematiktir.
Bu açıklamalardan sonra 85. âyete dönersek,
Sâmirî Fitnedir
Âyette bizim “sınadık” anlamı verdiğimiz kelime fitne anlamına gelen “fetennâ” kelimesi. Kur’an bu kelimeyi farklı anlamlarda kullanıyor. Burada imtihan anlamında kullanılıyor. Kur’an’ın imtihan için farklı kelimeler de kullandığını dikkate aldığımızda, Kur’an bütünlüğünde fitne kelimesi imtihandaki zor sorulara, imtihanda kişiyi zorlayacak durumlara işaret etmek için kullanılan bir kelime oluyor.725
Bu âyette Sâmirî önce kendi ile sınanan ve bu imtihanı kaybeden, sonra da İsrâiloğullarının kendisi ile sınandığı bir figür oluyor.
Konuya aşağıdaki âyetlerde devam edeceğiz.
85. Âyet: Lideri Sevindiren ve Üzen Şeyler
Herkesin hayatında iyi-kötü, sevindiren-üzen, olumlu-olumsuz şeyler vardır. Bunlar bireyin hayatında birden ona kadar olurken, bireylerin toplamı olan toplumlara liderlik yapan insanlarda onlarca olabilir.
O yüzden lideri sevindiren gelişmenin arkasından onu üzen bir gelişmenin olması beklenmedik bir durum değildir. Hayatın gerçeklerini bilenler için çok normaldir. Bu âyetlerde de bunun bir örneğini görüyoruz. Burada (83. 84. âyetlerde) gördüğümüz en yakın örnek, Hz. Musa’nın Tur dağına giderken yaşadığı sevinç ve mutluluk; bu mutluluğu bir an önce tatmak için acele etmesi. Orada Rabbinin huzurunda bu mutluluğu yaşamayı istemesi…
Hz. Musa tam bu mutluluğu yaşarken, hemen orada Rabbinden onu üzecek ve öfkelendirecek haberi de alıyor.
O öfkeyle kavmine dönüyor.
86-98. Âyet: Bir Tavır Koyma Olarak Öfke
86. âyetten yola çıkarak önce şunu ifade edelim. Öfkelenmek kötü bir şey değildir. Öfkenlenilmesi gereken durumlarda insani bir tavırdır. Onu sorun yapan, onun bardağın ve barajın taşması gibi taşıp, kişinin kontrolünü kaybetmesine sebep olmasıdır.
Öfkenin tanımını kısaca yaptıktan sonra âyet numaraları vererek olayların nasıl geliştiğine bakalım.
(86) Önce Anlıyor ve Dinliyor
Âyette geçmiyor ama âyeti hayatın olağan akışı içinde okuyup fotoğrafın diğer parçalarını baktığımızda, Hz. Musa Tur dağından gelir gelmez, anlamadan dinlemeden 86. âyetteki konuşmayı yapmıyor. Güncel dille konuşursak, olayların arkasında Sâmirînin olduğu bilgisi Allah tarafından kendisine verildiği halde, ilk olarak bir ön soruşturma yapıyor. Olanı biteni yüzeysel olarak anlıyor ve geçmiş konuşmalarından yola çıkarak sorular soruyor.
(87) Kavmin Bahanesi
86. âyette Hz. Musa sorular soruyor. Kavminin verdiği cevap “Suçun sahibi olmaz” deyimini hatırlatıyor; “Hata yaptık senden özür, Allah’tan da affımızı diliyoruz.” olması gerekirken, sanki iradeleri yokmuş, sanki bütün olaylar onların bilgisi haricinde gelişmiş gibi bir cevap veriyorlar. Sonra sözü mücevherlere getirip, konuya hiç alakasız bir yerden devam ediyorlar.
Aslında bütün bunlar, bizim A’râf sûresinde geniş olarak anlattığımız şu gerçeğin itirafı oluyor; “Biz Mısır’daki alışkanlıklarımızın esiri olduk. O yüzden şirkten tevhide; görünen ilahtan görünmeyen ilah inancına geçmekte zorlanıyoruz. O yüzden görünen bir ilaha tapma ihtiyacımızı içimizden atamıyoruz.”
88-90. Âyet: Bütün Zamanlara Verilen Ders
Buzağı heykeli yapımında kullanılan mücevherler için farklı bilgiler var.
Birincisi İsrâiloğullarından bazıları Mısır’da kuyumculuk yapıyordu. Bu mücevherler Mısırlı müşterilerin kendilerine tamir için bıraktıkları mücevherlerdi. Onları vermek yerine yanlarında getirdiler fakat böyle yaptıklarına pişman oldular. Bu günahın verdiği manevî ağırlık nedeniyle o mücevherleri ateşe attılar.
İkincisi, Firavun ve ordusu Kızıldeniz’de boğulmuştu. Bu mücevherler onlardan geriye kalan ve ganimet olarak alınan değerli madenlerdi.
Üçüncüsü, her insanın yola çıkarken, yolda lazım olur diyerek yanına aldığı birikimleriydi.
Bunların üçünün de olma ihtimali var. Fakat burada daha önemli bir konu var. İnsanların inanç noktasında çok kolay bir şekilde aldatılmaya ve kandırılmaya açık olmaları.
İsrâiloğulları Mısır’da yıllarca Hz. Musa’dan tevhid dersi almışlardı. Bu dersler Mısırdan çıktıktan sonra hicret yolunda da devam etti. Bu bağlamda 89-91. âyetler “Siz bu konularda bilgiliydiniz. Putların fayda ve zarar veremeyeceğini biliyordunuz. Harun Peygamberin uyarlarına rağmen bu gerçeği nasıl göremediniz. Görmediğiniz gibi bir de nasıl Musa gelene kadar biz puta tapmaya devam edeceğiz diyebildiniz?” diyerek önceki dersleri hatırlatıyor.
Ama buna rağmen Sâmirînin yalanlarına kandılar. Sâmirî insanları kandırmak için işin içine Hz. Musa’yı da katıyor. “Unuttu” derken de onun Peygamber olmadan önce saraydaki geçmişini hatırlatıp, sözü “O da bir zamanlar Mısırdaki heykellere tapardı.” demeye getiriyor.
Bu âyetler bütün zamanlara şu dersi veriyor: Dini konular insanları aldatma ve kandırma sıralamasında en başta gelen konulardır. İnsanların saf ve temiz duygularını “şirkle” kirletmek, o insanlardan maddi menfaat elde etmek isteyen insanlar her zaman olabilir. O yüzden bu konularda çok dikkatli olun. Gerek putlara taparak, gerek şahısları putlaştırarak, Tevhid çizgisinden sapmaya sebep olacak en ufak bir eylem ve söylemden uzak durun.
92-94. Âyet: Liderin Stres ve Öfke Yönetimi
86. âyette Hz. Musa’nın öfkeyle kavmine döndüğünü gördük. Buraya kadar olan bölümde Hz. Musa’nın stres ve öfke yönetiminde dengeli olduğunu görüyoruz.
Bu âyetlerde dengenin aşıldığını, bu noktadan sonra yaptıkları için Hz. Musa’nın (A’râf sûresi 151. âyette) Allah’tan bağışlanma dilediğini görüyoruz.
Bu konuyu aşağıdaki başlıklar altında açalım.
Hz. Musa Neden Öfkelendi?
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi insanda öfke bir noktaya kadar normal ve olması gereken bir davranış. Konuya Hz. Musa açısından baktığımızda onun öfkesinin arkasındaki sebep kavmine olan sevgisi. Bu sevgiyi annenin çok sevdiği yavrusunun kendine zarar verecek bir şey yaptığında, gösterdiği öfkeye benzetebiliriz. Hz. Musa puta tapmaya ahiret noktayı nazarından baktığında, o eylemi ateşe girmek olarak görüyor. Böyle gördüğü için de caydırıcı olmak için ortaya ciddi bir tavır koyuyor. Buraya kadar öfke makul. Şimdi buradan sonrasına bakalım.
Hz. Musa Neden Bağışlanma Diledi?
Hz. Musa’ya kendisi peygamber olduğu gibi kardeşi Harun’da peygamberdi. Bir yönüyle kavmi içinde onun naibi (yerine geçeni,) ve yardımcısıydı.
Ona karşı yapması gereken, çadırına çağırmak, olayları ondan dinlemek, göstereceği tepkiyi, çadırda yalnızken göstermesi gerekirdi. Böyle yapmak yerine herkesin içinde onun saçını sakalını tutması, onun otoritesini, saygınlığını sarsması, bir liderin yapmaması gereken bir davranıştı.
Hz. Musa’nın yaptığı duada kendisi için bağışlanma dilemesinin arkasında “bu davranış vardı” diyebiliriz. (Allahüalem.)
Lider Ekibinin Saygınlığını Korumalı
Kur’an’ın bu olayı bize anlatması hayata ait çok önemli dersler veriyor.
Bu olayı bir okula uyarlarsak, Müdür okulu yöneten bir yönetici olurken, öğretmenler onun ekibinden; onun yardımcılarıdır. Müdürün bir sınıfa girip, öğrenciler içinde, öğretmenini “fırçalaması” o öğretmeninin saygınlığını ve otoritesini bitirir. Müdürün yok saydığı bir öğretmen, öğrenciler tarafından da aynı muameleye tabi tutulur. Bu olayı bir aileye uyarlarsak, evde babanın çocuklarının yanında annenin otoritesini sarsması, onu aşağılaması, onun hata ve kusurlarını sayması, anneyi evde bitirir. O annenin çocuklarına (eğitim adına) bir şeyler vermesi zorlaşır.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Kur’an “Allah’tan bağışlanma dilenecek bir davranıştan bahsederken, dolaylı olarak bütün zamanlarda bütün yöneticilere mesaj veriyor.”
95-97 Âyet: Sâmirî’nin Günümüzdeki Karşılığı
Hz. Musa (as) bu âyetlerde Sâmirî’yi sorguluyor. Sâmirî dolaylı bir şekilde kendini övüyor. Kendinin olağanüstü güçleri olduğunu, manevî bir makam sahibi olduğunu, Allah’a yakın biri olduğunu ima eden bir savunma yapıyor. Savunmasında görünmeyen manevî varlık olan Cebrail’in iz bıraktığını söylerken, dolaylı olarak onu gördüğünü de söylemiş oluyor.
Bunları söylerken karşı tarafın kendisi hakkında, “Bu kişi Allah’ın vahiy meleğini görüyorsa, ermiş biridir. Böylesine ermiş biri buzağı heykeli yapıyorsa, onun yaptığı yanlış olamaz. Yaptığında mutlaka bir hikmet vardır.” şeklinde düşünmesini istiyor. Sâmirînin sözlerini böyle yorumlarsak, bu yorumlar günümüze hiç de yabancı gelmiyor. Dünyanın hemen her yerinde, hemen her dinde kendisinde böyle olağanüstü güçler olduğunu zanneden sahte dindarlara rastlamak mümkün.
Kur’an’ın bu kıssada Sâmirîyi öne çıkarması, hiç de sıradan bir olay değil. Kur’an onun üzerinden bu ve benzeri mesajları alıp günümüze taşımamızı istiyor. (Allahüalem)
Sâmirîyi Verilen Tecrit Cezası
Hz. Musa (as) yaptığı sorgulamada Sâmirîyi manevî anlamda bulaşıcı bir hastalığa benzetiyor ve onun bundan sonra başkalarına “şirk” hastalığını bulaştırmaması için ona tecrit cezası veriyor. İnsanlarla görüşmesi yasaklanıyor ve sürgüne gönderiliyor.
98 Âyet: Konuşmanın Özeti
Buraya kadar olanlar üzerinde düşündüğümüzde, Hz. Musa’nın olayla ilgili sorgulamaları bitiyor. Kavmini topluyor. Onlara bir konuşma yapıyor. Bu konuşmadan bu olayın bir kere daha tekrar etmemesi için yapılacakları anlatıyor ve sonuç cümlesi de olarak da bu âyette geçen ifadelerle tevhide bir kere daha vurgu yapıyor.
99. Âyet: Bu Kıssanın Anlatılma Gerekçesi
Yukarıda 9. âyette bu kıssaya başlarken “Kur’an’ın Kıssaları Anlatmasındaki Öncelikli Sebep” başlığını öne çıkarmıştık.
99. âyet ve benzeri âyetler726 bu kıssa özelinden, Kur’an’daki bütün kıssaların öncelikli olarak anlatılma sebebini ortaya koyuyor. Acizane tavsiyemiz, Kur’an’daki bütün kıssaları anlatırken, Kur’an’ın öne çıkardığı bu gerekçeyi başa koymakta fayda var.
100-114 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
100. (Kur’an’ın hakikati ortaya koyduğu yerde) Kim ondan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyâmet günü o ağır bir günah yüklenerek gelecektir.
101. (Bu günahın yükü öylesine ağır ki) O yükün altında ebedi olarak kalacaklar. Bu (yük) kıyâmet günü onlar için ne ağır bir yük olacak.
102. Sur’a (ikinci defa) üflendiği (ve bütün insanların yeniden diriltildiği) gün, günahkârları (korkudan) gözleri donuk (görmez) bir halde (mahşer meydanında) toplayacağız.
(Toplananlar, sonlu dünya hayatından, sonsuzluğun başladığı ebedi hayata gelmişlerdir. Biraz sakinleştikten sonra, çok uzun zannettikleri ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadıkları dünya hayatının günleri hakkında konuşurlar.)
103. (İçlerinden bazıları) “Siz (dünyada) sadece on gün kaldınız?” diyerek aralarında gizlice fısıldaşırlar.
104. (Ne kadar gizli konuşsalar da) Aralarında konuştukları konuyu (elbette)Biz çok iyi biliriz. (Bu konuşmada) Onların en aklı başında olanı, (sonsuzluğun yanında, sonlu olanın ne kadar uzun olursa olsun, gerçekte çok kısa olduğunu anlayan biri olarak, “Ebedî hayatla kıyaslanırsa) O zaman siz yalnızca bir gün (hatta ondan bile kısa727) kaldınız.” der.
105. (Senden bu âyetleri duyan müşrikler)Sana dağlar hakkında sorarlar (ve derler ki, “Tamam diyelim ki, senin dediğin gibi kıyâmet kopacak ve insanlar mahşerde toplanacak; o zaman şu etrafımızı çeviren dağlar ne olacak, onlar da mı yok olacak? Ey Resûlüm onlara) De ki: Rabbim onları un ufak edip tümünü savuracak.
106. (O dağların) Yerlerini dümdüz, bomboş bir alana dönüştürecek.
107. (O kadar düz ki) Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş göreceksin.
108. O gün (bütün) insanlar (mecburen adı İsrafil olan) dâvetçiye uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. (O gün sonsuz merhametin kaynağı olan) Rahmân’a karşı (bütün) sesler kısılmıştır; (o ortamda) artık sadece fısıltı işitebilirsin. (Herkes hakkında verilecek kararı merakla beklemektedir.)
109. (Ayrıca şunu da çok iyi bilin! O gün “Bizim Allah katındaki şefaatçilerimiz”728 dediğiniz sözde ilahlarınızın size hiçbir faydası olmayacak.) O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve (özünden) sözünden (ve amelinden) razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
110. (O gün kimseye zerre kadar haksızlık yapılmaz. Çünkü) O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kuşatamaz.
111. Bütün yüzler (hayatı vermekle)Hay(verdiği hayatı bâki hayatla devam ettirmekle de) Kayyûm(olan Allah’ın) önünde (saygıyla) yere eğilmiştir. (İşte o an) Günah yüküyle (O’nun huzuruna) gelenler (kelimenin tam anlamıyla) perişan olacaktır.
112. (Öte yandan) Kim de bir mü’min olarak, (imanına yaraşır) güzel davranışlarda bulunursa (ve bu yolda ölüm gelene kadar sebat ederse) artık o, ne (bir) haksızlığa uğratılmaktan korksun, ne de (verilecek mükâfatlardan) yoksun bırakılmaktan.
113. (İşte)Biz onu sana (kolay anlaşılması ve anlatılması için) Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onun içinde (hem geçmişteki peygamber kıssaları hem de gelecekteki ahiret manzaralarını anlatan âyetler üzerinden insanlara tercihlerinin sonuçlarını gösteren) uyarı mesajlarımızı tekrar tekrar dile getirdik. Tâ ki, (ona muhatap olanlar, Allah’ın razı olmadığı her şeyden) sakınsınlar veya (sakınmayanların sonlarını görüp) öğüt ve ibret alsınlar.
114. (Evrendeki her şeyin sahibi ve yöneticisi olmasıyla)Melik(mutlak gerçek ve hakikatin kaynağı olması cihetiyle)Hak olan Allah yücedir. (Neyi vaad ettiyse, hepsi vakti saati geldiğinde bir bir gerçekleşecektir. Ey Resûlüm! Bu arada)Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan önce (unutma endişesiyle) Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve (vahiy tamamlandığında dua et. Duanda) “Rabbim benim ilmimi (irfanımı) artır. (İndirdiğin âyetleri, içime sindirmeyi, davranışlarımda güzel ahlak olarak göstermeyi nasip eyle!”) de!
ÂYETLERİN KISA DEĞERLENDİRMESİ
Buradaki âyetler sonuç eğitimi ile ilgili. Kur’an burada ahiret üzerinden bir sonuç eğitimi veriyor. Önceki sûre ve âyetlerde bu konunun üzerinde çok durduğumuz için burada sadece farklı noktalara kısaca değineceğiz. Benzer noktalar için dipnotta referans vereceğiz.
100-102. Âyet: Dünyada Hiçbir İnsan “Dirilmek Beni İlgilendirmiyor” Diyemez
Evet Kur’an’ın verdiği haberler için dünyada hiçbir insan başlıktaki cümleyi kurup, Kur’an’ın anlattığı gerçeklere yüz çeviremez. Neden? Çünkü her insan farkında olsa da olmasa da Allah’ın koyduğu yasalara tabi; doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor ve ölüyor. Bu yasalara tabi olan her insan dirilme yasasına da tabidir: Kur’an bu gerçeği ifade ederken şöyle der: “Öldükten sonra ister kemik, ister toz, hatta İsterseniz taş ve demir olun yine de dirileceksiniz.”729
Dünya hayatı ile ilgili ciddi konularda en zayıf ihtimallere kulak veren bir insanın, ebedi hayatı ile ilgili çok çok önemli bir haber karşısında en azından şunları yapması beklenir; bu konudaki bilgilere ulaşması, onlar üzerinde araştırmalar yapması, işin uzmanlarına sorması ve sonunda “Ben bilgi ve belgelere dayanarak şu kararı verdim.” demesi beklenir.
Kur’an her insana bu yolu izlemeye davet ediyor. Bu yol izlendiğinde özelde ahiretin inkarı, genelde “Allah’ın var” dediği her şeyin inkarı, aklın inkarı ile eşitleniyor. Çünkü Allah aklı kendi varlığına şahit olabilecek bir donanımda yaratmış. O yüzden Allah’ı inkar, aklı inkar etmek kadar zor ve imkansız hale geliyor.
Kur’an’ın dayandığı zemin bu kadar güçlü olunca Kur’an bütün insanlara şu uyarıyı yapıyor: “Bu gerçekler, bu kadar ayan beyanken, bunlardan yüz çevirmek büyük günahtır. Sura ikinci defa üflendiğinde, bütün insanlar bu gerçekle yüz yüze gelecektir. O gün bu günahın ahiretteki yükü çok ağır olacak. Gelin yol yakınken dönün.”
Özetlersek, Kur’an’ın ahirete yönelik verdiği bütün sonuç eğitimlerde en büyük amaçlardan biri de bu uyarıyı yapmaktır.
103. 104. Âyet: Dekorda İki gün Var: Sonlu ve Sonsuz
İnanç dekoruna baktığımızda iki gün görüyoruz. Birincisi dünyadaki günler, diğeri de ahiret günü. Birincisi sonlu; başlayınca bitiyor, diğeri sonsuz; başlayınca hiç bitmiyor. Âyetler sonsuzluğa gittiğimizde sonlu âlem üzerinde yapacağımız konuşmaları betimliyor. Bu betimlemeyi Kur’an’da farklı âyetlerde görüyoruz. Bu âyetlerde konuşmaları aktarılan kişilerden,
Bazıları dünyada bir yatsı vakti ve gündüzün bir kuşluk vakti kadar kaldığını,730
Bazıları da dünyada günün bir saati veya daha az bir süre kaldıklarını söyleyecekler.731
Bu farklılık kişilerin bakış açısından kaynaklanıyor. Bu fark ne kadar çok olsa da şu gerçek değişmiyor: Sonsuzdan sonluya bakınca, en uzun sonlunun en kısa sonludan çok da farkı yok. Bu ve benzeri âyetlerde öne çıkan mesajlardan biri şu: ahiretten bakınca bir gün bile olmayan dünya hayatını, ebedi hayata değişmeyin. Sonu olan hayat ne kadar uzun olursa olsun, size ebedi âlemi unutturmasın.
105-107. Âyet: Mahşerin Dekoru
Bu âyetlerde mahşerin dekoru anlatılıyor. O dekora geçmeden önce bu âyetler okunduğunda akla gelebilecek bir konuya değinelim. Sonra mahşer dekoruyla devam edelim.
Kur’an’da Aşkın ve İçkin Anlatım Örnekleri
Kur’an’da ahiret ile ilgili anlatımlarda iki boyut öne çıkar. Biri tamamlanmış olmuş bitmiş bir süreç, diğeri tamamlanacak devam eden süreç. Kur’an’da birinci boyuta işaret eden çok sayıda âyet var. O âyetleri okuduğumuzda, cennetin cehennemin şu anda var olduğunu, içinde sevinenlerin ve azap çekenlerin olduğunu anlıyoruz.
Bu âyetlerde olduğu gibi İkinci boyuta işaret eden âyetlerde sürecin devam ettiğini, bu sürecin sonunda mahşerin kurulacağını, insanlara hesap sorulacağını ve onun sonucunda insanların amellerine göre cennete ve cehenneme gideceğini anlıyoruz.
Burada soru şu: Kur’an’da neden böyle bir anlatım tercih edilir?
Bu sorunun cevabına Tefsir usulümüzde, önceki bazı âyetlerde ve bu sûrenin 44. âyetinde değindik. Burada onlara ilaveten şunu ifade edelim.
Allah (cc) zamandan mekandan münezzehtir. Yani her yönüyle sınırsız özelliklere sahiptir. Bu yönüyle aşkındır; zaman üstüdür. Bir de Allah’ın sınırları olan dünyada, sınırlı zaman dilimin içinde yaşayan, öğrenmesi bir sürece bağlı olan insanı muhatap alan yönü vardır. Bu yönüyle içkindir; zaman için de konuşur. Bunlara sembolik bir dil kullanıp makam dersek, Kur’an’da Allah bu iki makamdan konuşur. Aşkın makamda süreç/zaman yoktur. Orada her şey “an”dır.
İçkin makamda zaman vardır. Oradaki konuşmalarda konular bir süreç içinde anlatılır. Konunun türüne göre geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman dili kullanılabilir. Bu açıklamadan sonra soruya gelirsek, sorunun cevabı “bizim anlayabilmemiz için” olur. Yani Allah (cc) sınırsız bir âlemde olacakları (olanları) bizim anlayabilmemiz için, bizim dünyamızda, bizim seviyemizde, bizim bildiğimiz örnekler üzerinden anlatır.
Dağlar Hakkında Gelen Soru ve Mahşerin Kuruluşu
Bu soru burada kıyameti; kıyametle koskoca kâinatın; dünyanın yıkılışını akıldan uzak gören birinin sorusu olarak geliyor. Bugünden 7. asra gidersek, o gün insanlar için yıkılması, “yerle bir” edilmesi en zor ve imkansız görünen şeylerin başında dağlar gelirdi.
“De ki” ile başlayan yerden itibaren bu âyetleri Kur’an’daki diğer kıyamet âyetleri ile birlikte okursak, âyetler bize şunu diyor: Hiç sönmez zannettiğiniz güneş sönecek, yıldızlar sapır sapır dökülecek, dağlar un ufak olacak, kabirlerdeki bütün insanlar çıkacak, herkes Rabbin huzurunda “hazır ol”da olacak, o gün mahşer meydanında büyük bir sessizlik olacak, sadece birkaç fısıltı duyulacak.
Mahşer Nerede Kurulacak?
Bu ve benzeri âyetlerden dünyada kurulacağını anlıyoruz. Fakat burada yine Kur’an’ın aşkın ve içkin anlatım örneklerinden, sınırsız âlemin dekorunun, sınırlı âlemdeki benzer örneklerden anlatılmasını hatırlarsak, bu konuda ihtiyatlı konuşmakta fayda var.
Burada kesin olan şey dirilişin olacağı, ihtiyatlı konuşmamız gereken nokta ise bunun nerede ve nasıl olacağı gibi ayrıntıya bakan tarafları. Aynen öyle de olabilir, ona benzer şekilde de olabilir.
108-110. Âyet: Mahşer Dekorunda Rahmân İsmi Üzerinden Verilen Mesaj
Daha önce ifade ettik, Allah’ın (cc) bizzat kendisinin ve Peygamberlerinin O’nu tanıtmada öne çıkardıkları isimlerin başında Rahmân ismi geliyor.
Bu âyetlerde ve takip eden âyetlerde mahşer dekorunda iki Rahmân ismi görüyoruz. Bundan şunu anlıyoruz: Nasıl ana rahminden fani dünyaya gelen her insanı Rahmân isminin tecellileri karşılıyorsa, dünya rahminden baki âleme gelenleri de Rahmân isminin tecellileri karşılayacak. Bu karşılamada Rahmânın sevgisine sevmekle karşılık verenler sevilenlere verilen ödülü almaya (cennete) doğru giderken, o sevgiye sevmekle karşılık vermeyenler hak ettikleri yere (cehenneme) doğru gidecekler.
Mahşerde Rahmân isminin öne çıkmasından şunu da anlayabiliriz. Âyetlerden ve onlardan onay alan hadislerden anladığımız kadarı ile Allah (cc) merhametinin ve bağışlamasının kapılarını sonuna kadar açacak, mahkeme örneği verirsek, sanık lehinde bütün iyi hal indirimlerini uygulayacak. Peki, bütün bunların dünyaya mesajı nedir? Birçok mesajdan biri şudur: Evet, Allah’ın rahmeti, merhameti ve bağışlaması geniştir ama bunlar, “nasıl olsa bağışlar” diye her türlü günaha giren; girdiği günahların tevbesini yapmadan O’nun huzuruna gidenler için değildir.
Bütün bunlar, Allah’ın merhametini ve bağışlamasını günahlara girmek için bahane yapmayan, girdiği günahların büyüklüğü karşısında Allah’tan ümit kesmeyen, tevbe ile O’nun huzuruna gelenler içindir.
Şefaat Konusu
Bu konuda geniş açıklamalarıTefsir Usûlümüzde (15) Şefaat Yasası’nda yaptık, ilave açıklamalarımızı da bu konudaki bütün âyetler temsil ettiğini düşündüğümüz Zümer sûresi 44. âyette yaptık. Oralara bakılabilir.
Burada 110 numaralı âyet, mahşer meydanı için şöyle bir mesaj veriyor: Allah (cc) her şeyi bilen Alîm’dir. Hiçbir aracıdan bilgi almaya ihtiyacı yoktur. O gün orada hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
111. Âyet: Hay ve Kayyum İsimleri Üzerinden Verilen Mesajlar
Mahşere ait dekorun anlatıldığı bu âyet grubunda Rahmân isminden sonra Hay ve Kayyum isimleri de öne çıkıyor. Bunların bize verdiği mesaj üzerinde düşündüğümüzde, şunu anlıyoruz: Nasıl imtihan dünyasındaki hayatımız Allah’ın Hay ismiyle; hayat vermesiyle başladıysa, ahiret hayatımız; oradaki dirilişimiz de O’nun Hay ismiyle başlayacak. Hay ismi hayat verme olunca, Kayyum ismi de bir yönetici olarak o hayatın devamı için gereken her şeyi üzerine alma ve idame etme olarak tecelli ediyor.
Bu açıklamalardan sonra mesaja gelirsek, mesajlardan biri şu: Fani hayatı veren ve onu Kayyum ismiyle devam ettiren Allah, baki hayatı da verecek ve onu da Kayyum ismiyle ebedi olarak devam ettirecek.
112. Âyet: “Korku ve Hüzün Yok”
Bu âyet 100. âyetle başlayan ahiret hayatına ait konunun devamı, orada (hakikat kastedilerek) kim ondan yüz çevirirse denmişti, burada hakikate yüzünü dönen vahyin rehberliğinde bir hayat yaşayan müminlere hitap ediliyor. Bu âyet grubu içinde geçen iki Rahmân ismiyle “orada size korku ve hüzün yoktur” mesajı veriliyor.
Kur’an’ın geneline baktığımızda, genelde cennet dekoru anlatılırken, korku ve hüznün olmayacağına vurgu yapan âyetler öne çıkar.732 Bunun sebebi dünya dekorunda bunların hayatın ayrılmaz parçası olmasıdır. Kur’an dünya dekorundaki bu gerçeğe Bakara sûresi 155. âyette şöyle işaret eder. “Andolsun ki (Biz) sizi biraz korku ve açlık (yaşatmakla, bir gün elinizden çıkması mukadder olan) mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele!”733
Dünyada dekor böyle olunca, ahirette cennetin dekoru da bunların olmayacağı bir yer oluyor.
113. Âyet: Kur’an’ın Dili Neden Arapça?
Kur’an’da sekiz yerde, onun dilinin Arapça olduğuna vurgu yapılıyor. İniş sırasından yaptığımız bir okumada, onlardan ilkini bu âyette görüyoruz.
Bu âyetlerin tamamı geldiği toplumda Kur’an âyetleri üzerinde düşünmeyen, âyetlerden öğüt almayan, yapılan uyarılara kulak tıkayanlara şu mesajı veriyor: “Allah’ın âyetleri size kolay anlamanız için, sizin dilinizde geldi. Artık hiçbir bahaneniz yok.”
Evet, uzun uzun yazmaya gerek yok, başlıktaki sorunun cevabı bu cevabın içinde: Anlaşılmak için. Burada şunu da ifade edelim, Kur’an’ın dilinin Arapça olması, Araplara bir üstünlük kazandırmadığı gibi, o dili de kutsal yapmıyor. Bunun nereden biliyoruz? Bu konuda şu üç noktayı bilmek yetiyor,
Allah (cc) son peygamberden önce binlerce peygamber gönderdi, onların her birini, o peygamberlerin muhatap olduğu kavimlerin dilinden gönderdi.
Allah (cc) son peygamberini, Arap yarımadasına değil de başka bir coğrafyaya gönderseydi, Kur'an'ın dili o coğrafyanın dil olacaktı.
Allah (cc) son peygamberden sonra da peygamber göndermeye devam etseydi, o toplumlara giden vahyin dili, o toplumların dilinden olacaktı.
Bu bilgiler üzerinden verilen mesaj şu: “Dil mana denilen mektubun zarfıdır. Bu yönüyle bir araçtır. Burada amaç Kur’an’ın anlaşılmasıdır. O yüzden Kur’an ile muhatap olanlar onu hangi dilden anlıyorlarsa, o dilden okumalıdır.”
Günümüzde hemen her dilden meallerin olması, Müslümanların Kur’an’ın mesajını doğru anladıklarını gösteriyor.
114. Âyet: Konu Bağlanıyor
Kur’an’da bir konu bittiğinde diğerinin başladığını gösteren konu başlıkları yoktur ama bu âyetin yeni bir konuya geçmeden önce, önceki konuyu bağlayan bir içerikte olduğunu görüyoruz. Âyette üç nokta öne çıkıyor. Onlara kısaca değinelim.
El-Melik ve Hak isimleri üzerinden verilen mesaj
Bu iki isim 100. âyette başlayan ahiret konusunun sonunda geliyor. Bu bağlamda Melik ismi Allah’ın vaad ettiği her şeyi yapmaya malik ve kadir olduğu mesajın verirken, Hak ismi, öldükten sonra dirilmeyle, Allah’ın vaad ettiği ne varsa onların gerçek olduğunun anlaşılacağı mesajını veriyor.
Acele Etme!
Peygamber Efendimizin (sav) kendisine gelen vahyin her âyetini, çok değerli bir emanet olarak görüyor ve onlardan tek bir harfi bile unutma endişesi yaşıyordu. İşte bu ve benzeri âyetler bu konuda peygamberimizi rahatlatmak için geliyor.734
Dua Et!
Mealimizde âyetin parantez içi açıklamalarında bu duanın mahiyetine işaret ettik onu bir örnekle biraz daha açalım. İç dünyamızı bir bahçeye benzettiğimizde, inen âyetler o bahçede birer çekirdek oluyor. Bizler bahçıvan oluyoruz. İbadetleri de içine alan salih amellerimiz o çekirdeklerin suyu oluyor. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan güzel ahlak ise bahçemizin meyveleri oluyor. O meyveler bizim Allah’ın rızasını kazanmamıza vesile oluyor.
“Allah’ım ilmimi arttır.” duası, çekirdekten meyveye, meyveden rızayı ilahiyeyi kazanmaya kadar olan süreci içine alıyor. Neden böyle diyoruz? Çünkü amel edilmeyen ve ahlaka dönüşmeyen bilgi, yemek kitabındaki yemek tariflerine benzer. O tariflerdeki bilgilerin hiçbiri, yemeğe dönüşüp yenmediği müddetçe sahibine fayda vermez.
115-127 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Uyarılara rağmen, sözünde durmamak, hata yapmak insanın doğasında vardır. İnsanın doğasını tanımak için, insanın yaratılış hikâyesini bilmek gerekir. Bu hikâyede her insan kendini bulur. Bu yönüyle Âdem’in hikâyesi, bütün Âdemoğullarının hikâyesidir. Onlardan alınan söz, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, Rabbimizsin”735 diyebilecek bir donanımla yaratılan her insandan alınan sözdür.)
115. Doğrusu, Biz bundan önce de (ataları) Âdem’den (Rabbinin emirlerine uyma konusunda) söz almıştık.736 Fakat o (bir melek değildi. İnsandı ve insan olması hasebiyle, daha ilk sınavında sözünü) unutuverdi. (Bu ilk sınavında) Biz onu (emrimize uyma konusunda yeterince kararlı, buna rağmen hatasında da) azimli (ve ısrarlı) bulmadık.
(Evet, hata yaptı ama şeytan gibi hatasında ısrar etmedi. Bu davranışıyla bütün zamanlara şu mesajı verdi: Allah, hatasız kul istemiyor. Hatasında ısrar etmeyen, hatasından ders alıp tevbe eden kullar istiyor.)
116. (Her şey, Rabbinin Âdem’e halifelik görevi vermesiyle başladı.) Hani bir zaman Biz meleklere (kendisine halifelik görevi verdiğimiz737) Âdem’e (hizmetinde olduğunuzu göstermek için) secde edin! (Yani onun kendisine verilen donanım yönüyle sizden üstünlüğünü kabul ederek önünde saygıyla eğilin”) demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız (onların arasında yaşayan ve aslen cin738 olan) İblis hariç. O (kibrine yenildi ve Allah’ın emrine rağmen Âdem’e secde etmekten) kaçındı.
117. (Bunun üzerine) Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu sen ve eşin için bir düşmandır. (Niyeti kötü. Onun hilelerine karşı dikkatli olun.) Sakın sizi (aldatıp) cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursunuz.”
118. Şimdi (bak! Burası cennet) burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
119. Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın. (Bu güzel yerde kalmak için, tek yapmanız gereken; meyvesini yemenizi yasakladığım şu ağaca yaklaşmamak.)
120. (İnsanın bulduğu ile yetinmeyen, hep daha fazlasında gözü olan bir yapısı vardı.) Derken (bu durumu bilen) şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Âdem!” dedi, (içinde bulunduğun cennet bâki, sen ise fânisin. Eğer burada sürekli kalmak istersen) sana ebedîlik ağacını vesonu gelmez bir (güç ve) saltanatı göstereyim mi?”
121. (Şeytan, en büyük arzularından biri “ebedi yaşamak” olan insanın, bu zaafını iyi biliyordu. Âdem ve eşi bu cazip teklife daha fazla dayanamadılar ve) Nihâyet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine mahrem yerleri göründü. (O güne kadar fark etmedikleri cinsel güdülerini keşfetmişlerdi. Bunun üzerine) Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bir anlık unutma sonucunda) Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve (böylece) yoldan çıktı.
122. Sonra (Âdem hatasını anladı, pişman oldu. Affı için dua etti. Bunun üzerine) Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona (razı olduğu) doğru yolu gösterdi.
(İnsan affedilmişti ama hazır bulduğu nimetin kıymetini bilemeyen bir yapısı vardı. Cenneti elde etmesi için emek harcaması, bedel ödemesi ve sonunda bir liyakat kazanması gerekiyordu.)
123. (İşte bunun için Rabbi onlara seslenerek) Dedi ki: (Şeytan ve sizler) Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık (imtihan dünyasındasınız, artık bedel ödemeniz, zahmet çekmeniz, gayret etmeniz gerekiyor. Yeni yurdunuzda) benden sizehidâyet geldiğinde, kim benim hidâyetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
124. Kim de (benim hidâyetimden ve) beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun (bitip tükenme bilmeyen arzu ve isteklerinin yol açtığı doyumsuzluk, tedirginlik, ruhsal bunalımlar, vicdan azabı ve toplumsal çalkantılar yüzünden, mutluluk ve huzurdan yoksun, stres ve endişe içinde) sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu (dünyada manevîyata kör kaldığı için) Kıyâmet günü (de gerçek anlamda) kör olarak haşredeceğiz.
125. O (kör olarak haşredilince) “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben (dünyada) gözleri gören biriydim!” der.
126. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana (elçilerimizle beraber) âyetlerimiz geldi; ama sen onları (görmezden gelerek) unuttun. Bugün de (Allah’tan gelenlere yaptığın muamelenin aynısı sana yapılıyor ve) aynı şekilde sen (de) unutuluyorsun!
127. (Duyduğu, bildiği halde) Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle (toplumsal çalkantılarla, ruhsal bunalımlarla, malının, mülkünün ve evladının hayrını görememekle, dünyada aradığı huzur ve mutluluktan mahrum etmekle) cezalandırırız. (İyi bilin ki, dünyada başınıza gelenler numunelerdir.) Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
ÖN BİLGİ: ÂDEM-İBLİS KISSASI
Bu kıssa Kur’an’da (uzun-kısa anlatımlarla) 7 yerde geçiyor. Biz bu kıssa üzerinde daha önce Sâd sûresinde ve A’râf sûresinde açıklamalar yapmıştık. Burada orada anlattıklarımızın tekrarını yapmadan, farklı konular geldikçe ilave açıklamalar yapacağız.
115. Âyet: Bu Kıssa Burada Neden Anlatılıyor?
Bu kıssaya yaratılışın; insanlık tarihinin başındaki ilk kıssa dersek, bu kıssada insanoğlunun en temel zaafları anlatılıyor. Onlardan biri de verdiği sözü tutamamak. Kıssa burada Hz. Âdem’in verdiği sözü unutmasına dikkat çekerek başlıyor. Bu başlangıcı bu sûrenin ana konusu olan İsrâiloğulları kıssasıyla birlikte düşündüğümüzde, İsrâiloğullarının en büyük zaaflarının Hz. Musa ve Tevrat üzerinden Allah ile yaptıkları akitleri defalarca bozmaları olduğunu görüyoruz. 115. âyete bu açıdan baktığımızda, âyet bize şunu diyor: “Kur’an kıssalarında en açık ve ibretlik örnekleriyle İsrâiloğullarında görülen bu zaaf her yerde ve her zaman Âdemoğullarının en temel zaafıdır. O yüzden bu âyeti okuyan her insan, Âdem ismi yerine kendi ismini koyarak okuyabilir.”
Âyetin mesajını böyle anladığımızda, bu kıssada 115. âyet bize şunu diyor: “Bu âyette bağlamı dikkate alarak Âdem yazan yere toplum olarak içinde yaşadığınız toplumun ismini, birey olarak da kendi isminizi yazarak okuyabilirsin.”739
Böyle okuduğumuzda âyet şöyle oluyor. “Doğrusu, Biz bundan önce de “senden ve içinde yaşadığın toplumda bütün insanlardan” söz almıştık...”
Bu okumada ilk akla gelen soru şu olacak “Ben söz verdim mi?” Evet, genelde her insan, özelde vahye (Kur’an’a) muhatap olup onu okuyan her Müslüman bu sözü vermiş, ondan bu söz alınmıştır.740
116. Âyet: Âdem’e Yapılan (ve Devam Eden) Secde
Bir önceki âyette “Âdem” yazan yere kendi ismimizi koyarak yaptığımız okumaya bu âyette de devam etmek mümkün. Hz. Âdem’e yapılan secdeyi “hizmet secdesi” olarak anladığımızda, o secde, o günden bugüne her insana ve insan topluluğuna yapılan secde olarak devam ediyor. Böyle bir okuma yaptığımızda, Allah’ın bize (bana) verdiği değeri görmüş oluyoruz.741
117. Âyet: Şeytan Bizim de Düşmanımızdır
Şeytanın Âdem üzerinden başlayan düşmanlığı her insan üzerinden devam ediyor. O yüzden Âdem yazan yere kendi ismimizi koyarak yaptığımız okumaya devam edebiliriz.742
118-120. Âyet: Âyetlerin Bütüncül Okunuşu
Bu âyetlerin tefsirini A’râf sûresinde geçen âyetlerle birlikte ele alacağız. Orada (19. âyetin tefsirinde) insanın “üç cennetinden” bahsetmiş ve Kur’an’ın cennet konusundaki âyetleri müteşabih olduğu için İslam âlimleri arasında bu konuda yaşanan ihtilafa dikkat çekmiştik. Burada o ihtilafta tarafların delil olarak kullandığı üç âyeti görüyoruz.
Bu âyetlerden 118 ve 119. âyetler tek başına okunduğunda, âyetler Hz. Âdem ve İblis kıssasının müminlere ahirette vaad edilen ebedi cennette geçtiği fikrini veriyor gibi. Bu âyetler 120. âyetle birlikte okunduğunda, kıssanın geçtiği cennetin dünyadan bir bahçe olduğu görüşü de öne çıkıyor.
Neden? Eğer bu kıssasının yaşandığı cennet ahiretteki ebedi cennet olsaydı, şeytan Hz. Âdem’e 120. âyetteki soruyu sorduğunda Hz. Âdem’in şöyle demesi lazımdı: “Burası zaten ebedi cennet, burada saltanat sahibi olduğumda sahip olacağım her şey zaten var. Neden seni dinleyeyim ki?” Böyle denmediğine göre, bahsedilen cennetin fani dünyada bir bahçe olduğu anlaşılıyor. Öyle anlaşıldığında 118-120 âyetleri bir bütün olarak okursak şöyle anlayabiliriz. “Ey Âdem! Sana verilen akıl nimetini kullandığında şu an içinde bulunduğun bahçede (cennette) barınma, giyinme, yeme, içme gibi ihtiyaçlarını (çalışıp, üreterek) karşılayabilirsin. İhtiyacın olan ama burada olmayan tek şey ebedi hayat ve sonsuz saltanat. Şeytan seni bu “yok”lar üzerinden kandırmaya çalışacak. Dikkat ol!...”
Tefsir Usulümüzde, A’râf sûresinde ve burada yaptığımız yorumlara mutlak doğru demiyoruz. Allahü a’lem diyerek İslam âlimlerinin görüşlerindeki referansları öne çıkarıyoruz.
121. Âyet: “Âdem, Allah’ın Emrine Karşı Geldi”
Bu âyeti iki bölüm halinde değerlendirirsek, birinci bölümde geçen “kendilerine mahrem yerleri göründü” ifadesi üzerinde A’râf sûresinde (20-22 âyetlerin tefsirinde) geniş olarak durduk. O yüzden birinci bölüm için oraya bakılmasını tavsiye ederek başlıkta öne çıkardığımız ikinci bölüme geliyoruz.
Kur’an’ın Hz. Âdem’in karşı gelmesini anlatırken kullandığı fiil isyan etme, asi olma gibi anlamlara gelen “asâ” fiili. Kur’an bu kelimeyi Allah’a ve peygambere isyan eden Firavun ve şeytan için; şeytanın etkisinde kalan tüm insanlar için de kullanıyor.743 Burada soru şu: Hz. Âdem’in isyanı bu isyanlardan hangisine karşılık geliyor?
İsyana 1’den 100’e kadar derece verir, Şeytan’ın ve Firavunun isyanına 100 üzerinden yüz dersek, Âdem’in isyanı 100 üzerinden 1’e yakın olur.
Neden böyle diyoruz? Çünkü isyan denen şey kıvılcıma benzer. Kıvılcım, kıvılcım olarak kalır veya ufak çaplı yangına dönüşürse mikro ölçekte bir isyan olur. Tevbe denilen suyla hemen kolayca söndürülür. Ama aksi olursa, yangında su yerine benzin kullanılırsa, (tekrar eden her günahla, yangın büyürse) bunun adı gerçek anlamda makro bir isyan olur.
Burada Hz. Âdem’in isyanını mikro ölçekte bir isyan olarak okuyoruz. Olayın bize “asâ” fiili ile anlatılmasını da bu isyanın tevbe ve pişmanlıkla kontrol altında alınmazsa, insanı küfre kadar götürebilecek bir isyana dönüşebileceğine dair bir işaret olarak anlıyoruz.
122. Âyet: Allah’ın Âdem’i Seçmesi
Hz. Âdem, Allah’ın seçilmiş peygamberidir. Bu gerçek Kur’an’ın bu ve benzeri âyetleriyle sabittir.744 Bu konuda İslam âlimleri arasında bir ihtilaf yok. Fakat, ne zaman peygamber seçildiği, onun hakkındaki ihtilaflı konulardan biridir. Biz, Tefsir usulümüzde (23) Yaratma Yasasında, “kâinatın ve ilk insanın yaratılışını” anlattığımız bölümlerde bu konuya değindik.
Burada Peygamberin günah işlemesi ve tevbe etmesi konusu da geçiyor. Bu konuda Peygamberlerin hatasız, günahsız olması anlamında “İsmet” sıfatlarının vahyi insanlara eksiksiz iletme noktasında geçerli olduğunu, onun dışında vahye uygun yaşamada peygamberlerin de hata yaptığı ama hatada ısrar etmediklerini daha önce ifade etmiştik.745
123. 127 Âyet: “İnme Nereden Oldu?”
123. âyette geçen “İnme” konusu, Hz. Âdem’in çıkarıldığı cennetin nerede olduğunu kabul etmeye göre değişiyor. Biz, Tefsir usulümüzde (23) Yaratma Yasasında âyette “inin” manasında kullanılan “hbt” kelimesinin Kur’an’da dünyada746 bir yerden bir yere inme şeklinde de kullanıldığını göstermiştik.
“Kur’an Mesânî Bir Kitap Olarak İndirilmiştir”
Başlıktaki bu cümle Zümer sûresinin 23. âyetinden. Orada Mesaninin ne anlama geldiğini mealin dipnotunda anlatmıştık. Burada yeri gelmişken o konuya bir kere daha değinmek istiyoruz.
Mesani Kur’an’ın zıddı zıddıyla anlatan bir kitap olmasıdır. İyinin kötü, cennetin cehennem ile anlatılması gibi. Bunun çok sayıda örneğinden birini de bu sûrenin 100 ve112, 123 ve 124. âyetlerinde görüyoruz.
100. âyet “kim (Kur’an’dan) yüz çevirirse” derken 112. âyet bunun zıddını söylüyor.
123. âyet “kim benim hidâyetime uyarsa sapmaz” derken, 124. âyet bunun zıddını söylüyor.
Bu âyetleri mesani âyetlerine örnek olarak okuyabiliriz.
“Kim Hidâyete Uyarsa Sapmaz”
Bu âyeti 121. âyetin devam olarak okuyabiliriz. Orada “Âdem Rabbinin emrine karşı geldi ve (böylece) yoldan çıktı.” ifadesi atamız Âdem’deki sapmaya dikkat çekiyor. 121. âyetin tefsirinde âyette geçen “asa/isyan” fiili üzerinden bu sapmanın ufak bir sapma olduğuna işaret ettik.
123. âyet, 121. âyete atıfla geliyor ve Hz. Âdem üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “İnsan çift kutuplu bir varlıktır; hidâyete de dalalete de meyyaldır. Sapmama, hata yapmama garantisi yoktur. Atanız Âdem’de görülen bu sapma örneğini yaşamak istemiyorsanız, vahyin rehberliğinde hidâyete tabi olacaksınız.”
Konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Hidâyete Tabi Olmak Kolay mı?
Hidâyete yani Allah’ın vahyin rehberliğinde gösterdiği doğru yola tabi olmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Doğru yoldan sapmaya 1’den 100’e kadar derece verirsek ve adı ufak günah olan her yanlışa “sapma” desek, geçmişten bugüne insanların (Müslümanların) hayatındaki sapma sıklığına baksak, bu işin kolay olmadığı anlaşılacak. Zaten Hz. Âdem-Şeytan ve Habil-Kabil kıssasının da insanlık tarihinin başında yer almasının en önemli hikmetlerinden biri de, -daha önce ifade ettiğimiz gibi-747 bu zorluğa işaret etmek. İmtihan dünyasının dekoru gereği, bu zorluk hep olacak. Burada önemli olan,
Doğru yoldan sapmalarda, ilk sapmadan ders almak, aynı konuda sapma işini tekrar etmemek,
Sapma işinde ısrar etmemek,
Küçük sapmaların “damlaya damlaya göl olur” misali büyük sapmalara dönüşeceğini bilmek.
Özetlersek, “hidâyete tabi olmak” insanı sapmaktan korur. Ama bunun şartı, kendi ve başkalarının sapmalarından ders almak, iradeyi güçlendirmek, gayret göstermektir. Çünkü, Allah’ın vaadi bu gayretin gösterilmesiyle doğru orantılıdır.
Hidâyete Tabi Olmazsak Ne Olur?
124-127 arası âyetler bu sorunun cevabını veriyor. Bu cevaba geçmeden önce şu sorunun cevabını vermemiz gerekiyor: Hidâyete tabi olmak insanın hangi sorularına cevap verir?
Öncelikle şu sorulara: Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Niçin buradayım?
Dünyayı bir eve benzetirsek, bu evde bu soruların cevabını bilerek yaşamak, iman edenlere güven verirken, etmeyenlere korku verir.
Bu korkuyu Tefsir Usulümüzde (1) İnsan Yasasında “Dünya, Mevcut Dekoru ile Her İnsanı Korkutur” ve “Korkunun İlacı İmandır” başlıkları altında anlattık. Burada güven ve korku verir tespitimizi biraz açalım. İmanın güven vermesi; iman eden her insan bu dünyada mutlu olur, sıkıntı çekmez anlamına gelmiyor. Şu anlama geliyor: Ne kadar sıkıntı çekerse çeksin, Allah’ın ve ahiretin varlığına iman ona güven verir. Bilir ki, bu dünyada (ölümle, hastalıkla, kaza, bela ile) bir şekilde elinden çıkacak her şey ahirette ebedi olarak eline geçecek. Bu gerçeğe iman, dünyadaki en büyük sıkıntılara dayanma gücü verir.
Dünyanın korku vermesi dekorun gereğidir. Dekora baktığımızda dünyaya her gelen mecburen gidiyor. Gitme işi her an olabiliyor. Normalde böyle bir dekor korku verir. Ama ortalama ömrün 70 yıl olması, çoğunluğun ortalama ömre göre yaşaması, yine çoğunluğu ölümü akla getirmeyecek işlerle meşgul olması, bu gerçeğin tam olarak hissedilmesini engelliyor. Ama bu engelleme hayatın en temel gerçeği olan ölümü değiştirmiyor.
“Kör Olarak Dirilme Mecaz mı, Gerçek mi?”
124. âyetin parantez içi açıklamalarında da ifade ettiğimiz gibi “kör” olma manevî olarak kör gibi yaşamanın bir sonucu. Peki bu kör olma gerçek mi yoksa mecaz mı? Eğer âyeti 125. âyetle birlikte okursak, gerçek gibi duruyor. Fakat bu âyetleri Kur’an bütünlüğünde, “azabı görünce” ifadelerinin geçtiği âyetlerle748 birlikte okuduğumuzda önümüze iki ihtimal çıkıyor.
Burada kastedilen körlük manevî anlamda bir körlük yani mecaz.
Burada kastedilen körlük gerçek. Bahse konu olan insanlar kör olarak dirilecek. Sonra gözleri açılacak ve azabı görecekler.
Kur’an bütünlüğünde bir okuma yaptığımızda, birinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşünüyoruz.
Ahiret Azabı Anlatılandan Daha Büyük
Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih, (24) Cennet-Cehennem yasasında anlattık ahiret âlemi gayb âlemidir. Allah (cc) Kur’an’da o âlemi bize dünyadaki en yakın örnekler üzerinden anlatır.
O anlatımlarda hayalimizde bir cennet-cehennem algısı olur ama o anlatımın asıl mesajı şudur: Cennet de cehennem de hayal ettiğinizin daha ötesinde bir yer. 127. âyetin içinde geçen “Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” cümlesi bu gerçeği ifade ediyor.
128-135 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Oysa durup, düşünüp geçmişte doğru yoldan sapanların haline bir baksalardı, belki de onların yaşadıkları sonu yaşamayacaklardı.)
128. (Ey Resûlüm de ki) Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini (hâlâ) yola getirmedi mi? Halbuki (seyahat ve ticaret için gittikleri-geldikleri yollar üzerinde) onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için (Allah’ın “tercihe göre takdir yasasının” nasıl işlediğine dair) nice ibretler vardır.
129. Eğer, Rabbin tarafından (bu dünyanın imtihan yeri olduğuna ve her şeyin tam karşılığının ahirette verileceğine dair) ezelden verilmiş bir hüküm ve (bu hükmün gerçekleşmesi için) belirlenmiş bir süre olmasaydı (bütün günahkârların anında helâk edilmesi) kaçınılmaz olurdu.
130. (Ey Resûlüm! Gördüğün gibi senin Rabbin Halîm ve Sabûr’dur. Müşriklerin sana ne yaptıklarını biliyoruz.) Sen (de Rabbin gibi) onların söylediklerine sabret. (Sabrını imanla, imanını da ibadetle beslemek, manevî halsizlik yaşamamak için) Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de (namazla) Rabbini överek tesbih et. Gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün uçlarında da (yine namazla Rabbini) tesbih et ki, O’nun rızasına eresin.
131. Ve sakın ola ki, onlardan bazılarına sırf kendilerini sınamak içinverdiğimiz dünya hayatının (mal, mülk, makam, mansıp, evlat gibi göz kamaştırıcı) cazibesine göz dikmeyesin! (Onlarla meşgul olurken hem ilahî sınırları, hem de varlık gayeni unutmayasın. Şunu da bil ki;) Rabbinin bağışladığı (helal ve temiz) nimetler (az bile olsa, insanı şımartan, onu yoldan çıkaran her türlü dünyalıktan) hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.
132. (Ey Resûlüm! Her mü’mine şunu söyle:) Ailene (namazı sevdir, onun hikmetlerini anlat, “yap” demeden önce “yapma şuuru” ver. İstenen kıvama geldikten sonra da) namazıemret; kendin de (her hâlükârda) onasabırla devam et. (Rızık peşinde koşarak onu ihmal etme. Çünkü Biz) Senden rızık istemiyoruz (aksine) Biz seni (hem maddî hem de manevî olarak) rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç (Allah’ın güzel görmediği her şeyden sakınma anlamına gelen) takvâ iledir.
133. (Mazeretleri bitip tükenme bilmeyen müşrikler) Dediler ki: (“Muhammed ben peygamberim” diyor ama) Bize Rabbinden (peygamberliğine delil olacak, bizim istediğimiz türden) bir mucize getirmesi gerekmez miydi?” (Peki) Onlara (Tevrat ve İncil gibi) önceki kitaplarda (geçen Son Peygamberin geleceğine dair) açık belgeler gelmedi mi?
134. Eğer Biz onları, (içlerinden bir elçi göndermeden) önce bir azap ile helâk etseydik (mazeretleri hazırdı) mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de böyle zelil ve perişan olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.
135. (Ey Resûlüm! Sürekli bu ve benzeri mazeret üretmeye hazır olanlara) De ki: (İman etmek için daha ne bekliyorsunuz? Size elçi de geldi, kitap da geldi. Fakat anlaşılan o ki; şimdi bu zor şartlarda iman etmeyen) Herkes (işin sonunu) beklemektedir: (Hasbî değil hesabî davranıyorlar. Risk olmaz, iman etmenin dünyevî getirileri olursa “Biz de iman ediyoruz” diyecekler, ama risk olursa uzak duracaklar.) O halde bekleyin bakalım.749 Doğru yolu tutanların, hidâyete erenlerin kim olduğunu yakında anlayacaksınız.
Âyetleri Bugün Bize İnmiş Gibi Okumak Mümkün mü?
Bu tefsir çalışmasının yapılma sebeplerinin başında bunun mümkün olduğunu göstermek geliyor. Önceki sûre ve âyetlerde bunun mümkün olduğunu gösterdiğimiz gibi burada da âyetlere kendimizi muhatap yaparak bunu göstermeye çalışacağız.
128. Âyet: Helak Yasası Bugün Bana Ne Diyor?
Tefsir Usulümüzde ve önceki âyet tefsirlerinde bu konuya geniş olarak değindik. Özetle dedik ki, helak yasası Peygamber Efendimizle birlikte değişmiştir. Bu değişimin nasıl olduğunu bugün nasıl işlediğini ilgili bölümlere bırakarak bu âyet “bana ne diyor?” sorusunun cevabına bakalım.
Bana denilenlerden biri şu: Bu dünya fani. Her gelen bir şekilde gidiyor. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmıyor. Geçmişte helak olan kavimler bunun şahididir.
Bugün öyle bir helak olmasa bilse, her gelenin hesap vereceği âleme gitmesi, bu yasanın şekil olarak değişse bile sonuç olarak değişmediğini gösteriyor.
Yapacağın şey geçmişten ders almak, bugün onların yaptığı benzer şeyleri yapmayarak, ahirette onları bekleyen sondan kurtulmak.
129. Âyet: Helak Yasasındaki Değişikliğe İşaret
Âyet, bu âyetlerin ilk muhatabı olan Peygamberimizin ve Sahabilerin “Allah’ın müşriklere vaad ettiği azabın acele gelmesini”750 istemelerine atıfta bulunarak, Allah’ın imtihan dünyasına ezelden koyduğu yasaları hatırlatıyor. O yasalara göre, her zulmün (günahın) cezası dünyada verilmiyor. Bu ve benzeri âyetler Tefsir Usulümüzde ifade ettiğimiz gibi helak yasasının değiştiğine işaret ediyor.
130. Âyet: Sabır Namaz İlişkisi
Bu konuda benzer âyetler Kaf sûreside (39, 40) geçti. Orada sabır ve namaz konusunda gerekli açıklamaları yaptık. Burada konunun bağlama bakan tarafı üzerinde duralım.
Önceki âyetlerde Mekke’de vahyin hakikatlerinden yüz çeviren, Müslümanlara yaptıkları baskıları her geçen gün artıran müşriklere Kur’an’ın yaptığı uyarıları ve onları ahirette bekleyen sona işaret eden âyetleri gördük.
Burada Kur’an bir kere daha sabır tavsiye ediyor, sabır tavsiye ederken de o sabrı besleyen, onu güçlendiren namaza da işaret ediyor.
Kur’an’da Beş Vakit Namaz
Kur’an’a norm (kural/farz) koyan kitap olarak bakarsak, sünnette (Peygamber Efendimizizde) o norm’un form’unu (şeklini/uygulamasını) görürüz.
İslam dininde beş vakit namaza hem norm hem form (Kur’an ve sünnet) açısından bakarsak, namazın beş vakit olarak farz olduğu konusunda hiçbir şüphe olmadığı genel kabuldür. Bu konuda, gelecek sûrelerde de benzer âyetler karşımıza çıkacak. Özellikle Hûd sûresi 114. âyetinde bu konunun -beş vakte bakan tarafı- üzerinde geniş olarak duracağız.
Burada namaz tesbih ilişkisine dikkat çekmek istiyoruz.
Kur’an yaratılan her şeyin üç şey yaptığını söyler: Tesbih, secde ve teslim.751
Yaratılan her şey bu üç şeyi Allah’ın dilemesiyle yaparken, insanın yapması onun özgür iradesine (tercihine) bırakılmıştır.
Özgür iradesiyle namaz kılan bir Müslüman namazda tam teslimdir. Tam teslim olmak istediğini değil, Allah nasıl istiyorsa öyle yapmaktır. Buna “hal” dersek, bu hal kâinatla hem hal olmak; yani güneşle birlikte tesbih, dağlarla birlikte secde etmek, atomlarla birlikte Allah’ın yasalarına teslim olmaktır.
Bu “hal”e zirve dersek, bir Müslüman için ideal, beş vakitte yaşanan bu hali, her vakte taşımak, her vakit tesbih, secde ve teslimiyet şuuru ile yaşamaktır. Bu şuurun adı ihsan şuurudur. Bu şuuru kazandıran namaz Kur’an’a göre en büyük zikirdir.752
131. Âyet: Ortam Okuması
Bu âyetlerin indiği ortamda, Mekke’de iki taraf vardı; Müslümanlar karınca kadar zayıf, müşrikler fil gibi güçlü. Müslüman olmak demek, her şeyi göze almak; cazip görünen dünya hayatının birçok nimetinden ayrılmaktı.
Böyle bir ortamdan bakınca, Müslümanların yaşadığı ortam gecekondu, müşriklerinki de saray gibi görünüyordu.
İşte âyet böyle ortamı betimleyerek (tasvir ederek) şu mesajı veriyor: Bir Müslüman için en büyük gaye Allah’ın rızasını ve ona bağlı olarak ahiret hayatını kazanmaktır. Bir mümin için dünyayı anlamlı yapan, bunları kazandırmasıdır. Bunları kazandırmayan bir dünyanın mümin için bir değeri yoktur.
Burada bir ortam okuması yaptık, bu okuma yanlış anlaşılmasın, bu okuma “dünyayı terk edin” demiyor; “Dünya size gayenizi unutturmasın; gayenize giden yolda, size amaç değil araç olsun.” diyor.
132. Âyet: Âyette Öne Çıkan Noktalar
Âyet bir âyet ama içerik olarak zengin. O yüzden bu âyette öne çıkan konuları aşağıdaki başlıklar altında ele alacağız.
Âyetin Muhatabı, Sen, Ben, Hepimiz…
Kur’an’ın neredeyse tamamı müminlere hitap eder. Bunu bir Genelkurmay başkanının, verilecek emri bir ordudaki bütün askerleri tek tek çağırıp onlara vermek yerine, onların komutanlarına vermesine benzetebiliriz.
Ordu komutanına verilen emir, ordudaki herkese verilmiş demektir.
Kur’an’da Peygamberimize yönelik emirlerin tamamını böyle anladığımızda, bu âyette Peygamberimizin “ehli” yani ailesi, en yakınlarından başlıyor, bütün ümmetini içine alacak kadar genişliyor. Âyetin muhatabı biz olduğumuzda, durum bizim için de aynısı olur.
Konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Namazı Emredecek miyiz, yoksa tavsiye ve teşvik mi?
Bu sorunun cevabı için Arapçada emir kelimesi üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor. Arap dilinde emir kelimesi “ibâha, nedb, tehdid, ta‘ciz, irşad, te’dib, dua, teşvik, tavsiye” gibi yirmiden çok mânaya gelmektedir.753 Bundan dolayı “emir” kelimesinin anlamı, sözün söyleniş tarzı, amacı, tarafların konumu, emredilen hususun mahiyeti gibi hususlar dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Kelimenin kök anlamına baktığımızda, en temelde öne çıkan anlam birine bir sorumluluk yüklemektir.754 Sadece namaz değil, hayatın her alanında bir kişiye sorumluluk yüklemeden önce, kişinin o sorumluğu yüklenebilecek hale (kıyama, seviyeye) gelmesi, getirilmesi için önden yapılması gerekenler vardır. Konu namaz olunca, namaz sorumluluğu ile ilgili iki noktaya dikkat çekmekte fayda var.
Birinci Nokta:Namazı emreden Allah’tır. O emri muhataplara tebliğ eden peygamberler ve onlara tabi olan insanlardır.
Allah’ın (cc) her istediğini istediği an yaptırabilecek bir gücün sahibi olmasına rağmen, imtihan dünyasında insanları emrettiği şeyleri yapmaya mecbur etmemiştir. Dileseydi, namaz vakti geldiğinde namaz kılmayan insanların görme, duyma, yürüme yetilerinde belli bir oranda azaltmaya giderek, onlara anında namaz kıldırabilirdi. Böyle yapmayarak bize şu mesajı verdi: Ben her istediğimi -anında- yaptırabilecek bir gücün sahibi olduğum halde insanlara emirlerim karşısında tercih özgürlüğü veriyorsam, bu özgürlüğü de “Dinde zorlama yoktur”755 âyetiyle ilan ediyorsam, sizin bu özgürlüğe saygı duymanız gerekir.
Allah’ın emirlerini böyle anladığımızda, o emirleri teşvik ve tavsiye olarak anlarız.
İkinci Nokta:Bu emirleri böyle anladığımızda, bu emirlerin öncesinde yapılması gerekenlerin olduğunu da anlarız. Konuya âyetin de işaret ettiği gibi bir aile içerisinden bakarsak, çocukların namaza teşvik edileceği ailede öncelikle şunların olması gerekir:
Anne-Baba Örnek Olmalı: Anne-baba İslam’ı öyle güzel yaşayacak ki, o güzellik bir yemeğin güzelliği gibi bakanların iştahını açacak. Bakanlara “ye” emri vermeye gerek kalmadan, onlar da yeme arzusu uyanacak.
Anne-Baba Yöntem İzleyecek: İslam’ı güzel yaşayan aile aynı zamanda bilgili de bir ailedir. Burada bizim bilgiden kastımızın, bilginin aktarım bilgisidir. Yani psikoloji ve pedagoji ilminin rehberliğinde bir yöntem takip etmektir. Bu yönteme göre, önce “yap” denmez. Yapma istek ve arzusu uyandıracak temel bilgiler verilir. Bu konuda referansımız şu âyettir: “Sen (insanları) Rabbinin yoluna(sevgi, ilgi, bilgi ve ikna dillerini kullanarak) hikmetle, güzel öğütle çağır…”756
Olması gerekenlere, bir uzmandan destek alma ve çocuğu güzel bir çevrede büyütme gibi şeyleri ilave etmek mümkün.
“Ehline Namazı Emret!” Bir Sonuç Cümlesidir
Yukarıda anlattıklarımız dikkate alındığında namazı tavsiye etmeden önce yapılması gerekenler var. Dini 10 katlı binaya benzetirsek, namaz 10. kattadır. 10. katın olması için öncesinde 9. katın olması gerekir. O yüzden dinde birinci kat (Allah’ı tanımayı sevmeyi içine alan) tevhittir. İkinci kat ahirettir… Yani sağlam bir imanın olmazsa olmazlarıdır. Bunlara sebep dersek, namaz bu sebeplerin arkasından gelir. Bu sebeplerin tam olarak yerine getirilmediği yerde namaz ibadeti ayakta duracak bir zemin bulamaz.
“Namaza Sabır ile Devam” Üzerinden Verilen Mesaj
Bu emir, ehline namazı emredene veriliyor. Yani Peygamberimiz üzerinden bütün anne-babalara. Bu emrin içinde şu emirler de var: “Sen kendin güzel örnek ol. Namazlarını kaçırma. Namazda ihsan şuurunu yakala. Yakaladığın o şuuru muhafaza etmek zordur. O yüzden zorluk karşısında diren/sabret. Geriye gitme. Yakaladığın kaliteyi koru…”
Namaz ve Rızık İlişkisi
132. âyette namaz konusundan sonra rızık konusu geliyor. Bundan arada bir bağlantı olduğunu anlıyoruz. Bu bağlantıyı şöyle açıklayabiliriz. Bu dünyada insanın peşinden koştuğu şeylerin biri de rızıktır. Hayat insanı rızkın peşinden koşmaya mecbur eder. Namazla ilgili ihmallerde en fazla öne sürülen bahanelerden biri de rızık peşinden koşmaktır. Bazıları bu bahanelere dini bir gerekçe bulmak için “çalışmak da ibadettir” derler.
Biz bu konuyu Zariyat sûresinin 56. âyetine ve onu takip eden (57, 58) âyetlere bırakıyoruz. Çünkü orada da kulluk konusunun ardından rızık konusuna geliyor. Orada “Çalışmak İbadet midir?” sorusu üzerinde geniş olarak duracağız.
133-135 Âyet: Konu Farkı Olan Âyetlerin Arka Arkaya Gelme Sebebi Nedir?
Kur’an’da aralarında konu farkı olan âyetlerin arka arkaya gelmesine dair çok sayıda örnekler vardır. İnsan eseri kitaplarda pek görülmeyen bu özelliği Kur’an’da görenler bunu anlamakta zorluk çekebiliyor. Biz bu konuya Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Yasasında değindik. Burada, bağlamı dikkate alarak kısaca değinelim.
Kur’an’ı hayat kitabı olarak tarif ediyoruz. Hayat kitabı 23 yıllık süreç içinde inerken, hayatın içinde aynı anda birbirinden farklı şeyler olabiliyor. Onlardan bir örneği de burada görüyoruz.
Bir kurgu yapalım, varsayalım 132. âyet Peygamberimiz akşam evindeyken iniyor ve âyet ona “ehline (ailene) namazı emret” diyor. Sonra Peygamberimiz sabah uyanıyor Kâbe’nin avlusuna gidiyor orada Mekke müşrikleri 133. Âyette geçen ifadeleri kullanıyor, devam eden âyetler de onlara cevap veriyor… Kurguda görüldüğü gibi hayatın olağan akışında birbirinden farklı konular, birbirini takip edebiliyor.
Özetlersek, Kur’an bir hayat kitabıdır, baştan sona hayatın akışına göre şekillenmiştir.
Müşriklerin Karakter Analizi
Bu âyetlerde müşriklerin iman etmemek için öne sürdükleri bahaneler üzerinden onların karakter analizi yapılıyor.
Bu analize Kur’an bütünlüğünden bakarsak, Kur’an geçmişte onlar gibi defalarca mucize görmelerine rağmen iman etmeyen insanlardan yola çıkarak onlar için şöyle diyor: “Onlara melekler inse de ölüler kendilerine konuşsa da istedikleri her şey önlerine toplansa da yine de inanmazlar.”757
Bize Bir Peygamber Gelseydi İman Ederdik
Kur’an’ın geçmişi (tarihi) anlatma sebeplerinden biri de insana, insan tabiatını tanıtmaktır. Kur’an çeşitli âyetlerinde758 geçmişte peygamber gönderildiği halde iman etmeyen toplumlar üzerinden müşriklere şöyle diyor: “Geçmişte sizin gibi ‘bize peygamber gelseydi iman ederdik’ diyenler çok oldu ama peygamber gelmesine rağmen iman etmediler.”
Burada dolaylı verilen mesaj şu: “Allah (cc) hiçbir bahaneniz kalmasın diye sizi peygambere ve vahye muhatap yaptı. Eğer bu nimetlerin kıymetini bilmezseniz, dünyadaki akıbetiniz helak yönüyle geçmiş kavimlere benzemese bile, ahiretteki sonunuz azap yönüyle onlara benzeyecek.”
Beklerken Öğrenilenler!
Yukarıda işaret ettik. İki taraftan da acele edenler vardı.
Müşrikler Allah’ın vaad ettiği azabın gelmesi için acele ederken,759
Müslümanlar da müşrikler için vaad edilen azabın gelmesi için acele ediyordu.760
Bu arka planı dikkate aldığımızda genelde “bekleyin” şeklinde gelen âyetler, “acele etmeyin” anlamını da içine alıyordu.
Bağlamı dikkate aldığımızda “bekleme” bir eğitimi de içine alıyordu. Bekleyenler vahiyle ilk defa muhatap oluyor, Allah’ın vahiy üzerinden insanın tercihlerinin sonuçlarına, dolayısıyla sosyal hayata müdahalesine ilk kez tanık oluyor, beklerken Allah’ın insan tercihlerine bağlı takdir yasalarının işleyişini de yaşayarak öğreniyorlardı.
Hidâyet Haberlerini Bekleyin
Bu ve benzeri âyetler bekleme eğitimi verirken dolaylı olarak gelecekle ilgili bir haber bir de müjde veriyordu.
Mekkeli müşriklere verilen haber şu: Bugün yanlış yolda dediğiniz Müslümanların yakında doğru yolda olduğunu göreceksiniz.
Müslümanlara verilen müjde şu: Bugün her türlü gayretinize rağmen hidâyet davetine gelmeyen insanların, yarın hidâyete erdiğini göreceksiniz.
Âyette geçen “fe-seta’lemûne” kelimesinde, uzak geleceğe işaret eden (sevfe) zaman kipi yerine yakın geleceğe haber veren (se) zaman kipi kullanılmasından, bu işin çok da uzun sürmeyeceği haberi de verilmiş oluyor. Mekke’de bütün şartlar Müslümanların aleyhine görünürken, her geçen gün baskılar artarken, âyetin geleceğe yönelik böyle bir haber ve müjde vermesi, bu âyeti benzeri birçok âyet gibi “Kur’an’ın insan sözü olamayacağına” şahitlik eden âyetler arasına koyuyor.
Sûrede Son Âyet Üzerinden Verilen Mesaj
Bu sûrede ana konu İsrailoğularıydı. Sûrenin son âyeti de “bekleyin” diyor. Bu ikisi arasında bir bağlantı var mı? şeklinde akla gelebilecek bir soru için işârî bir tefsir yapabiliriz.
Kur’an’da hiçbir peygamberin kıssasının boş yere anlatılmadığını, Kur’an’ın baştan sona hikmetli bir kitap olduğunu dikkate aldığımızda, burada verilen mesajlardan biri şu olabilir: “Ey iman edenler! Her Musa’nın bir Firavunu vardır. Siz her şeye rağmen vahyin rehberliğinde hareket eden Musa’nın ve çağınızdaki Musaların tarafında olun. Musaların karşısında olan her firavun dünyada olmasa bile ahirette hak ettiği sonu yaşayacaktır. Siz her durumda size düşeni yaparak bekleyin. Mutlu son, güzel sonuç, güzel gelecek, takva ehli içindir “vel’âkibetu littakvâ”761
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’de Dâru’l-Erkam’da dersteyiz. Bir soru, “Kıyâmet kopunca ne olacak?” Bir başka soru: “Aktif iyilerle, iyiler aynı muameleyi mi görecek?” Bir başka soru: “İman etmeyenlere tevhid dersini nasıl verebiliriz?...” Evet, Vâkı’a sûresi Dâru’l-Erkam öğrencilerinin bu ve benzeri sorularına cevaplar veriyordu. Böylece Dâru’l-Erkam’daki öğrenciler hem dinlerini öğreniyordu, hem de dinlerini öğretmeyi, öğreniyorlardı.
BANA NE DİYOR? Dini öğrenmek güzel ama ondan daha güzeli öğretmeyi de öğrenmektir. “Öğretmeyi öğrenmemek” şuna benzer. Bir hoca var; dini öğrenmiş, yani dolmuş baraj olmuş, ama doluluk oranına denk bir aydınlatma yok. Bir firma var, deposunda ürün çok ama pazarlama bilgisi eksik, satışlar çok düşük...
Bu duruma “varsın böyle olsun” demek, itfaiye aracının tankında su olduğu halde, itfaiyecinin o suyu yangında kullanmamasına sessiz kalmak gibi bir şeydir... Nasıl su dolu bir itfaiye aracı bütün ekmek arabalarından daha fazla yangına karşı sorumluysa, “Ben dini konuları biliyorum” diyen insanlar da yeryüzündeki 6 milyar insanın manevî yangını karşısında her insandan daha fazla sorumludur.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vâkı’a kelimesi; olay, hâdise anlamına gelir. Size şöyle bir soru sorulsa; “Bugünden sonra hayatında yaşayacağın en büyük olay nedir?” Bu soruya bütün insanların vereceği ortak cevaplardan biri de, “ölüm”dür. Kur’an, dünyanın ölümü olan büyük kıyâmetten bahsettiği her yerde, bir dünyalı olan bizim ölümümüze de küçük kıyâmet olarak işaret eder. Kur’an dekorunda küçük kıyâmete de işaret eden büyük kıyâmet, her an olabilecek bir vakıa olarak anlatılır. Bu anlatımla istenen; şuurlu mü’minlere “her ânı son an gibi yaşama bilinci” vermektir.
BANA NE DİYOR? “Bugün gündeminde ne var?” sorusuna cevap verirken, ölümü de gündeme alıyorsan, bil ki sen, Kur’an’ın gündemini yakalamışsın demektir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İyi Olmakla, Aktif İyi Olmak Arasındaki Farklar Nelerdir?
10. âyet:İyi olan inandığı değerleri yaşar, aktif iyi o değerleri hem yaşar, hem de başkalarına götürme gayretiyle; yaşatma ideali ile yaşar. İyi, cenneti kazanmak için çalışır, aktif iyi cenneti başkalarına da kazandırmak için çalışır. İyi, Allah’ı tanımaya ve sevmeye çalışır, aktif iyiler tanıtmayı ve sevdirmeyi de dert ve dava edinirler. İyi, Allah yolunda verir, Aktif iyi, hem verir, hem de bulur. İyi “yap dersen” yapar, aktif iyi, yap demeden “bana ne düşüyorsa yapayım” der. İyi kötülük denen yangından kaçar, aktif iyi söndürmek için yangına koşar. İyi Kur’an kursu yaptırır, aktif iyi, hem onu yaptırır hem de üniversitede içinde Kur’an ruhu verilen fizik, kimya, biyoloji gibi bölümleri yaptırır. Bu liste çoğaltılabilir. Kısaca 10. âyet ve devamı diyor ki: Evet iyi ile kötü bir olmaz ama iyi ile daha iyi, yani aktif iyi de bir olmaz.
BANA NE DİYOR? İyi misin, aktif iyi misin? Yeryüzünde altı milyardan fazla insan senin inandığın değerlere muhtaç yaşarken sen hâlâ nasıl “iyi” olabilirsin?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
57.-73. âyetler arası: Duygusal hareket etmeyin, muhataplarınızın aklına hitap edin ve onları düşündürün. Etrafınızda duygusal ve heyecanlı insanların olması iyi ama ondan daha iyisi şu: İnandığı davaya “neden, niçin” bağlandığını bilen, soran herkese inandığı değerleri ikna diliyle anlatabilecek donanıma sahip insanlar...
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
SÛRE HAKKINDA ÖN BİLGİ: GENEL DEĞERLENDİRME
Sûrede 96 âyet var. Sûrede üç ana konu yer alıyor. Bu konular genel hatları ile önceki âyetlerde geçtiği için burada tekrar eden yerler hakkındaki değerlendirmelerimizi, oldukça kısa tutacak, gerektikçe o bölümleri tamamlayıcı açıklamalar yapacağız.
Şimdi konulara kısaca bakalım.
Birinci Konu Ahiret
1-56 ve 83-96 arası âyetlerde baştan sona sonuç eğitimi veriliyor. Bu eğitimin detaylarına baktığımızda şunları görüyoruz.
1-6 âyetlerde kıyametin kopuşu anlatılıyor.
7-10 âyetlerde kıyamet koptuktan sonra insanların üç gruba ayrılacağı haber verilirken, o gruplar hakkında çok kısa bilgiler veriliyor.
11-26 arası âyetlerde bu üç gruptan sağdakiler içinde önde (öncü) olanlara ahirette verilecek ödülün detayları cennet dekoru üzerinden anlatılıyor.
27-40 arası âyetlerde sadece öncülerin arkasından gelen sağdakilere verilecek ödülün detayları cennet dekoru üzerinden anlatılıyor.
41-56 arası âyetlerde soldakilere verilecek cezanın detayları cehennem dekoru üzerinden anlatılıyor.
83-96- arası âyetlerde söz bir kere daha sonuç eğitimine geliyor; bu sefer sonuç eğitimi adına “küçük kıyamet” dediğimiz, insanın vefatı üzerden veriliyor.
İkinci Konu Tevhid Delilleri
57-76 arası âyetlerde vahyin rehberliğinde akla verilen tevhid dersinden çok önemli bir örnek görüyoruz. Bu örnek hem “Aklı vahyin rehberliğinde nasıl kullanabiliriz?” sorusuna hem de “İnkarı imkansız hale getirmede izlenecek yol nedir?” sorusuna cevap veriyor?
Üçüncü Konu: Kur’an
77-82 arası âyetlerde Kur’an’ın korunmuşluğundan bahsediliyor.
Bu genel değerlendirmeden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
1-9 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Dünyanın ölüm vakti olan) Kıyâmet koptuğu zaman,
2. (O saatten sonra) Artık onu hiç kimse yalanlayamayacaktır.
3. O (kıyâmetin kopma olayı, kimileri için) alçaltıcı (kimileri için de) yükselticidir. (O gün herkesin gerçek değeri anlaşılacak.)
4. Yer, şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı,
5. (Sağlam bilinen) Dağlar parçalandığı,
6. (Hatta) Dağılıp toz duman haline geldiği (ölülerin dirildiği, haşir meydanının kurulduğu...)
7. (Ve) Sizler (sizden öncekiler ve sizden sonrakiler; yani bütün insanlar, hesaba çekilerek, derecelerinize göre) üç gruba ayrıldığınız zaman.
8. (İşte o zaman yümünlü, bereketli bir hayat yaşayan) Sağdakiler, ne kadar da bahtiyardırlar!
9. (İnsanı yücelten değerlerden uzak, bedbaht bir hayat yaşayan) Soldakiler, ne kadar da bedbahttırlar!
10. Ve (üçüncü grup olan, sağdaki iyiler içinde, iyi ile yetinmeyen, kendini daha çok iyilik yapma konusunda herkesten daha fazla sorumlu hisseden) öncüler, hep önden gidenler.
Kur’an Kıyameti Neden Sıkça Anlatır?
Bu sorunun cevabına konusu kıyamet olan sûre ve âyetlerinde değindik. Burada onlara ilaveten bir hikmeti daha ifade etmek istiyoruz.
İnanç dekorunda ecelle insan hayatının ve kıyametle (kâinat) dünya hayatının ne zaman biteceği gizli bırakılmıştır. Hayatın olağan akışı içinde ölüm her an gelebilir, Kur’an’ın anlatımları içinde kıyamet de her an kopabilir. İnanç dekorunda bunların her an olabilmesindeki en önemli amaçlardan biri de insanları iyilikte/hayırda yarışa teşviktir.
Bu sûredeki ifadelerle anlatırsak, hayırda yarışta ilk hedef (sağdakilerden) iyilerden olmaktır. Ondan sonraki hedef iyiler içinde örnek olmak süretiyle öncü olanlardan olmaktır.
Bu konuyu bir örnekle anlatalım, varsayalım siz bir yerde iyilik yapma yarışı düzenliyorsunuz ve yarışmacılara diyorsunuz ki, “Sizden imkanlarınıza göre yapabileceğiniz her türlü iyiliği yapmanızı istiyorum. Ama bitiş süresini söylemiyorum. Süre bittiğinde, yaptığınız her iyiliği, binle çarpıp size geri vereceğim. Böyle yapmakla amacım “Sizde süre bitmeden önce daha fazla iyilik yapalım duygusunu canlı tutarak sizi sürekli iyilik yapmaya teşvik etmek.” …
Bu hikmeti bilenler, dünyayı terk etmezler, aksine dünyayı ahiret için bir yatırım alanı görür ve her nefesi iyilik yapmak için değerlendirirler. Aksini anlamak dini, onun kitabını ve onun peygamberini yanlış anlamaktır.762
1. Âyet: Dünyada Her İnsanı İlgilendiren Bir Vakıa/Olay Nedir?
Bu sorunun cevabı her insanı ilgilendiren bir şey olmalıdır. O da ölümdür. “Az sonra öleceksin” haberi verilen hiçbir insan “bu haber beni ilgilendirmiyor” demez, diyemez. Hayatın olağan akışı her insana her an ölebileceği haberini verirken, Kur’an her insanın üzerinde yaşadığı dünyanın kıyametle öleceğini, ölen her insanın tekrar dirileceğini haber veriyor.
Aşağıdaki başlıkla devam edelim.
2. Âyet: Kur’an’ın Verdiği Bu Haber Yalanlanabilir mi?
Normalde her haberin doğru olma ihtimali yanında, yalan olma ihtimali de vardır. Allah (cc) dünyadaki bütün insanlara bizzat kendisinin verdiği haberleri yalanlama özgürlüğü vermiştir. Bugüne kadar milyarlarca insan bu özgürlüğü kullanmış ve yalanlamış. Buna karşın milyarlarca insan da inanmış ve doğrulamış.
Biz burada olaya (dışarıdan bir gözle) objektif olarak bakalım ve her iki tarafın ne yapması gerektiğini anlatalım.
Kur’an’ın verdiği haberi yalanlayanların yapmaları gerekenler
İlk yapılacak olan şey, Allah’ın inkarı. Çünkü haberin kaynağı O.
İkinci yapılacak olan şey, Peygamberin (Hz. Muhammed’in) yalancı olduğunu ispatlamak.
Üçüncü yapılacak şey, peygambere gelen vahiylerle yazılan Kur’an’ı yalanlamak.
Yapılması gerekenleri sıraladıktan sonra soralım, bunları yapmak mümkün mü?
Bu soruya içeriden biri (yani bir Müslüman) olarak cevap verelim. Biz bunların yapılmasının imkansız olduğunu gördüğümüz, bildiğimiz için iman ettik. Biz hem Tefsir Usulü hem de bu tefsir çalışmamızda bunun imkansız olduğunu çok sayıda örnekle gösterdik. Yalanlamanın imkansız olduğunu yaşayarak gören bilen birileri olarak yalanlamak isteyenlere üç tavsiyemiz olacak.
Birinci Tavsiye: “Allah yok, bu kâinat tesadüfen veya kendiliğinde oldu.” demek yeterli değil. İnsan aklı yapılan bir şeye (fiile) baktığında, onu yapmak için yapanda (failde) hangi özellikler olduğunu anlayabilir. O zaman Allah’ın varlığını kabul etmeyen birinin O’na denk bir fail kabul etmesi gerekiyor. Yani bu kâinatı fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, astronomi gibi insanların bildiği ne kadar ilim varsa, onların daha ötesini bilen bir ÂLİM yaratabilir.
Biz aklın gözüyle Allah’tan başkasının bu özelliklere sahip olmadığını gördüğümüz için, vahyin özellikleriyle bize tanıttığı yaratıcının varlığını kabul ettik.
İkinci Tavsiye
“Peygambere yalancı” demek yeterli değil. Ona yalancı diyenin iki şey yapması lazım. (Birincisini burada yazacağız, ikincisini üçüncü tavsiyede anlatacağız.)
Bir insanın 23 yıl boyunca, tamamı yalan olan bir şeye herkesten fazla kendisinin inanmasını, tamamı yalan olan şeyler için herkesten fazla fedakarlık yapmasını, ailesini çocukları ve etrafındaki 100 binden fazla insanı buna inandırmasını kabul etmemiz gerekiyor.
Biz aklımızı gözlük yaptık, Peygamberimizin hayatına en şüpheci insanın bakacağı şekilde baktık ve o şüpheleri doğrulayan kayda değer bir şey bulamadığımız için, onun Allah’ın peygamberi olduğunu kabul ettik.
Üçüncü Tavsiye
“Kur’an bir insan tarafından yazıldı.” demek yeterli değil. Hayalen 7. asra gidip Hz. Muhammed’in bilgi seviyesini ölçmek, sonra yaşadığı (21.) asırda o bilgi seviyesinden insanlar bulup, onlara Kur’an’ın benzerini yazın demek lazım.
Biz bu konuda da aklımızı gözlük yaptık, Kur’an’a baştan sona baktık ve onun bir insan sözü olamayacağına açık ve net delillerle ortaya koyduk.
Bir Gözlem: Bu tavsiyelerden sonra da bir de gözlemimizi ifade edelim. Şimdiye kadar bu tavsiyelerimizi yerine getirerek inkar eden bir insana da denk gelmedik. İnkar edenlerin büyük bölümünün inkar işini çok ciddiye almadığını, kulaktan dolma yüzeysel bilgilerle bu işi yaptıklarını fark ettik.
Kur’an’ın verdiği haberi doğrulayanların yapmaları gerekenler
Günümüz için konuşursak, Kur’an’ın verdiği haberi doğrulayan insanların sayısı iki milyara yaklaşıyor.
Bu insanlara -işin içine kendimizi de katarak- bir tavsiyemiz olacak.
“İnanma işini ciddiye alın. ‘İman ettim’ dediğinizde, yaşadığınız hayat o imana denk bir hayat olsun. Sizin geçmiş hayatınıza bakan biri o hayatın tamamında Allah’a iman eden, ahirete iman eden, peygamberi örnek alan, Kur’an’ı kendine rehber yapan bir insan nasıl yaşarmış, bunu görsün.
Üzülerek ifade edelim, bugün sayısı 2 milyara yaklaşan Müslümanlar içinde bu görüntüyü verecek örnek insanımız oldukça az. Buna problem dersek, bu problem İslam dünyasındaki bütün problemlerin temelinde olan ve onların tamamından daha büyük bir problem. Bu problemin çözümü için şu âyete kulak vermek gerekiyor.
“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba (gerçek anlamda, tahkiki imanla yeniden) iman edin...”763
3. Âyet: Herkesin Gerçek Değeri Ortaya Konacak
Dünya imtihan dünyası, biz burada insanların gerçek değerini bilemiyoruz. Gerçekte alçak insanlar bir şekilde yüce ve yüksek olarak görünüp gösterilirken, gerçekte değerli olan; baş tacı olacak insanlar gerçek değerini bulamayabiliyor.
Bu âyet şu mesajı veriyor: Dünyada dengesiz, adaletsiz olan her şey dengelenecek, herkes tercihlerinin sonuçlarını yaşayacak, herkesin gerçek değeri ortaya konacak.
4-6 Âyet: Dağlar Üzerinden Yeraltı Sığınaklarına İşaret
Bundan 14 asır önce “Bu dünyada en sağlam şey; en zor yıkılacak şey nedir?” diye sorulsaydı, genelde insanların göstereceği dağlardı. İşte bu yüzden Kur’an kıyamet tasvirlerinde dağları öne çıkarıyor. O tasviri bugüne getirdiğimizde, bazı zenginlerin farklı felaket senaryoları karşısında kendilerini kurtaracağını düşündükleri, yer altı sığınakları öne çıkabilir. Onlar öne çıktığında âyetin mesajı şu olur: “Yeryüzünün şiddetle sarsıldığı, dağların dağılıp toz duman olduğu bir dünyada, yerin yedi değil yetmiş kat altına da sığınsanız, kıyametten ve kıyamet sonrası hesap gününden kurtulamazsınız.”
Ön Bilgi: Kur’an’da Sağcılık Solculuk Var Mıdır?
Gelecek âyetlerde Bizim Sağdakiler ve Soldakiler anlamı verdiğimiz, bazı meallerde sağcılar ve solcular şeklinde de gördüğümüz “Ashâbu’l-meymene ve Ashâbu’l-meşeme” gibi ifadeler geçiyor.
Bu ifadeler daha önce Beled sûresinin 18. ve 19. âyetlerinde de geçmişti. Burada yaptığımız açıklamaları oradaki açıklamaların devamı olarak okuyabilirsiniz.
7-10 Âyet: Üç Grup mu? Yoksa Daha Fazla mı?
Kur’an’ın geneli için bir değerlendirme yaparsak, bu âyet bu şekliyle sadece burada geçiyor. Buradaki gruplara benzer bir tasnifi (sınıflamayı) Fatır sûresi 32. âyette görmüştük.
7. âyette üç grup görüyoruz. Bu gruplara baktığımızda bir sağdakiler var bir de sağdakiler içinde önde olanlar var. -Mealimizin girişinde bunlara iyi ve aktif iyi demiştik.- Bunun karşısında bir de soldakiler var. Peki soldakiler içinde kötü olmakta, kötülüğü teşvik etmekte önde olanlar var mı? Bunların var olduğunu bu konuya işaret eden âyetlerden biliyoruz.
O zaman bu âyetleri şöyle anlayabiliriz, Kur’an bize mahşer günü hakkında bir fikir veriyor. Sağdakilerin kendi içinde dereceleri olduğu gibi, soldakilerin de kendi içinde derekeleri764 var.
Bu âyeti böyle anladığımızda şu tespiti yapabiliriz. Allah (cc) hepsi iyi ve kötü gibi toptancı bir ayrım yapmayacak. Her şeyi bilen bir Alîm, her şeyden haberdar olan Habîr, her şeyi kaydeden bir Hafîz olarak, herkesin her yaptığını önüne koyacak. Öyle olunca iyiler arasında binlerce derece farkı, kötüler arasında da binlerce dereke farkı olacak (Allahü a’lem).
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Mahşer Ortamı Üzerinden Gruplara Tutulan Ayna
Bu tefsir çalışmasında çok defa ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın kıyamet ve sonrası (mahşer, hesap, cennet, cehennem) için yaptığı bütün anlatımların amacı imtihan dünyasına mesaj vermektir. Kur’an orayı, orayı anlatmak için anlatmıyor, orayı burada (dünyada) yaşayan insanlara, burada yaptıkları tercihlerin sonuçlarını görsünler diye anlatıyor.
Amaç iyileri (sağdakileri) hayırda yarışmaya; iyi olmaya iyiler içinde daha iyi olmaya teşvik.
Kötüleri (soldakiler) kötülükte yarışmaktan alıkoymak, tercihlerinin kötü sonları baştan göstererek onları caydırmak ve iyi olmaya teşvik etmek.
Görüldüğü gibi işin özünde kötüyü iyi olmaya, iyiyi de daha iyi olmaya teşvik var.
Teşvik Ödüle mi, Ödülü Kazandıran Değere mi?
Bu konuda Kalem sûresinin üçüncü âyetini vesile yaparak “Hedef Ödül Değil, Hedef Ödüle Layık Olacak Ahlak” başlığı altında önemli açıklamalar yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Bu tavsiye vesilesiyle şu gerçeği bir kere daha ifade ediyoruz: İslam dininde en büyük hedef Allah’ın rızasını kazanmaktır. Onu kazanmanın şartı güzel ahlak sahibi olmaktır. İslam’ın istediği ölçülere içinde (merkezinde emanet ahlakı bulunan) güzel ahlak sahibi olmak da iman ve ibadet ile mümkündür.765
Bu gerçeği dikkate aldığımızda her Müslümanın önünde iki büyük hedef var. Bir Allah’ın rızası, ikincisi onu kazandıran güzel ahlak. Bu durumda hem cennet hem de cehennem bunu kazanmaya teşvik için. Cennet o güzel dekoruyla diyor ki, bana gelme şartı güzel ahlak, cehennem o korkunç dekoruyla diyor ki, bana gelmeme şartı güzel ahlak.
11-26 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. İşte onlar (dünyada en zor zamanlarda, Allah davasına canla, malla, heyecanla yakın durdukları için Allah’a) yakınlaştırılmış olanlardır.
12. (İşte onlar aktif iyilerdir. Onlar içinde sonsuz nimetlerin olduğu) Naîm cennetlerindedirler.
13. (Kıyâmetten geriye doğru bakıldığında öncü olanların, önde olanların) Çoğu önceki ümmetlerden (olacak.)
14. Birazı da (Kıyâmete yakın gelen) sonrakilerdendir.
15. (Dünyada şanı, şöhreti ellerinin tersiyle iten öncüler, cennette) Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,
16. Onların üzerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar. (Mutlulukları her hallerinden bellidir.)
17. Çevrelerinde, sonsuza dek hizmet sunacak gençler dolaşıp duracaklar.766
18. (Ellerinde, cennet pınarlarından olan) Maîn çeşmesinden doldurulmuş (tarifsiz güzellikte) testiler, ibrikler ve kadehlerle (dolaşırlar.)
19. (Kana kana içtikleri, cennete özel bu içecek) Ne baş ağrısı yapar, ne de sarhoşluk verir.
20. (Bunun yanında onlara seçip beğenecekleri) Hoşlarına giden meyveler (servis edilir.)
21. Canlarının çektiği (en leziz) kuş etleri (ikram edilir.)
22. Ve (Onlar için) iri gözlü huriler (vardır.)
23. (Hiç el değmemiş) Saklı inciler gibi.
24. (İşte bütün bunlar, öncülerin zor zamanda, zor şartlarda) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)
25. Orada ne boş konuşmalar duyacaklar, ne de günaha sokacak bir söz.
26. (Orada) İşittikleri tek söz (artık ebedi mutluluğa ve selamete erdiniz anlamında) “selâm, selâm”dır.767
Genel Değerlendirme: Cennet ve Cehennemin Dünyaya Mesajı
96 âyeti olan bu sûrenin büyük bölümü ahiretten; cennetten ve cehennemden bahsediyor. O yüzden burada bir hatırlatma yapıyoruz.
Biz bu konuyu Tefsir Usulümüzde (24) Cennet-Cehennem Yasasında “Cennet-Cehennem Anlatıldığı Gibi mi? Yoksa…”, “Kur’an’ın Cenneti ve Cehennemi Anlatmasının Sebebi”,“2075’te Yaşayanlar İçin Cennet ve Cehennem Tasviri” başlıkları altında değindik.
Ayrıca Sâd sûresi 49-64 arası âyetlerde “İkinci Nokta: Cinselliğin Hayatın İçindeki Yeri”
A’râf sûresinin 36-53 arası âyetlerde “Cehenneme Girme Gerekçesi”, “Cehennemin Dekorunda Döşek ve Örtü Üzerinden Verilen Mesaj”
Yâsîn Sûresin 55-58 arası âyetlerde “Cennetteki Eşler (Huriler) Hakkında Konuşurken Ölçü Ne Olmalı?” gibi başlıklar altında konunun farklı yönlerine temas ettik.
Gelecek âyetlerde bu başlıklar altında yer alacak çok sayıda âyet var. Onları, bu referanslara havale edip, âyetler hakkında kısa bilgiler vermeye devam edeceğiz.
Bu genel değerlendirmeyi özetlersek,
Burada ve Kur’an genelindeki cennet ve cehennemle ilgili bütün âyetler sonuç eğitimi veriyor. Bu eğitimin dünyada yaşayan ve yaşayacak olan her insana mesajı şu oluyor:
Dünyada verilen her nimeti emanet bilir, emanet sahibinin koyduğu ölçülere uygun yaşayarak sağdaki iyiler arasında yer alırsanız, ahiretteki ödülünüz cennet olur.
Dünyada sağdaki iyiler içinde yer alırken, hayırda yarışır öne geçer, öncü olursanız, ahirette ödülünüz de ona göre olur.
Dünyada verilen nimetlere “benim” der, Allah ve ahiret yok gibi yaşarsanız, ahirette gideceğiniz yer cehennem olur.
11-14 Âyet: Öncülerin Farkı
Kur’an’ın öncülerde öne çıkardığı farklara bakalım.
Öncüler Mukarrabûn
Kurban ve akraba kelimeleriyle aynı kökten gelen Mukarrabûn kelimesi768 yakın olanlar değil, yaklaştırılmış olanlar demektir. Buna benzer bir ifadeyi muhlis ve muhlas kelimelerinde görmüştük.769 Muhlis ihlaslı kullar için kullanılırken muhlas ihlasa erdirilenler için kullanılıyordu.
Bu kullanımı dikkate aldığımızda da Mukarrabûn kelimesi Allah’a yakın olma gayreti ortaya koyan kullara Allah’ın bir lütfu oluyor. Bunun bu şekilde ifade edilmesi mukarrabûna şu mesajı veriyor: “Başarıyı nefsinden bilme. Bunu sen kazanmadın, sen gayret gösterdin Allah sana lütfetti.”
Burada bazı suiistimallerin önüne geçmek için bir soru soralım?
Kişi, Mukarrabûn Olduğunu Bilir mi?
Her Müslüman iyi olmayı istemeli. Bunu isteyenler, iyiler içinde daha iyi olan Mukarrabûn olmayı da isteyebilir. Bunun önünde bir engel yok aksine -yukarıda ifade ettiğimiz gibi- inanç dekorunda bunlara teşvik var.
Bilinçli Müslümanlar “ben (erdim) oldum” demezler. Onlar olmanın uzun bir süreç içinde olduğunu bilirler. Bunu bilenler “olan (eren)” kulların en büyük özelliğinin bunu ifade etmemek olduğunu da bilirler.
Ayrıcı bu kullar, asla kendilerini garanti cennetlik olarak görmezler. Sürekli havf ve reca (korku-ümit) dengesini gözetirler.
Burada şunu da ifade edelim, eğer Müslümanlar için mukarrabûn listesi yapılacak olsaydı, Hz. Ömer’in bu listenin başındakiler arasında olması gerekirdi. Onun bu konuda şöyle dediği rivâyet edilir: “Eğer ‘Bir kişi hariç, bütün insanlar cennete gidecek.’ dense, o kişinin ben olabileceğimi düşünürüm; o kadar Allah’ın azabından, gazabından korkarım. Şâyet ‘Bir kişi dışında bütün insanlar cehenneme girecek.’ denilse, o kişinin ben olabileceğimi düşünürüm; o kadar Allah’ın rahmetinden ümit varım.”770
Öncülere Vaad Edilen Cennet Değil, Cennetler
Başlıkta özellikle vurguladık. Kur’an Adn, Firdevs, Naim gibi cennetleri anlatırken, genelde tekil değil, Firdevs cennetleri, Adn Cennnetleri ve Naim (nimetler) cennetleri şeklinde çoğul ifadelerle anlatır.
Bu da bizim yukarıdaki “7-10 Âyet: Üç Grup mu? Yoksa Daha Fazla mı?” başlığı altında yaptığımız değerlendirmeleri teyit eder.
Buna iyiler arasında ne kadar derece farkı varsa, o kadar cennet var, o cennetler arasında da o kadar derece farkı var diyebiliriz. (Allahü a’lem).
Bunları derken, iyiler içinde daha iyilere (önde olanlara) verildiği için, cennetler arasında bir derecelendirme yapsak, Naim cennetlerinin öne çıkan cennet olduğunu söyleyebiliriz.
Önceki ve Sonraki Ümmetlerden Bahseden Âyetler Hangi Sorulara Cevap Veriyor?
13. ve 14. âyete baktığımızda âyetler bize bir bilgi veriyor. Bu bilgi iki soruya cevap olarak verilebilir:
Birinci soru: İnsanlık tarihinden bugüne, Kur’an’ın indiği 7. asrı ölçü alırsak öncüler (mukarrabûn) ne zaman daha çok yaşamış?
İkinci soru: Öncüleri öncü (mukarrabûn) yapan şartlar nelerdir?
Âyetlerde geçen bilgi bu iki sorumuza da cevap veriyor. Özellikle de ikinci soruya.
Bu tespitten sonra bir oran vererek konuya devam edelim. Kesin olan şu: Öncekilerin oranı % 50’den fazla. Bu durumda önceki ve sonraki ümmetler için %70, %30 gibi tahmini bir oran koyabiliriz.
Konuya şu soruyla devam edelim?
Neden Çoğu Önceki Ümmetlerden?
İnsanlık tarihini bir binaya benzetirsek, ilk insandan bugüne kadar geçen zamanda bina için iki durum var; birincisi temel atma, ikincisi temelin üstüne kat çıkmak. Bu durumda ilk peygamberden son peygambere kadar geçen zaman temel atmaya karşılık gelse, ondan sonrakileri de temelin üzerinde; temeldeki plan ve programa göre kat çıkanlara benzetebiliriz.
Temel atmadaki zorluğu dikkate aldığımızda, yukarıda sorduğumuz iki sorunun cevabını da buluruz.
Birinci soru başlıktaki soru: Temel atmak, temel atanların yanında olmak zordur. O yüzden öncülerin çoğu bu temel atma zamanında yer aldı diyebiliriz.
İkinci soru: Öncülerden olmak için ne yapmak gerekiyor? Cevap: Zor zamanlarda önde ve öncü olmak gerekiyor.
Temel atma işinin zorluğu olduğu gibi, kat çıkmanın da kendi şartlarında zorluğu vardır. Günümüz için konuşursak, İslam âleminin birçok sorunu var. Bu sorunların çözümü için çalışmak kat çıkma çalışmasıdır. Bu sorunun çözümü için çalışırken, yaşadığı hayatla etrafındaki insanlar tarafından; yalan söylemeyen, güven veren, her türlü aşırılıktan uzak duran, sade bir hayat yaşayan, lüks ve israftan kaçınan, elindeki maddi imkanları insanlığın faydası için kullanan bir insan olarak tanınmak…
Evet böyle tanınan biri için “çağımızın öncü adaylarından” biri diyebiliriz. Böyle tanınan biri olmak için çalışmak hayırda yarışmaktır.
Sağdakilerle, Öncülerin Girecekleri Cennetlerin Farkı
Bu sûrede 11-40 arası âyetlerde, Kur’an’da hiçbir sûrede görmediğimiz bir özelliği görüyoruz; burada arka arkaya iki farklı grubu, iki farklı cennet ödülü anlatılıyor.
11-26 arası âyetlerde hayırda yarışan ve öne geçen; öncü olanlara verilecek cennetin betimlemesi yapılırken,
27-40 arası âyetlerde sağdakilere verilecek cennetin tasviri yapılıyor.
İki âyet grubunu Kur’an bütünlüğünde okuduğumuzda, “Sadece öncülere verilen ama sağdakilere verilmeyen şunlar şunlar…” diyecek bir şey göremiyoruz. O zaman Burada soru şu: Bu iki cennetin farkı nedir?
Kur’an cennetin dekorunu dünyadaki bildiğimiz örnekler üzerinden anlattığı için biz de bu farkı iyi bilinen örnekler üzerinden anlatalım.
Varsayalım karşımızda iki zengin var; biri yüksek gelir grubunda diğeri ise en yüksek gelir grubunda.
Birinin evinde ne varsa, diğerinin evinde de genelde benzeri vardır. Fark nedir? Fark fiyattır, kalitedir, yüksel modelde daha çok özelliğe sahip olmasıdır. Fark iyi ve daha iyi, güzel ve daha güzel, lüks ve daha lüks farkı gibidir (Allahüalem)
11-40 arası âyetlerde anlatılan cennetlerin farkını bu örnek üzerinden düşünebiliriz.
15. 16. Âyet: “Mobilyalarım Nasıl Olacak?”
Bu âyetler cennetteki sarayımda “Üzerinde oturacağım mobilyalarım nasıl olacak?” gibi sorulara cevap veriyor. Cevapta sadece mobilyalardan değil, o mobilyaların özenle işlenmesinden, mücevherlerle donatılmasından bahsediliyor.
Bu cevaba, 7. asırda, orta ve alt gelir grubunun hayat standartlarından bakarsak, hemen hemen hiçbir evde olmayan, her insanın ah benim evimde de olsa diyeceği bir ortam.
17-21. Âyet: “Sarayımda hizmetçilerim ve ikramlar nasıl olacak?”
Bu âyetlerde, bu sorunun cevabını görüyoruz. Verilen cevaba yine yukarıda ifade ettiğimiz gibi 7. asrın şartlarından baktığımızda, her insanın “ah şu ikramlar bana yapılsa” diyeceği şeyler olduğunu görüyoruz.
22. 23. Âyet: Atomu Görmekle, Cennette Huri Görmek Arasındaki İlişki
Neden böyle bir başlık attık? Çünkü, cennet dekorunda yer alan huriler hem Müslümanlar hem de olmayanlar arasında tartışma konusu olabiliyor. Bu tartışmalarda bazı Müslümanlar işin magazin ve cinsellik boyutunu öne çıkarırken, olmayanlar içinden de bazıları işi alay ve eleştiri konusu yapabiliyor.
Biz Müslümanlara cennette huri olduğunu söyleyen Allah’tır (cc). Bir şeyi Allah söylüyorsa, Allah’ı tanıyan biri o konuda şöyle düşünür: “Kâinatı; güneşi, canlılarda hücreyi yaratan ve atomu canlı cansız her varlığın temel taşı yapan Allah’tır. Geçmişten günümüze kadar atomun, hücrenin ve güneşin yapısı genelde bütün insanlar, özelde işinin ehli bilim insanları tarafından magazin ve alay konusu yapılmamıştır. Aksine onlar hakkında bilgi arttıkça, onları o şekilde yaratan Allah’a takdir ve hayranlık da artmıştır…”
Bu düşünceyi merkeze koyduğumuzda, dünya dekorunda atomu, hücreyi ve güneşi mükemmel yaratan Allah’ın (cc) yarattığı cennetin dekoru bütün insanları kendine hayran bırakacaktır. Orada haksızlığın, adaletsizliğin, ahlaksızlığın zerresi olmayacaktır. Orada, insan onur ve haysiyetine yakışmayan, alay ve eleştiri konusu olacak hiçbir şey kendine yer bulamayacaktır.
Oraya giren -özellikle kadın- Müslümanların “bize haksızlık yapılmış” diyeceği hiçbir şey asla olmayacaktır. Neden böyle kesin konuşuyoruz? Çünkü Allah’ı tanıyoruz. Çünkü Allah’a imanın O’nun El-Hak, El-Adil, El-Hakim olduğuna, zerre kadar haksızlık yapmayacağına imanı da içine aldığını biliyoruz.
Buna bildiğimiz ve buna iman ettiğimiz için de şunu bir kere daha ifade edelim. Cennetle ilgili bazı eserler erkek egemen anlayış tarafından kaleme alındığı için, kadını ikinci plana koyan bir anlayış öne çıkabiliyor.
Burada şunu bir kere daha ifade edelim: Cennet dekoru ile ilgili burada bir kadının aklına gelen gelmeyen yüz tane olumsuz soru olsa, bin tane aleyhte konuşma olsa onların ortak cevabı şu olacak: Allah (cc) cennette kadına zerre kadar haksızlık yapmayacaktır. Bunun aksını iddia etmek, Allah’ın haksızlık yapacağını ima etmektir ki, bu Allah’a iftira olur ve manevî sonuçları çok ağır olur.
Cennetteki Hurilerin Dünya Kadınları Olma İhtimali Var mı?
Bu soruyu buraya alma sebebimizin bazı İslam âlimlerinin bu konuda ortaya koyduğu düşünceler. Burada o düşüncelerin çok kısa bir özetini verecek, o konudaki bazı kaynaklara işaret edeceğiz.
“Kur’ân-ı Kerîm’de, cennet hayatının dünyadaki insanî duygular paralelinde kurulacağına ve aile mutluluğunun orada da süreceğine işaret ederek mümin olan aile fertlerinin cennette birlikte bulunacaklarını haber veren âyetlerde771 dünyadaki mümin eşlerin cennette de beraber olacakları özellikle vurgulanır. Buna göre yeni bir fizyolojik ve psikolojik yapıyla yaratılacak cennet kadınlarının veya hûrilerin tercihen kişilerin kendi eşlerinden oluşacağını söylemek mümkündür.”772
Bu kaynakta, cennetteki köşklerin 70.000 kapısı olacağı, bu kapıların her birinde köşkün sahibini bekleyen birer huri bulunacağı, bunun yanında cennete giren herkese 4000 bakire, 8000 bin dul ve 100 huri verileceği gibi rivâyetlerin, hadis kriterleri açısından zayıf olduğuna dair bilgiler de yer alıyor.
Bu konuda ayrıca Prof. Dr. Emrullah Fatih tarafından yapılan “HURİ GILMAN VE VİLDANLARIN KİMLİĞİ PROBLEMİ" isimli çalışmaya da bakılabilir.773
Bu kaynakta da farklı düşünen âlimlerin yanında geçmişten bugüne cennetteki hurilerin dünya kadınlarından olacağını ifade eden âlimlerin görüşleri yer alıyor.774
Bu Konuda En Makul Görüş Nedir?
Bir kere daha ifade edelim, bu konuda çok sayıda görüş var.
Bu görüşlerden erkek lehine, kadın aleyhine olmayan, Allah’ın cinsiyet ayrımı yapmakla haksızlık yapacağını ima etmeyen her görüş tercih edilebilir.
Tercih yaparken şunlara dikkat etmekte fayda var. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an’da anlatılan cennet dekoru 7. asrın Mekke-Medine toplumunun istek, arzu, özlem ve beklentilerine göre şekilleniyor. O yüzden bu konuda ortaya konacak görüşlerin “kesin böyle olacak” şeklinde ifade edilmemesinde, esnek bir dil kullanılmasında, sonunda da (Allahü a’lem) denilmesinde fayda var.
Bu açıklamalardan sonra “makul görüş nedir?” sorusunun cevabını vererek huri konusunu bağlayalım.
Allah’ın Müslümanlara vaad ettiği cennette bir protokol olacak. Bu protokolde Allah’ın cennet ile ödüllendirdiği mümin kadınlar ve erkekler en başta olacak. Bizim Kur’an’dan yola çıkarak adına Huri, Vildan, Gılman dediğimiz şeylerin tamamı cennete giren kadın ve erkeklerin hizmetinde olacaklar. Neden böyle olacak?
Çünkü hem erkek hem de kadınlar, imtihan dünyasında bir sürü zahmet çekiyorlar, birçok konuda kendilerini frenliyorlar; cennete bir emek, çaba, ve gayret sonucu giriyorlar.
Burada özellikle dünya kadınlarını öne çıkarırsak, cennete bu şekilde giren kadınların, sırf cennet için yaratılan varlıkların gölgesinde silik ve sönük kalması, Allah’ın rahmeti ve adaletiyle uygun düşmez. Allah’ın adaletine uygun olan, dünya kadınlarının protokolde önde olmalardır.
Özetlersek, biz en makul olduğunu düşündüğümüz bu görüşe göre şekillenecek her türlü bakış açısının doğru olacağını düşünüyoruz. (Allah âlem)
24-26. Âyet: Cennet Bir Hak Ediş mi?
24. âyet ve benzeri âyetleri lokal okuduğumuzda, cennet insanın yaptığı amelelerin karşılığı “bir hak ediş” gibi anlaşılabiliyor. Bu konuya Kur’an genelinden baktığımızda şunu görüyoruz. Allah (cc) hayata ait bütün sermayeyi verendir; bizim cenneti kazanmak için yaptığımız her işin arkasında o sermaye ile verilen imkanlar var. Bu imkanlar olmasa cennetin olmayacağı gerçeğini bilenler cenneti bir hak ediş değil bir lütuf olarak görüyorlar.
Allah’ın bu ve benzeri âyetlerde “amellerinize karşılık” demesi de “Verdiğim sermaye ile yaptığınız her iyilik ve güzelliğin karşılığı size fazlasıyla verilecek” şeklinde bizi hayırda yarışa teşvik için söylenen ifadeler olarak değerlendirilebilir.
Boş Söz ve Selam
Bu konuda775 benzer âyetler geçmişti orada yaptığımız açıklamalara bakılabilir.
Öncülere Tabi Olanlar: Sağdakiler
27-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
27. (Öncülerin arkasından gelen) Sağdakiler (hayır yarışında öncülere tâbi oldular) ne kadar da bahtiyardırlar!
28. (Onlar için de ebedi cennet nimetleri vardır. İşte bazıları;) Yüklü dalları bükülmüş (adeta “gel meyvelerimi ye!” diyen) kiraz (ağaçları)
29. Meyveleri salkım salkım dizili (duran ve bu duruşu ile insanın iştahını açan) muz ağaçları,
30. (Bu ağaçların yanında) Uzamış (serin) gölgeler,
31. (Hemen yanı başında) Çağlayarak akan sular,
32. Ve (kiraz, muz gibi meyvelerin yanında daha) birçok meyveler arasında (mutlu ve keyifli bir zaman geçirirler.)
33. (O nimetler) Hiç tükenmeyecek ve asla yasak edilmeyecek.
34. (Bu meyve bahçesinde eşleriyle beraber) Kabartılmış döşekler üzerindedirler.
35. (O eşler, Müslüman olarak vefat eden ve Allah’ın izniyle cennete giren eşlerdir.) Biz onları (cennete uygun, her türlü ayıp ve kusurdan uzak) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
36. (Yeni yaratılışta) Onları(el sürülmemiş) bâkireler kıldık.
37. (Ve) Eşlerine (çok) düşkün ve yaşıt (olarak yarattık.)
38. Bütün bunlar (öncülere tâbi olan, onların arkasından giden) sağdakiler içindir.
39. Bunların bir kısmı (sizden) önceki ümmetlerdendir.
40. Bir kısmı da (sizden) sonrakilerdendir.
... ve Soldakiler
27-33. Âyet: Sağdakilerin Cenneti
Bu cennetle öncülerin cenneti arasındaki farka, bir önceki âyet grubunda “Sağdakilerle, Öncülerin Girecekleri Cennetlerin Farkı” başlığı altında değinmiştik. Burada âyetler hakkında kısa açıklamalar yapalım.
Öncülerin cennetinde 20. âyette “hoşlarına giden meyveler” ifadesi geçmişti. Sağdakilerin cennetinde kiraz, muz gibi meyveler sayılıyor, 32. âyette birçok meyveler deniliyor. Her iki cennette de meyve olmasından şunu anlıyoruz. Bütün cennetlerde, bütün meyve çeşitleri olacak ama cennetteki mertebe farklarına göre aralarında lezzet farkı olabilir.
Önceki âyet grubunda 17-19 arası âyetlerde öncülerin cennetindeki çeşme, testi, ibrik ve kadehlerden; bunların içindeki içeceklerden bahsedildi, burada (32. âyet) sadece çağlayarak akan sudan bahsediliyor. Orada (21. âyette) bahsedilen kuş etinden burada bahsedilmiyor.
Özetlersek, bu âyet gruplarından şunu anlıyoruz, yeme içme adına aklınıza ne geliyorsa, onun çok ama çok ötesi cennette sizi bekliyor olacak ve bunlar hiç yasaklanmayacak.
34-38. Âyet: Cennet İçin Yepyeni Bir Yaratılış
Bu âyet grubunda konunun akışını 35. âyette geçen “hünne” müennes (dişi) zamirinin merci belirliyor o yüzden teknik bir ayrıntıya kısaca değinmemiz gerekiyor.
“Hünne” Zamirin Merci Nedir?
34. âyette geçen “furuşin” kelimesinin hakiki ve mecazi iki anlamı var. Hakiki anlamı yere yayılan; üzerine yatılan veya oturulan döşek demek. Bu kelimenin bir de “kadın” manasında kullanılan kinaye anlamı var. Bu anlamı da “Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât fî Garîbi'l Kur'ân” adlı eserinde f-r-ş maddesinde görüyoruz. Orada Müellif şöyle diyor: “فِرَاش kelimesi, eşlerin her birisi için kinâye yapılır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: اَلْوَلَدُ لِلْفِرَاشِ : Çocuk yatağa aittir [Çocuk, onu doğuran kadının kocasına aittir]. فُلاَنٌ كَرِيمُ الْمَفَارِشِ : Falan kişinin hanımları iyidir.”
Biz 34. âyetin Arapça çevirisinde döşek manasını verirken, parantez içi açıklamasında da kadınlar/eşler manasını verdik. 35. âyette de mecazi manayı dikkate alarak “hünne” zamirinin mercini (gittiği yeri) yine parantez içi açıklamada eşler olarak ifade ettik.
Bazıları, firaş kelimesinin hakiki manasını dikkate alıp, 35. âyette geçen “hünne” zamirinin mercini döşekler olarak kabul edip âyette geçen “yeniden yaratılışın” döşekler için geçerli olduğunu ifade ediyorlar.
Biz cennette insanın asli unsur olduğunu, taht, döşek, ibrik, kadeh, kiraz, muz gibi şeylerin de dekorda bir ayrıntı olduğunu dikkate alarak mecazi mananın tercihini daha doğru bulduğumuz için burada tefsirimizi mecazi mana üzerinden yapacağız.
Ayrıca bu âyet olmasa bile, hatta Kur’an’da hiçbir âyet olmasa bile, insanın yeniden dirilişin ardından cennete girdiğinde cennet ortamına uygun olarak yeniden yaratılacağı herkesin ortak kabulüdür. Kaldı ki, bu konuya işaret eden âyetler de var. Mesela Kur’an’da iki âyette “Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız.”776 İfadesi geçiyor. Biz bu âyetlerde “kin”in alınmasını, sadece kinin alınması olarak anlamıyoruz, bir insanda kin ile temsil edilen ne kadar olumsuz düşünce varsa onların da alındığını anlıyoruz.
Neden böyle anladığımızı aşağıdaki başlık altında anlatalım.
Kadın (Erkek) Cennet İçin Yeniden Yaratılıyor
Allah insanı imtihan dünyası için yarattığında, onu (hayra ve şerre meyilli olarak777) çift kutuplu yaratıyor. Bu imtihanda ondan hayra meyletmesini, şerden uzak durmasını istiyor. Yani bir nevi “Sen şerre meyleden özelliklerinle cennete giremezsin, onlardan arınman lazım” diyor.
Biz de imtihan boyunca hayra yakın, hayrın içinde, şerden uzak; arınmış olarak yaşıyoruz. Böyle yaşamanın sonucu olarak cennete girecek kıvama geliyoruz. Allah (cc) bu kıvama gelen kullarına ödül olarak cenneti veriyor: Onları cennet dekoruna göre; tamamen hayrı isteyecek bir formada yeniden yaratıyor. Bazıları “cennette insanın her istediği olacak”778 gibi âyetleri magazinleştirip kötü şeyleri istemesinden bahsediyorlar.
İnsanın öfke ve kinden arınmış bir şekilde yeniden yaratılışı için bir benzetme yaparsak, bir robot düşünelim, bu robotu üreten firma bu robotun kötülük istemeyle ilgili bütün özelliklerini iptal ediyor. Tamamen iyilik için programlıyor. İyilikten başka bir şey istemiyor. Kadın erkek insanın cennet için yeniden yaratılışını bu şekilde anlarsak az önceki âyeti “cennette insanın (hayır adına) her istediği olacak” şeklinde anlayabiliriz.
36. 37. Âyet: Eşlerine Düşkün Yaşıt Bakireler
Bu âyetlerle ilgili değerlendirmelerimizi yukarıda 22. ve 23. âyetlerde huriler için yaptığımız değerlendirmelerin devam olarak ele alacağız.
Bu âyetlerde eşlerine düşkün, yaşıt bakireler olarak yeniden yaratılışlarından bahsedilen dünya kadınları yukarıda ifade ettiğimiz gibi cennet protokolünde en üst seviyede yerlerini alıyorlar. Cennet dekorunda isimleri geçen huri, gılman ve vildan gibi bütün görevliler protokolde hizmetli sınıfında yer alıyor; bir emek ve gayret sonucu cennete giren insanlara hizmet ediyorlar.
38-40. Âyet: Sonrakilerden Olarak Sağdakiler İçinde Yer Alma İhtimalimiz Yüksek
Bu âyetlerin yukarıda geçen 11-14 arası âyetlerle bağlantısını kuracağız.
Orada “Çoğu önceki ümmetlerden/Birazı da sonrakilerdendir.” İfadesi geçmişti. Burada ise “Bunların bir kısmı önceki ümmetlerdendir./Bir kısmı da sonrakilerdendir.” İfadesi geçiyor.
11-14 arası âyetlerde tahmini olarak önceki ümmetler için “%70 sonrakiler için %30 oranı vermiştik. Bu âyetler için de âyette geçen ifadelerden yola çıkarak öncekilerin ve sonrakilerin oranı için % 50-50 diyebiliriz.
Bu durumda öncekilerden sonra gelen bizlerin hayırda yarışta sağdakiler içinde olma ihtimalimiz öncülerin içinde olma ihtimalimize göre daha yüksek. Ama Allah’ın izniyle öncülerden de olabiliriz.
Bu faslı şu dua ile bitirelim: Rabbimiz bizi hayırda yarışanlardan; o yarışta önce sağdakilerden, sonra da öncülerden olmayı nasip eylesin.
41-56 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. (Soldakilere gelince;) Soldakiler (Allah’ın razı olmadığı bir hayatla geldikleri için) ne kadar da bedbahttırlar!
42. İçlerine işleyen bir ateş ile (acı ve ızdırap içinde) kaynar sular arasında (gidip gelecekler.)
43. Kapkara boğucu bir dumanın gölgesi altında (azap çekecekler.)
44. (Hiç de) Serin ve hoş olmayan (bir gölgelik...)
45. (Bütün bunların sebebi ne?) Çünkü onlar bundan önce (dünyada) lüks ve sefahate dalmışlardı. (Verilen nimetleri veriliş amacı dışında kullanmışlardı.)
46. (Uyarılara rağmen) Büyük günah işlemekte direnir dururlardı.
47. Ve (ilahî adaleti inkâr ederek) diyorlardı ki: Biz ölüp toprağa ve (çürümüş) kemik yığınına dönüştükten sonra yeniden mi diriltileceğiz?
48. (Yoksa bizimle beraber) Önceki atalarımız da mı (diriltilecekler?)
49. De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,
50. (Evet hepsi dirilecekler ve sadece Allah tarafından bilinen) Belli bir günün belli (bir) vaktinde mutlaka (O’nun huzurunda) toplanacaklar!
51. Sonra (onlara şöyle denir) siz ey (doğru yoldan) sapanlar (ve Allah’ın âyetlerini) yalan sayanlar!
52. (Burası cehennem) Elbette (zalimleri bekleyen öldürücü) zakkum ağacından yiyeceksiniz.
53. Karınlarınızı (tıka basa) ondan dolduracaksınız.
54. (Susayacaksınız, sonra da denize düşen yılana sarılır misali) Üstüne de (iç organları paramparça eden) kaynar sudan içeceksiniz.
55. (Hem de öyle bir içeceksiniz ki) Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. (İçtikçe yanacak, yandıkça içeceksiniz.)
56. İşte ceza gününde onlara sunulacak (menüde bulunan bol acılı) ziyafet budur!
Ön Bilgi: Hatırlatma
Bu âyet grubunun tefsirinde, yukarıda 11-26 arası âyetlerin tefsirine başlarken “Genel Değerlendirme: Cennet ve Cehennemin Dünyaya Mesajı” başlığı altında yazdıklarımızın hatırlanmasında fayda görüyoruz. Orada cehennem konusunda daha önce geçen sûre ve âyetlerde yazdıklarımız için referans vermiştik. Burada onların devamı olarak kısa açıklamalar yapacağız.
41-44. Âyet: Soldakilerin de Öncüleri Olacak mı?
Bu sûrede 7-10 âyetlerin tefsirinde şöyle bir değerlendirme yapmıştık: “7. âyette üç grup görüyoruz. Bu gruplara baktığımızda bir sağdakiler var bir de sağdakiler içinde önde olanlar var. Mealimizin girişinde bunlara iyi ve aktif iyi demiştik. Bunun karşısında bir de soldakiler var. Peki soldakiler içinde kötü olmakta, kötülüğü teşvik etmekte önde olanlar var mı? Bunların var olduğunu bu konuya işaret eden âyetlerden biliyoruz.”779
Burada o âyetlerin içeriğine dikkat çekelim; Kur’an cehennemliklerin konuşmalarını anlatırken, “kendilerine uyulanlar ve uyanlar şeklinde bir ayrım yapar. Burada uyulanlara önder, öncü ve lider dersek, diğerleri onlara tabi olan kişiler oluyor. Bu durumda solcular içinde kötü, daha kötü, çok daha kötü gibi gruplar olduğu; onların kötülük derecelerine göre azabın farklı olduğu cehennemlerin de olduğunu kabul etmenin önünde bir engel görünmüyor. (Allahü a’lem)
41-44. Âyet: Tercihlerinin Sonucu
Bu âyetlerde cehennemden bir bölümün tasviri yapılıyor. Bu tasvirde azabın insanın içine işleyeceği, kaynar suların arasındaki çırpınışları, kapkara boğucu bir duman, serin ve hoş olmayan bir ortam anlatılıyor. Bu tasvir üzerinden dünyaya verilen mesaj şu: Bu sonucu yaşamak istemiyorsanız, yol yakınken dönün.
45. 46. Âyet: Ne Yaparsak Cehenneme Gireceğiz?
Bu âyetlerde bu sorunun cevabı özetleniyor. Burada lüks ve sefahatten bahsediliyor. Bunun arkasında zenginlikle şımarma, onun arkasında da Allah tarafından emanet olarak verilen nimetlere “benim” deme, “benim olanla istediğim gibi yaşarım” deme yanlışı var.
46. âyette büyük günah vurgusu var. Bu konuya Necm Sûresinin 32. âyetinin tefsirinde “Benim İçin Hangisi Daha Tehlikeli, Ufak Günahlar mı Büyük Günahlar mı?” başlığı altında değinmiştik oraya bakılabilir.
Burada şunları ifade edelim. İnsan ufak veya büyük günah işleyebilir. Bunların ardından tevbe edebilir. Bu âyette dikkat çekilen nokta günahta ısrar. “Günahta ısrar” demek, günahta ısrarın sembol ismi olan şeytanın adımlarına tabi olmak onun arkasından onun gideceğe sona adım adım gitmektir.
Âyetler “Günahta ısrar edildiğinde ne olacağı?” sorusuna cevap veriyor.
47. 48. Âyet: Ahireti İnkar
Kaynaklarımıza baktığımızda müşriklerin tamamının Allah’a iman ettiğini, iman edenler içinde bir kısmının ahirete iman etmediğini görüyoruz. Bu konuya yakından baktığımızda, onların Allah inancının Kur’an’ın tarif ettiği Allah ve ahiret inancı olmadığını söyleyebiliriz.
Bu âyetlerde müşrikler içinde Allah’a iman eden ama ahireti inkar eden bir grubunun dünya hayatındayken sordukları sorulara yer veriliyor. Bu sorular cevabı öğrenilmek için sorulan sorular değil, inkarda ısrarın göstergesi olan sorular. Bunlara retorik soru da deniliyor.780
49. 50. Âyet: Soruların Cevabı
Bu âyetlerde önceki âyetlerde geçen soruların cevabı veriliyor. Cevap verilirken soru içinde olan öncekilerin yanına sorunun içinde olmayan sonrakiler de konuluyor ve şu mesaj veriliyor: Önceki atalarınız da siz de sizden sonra kıyamete kadar gelecek bütün insanlar Allah’ın dilediği bir vakitte mahşer meydanında toplanacaksınız.
51-56. Âyet: Cehennemdeki Menü: Zakkum Ağacı ve Kaynar Su
Bu âyetlerin merkezinde Zakkum ağacı yer alıyor. Kur’an’da doğrudan üç âyette geçen,781 İsra sûresinde ise kendisinden lanetlenmiş ağaç olarak bahsedilen Zakkum ağacı Kızıldeniz tarafında Tihame bölgesinde yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bodur bir ağaçtır. Tadı ve kokusu kötü olan bu ağaç zehirli bir özsu içerir. O nedenle bu ağaçla temas edenlerde bir çeşit deri hastalığı görülür.
“Kur’an bu ağaçtan neden bahsediyor?” diye bir soru sorduğumuzda, bu sorunun cevaplarından biri şudur: Kur’an genelde (bu âyetlerde susamış deve örneğinde olduğu gibi) bilinmeyenleri bilenenler üzerinden anlatır. Cehennem azabı dünyada tam anlamıyla örneği olmadığı bizim için bir bilinmeyen. Kur’an bu bilinmeyeni bilinen en yakın örnek üzerinden anlatıyor. Bu anlatımı kaynar su ile birlikte düşünürsek, bu âyetler üzerinden dünyaya verilen mesaj şu: “Dünyada asla yemem diyeceğiniz şeyler, cehennemde sizin yiyecek ve içecekleriniz olacak. O kaynar suları içtikçe yanacak, yandıkça içeceksiniz. Böyle bir azabı yaşamak istemiyorsanız, gelin yol yakınken dönün.”
57-76 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
57. (Ey insanlar! Ahirette bu sonucu yaşamak istemiyorsanız, şu sorular üzerinde bir kere daha düşünün!) Sizi Biz yarattık (Biz yaşatıyoruz ve yaşamanız için gereken bütün nimetleri de Biz veriyoruz. Bütün bunları görüp bildikten sonra ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ gerçeğini) Tasdik etmeniz gerekmez mi?
58. (Muhteşem bir tevhid delili olarak; rahimlere) Akıttığınız meniyi hiç düşündünüz mü?
59. Onu (rahimde çeşitli aşamalardan geçirdikten sonra) siz mi yaratıyorsunuz yoksa Biz miyiz yaratan?
60. Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve (her doğanın ölmesi gösteriyor ki bu konuda) Bizimönümüze geçilmiş (de) değildir.
61. (Bu takdirin sebebi: Dünyada imtihanın devamı için) Sizin yerinize (arkadan sürekli) benzerlerinizi getirmekve (zamanı geldiğinde ölümün ardından) sizi bilmediğiniz bir âlemde yeniden diriltmektir.
62. Andolsun (yoktan var olmakla) ilk yaratılışı (yaşayarak gördünüz ve) bildiniz. (Ondan yola çıkarak ikinci yaratılış konusunda) Düşünüp ibret almanız (ve bunun ilk yaratılışa göre daha kolay782 olabileceğini kabul etmeniz) gerekmez mi?
63. Ektiğiniz (ve ölü bir insan gibi toprağa gömdüğünüz) tohumu hiç düşündünüz mü?
64. (Suyun buharlaşmasını, sonra bulutta toplanmasını, sonra da yağmur olup yağmasını sağlayarak) Onu siz mi yetiştirip büyütüyorsunuz, yoksa yetiştiren Biz miyiz?
65. Dileseydik (sadece suyunu kesmekle) onu (kup) kuru bir çöp yapardık da (ne yapacağınızı bilememenin çaresizliği içinde) şaşar kalırdınız.
66. (Ve şöyle derdiniz:) Biz (çok) borçlandık (bu yılki mahsule çok bel bağlamıştık!)
67. Doğrusu biz (artık) her şeyimizi kaybettik.
68. Ya içtiğiniz (o tertemiz) suyu (ve o suyun size nasıl ulaştığını) hiç düşündünüz mü?
(Onu denizlerden buharlaştırıp, göğe siz mi çıkardınız yoksa Biz mi?)
69. (Sonra) Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
70. Dileseydik onu tuzlu (ve acı) yapardık. (Onu elde edilmesi ve içimi kolay yaptığımız için Rabbinize) Şükretmeniz gerekmez mi?
71.Yaktığınız ateşi (o ateşin yanması için gereken oksijenin nasıl üretildiği konusunu) hiç düşündünüz mü?
72. (Şimdi söyleyin bakalım) Onun ağacını (o ağaçların ürettiği oksijeni) siz mi yarattınız, yoksa (onu) yaratan Biz miyiz?
73. Biz (bu yönleri dikkate alındığında) ateşi (üzerinde derinlemesine tefekkür edilmesi gereken) bir ibret (belgesi) ve (ona) ihtiyacı olanlar için (vazgeçilmez) bir nimet kıldık.
74. (Ey insan! Madem buluttan, tarladaki ekine kadar her şeyi yaratan ve sana ikram eden O’dur.) O halde, (mutlak büyük olmasıyla)Azîm olan Rabbinin adını (hamd ile) tesbih et.
75. (Sayısız tevhit delili ortadayken, müşrikler hâlâ Kur’an’ın bir beşer kelamı olduğunu mu iddia ediyorlar?783) Hayır! (Onların dediği her şey boş bir iddiadan ibarettir. Gökteki) Yıldızların (doğuş-batış) yerleri, (gökten yere peyder pey inen, Kur’an’ın âyetleri) şahit olsun.
76. Eğer (üzerinde düşünür ve kıymetini) bilirseniz, (hem yaratılan âyetlerin hem de indirilen âyetlerin) bu (şahitliği) gerçekten büyük bir şahitliktir.
Ön Bilgi: Yaratılanların Yaratılacaklara Şahitliği
Kâinat; dünya ve içindekiler yaratılan, kıyamet sonrası ahiret; cennet ve cehennem ise vaad olunan; yaratılacak olanlar. Kur’an defalarca yaptığı gibi, bu âyet grubunda öncekileri sonrakilere, yaratılanları yaratılacaklara şahit yapıyor.784
Burada bunun örneklerini göreceğiz. Örnekleri okurken okuyucuya bir tavsiyemiz olacak; âyetleri 21. Asrın Bilgi Seviyesinden Okuması.
Kur’an dersine girdiği öğrencilerin bilgi seviyesini dikkate alan bir öğretmen gibi, bu âyet grubundaki örnekleri 7. asrın bilgi seviyesinden anlatıyor. Biz burada yapacağımız okumada bu asrın bilgi seviyesine -daha önce değindiğimiz için- kısaca değineceğiz, detaylarını okuyucularımıza bırakacağız.
57. Âyet: Muhatabı Akıl Olan Sorular
Kur’an ezbere içi boş bir iman istemiyor. Davet ettiği bütün insanları yaratılan âyetler üzerinde düşünmeye çağırıyor. Bunu yaparken de insanı insan yapan, insanı Allah’a/vahye/dine muhatap yapan akla hitap ediyor. Bu hitap âyetlerde sorular üzerinden oluyor. Bu sorularda amaç aklı harekete geçirmek, amaç vahyin ortaya koyduğu hakikatleri tasdik etme (doğrulama) potansiyelinde yaratılan akla görevini yaptırmak.
O yüzden âyette geçen ve s-d-k kökünden gelen “tusaddikûn” fiili, doğrulama, doğru olduğunu tasdik etmek gibi anlamlara geliyor.
Bu âyetlerde sorulan sorular üzerinden aklın önüne iki seçenek konuluyor. Bu sayılanları yaratan kim? Allah mı? Başkası mı? Akıl bu soruya “Allah’tan başkası yarattı.” diyemeyecek şekilde yaratılmıştır.
Evet, sözde “Allah’tan başkası” demek kolaydır ama aklı ve mantığı kullanarak bu işin ispatını yapmak imkansıza yakın zordur.
Örnek verelim. Dünyaca ünlü bir beyin cerrahının yaptığı ameliyat için “hayır o yapmadı şu yaptı” diyen bir kişinin, o genel cerrahın karşısına, onun bilgi, eğitim ve tecrübe seviyesine denk birini koyması gerekiyor. İş ile o işi yapan arasında; o işi yapmak için gerekli özellikler arasında bir denklik olması gerekiyor.
Bu gerçeğe dünyada her insanın kabul ettiği evrensel bir yasa dediğimizde, bu kâinatı ve içindekileri “Allah’tan başkası yarattı.” diyecek birinin, kâinatı yapma işini, yapmak için gereken özelliklere sahip birine işaret edip, onu kabul etmesi gerekiyor.
Böyle bir kabul yerine, akılsız şuursuz tesadüfü, kendi kendine olmayı kabul etmek, beyin cerrahı yerine aklı, gözü, kulağı, eli ayağı olmayan birinin o ameliyatı yaptığını kabul etmeye benzer ki, dünyada hiçbir akıl böyle bir şeyi kabul edemez.
Şu soruyla devam edelim,
İnsan Bir Yaratıcının Varlığını Kabul Etmeli mi?
İnsan aklı, cevabını bulamadığı sorularda, insanı rahatsız edecek şekilde yaratılmıştır. Gece, evin içinde bir ses duyan insan, o sesin kaynağını bulursa rahat eder, bulamazsa endişe eder.
Aynen bunun gibi, bu dünyada çok basit şeylerin failini merak eden her insan, “Bu kâinatı kim yarattı?” sorusu üzerinde düşünür ve kendince bir cevap bulur. Bu cevap üzerinden bir yaratıcının varlığını kabul eder.
Doğruluğuna bakmadan bu kabulleri dikkate alırsak, başlıktaki sorunun cevabı olarak “etmeli” diyebiliriz.
Allah’ı Yaratıcı Olarak Kabul Etmemenin Şartı Nedir?
Allah insana tercih özgürlüğü vermiş. Bu özgürlüğün içinde “O’nun varlığını kabul etmemek” de var.
Allah’ın varlığını kabul etmeyen bir insan, eğer (bir fikir, düşünce ve kanaat sahibi olarak) kendini ciddiye alıyorsa, yaratıcı olarak kabul ettiği varlığın, kâinatı yaratacak özelliklere sahip olması gerektiğini de kabul etmesi gerekiyor. Yani “X” yarattı derken, “X”in atomdan güneşe, güneşten galaksilere kadar her şeyi yaratabilecek bir ilmin, kudretin sahibi olduğunu, fizikten kimyaya, kimyadan biyolojiye, biyolojiden jeolojiye, jeolojiden astronomiye kadar bugün bilim insanları tarafından bilinen (ve bilinmeyen) ne kadar bilim varsa onları en üst seviyede bildiğini kabul etmesi gerekiyor.
Akıl “X”i yaratıcı olarak kabul eden her insana, “X”i bu şekilde bir varlık olarak kabul etme şartı koşuyor.
Bugün üzülerek ifade edelim, Allah’tan başka bir yaratıcı kabul edenler aklın ortaya koyduğu bu şartı yerine getirmiyorlar. Adı tesadüf olan, ilmi, iradesi olmayan, peygamber ve vahiy göndermeyen, özellikleri hakkında bilgi vermeyen bu sözde yaratıcıyı kabul ediyorlar.
Biz bu konuda akla gelebilecek soruların cevabını Tefsir Usulümüzde (2) Aklın İşleyiş Yasasında bahsettik. O yüzden bu konuya burada nokta koyuyor, âyetlerin tefsirine devam ediyoruz.
58-73. Arası Âyetlerde Seçilen Nimetler
Âyetlerin tefsirine geçmeden önce seçilen nimetlerden bahsetmek istiyoruz.
Bu nimetlerin en büyük özelliği kuşatıcı; yani dünyada insana verilen her nimetle bağlantılı olmaları. Kur’an burada bu nimetleri, insanlara verilen tüm nimetlerin özeti olarak sayıyor diyebiliriz.
Ayrıca bu bölümde meni, tohum, su ve ateşle ilgili sorulan her sorunun cevabı, 57. âyetteki “Sizi Biz yarattık tasdik etmeniz gerekmez mi?” sorusunu tasdik eden bir cevap oluyor. İnsan sorulara verdiği cevaplarda özetle şöyle diyor: “Ey Rabbim! Meniye, tohuma, suya ve ateşe baktım, onlar üzerinde düşündüm ve onları ve beni Senin yarattığını tasdik ediyorum.”
Şimdi ilgili âyetlerde bu tasdikin nasıl olduğuna bakalım. Burada bir noktaya daha dikkat çekelim, 57. âyetin açıklamalarında ifade ettiğimiz gibi bu tasdik vahyin rehberliğinde hareket eden akılla olacak.
58-62 Âyet: Birinci Nimet: (Meni) İnsan Olmak
Meni’yi “Ben Yarattım” Diyebilme Şartı
Bu âyetler ve bundan sonraki âyetlerde geçen konular için ortak bir kurgu yapalım. Bu kurguda varsayalım bu dünyada insan dışındaki (taş, toprak, bitki ve hayvan gibi) varlıklar da insan gibi akıllı, şuurlu olsun.
Bu kurguya göre muhataplarımız şunlar: İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, taş, toprak, güneş gibi cansızlar, tabiat ve tesadüf gibi yaratıcı olduğu kabul edilen şeyler.
59. âyetteki soruyu, biraz değiştirerek muhataplarımıza soruyoruz: “Onu (meniyi) siz mi yaratıyorsunuz yoksa Allah mı?” Yine varsayımlar üzerinden gidelim, muhataplarımızdan tabiat veya tesadüf785 çıkıyor diyor ki, “Onu ben yarattım.”
“Onu ben yarattım” cümlesini kurmak kolay. Ya ispatı! İspatı imkansız çünkü “meni”yi ben yarattım diyen birinin aşağıda dipnotta786 bir kısmını saydığımız bilimleri bilmesi gerekiyor. Hadi bildiğini kabul edelim, yoktan bir meni yaratıp önümüze koyması gerekiyor. Bunu yaparken de bir türün menisi değil, meniden yaratılan milyonlarca farklı canlının menisini yaratmalı, her yarattığı meni içeriği bir birbirinden ayrı olmalı…
Özetlersek, Allah’tan bir başka bir yaratıcı kabul eden kişinin meniyi yaratabilecek özelliklere sahip olan birini kabul etmesi gerekiyor. Yani “meni tesadüfen oldu” diyorsa, tesadüf denen şeye Allah’a denk bir ilim, irade ve kudret vermesi gerekiyor. Biz bugüne kadar, yaratılışı Allah’tan başkasına verenler arasında, yaratıcı olarak kabul ettikleri şeylere Allah’a denk özellik veren görmedik. Genelde kabulleri bir ezber. “Şu yarattı” diyorlar sonrası yok…
Oysaki, sonrası olmalı, şöyle demesi gerekir “Biz akıllı ve şuurlu insanların tamamının yaratmakta aciz kaldığı şeyleri, yarattığını kabul ettiğimiz varlığın bizlerden daha akıllı ve şuurlu olduğunu da kabul ediyoruz.”
Ölümlü Olmamız Neye Şahitlik Ediyor?
60. âyet dolaylı olarak şunu diyor: Meniyi siz yaratsaydınız, büyük ihtimal onu ölümsüz olacak şekilde yaratacaktınız. Onu sizin yaratamayacağınızın bir şahidi de yaratılan her şeyin ölümlü olması, ölümlü olanlar içinde, öleceğini bilen, ölümün korku ve endişesini hisseden tek varlık olan insanın bunun önüne geçemeyişi meniyi yaratmadığının ve yoktan yaratamayacağının en büyük şahididir.
62. âyet, bizleri bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeye davet ediyor. Düşündüğümüzde şunları görüyoruz. Allah’ın takdiri ile doğuyor ve ölüyoruz; dünyaya geliyor ve gidiyoruz. Yine Allah’ın takdiri ile biz gidince benzerlerimiz geliyor. Bütün bunlar Allah’ın bizi bilmediğimiz bir âlemde yeniden dirilteceğine şahitlik ediyor.
63-67 Âyet: İkinci Nimet: (Tohum, Çekirdek) Bitkiler
Tohumu “Ben Yarattım Diyebilme Şartı
Burada, yukarıda “Meni’yi “Ben yarattım” diyebilmenin şartı” başlığı altında yaptığımız kurguda meninin yerine tohumu koyalım; meni için söylediklerimizin aynısını tohum ve çekirdekler için de söylüyoruz.
Burada farklı olarak şunu ilave edelim, eğer onların tesadüf ve tabiat tarafından yaratıldığı kabul edilirse, bu sözde yaratıcıların aşağıda dipnotta işaret ettiğimiz ilimleri bilmesi gerekiyor.787
“Var”ın, Yok’luğunu Düşünme
64. âyetteki soru üzerinde düşündüğümüzde, tohum ve çekirdeklerin Allah’ın dilemesiyle yetişip büyüdüğünü anlıyoruz. 65. âyet olaya tersinden bakmamızı istiyor ve diyor ki: Dileseydik öyle değil de kuru bir çöp yapardık. 66. ve 67. âyet kuru bir çöp olduğunda, yaşanacak borçlanma ve iflas gibi sonuçlara işaret ediyor.
Bu tersinden bakmaya bir yöntem dersek, Kur’an her “var”ın, “yok”luğu üzerinden bir tefekkür yapmamızı istiyor. Neden? Çünkü bu dünyada her varın kıymetini anlama, yokluğunu yaşamaya bağlanmış. Yokluğu yaşanan nimet, varlığında daha kıymetli oluyor. O yüzden bu âyetlerde geçen tohum, çekirdek, su, ateş gibi nimetlerin yanına, el, ayak, göz, kulak ve akıl gibi hayatın devamı için gereken nimetleri koyup onların yokluğu üzerinde de tefekkür edebiliriz.
Bu tefekkürün sonunda şunu anlıyoruz: Verdikleri olmasaydı, biz var olamazdık, verdikleri olmasaydı, verdiklerini O’ndan başka yoktan yaratıp bizim istifademize sunacak hiçbir şey yoktu.
68-70. Âyet: Üçüncü Nimet: Su
Kur’an, dünyadaki hayatın devamında olmazsa olmaz olan nimetler üzerinden yaptığımız tefekkürü “Su” nimetiyle devam ettiriyor. Bu tefekkürde yukarıda ele aldığımız “meni” ve “tohum” tefekküründe izlediğimiz yolu izleyebiliriz.
Burada farklı olarak şunu ilave edelim, eğer “su” nimetinin tesadüf ve tabiat tarafından yaratıldığı kabul edilirse, bu sözde yaratıcıların aşağıda dipnotta işaret ettiğimiz ilimleri bilmesi gerekiyor.788
Bu konuya farklı bir açıdan aşağıdaki başlıkla devam edelim.
“Buluttan Yağmuru Ben İndiriyorum?”
69. âyet dolaylı olarak başlıktaki soru üzerinde düşünmemizi istiyor. Bunu düşündüğümüzde, “Buluttan yağmuru ben veya o indiriyor” diyeceğimiz şeyin (tabiat, tesadüf) önce kâinatı ve dünyayı, atmosferi ve güneşi yoktan yaratması, sonra denizleri yaratması, sonra güneşle suyu buharlaştırması, sonra rüzgarları yaratması, sonra bulutları yaratması sonra da yağmuru yağdırması gerekecekti. Bunu yapabilecek hiç kimsenin ol(a)mayışı, Allah’tan başka ilah ol(a)mayacağının varlığına şahit oluyor.
Ya Gökten İnen Su Tuzlu Olsaydı
70. âyet, 65. âyette olduğu gibi “var”lığın kıymetini anlamamız için “yok”luğu üzerinden düşündürüyor. Düşünelim; buharlaşıp göğe çıkan su tuzlu olsaydı, yağmur tuzlu yağsaydı ve bu iş dünyanın yaratılış aşamasında olsaydı, yeryüzünde canlılık olmazdı.
Bu iş bugün olsa, bugünden itibaren yağmur sürekli tuzlu yağsa, yeryüzündeki bütün akarsu, göl ve yer altı suları tatlıdan tuzluya dönüşecek ve kısa sürede ekosistem bozulacak hayatın devamı zorlaşacaktı.
71-73 Âyet: Dördüncü Nimet: Ateş
Önceki âyetlerde meni, tohum, çekirdek ve su için yazdıklarımız ateş için de geçerli. Onları burada tekrar etmeden farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Bu âyet grubunun merkezinde ateş var. Âyetlerde ateş ve ağaç (odun) arasında kurulan bağlantıdan, onun ısınma ve aydınlatma yönüyle öne çıkarılan bir nimet olduğunu anlıyoruz. O asırda ısınma ve aydınlanma denildiğinde ağaç (odun), tezek, saman ve bazı (bitkisel ve hayvansal) yağlar öne çıkıyordu.
Günümüzde güneş enerjisi, petrol türevleri (benzin, motorin, fuel-oil), doğal gaz, nükleer yakıtlar, biyokütle (biyogaz), alternatif yakıtlar (hidrojen, etanol, biyodizel) gibi enerji kaynakları kullanılıyor.
Konuya böyle baktığımızda, bu âyet grubunda öne çıkan ateşin, bir nimet olarak bütün zamanlara hitap ettiğini düşünebiliriz.
Kur’an’da Bize Bırakılan Yerler: “Dileseydik…”
Kur’an bazı konularda bilginin tamamını değil bir kısmını verir, gerisini bulmayı bizim gayretimize bırakır. Önceki âyet grubunda tohum için “Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık…”, “Dileseydik onu tuzlu yapardık…” ifadeleri geçti. Nimeti varlığı üzerinden anlatırken, yokluğu üzerinde de düşünmemizi istedi.
Merkezinde ateş olan bu âyet grubunda bunu yapmadı, bunu düşünmeyi bize bıraktı. Bize bırakılan yerde şöyle bir soru sorabiliriz, “Dileseydi Allah ateşi (ve türevlerini) yakmaz ve ısı (enerji) vermez bir şekilde yaratabilirdi, o zaman ne olurdu?”
O zaman ateş ve türevlerinin verdiği faydalardan büyük ölçüde yararlanamayacaktık…
74. Âyet: Konuyu Özetleyen Âyet: Tesbih
Kur’an, yaratılan her şeyin yaratılış gayesine uygun hareket etmesini tesbih kelimesiyle anlatır. Bağlamı dikkate aldığımızda, önceki âyetlerde geçen meni, tohum, çekirdek, su ve ateş varlık gayelerine (Allah’ın onlara verdiği göreve) uygun hareket ederek Allah’ı tesbih ediyorlar. 74. âyet onların tesbihleri üzerinden insana şu mesajı veriyor: “Ey insan! Yaratılan her şey yaratılış gayesine uygun hareket edip Allah’ı tesbih ederken, sen de bu gerçeği gör ve yaratılış gayene uygun hareket ederek Rabbini tesbih et.”
Konuya farklı bir açıdan bakarsak, insan dışındaki her varlık Allah’ın dilemesiyle, O’nun yasalarına teslim oluyorlar. Bu teslimiyete “Müslüman olmak” diyoruz. Teslim oldukları için de istediklerini değil, istenileni yapıyorlar. Tesbih aynı zamanda bu teslimiyetin de adı oluyor.
Bunun üzerinden insana verilen mesajlardan biri şu: “Ey insan! Yaratılan her şey Allah’ın dilemesiyle Müslüman oluyor. Senin Müslüman olman da senin iradene bırakılıyor. Haydi sen de istediğini yaparak değil, Allah nasıl istiyorsa öyle yaşayarak Müslüman ol.”
Azîm İsmiyle Tesbih Arasındaki Bağlantı
Bağlantı Azîm isminin sebep, tesbihin sonuç olmasıdır.
Bir Müslüman, Kur’an’ın (vahyin) rehberliğinde kâinattaki yaratılan âyetleri bir kitap gibi okur, bu okumada meni, sperm, tohum, çekirdek, bulut, yağmur, su, ateş, güneş, petrol, doğalgaz gibi sayısız nimet üzerinde tefekkür eder. Bu tefekkürün sonucunda Allah’ın El-Azîm olduğunu; yani mutlak gücünü, sonsuz kudretini, engin büyüklüğünü görür, anlar ve bunun sonucunda, Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber gibi en büyük ifadelerle o büyüklüğü içine alan sözlerle Allah’ı tesbih eder.
Burada bir noktaya daha değinelim. İnsanın iki ağırlığı vardır. Biri fiziki ağırlığı diğeri anlam ağırlığı. Fiziki ağırlık terazi de görülür. Anlam ağırlığı Allah’a saygıda sevgide ve itaatte görülür.
Fiziki ağırlık maddi gıdalarla bağlantılıdır. Anlam ağırlığı tesbihle; Kur’an’ı ve kâinat kitabını okumayla, anlamayla ve yaşamayla bağlantılıdır.
Kişi Allah’ın (Azîm, Kebîr, A’lâ, Celîl, Mecîd gibi kelimelerle ifade edilen) büyüklüğünü anladıkça, anlam ağırlığı artar. Yani Allah’ın büyüklüğünü anladıkça manen Allah katında büyür ve büyük bir değer kazanır.
Bu büyük anlama 76. âyette “büyük şahitlik” olarak ifade ediliyor.
75. 76. Âyet: Kur’an’ın Çok Katmanlı Dili
Kur’an bazen bir anlamı öne çıkarırken o anlam içine mecazi anlamları da koyar. 75. âyette bunun önemli örneklerinden birini görüyoruz.
Burada, yıldızlar kelimesiyle kastedilen hakiki/lafzi anlam gökteki yıldızlar. Âyet bunun üzerine yemin ediyor. Bu yemin daha önce de ifade ettiğimiz gibi “Onları (yıldızları) yaratan ile bunları (vahyi) gönderen aynıdır.” anlamında yaratılan âyetlerin indirilen âyetlerin doğruluğuna ve aynı kaynaktan (Allah’tan) geldiğine şahitlik ediyor. Buna birinci anlam diyoruz.
İkinci anlam, yıldızlarla kastedilenin Kur’an âyetleri olması. Bu âyetlerin indiği 7. asırda gökteki yıldızlar insanların gece karanlığında doğru yolu bulmalarına yardımcı oluyordu, Kur’an da insanlara doğru yolu gösteren bir kitap olduğu için onun âyetlerine de yıldız (necm) denilmiş.
Üçüncü anlam, Kur’an âyetleri sözel olarak doğru yolu gösteren yıldızlar, o âyetleri okuyan, anlayan yaşayan ve insanlara taşıyan peygamberler ve onlara her asırda tabi olan müminler yeryüzündeki görsel yaşayan yıldızlardır.
Bu üç anlamı 75. âyettte birleştirirsek âyeti şöyle anlayabiliriz. “(Yaratılan âyet olarak gökteki) Yıldızların yerleri (birer yıldız gibi hayatın her alanında insanlara doğru yolu gösteren Kur’an âyetleri, o âyetleri okuyan, anlayan, yaşayan peygamberler ve onlara tabi olan yeryüzünün manevî yıldızları) şahit olsun.”
Bu üç anlamı aynı âyette buluşturduğumuzda, şahitlik büyüdü. O kadar büyüdü ki, yaratılan her şey Allah’ın varlığına birliğine, indirilen vahiylerin O’ndan geldiğine, Peygamberlerin O’nun tarafından gönderildiğine şahitlik eder hale geldi. İşte 76. âyet bu şahitliğe Azim yani muazzam çok büyük bir şahitlik diyor.
İki “AZÎM” Üzerinden Verilen Mesaj
74. âyette Azim ismi “Azîm olan Rabbini tesbih et” ifadesi içinde geçti. 76. Âyette bizim büyük şahitlik dediğimiz ifade de de Azîm ifadesi büyük anlamında geçti. Burada soru şu: Bu iki Azîm üzerinden verilen mesaj nedir?
(74. âyette geçen) Birinci Azîm de Allah (cc) Azîm ismiyle kâinatta tecelli ediyor. Bu tecelli başta meni, tohum, su ve ateş gibi, bütün nimetleri temsil eden külli (kapsayıcı) nimetler üzerinden gösteriliyor. Mümin bu tecelliyi kâinat kitabında görüyor, okuyor anlıyor ve Rabbini tesbih ediyor.
(74. âyette geçen) İkinci Azîmde de bu tecellinin, kapsama alanında yer alan yaratılan, indirilen ve yaşayan âyetlerin şahitliği büyük şahitlik olarak ifade ediliyor.
Yani Azîm olan Allah, Azîm ismiyle kâinata tecelli ediyor, o tecelli Azîm ismiyle anlatılan bir şahitlik olarak ortaya çıkıyor.
Kur’an Korunmuş Bir Kitaptır
77-82 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
77. Hiç kuşkusuz bu (büyük şahitlik, şu gerçeğin de şahididir: Elinizdeki bu kitap Allah’ın kelamıdır. Bu kelam) değeri çok büyük (ve Allah’ın insanlara en büyük ikramlarından biri) olan yüce Kur’an’dır.
78. (Hiçbir kuşkunuz olmasın; O Allah tarafından) Korunmuş bir kitaptır.
79. (Kaynağından çıkıp Peygambere gelene kadar) Ona ancak temizler dokunabilir. (Onlar da meleklerdir. Onun dışında şeytan ve benzeri gibi hiçbir şerli varlığın ona dokunması ondan bir şey eksiltmesi veya ona bir şey ilave etmesi mümkün değildir.)
80. (Dolayısıyla Kur’an) Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiştir.
81. (Ey müşrikler! Gerçek böyle olduğu halde, siz yine de) Bu(ilahî) sözü küçümsüyor musunuz?
82. (Size Allah’ı tanıtan, O’nun rızasını kazanmada rehberlik yapan) Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan saymanız mı olmalıydı? (Yazık...)
Ön Bilgi: Bu Bölüm ile Önceki Bölüm Arasındaki Bağlantı
Önceki bölümdeki son âyetlerde yıldızların şahitliğine ve o şahitliğin çok büyük şahitlik olduğuna işaret edildi. Biz mealimizde hem parantez içi anlamda hem de 75. âyetin tefsirinde yıldızlarla kastedilenin her biri necm/yıldız olan Kur’an âyetlerine de işaret olabileceğini söyledik. 77. âyet ve sonrası bu işârî manayı kuvvetlendirecek şekilde geliyor.
Bu durumda iki âyet grubu arasındaki bağlantıyı şöyle ifade edebiliriz. Kur’an yaratılan âyetlerden olan yıldızları ve onların yerlerini (yörüngelerini) indirilen âyetlerin zarfı olan Kur’an’ın doğruluğuna, değerine ve yüceliğine şahit yapıyor. Bu ön bilgiden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
77. Âyet: Allah’ın İkramı Olarak Kur’an
Bizim mealimizde “Değeri çok büyük Kur’an” anlamı verdiğimiz, diğer birçok mealde “şerefli/değerli Kur’an” anlamı verilen ifadenin Arapçası metinde “kur-ânun kerîm” şeklinde geçiyor.
Burada soru şu: öncelikli anlamı ikram (lütuf, ihsan) olan kelimeye neden şerefli ve değerli manası veriliyor? Bu soruya bir soruyla cevap verelim: Eğer sorulsaydı, Allah’ın insanlara yaptığı ikramlar içinde en değerlisi hangisi? Allah’ın insanlara yaptığı ikramlar içinde insanın manevî değerini yükselten, ona hem Allah hem de insanlar yanında şeref/yücelik kazandıracak ikram hangisi? Verilecek cevaplardan biri de Kur’an olurdu?
İşte bu nedenle kerim kelimesine, insana kazandıracağı değerler nedeniyle bu anlam veriliyor diyebiliriz. (Allahü a’lem)
78-80. Âyet: Kur’an (3+1) Korunmuş Kitaptır
Bu konuya Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasasında “ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: VAHYİN KORUNMA YASASI” başlığı altında değindik. Burada oraya ilaveten şunları ifade edelim. Başlıkta da işaret ettiğimiz gibi Kur’an için dört koruma var.
Birinci koruma: Kaynağından peygambere gelene kadar olan koruma. Bu âyetlerde bahsedilen korumu bu koruma. Bu korumayı biraz açalım. 7. asrın Mekke’sinde müşrikler cinlerin, falcıların, kahinlerin medyumların, sihirbazların, müneccimlerin gaipten; gökten haber getirdiklerine ve gelen haberlere müdahale edebileceklerine inanıyorlardı.
Kur’an bu âyetlerle bu inanca bir gönderme yaparak diyor ki: Vahiy, Allah nasıl göndermişse aynen öyle peygambere gelmiştir. Ona hariçten hiçbir şey karışmamıştır.
İkinci koruma: Peygamberin vahyi aldıktan sonra, onu sahabilere duyurana kadar geçen zaman diliminde, yani Peygamber Efendimizin hafızasında korunması. Ona da Kur’an birkaç yerde işaret ediyor.
Üçüncü koruma: Gelen vahyin; Kur’an’ın iniş ve tamamlanış süresi olan 23 yıl içinde korunması. Onu Tefsir usulünde (17) Vahiy Yasasında anlattık.
Dördüncü koruma: Kur’an’ın mana, mesaj ve hedeflerinin korunması. Bu koruma Sahabeden sonra gelen Müslümanlara yani bizlere bırakılmıştır.
Burada bir soru soralım: Bu bağlamda Hicr sûresinin 9. âyetini789 nasıl anlayacağız? Burada sıraladığımız dört korumadan üçü Allah’ın koruma vaadinin içine giriyor. Geçmişten bugüne geçen zaman şahittir ki Allah gönderdiği kitabını korumuştur. Bugün dünyada milyonlarca basılmış Kur’an var.
Burada asıl soru, “Dördüncü koruma”da işaret ettiğimiz Allah’ın bize bıraktığı alanda koruma işinin hakkını verip veremediğimiz.
Bu sorunun cevabını okuyuculara havale ederek âyetlerin tefsirine devam ediyoruz.
81. 82. Âyet: Kur’an Küçümsenebilir mi?
Bu âyetleri daha iyi anlamak için 7. asrın Mekke’sine gittiğimizde edebi sanatlarda kendilerini çok üstün gören Mekke müşriklerinin “Ne var ki bunda, daha iyisini bizim şairlerimiz de yazar” diyerek Kur’an’ı küçümsediklerini görüyoruz.
Onlar bu küçümsemeyi yaparken, hiç farkında olmadan Kur’an’ın insan sözü olamayacağını da ilan ediyorlardı. Çünkü küçümsemenin arkasında, Peygamberimizi küçümseme vardı. Onlar Peygamber Efendimizin geçmiş hayatını çok iyi biliyor, Kur’an’da yazılanlarla onun arasında bağlantı kuramıyorlardı.
Basit bir örnek verirsek, Peygamberimizi ilkokul birinci sınıf öğrencisi seviyesinde görürken, “ondan böyle bir kitap çıkmaz” diyorlardı.
Onların bu ve benzeri düşüncelere sahip olduğunu bilen Kur’an, onlara bu konuda defalarca meydan okudu.790 Ama “küçük” gördükleri kitabın karşısına büyük bir kitap koyamadılar.
Bu konuya, önceki âyetlerde geniş olarak değindiğimiz için oraya havale ediyoruz.
Kur’an Bir Rızık mı?
82. âyette kaynak dili (Arapça) esas alsaydık motamot çeviri şöyleydi: “Ve rızkınızı mutlaka yalan saymaktan ibaret mi kılıyorsunuz?” Ama biz hedef dili (Türkçe) esas alınca âyete şöyle meal verdik: “Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan saymanız mı olmalıydı?” Burada bizim “nimete teşekkür” anlamı verdiğimiz kelime âyette “rızık” olarak ifade ediliyor. Yani Allah (cc) bu âyette Kur’an’dan rızık olarak bahsediyor.
Bu durumda başlıktaki sorunun cevabı şu oluyor: Nasıl maddi bedendeki canlılığın devamı için yaratılan nimetler rızıksa, manevî bedendeki (ruh, mana, ahlak) canlılığın devamı için gönderilen Kur’an’da bir rızıktır.
Kur’an’ın burada rızık anlamı öne çıkınca, 77. âyette geçen “Kur’ânun Kerîmun” ifadesindeki ikram kelimesi daha iyi anlaşılıyor. Allah (cc) kullarını sayısız nimetlerle rızıklandırırken, Kur’an’ı bir rızık olarak ikram ediyor.
Kur’an burada hem rızık oluyor hem de verilen rızıkları, veriliş amacına uygun kullanma konusunda rehber oluyor.
Müslümanlar Kur’an’ı Yalanlayabilir mi?
Âyetin ilk muhatabı Allah’ın -ebedi hayatı kazandırması için- manevî bir rızık olarak ikram ettiği Kur’an’ı yalanlayan müşrikler. Biz önceki âyetlerde müşriklerin yalanlama gerekçelerine işaret ettik.
Bunun yanında âyetleri, bugün kendi nefsimize okuyarak başlıktaki soruyu sorduk ve soruların cevaplarına da önceki âyetlerde işaret ettik. Konuyu oraya havale ediyoruz.791
83-96 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
83. (Böyle yapanlar, Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerin emanet olduğunu unutmuş, kendilerini bir şey zannediyorlar. Onlar) can boğaza gelip dayandığında (ne yapacaklar?)
84. O vakit (tüm yakınları olarak yanında olsanız ne olur? O size) siz (de ona) bakar durursunuz.
85. (Şunu iyi bilin;) Biz ona sizden daha yakınız; ama siz (bunu) göremezsiniz.
86. Mademki (ölüm sizin zannınıza göre Allah’tan bağımsız bir doğa kanunu ve yine sizin zannınıza göre siz, ölümden sonra) hesaba çekilmeyeceksiniz,
87. (Haydi o zaman doğada en akıllı varlık sizsiniz, bir buluş yapıp) Çıkmakta olan canı geri çevirsenize, şâyet iddianızda doğru iseniz (sizden beklenen bu olmalı!)
88. Fakat (ölen kişi Allah’a) yakın olanlardan ise (onu bekleyen akıbet farklıdır.)
89. (Öldükten sonra) Ona (ebedî) rahatlık, güzel rızık ve (bunlar gibi sayısız nimetleri içinde barındıran) Naîm cenneti vardır.
90. Eğer o (öncülere792 tâbi olan) sağdakilerden ise,
91. (Ona) “Ey sağdaki! Sana selam olsun (artık ebedi mutluluk ve saadete erdin!” denir.)
92. Ama (o kişi) eğer (âyetlerimizi) yalanlayan sapıklardan ise,
93. İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!
94. Ve (onun cezası dünyada girdiği günahlara bedel) cehenneme atılmaktır.
95. Şüphesiz ki bu, kesin (ve değişmez bir) gerçektir.
96. (“Eğer bu âyetleri okudum ve anladım” diyorsan, haydi) O halde, (mutlak büyük olmasıyla)Azîm olan Rabbinin adını (hamd ile) tesbih et.
Ön Bilgi: Büyük Kıyametle Başlayan Sûre, Küçük Kıyametle Bitiyor
Sûrenin 1. âyeti kâinat/dünyayı bekleyen sondan, yani kâinatın ölümünden büyük olay/Vakıa olarak bahsetti. Şimdi burada konu insanın ölümüne geliyor. Buna “küçük kıyamet” diyoruz. Bu küçük kıyametin ardından, büyük kıyametin anlatıldığı âyetlerden (1-6) sonra gelen üç grubu (sağdakiler, soldakiler ve öncülere) dikkat çekiliyor.
Böyle bir okuma yaptığımızda sûrenin büyük kıyametle başlayıp, küçük kıyamete dikkat çekerek bittiğini görüyoruz.
Bu kısa açıklamadan sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
83-87. Âyet: Âyetlerin Bağlam ile Birlikte Okunuşu
Bu âyet grubunu önceki (77-82) âyet grubu ile birlikte okursak, yalanlama ile canın boğaza dayanması arasında bir bağlantı görüyoruz. Âyetlerin devamından anlaşıldığı gibi burada canı boğazına gelen, ölüm döşeğinde yatan kişi ve onun çevresindekiler âyetleri yalanlıyorlar.
Burada yukarıda geçen 60. ve 61 âyetlere bir atıf yapılıyor ve dolaylı olarak şu deniliyor: “Sizler, size hatırlatılan ölümü; ölümden sonra dirilişi ve hesap gününü yok sayarak yaşadınız ama bugün yok saydığınız ölüm karşınıza çıktı. Bütün bunları yok sayarken gücünüze, servetinize, ilminize ve gelişen teknolojinize güvenmiştiniz, haydi onları kullanarak çıkmakta olan canı geri getirsenize… Getiremeyeceksiniz. Ölüm onu götürdüğü gibi sizi de yok saydığınız hesap gününe götürecek ve bütün bir hayatın hesabını vereceksiniz. Gelin yol yakınken; can boğaza gelmeden önce bu âyetlere kulak verin…”
“Can Boğaza Gelip Dayandığında”
83. âyette geçen “Can boğaza gelip dayandığında” ifadesi benzer bir şekilde ve buradaki âyetlerin tefsirini yapan bir içerikle Kıyamet sûresinin aşağıdaki âyetlerinde geçiyor.
“26. Hayır! Can boğaza gelip dayandığı zaman (ölüm bu kişilere kendini hatırlatır.)27. (Çevresindekiler panikler) “Bunu iyileştiren, kurtaran yok mu?” diye sorarlar.28. (En iyi doktorlara, en iyi hastanelere giderler. Ölüm karşısında bütün sebeplerin çaresiz kaldığını gördüklerinde) Artık ayrılık vaktinin geldiğini kendisi (ve çevresindekiler) de anlar.29. (Ölüm korkusundan eli) Ayağı birbirine dolaşır.30. (Artık) O gün (onun küçük kıyâmeti kopmuştur. Büyük kıyâmetin ardından) sevk edileceği yer, yalnızca Rabbinin huzurudur.”
Kıyamet sûresinden mealini verdiğimiz bu âyetlerin altında tefsirine de bakılabilir.
“Biz Ona Sizden Daha Yakınız”
85. âyettte “Biz ona daha yakınız” anlamına gelen “nahnu akrabu ileyhi” ifadesi aynı şekilde daha önce Kaf sûresinde 16. âyette “Biz ona şah damarından daha yakınız.” şeklinde geçmişti.
Bu âyeti, o âyette “ALLAH’IN YAKINLIĞINI AKLA YAKLAŞTIRAN ÖRNEKLER” başlığı altında yaptığımız değerlendirmelerle birlikte okuyabilirsiniz. O okumaya şunları ilave edebiliriz. 85. âyet dolaylı olarak şu mesaj veriyor: Bugün ölüm döşeğinde yatan insana Allah ruhundan üflemişti.793 O yüzden ona ruhu kadar yakındı. Şimdi o, Allah’tan geldi, tekrar Allah’a dönüyor.794
83-93. Küçük Kıyametten Sonra Üç Grup
Önceki âyetlerde canı boğazına gelen insan üzerinden bir küçük kıyamet tasviri yapıldı, şimdi bu âyet grubunda sûrenin başında bahsedilen üç gruptan kısaca bahsediliyor.
Birinci Grup: Bu gruptakilerden 10-26 arası âyetlerin başında öncüler olarak bahsedilmişti. Burada (88. âyet) ise öncüler denilmiyor 11. âyette “mukarrabûn (yaklaştırılmış)” olarak ifade edilen sıfatları ve onlara verilecek ödülün ismi (89. âyet, Naim cennetleri) geçiyor.
İkinci Grup: 8. âyette sağdakiler olarak ifade edilen ikinci grup burada (90, 91) yine sağdakiler olarak geçiyor. .
Üçüncü Grup: Bu gruptan 9. âyette soldakiler olarak bahsedilirken burada yalanlayan sapıklar olarak bahsediliyor.
Böylece sûrenin başı ile sonu arasında bir uyum öne çıkıyor.
Bu üç grup için sûrenin girişinde gerekli açıklamaları yaptık. O yüzden burada yapacağımız açıklamaları oraya havale ediyoruz.
96. Âyet: Azîm Olan Rabbini Tesbih et
Bu âyette geçen ifadenin bir benzeri bu sûrede 74. âyette geçmişti. Oradaki yazdıklarımızı da dikkate alarak sûreyi bağlarsak âyetin mesajını şöyle ifade edebiliriz: Ey iman edenler! Hayırda yarışın.
Bu yarışta,
İlk hedefiniz size soldakilerin akıbetini yaşatacak eylem ve söylemlerden uzak durmak olsun.
İkinci hedefiniz sağdakilerin içinde olmak olsun,
Üçüncü hedefiniz sağdakilerden olan öncülerin içinde olmak olsun.
Bu hedeflere ulaşmak için yapacağınız şey: varlık gayenize uygun bir hayat yaşamakla Azîm olan Rabbin adını tesbih etmek olsun.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
O Günün Şâirleri, Bugünün Medyası Gibiydi
Vahyin Rehberliğinde 6. Yılda Mekke’deyiz. Mekke’de müşriklerin Müslümanlara karşı kullandıkları en etkili silahlardan biri de şâirlerdi. Günümüz diliyle konuşursak, bu silahın adı medya idi. Hemen her kavmin şâirleri vardı. Silahlar konuşmadan önce onlar konuşuyordu. Sözleri silah gibiydi. Kur’an, müşrikleri kendilerini en güçlü zannettikleri yerden vurdu. Onlara hodri meydan dedi. Haydi, aynı harfleri kullanarak “Şu Kur’an’ın bir benzerini getirin” dedi. Olmadı “on sûreye benzer getirin” dedi. O da olmadı bari bütün şâirlerinizi ve ediplerinizi çağırın “Kur’an’ın bir kısa sûresine benzer getirin” dedi. O kadar istemelerine rağmen onu da yapamadılar. Söz söyleyip Kur’an’ın nurunu söndürmek gibi sözde kolay bir yol varken, bunda âciz kaldıkları için sonlarını hızlandıran baskı, şiddet ve savaş yolunu seçtiler. Kur’an’ın 13 yıllık Mekke döneminde seçtiği yöntemin adı “Şiddetsiz aksiyondu”
Mekke’de Müslümanlara Neden Savaşan Peygamber Örneği Verilmedi?
Özelde Şu’arâ sûresinde, genelde tüm Mekkî sûrelerde Kur’an Müslümanlara silahla savaşan peygamber örneği vermedi. Bu örnekler üzerinden Mekke Müslümanlarına şu mesaj veriliyordu. Vahyin gücünü keşfedin. Aklınızı, kalbinizi, ruhunuzu vahiyle besleyin. Özünüzün güçlendiği yerde sözünüz güçlenecek. Sözün güçlendiği yerde, şiddete başvurmadan sonuç alma yeteneğiniz gelişecek.
BANA NE DİYOR? Sözün gücünü keşfettin mi?
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
“Şâirler” anlamına gelen “Şu’arâ” kelimesi, şuur ve kıl anlamına gelen şa’r kelimeleri ile aynı kökten gelir. Bu durumda şiir, şuurun eseridir. Şâir ise sezgileri kıl kadar ince olan şuurlu insan demektir. Şâir sesin değil, özün ve sözün sanatkârıdır. Kur’an şâirleri ikiye ayırır; yeteneğini Allah yolunda kullananlar, yeteneğini Allah yolunda olanlara karşı kullananlar. Kur’an’ın yerdiği şâirler ikincilerdir.
BANA NE DİYOR? Günümüz dünyasında sunum şekli, sunulan şey kadar önem arz ediyor. Bilgi sunulan şeyse, söz veya hitabet de onun ambalajıdır. Şâir olamayabilirsin ama inandığın değerleri duyurma adına sözü etkili kullanma kabiliyetini geliştirmen mümkün. Bu konuda sana, senden başka engel yok.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
İnsanlar İman Etmiyor Diye Üzülmek Sünnet mi?
Şu’arâ sûresinde öne çıkan konulardan biri Peygamber Efendimizin teselli edilmesi. 3. âyet şöyle diyor. (“Resûlüm! İnsanları o kadar çok seviyor, onların ebedi hayatlarını öylesine dert ediniyorsun ki) Onlar(bu kitabın âyetlerine) iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!”
BANA NE DİYOR? İnsanlar iman etmiyorlar diye üzülme sünnetini hiç yaşadın mı? Seni de “insanlar iman etmiyorlar diye bu kadar kendini üzme” şeklinde teselli eden birileri olacak mı?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
127. âyet: Allah rızası için yaptığınız işlere mukabil insanlardan bir karşılık bekleyemezsiniz. Bekliyorsanız, niyetinizi bir kere daha gözden geçirmeniz gerekir.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Harflerin Şahitliği
1-9 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır. İşte) Tâ, Sîn,Mîm (gibi bütün bu harfler şahittir ki;)
2. Bunlar (mesajı) apaçık (olan) Kitab’ın âyetleridir.
3. (Resûlüm! İnsanları o kadar çok seviyor, onların ebedi hayatlarını öylesine dert ediniyorsun ki)Onlar(bu kitabın âyetlerine) iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın! (Unutma ki;)
4. Eğer (onları zorla imana getirmeyi) dileseydik, üzerlerine gökten (öyle) bir mucize indirirdik ki, bunun karşısında (inanmaya mecbur kalır) derhal boyun eğerlerdi (Madem imtihan dünyasının dekoru böyle, gel kendini daha fazla perişan etme!)
5. (Hem bak! İman etmeyenler öylesine şartlanmışlar ki) Rahmân’dan kendilerine yeni bir öğüt gelince, mutlaka yüz çevirirler.
6. Onlar (kıyâmet ve öldükten sonra dirilme gibi gerçekleri) yalanladılar, fakat (ne yaparlarsa yapsınlar yalanladıkları ve) alay konusu yaptıkları bu şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.
(Allah’ın “gelecekte olacak, yapacağım ve yaratacağım” dediği her şeyin şahidi, geçmişte ve şimdi yarattıklarıdır. Geçmiş binlerce kışın arkasından, binlerce baharı yaratan Allah, bir kışa benzeyen ölümün arkasından, cennet baharlarını yaratamaz mı? Elbette yaratır.)
7. (Bu gerçeğin şahitliğinde) Yeryüzüne (ibret nazarıyla) bakmazlar mı? Orada (insan bedeni gibi toprağa girmiş tohumlara hayat verip) her çeşitten nice güzel bitkiler yetiştirdik.
8. Şüphesiz bunlarda (Allah’ın ve ahiretin varlığına) bir (çok) delil vardır, ama onların çoğu (şartlanmış oldukları için) iman etmezler.
9. Şüphe yok ki Rabbin (vaad ettiği her şeyi yerine getirebilecek mutlak gücün sahibi) Azîz (merhameti çok olan) Rahîm’dir.
(Şimdi gel bu isimlerin tecellilerini aşağıda gelecek kıssalar üzerinde görelim.)
Ön Bilgi: Sûre Hakkında Genel Değerlendirme
Bu sûre, 227 âyetiyle Kur’an’ın Bakara sûresinden (286 âyet) sonra en uzun ikinci sûresi.
Bu sûrenin ismi Şairler anlamına gelen Şu’arâ kelimesi. Bu kelime hakkında mealimizin giriş bölümde ilgili açıklamaları yaptık.
Bu sûre de daha önce geçen bazı sûreler gibi Hurûf-ı mukatta ile başlıyor. Biz hurûf-ı mukatta hakkında geniş açıklamaları A’râf sûresinin girişinde yaptığımız için ilgili açıklamaları oraya havale edeceğiz.
Bu sûrede, (Hz. Musa, İbrahim, Nûh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb) yedi peygamber kıssası arka arkaya geliyor. Bu peygamberlerin kıssalarının bir kısmı daha önceki sûre ve âyetlerde geçti. Biz burada, önceki bilgilerin devamı olarak kıssaların farklı yönlerine işaret edeceğiz.
Bu peygamber kıssalarının tamamında peygamberlerin geliş sıralarına göre bir kronoloji gözetilmiyor. Gözetilse sıralama şöyle olacaktı. Hz. Nûh, Hûd, Salih, İbrahim Lût, Şuayb, Musa.
Bu peygamberlerden Hz. Musa ve İbrahim öne alınıyor, diğerleri geliş sırasına göre anlatılıyor.
Bu kıssaların Hz. Musa ve İbrahim hariç, arka arkaya gelen beş peygamber kıssasında hemen hemen aynı lafızlarla şu âyetler geçiyor: “Bana itaat edin.” Bu ifadenin hemen arkasında şu âyet geliyor: “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” Bundan anlıyoruz ki bu âyetler arasında bu yönüyle bir konu bütünlüğü var.
“Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum” ifadesi Kur’an’da aynı lafızlarla 10 ayrı sûrenin âyetlerinde geçiyor. O âyetlerin 5’ini burada görüyoruz.
Bu kıssalar, Hz. İbrahim kıssası hariç, ilgili kavimlerin helakiyle bitiyorlar.
Bu kıssaların tamamında kıssaların sonu Azîz ve Rahîm esmâsıyla bitiyor. Bu önemli ayrıntıyı ilk geldiği yerde (9. âyette) ele alacağız.
Bu genel değerlendirmeden sonra âyetlerin tefsirine geçelim.
2. Âyet: Kur’an Kitap mı?
Bu konuya Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasasında değinmiştik. Burada oraya ilaveten bir tespit yapalım. Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde, bu âyette olduğu gibi Kur’an’da geçen bütün “El-Kitap” ifadeler hakikat değil mecazdır. Çünkü, Kur’an’ın iki kapak arasında Mushaf ismiyle kitaplaşması 23 yılın içinde olmadı.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda, Kur’an’da geçen ve Kur’an’a işaret eden bütün “El-kitap” ifadeleri ya (iniş sırasında henüz kitap olmamış) Kur’an’ın âyetlerine ya da (Kur’an’da Levh-i Mahfûz, Kitâb-ı Hafîz, Kitâb-ı Meknûn, Kitâb-ı Mübîn, Ümmü’l-Kitâp gibi) onun geldiği kaynağa işaret eder.
Âyetlerde geçen El-kitap kelimesinin bunlardan hangisine işaret ettiğini bağlamdan anlayabiliriz. Burada âyetlere işaret ettiğini görüyoruz.
Kur’an ve Ekmek Apaçık mı?
Bu konuda meal okuma rehberimizde795 yaptığımız açıklamalara bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz. Onlara ilaveten burada bir örnek daha vermek istiyoruz.
6 yaşında bir çocuğa soruyoruz, “Şu masadaki ekmeği görüyor musun? O ne işe yarar? Çocuk cevap veriyor: Evet görüyorum. O biz insanlar tarafından yenir. Aynı çocuk 26 yaşında bir gıda mühendisi oluyor, 250 gram ağırlığında bir ekmeği laboratuvar ortamında inceliyor ve ekmekle ilgili dipnottaki bilgileri bizimle paylaşıyor.796 Burada soru şu ekmekle ilgili bilgiler bu insan için 6 yaşında ve 26 yaşında apaçık biliniyor muydu?
Cevabımız iki şekilde oluyor:
Birincisi: 6 yaşındaki bir çocuk için, ekmeğin temel bir gıda maddesi olduğu apaçık biliniyor.
İkinci: Aynı çocuk gıda mühendisi oluyor; ekmek hakkında bilgisi artıyor ekmekle ilgili bütün detayları apaçık biliyor.
Bu örnekte bir şeyin apaçık olmasında seviyeler olduğu görülüyor. Aynen bunun gibi Kur’an âyetleri de akıl baliğ olan her insan için temel bilgiler noktasında bir hidâyet rehberi olması yönüyle apaçık bir kitaptır. Ama detayları, o detaylar hakkında insanın eğitimi, araştırması ve bunlara bağlı olarak bilgisi arttıkça “açılan” bir kitaptır.
Biz bu tefsir çalışmamızda, burada verdiğimiz ekmek örneğine 7. Asırda yüzeysel olarak anlaşılan ama günümüzde derinlemesine anlaşılan şeyler üzerinden benzer örnekleri çokça veriyoruz.
3. Âyet: Rahmet Peygamberi
Allah (cc) Peygamber Efendimizi bize “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” âyetiyle tanıtıyor. Peygamber Efendimiz 23 yıllık peygamberliğinin her aşamasında eylem ve söylemleri ile bu tanıma uygun hareket ediyor.
Peygamber Efendimizin ümmetine; İslam’a davet ettiği insanlara olan sevgisini gösteren en önemli âyetlerden birini burada görüyoruz.797
Peygamber Efendimiz insanlar iman etmiyor diye, üzülüyor bu üzüntü kendine (sağlığına) zarar verecek seviyeye geldiğinde Allah (cc) peygamber Efendimizi sevdiğini, değer verdiğini ve takdir ettiğini hissettiren bir dille uyarıyor. Bu tonda bir uyarı ile âyeti şöyle anlayabiliriz. “Sevgili Peygamberim, insanları o kadar çok seviyorsun ki, onların davetine gelmeyişi karşısında onları nasıl bir sonun beklediğini biliyor, bir annenin çocukları için endişe etmesi gibi büyük bir endişe yaşıyorsun. Burası imtihan dünyası, sen sana düşeni yaptıktan sonra, kimsenin tercihlerine karışamazsın. Artık kendini üzme…”
Peygamberi (as) Doğru Anlamanın Sağlaması Nasıl Yapılır?
Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. O cevaplardan bir de insanların iman etmeyişleri karşısına -iki yönlü- üzülmek ve dertlenmektir.
İki yönlü dememizin sebebi şu: Peygamber Efendimiz ve sahabiler bu âyetlerin indiği günlerde, inandıkları davayı en güzel şekilde temsil ediyorlardı. İçlerinde dava adına kötü örnek olan bir tane sahabi yoktu.
Peygamber Efendimizi doğru anlayan bir dava insanı günümüzde iman etmeyenlere üzülürken, ondan daha fazla iman ettiği; “Ben Müslümanım” dediği halde kötü örnek olanlar için üzülmeli.
Neden daha fazla diyoruz, çünkü şu an için âlem-i İslam’ın en büyük ama en büyük problemlerinden biri: Allah’ın dininin güzelliğine denk güzellikte bir temsilinin ve tebliğin olmayışıdır.
Bu anlattıklarımızı dikkate alarak bu âyeti kendimize okursak, âyet bize şunu diyor: “Davet ettiğiniz insanlariman etmiyorlar diye (onları davetle görevli olan Müslümanlar güzel örnek olmuyorlar diye) o kadar çok üzülüyorsunuz ki, neredeyse kendinize kıyacaksın!”
Başlıktaki sorunun cevabına gelirsek, bu âyeti günümüzde bu şekilde anlayanların Peygamberimizi doğru anladıklarını söyleyebiliriz.
Âyetin Bağlam ile Birlikte Okunuşu
Bu okumayı daha iyi yapma adına 2. âyetten yola çıkarak şu soruyu soralım. Kur’an, İslam’a davet edilen müşrikler için apaçık bir kitap mıydı? Bu soruya vereceğimiz cevap çok önemli. “Kur’an apaçık kitaptır” ifadesini imtihan dünyası ile birlikte düşünmek gerekir. Böyle düşündüğümüzde, imtihanın doğası gereği Kur’an’da imana dair konular kapalı bırakılmıştır. Yani Allah, melekler, ahiret gibi konular apaçık görünür değildir.
Bunları dikkate aldığımızda Kur’an’ın apaçık bir kitap olması, imtihan dekoru içinde, o dekoru bozmadan konularını ve o konular için gösterdiği delilleri açık ve net bir şekilde sunmasıdır.
Gelecek âyet de bu bağlama uygun şekilde geliyor
4-6. Âyet: Burası İmtihan Dünyası, Dekoru Değişmeyecek
4. âyet bütün zamanlara şunu diyor: Allah aciz değil. Allah her şeye kâdirdir. Dilese, dilediği an bütün insanlar melekler gibi itaatkar olur. Ama dilemiyor. Çünkü burası imtihan dünyası, bu dünyada O’nun koyduğu yasalar kıyamete kadar değişmeyecek.
Burada Rahmân İsminin Gelmesi
Âyetleri bağlam ile birlikte okumaya devam edersek, burada Rahmân isminin gelmesi akla gelebilecek şu soruların cevabı oluyor:
Allah madem insanları seviyor, onların neden cehenneme gitmesine izin veriyor?
Gösterse bir mucize ve bütün insanlar iman edip cennete gitse. Neden mucize göstermiyor?
Peygamberi insanlara merhamet ederken, Allah neden merhamet etmiyor?
Bu soruların akla gelebileceği bir noktada Rahmân ismi öne çıkıyor bu ve benzeri sorulara şu cevapları veriyor:
Allah Rahmân olduğu için, insanlara sevgisini göstermek için, onlara ebedi cenneti kazandırmak için imtihan dünyasını yaratmıştır.
Allah Rahmân olduğu için, imtihan dünyasını aklını vahyin rehberliğinde kullanan her insanın kazanabileceği şekilde yaratmıştır.
Allah insanların bu imtihanı kazanması için 5. âyette ifade edildiği gibi vahiy ve peygamberler aracılığı ile insanlara öğütlerini gönderiyor.
Bu durumda cennet ve cehennem insanların tercihlerinin sonuçlarına bağlı olarak ortaya çıkan bir ödül ve ceza oluyor.
Allah Rahmân olmanın yanında Adil ve Hakim olduğu için insanların tercihlerine müdahale etmiyor.
Burada şunu da ifade edelim, elbette 5. âyette Rahmân isminin gelmesinin başka hikmetleri de olabilir. Biz burada, bizim anladığımız hikmetleri sıraladık.
Dekorda Yüz Çevirmek, Yalanlamak ve Alay Etmek
Başlıktaki bu ifadeler 5. ve 6. âyetlerde geçiyor. Bu ifadeler bize imtihan dünyasının dekorunu anlatıyor. Başta peygamberimiz olmak üzere iman etmeyenlerin durumuna üzülen herkese, “Üzülmeniz güzel ama bu üzülme kendinizi helak edecek (sağlığınıza zarar verecek) seviyeye çıkmasın. Çünkü ne yaparsanız yapın imtihan dünyasının dekorunda az veya çok her zaman yüz çevirenler, yalanlayanlar ve alay edenler olacak.” diyor.
Bunların yanında, inandığı halde inandığı gibi yaşamayan, kötü örnek olmasıyla insanların İslam’dan uzaklaşmasına sebep olanlar da olacak. Yani siz size düşeni yapmaya devam edin. Çünkü öncelikle siz sizden sorumlusunuz; siz size düşeni yapmaktan sorumlusunuz.
Bu arada yalanlama konusunda Maun sûresinin tefsirini yaparken 1. âyetle ilgili “Dini Yalanlamak, Peygamberi Yalanlamaktır” başlığı altında yazdıklarımızın okunmasını önemle tavsiye ediyoruz.
7. 8. Âyet: Bağlam ile Birlikte Okunuş
Bu âyeti önceki 2. âyet ile birlikte okuyabiliriz. 2. âyette Kur’an için apaçık kitap denildi. Biz devam eden açıklamalarda Kur’an’ın apaçık olmasını farklı açılardan anlatırken, onlardan birinin de ortaya koyduğu delillerin apaçık olması demiştik. 7. ve 8. âyetlerde bütün bu delilleri temsil eden delillere işaret ediliyor.
Yeryüzüne, yeryüzündeki suları içen, oradan yetişen bitkileri yiyen canlılara baktığımızda, onların tamamı şu gerçekleri apaçık ortaya koyuyor: Bütün bunlar Rahmân olan Allah’ın ikramıdır. O’nun varlığına ve yine O’nun var dediği ahiretin varlığına şahittir. Bütün bu deliller, aklını vahyin rehberliğinde kullanıp iman etmek isteyenler için yeterlidir.
9. Âyet: Azîz ve Rahîm Esmâsı Üzerinden Verilen Mesaj
Bu sûrede, bize yedi Peygamber kıssası anlatılıyor. Her kıssasının sonunda Azîz ve Rahîm esmâsı geliyor. Kıssaların öncesinde (9. âyet) ve sonrasında (217. âyet) gelen isimleri de sayarsak bu sûrede toplamda Azîz ve Rahîm isimleri 9’ar defa geçiyor.
Burada iki şey yapabiliriz, ya bu konuya hiç temas etmeyiz ya da Kur’an’da bir şey varsa -biz anlasak da anlamasak da- mutlaka bir hikmeti vardır deyip hikmetini arayabiliriz.
Biz Allahü a’lem diyerek hikmetine bakacağız. Azîz ismi: Allah’ın bütün özelliklerinin toplamından ortaya çıkan üstünlüğü, büyüklüğü ve mutlak gücü anlatan bir isimdir.798
Şimdi Azîz isminin bu anlamını dikkate alarak bu ismin Rahîm ismiyle birlikte geçtiği yerler üzerinden verilen mesaja bakalım.
Bu isimler 9 yerin 8’inde “iman etmeyenlerden” bahseden (8, 67, 103, 121, 139, 158, 174, 190) âyetlerin arkasında gelirken 217. âyette yine iman etmeyenlerden bahseden (201. âyet) âyetin arkasından geliyor. Bu bağlamı dikkate aldığımızdaAzîz ismi için burada şu tespiti yapabiliriz: Azîz olan Allah, imtihan dünyasında, imansızlık ve onun bir uzantısı olan şirk en büyük zulüm olduğu için799 bu zulmü yapan zalimleri ya dünyada cezalandırır ya da cezalarını ahirete bırakır. İmhal eder (mehil verir, erteler) ama asla ihmal etmez.
Aziz ismi bu mesajla gelirken, onun yanında gelen Rahîm ismi de şu mesajı veriyor: Allah’ın sınırsız gücünden zalimler korksun ama iman edenler korkmasın. O gücünü asla kötüye kullanmaz. Rahmeti dünyada tam olarak görünmese bile, ahirette Rahîm ismiyle tam olarak tecelli edecek.
Kısaca özetlersek, Allah burada geçen Azîz ismi üzerinden zalimlere korku verirken, Rahîm ismiyle iman edenlere ümit veriyor. Azîz ismi zalimlere, yanlıştan dönün derken, Rahîm ismi müminlere doğru yolda devam mesajı veriyor.
Sûrenin sonunda (217. âyet) gelen Azîz ve Rahîm isimleri de, Peygamberimiz özelinden, bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara Allah’a güvenin, O’na tevekkül edin mesajı ile bu konuya nokta koyuyor.
10-68 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
10. Hani senin Rabbin, Mûsâ’ya (“Ey Mûsâ” diye) seslenmiş ve şöyle demişti: (“Âyetlerimi tebliğ için, en temel insan haklarını yok sayan, mâsumlara) Zulmetmekte olankavme git;”
11. Firavunun kavmine (git ve onlara şunu sor: “Yapmaya devam ettikleri zulüm ve haksızlık nedeniyle başlarına geleceklerden) hâlâ sakınmıyorlar mı?”
12. (Mûsâ’nın birtakım çekinceleri vardı. O yüzden) Mûsâ şöyle dedi: Rabbim! Doğrusubeni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.
13. (Belki korku800 ve heyecandan) Göğsüm daralır, dilim tutulur (ve akıcı konuşamam) onun için (ağabeyim) Hârûn’a daelçilik ver. (O zalim kavme onunla beraber iki elçi olarak gidelim.)
14. (Rabbim sen biliyorsun) Onların bana isnat ettikleri bir (de) suç var. (İstemeden de olsa kazaen bir insanın ölümüne801 neden oldum.) Bundan ötürü beni öldürmelerinden endişe ediyorum.
15. Allah buyurdu: Hayır (korkma! Onlar size asla zarar veremeyecekler.) İkiniz (de apaçık mucize ve) âyetlerimle (o zalim kavme) gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz (her şeyi görüp) işitmekteyiz.
16. Haydi (şimdi) Firavuna gidip ve deyin ki: Gerçekten biz (seni, bizi, her şeyi varlık gayesine en uygun şekilde yaratıp, terbiye eden) âlemlerin Rabbi’nin elçileriyiz;
17. İsrâiloğullarını (yıllardır köle olarak kullandığın yeter! Mısır’dan ayrılmak, özgürlüğümüze doğru gitmek istiyoruz. Onları) bizimle beraber gönder.
18. (Firavun bu istek karşısında, “evet-hayır” demek yerine, sözü “Biz senin çocukluğunu biliriz, sen nankörün birisin” demeye getirmek için) Dedi ki: Biz seni bebekken (nehirde bulup) himayemize alıp (bir prens olarak) büyütmedik mi?Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin.”
19. Sonunda o yaptığın (adam öldürme gibi kötü) işi de yaptın. (Şimdi yaptığımız o kadar iyiliği unutmuş olarak karşımıza geldin. Görünen o ki;) Sen nankörün birisin!
20. Mûsâ (hatasını kabul ederek) şöyle dedi: “Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir halde iken (istemeyerek kazara) yaptım. (Bir yumruk vurmakla adamın öleceğini tahmin edemedim. Amacım kesinlikle öldürmek değildi.”)
21. Sizden (bazıları o gün benim öldürülmeme karar vermiş. Onların yargısız infaz yapmasından) korkunca hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana (ilim ve) hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
22. (Nankörsün diyerek) Başıma kaktığın iyilik ise, İsrâiloğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi? (Eğer sen İsrâiloğullarına zulmetmeseydin, erkek çocuklarını kesmeseydin, annem beni Nil Nehri’ne bırakmak zorunda kalmayacaktı. Böylece senin sarayında değil kendi evimde büyümüş olacaktım. Senin sarayında büyümem senin lütfuna değil, zulmüne delildir...)
23. (Bu cevaplar üzerine) Firavun (konuyu değiştirip) şöyle dedi: (Peki şu) Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?
24. Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan (senin de benim de şu etrafında gördüğün) her şeyin (de) Rabbidir.
25. (Firavun) etrafında bulunanlara (alaylı bir tavırla; “ne dediğini) İşitiyor musunuz?” dedi.
26. Mûsâ (onların alay etmesine aldırmadan) dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
27. Firavun (Mûsâ’nın fikirleri üzerinden tartışmayı sürdürmek yerine, alaycı ve küçümseyen bir dille yanındakilere) “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir” dedi.
28. Mûsâ (fikirleri yerine şahsiyetini yıpratmaya yönelik konuşmalar yapan Firavun karşısında, duruşunu değiştirmeden tebliğine devam etti:) “O doğunun da, batının da, doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabbidir. Aklınız varsa (anlattıklarım üzerinde biraz düşünürseniz) bunu anlarsınız.”
29. (Mûsâ’nın iddialarını çürütemeyen) Firavun (tehdit etmeye başladı ve “Burada ben varken)Eğer benden başka bir ilah edinirsen, seni kesinlikle zindana atarım” dedi.
30. (Mûsâ) Dedi ki: “Sana (söylediklerimin doğruluğunu ispat edecek) apaçık bir mucize göstersem de mi (beni zindana atacaksın?)
31. (Kendine aşırı güveni olan) Firavun (bu soruya “evet atacağım” cevabı vermedi. Eğer) “Doğru söyleyenlerden isen, haydi göster bakalım (mucizelerini”) diye karşılık verdi.
32. Bunun üzerine Mûsâ (sihirde ve sihirbazlıkta kendini çok üstün gören Firavunu en güçlü yanından vurmak, ona ve adamlarına aczini göstermek için) asasını (yere) attı, bir de ne görsünler (sıradan bir sopa gibi görünen o) asa (Allah’ın izniyle) açıkça kocaman bir yılan olmuş.
33. (Bir başka mucize olarak) Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, o el bakanlara bembeyaz görünüyor.
(O el aslında bir semboldü: Eğer bir insan geçmişte eliyle, diliyle herhangi bir günah işlemiş, onun tevbesini yapmış ve pişmanlığını yaşamışsa Allah’ın o insanı dilerse affedeceğinin sembolü...)
34. (Böyle bir mucize gösterilebileceğine ihtimal vermeyen Firavun gerçekten etkilenmişti.) Firavun çevresindeki ileri gelenlere: Bu (adam) dedi, galiba çok bilgili bir sihirbaz!
35. (Asıl amacı:) Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak (malımıza mülkümüze konmak, iktidarımıza sahip olmak) istiyor. Şimdi ne (yapmamı) tavsiye edersiniz?
Firavunun İzlediği Strateji
(Aralarında şunları konuştular; Aslında bunu ve kardeşini çok rahat öldürebiliriz. Fakat o zaman onları halkın gözünde kahraman yaparız. Belki önünü alamayacağımız bir halk isyanı da çıkabilir. Öyle yapmak yerine onu halkın gözünde küçük düşürelim. Böylece hem gücümüzü göstermiş oluruz, hem de onun itibarını sıfırlamış oluruz.)
36. (Bu kararı aldıktan sonra tavsiye makamında Firavuna) Dediler ki: Onu ve kardeşini (bir müddet) oyala ve (bu arada) tüm ülkeye haberciler gönder;
37. (Mûsâ’yı yenebilecek) Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.
(Bu plan Firavunun kafasına yatmıştı. Hem halka gücünü gösterecek, hem Mûsâ’yı ezecek hem de iktidarını pekiştirecekti.)
38. Böylece (ülkenin farklı yerlerinden gelen) sihirbazlar (halk tarafından bayram olarak) bilinen bir günün belli bir vaktinde bir araya getirildiler.
39. (Artık her şey hazır gibiydi. Zaten olayı duyan halk da sabırsızlıkla bugünü bekliyordu. Tellallar sokağa çıktı ve) Halka: (Beklenen büyük gün geldi.) Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın) denildi.
40. (Ardından da) “Umarız üstün gelirler de (daha güçlü bir şekilde inançlarımız uğrunda mücadele eden) sihirbazlara uyarız” (dediler.)
(Tellalların bu son cümlesi, bu tertibin amacını da ele veriyordu. Mûsâ’nın mağlubiyeti üzerinden Firavun sisteminin kutsanması; halkın o sisteme bağlılığının daha da güçlenmesini sağlamak...)
41. Sihirbazlar (son talimatlar için Firavunun yanına) geldiklerinde (Firavunun iktidarını ayakta tutmak için kendilerine muhtaç olduğunu çok iyi biliyorlardı. O yüzden) Firavuna (“hayır” diyemeyeceği bir teklif yaparak) dediler ki; “Şâyet biz üstün gelirsek, bize bir ödül vardır değil mi?”
42. (İnsanları korku ve menfaatle sistemine bağlayan) Firavun (hiç düşünmeden) “Evet (dedi. Ardından da onları daha fazla motive etmek için yakınımdaydınız ama bundan böyle daha yüksek maaşla en) yakın adamlarım arasına gireceksiniz” dedi
43. (Motive olan sihirbazlar, yüksek bir moralle meydana çıkıp, ilk kimin başlayacağını sordular. Allah’ın izniyle kendine güvenen) Mûsâ onlara (meydan okurcasına “Haydi, hünerinizi göstermek için) Ne atacaksanız atın!” dedi.
44. Bunun üzerine (sihirbazlar özel olarak hazırladıkları) iplerini ve sopalarını atarak802(ilah olarak gördükleri) “Firavunun şerefi adına (yemin ederek) elbette üstün gelecek olan bizleriz” dediler.
(Onların attıkları ipler ve sopalar kendisine koşar gibi göründüğünde Mûsâ korktu. Allah “korkma” diyerek onu sakinleştirdi.)
45. Derken Mûsâ asâsını attı; bir de ne görsünler (âsâ korkunç bir yılana dönüştü ve) onların (hile ve düzenbazlık adına) uydurdukları (yılan, çıyan türünden) ne varsa (hepsini birer birer) yalayıp yutuyor.
(Bu mucizeyi gördükleri halde inkâr edenlerin yanında iman edenler de oldu.)
46. Sihirbazlar (mucize ile büyü arasındaki farkı en iyi bilenlerdendi. Bu yüzden) derhal secdeye kapandılar.
47. Âlemlerin Rabbine, iman ettik” dediler.
48. (“Kendisinden başka ilah olmayan) Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine iman ettik”
49. (Kimin kime inanacağı konusunda kendini tek yetkili gören) Firavun (otoritesinin sarsılmasını engellemek için etrafına tehditler savurmaya başladı ve) “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. (Büyük ihtimal bu meydana çıkmadan önce onunla işbirliği yaptınız. Siz bu ihanetin cezasını) Yakında bilip göreceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım” dedi.
50. (Sihirbazlar) “Zararı yok (Çünkü) bizler (ha üç gün önce, ha üç gün sonra) zaten (ölecek ve) Rabbimize döneceğiz” dediler.
51. “Biz (Firavuna yakın insanlar içinde Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine) ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.”
(Bu sözleri söyleyen sihirbazlar o günün sabahında Mûsâ’ya meydan okurlarken aynı günün akşamında iman edip şehadet şerbeti içerek en yüce makamlardan birine ulaştılar.)
52. (Sihirbazların ölümü binlerce insanın manevî dirilişine vesile oldu. Yıllarca Mısır’da Firavunlar tarafından köleleştirilen İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya iman edince Firavunun baskıları daha da arttı. Bunun üzerine) Mûsâ’ya (“Bana iman eden) Kullarımı geceleyin yola çıkar; (Firavun ve ordusu tarafından) mutlaka takip edileceksiniz (fakat korkmayın”) diye vahyettik.
53. (O gecenin sabahında İsrâiloğullarının topluca şehirden ayrıldığını duyan) Firavun da (büyük bir ordu hazırlayıp onların peşine düşmek için bütün) şehirlere (asker toplayan) tellallar gönderdi:
54. (Askerler toplandığında onlara şu kısa konuşmayı yaptı; “Siz söylentilere inanmayın) Esasen bunlar, sayıları az, (savaş tecrübesi olmayan) bir avuç çapulcudan ibaret.”
55. (Böyle olmakla birlikte) Bize diş biledikleri de bir gerçek.
56. “Ama biz (her türlü tehlikeye karşı) hazırlıklı (ve savaş tecrübesi olarak, onlarla kıyas kabul etmeyecek kadar güçlü) bir topluluğuz.
57. (Bu konuşmanın ardından Firavun ordusuyla birlikte Mısır’dan yola çıktı.) Böylelikle Biz onları (hiç tahmin etmeyecekleri bir sona doğru) bahçelerden (bağlardan) ve pınarlardan sürüp çıkardık;
58. (Tekrar döneceklerine inanarak; eşlerinden, çocuklarından, saraylarından) Hazinelerden, değerli makam ve mevkilerinden (ayrıldılar.)
59. Böylece (mü’minlere tuzak kuranlara, onların tuzaklarını boşa çıkarmakla, “Allah’ın nasıl tuzak kurduğunu” gösterdiğimiz süreç başladı. Çağının süper gücü sayılan Firavunun, bu güçle elde ettiği bir konumu, bir itibarı, bir otoritesi ve bir temsil kabiliyeti vardı. Bütün) bunlara (Mısır’da olmasa da, yıllar sonra gittikleri Filistin ve civarında803 Dâvûd ve Süleyman peygamberin zamanlarında daha güzellerini vermek sûretiyle) İsrâiloğullarını mirasçı yaptık.
60. Derken (başlarına geleceklerden habersiz olan Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.
61. (Kızıldeniz’in kenarında) İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları (korku ve endişe ile) “İşte yakalandık!” dediler.
62. (Hızır’dan ders alan, şer gibi görünen hadiselerin arkasından nice hayırlara kapılar açıldığını yaşayarak gören ve bilen) Mûsâ: “Asla!” dedi (Allah’tan ümit kesmeyin. Çünkü) Rabbim şüphesiz benimledir, bana (şimdiye kadar yol gösterdiği gibi, bundan sonra da) yol gösterecektir.
63. Bunun üzerine Mûsâ’yaâsân ile denize vur!” diye vahyettik. (Deniz) Derhal yarıldı (Suların) Her (iki yana yükselen) bölümü (koridor gibi açılan yolun iki yanında) büyük birer dağ gibi oluverdi.
64. (Mûsâ ve kavmi yarılan denizden geçerken, bu mucizeden ders almayan, sanki sıradan bir hadiseymiş gibi bakan) Diğerlerini de (helâk etmek için) oraya yaklaştırdık.
65. Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini (karşı sahile çıkarıp) kurtardık.
66. Sonra ötekilerini (denizin ortasına geldiklerinde) suda boğduk.
67. Şüphesiz bunda (arkadan gelenler için ilahî adaleti gözler önüne seren apaçık bir delil) bir işaret vardır; ama çokları (bu ve benzeri hadiselerden ders alıp) iman etmiş değillerdir.
68. Şüphesiz (senin) Rabbin (verdiği nimetleri kendinden bilip şımaran ve haddini aşan Firavun ve benzerlerini dilediği yer ve zamanda helâk edecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Kıssa Hakkında Genel Değerlendirme
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi kıssalar için Kur’an’da en fazla yer alan kıssa Hz. Musa-Firavun kıssası.
Kur’an ilk sûrelerde Hz. Musa ve Firavundan birer âyetle sadece ismen bahsederken, Kamer sûresinde konuya kısa bir giriş yaptı, A’râf sûresinde konuyu geniş olarak işledi. Tâhâ sûresinde de konuyu hem tekrar etti hem de farklı yönlerine işaret etti.
Burada ise konuyu tekrar etmenin yanında farklı açılardan yine farklı yönlere temas ediyor. Burada, bu kıssa vesilesiyle aşağıdaki sorunun cevabına bir kere de işaret edelim,
Kur’an Neden Musa-Firavun Kıssasını Çok Tekrar Ediyor?
Çok tekrar konusunda ayrıca değindiğimiz yerler oldu ama burada şunları ilave edelim. Biz bu tekrarları şu an elimizin altında olan Mushaftan okuyoruz. Bir tekrardan diğerine -sayfaları çevirerek veya fihriste bakarak- saniyeler içinde ulaşıyoruz.
Ama âyetlerin indiği 7. asra gittiğimizde durum öyle değil. Tekrar dediğimiz âyetler bazen aradan bir iki yıl geçince veya beş altı ay geçince karşımıza çıkıyor. Bu tespitimizi şu bilgiyle destekleyelim. İniş sırasından en az 20 âyet ve üstüyle Hz. Musa’dan, Firavundan ve İsrâiloğullarından bahseden sûrelere baktığımızda. Kur’an genelinde yedi sûre görüyoruz.804 Bunlar arasında da yıl ve ay aralığı görüyoruz. Yani demek istiyoruz ki, evet bir tekrar var ama bu tekrarlar geniş bir zaman aralığında yapılan tekrarlar.
Şu soruyla devam edelim: Bu kıssa neden çok tekrar ediyor? Bu kıssada geçen Mısır, Peygamberimizin hayatında Mekke’ye, Firavun ise Mekke’nin zengin, şımarık ve güçlü zenginlerine benziyor. Mısır’dan vaad edilmiş topraklara hicret Müslümanların Mekke’den Medine’ye yapacağı hicrete karşılık geliyor.
Bu benzerlik üzerinden bu kıssa ilk muhatapları olan Müslümanlara zayıfın güçlüyle mücadelesinde strateji dersleri veriyor. “Firavun karşısında duruşunu değiştirmeyen Musa gibi, siz de Mekke müşrikleri karşısında duruşunu değiştirmeyin.” diyor.
Kıssada Farklı Bir Okuma Yöntemi İzleyeceğiz
Bu kıssadaki benzer konuların tefsirini daha önce A’râf ve Tâhâ sûresinde geniş olarak yaptığımız için bu kıssanın tefsirinde farklı bir yöntem izleyeceğiz. Bu yöntemde hayalen bu sûrenin indiği asra gideceğiz, Mekke’de Kur’an’ın iniş sırasında 6. yılda bu sûreye muhatap olan bir Sahabinin yerine kendimizi koyacak ve âyetleri o bağlamda “Bana/Bize ne diyor?” sorusu ile birlikte okuyacağız. Neden böyle yapacağız? Çünkü, bu yöntem Kur’an’dan istifade etmede, onun mesajlarını içselleştirip çağımıza taşımada çok verimli bir yöntem. Ayrıca bu yöntem tekrar eden kıssalarda, tekrar algısını azaltıyor, her seferinde okuyucuyu kıssanın farklı bir yönüne muhatap yapıyor.
Haydi başlayalım.
10. 11. Âyet: Müşriklerin İleri Gelenlerine Gidin!
Hz. Musa’nın yerine Sahabileri (dolayısıyla kendimizi), Mekkeli müşriklerin yerine Firavunu (çağımızdaki benzer zalimleri) koyunca âyeti başlıktaki gibi okuyoruz. Sahabiler bu emri aldıklarında, “müşriklere gitmek” demek, bir karıncanın bir filin karşısına çıkması gibi bir şeydi. Mekke’de zulmeden, güçlü olduğu için her türlü haksızlığı yapmayı kendine hak gören bir düzen vardı. Sahabe böyle bir güce karşı “git” emri almıştı. Mekke’de her geçen yıl bu güce karşı gitmek zorlaşıyordu. Çünkü müşriklerin Mekke’deki baskısı her geçen gün daha da artıyordu. Bu âyetler bütün zamanlara şunu diyor: “Zalime karşı sessiz kalmayın.805 Zulme sessiz, hissiz, tepkisiz kalmak o zulmün pasif ortağı olmaktır. Elinizdeki imkan bir kuşun gagasındaki suyu yangına taşıması kadar az olsa bile, sessiz kalmayın. Tarafınızı seçin. Tarafınızı belli edin.”
Giderken de onu tahrik edecek bir dil kullanmayın, tam aksine onu yumuşatacak, onun daha da sertleşmesine bahane olmayacak yumuşak bir dil kullanın.806
12. 13 Âyet: Kur’an’da Tarihe Objektif Bakış
Hz. Musa-Firavun kıssasında en çok öne çıkan kelimelerden biri de “korkmak” oluyor. Buna Tâhâ sûresinde işaret ettik. Burada Kur’an’ın kıssa anlatırken ne kadar objektif olduğunu görüyoruz. Hz. Musa gibi bir liderden bahsediyor ama ondan bahsederken olağanüstü bir kahraman olarak bahsetmiyor. Korktuğunu, endişelendiğini, geçmişinde bir sabıkası olduğunu gizlemiyor.
Böyle yaparak, bize hem tarih yazmada hem de liderlere bakışta, onları başkalarına anlatmada objektif olmayı öğretiyor.
Korkmak Normal
Korkmanın zaaf olduğu yerler var. Eğer korku seni esir alıyorsa, seni yapabileceklerinden alıkoyuyorsa o bir zaaftır. Ama korku hissetmene rağmen, tedbirini alarak onun üzerine gidebiliyorsan, görevini yerine getirmek için elinden geleni yapıyorsan, korku gâyet insanı bir duygudur.
Burada Hz. Musa’nın korkusu üzerinden hem bu âyetin ilk muhataplarına hem de içinde bizlerin de olduğu bütün zamanlardaki muhataplarına şu mesaj veriliyor. “İnandığınız değerleri, tebliğ ederken sizler birer robot değilsiniz. İnsansınız o yüzden birtakım endişelere kapılarak korkmanız gâyet normal. Korkunun esiri olmayın, onun yönetilebilen bir duygu olduğunu bilin ve ondan kurtulmaya çalışın.”
13. âyette Hz. Musa bu mesajın gereğini yaparak Allah’tan yardım istiyor. Bu yardımda Harun’un istenmesi, bize şu mesajı veriyor: Korkuyu gidermenin yolu bu tür görevlere giderken, yalnız gitmemektir; mutlaka size yardımcı olacak kişilerle gitmeye çalışın.
14. Âyet: Korkunun Sebebi: Geçmiş
Bu âyetlerde korkunun sebebine kısaca değiniliyor, gelecek âyetlerde (18-21) bu konu biraz daha açıklıyor. Bu âyetler hem sahabiye hem de bize şu mesajı veriyor: Allah yolunda insanları iyiye güzele davet ederken, birileri sizin geçmişinizi kurcalayabilir. Geçmişte yaptığınız hataları önünüze koyabilir.
Burada yapacağınız iki şey var:
Birincisi: Eğer bu geçmiş siz Müslüman olmadan önce yaşanmışsa, isteyerek veya istemeyerek bir suça karışmışsanız, bunun da üzüntüsünü ve pişmanlığını yaşamışsanız Müslüman olduktan sonra böyle bir geçmişe takılmayın. O geçmişi önünüze getirenlere de aldırmayın. Eğer “Allah’ın geçmişinde yanlış olanlar, gelecekte asla iyi ve doğru olamaz.” diye bir hükmü olsaydı tamam. Ama böyle bir şey yok. Tam aksine Allah (cc) “Ey (hayat nimetini israf etmek sûretiyle) kendilerinekötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım (sakın ha!) Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!”807 diyor.
İkincisi: Siz Müslüman olduktan sonra, geçmişinizde bir Müslümana yakışmayacak davranışlar sergilerseniz, böyle bir geçmişi Allah bağışlasa bile, bazı insanlar, sizi karalamak, sizin şahsınızda yaptığınız irşat ve tebliği etkisiz kılmak için kullanabilir. Burada yapacağınız şey onlara malzeme verecek her türlü söylem ve eylemden sakınmak olmalı. Çünkü bir Müslüman için, iyi bir geçmiş, iyi bir gelecek için en güçlü ve etkili referanslardan biridir.
15-17 Âyet: Gidin ve Deyin ki: Talebimiz Özgürlük
15. âyette “Allah’ın yolunda olanlarla birlikte olduğu” mesajı verilerek,808 korku ve endişelerimiz gideriliyor. 16. âyette “Gidin ve görevinizi yapın” emri bir kere daha tekrar ediliyor. Peki gittiniz talebeniz ne olacak? Hz. Musa’nın 17. âyetteki “İsrailoğularını bizimle beraber gönder” talebenin, hem bu âyetlerin indiği 7. asırda hem de bütün zamanlardaki karşılığı özgürlük talebedir. Baskıcı ve zorba topluluklara gönderilen bütün peygamberlerin talebi bu olmuştur. Bu talebin diğer adı inanç ve ifade özgürlüğüdür.
Bu özgürlük talebi biz Müslümanların dünyanın her yerinde hem kendimiz hem de farklı inançta olan insanlar için isteyeceğimiz bir değerdir.
18-22. Âyet: Kendini Savunmak Bir Haktır
Bu konuya 14. âyette değindik. Burada Hz. Musa’nın geçmişi önüne konuyor. Kendisi için yapılan iyilikler sayılırken, onun istemeden yaptığı kötü iş bir kere daha önüne geliyor. Bu âyetler bütün zamanlara şunu diyor: “Sizin de geçmişiniz önünüze gelebilir. Geçmişte birtakım insanlara minnet borcunuz olduğu gibi istemeden yaptığınız yanlışlar da olabilir. Ne olursa olsun, onlar sizi esir almasın. Böylesi durumlarda suçluluk psikolojisiyle geleceğe yönelik adımları atmaktan vazgeçmeyin. Medeni bir şekilde kendinizi savunun.”
Not: İki Kelimenin Kullanımına Dikkat
19. âyette “kâfirîne” 20. Âyette de “dâllîne” kelimeleri geçiyor. Bu kelimeler Kur’an’da genelde inançla bağlantılı kullanılırken, bu âyetlerde (nankör ve kendini kaybetmek anlamına da gelebildiği için) inançtan bağımsız kullanılıyor. Burada böyle bir kullanım olduğuna dikkat çekmek istedik.
23-51. Âyet: Soru-Cevap, Mucize ve Sihirbazlar
Bu âyet grubunda Firavunun sorularını ve Musa (as) verdiği cevapların çok kısa bir bölümünü görüyoruz. Bu ve benzeri sorulara verilen cevapları daha geniş olarak Tâhâ sûresinde görmüştük. Burada âyetlerin günümüze bakan taraflarına değineceğiz. Âyetlerin bize verdiği mesajlara bakalım,
Birinci Mesaj: Bu gruptaki âyetler genel olarak bize şunu diyor: Muhatabınıza gitmeden önce onu tanıyın, ondan gelebilecek soru ve isteklerin neler olabileceği üzerinde çalışma yapın ve konulara kendinizi hazırlayın.
İkinci Mesaj: 25. 27. 29. âyetler bize: “Muhataplarınızın siz konuşurken konuyu değiştirme girişimleri size (deli diyerek) hakaret etmesi ve sizi zindanla tehdit etmesi duruşunuzu değiştirmesin.” diyor.
Üçüncü Mesaj: Peygamberlerin gönderildikleri toplumlarda işe mucize ile başlamadıklarını bilin. Ayrıca Kur’an’ın anlattığı peygamber kıssaları içinde en fazla mucize gösteren peygamberlerin başında Hz. Musa’nın geldiğini de bilin. Bu mucizeleri görmesine rağmen Firavunun kavminden çok az sayıda sihirbazlar hariç iman edenler olmadığını da bilin. Ayrıca Hz. Musa’nın mucizelerine şahit olan İsrâiloğullarının Kızıldenizi geçtikten sonra hicret yolunda, sanki hiç mucize görmemişler gibi defalarca verdikleri sözleri bozduklarını hatta buzağıyı ilah edindiklerini de bilin. Bunları bildikten sonra mucizelerden çok şey beklenmeyeceğini de bilin.
Dördüncü Mesaj: A’râf sûresinde sihirbazlar için şöyle demiştik: “Sihirbazın en büyük özelliği gerçekte olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermesidir. Daha basit ifadeyle söylersek sihirbazlık insanları ustaca kandırmak, aldatmak sanatıdır. Bu özelliği öne çıkardığımızda sihirbazın günümüzdeki karşılığı amacı dışında, halkı kandırmak için kullanılan medya olur.”
Bu tespiti günümüze getirirsek, günümüz fravunlarının en büyük silahlarından biri de medyadır. Medyayı hakkı batıl göstermede, doğruyu yanlış göstermede, işlerine gelmeyen insanları karalamada kullanıyorlar. Bunlara karşı verilecek bireysel ve örgütlü (dernek, vakıf, devlet ile) mücadelelerde en büyük silah “doğruluk” olmalı.
Doğruluğun yani “el-emin” olmanın ne kadar güçlü bir silah olduğunu, Peygamber Efendimizin 23 yıllık peygamberliğinde gördük. Peygamberimiz davasının başında dipteyken de davasının zirvesine çıktığında da duruşunu değiştirmedi. Her durumda mümin (güven veren insan olma) sıfatının hakkını verdi. Tersi olsaydı, -şunu çok rahat diyebiliriz- Peygamberimiz ne peygamber olabilirdi, ne insanların hidâyetine vesile olabilirdi ne de ortada bütün insanlara model olabilecek bir Asr-ı Saadet olabilirdi.
52-68. Âyet: Allah’ın Kurduğu Tuzak Nasıl İşler?
Bundan önce geçen sûre ve âyetlerde, Müslümanlara karşı kurulan tuzaklar karşısında, Allah’ın tuzak kurmasından ve O’nun kurduğu tuzakların nasıl işlediğinden bahsettik.809 Bu âyetlerde de tuzağın nasıl işlediğini görüyoruz. Firavun bu tuzaktan kurtulabilirdi, Hz. Musa onun sorularına cevap verdiğinde iman etseydi, mucizeleri gösterdiğinde iman etseydi, sihirbazlar iman edince iman etseydi, tuzağın işlemesini önleyebilirdi. Ama o yanlışta ısrar etmeyi tercih etti, tercihleri Allah’ın takdirlerine sebep oldu.
Şehirlere tellal göndererek ordu topladı (53), İsrâiloğullarının savaş kabiliyeti olmayan zayıf bir topluluk olduğuna dikkat çekerek askerlerini motive etti (54). Bununla kalmadı biz onların sonunu getirmezsek, onlar bizim sonumuzu getirecek iftirasını attı (55). 57. âyet “Bu tercihlerinin sonucu olarak biz onları, çok sevdikleri mallarından, mülklerinden, bir daha dönemeyecek şekilde ayırdık.” diyor.
Âyetler buraya kadar tuzağın nasıl işlediğini gösterdi. Bundan sonraki âyetlerde (60-67) tuzağın nasıl son bulduğu anlatılıyor.
Özetlersek, Allah’ın tuzak kurması, müminlere tuzak kuranların tuzaklarını boşa çıkarma, müminlere yapmak istediklerini onlara yaşatma şeklinde vuku buluyor.
Bütün bunlar Allah’ın Azîz ve Rahîm isminin (68) tecellisi oluyor.
69-104 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
69. (Resûlüm!) Onlara (Tevhid mücadelesinin öncü ve örnek isimlerinden biri olan) İbrâhim’in haberini de anlat.
70. Hani o (bildiği halde, onları yaptıkları yanlış üzerinde düşündürmek için) babasına ve kavmine: “Neye tapıyorsunuz?” demişti.
71. (Kavmi İbrâhim’in niyetini anlamıştı, o yüzden de kararlı bir dille) “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya (da) devam edeceğiz” diye cevap verdiler.
72. İbrâhim (onların akıllarına hitap ederek) dedi ki: “Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?”
73. Yahut (taptığınızda) size (bir) fayda ya da (tapmadığınızda bir) zarar verebiliyorlar mı?
74. (Soruların doğrudan cevabını vermek yerine) “Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler.
(Aslında bu cümle; geleneğin etkisinde kaldıklarının ve körü körüne taklit ettiklerinin itirafı olan bir cümleydi.)
75. (İbrâhim, sormaya devam etti)Şu taptığınız şeyleri görüyorsunuz, değil mi?
76. Hem siz, hem de atalarınız (yıllarca onlara nasıl taptınız?)
(Ey kavmim! Bu sorularımdan benim size düşman olduğum gibi bir sonuç çıkarmayın. Benim durumum, hastanın yanında olan, onun iyiliğini isteyen ama hastalığa düşman olan doktorun misaline benzer.)
77. İyi bilin ki, benim düşmanım (siz değil, sizin yaptığınız putperestlik ve taptığınız) putlardır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur;)
(Nimeti getiren vasıtaları, nimeti gönderen Allah’a ortak yapmayın. Yerde, gökte, taşta, toprakda tanrı aramayın! Her fayda verene, yer tanrısı, gök tanrısı gibi ilahlık payesi vermeyin. Benim dediğim gibi deyin:)
78. Beni (insan olarak) yaratan ve bana doğru yolu gösteren (beni imanla şereflendiren) O’dur.
79. (Verdiği nimetleri ile) Beni yediren, içiren (de) O’dur.
80. Hastalandığım zaman bana şifa veren (de)O’dur.
81. (Günü geldiğinde) Benim canımı alacak, sonra beni (tekrar) diriltecek (olan da) O’dur.
82. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını (beni cennetine koyacağını) umduğum (da ancak) O’dur.
83. (Kavmine yaptığı bu tebliğin ardından İbrâhim ellerini açıp şöyle dua etti: Ey) Rabbim! Bana (parçayı bütün içinde görme, eşyanın varlık gayesini bilme yeteneği olan) hikmet ver ve beni (dünyada iyilerle birlikte eyle, ahirette de) salihlerin arasına kat.
84. (İtibarımı sermayem eyle, razı olduğun bir hayat yaşamakla) Bana, arkadan gelecekler içinde, hayırla yâd edilmeyi nasip eyle!
85. Beni (sayısız nimetlerle dolu olan) Naîm cennetinin vârislerinden kıl.
86. (Ve ne olur!) Yolunu şaşırmışlar arasında olan babamı da (iman edenler arasında görmeyi nasip eyle. Eğer tevbe ederse, onu) bağışla.
87. (Bütün İnsanların) Dirilecekleri gün, beni mahcup etme. (Mahcup olacak neyim varsa onları affeyle.)
88. (Biliyor ve iman ediyorum ki) O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.
89. Yalnız (tertemiz) arınmış bir kalp ile gelenler (kurtulacak. Ne olur, bana ve bütün ehl-i imana böyle bir kalple huzuruna gelmeyi nasip eyle.)
90. (O gün) Cennet (Allah’ın razı olmadığı her şeyden uzak duran) takvâ sahiplerine yaklaştırılır.
91. (Yine o gün) Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.
92. Onlara: (“Allah’ın peşi sıra) Taptıklarınız (şefaatlerini umduklarınız) hani nerede?
93. Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu?” denilir.
94. Onlar ve (onlara tapmakla haddini aşan) azgınlar tepe taklak oraya atılırlar.
95. (Onlara, kötü davranışları süsleyip, güzel gösteren810 iblis ve) İblis’in bütün askerleri de (onların ardından cehenneme atılır.)
96. Orada (sapanlar, saptıranlar, tapanlar, tapılanlar) birbirleriyle çekişerek şöyle derler:
97. (Hayret) Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
98. Çünkü (buraya girince anladık ki) biz (size tapmakla, aklın mantığın kabul etmeyeceği bir iş yapıyor ve) sizi âlemlerin Rabbi ile eş tutuyorduk.
99. Bizi ancak o (şuursuzca arkasından gittiğimiz) günahkârlar saptırdı.
100. “Şimdi artık bizim (burada, bize yardım edecek) ne şefaatçilerimiz var.
101. Ne deyakın bir dostumuz.
102. “Ah keşke bizim için (dünyaya tekrar) bir dönüş daha olsa da, mü’minlerden olsak!”
103. Kuşkusuz bütün bunlarda (insanlar için alınacak büyük) bir ders vardır; ama çokları (ders almadığı için) iman etmezler.
104. Ve şüphesiz senin Rabbin (kim ne hak ediyorsa, ona hak ettiği karşılığı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
69-73. Âyet: Sorularını Silah Yapan Peygamber: Hz. İbrahim (as)
Geniş anlamda Hz. İbrahim (as) kıssasını ilk olarak Meryem sûresinin âyetlerinde gördük. Burada olduğu gibi orada da 1. âyetin ardından ikinci âyet soru cümlesiydi. Hz. İbrahim’le alakalı bundan sonra gelecek kıssalarda da genelde sorma ve sorgulama şeklinde gelişen olaylar göreceğiz. O yüzden ona “sorularını silah yapan peygamber” diyoruz.
İniş sırasında âyetlerin bu içerikte gelmesi, Müslümanlara Mekke müşrikleri karşısında strateji öğretiyor; âyetler dolaylı olarak “siz de İbrahim gibi sorularınızı silah yapın” mesajı veriyor.
Hz. İbrahim, Retorik Soru811 ile Konuyu Açıyor
Hz. İbrahim (as) 70. âyette sorduğu sorunun benzerini Meryem süreside babası ile baş başa olduklarında ona sormuştu. Şimdi burada babasının da içinde olduğu bir gruba soruyor. Sorudan şunu anlıyoruz, bu soru cevabı öğrenilmek için sorulan bir soru değil, bir konuyu bir sohbeti başlatmak için sorulan (retorik) bir soru.
Verilen cevapta da dolaylı olarak şu deniyor: “Bu soruları daha önce de sordun, gördüğün bildiğin gibi putlara tapıyoruz. Sen ne dersen de tapmaya da devam edeceğiz.”
Geleneği Sorgulayan Sorular
Hz. İbrahim iki soru soruyor (72, 73); bu sorular görünen ilaha tapanlara sorulan sorular. Sorular çok basit sorular. Normalde cevabın şu olması gerekiyordu: Evet bizim ilah diye taptığımız bu varlıklar bizi işitiyor. Bize şu şu faydaları verdiği gibi, bizi şu şu zararlardan koruyorlar.”
Bu cevabı veremiyorlar. İşte silah olarak kullanılan soruların amacı bu: Sorgulatmak, düşündürmek. Asırlarca pas tutmuş akılları harekete geçirmek.
74-76. Âyet: Verilen Cevap Bir İtiraf
Verilen cevapta bir söylenen var bir söylenmeyen.
Söylenen âyette yazdığı gibi “Biz dünyaya geldiğimizde atalarımızı bunlara tapar bulduk.”
Söylenmeyen şunlar: Biz Allah’ın akıl denilen nimetini bu konularda hiç kullanmadık. Senin bize sorduğun soruları ne sorduk ne de cevapları üzerinden düşündük. Biz araştırmadan, incelemeden, sorgulamadan körü körüne iman ettik.
Bu cevabı aşağıdaki başlıkta açalım.
Verilen Cevap Her Asırda Taze
Hz. İbrahim’in muhatapları bu cevabı verdiği gibi, son peygambere muhatap olan Mekke müşrikleri de aynı cevabı veriyordu.812
Peki o cevap bugün yani 21. asırda hâlâ veriliyor mu? Bugün bu cevap kavli (sözlü) olarak az seslendirilse bile, fiili olarak oldukça yaygın. Hemen her dinden, o dine o dinin yaşandığı toplumda doğduğu için mensup olan, o mensubiyetin üzerine dinin kaynaklarını okuyarak bilgi koymayan milyonlarca insan var. Bunlar içinde bu işle hiç ilgilenmeyen, bilgilenme ihtiyacı görmeyenler, sorma, sorgulama yapmayan insanlar var.
Kendi gözlemlerimizi anlatalım; “ben Müslümanım” diyen ama namaz kılmayan, namazın ne olduğunu bilmeyen, kelime-i şehadet getiremeyen çok insanı hem bizzat hem de sosyal medya üzerinden gördük. Yaşlılar içinde, “biz atadan nineden böyle gördük böyle yapıyoruz” diyen çok sayıda insana da şahit olduk.
77. Âyet: Tapanlara Değil, Tapılana Düşmanlık
Fatır sûresinin 6. âyetinde geçen “şeytan sizin içinbir düşmandır;” ifadesinin tefsirini yaparken, bu konuya farklı bir açıdan değinmiştik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Orada şunu demiştik, Allah (cc), her insanın hidâyete erme ihtimali olduğu için, müminlere düşmanlık yapan hiçbir insanı düşman olarak tanımlamıyor. Burada da benzer bir şey görüyoruz. Hz. İbrahim tevhid inancına davet ettiği insanları değil, onların taptıkları putları düşman olarak tanımlıyor. Bunu doktorun hasta ile hastalığı ayırıp, hastaya dost hastalığı düşman, itfaiyenin yanana dost, yangına düşman olmasına gibi anlayabiliriz.813
Asırlar Değişince Yöntem Değişebiliyor
Bir din var bir de dini anlatmada yöntemler var.
Dinin tevhid, nübüvvet, ahiret, ibadet, hukuk ve ahlak ilkeleri bütün zamanların değişmezidir. Geçmişte her asırda gelen peygamberler değişmiş ama gelen peygamberlerin tebliğ ettiği bu ilkeler hiç değişmemiştir. Değişen peygamberlerin muhataplarına göre belirledikleri yöntem olmuştur.
Kur’an bütünlüğünde Hz. İbrahim’in (as) hayatına baktığımızda burada putlara düşman olduğunu ifade eden Hz. İbrahim (as) başka bir zaman putları kırıyor. Bu kırma işini açıktan aleni bir şekilde yapmıyor, puta tapanlara ders verme onları düşündürme amacıyla yapıyor. Bu konunun detaylarını Enbiya sûresinde 58-64 arası âyetlerde ve tefsirinde okuyabilirsiniz.
Hz. İbrahim kendi çağında muhataplarına karşı bu yöntemi izlerken, Peygamber Efendimiz 7. asırda Mekke müşriklerine karşı farklı yöntem izliyor. Bu yöntem, Peygamber Efendimize ve onun şahsında Müslümanlara şunu diyor: “Onların, Allah’ın peşi sıra yalvarıp yakardıklarına (putlarına) sövmeyin, (eğer söverseniz) sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler.”
Bu yöntem gereği Peygamber Efendimiz ve Sahabiler hiçbir puta sövmüyor, hiçbir putu kırmıyor, hiçbir puta kulluk etmiyorlar. Mekke’nin fethine kadar geçen (21 yıllık) zaman içinde insanlara putlardan vazgeçme bilinci veriliyor. İnsanlar bu bilince sahip olduklarında putları kendi elleriyle kırıyorlar.
Bu konuya ilgili âyetler geldiğinde devam edeceğimiz için burada nokta koyuyoruz.
78-82 Âyet: Parçalar Üzerinden Verilen Tevhid Dersi
Kâinat veya hayat denilen bütünü oluşturan parçalar üzerinden tevhid dersi verilmesine dair bir örneği Necm sûresinde (43-49 arası âyetlerde) görmüştük. Orada güldüren ağlatan, öldüren dirilten, erkek dişi çiftleri yaratan, zenginlik veren ve geri alan, gökteki Şira yıldızını yaratan Allah (cc) denilmişti.
Burada da benzer bir şey görüyoruz. Burada soru şu: Neden böyle bir yöntem izleniyor? Bu konuya Tefsir Usulümüzde (10) İnkar Küfür Yasasında ve Necm sûresinin ilgili âyetlerde değinmiştik. Burada onların devamı olarak şunları ifade edelim.
İmtihan dünyasının dekoru gereği nimeti veren (Allah) görünmüyor, her nimet adına sebepler dediğimiz (meyve ağaç, yağmur bulut, ısı güneş, süt inek, bal arı, çocuk anne gibi) aracılar üzerinden geliyor.
Dekor böyle olduğu için, insanların bir kısmı getiren vasıtaları gönderene ortak yaparak veya aracılarla gelen faydaları onlardan bilerek Allah’a şirk koşuyor ve müşrik sıfatını alıyorlar. Kur’an bu parçalı dekorda bütünü gösterme adına parçalar üzerinden tevhid dersi veriyor. Bu açıklamalardan sonra verilen dersin ayrıntılarına bakalım.
Yaratan ve yarattığı insana doğru yolu göstermek için vahiy ve peygamber gönderen Allah’tır: Geçmişte ve günümüzde bazı insanlar kendilerine dini anlatan ve rehberlik yapan (haham, papaz, şeyh, mürşit, hoca gibi) insanlara olduğundan daha fazla değer verdikleri için Kur’an bu konuya vurgu yapıyor.
Yediren ve İçiren Allah’tır: Yediğimiz içtiğimiz tüm nimetleri ve onları yerken içerken, sindirip kana karıştırırken kullandığımız nimetlerin tamamı Allah tarafında yaratılıyor. İnsanlar getiren vasıtaları ön planda gördükleri için yanılgı içine düşebiliyorlar. Oysaki bütüne baktığımızda o nimetlerin gelmesi için 1000 kalem iş yapılacaksa, insanlar ancak bunun 1’ini yapıyorlar. Kur’an bu noktaya işaret ediyor.
Hastalandığım Zaman Şifa veren Allah’tır: Geçmişte ve günümüzde şifaya vesile olan bütün ilaçların menşei dünyadaki bitkilerdir. Bu bitkilerden ilaç elde etmek için kullanılan en önemli nimet akıldır. Şifaya buradan baktığımızda insanın yaptığı yemek içmede olduğu gibi 1000 kalem yanında 1 kalem gibi oluyor.
Canı alan ve onu geri verecek olan Allah’tır: Bu konuyu 78. âyetle birlikte okursak, Allah insanı yoktan yaratıyor, sonra can/hayat veriyor. Verdiği hayat fani olduğu için, her insan (canlı) belli bir zaman sonra hayata veda ediyor. Allah (cc) yoktan yaratıp verdiği fani hayatı, baki bir âlemde yeniden dirilişin şahidi yapıyor. Kur’an burada, bu verme, alma sonra baki olarak geri verme işini O’ndan başkasının yapamayacağına dikkat çekiyor.
Hesap Günü Hataları Bağışlayacak Olan Allah’tır: Bu âyet, günah çıkardığını iddia eden veya tevbe seanslarında insanların tevbelerine aracılık edenlere işaret ediyor ve bağışlama konusunda Allah’tan başkasının bu yetkiye sahip olmayacağı kesin bir dille ifade ediliyor.
83-89. Âyet: Hz. İbrahim’den Örnek Bir Dua
Peygamberler bizim manevî öğretmenlerimizdir. Bu öğretmenlerden birçok şey öğrenmenin yanında -sembolik dille ifade edersek- Rabbin kapısına gitme, orada hacatını dile getirmenin adabını da öğreniriz.
Bize öğretmenlik yapan bu duanın detaylarına bakalım.
Rabbim Hikmet Ver, Salihlerin Arasına Kat: Biz bu çalışmada hikmeti “Allah’ın indirilen ve yaratılan âyetleri üzerinde tefekkür etme, onların mesajını anlayıp hayata uygulama yeteneği olarak tanımladık.”814 Bu tanımı bu dua vesilesiyle biraz daha açarsak hikmet “bu niçin var? Allah’ın bunu yaratmasındaki hikmet nedir? Bunun varlık gayesi ne olabilir?” gibi soruların yanında, “Ben bu dünyada niçin varım? İnanç dekorunda imtihan niye var, namaz niye var, oruç niye var, ödül ve ceza niye var?” gibi sorulara makul cevaplar bulma gayretidir.
Salihlerin arasında olmayı amel-i salih ile birlikte düşünmek lazım. Öyle düşündüğümüzde bu dua “Allah’ım beni fayda verme niyeti ile iyilik ve güzellik üreterek yaşayan insanlarla birlikte eyle.” duası olur.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir. Hz. İbrahim’e hikmet zaten verilmişti, o zaten Salihlerdendi, neden böyle bir dua yaptı. Buna iki cevap verebiliriz:
Birinci: Yukarıda ifade ettiğimiz gibi peygamberler bizim manevî öğretmenlerimiz, bu makamda bize dua öğretiyorlar.
İkincisi: Salih “olma” duası, “olma”nın bir tavanı olmadığı, olma bir terakki ve tekamül olduğu için, olmaktan daha zoru kalmak olduğu için hep devam eder. Bunun bir örneğini günde beş vakit kıldığımız namazlarda, 40 rekatta, 40 defa okuduğumuz “Bizi dosdoğru yola ilet” duasında görüyoruz.
Bu konuyu Fatiha sûresininin tefsirinde “Doğru Yolun Tam Ortasındayken, Doğru Yolu Bulmak İstenir mi?” başlığı altında ele aldık ve özetle şunu dedik: Namaz kılan bütün Müslümanlar doğru yolda oldukları halde, günde 40 defa bu duayı tekrar edenler. Neden? Doğru yolu bulmak zordur, ondan daha zoru bir ömür, her hadise karşısında doğru tercihlerle doğru yolda kalmaktır.
Özetlersek, Salihlerden olma duasını da böyle anlayabiliriz.
Hayırlı Yâd Edilmeyi Nasip Eyle: Duanın bu bölümüne sebep-sonuç ilişkisi ile bakarsak. Burada sonuç istenirken sebep de istenmiş oluyor. Çünkü hayırla yad edilme, öncesinde yerine getirilen sebeplerin sonucudur. Yani Allah’ın yaratmasındaki hikmetleri kavramaya, hikmetle hareket edip hüküm vermeye, salihlerin arasında olmaya ve bir ömür öyle kalmaya bağlıdır.
Naim Cennetine Varis Eyle: Bu duada da “hayırlı yad edilme” duasında olduğu gibi sebep-sonuç ilişkisi görüyoruz. Naim cennettlerine girme az önce saydığımız sebepleri yerine getirmeye bağlı.
Babamı Bağışla: Duanın bu bölümünde “yakınlarımız” için dua bölümüne geçiyoruz. Burada iman etmeyen babanın yerine, anne, kardeş, akraba gibi yakın gördüğümüz kim varsa onları koyabiliriz. Bu dualara Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, bu dualar bu kişiler hayattayken yapılıyor. Yani imtihan devam ederken. Bu kişiler imansız olarak vefat ettiklerinde, imtihan bittiği için onlar için dua kapısı kapanıyor.815
Beni Mahcup Etme: Burada bu dua ahirette diriliş günü için ama biz bu duayı dünya ve ahiret için genişletebilir dünyada bizi tanıyan bilen insanlara karşı, ahirette ise Allah’a karşı mahcup olmama duasına dönüştürebiliriz. Bu dua da önceki dualar gibi bir sonuç olacak, bu sonucu yaşamak için dünyadayken, ahirette bizi mahcup edecek her şeyden uzak duran bir hayat yaşama gayretini ortaya koyacağız.
Arınmış Bir Kalple Gelmek: Buraya duanın finali dersek, bu duayı eden kişi şunu diyor: “Rabbim bu dünyada mal ve evladın bir imtihan aracı olduğunu biliyoruz. Onların çokluğunun değil, onları dünyada senin yolunda kullanmanın, senin razı olduğun şekilde yetiştirmenin fayda vereceğini biliyoruz. Bizi bu ve benzeri faydaları gaye yapan, razı olmadığın her türlü söz ve davranıştan arınmış olarak huzuruna gelmeyi bizlere nasip eyle.”
90. 91. Âyet: Sonuç Eğitimi Başlıyor
Önceki sûre ve âyetlerde çok defa karşımıza çıkan sonuç eğitimi bu sefer ahiret geleceği üzerinden veriliyor. Kur’an dünyada gönderilen peygamberlerin davetleri karşısında, insanların yaptıkları ve yapacakları tercihlerin sonuçlarını gösterirken şu mesajı veriyor: Cenneti istiyorsanız, Allah’ın razı olduğu özellik ve güzellikleri kazanacaksınız, cehenneme girmek istemiyorsanız, Allah’ın razı olmadığı her şeyden uzak durma gayretini ortaya koyacaksınız.
92-104. Âyet: “Gelin Yol Yakınken Dönün!”
Buradan sonra âyetler cehennemden, cehenneme giriş sebeplerinden ve orada pişmanlık içeren konuşmalardan bahsediyor. Bütün bu konuşların mesajı 102. âyette özetleniyor. “Ah keşke bizim için (dünyaya tekrar) bir dönüş daha olsa da, mü’minlerden olsak!”
Evet, çok defa tekrar ettiğimiz gibi Kur’an’da genelde ahiret; cennet ve cehennemle ilgili tüm âyetler orayı anlatmaktan daha çok dünyada insanları cennete götürecek güzel işlere teşvik, kötü işlerden sakındırmak için anlatılır. Cehennemle alakalı bütün âyetlerin ortak mesajı başlıkta verilen mesajdır.
105-122 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
105. (Ey Resûlüm! Sen ilk değilsin. Senden önce) Nûh kavmi de (Nûh’u da,ondan önceki ve sonraki tüm) peygamberleri (de) yalancılıkla suçladılar.
106. Kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Nûh onlara şöyle demişti: (Size Allah’ı tanıttım, O’nun sonsuz sevgisinden bahsettim. Artık O’nun razı olmadığı şeylerden) sakınmaz mısınız?
107. Bilin ki ben, size (hakkı, hakikati tebliğ ve temsil etmek üzere O’nun tarafından) gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
108. (Yalan söylemem mümkün değil. Gelin) Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
109. (Hem şunu da iyi bilin ki; Ben) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Allah’ın rızasını dünyada hiçbir ücrete değişmem.) Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
110. Onun için (önemine binaen bir kere daha söylüyorum; razı olmadığı her şeyden uzak durmak sûretiye) Allah’tan sakının ve (ilahî mesajı size bildiren bir elçi olarak) bana itaat edin.
111. Onlar (kibirlerine yenik düşüp şöyle) dediler: (İçimizden) Sana endüşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç? (Eğer dediğin gibi, bu din hak olsaydı, ona ilk önce bu toplumun en akıllısı, en zengini, en yeteneklisi olan bizlerin inanması gerekmez miydi? Ayrıca senin yanına gelenlerin hepsi ayak takımı... Sen onların geçmişte ne yaptığını bir bilsen, yanına bile yaklaştırmazsın!)
112. Nûh dedi ki: Onların (iman etmeden önce) yaptıkları hakkında bilgim yoktur.
113. Onların (sabıkası olabilir. Fakat, onların geçmişi iman etmelerine mani değil. Onların) hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer (Allah katında üstünlüğün takva ile olduğu gerçeğini hayatın merkezine koyup) düşünecek olursanız (bunun böyle olacağını siz de anlarsınız.)
114. (Dolayısıyla) Ben(siz istemiyorsunuz diye) iman eden kimseleri kovacak değilim.
115. (Kimin iman edip etmeyeceğine ben karar veremem.) Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.
116. (Allah’ın bu dünyada bir insana vereceği en büyük hediye olan hidâyeti, ayaklarına kadar getiren, Allah’ın elçisine, teşekkür etmek, “Allah razı olsun” demek yerine) Dediler ki: Ey Nûh! (Bu uyarılardan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulacaksın!
117. (Her geçen gün artan baskı ve tehditler, Nûh’un irşat ve tebliğ yapmasını zorlaştırıyordu. Zorluğun zirve yaptığı günlerin birinde Nûh, “Ey her şeyi gören bilen) Rabbim!” diye yalvardı, “İşte (Sen şahitsin. Ben yıllarca elimden geleni yaptım ama buna rağmen çok azı hariç) kavmim beni yalanladı.
118. Artık benimle onların arasında sen (nihaî) hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri (bu zalimlerin elinden) kurtar (Ya Rabbi!)
119. Bunun üzerine Biz(o korkunç tufanı gönderdik) onu ve beraberindekileri (içi her türden çift çift hayvanlarla) dolu olan gemi içinde kurtardık.
120. Sonra da (inkârda ısrar ettikleri için) geri kalanları suda boğduk.
121. Doğrusu bunda (bütün toplumlar için; “Allah’ın tercihe göre takdir yasasının” nasıl işlediğine dair) büyük bir ders vardır; ama çokları (bu ibretlik hadiseleri duymalarına rağmen yine de) iman etmezler.
122. (Bu kıssada da, bir kere daha görüldüğü gibi) Şüphesiz senin Rabbin (kim ne hak ediyorsa, ona hak ettiği karşılığı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Kıssanın Önceki Bölümleri
Bu kıssayı geniş olarak Kamer (9-16) ve A’râf (59-64) sûrelerinde gördük. Burada hem orada anlatılan bazı konulara dikkat çekiliyor hem de farklı konulara yer veriliyor. Biz burada farklı yönlere yoğunlaşarak âyetler hakkında değerlendirme yapacağız.
Tekrar Bir İhtiyaç mıdır?
Kur’an’da farklı konu ve kıssaların tekrarına bazı sûrelerde değindik. Burada tekrarın ayrı bir yönüne dikkat çekeceğiz.
Eğitimin, gelişimin, tekamülünün, terakkinin, terbiyenin, yetiştirmenin kısaca olgun bir insan inşa etmenin hedef olduğu yerlerde tekrar bir zarurettir. İstisnası var mı bilmiyoruz, dünyada hiçbir insan “Ben 0-18 yaş arası, anne-babamdan bir duyduğum şeyin tekrarını duymadım.” diyemez. Yine 0-18 yaş arası öğretmeni için de aynı cümleyi kuramaz. Eğitim ve gelişim aşamalarında mutlaka aynı ve benzer içerikte cümleler defalarca tekrar edilir. O yüzden terakkinin olduğu yerde tekrar bir ihtiyaçtır ve zarurettir. Kur’an’da tekrarları eleştirmek, hayatın bu gerçeğini görmemek demektir. Aşağıdaki başlıkta konuya devam edelim,
Bu Âyetler İndiğinde Sahabenin Psikolojisi
Bu kıssaları bugün okuyan biz Müslümanlar genelde milyonlarca Müslümanın yaşadığı, beş vakit ezanların okunduğu, dini yaşama konusunda hiçbir baskının korkunun olmadığı aksine teşvikin olduğu ortamlarda bulunuyoruz.
Bu ortamlardan çıkalım, kendimizi bu âyetlerin indiği 7. asrın Mekke’sine ışınlayalım. Bugüne göre tam tersi bir ortam var. Böyle bir ortamda sahabenin içinde bulunduğu psikolojiyi düşünün; Mekke’de baskılar her geçen gün artıyor. Habeşistan’a hicret yapılıyor. Bazı Müslümanlar işkence görüyor. Kısaca yarına çıkma ihtimali yok…
Böyle bir ortamda en büyük ihtiyaç nedir? Okumaya devam edelim
Moral ve Motivasyon Bir İhtiyaçtır
Böyle bir ortamda bu kıssaların tamamı sahabeye moral ve motivasyon veriyor. Bu bağlamda en fazla öne çıkan mesaj şu oluyor: Yalnız değilsiniz. Size bu vahiy ve peygamber aracılığı ile bu dini gönderen Allah, gönderdiği peygamberlerine ve onlara iman edenleri yalnız bırakmadı.
Peygamberimize inen bütün âyetler, Allah’ın yaşananları gördüğüne, bildiğine ve imtihan dünyasının dekoru içinde yol ve yön göstermesine şahitlik ediyordu. Bugünkü dille bir benzetme yaparak söylersek, Müslümanlara görev veren Allah (cc), telefon hattının öbür ucunda, sürekli canlı bağlantı halinde, ihtiyaç olduğunda yol ve yön gösterme işini sürekli yapıyor. Bu ne verir? Moral. Bu ne yapar? Motive eder.
Özetlersek, bu tür âyetleri anlamadaki en önemli zorluk, âyetlerin o günkü ortamdan bağımsız, bugünün şartlarında okunmasıdır. Âyetler iniş sırasından ve indiği ortamın şartları dikkate alınarak okunduğunda ekmek, su ve hava gibi ihtiyaç olduğu görülecektir.
Tekrarla ilgili bu genel açıklamalardan sonra, yine kıssanın indiği ortama ve bugüne verdiği mesajları öne çıkaran değerlendirmeler yaparak dersimize devam edelim.
105-122. Âyet: Gemi’yi İnşa İşini Aksatmayın
Denizin olmadığı yerde gemi inşa etmek aklın alacağı bir iş değildi. Hz. Nûh Allah’tan “gemi yap” emrini aldığında, “Allah’ım sen önce denizi yarat, ben sonra gemiyi yapayım.” demedi. Neden demedi? Çünkü iman etmişti. Çünkü iman ederken önce seni ve ahireti göreyim de öyle iman edeyim dememişti. O biliyordu ki, imtihan dünyasında en önemli imtihan Allah’a güvenip güvenmeme imtihanıydı. O Allah’ın kendisine güvenenleri yolda bırakmayacağına güçlü bir şekilde iman etti. Onun imanı bu âyetlere muhatap olan ilk Müslümanlara şu mesajı veriyordu: “Şu an sizin Mekke’nin zor şartlarında İslam dinine iman etmeniz, Nûh’un gemi yapmasına benziyor. Siz gemi yapma işini aksatmayın, Allah (cc) günü geldiğinde o gemiyi Medine’de yüzdürecek, o gemi gelecekte milyonlarca insanın manevî tufanlardan kurtulmasına vesile olacak.”
Bu kıssadaki en önemli mesajlardan birine işaret ettikten sonra diğerlerine de kısaca işaret edelim.
Yalanlamak
Peygamberlerin daveti karşısında iki şık var. Doğrulamak veya yalanlamak. İman etmek doğrulamak olurken -105. âyette işaret edilen- yalanlamak inkar etmek oluyor. Bu iki şık her peygamberin hayatında görüldüğü gibi onların mesajını kendi çağına taşıyan her insanın karşılaşacağı bir vakıadır.
Yalanlamanın Ardından Kardeş Vurgusu
Yalanlamadan bahseden âyetin hemen arkasında 106. âyette kardeş vurgusu yapılıyor. Peygamberlerin yüzlerce, binlerce insana gönderildiğini dikkate aldığımızda, bu kardeşlikten kastedilenin biyolojik değil manevî kardeşlik olduğu anlaşılıyor.
Peygamber açısından “manevî kardeş” demek, gönderildiği insanları ırk, din, dil, milliyet ayırt etmeden; insan olduğu için seven, insan olduğu için onlara değer veren demektir.
Peygamber muhataplarına sevgi temelli baktığı için, yalanlama ve benzeri hakaretlere karşı ilk tepkisi sabır oluyor. Sabrettiği için de onların kendisine davrandığı gibi davranmıyor; kendine, misyonuna ve konumuna uygun bir davranış sergiliyor.
“Bu duruşun bütün zamanlara mesaj nedir?” dersek; Vahyin rehberliğinde, peygamberlerin örnekliğinde hareket eden bir Müslüman olarak manevî kardeşlik duygusu bizim de takip edeceğimiz bir çizgi olacak. Karşı taraf bizi başka bir seçeneğe mecbur etmedikçe bu çizgiden ayrılmamak için elimizden geleni yapacağız. Çünkü, bize örnek olarak anlatılan Peygamberlerin hayatlarında bunu görüyoruz.
Güvenilir Elçi Vurgusu ve Ücret Konusu
Hz. Nûh 107 ve 109. âyetlerde güvene ve ücrete vurgu yapıyor. Bunun öncelikli sebebi şu: İnsanlık tarihinde herkesin kabul ettiği bir gerçek vardır: Bir dava adına ortaya çıkan insanların niyetleri sorgulanır. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu dava ne kadar büyük ve önemli olursa sorgulama da o kadar çok olur. İşte bu nedenle, İslam davası adına ortaya çıkan her insan, niyetindeki saflığı, temizliği, güzelliği davranışlarında göstermek mecburiyetindedir.
Mecburiyet diyoruz, çünkü mecbur. Neden? Eğer bunu göstermezse, insanların onun davetine gelmesine engel olmak isteyenlere fırsat verir. Bununla da kalmaz, gelmeyen insanların gelmeyişinden manen sorumlu olur? O yüzden İslam davetçisi güven vermek zorundadır. Güven vermenin en önemli göstergelerinden biri de yapılan iş için karşılık beklememektir.
Bu karşılık sadece para olarak anlaşılmamalı, kendine saygı ve hürmet beklemek, yakınlarına çıkar sağlamak, makam, mansıp beklemek gibi bir toplumda karşılık olarak anlaşılacak her şey bunun içine girebilir.
Bunları söylerken, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden hayatlarından şunu da biliyoruz. Bu konuda bir insan ne kadar hassas davransa da ona çamur atanlar mutlaka olacaktır. Burada önemli olan onlara aleyhte kullanacakları malzemeleri vermemektir. Biz elimizden geleni yapmakla sorumluyuz…
Neden En Düşük Seviyeler Önce Tabi Oluyor?
İstisnaları olmakla birlikte, genelde bir toplumda yüksek statüye sahip olan insanlar bir şekilde bir şeylere bağlı oluyorlar. O yüzden onların bir taraftan başka tarafa geçmelerinin riskleri (makamını, imkanlarını, servetini kaybetme gibi) büyük olabiliyor. Bu kişiler daha çok rüzgarın yönüne, ortaya çıkan hareketin sonuçlarına bakarak yön ve yol belirleyebiliyorlar.
Ama toplumda o sistemden beslenmeyen ve beklentisi olmayan üstün altındaki gruplar da tarafını seçme daha kolay olabiliyor. Bu geçişler -yine istisnaları olabilir ama- samimi herhangi bir beklenti içine girmeyen insanlar tarafından oluyor.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir,
Peygamberler Ezilen Sınıflara mı Hitap Ediyordu?
Peygamberler toplumun her kesimine hitap eder. Bu hitabı yaparken de gelene “gelme” demezler. Yani “Sen fakirsin, sen kölesin, sen geçmişte bir sürü günah işlemişin.” demezler. Gelen insanları davet ederken de günümüz diliyle söylersek, “Ben senin işsizlik problemini çözeceğim, bir yerlere atanmanı sağlayacağım, sana dünyada standartları yüksek bir hayat sunacağım.” gibi dünyevi hiçbir vaadi öne çıkarmazlar. Genelde vaatlerin odak noktası, dünyada imanla gelen huzur, ahirette ise ebedi saadettir. Davetin özü böyle olduğu için, davete icabet eden hiçbir insan “maddi olarak daha iyi şartlarım olacak” diye geçiş yapmaz. Özellikle Hz. Nûh’un daveti ve bu âyetlerin indiği şartlar için konuşursak, bütün geçişler samimidir ve bu geçişlerde toplumun her kesiminden insan görmek mümkündür.
111. âyette Hz. Nûh’a düşmanlık edenlerin sözleri tamamen gurur ve kibirden kaynaklanan bir karalama kampanyası.
Tehdit Zirveye Çıktığında, Yardım Geliyor
116. âyette taşa tutmaktan bahsediliyor. Taşa tutmak o günün dünyasında kişiyi boyuna kadar toprağa gömüp, başını taşlarla ezme cezasıydı. Yani katletmekti. Buna bardağı taşıran son damla dersek, bu tehdit kafirlerin helak, müminlerin de felah sürecini başlatan bir hamle oluyor.
Gemiyle Gelen Kurtuluş
Hz. Nûh’un kavminin kurtuluşunu anlatan 119. âyet, aynı zamanda, bu âyetlere muhatap olan müminlere de şöyle bir müjde veriyordu: “Siz duruşunuzu değiştirmezseniz, Allah er ya da geç sizi Mekke’nin manen fırtınalı denizinden alacak, inandığınız değerleri rahatça yaşayabileceğiniz sahillere sizi ulaştıracak. Sabredin…”
Aziz ve Rahîm Olan Allah
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu sûrede her kıssa bu iki esmâ ile bitiyor. Azîz Allah sonsuz gücüyle her şeye kadir olduğuna işaret ederken, Rahîm ismi yolunda sebat edenlere, dünyada olmasae bile ahirette mutlaka rahmetiyle kucaklayacağı müjdesini veriyor.
123-140 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
123. Âd (kavmi) de (kendilerine gönderilen bütün) peygamberleri yalancılıkla suçladı.
124. Kardeşleri Hûd (tevhid davasının temsilcisi olan her peygamber gibi) onlara (Allah’ı her yönüyle anlattıktan sonra) şöyle demişti (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
125. Bilin ki, ben size (Allah tarafından) gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
126. (Yalan söylemem mümkün değil. Gelin) Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
127. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Allah’ın rızasını dünyada hiçbir ücrete değişmem.) Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
128. Siz (sırf servet ve gücünüzü göstermek için) her yüksek yere (anıt, heykel veya tapınak şeklinde) bir alâmet dikerek boş işlerle mi uğraşıyorsunuz?
129. (Dünyada) Ebedi kalacağınızı umarak (lüksün, israfın ve gösterişin sembolü olan) sağlam yapılar mı yapıyorsunuz?
130. (Arkası olmayan zayıf biçareleri) Yakaladığınız zaman, (hak, hukuk tanımadan) zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?
131. (Gelin) Artık (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
132. (Hayatınızda ne büyük bir öneme sahip olduğunu yaşayarak görüp) Bildiğiniz (hava, su gibi) şeyleri size (karşılıksız olarak) bol bol veren, Allah’tan (razı olmadığı şeyleri terk etmek sûretiyle) sakının.
133. (Ayrıca şu nimetleri bir düşünün) ‘’O size (etinden, sütünden, yününden, gücünden istifade ettiğiniz) hayvanlar (her biri göz aydınlığı olan) çocuklar verdi.”
134. (Meyvelerinden yediğiniz) Bahçeler ve (suyundan içtiğiniz) pınarlar da (verdi.”)
135. Doğrusu (bu sayılan nimetler karşısında nankörlüğünüzü gördükçe) ben sizin adınıza (her nimetten hesaba çekileceğimiz) büyük bir günün azabından korkuyorum.”
136. (Uyarıları pek de ciddiye almadılar ve şöyle) Dediler: (Ey Hûd! Sen boşa çeneni yorma, Çünkü) Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.
137. (Bizim takip ettiğimiz)Bu(yol, bizden) öncekilerin geleneğidir. (Biz atalarımızı hangi yol üzerinde bulduysak, o yolu takip ederiz.)
138. (Hem) Biz (senin haber verdiğin) azaba uğratılacak değiliz.
139. Böylece onlar Hûd’u yalancılıkla suçladılar; Biz de (inkârda ısrarlarının bir sonucu olarak) kendilerini (üzerlerine gönderdiğimiz korkunç bir kasırgayla) helâk ettik. Doğrusu bunda (gelecek kuşaklar için) büyük bir ders vardır; ama çokları (bunları duyduğu bildiği halde) iman etmezler.
140. Şüphesiz senin Rabbin (Âd kavmi örneğinde olduğu gibi hak edene hak ettiği karşılığı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Kıssa Hakkında Kısa Açıklama ve Kronolojik Sıra
Hz. Hûd ve gönderildiği Ad kavminin kıssasını daha önce iki sûrede (Kamer sûresi 18-22, A’râf sûresi 65-72) geçti. Burada, bu sûredeki 7. kıssadan üçüncüsü olarak geliyor.
Yukarda ifade ettik burada ilk iki kıssa (Hz. Musa ve Hz. İbrahim) kronolojik sıradan bağımsız gelirken, bu ve bundaki sonraki kıssalarda kronolojik bir sıra takip ediliyor. Kronolojik sıra takip eden beş kıssada (Yalanlama, kardeşlik vurgusu, güvenilir elçi olma, ücret istememe gibi) genelde ortak konulara vurgu yapılıyor. O vurgulara bundan önceki Hz. Nûh kıssasında değindik. Burada sûrenin farklı yönlerine odaklanacak ve onları üzerinden verilen mesajlara bakacağız.
123-127. Âyet: Sakınmaya (Takvaya) ve İtaate Yapılan Vurgu
Bu sûrede geçen yedi peygamber kıssasında, yalanlamanın yanında en fazla vurgu yapılan konulardan biri de takva konusu. Âyetlerde “sakınmaz mısınız?”, “Allah’tan sakının ve bana itaat edin” manası verdiğimiz ifadeler genelde şu iki formun içinde geliyor: “elâ tettekûn(e)”, “Fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)” Bu âyetler vesilesi ile takva/sakınma ve itaat üzerinde durmak istiyoruz.
Her gelen peygamber bu konuya vurgu yapıyor. Neden? Çünkü, bu konu her insanı ilgilendiriyor. Allah (cc) her şeyi yaratan, bütün nimetleri veren bir ilah olarak bu imtihan dünyasında sınırlar (had, hudud) çiziyor ve ölçüler koyuyor. Her gelen peygamber kavmine, önceden vermesi gereken, zemin hazırlamaya yönelik temel bilgileri verdikten sonra bu sınırlar hakkında bilgi veriyor. Sınırların içinde kalan alan helal/meşru daire olurken, sınırların dışında kalan alan haram/yasak, sakınılması gereken alan oluyor.
“Hayat benim dilediğim gibi yaşarım.” diyenler sınır tanımazken, hayata bir emanet olarak bakanlar, emanetleri kullanırken sakınma/takva şuuruyla kullanıyorlar. Bu konu o kadar önemli bir konu ki, Hz. Âdem ve eşinin yasak ağaçla sınavında da sınavın merkezinde helal ve haram alan/daire vardı. Yaklaşılmaması, sakınılması gereken yasak ağaç haram dairede dururken, Âdem ve eşi helal dairenin içindeydi. Allah’ın yaklaşma emrine rağmen Âdem ve eşinin ağaca yaklaşmasını anlatan bu kıssa, insanlık tarihinin en başında, insanın en temel zaafına; “kendini tutamamaya” dikkat çekiyordu.
Özetlersek, insanın kendini tutma ve tutamama imtihanı her asırda her gün yaşanan bir imtihan. O yüzden her gelen peygamber “sakınmaz mısınız ve itaat edin” uyarı ve hatırlatmasıyla bu konuya vurgu yapıyor. Çünkü adına hata, yanlış, yasak, kötü, haram ve günah dediğimiz her şey insanın kendini tutamamasının bir sonucu oluyor.
128-134. Âyet: Vereni Unutturan Nimet, Nikmet Olur
Hz. Hûd ve Ad kavmi kıssasına, buradaki âyetlerle birlikte bütüncül baktığımızda, bugünkü dille ifade edersek kavmin kendi çağında diğer ülkelere nispetle yüksek teknolojiye sahip olduğunu, büyük bir medeniyet kurduğunu, o medeniyette modern şehirler inşa ettiğini söyleyebiliriz.
Burada geçen âyetlerden şunu anlıyoruz: Büyük nimetlere sahip olan her birey ve toplumun başına gelen manevî afet Ad kavminin de başına gelmiş.
Nedir bu manevî afet? Allah’ın yaratıp insana ikram ettiği her nimetin amacı vereni hatırlatmak, vereni sevdirmek, verene olan şükrü artırmaktır. Böyle oluyorsa nimet nimettir, tersi oluyorsa nimet nikmet yani azap sebebidir.
İmtihan dünyasının dekoru gaflete, unutmaya uygun olduğu için, genelde Kur’an’da gönderilen her peygamber böyle manevî bir afet yaşayan kavme, hatırlatma, uyandırma, uyarma için gönderilmiştir.
Bu âyetlerde de bunun örneklerini görüyoruz. Örnekleri olabildiği kadar “bize ne diyor?” formatında günümüz diliyle anlatmaya çalışacağız.
128. âyetten anlıyoruz ki, Ad kavmi şahısları ilahlaştırıyor, onları hatırlatan anıtlar inşa ediyor. Bunun örneklerini geçmişte ve günümüzde çokça görmek mümkün. Her milletin geçmişinde, o millet için büyük işler yapmış büyük zatlar olabilir. Ona karşı vefa göstermek, onu hayırla yad etmek güzelidir. Burada dikkat edilmesi gereken, o kişilerin Allah tarafından yaratılan bir insan olduğunu unutmamak, onları olduğundan fazla yüceltmemek ve onları ilahlaştıran sıfatlar kullanmamaktır.
129. âyette sağlam yapılardan bahsediliyor. Kur’an’da eleştiri konusu yapılan “sağlam yapılar” değil. O sağlam yapıların gaflete ve dalalete sebep olması. Oralarda yaşayan insanların, depreme ve benzeri afetlere karşı aldıkları tedbirlerle sanki ölüm oralara gelmezmiş gibi yaşaması.
130. âyet gücün kötüye kullanmasına işaret ediyor. Günümüz diliyle söylersek, bir devletin elindeki güç/kuvvet, orantılı bir şekilde ceza vermenin aracı olursa, orada güç adaletin kontrolünde ve emrinde demektir. Bunun aksi oluyorsa; güç/kuvvet adaletsizliğin, (haksızlığın, hukuksuzluğun) zengine ayrı fakire ayrı, güçlüye ayrı, zayıfa ayrı davranmanın aracı haline gelmişse güç zorbaların (cabbar) elinde demektir.
131. âyet Ad kavmini, yukarıda sayılan ve sayılmayan tüm nimetleri kötüye kullanmaktan sakınmaya çağırıyor.
132-134 arası âyetlerde, önceki âyetlerde sayılan nimetlere yenileri ekleniyor ve sakınma konusuna bir kere daha vurgu yapılıyor.
Özetlersek, buradaki âyetlerin hiçbirinde sayılan nimetleri kullanmayın denilmiyor, aksine “Onları size veren Allah’ın razı olmadığı şekilde kullanmaktan sakının.” deniliyor.
135-140. Âyet: Yanlışta Israrın Sonu
135. âyette Hûd, uyarıları dinlemeyen, yanlışta ısrar eden kavmini bekleyen sona dikkat çekiyor. Onları kardeşleri gibi seven bir insan olarak onlar adına endişelerini dile getiriyor.
Kavmi onun dile getirdiği şeylerin hiçbirini umursamıyor, onu yalanlamaya devam ediyor. Bu işi yaparken de “Boş yere uğraşma, bize senin öğütlerin fayda vermez, biz atalarımızın yolundan gidiyor, onların geleneklerini takip ediyor, bahsettiğin azaba da inanmıyoruz.” manasına gelecek sözler söylüyorlar. Kur’an’da geçen bu sözleri, onlar hakkında verilen helak hükmünün gerekçeli kararından bir bölüm olarak okuyabiliriz.
141-159 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
141. (Âd kavminin ardından gelen) Semûd (kavmi) de (kendilerine gönderilen) peygamberleri yalancılıkla suçladı.
142. Kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Sâlih onlara (Allah’ı her yönüyle anlattıktan sonra) şöyle demişti: (“Sayısız nimetleri ile size olan sevgisini gösteren Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
143. Bilin ki, ben size (âlemlerin Rabbi tarafından) gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
144. (Yalan söylemem mümkün değil. Gelin) Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
145. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Allah’ın rızasını dünyada hiçbir ücrete değişmem.) Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
146. (Bu duyarsızlığın arkasında ne var? Yoksa) Siz(kurduğunuz bu güçlü ve zengin medeniyetin imkânlarıyla) buradagüven içinde (sonsuza kadar) yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz?
147. Böyle (bol meyveli) bahçelerde (soğuk suları olan) pınar başlarında?
148. (Sarı sarı) Ekinlerin, salkımları sarkmış (bakanların iştahını kabartan) hurmalıkların arasında?
149. “Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz. (Bu evlerde otururken ‘Âd kavminin başına gelen kasırga bize gelse bir şey olmaz!’ diyerek kendinizi aşırı güvende hissediyorsunuz.)
150. Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
151. Ve sakın şu azgınların (sayılarının çokluğuna ve yaşadıkları şaşalı hayatın cazibesine aldanıp da onların) emrine uymayın!
152. “Onlar yeryüzünde (bozgunculuk yapıp) fesat çıkarırlar, ıslah için çalışmazlar.”
153. (Onlar bu uyarılardan ders almadıkları gibi, bir de yeryüzünde ıslah için çalışan peygambere karşı da) Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!
154. (Gördüğümüz kadarı ile) Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize (iddialarını ispat edecek) bir mucize getir.
155. Sâlih: “İşte (istediğiniz mucize) şu dişi devedir; (Allah sizi onunla irade sınavına tâbi tutacak; kendi emriyle, nefsinizin arzuları arasında kaldığınızda ne yaptığınıza bakacak. İlk sınavınız, sınırlı olan su kaynakları üzerinden olacak. Her gün su aldığınız şu kaynaktan) bir gün onun, belli bir gün de sizin (ve hayvanlarınızın) su içme hakkınız olacak. (Allah’ın suyunu, Allah’ın devesinden esirgemeyin”) dedi.
156. (Şimdi) Sakın ona bir zarar vermeye kalkmayın; aksi halde korkunç bir günün azabı sizi (hiç ummadığınız bir zamanda) yakalayıverir.
157. (Peygamberleri onları defalarca uyardı.) Buna rağmen onlar (dokunulmaması gereken bütün zayıfların, uzak durulması gereken ve cennetten mahrum edebilecek bütün yasakların sembolü olan816) o deveyi vahşice katlettiler; ama (başlarına geleceklerin alametini görünce de bin) pişman oldular.
158. Fakat (son pişmanlık fayda vermedi. Vaad edilen) azap onları yakaladı. (Şiddetli bir sarsıntının ardından gelen korkunç bir sesle helâk oldular.) Doğrusu bunda (gelecek kuşaklar için) büyük bir ders vardır; ama çokları (bunları duyup bildiği halde) iman etmezler.
159. Şüphesiz senin Rabbin (Semûd kavmi örneğinde görüldüğü gibi hak edene hak ettiği cezayı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Daha Önce Geçen Bölümler
Bu kıssayı bundan önce biraz geniş olarak üç sûrede (Şems 11-15, Kamer 23-32, A’râf 73-79) gördük. O sûrelerde gerekli açıklamaları yaptık. Bu kıssa burada geçen yedi kıssadan 5.si. Bu kıssaların aynı konulara vurgu yapan âyetleri var, onları önceki bölümlere havale edip, burada kıssanın farklı yönlerine kısa değinmeler yapacağız.
141-159. Âyet: Kısa Değerlendirmeler
141. âyette Hz. Salih her peygamberin yaşadığı hakaretle karşı karşıya geliyor. Ona “yalancı” diyorlar ama o dosdoğru bir hayat yaşayarak onları haklı çıkaracak her türlü söylem ve eylemden kaçınıyor. Bu kaçınmanın günümüze verdiği mesajlardan biri şu: İman edenlere düşmanlık edenler her zaman olabilir ama size düşen onların aleyhinizde kullanacağı malzemeleri onlara vermemektir.
142. âyette önceki kıssaların başında gördüğümüz ve gerekli açıklamaları yaptığımız “kardeşleri ve sakınma” vurgusunu görüyoruz.
143. âyette önceki kıssalarda gördüğümüz güvenilir elçi vurgusunu görüyoruz.
144. âyette sakınma ve itaate bir kere daha vurgu yapılıyor.
145. âyette buradaki kıssaların beşinde de geçen “hiçbir ücret istemiyorum” ifadesini görüyoruz.
146-149 arası âyetlerde kıssanın ilerleyişi önceki kıssalarla benzerlik gösteren konulardan ayrılıp Semud kavmine doğru geliyor.
Bu âyetlerde Semud kavminin, kendilerinden önceki Ad kavmi gibi yaşadıkları bölgede güçlü bir medeniyet kurduklarını görüyoruz. Günümüz diliyle ifade edersek, Semud kavmi de Ad kavmi gibi yüksek teknolojiye sahip güçlü bir medeniyet kurmuştu. Bu medeniyeti kurarken, Ad kavminin yaşadığı helaki doğal sebeplere bağladıkları için, dağların içinde mağaralarda daha sağlam yaşam alanları inşa ettiler. Bu yönüyle kendilerini güvende hissediyor, “Ad’ın başına gelen doğal afet/helak bizim başımıza gelmez.” diye düşünüyorlardı.
Hz. Salih (as) bu âyetlerde, böyle düşünen bir kavmi uyarıyor: Bu uyarıda “Sağlam binalar yapmayın, dünya nimetlerinden yararlanmayın.” uyarısı yok. Bu uyarıda “Ne kadar sağlam binalarda yaşarsanız yaşayın, ölüm, yaşlanma, hastalık, bela musibet gibi gerçeklerin olduğu bir dünyada asla kendinizi güvende hissedemezsiniz, eğer kendinizi güvende hissetmek istiyorsanız Allah’a ve ahirete iman etmeniz gerekiyor. O yüzden gaflete dalmayın, ahiret hayatına hazırlık yapın.” mesajı var.
150-152 arası âyetlerde Semud kavmi özelinde bütün zamanlarda görülen bir sosyolojik gerçeğe işaret ediliyor. Semud kavminden bir kısım insanlar sürü psikolojisiyle yaşıyorlar. Kur’an Semud kavmi içinde azgınlıkları ile öne çıkan, kavmin içinde oligarşik bir düzen kuran dokuz kişilik çeteden bahsediyor.817 Hz. Salih, kavmine “Bir sürü psikolojisiyle azgınların emrine uymayın, onlar yeryüzünde fesat çıkarıyor.” derken bu çeteyi kastediyor. “Bu çetenin emirlerine değil, Allah’ın emirlerine itaat edin, itaat konusunda da beni örnek alın.” diyor.
153. âyette Semud kavminin kendilerini uyardığı için teşekkür etmeleri gereken insana yaptıkları hakaretten bir örnek daha görüyoruz.
154-159 arası âyetlerde kavmi Hz. Salih’den mucize istiyor. Bu mucizeye konu olan deveden, kıssanın geçtiği önceki sûre ve âyetlerde geniş olarak bahsettik. Onlara ilaveten burada devenin su içme hakkı üzerinden günümüze verilen mesajlardan biri de temel canlı hakları. Günümüzde insan hakları olarak ifade edilen haklara, Kur’an’ daha geniş bir açıdan baktığı için biz bütün canlıları içine alacak bir ifade kullandık.
Kur’an, deve üzerinden “canlıların en temel haklarına dokunmayın” diyor. Yaşama hakkı en temel hakların başında gelir. Yaşamın devamı için havadan, sudan ve topraktan da yararlanmak önemli bir haktır. Kur’an bu haklara dokunulduğunda ekosistemin ve toplumsal düzenin bozulacağına işaret ediyor. Bu düzeni bozanlara Allah (cc) helak cezası verirken, günümüzde bu düzeni bozmanın sonuçlarını yaşatarak ceza verebiliyor.
Sûrenin sonunda gelen Azîz ve Rahîm esmâsına yukarıda işaret etmiştik.
160-175 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
160. Lût kavmi de (gönderilen tüm) peygamberleri yalancılıkla suçladı.
161. Kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Lût onlara (Allah’ı her yönüyle anlattıktan sonra) şöyle demişti (Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
162. Bilin ki, ben size (âlemlerin Rabbi tarafından) gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
163. (Yalan söylemem mümkün değil. Gelin) Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
164. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Allah’ın rızasını dünyada hiçbir ücrete değişmem.) Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
165. Siz (şehvetin esiri olup) insanlar arasında (kadınları bırakıp) erkeklere mi gidiyorsunuz?
166. Hem de Rabbinizin sizin (cinsel ihtiyaçlarınızı helal dairede gidermeniz) için yarattığıeşlerinizden uzaklaşarak (bu çirkin işi yapıyorsunuz. Yazıklar olsun size!) Doğrusu siz gerçekten çok azgın bir toplumsunuz!
167. (Buna karşılık) Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Eğer bu can sıkıcı nasihatlerine) son vermeyecek olursan, kesinlikle (şehrimizden) kovulacaksın!
168. Lût: (“Siz ne derseniz deyin) Ben sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. (Bu yüzden sizleri şiddetle kınıyorum” dedi. Onların ıslahı için elinden geleni yaptıktan sonra, ellerini açıp Rabbine şöyle dua etti.)
169. “Rabbim, beni ve ailemi bunların (bu çirkin) davranışlarından (dolayı başımıza gelecek azaptan) kurtar.”
170. Bunun üzerine onu ve bütün ailesini (azabımız gelmeden önce) kurtardık.
171. Yalnızca geride (kâfirlerle birlikte) kalmayı tercih eden bir yaşlı kadın hariç (O kadın Lût’un iman etmeyen karısıydı.)
172. (İman edenleri kurtardıktan) Sonra diğerlerini helâk ettik.
173. (Öyle ki;) Üzerlerine (taşları) yağmur (gibi) yağdırdık. (Azaba karşı) Uyarılanların yağmuru (gerçekten) ne kötü (bir yağmurmuş!)
174. (Ölüdeniz eşcinsel kavmin mezarı olurken, gökten inen taşlar da onların mezar taşı oldu.) Elbet bunda (arkadan gelecek nesiller için) büyük bir ders vardır; fakat çokları (ders almadıkları için) iman etmezler.
175. Şüphesiz senin Rabbin (Lût kavmi örneğinde olduğu gibi hak edene hak ettiği cezayı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Daha Önce Geçen Bölümler
Bu kıssa Kur’an’da yedi sûrede geçiyor. Bundan önce bu kıssayı Kamer (33-40) ve A’râf (80-84) sûrelerinde farklı yönleriyle gördük. Burada, önceki açıklamaların tekrarını yapmadan yeni değerlendirmeler yapacağız.
Kıssalarda Ortak Nokta: Sınırı Aşma
Buradaki kıssaların ortak noktalarından biri de bahsi geçen kavimlerin Allah’ın koyduğu sınırlardan sakınmaması, o sınırları aşması. Firavun ve kavmi, Hz. İbrahim’in kavmi, Nûh’un kavmi, Ad ve Semud kavimleri Allah’ın peygamberi ile duyurduğu sınırlara riâyet etmediler. Bu sınırlara riâyet etmeme konusunda en fazla öne çıkan kıssalardan biri Lût kavminin kıssası.
Bu kavimden bazıları ilk olarak Allah’ın beden emanetine “benim” diyerek sınırı aşıyorlar.
Ardından “beden benim değil mi onu dilediğim gibi kullanırım” diyerek, eşcinsel ilişki yaşıyorlar.
Ardından sınırları aşmada bununla kalmayıp, erkeklerin erkeklere tecavüzü gibi bir çirkinliğin tarihteki ilk örneklerinden biri oluyorlar.
Sınırlara aşmada bununla da kalmayıp, Hz. Lût’un evini basıp eve gelen erkek görünümlü meleklere tecavüz etmeye yelteniyorlar.
İşte Kur’an bu kıssa üzerinden insanın ilahi sınırları aşmasını anlatırken, o sınırları aşma konusunda en aşırı giden bir kavimden örnek veriyor.
Bu sınır aşma örnekleri üzerinden verilen mesajlardan biri de şu: Sınırları aşma yangına benzer. Başladığında nerede duracağını bilemezsiniz. O yüzden tedbiri en baştan almalı, en baştan Allah’ın koyduğu sınırları aşmaktan sakınmalı.
160-175. Âyet: Kısa Değerlendirmeler
160-164 arası âyetlerde önceki kıssaların başlangıcında gördüğümüz yalanlanma, kardeşlik, sakınma, itaat ve ücret vurgusunu bu kıssanın ilk âyetlerinde de görüyoruz.
165-166 âyetlerde bir soru ve arkasından bir tespit görüyoruz. Sizin için yarattığı eşler ifadesi, sınır içinde kalan helal alana işaret ediyor. Helal alanda cinsel ihtiyacı gidermek mümkünken, erkeklere yönelmek, yönelirken de bunu başkasının evine gelen erkek misafirlere tecavüz etmeye kadar götürmek kavmin azgınlıkta indiği dip seviyeyi gösteriyor.
167. âyette Türkçemizdeki “yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” deyiminde anlatılan durumun yaşandığını görüyoruz. Yanlış yapmada dip yapan insanlar, sanki yanlış yapan Hz. Lût’muş gibi onu tehdit ediyorlar.
Bu durumu yukarıda anlattığımız “sınırı aşma” konusunda verdiğimiz yangın örneği ile birlikte okumak gerekir. Manevî yangın öyle bir noktaya gelmiş ki, toplumda kuralları kötüler koyuyor, kimin iyi kimin kötü olduğuna onlar karar veriyor. Bu da bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Sizin küçük gördüğünüz günahlar, bir gün toplumdaki bütün iyileri tehdit eden dev bir canavara dönüşebilir. O yüzden tedbirlerinizi baştan alın. Tedbir deyince de aklınız ilk gelen tedbirler cezalar olmasın. İlk tedbiriniz eğitim sisteminde manevî kaliteyi artırmak olsun…
168. âyette kullanılan dil: Bu âyette kullanılan dile ayrıca dikkat çekmek istiyoruz. Benzer bir dili 77. âyette Hz. İbrahim’de de görmüştük. O “benim düşmanım sizsiniz” demek yerine “sizin taptığınız putlar” demişti. Burada da Hz. Lût “sizden nefret ediyorum” demiyor, “sizin yaptığınız işten nefret ediyorum” diyor. Bu söylem, çamura düşen altına çamur muamelesi yapmıyor, çamurla altını birbirinden ayırıyor.818
Burada bir şey daha görüyoruz, kavminin azgınlığına rağmen Hz. Lût onları kazanma niyetini öne çıkarıyor. Kullandığı dil ile sonuna kadar onları kazanma gayretini gösteriyor.
169-170. âyette elinden geleni yapmasına rağmen kavmini durduramayınca onların şerrinden kurtulmak için Rabbine dua ediyor. Rabbi Rahîm ismiyle onu ve iman edenleri onların şerrinden kurtarıyor.
171. âyette Hz. Lût’un eşine ayrıca dikkat çekiliyor ve şu mesaj veriliyor: “İyinin yanında durmak sizi iyi yapmaz. Allah katında iyilerden olmak iman etmeyi, o imana yaraşır güzel davranışlar sergilemeyi gerektirir.”
172-175. âyetlerde azgınlıkta dip yapan, o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir çirkinliğe imza atan kavim, o güne kadar pek eşi benzeri görülmemiş bir azaba; taş yağmuruna maruz kalıyor.
176-191 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
176. (Medyen halkı gibi) Eyke halkı da (Allah tarafından gönderilen) peygamberleri yalancılıkla suçladı.
177. Şuayb onlara (Allah’ı her yönüyle tanıttıktan sonra) şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
178. Bilin ki, ben (Medyen halkıyla birlikte) size (de) gönderilmiş, güvenilir bir elçiyim.
179. (Yalan söylemem mümkün değil. Gelin) Artık Allah’tan (gelen âyetlerin rehberliğinde yaşayarak, O’nun razı olmadığı her şeyden) sakının ve (sakınma konusunda beni örnek alın) bana itaat edin.
180. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. (Allah’ın rızasını dünyada hiçbir ücrete değişmem.) Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
181. (Alışverişinizde) Ölçüyü tastamam yapın (sakın ha, insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.
182. (Odun tartarken de, altın tartarken de, her işinizde) Doğru terazi ile tartın! (Hukukta, ticarette, siyasette kesinlikle adaletten ayrılmayın!)
183. İnsanların hakkı olan şeyleri (eksik vermekle, onların haklarını) kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
184. Sizi ve sizden önceki kuşakları yaratan Allah’tan (razı olmadığı şeyleri yapmaktan uzak durmak sûretiyle) sakının!
185. (Fakat) Onlar(Şuayb’ın yaptığı davete karşılık) şöyle dediler: Sen (herhalde) büyülenmiş birisin! (O yüzden kendini peygamber zannediyorsun.)
186. (Senin bizden ne üstünlüğün var?) Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bize öyle geliyor ki, sen yalan söylüyorsun.
187. Şâyet doğru söylüyorsan (haydi) üstümüze gökten azap yağdır (da, senin peygamber olduğunu anlayalım.)
188. (Şuayb: “Ben elimden geleni yaptım.) Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir (sizi O’na havale ediyorum”) dedi.
189. (Şuayb elinden geleni yaptı fakat Medyen halkı gibi Eyke halkı da) Onu yalanladılar. Bunun üzerine (şiddetli bir deprem oldu. Yerden kalkan toz toprak nedeniyle gündüz vakti, her yanı kaplayan toz bulutları oluştu ve uzun bir süre güneş görünmedi. Bu nedenle) gölge gününün azabı (olarak adlandırılan bu müthiş azap) onları yakalayıverdi. O gerçekten (tarifi mümkün olmayan) büyük (ve dehşetli) bir günün azabıydı.
190. Doğrusu bunda (gelecek kuşaklar için) büyük bir ders vardır; ama çokları (bu ibretlik hadiseleri duyduğu, bildiği halde) iman etmezler.
191. Şüphesiz senin Rabbin (Eyke halkı örneğinde olduğu gibi hak edene hak ettiği cezayı verebilecek mutlak gücün sahibi olan) Azîz (iman eden kullarına karşı da sonsuz merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
Ön Bilgi: Önceki Bölüm
Bu kıssanın önceki bölümünü A’râf sûresinde (85-93) görmüştük. Orada kıssanın öne çıkan yönleri; özellikle terazi ve ona bağlı olarak hak, hukuk, adalet gibi konular üzerinde durmuştuk. Burada farklı yönlerine kısaca işaret edeceğiz.
176-191. Âyet: Kısa Değerlendirmeler
176-180 arası âyetlerde önceki kıssalarda olduğu yalanlama, sakınma, güvenilir olma, itaat ve ücret konularına değiniliyor. Bunlar hakkında, önceki kıssaların başlangıçlarında (özellikle Nûh ve Ad kavminde) açıklamalar yapmıştık. Oraya bakılabilir.
181-184 âyetlerde Hz. Şuayb kıssanın ana konusu olan ölçme, tartma konusu öne çıkıyor. Bu konuyu bağlam ile birlikte düşündüğümüzde önceki peygamberlerin kıssalarında farklı konularda gördüğümüz sınır aşma; ilahi yasalara uymama bu kıssada terazi ile öne çıkıyor.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bir toplumda terazinin ayarını bozmak, uzun vadede o toplumda her şeyin ayarının bozulması gibi bir sonucu beraberinde getiriyor. O yüzden Kur’an, bu kıssanın geçtiği üç sûrede de (A’râf, Şu’arâ ve Hûd) bu konuya vurgu yapıyor.
185-187 âyetlerde uyarılara teşekkür etmesi gereken kavminin, Hz. Şuayb’a yaptığı hakaretleri görüyoruz.
188-191 âyetlerde Azîz olan Allah (cc), Hz. Şuayb’in kavminin azap isteklerine helak ile cevap veriyor. Onlar helak olurken, Allah (cc) Rahîm ismiyle müminleri koruyor ve kolluyor.
Burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an’da anlatılan kıssalarda olayların gerçekleşme hızı, bizim Kur’an’da onları okuma hızımızda olmaz. Konuya Kur’an bütünlüğünde baktığımızda genelde şöyle olur: Haddi aşan, Peygamberlerini yalancılıkla suçlayan kavim, (burada 187. âyette gördüğümüz gibi) “Haydi doğru söylüyorsan vaad ettiğin azabı getir de görelim.” der. Onlar böyle deyince, burası imtihan dünyası olduğu için genelde azap hemen gelmez. Azap hemen gelmeyince haddi aşıp azabı isteyenler “demek ki azap yokmuş” diyerek daha da şımarırken, müminlerin imtihanı zorlaşır. İmtihanın zorlaştığı anlarda şeytandan genelde şu manada vesveseler gelir: “Bu peygamberi Allah gönderseydi, vaad ettiği azap gerçekleşirdi. Gerçekleşmiyorsa siz kandırılıyorsunuz…” İman edenler içinde tereddüt yaşayanlar olabilir, bu vesveseleri güçlü imanıyla aşanlar olabilir.
Kısaca, kavimlerin istedikleri azap hemen gerçekleşmeyebilir. Gerçekleşmeyince imtihan dünyasındaki imtihan ağırlaşarak devam eder.
192-223 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
192. Şüphesiz (vahye müracaat etmeden, hiçbir beşerin veremeyeceği geçmişe ait) bu (bilgileri en doğru şekilde veren Kur’an) âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
193.-194.-195. (Resûlüm!) Onu senin kalbine (adı Cebrail, unvanı) Rûhu’l-Emîn (olan melek) uyarıcılardan biri olasın diye, açık (ve anlaşılır) bir Arapça ile indirdi.
196. (Kur’an, köksüz bir kitap değildir.) O, şüphesiz (tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet, adalet ve ahlak gibi temel ilkeleri ile) daha öncekilerin kitaplarında da vardı.
197. (Medineli komşunuz olan) Benî İsrail bilginlerinin onu (özü itibarıyla) bilmesi (hem) onlar için (hem de siz Mekkeli müşrikler için) bir delil değil midir?
198. (Müşrikler inanmamak için sürekli bahane getiriyorlardı. Bir bahane olarak da şunu dediler: “Muhammed’in dili Arapça, bu kitabı Arapça olarak o uydurdu.” İyi bilin ki)Biz onu (Arap olmayan) Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik,
199. O da, bu Kur’an’ı onlara okusaydı, yine (bir bahane bulup) ona iman etmezlerdi.
200. (İman etmemekte ısrar edince)Biz de inkâr duygusunu günahkârların kalplerine yerleştirdik.
201. (Yanlış tercihlerin sonucunda kalplerin mühürlenmesi819 böyle bir şeydir. İnkârda ısrar edenler) Acı azabı görünceye kadar ona inanmazlar.
(Bu konuda en ibretlik örnek şeytandır. İman etmek için bilinmesi gerekenleri, en iyi bilenlerin birçoğundan daha fazlasıyla bilmişti. Ama haset ve kibri imanına mani oldu.)
202. O (azap) onlara, hiç beklemedikleri bir anda ansızın gelecektir.
203. (Ansızın gelecek olan o azap geldiğinde de) “Bize (iman etmemiz için ek bir) süre verilir mi acaba?” diyecekler.
204. (Azap geldiğinde yaptıklarından bin pişman olup, böyle diyecek olanlar, Elçimize “Eğer uyarın gerçekse hemen başımıza gelsin de görelim” diyerek)Bizim azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?
205. (Bütün bunlardan sonra, şimdi) Düşünsene bir, Biz(onlara istedikleri süreyi verip) onları yıllarca refah içinde yaşatsak da,
206. Sonra (da) vaad edilen (azap) başlarına gelse!
207. (İman etmedikleri müddetçe) Faydalandırıldıkları nimetler onlara (ahirette) hiç yarar sağlamayacaktır. (Aksine nimet arttıkça, hesabı da zorlaşacaktır.)
208. (Doğrusu) Biz(günah işleyen) hiçbir toplumu (açık ve net bir şekilde) uyarmadan helâk etmedik.
209. Bu (uyarıcıların gelmesi) bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz. (Hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmayız.)
210. (Kur’an, Allah kelamıdır. Muhammed de bir kâhin değildir.) O’nu (bazılarının iddia ettiği gibi) şeytanlar indirmedi.
211. Bu (Kur’an’ı indirmek) onlara düşmez;zaten (buna) güçleri de yetmez.
212. Çünkü onlar vahyi işitmekten (ve onun içeriğine müdahale etmekten) kesinlikle menedilmişlerdir.
213. (Ey insan! Bütün bu gerçekler ortadayken) Sakın, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba mâruz kalanlardan olursun.
214. (Ey Resûlüm! Sen de müşriklere aldırma. Öncelikle aileni ve) En yakın akrabalarını uyar.
215. Mü’minlerden sana uyanlara (hiçbirini diğerinden ayırt etmeden şefkat, merhamet, tevazu ve himaye) kanatlarını indir.
216. (Davet ettiğinde) Şâyet (yakınların) sana karşı gelirlerse de ki: (Sizi zorlayamam. Siz yaptıklarınıza devam edebilirsiniz ama) Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.
217. (Ey Resûlüm!Sen sadece mutlak gücün sahibi) Azîz(merhametiyle)Rahîm olan Allah’a güvenip dayan.
218. O (Allah) ki (özellikle gece namazına) kalktığın (tek başına kulluk yaptığın) zaman seni görüyor.
219. (Gündüzleri, Mekke’nin zor şartlarına rağmen Dâr’ul-Erkam’da mü’minlerle birlikte namaz kıldığını) Secde edenler (ile birlikte secde ettiğini, moral vermek için onların) arasında dolaştığını (da görüyor.)
220. Hiç şüphesiz, O(her şeyi gören Basîr olduğu gibi, her şeyi işiten)Semi’(her şeyi bilen)Alîm’dir.
221. (Şeytanların inen âyetlere müdahale ettiğini iddia ediyorlar. Onun öyle olmadığı ortada. O sözünü ettikleri) Şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi?
222. Onlar (yalnızca kendi telkinlerine kulak veren) iftiraya düşkün (yalancı, düzenbaz ve) çok günahkâr insanlara inerler.
223. Onlar (yani günah batağına saplanmış insanlar da şeytanlara) kulak verirler ve (işte bu yüzden) onların çoğu yalancıdır.
192. Âyet: Referansınız Kim?
Bu âyeti günümüze getirip okursak, âyet başlıktaki sorunun cevabı oluyor. Nasıl oluyor açalım. Biz bu Kur’an “Allah’ın kelamıdır” dediğimizde muhatap soruyor “Referansınız kim?” Cevap: Referansımız “Bu kitap atomdan güneşe kadar âlemleri yaratan Allah tarafından gönderilmiştir. O yüzden bizim bu konudaki referansımız Allah’tır.” Biz Allah’ın Kur’an’a referans olmasını Tefsir Usulümüzde ve Tefsirimizde “Üç Ev” modeli üzerinden geniş olarak açıkladık. Burada şu ilaveyi yapalım. Allah’ın (cc) bu ve benzeri âyetlerde “alemlerin Rabbi” demesi yaratılan her şeyi terbiye eden, yaratılan her şeyle ilgili yasaları koyan anlamına geliyor. Bu anlamı dikkate aldığımızda âyetin mesajı şu oluyor: Bu kitap sıradan birinden gelmemiştir. Bu kitap atomu, hücreyi, insan bedenini, dünyayı ve kâinatı mükemmel bir şekilde yaratan, onların işleyişi ile ilgili bütün yasaları koyan, koyduğu yasalarla bilim insanlarına öğretmenlik yapan Allah tarafından indirilmiştir. Yarattığı âlemler nasıl mükemmelse indirdiği kitap da öyle mükemmeldir. Yarattığı âlemleri nasıl ondan başkası yaratmakta aciz kalıyorsa, indirdiği kitabın bir benzerini ortaya koymada da bütün yaratılanlar aciz kalır.
193-195. Âyet: Arapçaya Vurgu Neden?
Arapçaya vurgu aslında “anlama” vurgudur. Bu vurgu üzerinden “Kur’an’ı anlamanız ve başkalarına anlatmanız için sizin dilinizden indirdim.” mesajı verilir. 196. âyette daha önceki kitaplara yapılan vurgudan şunu anlıyoruz. “Size, sizin anlayacağınız dilden indirilen vahiy, bundan önceki toplumlara da onların anlayacağı dilden indirildi.”
Bu şu demek: “Arapça özel bir dil değil, Arapça Allah’ın ilk insandan bugüne bütün vahiylerini göndermek için kullandığı bir dil değil; Arapça siz Arap olduğunuz için size vahyin mesajını ulaştırmak için kullanılan bir dildir.”
7. asırda vahyin muhatabı Türkler veya İngilizler olsaydı vahyin dili o diller olacaktı.
Özetlersek, dil bir araçtır. Burada amaç dilin zarf olduğu anlamı mesajı insanlara taşımaktır.
196. Âyet: Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın Kaynağı Sümerliler mi?
Dinlerin kaynağının Sümerliler olduğuna dair birtakım iddialar zaman zaman sosyal medyada ateist çevreler tarafından gündeme getirilir. Bu âyet vesilesiyle, burada bu iddiaya da cevap olacak bazı değerlendirmeler yapmak istiyoruz.
Kur’an’ı bir bütün halinde okuyan her okuyucu Kur’an’da şu gerçekleri görür.
Her peygamberin tebliğ ettiği dinin adı İslam’dır.820
Her peygamberin ümmetinin ortak sıfatı mümin ve Müslümandır.821
Her peygamberin ümmetine namaz, oruç ve zekat822 farz kılınmıştır.823
Allah’ın yeryüzüne ilk peygamberden son peygambere kadar 124 bin peygamber gönderdiğini kabul edersek, her peygamber aynı dini tebliğ etmiştir. Yapılan bu tebliğin içinde şunlar kesin olarak vardır: Allah’a iman, ahirete iman, peygamber iman, vahye (kitaplara) iman, imanın şehadetle ilanı, ahlak ve (şekil ve sayı yönüyle değişse bile) ibadetler.
Neden bu kadar kesin konuşuyoruz? Çünkü bunlar Allah’tan gelen bir dinin olmazsa olmazlarıdır. Bunlardan biri olmazsa din olmaz. Din varsa bunlar kesin olarak vardır. Buna “gerçek” der ve bu gerçeği kabul edersek, İslam dininin ve ona kaynak olan Kur’an’ın ve Kur’an’dan önceki (Tevrat, İncil gibi) kitapların izleri geçmişte bir peygambere muhatap olan her medeniyette görülebilir. Bundan daha tabii bir şey olamaz.
Bunun olması o medeniyetlerin İslam’a kaynak olmasına değil, her asırda özü aynı olan İslam’ın, peygamberler tarafından onlara tebliğ edildiğinin ve onlardaki tevhid inancına ilahi vahyin kaynak olduğuna şahittir.
197. Âyet: Neden Medine’de Yaşayan İsrâiloğullarına İşaret Ediliyor?
Bu sorunun cevabı müşriklerin iddiaları; müşriklerin Kur’an için öne sürdükleri iddiaların başında onun “Muhammed tarafından uydurulduğu” yalanı geliyordu. Buradaki âyetleri böyle bir arka planın önünde okuyabiliriz. Öyle bir okuma yaptığımızda 197. âyet Mekke müşrikleri özelinden bütün zamanlara şunu diyor: “Eğer bu Kur’an’ı Tevrat ve İncil’den hiç haberi olmayan Muhammed’in kendinin yazdığını iddia ediyorsanız yapacağınız şu: Onun Hz. Musa ve İsa hakkında anlattıklarını Medineli komşunuz olan Yahudilere gösterin. Onlar size derse ki, bu Muhammed’in anlattıklarının bizim kitabımızda olanlarla hiçbir alakası yok, anlattıkları tamamen uydurma. O zaman o Allah’ın peygamberi değildir. Ama onlar derse ki, hayatında eline Tevrat ve İncil almamış, 40 yaşından sonra anlattıklarını, 40 yaşından önce hiç kimseye anlatmamış biri, bizim kitaplarımızda olan bilgileri, sanki o bilgilerin yaşandığı zamandaymış gibi tüm detayları ile anlatıyorsa o kişi Allah’ın peygamberdir. Çünkü bunları kendisine Allah’tan vahiy gelmeyen biri anlatamaz.”
Allah (cc) Medine’de yaşayan insaf sahibi Yahudilerin böyle diyeceğini bildiği için, Peygamberimize gelen bilgileri Yahudi âlimlerin bilmesini burada delil olarak gösteriyor.
198. 199. Âyet: Müşriklerin Bahanesi
Âyetler müşriklerin bir iddiasına işaret ediyor. İddia da müşrikler şöyle diyor: “Bu kitap Arapça, o yüzden bu kitabı Muhammed uydurdu. O bize dili Arapça olmayan bir kitap getirsin inanalım.” 199. âyet, Kur’an onların istediği gibi inse de müşriklerin yine inanmayacağını söylüyor. Nitekim Kur’an bu konuda bir başka sûrede şöyle diyor: “(Mekke müşriklerinde bahane bol!) Eğer Biz Kur’an’ı yabancı bir dille gönderseydik (o zaman da) “Neden, onun âyetleri açıkça beyan edilmedi? Dil yabancı, muhatap Arap! Olur mu öyle şey?” diye itiraz edeceklerdi…”824
Âyetlerin ortaya serdiği gerçek şu: “İmtihan dünyasında iman etmek istemeyen insan, kendisiyle çelişme pahasına bahane bulabiliyor.”
Bu dünya böyle bir dünya, burada iman etmek için sayısız delil varken, inkar etmek isteyen de kendine birçok bahane bulabiliyor…
200. 201 Âyet: Kalpleri Mühürleyen Kim?
Burada, Allah’ın kalpleri mühürlemesi anlamına gelecek şekilde “inkâr duygusunu günahkârların kalplerine yerleştirdik.” İfadesi geçiyor.
Biz bu konuda tefsirimizin önceki bölümlerde geniş açıklamalar yaptık.825 O açıklamalara ilaveten burada şunu diyelim. Bu tür âyetlerin tamamında kulun özgür tercihi sebep olurken, Allah’ın o tercihe göre takdiri sonuç oluyor. Yani hiçbir şekilde Allah öyle takdir ettiği için, tercih öyle oluyor değil. Öyle olsa imtihan dünyasının bir anlamı kalmaz, öyle olsa günah işleyenleri cezalandırmak haksızlık olur.
Bir de 201. âyeti peygamberimiz ve sahabilerden hiçbiri “Allah müşriklerin kalplerine inkar duygusunu yerleştirmiş, onlar azabı görünceye kadar inanmazlar, o yüzden onları İslam’a çağırmayalım.” demedi. Başta peygamberimiz bu âyeti böyle anlasa, hiç kimseyi davet etmez, O zaman da ondan başka iman eden insan da olmazdı. Bu durumda âyeti şöyle anlıyoruz: “Allah (cc) bu tür âyetlerle insanları tercihlerinin sonuçları üzerinden uyarıyor. Biz kimin kalplerinin mühürlü olduğunu bilemeyiz. O yüzden bize düşen güzel örnek olmak ve örnek hayatımızla irşat ve tebliğ yapmak olmalı.”
202-204. Âyet: İnsan Karakterinden Bir Resim
Genelde bütün Kur’an kıssaları, özelde bu âyette anlatılan “tip”ler bize ayna tutar. Bu aynada insan karakterinin farklı açılardan resimleri vardır. O resimlerden birini burada görüyoruz.
Bugün dünyada Allah’ı ve ahireti inkar eden insanlar, ölüp dirildiğinde burada inkar ettikleri gerçekleri karşılarında gördüklerinde mutlaka büyük bir pişmanlık yaşayacaklar ve “Rabbimiz ne olur bizi dünyaya gönder de iman edelim ve iyi işler yapalım.”826 diyecekler.
Neden bu kadar kesin konuşuyoruz? Çünkü “Dünyada ufak tefek olumsuz işlerin ardından baştan bilseydim böyle yapmazdım, ah keşke olayları başa sardırabilsem.” diyen insan, mahşeri ve cehennem azabını gördüğünde kesin büyük bir pişmanlık yaşayacak. İşte bu âyetlerde, insanların inkar ettikleri; yok saydıkları şeyler karşılarına çıksa ilk verecekleri tepki anlatılıyor.
Burada âyeti devam eden bağlamıyla okuduğumuzda kastedilen azap kıyamet veya bir şekilde ölümle yüzleşme anı olsa da âyetin mesajı değişmiyor. Âyet inkar ettiği gerçekler karşısına çıktığında insanın vereceği ilk tepkinin resmini veriyor.
Konuya devam edelim,
205-207. Âyet: Yıllarca Yaşasa da Sonuç Değişmez
Bu âyeti ilk olarak Fatır sûresinin 37. âyetinde geçen ““Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?” ifadesiyle birlikte okuduğumuzda âyet bize şunu diyor, insanlar akıl baliğ olduktan sonra az veya çok yaşasalar da onlara asla haksızlık yapılmayacak.
Bu âyeti bu sûrede geçen 200. âyetle birlikte okuduğumuzda âyet bize şunu diyor: “Allah (cc) tercihleri sonucunda birinin kalbine inkar duygusunu yerleştirmiş ve o kalbi mühürlemişse, o kalbin sahibi yıllarca yaşasa da sonuç değişmez.” Burada önemli bir noktanın altını çizmek istiyoruz. Burada geçen âyetler, Kur’an’ı bütüncül olarak okumayı zorunlu kılıyor. Bütüncül bir okuma yapıldığında “parça”da anlaşılma zorluğu yaşanan âyetler “bütün”de yerli yerine oturuyor. Bu bütüncül okumadan sonra âyetlerin mesajına gelirsek, âyetler bütün zamanlara şunu diyor: “Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın, dünya nimetlerinden ne kadar çok faydalanırsanız faydalanın eğer iman etmezseniz, yaşadığınız bu hayatın size ahirette hiçbir faydası olmayacağı gibi, şükrü yapılmayan nimetler, nikmet (azap) sebebi olacak.”
208. 209 Âyet: Allah Zerre Kadar Zulmetmez
Bu iki âyet önceki âyetlerin mesajını daha açık ve anlaşılır hale getiriyor. Önceki âyetlerde, gönderilen peygamberlerden, müşriklerin getirdikleri bahanelerden, Allah’ın inkarı kalplere yerleştirmesinden bahsedildi.
Önceki âyetlerde yaptığımız açıklamaları da dikkate alırsak, bu âyetlerde şu mesaj veriliyor: Allah (cc) bu dünyaya koyduğu değişmez yasa gereği verdiği hayatı alır. Alma şekli bazen helak ile de olabilir başka şekilde de olabilir. Nasıl alırsa alsın hayatını aldığı insanlara mutlaka hayattayken uyarıcılar göndermiş ve doğru yolu bulabilecek fırsatları onlara vermiştir. Allah (cc) bu fırsatları sunmadığı hiçbir insanı cehenneme atmaz. Çünkü o asla ve kata zalim değildir. O mutlak adildir.
210-212. Âyet: Müşriklerin Çıkardığı Gazeteye Tekzip
Bu sûrenin ismi şairler anlamına gelen Şu’arâ. Sûrenin girişinde o günkü şairlerin günümüzde medyaya karşılık geldiğini söylemiştik. Burada da söz bu âyetler üzerinden şairlere (224-227) doğru gidiyor.
O günün şairlerine (dili iyi kullanan ediplere) gazeteci dersek, onların gazetelerinde en çok öne çıkan haberlerden biri de vahyin kaynağını bulandırmaya yönelik haberlerdi. Bazen “onu Muhammed’e başkası yazdırdı” diyor, bazen “Muhammed kendisi uydurdu” diyor bazen de “bu âyetlerden ona şeytandan, cinlerden geliyor” diyorlardı. Bu propagandaya “psikolojik harp tekniği” dersek827 müşrikler bunu çok sık yapıyorlardı. İşte Kur’an’ın bu âyetlerinin arka planında böyle bir propaganda vardı.
Bu bağlamı dikkate aldığımızda 210. âyet bu müşrik gazetelerin haberlerine bir tekzip olarak geliyor.
Konunun devamını, Allah’tan peygambere gelene kadar vahye şeytanlar dahil hiç kimsenin müdahale edemeyeceğine işaret eden âyetlere, o âyetler için yaptığımız açıklamalara havale ediyoruz.828
213-220. Âyet: Peygamberimiz Üzerinden Bütün Zamanlara Verilen Emirler
Bilinçli bir Kur’an okumada, daha fazla istifade etme adına, âyetleri okurken oradaki muhatapların yerine kendimizi koyabilir, özellikle peygamberimize hitap eden her âyeti doğrudan veya dolaylı olarak üzerimize alabiliriz.Burada öyle yapacağız.
213. âyet üzerinden bir ortam okuması yapabiliriz. Burada soru şu: Allah peygamberine neden böyle söyler? 40 yaşına kadar Mekke’deki putları ilah yerine koyup onlara yalvarmayan Peygamberimizin, 40 yaşında vahiy aldıktan sonra bu işi yapmak istemesi imkansız. Bu imkansız olunca, bu tür âyetlerden şunu anlıyoruz: Peygamber Efendimiz üzerinde “putlara tapma onlara yalvarma konusunda müşriklerin baskısı çok fazla. Bu dış baskı nedeniyle 213. âyet Peygamber Efendimiz üzerinden önce sahabileri sonra da arkadan gelecek bizleri uyarıyor. Uyarının özü şu: “Tevhid çizgisinde yaşamaya devam edin. Dış baskılar duruşunuzu değiştirmesin.”
214. âyet Peygamber Efendimiz üzerinden bütün zamanlara “yakın akrabalarınızı uyarın” diyor. Yakın akrabaları uyarmadan önce yapacağımız en önemli iş “sen önce kendini uyar” uyarısını almamak için önce kendimizi uyarmak olmalı. “Kendimizi uyarmak” demek, “Uyardığımız insanlara örnek olacak, onlara rol model olacak kıvama gelmek.” demek. Bundan sonra da yakından uzağa doğru bütün insanları uyarmak. Uyarma işini yaparken de bu işi Kur’an ve sünnet ölçülerinde yapmak.829
215. âyeti okumadan önce bu sûrenin 114. âyetini Hûd sûresinin de 29. âyetini hatırlayalım. O âyetlerde Hz. Nûh’tan yanındaki fakir, gariban insanları kovması istenmiş o da “ben iman edenleri kovacak değilim” demişti.
215. âyetten yola çıkarak bir ortam okuması yaptığımızda benzer bir talebin Mekkeli müşriklerden de geldiğini ona karşı Rabbimizin Peygamber Efendimize iman edenlere zengin-fakir ayrımı gözetmeden “sahip çık” emrini verdiğini görüyoruz. Bu emir çok önemli. Bu emri günümüze taşırsak bu emir bize “İrşat ve tebliğde zengin fakir ayrımı yapmayın. Toplumun her kesimine ulaşabilecek yöntemler geliştirin.” mesajı veriyor.830
216. âyet, 213. âyeti vesile yaparak ifade ettiğimiz gibi bize Mekke’deki baskıcı ortam hakkında fikir veriyor ve diyor ki, “Mekke’de müşrikler sana karşı gelseler de sana baskı yapsalar da onların yaptığı her şeyden uzak dur.” Bu âyeti günümüze taşırsak, “Şartlar ne olursa olsun, Allah’ın razı olmadığı şeyler uzak duracağımız şeyler olmalı.”
217. âyet “Sadece Allah’a tevekkül et” demiyor. “Bu tevekkülü Azîz ve Rahîm esmâsı üzerinden yap.” diyor. Bu âyeti sûrenin bütünüyle birlikte okursak, Azîz ve Rahîm isimleri bu âyete kadar 8 âyette kıssa sonlarında geçti. Bunu dikkate aldığımızda âyet şunu diyor: “Bu tevekkülü ilk kez sen yapmayacaksın. Senden önce Hz. Musa, İbrahim, Nûh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb (as) da yaptı. Sen de onlar gibi Rabbine güven, sen de onlar gibi Rabbine tevekkül et. Azîz ismiyle onların düşmanlarına hak ettikleri sonu yaşatan, Rahîm ismiyle o peygamberleri ve ümmetlerini koruyup kollayan Allah, seni ve etrafındaki müminleri de koruyacaktır.”
218-220. âyetler kendisine güvenip tevekkül edeceğimiz Rabbimizi bize tanıyor. O Allah ki, Peygamberi gece namaza kalktığında, gündüzleri mescitte ibadet eden müminler arasında olduğunda onun bütün yaptıklarını görüyor (Basîr), duyuyor (Semî’) ve biliyor (Alîm). Bize verilen mesaj: Peygamberine bu kadar yakın olan Allah, peygamberinin öğrettiği yoldan Allah’a yaklaşmak isteyen her Müslümana gayreti ölçüsünde yakındır.
221. 223. Âyet: Onu Şeytanlar İndirmedi Ama Bunları …
Bu âyetleri 210. âyetle bağlantı kurarak okuyabiliriz. Müşrikler dolaylı olarak Peygamberimize vahyi şeytanın getirdiğini söyleyince Allah (cc) 210. âyette böyle bir şeyin olmadığını söyledi. Bu âyetlerde de o iddiaya şöyle bir gönderme var. “Benim peygamberime ne şeytan indi, ne de şeytandan vahiy geldi. Ama isterseniz şeytanın kime geldiğini, içinizden hanginize hangi vesveseyi verdiğini haber vereyim mi?” 222. ve 223. âyetler de isim verilmeden sıfatlar üzerinden şeytanın kimlere ineceğine işaret ediliyor.
Bu âyetler üzerinden müşriklere şu deniliyor: “Şeytanın indiği insanı arıyorsanız, Bu yaşına kadar hiç kimseye kötülük yapmamış, hiç kimseye iftira atmamış, yalan söylememiş bir insana bakmayın, içinizde yaptığı kötülüklerle, attığı iftiralarla, söylediği yalanlarla şeytanlaşmış insanlara bakın.”
224-227 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
224. (İnsanları sahip olmadıkları özelliklerle övüp göklere çıkaran veya yerip onların itibarlarını yerle bir eden, şiirlerinde abartıyı ve yalanı bolca kullanan) Şâirlere gelince onlara (ancak kendileri gibi yoldan çıkan) azgın kimseler uyar.
225. (Bu tür şâirlerin, kimde daha çok çıkarı varsa, ona yandaş olup, sanki her konuda uzmanmış gibi) Her vâdide şaşkın şaşkın dolaşıp (her konuda ahkam kesip) durduklarını görmez misin?
226. Ve (bunun yanında) onlar (sözlerinin tesirini artırmak için yapmadıkları ve asla) yapamayacakları şeyleri (de) söylerler.
227. Ancak (her şâir böyle değildir) iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini (veya başkalarını şiir gibi çağının en etkili silahı ile) savunanlar başkadır. (Bu sûrenin başından beri Mûsâ’nın, İbrâhim’in, Nûh’un, Hûd’un, Sâlih’in, Lût’un ve Şuayb’ın karşısındaki zalimlerin bir bir yıkıldığını duyan Mekkeli) Zalimler de (onlara şiirleri ile destek veren yandaşları da kendilerinin) nasıl bir yıkımla alt üst olacaklarınıyakında bilecekler.
224-227. Âyet: Şairlere (Müzisyenlere) Gelince Hepsi Bir Değildir
Bu âyetlere bütünlük içinden baktığımızda Kur’an’ın şairleri ikiye ayırdığını görüyoruz. O yüzden genelleme yaparken dikkat etmek gerekiyor. Bir meslek içinde kötüler çok olsa bile, orada genellemeden kaçınmak gerekir.
Bu âyetlere peygamberimizin 23 yıllık hayatı içinden baktığımızda Mekke döneminde İslam’ın aleyhinde çalışan şairlere karşı Medine döneminde İslam’ın lehinde çalışan, yazdıkları şiirler nedeniyle Peygamber Efendimiz tarafından takdir edilen şairler de görüyoruz.831
Bu tespitten sonra başlıktaki müzisyenlere de dikkat çekmek istiyoruz.
Şairler sözü kullanır. “Söz haramdır söz helaldir” denilmez. Söze (sözcüğe, kelimeye) bardak olarak bakarsak, söz bardağı içinde taşıdığı anlama göre hükmünü alır.
Müzik ve müzisyenlerin sözleri de böyledir. Kur’an nasıl şairler için genelleme yapmıyorsa, müzisyenler için de genelleme yapmamak gerekir. Sözün gücünü lehte kullanan müzisyenle, aleyhte kullananları birbirinden ayırmak gerekir. Burada, günümüzde müzik konusunda genelleme yapan, ona haram olarak bakanların varlığını bildiğimiz için sözü şairler üzerinden müziğe de getirdik.
Mealimizin giriş bölümünde şairler için şu ifadeleri kullanmıştık; “Şâirler” anlamına gelen “Şu’arâ” kelimesi, şuur ve kıl anlamına gelen şa’r kelimeleri ile aynı kökten gelir. Bu durumda şiir, şuurun eseridir. Şâir ise sezgileri kıl kadar ince olan şuurlu insan demektir. Şâir sesin değil, özün ve sözün sanatkârıdır. Kur’an şâirleri ikiye ayırır; yeteneğini Allah yolunda kullananlar, yeteneğini Allah yolunda olanlara karşı kullananlar. Kur’an’ın yerdiği şâirler ikincilerdir.”
227. âyeti referans yaparak aynı ifadelerin “iman edip iyi işler yapan, Allah’ı çok çok anan” müzisyenler için de kullanılabileceğini düşünüyoruz.
Şairlerle İlgili Âyetlerin Bağlam (Şeytan) ile İlişkisi
224. âyet gelen âyetleri “ve” bağlacıyla önceki âyetlere bağlıyor ve bize bu âyetleri bağlamı dikkate alarak okuyun mesajı veriyor.
210, 221, 222 ve 223. âyetleri hatırlayarak bir okuma yaparsak, 224. âyet şöyle diyor: “Şeytanın kime indiği, attıkları iftiralar ve yalanlar ile şeytanın amacına en iyi kimin hizmet ettiğini görmek istiyorsanız azgınlıkta şeytanla yarışan şairlerinize bakınız.”
Şairler: Her Vadiden Yazan Köşe Yazarları
Kur’an 225. âyetteki “Her vâdide şaşkın şaşkın dolaşmak” ifadesini bir mecaz, bir deyim olarak kullanıyor. Şairlere müşrik medyanın satın alınmış yandaş köşe yazarları olarak baktığımızda bu mecaz ve deyim patronun emrinde olan, anladığı anlamadığı her konuda kalem oynatan, kendisinin yapmadığı şeyleri yapmış gibi anlatan gazetecilere karşılık geliyor.
Şairin de gazetecinin de sözün gücünü kullandığını dikkate aldığımızda o günün şairleri günümüzün gazetelerindeki yazarlara karşılık geliyor tespitimiz yerine oturuyor.
Zalimlere Karşı Şiir (Sözün Gücü) Silahınız Olsun
227. âyet ilginç bir şekilde bitiyor. Bu bitiş bütün sûrenin özeti oluyor. Nasıl olduğunu anlatalım. 227. âyetin birinci bölümünü, bu sûrenin tamamıyla bağlantı kurarak okuduğumuzda âyet şöyle oluyor:
“Ancak (Hz. Musa, İbrahim, Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb gibi) iman edip iyi işler yapanlar, (onlar gibi) Allah’ı çok çok ananlar ve (onlar gibi) haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini (en güçlü sözle; söze güç katan vahiyle) savunanlar (karşı taraf mecbur etmedikçe silah kullanmayanlar, sözün gücünü keşfedip, her devirde onu silah olarak kullananlar) başkadır.”
Âyetin böyle anlamaya müsait olduğunu düşünüyoruz. Bu sûreye hem sûre hem de Kur’an bütünlüğünden baktığımızda âyet adeta bize “beni böyle anlayın” diyor.
Âyeti böyle anladığımızda âyetin ikinci bölümünü şöyle okuyoruz: “(Müslümanlar yaşadıkları çağda, vahiyden beslenen sözün gücünü keşfettiklerinde, onların karşısında duran) Zalimler denasıl bir yıkımla alt üst olacaklarınıyakında bilecekler.”
Bu Sûredeki Yedi Peygamber de Sözün Gücünü Kullandı
Bu sûrede ismi geçen yedi peygamberin hiçbiri kendilerine düşmanlık yapanlara karşı silah kullanmıyorlar. Karşı taraf tahrik etse bile, sözün gücünü bırakıp silahın gücünü tercih etmiyorlar. Onlar duruşlarını değiştirmeyince Azîz ve Rahîm olan Allah şartları onların lehine değiştiriyor.
Benzer bir şeyi Peygamberimizde de görüyoruz; Peygamber Efendimiz 13 yıl süren Mekke döneminde sözün gücünü kullanmakta ısrar ediyor. Medine’de düşmanlar başka seçenek bırakmayınca silahın gücünü tercih ediyor ama önüne peygamberliğinin 19. yılında barış fırsatı geldiğinde Hûdeybiye antlaşmasıyla tekrar sözünün gücünün ortaya çıkacağı barış ortamını seçiyor. Bu seçimle birlikte yaklaşık dört yıl içinde o güne kadar sayısı 10 bine ulaşmayan Müslümanların sayısı 100 bine ulaşıyor.
Bu sûreyi şu sözlerle özetleyelim, “Her devirde, sözünü vahiyden besleyen, Sözün gücünü keşfeden edipleriniz, şairleriniz, gazetecileriniz olsun. Yaşadıklarını yazsınlar, yaşadıkları hayatla örnek olsunlar, yaşadıkları örnek hayatla başkalarının hidâyetine vesile olsunlar.”
**
7 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN SÛRELER: 48) Neml 49) Rum 50) Me’âric
BU YILA DAMGASINI VURAN
ÂYET VE
HÂDİSELERDEN BAZILARI
Neml karınca demek. Karınca üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Siz güçle şımaran müşriklere bakmayın. Siz gücünün zirvesindeyken karıncanın hukukunu bile gözeten Süleyman’a bakın. Onu çağınıza taşımayı kendinize gaye yapın.
Neml 51) Geçmişe baktığınızda size tuzak kuranların akıbetini görebilirsiniz.
Neml 55) Lût kavminin size mesajı şudur: “Hayat benimdir, istediğim gibi yapar ve yaşarım” anlayışına göre yaşarsanız, inebileceğiniz seviyelerden biri de budur.
Rum 2) Müşriklerin güçlü, sizlerin de zayıf olması, sizin için ümitsizlik sebebi olmasın. Etrafınızdaki gelişmeleri takip edin; bugün yenilen Rumlar yarın yenecekler. Onlar yendiğinde siz de bugün size bu zulmü yapanlara unutamayacakları bir ders vereceksiniz.
Rum 9) “Şu müşriklerin yaptıkları zulmün sonu gelir mi?” demeyin. Geçmişteki zalimler bunlardan daha güçlüydü. Onlara yaptıklarının acısını yaşatan Allah bunlara da yaşatacak.
Rum 20) Âyet ikiye ayrılır; biri yaratılan âyetler (kâinat), diğeri yazılı âyetler (Kur’an). Birincisi dev bir hediye paketi olarak Allah’ın insana olan sevgisini gösterirken, ikincisi sevgiliyle kurulacak doğru bağlantıda insana rehberlik yapıyor.
Me’âric) Sizin miracınız Allah’a yakın olmaktır. Allah’a yakın olmanın yolu, razı olmadığı şeylerden uzak durmaya bağlıdır. Ne kadar uzaklaşırsanız o kadar yaklaşırsınız.
Esma-i İlâhiye: Bu yılda öne çıkan Aziz ismi insanda izzet olarak tezahür eder ve der ki: Baskılar daha da artacak. Müşrikler sizi inandığınız davadan döndürmek için bugün yaptıklarından daha fazlasını yapacaklar. Siz izzetle ölmeyi zillet içinde dönmeye tercih edin.
Peygamber: Hz. Lût, ahlaksızlığın dip yaptığı bir toplumda her şeye rağmen izzetin ve iffetin zirvesinde kalma konusunda size rehberlik yapıyor.
Habeşistan’a ikinci hicret: Baskıların artması, Mekke’yi herhangi bir himaye altında olmayan Müslümanlar için yaşanmaz hale getirmişti. 100 kişilik bir grubun Habeşistan’a hicret etmesi müşriklerin öfkesini daha da artırdı.
Boykot gibi acımasız bir yönteme başvurmaları müşriklerdeki düşmanlığın geldiği boyutları gösteriyordu. İman edenleri, Şi’b-i Ebi Talip denilen mahallede ablukaya aldılar. Bununla da kalmadılar ablukaya destek veren kabilelerle birlikte bir antlaşmaya imza attılar. Antlaşma gereğince; Haşimoğullarıyla bütün ilişkiler kesilecek; bütün yiyecek ve içecek kaynaklarına ulaşmaları engellenecek. Fazla ücret verseler bile onlarla hiçbir şekilde ticaret yapılmayacaktı. Müşrikler bu antlaşma metnini sanki iyi bir şey yapmışçasına Kâbe’nin içinde duvara astılar.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 7. Yılda Mekke’deyiz. Boykotun başladığı yıl. Neml sûresi ilk olarak bize yoğun bir şekilde hamd ve şükür dersi veriyor. Zorluk ve sıkıntının her geçen gün arttığı günlerde hamd edebilmek şükredebilmek, kullukta kıvamın işareti olsa gerek. İçinde bulunduğumuz ortamdan sûrenin mesajına baktığımızda şunu görüyoruz: Bugün bir NEML (karınca) gibi zayıf olsanız bile, Allah sizi ezdirmeyecek. Yolunda sebat ederseniz, sizi de çağınızın Süleyman’ı yapabilir. Fakat güç sizi şımartırsa, kurduğunuz medeniyete, kullandığınız teknolojiye güvenmeye başlarsanız Semûd’un başına gelenler size de gelebilir.
BANA NE DİYOR? Geleceğinizin nasıl geleceği bugünkü tercihlerinize bağlı... Duruşunuzu değiştirmezseniz Allah da size olan vaadini değiştirmez.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Neml, karınca demek. Karınca kâinat kitabının bir âyetidir. Çalışkanlığın, sabrın, sebatın ve organize olarak iş yapmanın sembolü olarak bilinir. Karıncalar tek başlarına zayıftırlar. Ama zayıfların bir araya gelince nasıl güçlü olabileceğinin mesajını verirler.
BANA NE DİYOR? Aczin, zaafın değil, gücün olsun. Damlaları örnek al; bir damla olarak yalnız kalırsan buhar olursun ama nehir denen taksiye biner, baraj denen organizasyona katılırsan, balıklara kucak açan yuva, tarlalara hayat veren su, evlere ışık veren bir enerji kaynağı olursun. Birlikten kuvvet doğduğunu yaşayarak görürsün.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrede Hz. Süleyman ve Belkıs’ın hikâyesi geniş yer tutuyor. Bu kıssa üzerinden verilen en önemli mesajlardan birkaçını nazara verelim.
Senaryoda karınca niye var?
Bir: Bu kıssaya bir film gibi baktığımızda, senaryoya bir karıncanın yerleştirildiğini görüyoruz. Hz. Süleyman çağının süper gücü... Muhteşem bir orduyla sefere çıkıyor. Ordunun önüne bir karınca çıkıyor. Koskoca ordu bir karıncanın hukukuna riayet ediyor. Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şudur: Sizi büyük yapan dünyaya hükmetmeniz değil, sizi büyük yapan dünyaya hükmederken bile, bir karıncanın hukukunu gözetmenizdir.
Hz. Süleyman’ın devletinde kişi başına düşen milli gelir 89 bin dolar mıydı?
İki: Hz. Süleyman kıssasını günümüze yansıtırsak, ekranda şunlar görünür. Ekonomide, bilim ve teknolojide, sanat ve edebiyatta hayatın her alanında kalkınmış bir ülke. Kişi başına düşen milli gelir; 89 bin dolar. Ülkede insan hakları ihlaline rastlanmıyor. Hapishaneler okula dönüştürülüyor. Ülkede zekât verecek insan bulunmadığı için dünyada açlık sınırında bulunan 800 milyon insanı, bugün alıcıyken, yarın üretici ve zekât verici hale getirecek projelere destek veriliyor. Ülke birçok alanda dünya markası olmuş. Her yıl milyonlarca batılı öğrenci bu ülkenin üniversitelerinde okumak için birbiriyle yarışıyor. Ordusu her zalime korku verirken, her mazluma da ümit oluyor. Bu kalkınmanın sırrını öğrenmek için içlerinde İngiltere kraliçesi BELKIS’ın da olduğu onlarca ülkenin yöneticisi ülkeyi ziyaret ediyor. Gelenlerin hayretle gördüğü bir şey var, ahlaki kalkınma her türlü kalkınmanın önüne geçmiş. İnsanların ahiret sevgisi dünyadan ağır basıyor. Ezanın okunması “Allah beni çağırıyor” anlamına geliyor. İnsanlar nimetin peşinden koşmayı bırakıp, Onu verene teşekkür için seccadeye koşuyorlar... Güzel bir rüya idi...Uyandık. Allah (cc) gaflet uykusundan uyanmayı ve bu rüyanın ötesini gerçekleştirmeyi bizlere nasip etsin. (Amin)
BANA NE DİYOR? Sen vahyin rehberliğinde çağının Yûsuf’u, Zülkarneyn’i, Dâvûd’u ve Süleyman’ı olursan bu rüya neden gerçekleşmesin? Kur’an bu kıssaları sana “hikâye olsun diye değil hedefin olsun, ismi geçen zatları da modelin olsun” diye anlatıyor.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
70. âyet: “Onların (sana karşı çirkin davranışları) yüzünden kendini üzme; kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü (de) canını sıkma.”
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Kur’an, Hidayet Rehberidir
1-6 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Tâ. Sîn.832 Bunlar Kur’an’ın, (yani gerçekleri) açıklayan kitabın âyetleridir.
2. (Okunup anlaşılması ve hayatın içinde yaşanması için inen Kur’an;) İman eden mü’minler için (bütün zamanlarda) bir hidayet rehberi ve (o rehbere göre yaşayanlar için) bir müjdedir.
3. Onlar ki (Kur’an’da bahsi geçen, Allah’ın rızasını ve ebedî cenneti kazanma gibi müjdelere nail olmak için) namazı (bütün şartlarına riayet ederek dosdoğru) kılarlar (mallarındaki fakirin hakkı833 olan) zekâtı (seve seve) verirler ve (her nimetten hesaba çekilecekleri) ahirete de kesin olarak inanırlar.
4. Şüphesiz Biz, (Allah’a834 ve) ahirete inanmayanların (“Hayat benimdir –kuralları ben koyar– dilediğim gibi yaşarım. Neyin güzel, neyin çirkin, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna ben karar veririm” diyenlerin, bu tercihlerinin bir sonucu olarak, Kur’an ve sünnet ölçülerinde günah ve çirkin olan) işlerini kendilerine güzel gösterdik; o yüzden (kötü alışkanlıklarının bağımlısı olur, onların ağında) bocalar dururlar.
5. (Hayatlarından ahireti çıkardıkları için, yaşlanma, hastalık ve ölümün verdiği korku ve endişeler nedeniyle bir kısmı itibarıyla) Onlara(dünyada) çetin bir azap vardır, ahirette ise en çok ziyana uğrayacak olanlar onlardır.
6. (Resûlüm!) Şüphesiz, bu (âyetlere zarf olan) Kur’an, sana (her hükmünde hikmetleriyle) Hakîm (her şeyi bilmesiyle) Alîm olan Allah tarafından verilmektedir.
7. YILA BAŞLARKEN ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA
İniş sırasından Kur’an’ın tefsirini yapıyoruz. Tefsirde izlediğimiz bu yöntem bir nevi 23 katlı bina yapmaya benziyor. Bu benzetmeden devam edersek, Kur’an’da alt katlarda olan konuları üst katlarda -gerekmedikçe- bir kere daha anlatmıyoruz, alt (önceki) katlarda anlatmışsak dipnotlar üzerinden oraya havale ediyoruz. İşin doğası gereği, üst katlara çıktıkça, alt katlara havale etme daha da artacak.
Bu açıdan bakıldığında, okuyucu için bir sonraki katın anlaşılması bir önceki katın bilinmesine bağlı oluyor.
Okuyucu bu çalışmayı istediği kattan okuyabilir. Ama bizim tavsiyemiz, daha verimli bir okuma için 1. yıldan başlanması olacak.
7. YIL İÇİN BİR HATIRLATMA DAHA, “GÜNCEL BİR OKUMA YAPACAĞIZ”
Evrensel Tefsir çalışmamızda buraya kadar Kur’an’a ait birçok konuyu ele aldık. Hemen hemen bütün temel konulara değindik. Bundan sonrasında 7. asırda (yaklaşık 1400 yıl önce) inmiş olan âyetleri, “dün indi biz de şimdi okuyoruz” tazeliğinde okuma yöntemine daha fazla ağırlık vereceğiz.
Böyle bir okuma yapacağımız ve âyetlerin tamamı “Bugün Bana Ne Diyor?” formatında olacağı için, -çok gerekmedikçe- ayrıca “Bana Ne Diyor?” bölümü açmayacağız.
Bu iki küçük açıklamadan sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
1. Âyet: İki Kitap: Kaynak ve Oradan Gelen Su
Bu âyette iki kitap geçiyor. Biri Kur’an diğeri kitab-ı mubîn. Burada soru şu: “Bunları aynı mı ayrı mı?”
Bunlara “ayrı” diyenler âyette geçen “vav” harfini atıf/bağlaç olarak değerlendirip ikinci kitaba levh-i mahfuz manası vermişler.
Bunlara “aynı” diyenler de âyette geçen “vav” harfine bizim de mealimizde yaptığımız gibi “yani” manası vermişler.
Teknik detayları bir tarafa bırakırsak biz, Kur’an’da Kur’an ve Kitap kelimelerini aynı cümlede gördüğümüz her âyette şunu düşünebiliriz;
Kitap kaynaktır, Kur’an o kaynaktan (levh-i mahfuzdan) gelendir;835
Kitap Allah’ın Alîm isminin sembolüdür. Yeryüzünde her peygambere gelen vahiy de o kaynaktan gelen âyetlerdir.
Basit örnekle ifade edersek, Kur’an bardakta bize ikram edilen manevi su’dur. Kitap da o suyun geldiği (sınırları olmayan) kaynaktır.836
2. Âyet: Bağlamın Tespiti
Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, “Kur’an’da geçen bütün kitap ifadeleri mecazidir.” demiştik. Yani 23 yıl boyunca Kur’an’da -Tevrat, İncil- hariç kitap şeklinde geçen ifadelerden kastedilenlerden hiçbiri fiziki kitap değildir. Ya vahyin âyetlerinin o güne kadar inen toplamıdır ya da vahyin kaynağı olan levh-i mahfuza işarettir.
Burada soru şu: Madem kitap kelimesini Kur’an mecazi olarak kullanıyoruz, o zaman bu mecazin hakikati nedir?
Bu mecazin hakikatini Kadir sûresinin şöyle ifade ettik: O gece inen ölçüdür: Allah’ın razı olduğu ölçülerdir. Bu ölçülere yasa, kanun, kural, ilke, prensi de diyebiliriz.
Bağlamı böyle tespit ettiğimizde, bu âyette anlatılan Kur’an’ın hidayet rehberliği ilkeler ve ölçüler üzerinden olur.
Bağlamı böyle tespit ettikten sonra 2. âyetin tefsirine geçebiliriz.
Kur’an (Hayatın Her Alanında) Bir Hidayet Rehberidir
Kur’an’da farklı şekillerde en fazla yapılan vurgulardan biri Kur’an bir hidayet rehberi (kitabı) olmasıdır. Buna biz de bu âyetlere gelene kadar 10 yerde vurgu yaptık. Burada bu âyet vesilesiyle o vurguyu açmak istiyoruz.
Kur’an’ın hidayet kitabı olması onun hayatın içindeki alanını daraltmaz, onu sadece “dini konularda” hidayet rehberi yapmaz. Kur’an hayatın her alanında gerçekten hidayet rehberidir.
Bunu açalım; Kur’an ölçülerinde hayat “dininin karıştığı ve karışmadığı alan” diye ikiye ayrılmaz. Neden çünkü, hayatın kendisini yaratan Allah’tır, hayatın içinde yapılan (doğru-yanlış, iyi-kötü, helal-haram, günah-sevap) her şey Allah’ın verdiği nimetlerle yapılır. Yani çıkıp hiç kimse “Ben şu şu işleri Allah’ın verdiği nimetleri kullanmadan yapıyorum o yüzden Allah’a verecek hesabım yok.” diyemez
Gerçek bu olunca, dinin hayatın her alanını nasıl düzenlediğine bakalım.
İslam dinine göre hayat üç alandan ibarettir. Din bu üç alanı düzenler.
Birinci alan: Allah-insan ilişkisidir. Bu alanda ilişkinin hem normu (kuralı) hem formu (şekli) Allah tarafından belirlenmiştir.
İkinci alan: İnsan kendi ile ilişkisidir. Bu alanda konu insanın bedenidir. Bu ilişkinin merkezinde verilen her nimetin emanet olması vardır. Emanet olan nimetlerin nasıl kullanılacağı konusunda kurallar emanet sahibi tarafından belirlenmiştir.
Üçüncü alan: İnsan-toplum, insan-çevre (bitki, hayvan, doğa) ilişkisidir. Bu ilişkide insanın bütün ilişkileri Allah’ın verdiği nimetler üzerinden olur. O yüzden bu ilişkinin çerçevesi de Allah tarafından belirlenmiştir.
Buraya kadarı özetlersek, Kur’an bu üç alanda insana hidayet rehberliği yapar. Yani doğru yolu bulmada rehber olur.
Bunun nasıl olacağını aşağıdaki başlıkta açalım.
Kur’an’ın Üç Alandaki Rehberliği
Birinci alana taabbudi (iman, ibadet ve kulluk ile ilgili alan diyoruz. Bu alanda ilişkiyi Allah (cc) belirler. Kur’an’ın hidayet rehberi olmasında en fazla öne çıkan alan burasıdır. Çünkü bu alanda ilişkinin şeklini bulma ve belirleme insana bırakılsaydı, insan aklı bunu Allah’ın istediği şekilde bulamayacaktı.
İkinci alana “emanet ahlakı tarafından belirlenen alan” diyoruz. Bu alanda insan bedene/hayata bedelini ödeyemediği için “hayat benim dilediğim gibi yaşarım” diyemez. Kur’an bu alanda da hidayet rehberidir. Verilen her nimetin veriliş amacına göre kullanılması noktasında rehberlik eder. Bu rehberlikte en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (sav).
Üçüncü alana “ölçününün adalet olduğu alan” diyoruz. Kur’an’ın inişinin tamamlandığı 7. asrı baz alırsak, insan-toplum insan-çevre (bitki, hayvan, doğa) ilişkisi sürekli gelişerek ve büyüyerek değişir. Varsayalım 7. asırda bir toplumun yönetilmesi için 100 yasa varsa, bugün Türkiye ölçeğinde bir ülke için (bütün kanun, tüzük, genelge, kural, kaideleri içine alan) yasa sayısı 100 binden çok fazladır.
İlk iki alan bütün zamanların değişmezidir. Bu üçüncü alanda ise ihtiyaçlar (sorunlar, suçlar) değiştikçe, onları karşılama araçları (şekli) değişir. O yüzden Kur’an burada hidayet rehberliğini uzun bir liste üzerinden yapmaz. Tek bir şey söyler: Adil olun. Kur’an’ın kastettiği adaletin içinde hak, hukuk, doğruluk, dürüstlük, liyakat gibi bütün erdemler vardır.
Üçüncü alanın bütün zamanlara mesajı şudur: Ey insan! Bu alanda binlerce farklı iş yapsan da hepsini Allah’ın verdiği nimetlerle yapıyorsun. O’nun verdiği nimetlerle yaptığın her işte adil olmak zorundasın. Olursan ahirette seni güzel bir karşılık bekleyecek, olmazsan, adil olmadığın her konuda hesap vereceksin.
Özetlersek, hayata bu üç alandan baktığımızda, hayatın tamamı Kur’an’ın kapsama alanına girdiği için, Kur’an hayatın her alanında hidayet rehberdir. Âyette geçen büşra/müjde kelimesi de onun rehberliğine tabi olanlara, dünyada ve ahirette güzel sonuçları müjdeliyor.
3-5. Âyet: Namaz, Zekat ve Ahiretin Ortak Noktası: Ayrılmak
Kur’an’da 28. âyette namaz ve zekat kelimeleri aynı âyetin içinde gelir.837 Burada onlardan bir örnek görüyoruz. Bu örneğin en önemli tarafı hem aynı âyette hem de devam eden iki âyette konunun ahiretle birlikte gelmesidir.
Burada bu üç şeyi bir araya getiren sebebe yoğunlaşacağız.
Bu sebebi tek bir kelime ile ifade edersek o kelimenin adı “ayrılmak” (terk) olur. İnanç dekorunda ahiret (ölüm, kıyamet) insana “sen burada kalıcı değilsin, “sen burada kavuştuğun her nimetten bir gün, onların hesabını vermek üzere ayrılacaksın” mesajını verir.
Ahiretin hayatın bütünü üzerinden verdiği bu mesajı, ölüm her ana indirir. Hayatın akışında ölümün ne zaman olacağındaki belirsizlik, insana “Her an bu dünyadan ayrılabilirsin mesajını verir.”
Bu mesajları dikkate aldığımızda İslam dininde namaz ve zekat gibi bütün ibadetler insana bu ayrılmanın provasını yaptırır;
Namaz ile insan günde beş defa dünyada (sabah yataktan, öğlen işten, akşam eşten dosttan) ayrılıp, sahibi göründüğü bütün nimetleri veren Rabbinin huzuruna gelir.
Zekat ile insan sahibi göründüğü nimetlerinden bir kısmını Kur’an’ın gösterdiği adrese vermekle, maldan, mülkten ayrılır.
Oruç ile belli bir süre yemeden içmeden ayrılmayı, hac ibadeti ile mekandan ayrılmayı da namaz ve zekat ibadetleri ile birlikte değerlendirebiliriz.
Böyle değerlendirdiğimizde, bütün bu ayrılışların ortak adı ecel provasıdır; insan, her an gelme ihtimali olan ölüm gelmeden önce, sembolik olarak ibadetlerle bu dünyadan kendi iradesiyle ayrılır.
Bütün bu ibadetleri temsilen namazı öne çıkarırsak, günde beş defa dünyada herhangi bir şeyden ayrılıp Allah’ın huzuruna giden insan dünyaya şu mesajı verir: (Ezan ile) Allah günde beş defa beni huzuruna çağırdığında, dünyada hiçbir şey O’nun ile benim arama giremez. O çağırdığında meşgul olduğum şeylerle bağlantıyı keser O’nun huzuruna giderim. Çünkü ben Allah’a bağlıyım, dünya ve içindeki her şeye karşı bağımsızım.
Özetlersek, namaz günde beş defa diğer ibadetlerle birlikte, ahirete iman eden insandaki bu inancı besliyor. Bu bilince sahip olan bir Müslüman için her namaz bir ecel, ahiret ve diriliş provası oluyor.
4. 5. Âyetler şunu diyor: Dünyaya ne kadar bağlanırsanız bağlanın, ölüm bir gün gelecek ve mecburen ayrılacaksınız. Ayrıldığınızda dünyanın bağımlısı olmuş olanları bekleyen acı sonla karşılaşacaksınız. Bu sonu yaşamak istemiyorsanız gelin yol yakınken geri dönün. Gelin iman ve ibadetlerle dünyaya karşı bağımsızlığınızı, Allah’a karşı bağlılığınızı ilan edin.
6. Âyet: Allah Hakîm ve Alîm’dir
Burada soru şu: Bu iki isim neden bu âyet grubunun sonunda geldi?
Kur’an’da âyet sonlarında gelen isimler, genelde şu sorunun cevabı oluyor: “Burada anlatılan konuların arkasında Allah’ın hangi isimleri var?”
Bu isimler burada gelmekle şu mesajı veriyorlar: Kur’an’ı apaçık bir kitap olarak gönderen, onu insanlığa hidayet rehberi yapan, onun içinde namaz ve zekat gibi ibadetleri emreden Allah (cc) her işinde hikmetle hükmeden Hakîm, her şeyi en iyi bilen Alîmdir.
Bu mesajı biraz daha açarsak bu mesaj bize dolaylı olarak şunu diyor: “Allah (cc) sıradan biri değildir. Allah “üç evin”838 de sahibidir. Dünya ve beden evini mükemmel yaratan, onlara, bütün bilim insanlarını hayran bırakan yasalar koyan Allah’ın, iş İslam evine gelince (haşa) amatör davranması, ‘insanların saçma, mantıksız ve gereksiz’ diyebileceği kurallar koyması imkansızdır.”
7-14 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
Hz. Mûsâ ve Dokuz Mucize
(İnsanlık tarihi, aynı zamanda yanlış yolda gidenlerin feci sonlarını gösteren ibretlik bir belgeseldir. İşte onlardan biri;)
7. Hani Mûsâ (Medyen’den Mısır’a dönerken, Sina Dağı civarında yolunu kaybetmişti. Hava soğuk ve karanlıktı. Mûsâ uzakta bir ateşin yandığını görünce) ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben (dağın yamacında ağaçlar arasında) bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan (gideceğimiz yönle alakalı) bir haber getireceğim yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki (şu soğuk havada) ısınırsınız!
8. (Mûsâ) Oraya geldiğinde (Allah tarafından ona şöyle) seslenildi: (İnsanlığa götüreceğin hidayetin sembolü olan) Bu ateşin yanında ve çevresindeki839 kimseler berekete nail olmuştur. Âlemlerin Rabbi olan (ve sana birçok lütuf ve ihsanlarda bulunan) Allah (her türlü eksikliklerden münezzeh olan)Subhân’dır!
9. Ey Mûsâ! İyi bil ki, Ben, (mutlak gücün sahibi) Azîz (her hükmünde hikmet sahibi) Hakîm olan Allah’ım!
10. (Ey Mûsâ! Seni peygamber olarak seçtim.840 Şimdi peygamberliğine delil olacak mucizeleri görmek için Şuayb’ın yanında çobanlık yaparken kullandığın şu) Asânı at (bakalım!) Mûsâ (asâyı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce (insaniyet muktezası olarak) dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine dedik ki) Ey Mûsâ! Korkma (sakin ol! Çünkü, sen artık peygambersin ve)Benim huzurumda peygamberler korkmaz.
11. (Mûsâ, bu mucizenin şaşkınlığını yaşarken “Geçmişte kazara adam öldüren benden peygamber olur mu?” diye de içinden geçirdi. Bunun üzerine ey Mûsâ!) Yalnız (şu gerçeği unutma) kim (geçmişte bir şekilde) haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine (tevbe ederek) iyilik yaparsa, bilsin ki Ben(o kullarımı bağışlayan)Gafûr (onlara karşı merhameti çok olan) Rahîm’im.
12. Şimdi (endişelerini bir kenara bırak ve o adama841 vurduğun) Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın842. Bu (–Allah’ın izniyle– gelecekte) Firavun ve kavmine göstereceğin dokuz mucizeden843 biridir. Çünkü Firavun ve kavmi gerçekten yoldan çıkmış bir toplum haline geldi.
13. (Mûsâ, Firavuna gitti. Halkın toplandığı bir bayram günü) Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince (bütün halk, Firavunun sihirbazlarının mağlubiyetine şahit oldu. İman eden sihirbazlar dışında mucizeye şahit olanların büyük bir bölümü) “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.
14. Aslında onlar bu mucizelerin sihir olmadığını gayet iyi anlayıp kavradılar; ama inkârda ısrar etmeleri ve kendilerini üstün görmeleri sebebiyle mucizeleri inkâr ettiler. Fakat (bu inkâr akıbetlerini değiştirmedi) bak işte o bozguncuların sonu ne feci oldu.
Ön Bilgi: Kıssanın Önceki Bölümleri
Bu kıssa Kur’an’da en fazla anlatılan kıssaların başında geliyor. Bu kıssa ile ilgili kronolojiyi Kamer sûresinin 41-45 arası âyetlerinin tefsirini yaparken vermiştik. Bu kıssa hakkında geniş açıklamaları da Kamer sûresinden sonra A’râf (103-171), Tâhâ (9-98), Şu’arâ (10-67) sûrelerinin tefsirinde yapmıştık. Burada Neml sûresinde 7-14 arası âyetlerde açıklamalarımız devam edecek.
7-14. Âyet: Hz. Musa (as) Kıssası ile İlgili Genel Değerlendirmeler
Bu kıssasının buradaki âyetlerinde anlatılan konuları bu kıssanın önceki bölümlerde geçti, gelecek bölümlerde de farklı bağlamlar içinde yine geçecek. O yüzden buradaki değerlendirmelerimizi oldukça kısa tutacağız.
Önce şu soruyla başlayalım, bu kıssa burada niçin anlatılıyor?
Cevabımızı bir kurgu içinde verelim. Mekke’yi bir okul, Sahabileri o okulun öğrencileri, Kur’an’ı o okulun müfredatı, Peygamberimizi de okulun öğretmeni olarak kabul ettiğimizde, bu soruya verilecek cevaplardan biri şu olur: Öğretmen geçmişte geniş olarak anlattığı dersin bir kere daha hatırlanması için, ders hakkında çok kısa bir özet veriyor.
“Bu özete neden ihtiyaç var?” denilirse, daha önce de ifade ettiğimiz gibi Hz. Musa kıssasında Mısır, Mekke’ye karşılık gelirken, Firavun da müşriklere karşılık geliyor. Bu bağlamda bu özet üzerinden şu mesaj veriliyor: Firavun karşısında Musa’yı yalnız bırakmayan Allah, müşrikler karşısında da sizi yalnız bırakmayacaktır. Siz çağınızın Musa’sı olursanız, içinde yaşadığınız Mekke’de şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın, vahyin rehberliğinde çıktığınız yoldan dönmezseniz, Allah aleyhte görülen şartları lehinize çevirecek… Haydi durmak yok. Yola devam…
Özetlersek, burada bu âyetlerin mesajını indiği bağlamı dikkate alarak vermeye çalıştık. Bu âyetler hakkında geniş bilgi için daha önce geçen bölümlerde yaptığımız açıklamalara bakılabilir.844
15-44 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
15. Andolsun ki Biz(Mûsâ’nın soyundan gelen) Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim (irfan ve hikmet) verdik. (İlim, iman ve ahlak temelleri üzerinde yükselen muhteşem bir devlet kurdular. Devletin zengin olması onları şımartmadı.) Onlar (bütün nimetleri Allah’tan bildikleri için) “Bizi, (verdiği nimetlerle) mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun” dediler.
Hz. Süleyman ve Dişi Karınca
16. Süleyman (babası) Dâvûd’avâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize (bir mucize olarak başta) kuş dili (olmak üzere, karınca gibi bazı hayvanların dilleri de) öğretildi ve bize (ihtiyacımız olan) her şeyden (gerektiği kadar) verildi. Şüphesiz bu apaçık bir lütuftur.
17. Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; (Cinler ve kuşlar ordunun her türlü lojistik hizmetlerinde istihdam edilirken, insanlar bizzat savaşan gruptaydı. Bunların) hepsi bir arada (tam bir itaat ve disiplin altında) düzenli olarak (Güney Arabistan’a; Yemen’e doğru) sevkediliyordu.
18. (Muhteşem bir güce sahip olan bu ordunun askerleri) Nihayet (yol üzerinde) Karınca vâdisine geldikleri zaman (o vadideki karıncaların yöneticisi olan) dişi bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve (güçlü) ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!” dedi.
19. (Güç, Süleyman’ı değiştirmemişti. Gücün zirvesinde dahi en zayıfın hukukunu gözeten Süleyman) Karıncanın dediklerini işitince gülümsedi (bir an için sahip olduğu nimetleri düşündü) ve (dua makamında) şöyle dedi: “Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana-babama bağışladığın nimetlere şükretmemi ve (verdiğin her nimetle) hoşnut olacağın iyi işler yapmamı (ne kadar güçlü olursam olayım, en zayıfın hakkını gözetmeyi bana) nasip eyle, rahmetinle (kereminle) beni (razı olduğun) iyi kullarının arasına kat.”
20. (Süleyman ordularını teftiş esnasında emrindeki) Kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?845
21. Bana geçerli bir mazeret göstermediği takdirde onu ya şiddetli bir şekilde cezalandıracağım ya da (görevi ihmal suçundan) kafasını koparacağım.
22. Çok geçmeden (kuşlar içinde özel bir yeri olan Hüdhüd) geldi (ve)Ben, “senin bilmediğin bir şeyi öğrendim” dedi. (Yemen’de bulunan) Sebe’den sana çok doğru (ve çok önemli) bir haber getirdim.
Bir Kadın Yönetici: Belkıs
23. Oranın halkını (Belkıs adında) bir kadının yönettiğini ve ona (bir yöneticinin sahip olması gereken) her türden (bilgi, beceri ve imkânın) verilmiş olduğunu gördüm. Ayrıca onun çok büyük (ve çok görkemli) bir de tahtı var.
24. (Ama maalesef) Onun ve kavminin, Allah’ın peşi sıra güneşe secde ettiklerine şahit oldum. (Anlaşılan o ki;) Şeytan yaptıkları işleri kendilerine güzel göstererek onları yoldan çıkarmış. Bu nedenle doğru yolu bulamıyorlar.
25. (Böyle yapmakla şeytan istiyor ki) Göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, gizledikleri ve açıkladıkları şeylerin hepsini bilen Allah’a secde etmesinler.
26. (Keşke, şu küçük sarayların ve tahtların sahipleri olan bu insanlar) “Büyük Arşın (mutlak iktidar ve hükümranlığın) sahibiolan Allah’tan başka ilah yoktur” (gerçeğini bilselerdi.)
27. (Hüdhüd’ü dinleyen Süleyman:) “Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan biri misin (bunu yakında) göreceğiz” dedi (ve danışmanlarına bir mektup yazdırdı.)
28. (Hüdhüd’e) “Benim şu mektubumu götür (ve gizlice) onlara bırak, sonra da yanlarından ayrıl ve (bir kenara çekilip onları) gözetle, bakalım ne yapacaklar?” (dedi.)
29. (Hüdhüd verilen emri yerine getirdi. Belkıs, Süleyman’ın mektubunu alır almaz etrafındaki vezirlerine) Dedi ki; Ey ileri gelenler! (Bakın) Bana çok önemli bir mektup geldi”
30. “Mektup Süleyman’dan (geliyor) ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlıyor.)
31. (Mektupta Allah, rahmetiyle keremiyle en güzel şekilde tanıtıldıktan sonra, sonuç cümlesinde şöyle deniyor; “Ben Allah’ın elçisiyim. Elçiye saygısızlık O’nu gönderene yapılmış sayılır. O yüzden) Bana karşı büyüklük taslamayın, (itaat ve) teslimiyet göstererek bana gelin!”
32. (Belkıs mektubu okuduktan sonra) Ey ileri gelenler! “Bu mesele hakkındaki görüşlerinizi (öğrenmek) istiyorum. (Malum) Ben size danışmadan hiçbir konu hakkında karar vermem” dedi.
33. (Vezirler, “Kraliçemiz! Bildiğiniz gibi) Biz son derece güçlü ve savaşçı bir milletiz (ordularımız, emir ve görüşlerinize hazırdır. Artık) ferman senindir; düşün ve ne emredeceğine sen karar ver!” dediler.
34. (Belkıs: “Zorba) Krallar (herhangi) bir ülkeye girdikleri zaman, oranın düzenini altüst ederler ve halkının ileri gelenlerini aşağılık hale getirirler. (Herhalde mağlup olursak onlar da bizi) Böyle yapacaklar.” dedi.
(Tabii böyle derken, Süleyman’ın bir karıncanın hukukunu gözetecek kadar merhametli ve adil biri olduğunu bilmiyordu.)
35. (Belkıs, zeki bir yöneticiydi. Savaş yerine diplomasiyi tercih etti ve) Ben(şimdi) onlara (dostluk ve barış mesajı olarak altın, gümüş ve değerli mücevherlerle dolu büyük) bir hediye (paketi) gönderecek ve elçilerin getirecekleri cevabı bekleyeceğim. (Bakalım, Süleyman mal mülk göndermekle savuşturulacak biri miymiş? Anlayacağız...)
36. (Elçilerin sözcüsü hediyelerle) Süleyman’ın huzuruna çıkınca (Süleyman ona “Ne o, yoksa) Siz(beni yardıma muhtaç sandınız da) bu hediyelerle bana (mali) yardımda mı bulunuyorsunuz? (Şunu iyi bilin) Allah’ın bana (maddî nimetlerin yanında) bahşetmiş olduğu (manevî nimetler) size verdiği şeylerden (çok) daha hayırlıdır. (İşte bu yüzden) Hediyenizle (ancak öyle şeylere değer veren) siz (ve sizin gibiler) sevinirsiniz” dedi.
37. (Bu sözlerin ardından ey elçi! Sen ve arkadaşların) Onlara dön (ve de ki: Eğer istersek) Asla karşı koyamayacakları ordularla (üzerlerine) gelir ve hepsini aşağılık ve perişan bir halde oradan sürüp çıkarırız.
Belkıs’ın Tahtı
(Süleyman’ın bildikleri hiçbir krala benzemediğini, bu dünyada Allah’ın rızasına her şeyden daha fazla değer verdiğini anlayan elçiler, gördükleri her şeyi Belkıs’a anlattılar. Danışmanları ile durumu değerlendiren Belkıs Süleyman’ın davet ettiği dini öğrenmek için Kudüs’e geleceğini bildirdi.)
38. (Bu haber üzerine danışmanlarını toplayan Süleyman onlara) “Ey ileri gelenler!” Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz (Belkıs’ın sarayındaki) tahtını bana getirebilir.” dedi.
39. (Danışmanları arasında bulunan ve kabiliyetleri ile öne çıkan) Cinlerden bir ifrit: “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Bunu gerçekleştirebileceğimden de eminim (bu konuda bana güvenebilirsiniz)” dedi.
40. (İfritin bu sözü üzerine) Kitaptan bilgisi olan (ve Rabbi tarafından kendisine ilim verilen) biri (olarak Süleyman846 ifrite:) “Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar ben (Allah’ın izniyle) o tahtı sana getirebilirim” dedi. (Süleyman daha sözünü bitirmeden Allah’ın bir lütfu olarak) Onu yanı başında duruyor görünce “Bu (mucize, tıpkı diğer mucizelerde olduğu gibi) şükredip etmeyeceğimi sınamak için Rabbimin (bana verdiği) lütuflarındandır. Her kim şükrederse yalnızca kendi iyiliği için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, bilmelidir ki Rabbim(dünyadaki bütün krallara, bütün zenginlere o zenginliği veren) Ganî (lütuf ve ikramı pek bol olan) Kerîm’dir.
41.(Süleyman adamlarına “Belkıs’ın) Tahtını (dışarıdan bakıldığında eski ve değersiz bir şeymiş görüntüsü vererek) tanınmaz hale getirin” dedi. Bakalım (onun nasıl bir anda el değiştirdiğini, eski güzelliğini ve değerini kaybederek perişan bir hale geldiğini gördükten sonra dünyevi zenginliklerin gaye olmaya değmeyeceğini anlayıp) doğru yolu bulabilecek mi, yoksa doğru yolu bulamayan kimselerden mi olacak?
42. (Nihayet, Belkıs, ülkesinden Kudüs’e iki ay kadar süren bir yolculuktan sonra Süleyman’ın huzuruna) Gelince: (Süleyman onu sarayın avlusunda karşıladı. Tahtı da oraya yerleştirmişti. Ona) “Senin tahtın da böyle mi?” dendi. (Belkıs, ilk olarak ülkesiyle, Kudüs arasındaki uzun mesafeyi düşündü. Sonra dikkatli bir şekilde tahtı inceledi ve hayret ve şaşkınlık içinde) “Bu sanki o” diye cevap verdi. (Belkıs, ilahî bir inayet olmadan bu tahtın buraya gelmesinin imkânsız olduğunu anlamıştı. Sözlerine şöyle devam etti) “Daha önce bize (senin gerçek bir peygamber olduğuna dair) bilgi ulaşmıştı ve biz de Müslüman olmuştuk.
(Süleyman, Allah’ın verdiği nimetler üzerinden Belkıs’a dolaylı olarak şu mesajı verdi; “Gördüğün gibi ben senden daha zenginim ama bu zenginliği kendimden bilmiyor, onu Allah’a ait bir emanet olarak görüyorum. Belkıs bu dolaylı tebliğden etkilenmişti. Özünde iyi bir insandı.)
43. Onu, (ve kavmini başta güneş847 olmak üzere) Allah’ın peşi sıra taptığı şeyler (fıtratına dönmekten, Müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Çünkü kendisi (putperest bir ortamda dünyaya gelmiş) inkârcı bir kavimdendi.
(Süleyman, Allah’ın lütfu ile ilimde, sanatta, mimaride geldikleri seviyeyi Belkıs’a gösterirken, dolaylı olarak bütün zamanlara şu mesajı veriyordu: Müslüman olmak geri kalma sebebi olamaz. Hem Müslüman olmak hem de zengin olmak, hem zengin olmak hem de o zenginliği Allah’tan bilmek, Allah yolunda harcamak mümkündür.)
44. (Bu ve benzeri mesajları vermek için) Ona (harika bir sanat eseri olan) “Saraya buyurun!” denildi. (Kapıdan girince üzeri şeffaf camla kaplı bir zemin vardı. Belkıs) Onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, camdan yapılmış, şeffaf bir zemindir (fakat üzerindeki cam seni yanılttı”) dedi. (Süleyman’ın böyle büyük bir zenginlik ve kudrete sahip olmasına rağmen asla kibre kapılmadığını, aksine derin bir tevazu ile Rabbine yönelip O’na şükrettiğini gören Belkıs) dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten (Senin verdiğin nimetleri kendimden bilmekle yıllarca) kendime yazık etmişim. (Şimdi burada) Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.
(Bir yanda servet denen nimet arttıkça imanı artan Süleyman gibi kullar vardı, diğer yandan da güç ve imkânları arttıkça kibir ve gururları artan Semûd ve benzeri kavimler vardı.)
Ön Bilgi: Kıssanın Önceki Bölümleri
Bu kıssayı Sâd sûresinde iki bölüm halinde gördük; sûrenin 17-26. âyetleri arasında ilk olarak Hz. Davud’un kıssasını, hemen ardından 30-40 arası âyetlerde onun oğlu olan Hz. Süleyman’ın kıssasını gördük.
Burada yaptığımız değerlendirmelerden önce orada yaptığımız açıklamaların okumasında fayda görüyoruz.
Ön Bilgi: Alternatif Yorum
Kur’an’da bazı âyetlerde “bir”den farklı anlamlar olabiliyor, tefsircilerimiz o âyetler hakkında farklı yorumlar yapabiliyorlar. Biz Açıklamalı Mealimizde, Hz. Süleyman kıssasında geçen cinlerle ilgili âyetlerde geleneğimizin kabul ettiği anlamı öne çıkarmıştık. Tefsir çalışmamızda da o anlamın yanına, öne çıkan alternatif yorumlardan birini ekledik. Böylece okuyucularımıza ilgili âyetler için iki farklı yorum sunmuş olduk.
Ön Bilgi: Kıssa Hakkında Genel Bir Değerlendirme
Bu sûrede 15-44 arası âyetlerde anlatılan bu kıssa burada oldukça geniş bir yer tutuyor. Kıssanın sadece 15. âyetinde Hz. Davud’dan kısa bir cümleyle bahsedilirken, sonraki bütün âyetler Hz. Süleyman ve onun etrafında gelişen olaylardan bahsediyor. Hz. Davud’dan bir cümleyle bahseden âyetin kısa mesajı şu: “4. yılda anlatılan konuları bir kere daha hatırlayın, onun üzerinden verilen liderlik (yöneticilik) eğitimini bireyden topluma hayata taşımaya çalışın. Servet sahibi, zengin bir insan olmak hedefiniz olsun ama servetin size sahip olmasına izin vermeyin…”
Hz. Davud için yapılan kısa hatırlatmadan sonra, bu kıssaya aşağıdaki başlıklar altında giriş yapabiliriz.
Kıssanın Öncelikli Anlatılma Sebebi
Birinci sebep: Daha önce de ifade ettiğimiz gibi848 Kur’an’daki bütün kıssaların öncelikli hedefi, Peygamber Efendimizin peygamberliğine şahitlik etmek; bu şahitlik üzerinden Kur’an’ın insan sözü olamayacağını ilan ve ispat etmektir.
Bu kıssa da indiği asırdan itibaren bu işi yapıyor ve bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Bu kıssada anlatılanları Peygamber kendisine gelen vahiyle duyana ve duyuruna kadar kendisi de bilmiyordu. 47 yaşına gelene kadar ondan bu âyetlerde anlatılanları hiç kimse duymamıştı.”
Özetlersek, “Bu neyin şahididir?” Bu, Kur’an’ın insan sözü olamayacağının şahididir.
İkinci sebep:Hz. Davud ve Süleyman peygamberler, Yahudi geleneğinde daha çok kral olarak kabul edilir ve peygamberlik statüleri Yahudiler arasında İslam'daki kadar belirgin değildir. Ayrıca, Kitab-ı Mukaddes'te onlar hakkında bazı tartışmalı anlatımlar ve eleştiriler bulunmaktadır. Bu bilgileri dikkate aldığımızda, Kur'an'ın bu kıssalar üzerinden Müslümanlara doğru bilgiler verdiğini ve onları gelecekte Medine'de karşılaşacakları Yahudilerle olan diyaloglara hazırladığını söyleyebiliriz. Kur'an'ın buradaki, peygamberlerin saygınlığını korurken, aynı zamanda Ehl-i Kitap ile olan ilişkilerde Müslümanlara rehberlik etmeyi amaçlamaktadır."
Kıssasının Bağlamı, İndiği Zamana ve Bugüne Mesajı
Bu kıssanın bağlam komşusu 7-14 arası âyetlerde geçen Hz. Musa-Firavun kıssası. O kıssa “Siz çağınızda Musa olursanız, Allah onun önündeki engelleri kaldırdığı gibi sizinkini de kaldırır.” mesajı vermişti.
Bu kıssa da burada hem indiği asrın Müslümanlarına hem de bütün zamanlardaki Müslümanlara Hz. Süleyman’ın yöneticisi olduğu adil, zengin ve güçlü devlet üzerinden şu mesajı veriyor: “En iyi Müslüman (dünyayı terk eden, bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşamayı fazilet bilen) fakir Müslüman değildir. Sizler kendi çağınızda hem İyi Müslüman hem de adil, zengin, güçlü ve refah seviyesi yüksek bir ülkenin vatandaşları olabilirsiniz.”
Bu açıdan baktığımızda daha önce de tekrar ettiğimiz gibi Hz. Davud ve Süleyman Peygamberlerin Kur’an kıssaları arasında yer almalarındaki en büyük hikmetlerden biri de Müslümanlara ahlaki olarak güzel örnek olmanın yanında zenginleşmiş, gelişmiş bir birey/toplum ve devlet olma hedefi vermektir.
Bu açıklamalardan sonra aşağıdaki âyetlerde -adına hissi mucize dediğimiz- bazı peygamber mucizeleri geçtiği için mucize konusunda önceki yaptığımız açıklamalara ilaveten yeni açıklamalar yapmak istiyoruz.
Geçmişten Günümüze Mucizelere Bakışı
Geçmişten bugüne Kur’an üzerinde çalışma yapanların mucizelere bakışı genelde üç başlık altın olmuş.
Birinci bakış: Kur’an’da olağanüstü gibi görünen her hadiseye mucize diyenler.
İkinci bakış: Kur’an’da olağanüstü gibi görünen hiçbir hadiseye mucize demeyip, o tür hadiselere rasyonel (akli) zeminde açıklamalar getirenler.
Üçüncü bakış: Kur’an metninde farklı anlamaya bir karinenin (ipucu, işaret) olmadığı yerlerde anlatılan hadiselerin mucize olduğunu kabul edenler, farklı anlamaya bir karine olan yerlerde de gerekçeleri söyleyerek onun mucize olmadığını söyleyenler.
Biz bu tefsir çalışmamızda üçüncü bakış açısını tercih ettik ve bunun gerekçelerini önceki bölümlerde geniş olarak açıkladık. Burada farklı bir bakış açısı ile önceki açıklamalarımızı özetleyelim.
Birincisi: Allah’ın tercihi. Bu şu demek: İnanç dekorunda (akli, haberi, hissi) üç tür mucize var. Atomdan güneşe kadar yaratılan her şey akli mucizelerin içine giriyor. Gönderilen vahiy (Kur’an) haberi mucize oluyor. Peygamber eliyle gösterilen mucizeler ise hissi mucize olarak ifade ediliyor. Bunlar içinde Allah (cc) kendisini tanıtırken (Kur’an üzerinden) açık ara kıyas kabul etmeyecek şekilde akli mucizelere işaret ediyor. Kur’an’da göğe, yere, aya, güneşe, deveye bakılmasını emreden tüm âyetler bu kapsamdadır.
İkincisi: Peygamberlerin peygamberliğini ispat makamında -o şartlarda gerekli olan- hissi mucizelerin sayısını olduğundan fazla göstermek dini rasyonel zeminden uzaklaştırıyor. Bu uzaklaşmayla din akıldan, mantıktan uzak, her şeyi olağanüstü olan bir kimliğe bürünüyor. Bu hale gelen din (iman ile akıl arasında bağlantı olmadığını savunan) fideizmle eşitleniyor.
Üçüncüsü: Dünya imtihan dünyası. Mucizelerin çok olması demek, imtihan devam ederken cevapların tahtada görünmesi demektir. Bu da imtihanı, imtihan olmaktan çıkarır. Böyle bir imtihanda irade ve akıl devre dışı kalır ve insanlar inanmaya mecbur olur.
Dördüncüsü: Son peygamberden sonra peygamber gelmeyecek. Yani artık hissi mucize yok. Elimizde akli ve haberi (Kur’an) mucize var. Biz, Allah’ın muradının dinin bunlar üzerinden anlatılması olduğunu düşündüğümüz için, bütün çalışmalarımızda bu tür mucizeleri öne çıkarıyor, hissi mucizelerde, mucize gibi görünen hadiselerde karineye bakıyor, karine farklı anlamaya kapalıysa orada olana “mucize” diyoruz. Açıksa, gerekçelerini söyleyerek neden mucize olamayacağını söylüyoruz. Bu kıssada da bunu yapacağız. Biraz soyut kalan bu ifadeleri aşağıda gelecek başlıklar altında örnekler üzerinden somutlaştıracağız.
Şimdi âyetlerin tefsirine geçebiliriz,
15. Âyet: İlmi Kim Verdi?
Genelde dünyaya gelen her insan kendi çabasıyla az-çok ilim öğrenir. Buna peygamberler de dahildir. O yüzden peygamberlere ait ilmi ikiye ayırmak gerekir birincisi kesbi ilim: Yani peygamberlerin her insan gibi araştırıp, emek harcayarak elde ettikleri ilimlerdir. İkincisi de Allah tarafından kendilerine verilen vahiydir.
Bu tür âyetlerde kastedilen ilim, ilmin tamamı değil, vahiy olan kısmıdır.
Bu ve benzeri âyetlerle ilgili olarak bu tespitin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Bazıları peygamberleri olduğundan daha büyük gösterme adına, onlara gelen her ilmin ve onlardan sadır olan her sözün de vahiy olduğunu söylüyorlar. Böyle söylemek o peygamberi büyütmez aksine küçültür ve onu örnek alınamaz bir insan haline getirir.849
Tevazu Dersi
15. âyetin 2. cümlesi şöyle “Bizi, mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun.”
Bu cümle şu iki şekilde de olabilirdi: “Bizi bütün insanlardan üstün kılan...” veya “Bizi bütün müminlerden daha üstün kılan…”
Neden böyle olmadığına bakalım. Birinci cümleyi kurmuyorlar, eğer birinci cümleyi kursalardı yaptıkları kıyas maddi bir kıyas olacak ve anlam şöyle olacaktı: Dünyada zengin ve güçlü ülkeler var bizi onlardan daha güçlü yapan Allah’a hamd olsun.”
İçinde “mümin” kelimesi geçen bir cümleyi kurmaları kıyasın manevi olduğunu gösteriyor. Baba-oğul bu iki peygamber bu kıyası yaparken bize iki noktada tevazu dersi veriyorlar.
Birinci ders: Her ne kadar maddi ve manevi yönden çok üstün olsalar bile kendilerini bütün müminlerden üstün görmüyorlar. Kendilerinden daha üstünler olabileceğini de kabul ediyorlar.
İkinci ders: (Bu ders daha önemli) Elde ettikleri hiçbir başarıyı kendilerinden bilmiyorlar. Allah’tan bildikleri için şükrü ve hamdi Allah’a has kılıyorlar.
Özetlersek, onların tevazu dersi bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Ne kadar başarılı olursanız olun, başarı sizi değiştirmesin, sizi şımartmasın. Başarıyı Allah’tan bilip, şükrü ve hamdi ona yapın.
16. Âyet: Kuş Dili Öğretilmesi Bir Mucize mi?
Eğer Kur’an’da bu âyetten -birkaç âyet- sonra Hz. Süleyman’ın karıncalarla ve Hüdhüd kuşu ile konuşmasından bahsedilmeseydi, bu hadiseye “mucize değil” diyebilirdik. Kur’an bu âyeti buraya koyarak, “gelecek hadiseleri bu âyetten bağımsız okumayın, Kur’an’ı, Kur’an’la tefsir edin mesajı veriyor.” Öyle yaptığımızda hem bu âyet hem de (yerinde gerekçelerini açıklayacağız) karınca ve Hüdhüd konuşmaları mucize oluyor.
Şu soruyla devam edelim,
Kuş Dili Öğretilmesi Neden Mucize?
Not: Burada araya bir not girelim, biz gelecek âyetlerde Hz. Süleyman’ın sadece kuşla (Hüdhüd) değil, karınca ile konuşmasından yola çıkarak buradaki âyeti daha genel olarak “hayvanlarla iletişim dili” olarak anlıyoruz. Neden? Çünkü, Hz. Süleyman’a kuş dili öğreten Allah (cc) dilerse diğer hayvanlarla iletişim kurmayı da öğretebilir. Bunun önünde bir engel yok.
Bu notu paylaştıktan sonra başlıktaki sorunun cevabını verelim. Gelecek âyetlerde göreceğimiz karınca ve kuş ile o şekilde konuşma örnekleri, Allah tarafından öğretilmeseydi hem Hz. Süleyman’ın hem de bütün insanların öğrenmekte aciz kalacağı bir olay olduğu için mucizedir.
Bu Mucizenin Bugüne Mesajı Nedir?
Sadece bu mucize değil, Kur’an’daki her mucize insanlara özellikle bilim insanlarına şu mesajı verir: “Bu mucizelerin aynısını yapmakta aciz kalsanız bile yakın benzerlerini yapmanız mümkün. Haydi çalışın, gayret edin…”
Geçmişten günümüze bilim insanları hayvan davranışları üzerinde yaptıkları çalışmalarda onların farklı durumlarda çıkardıkları farklı seslerden ve kuyruk hareketlerinden aralarında ortak anlaşma dili kullandıklarını fark ediyorlar…
17. Âyet: Orduda Cinlerin ve Kuşların Bulunması Bir Mucize mi?
Aynı kıssa içinde başka âyetlerde850 geçen şeytanı da dikkate alırsak, başlıktaki sorunun yanına şu soruyu da koyabiliriz. “İnşaat işçiliği ve dalgıçlık yapan şeytanların varlığı da bir mucize midir?”
Bunların mucize olamayacağına dair karine (işaret) olmasıydı, “bunlara mucize” derdik ama bunların mucize olmayacağına dair bazı karineler var. Onları aşağıda iki başlık altında anlatmadan önce bu konuda yanlış anlamaların önünü geçmek için buraya iki önemli not düşmek istiyoruz.
Önemli Not 1: Cin, Şeytan ve Melek Vardır
Biz, mevcut Kur’an âyetlerinden yola çıkarak Allah’ın insan dışında cin/şeytan ve melek isimleriyle görünmeyen varlıklar yarattığına iman ediyoruz. Burada “mucize” yok dediğimizde bu ifademiz cinlerin inkarı anlamına gelmeyecek.
Ayrıca Tefsir Usulümüzde (30) Cin Yasasında geniş olarak açıkladığımız gibi cinlerin ve onlar içinde insana apaçık düşman olan iblis/şeytan isimli cinin bizim fiziki dünyamıza müdahalesinin “vesvese”851 ile sınırlı olduğuna inanıyoruz.
Bu kabulün bir gereği olarak Hz. Süleyman kıssasında “cin/şeytan” ismiyle geçen bütün varlıkların, bizim fiziki dünyamızdaki -biz insanlar gibi etten, kemikten- varlıklara karşılık geldiğini düşünüyoruz.
Önemli Not 2: Cinler konusunda Ana ve Tali Konu Ayrımı
Varlıkları Kur’an âyetleri ile sabit olan852 cinlerin varlığına iman ana konudur. O cinler içinde şeytan ismiyle anılan cinin insanın düşmanı olduğuna, bu düşmanın insana vesvese ile zarar vereceğini kabul de ana konuya dahildir. Bunların inkarı bu âyetlerin inkarı anlamına geleceği için, bu inkarı yapan kişinin din ila bağlantısı kesilir.
Bu âyetlerin varlığını kabul ettikten sonra cinlerin (şeytanın) insan hayatına vesvese dışında müdahale ettiğine dair hiçbir âyet yoktur. O yüzden bu konu (ikinci dereceden) tali bir konudur.
Biz ve onlar şartları birbirine çok benzeyen iki ayrı imtihan salonunda imtihan olan öğrenciler gibiyiz. Varlığımızı sürdürme konusunda bizim onlara ihtiyacımız olmadığı gibi, onların da bize ihtiyacı yoktur.853
Özetlersek, onların varlığını inkar etmeden, onların bizim dünyamıza müdahale yapabilme konusu yoruma açık bir konudur.
Bu önemli açıklamalardan sonra konuya girebiliriz.
Hz. Süleyman’ın Emrinde Cinlerin ve Şeytanların Var Olması Mucize midir?
Bu olayın mucize olarak kabulünün önünde bazı engeller var. Şimdi beş madde altında bu engellere işaret edelim:
Birinci engel: İslam'ın temel inançlarından biri olan gayba (görünmeyene) iman prensibi, bu durumla çelişmektedir. Allah'a, ahirete, meleklere iman nasıl gaybın konusu ise, cin ve şeytanlar da aynı şekilde gaybi varlıklardır. Dünya hayatı bir imtihan yeri olduğuna göre, gaybi varlıkların görünür hale gelmesi, imtihanın özüne ve amacına uygun düşmez. Bu durum, adeta sınav sırasında cevap anahtarının açıklanması gibi olur ki, bu durum imtihanın anlam ve önemini ortadan kaldırır.
İkinci engel: Kur'an-ı Kerim'de açıkça belirtildiği üzere, şeytan insanın ezeli düşmanıdır ve kıyamete kadar bu düşmanlık devam edecektir. Bu, değişmez bir ilahi kanundur. Kur'an'da bu kanunun hiçbir istisnası belirtilmemiştir. Dolayısıyla, şeytanın Hz. Süleyman'ın emrine girmesi, Kur'an'ın genel mesajıyla ve bu değişmez kanunla çelişmektedir. Bu durum, olayın mucize olma ihtimalini ciddi şekilde zayıflatmaktadır.
Üçüncü engel: Farz edelim ki bu kanun değişti ve cinler Hz. Süleyman'ın emrinde görev aldı. Bu durumda, cinlerin Süleyman'ın (as) gücüne muazzam bir güç kattığını kabul etmemiz gerekir; görünmez olan, mesafeleri ışık hızında kat edebilen varlıkların oluşturduğu bir orduyu hiçbir güç yenemez. Cinler, kendileri görünmeden ve hiçbir kayıp vermeden tüm düşman ordularını anında etkisiz hale getirebilirler. Böylesine güçlü varlıklar varken, orduda insanlara yer vermenin bir anlamı kalmaz.
Dördüncü engel: Eğer bu cinler görünür hale gelerek normal insanların gücüyle eşitlenmişlerse, o zaman neden özellikle cinlere ihtiyaç duyuldu? Bu durumda cinlerin varlığı anlamsız hale gelir. Çünkü zaten insanlar da aynı işleri yapabiliyorsa, cinlerin özel bir rolü kalmaz.
Beşinci Engel: Âyetlerde bahsedilen cinlerin ve şeytanların yaptığı işler, aslında olağanüstü veya sadece onların yapabileceği türden işler değildir; orduda savaşmak, inşaat yapmak, denize dalmak gibi işler insanların da yapabileceği işlerdir. Allah (cc), hiçbir peygamber için değiştirmediği yasasını, insanların zaten yapabileceği işler için neden değiştirsin? Eğer ortada insanların kesinlikle yapamayacağı, sadece dünya dışı varlıkların yapabileceği işler olsaydı, belki bu durum anlaşılabilirdi. Ancak böyle bir durum söz konusu değildir.
Bu beş engel, bu olayın mucize olarak kabul edilmesini oldukça zorlaştırmaktadır. Bu durumda soru şu:
Bu Varlıkların Fiziki Karşılığı Nedir?
Bu sorunun cevabı için, Hz. Süleyman'ın yaşadığı çağa gidip yöneticisi olduğu ülkenin demografik yapısına, ordusunu oluşturan unsulara ve tarihsel bağlama kısaca bakmamız gerekiyor.
Ülkenin Demografik Yapısı:
Asli Unsur: Ülkenin temel nüfusunu Müslüman İsrailoğulları oluşturuyordu. Bunlar, Hz. Süleyman'ın doğrudan yönettiği ve güvendiği ana gruptu.
Yabancılar (Cinler): Ülkenin zenginliği nedeniyle dışarıdan gelen çeşitli kavimler vardı. Bunlar arasında Hititler, Amorîler, Perizzîler, Hivîler ve Yebusîler gibi farklı etnik gruplar bulunuyordu854. Bu kişilere, ülkede tanınmadıkları ve bilinmedikleri için yabancı anlamında "cin" deniliyordu.
Şeytanlar: Bu yabancılar arasında suç işleyenler veya savaş esirleri "şeytan" olarak adlandırılıyordu. Bu kişiler, cezalarının bir kısmını uzman oldukları alanlarda (inşaat, dalgıçlık gibi) çalışarak çekiyorlardı.
Ordunun Yapısı:
Ana Güç (İnsanlar): Âyette "insanlar" olarak bahsedilen grup, ordunun belkemiğini oluşturan İsrailoğulları'ndan savaşçılardı. Bunlar, savaş arabalı birlikleri, süvarileri ve ana vurucu gücü temsil ediyordu.
Lojistik Destek (Cinler): Âyette "cinler" olarak bahsedilen grup, orduda "angaryacı" olarak da bilinen, ordunun levazım ve donatım işlerini yapan lojistik destek birlikleriydi. Bu grup, çoğunlukla yabancılardan oluşuyordu.
Uzman İşçiler (Şeytanlar): Diğer âyetlerde "şeytanlar" olarak anılan kişiler, fethedilen bölgelerde kendi uzmanlık alanlarında çalıştırılan işçi ve zanaatkârlardı. Tevrat'ta bu işçileri denetleyen ve yöneten kişilerden bahsedilmektedir.855
Tarihsel Bağlam:
Hz. Süleyman döneminde, İsrail Krallığı büyük bir genişleme ve refah dönemi yaşıyordu. Bu dönemde, büyük inşaat projeleri (Kudüs'teki Tapınak gibi) ve ticari faaliyetler nedeniyle çok sayıda yabancı işçi ve zanaatkâr ülkeye gelmiştir.856
Ayrıca, antik Ortadoğu'da "cin" ve "şeytan" terimlerinin kullanımı, sadece görünmez varlıkları değil, aynı zamanda yabancı, düşman veya tehlikeli olarak algılanan insan gruplarını da ifade etmek için kullanılıyordu.857 Bu kullanım, Hz. Süleyman kıssasındaki anlatımla uyumluydu.
Burada yaptığımız değerlendirmelere, referans olması için şu sorunun cevabı ile devam edelim.
Kur’an Cin ve Şeytan Kelimelerini İnsanlar İçin Kullanıyor mu?
Başlıktaki sorunun cevabı “evet”tir. Kur’an burada örneklerini verdiğimiz âyetlerde aksine ihtimal olmayacak şekilde cin ve şeytan kelimesini insanlar için de kullanıyor.
Ayetlere bakalım.
“Enâm 112. ...Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık...”
“Bakara 14. (Bunlar) mü’minlerle karşılaştıkları zaman (“biz de) iman ettik” derler. (Elebaşları olup kendilerini saptıran insî) Şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz, derler.”
Burada akla şöyle bir soru gelebilir “Bu âyetlerde Kur’an şeytan kelimesini insanlar için kullanıyor, cinler nerede?”
Onun cevabını Kehf sûreesi 50. âyet veriyor. Âyet “O cinlerdendir” diyerek şeytanın tür olarak cinlerden olduğunu ifade ediyor. Yani şeytan cindir. Kur’an şeytan kelimesini insanlar için kullandığında, aynı zamanda cinler için de kullanmış oluyor. Bu yüzden ayrıca bir delil aramaya gerek yok.
Özetlersek, “Hz. Süleyman kıssasında bahsedilen cinler ve şeytanlar insandır.” tespiti altı boş bir yorum değil. İlgili âyetler okunurken, okuyucu bu yorumu da değerlendirilebilir.
18. 19. Âyet: Karıncalarla Konuşmak Mucize mi?
Biz bunun müzice olduğuna inanıyoruz. Bunun gerekçelerini aşağıda sıralayalım.
Birinci gerekçe: 16. âyette ifade edildiği gibi Hz. Süleyman’a kuşların dilinin öğretilmesi. Biz bu kuş dilini daha geniş anlamda hayvanlarla iletişim dili olarak anlamıştık ve şu mesaja dikkat çekmiştik: “Biz Süleyman’a bir mucize olarak hayvanlarla iletişim kurmayı öğrettik, onun hayatında bunun örneklerini gördüğünüz zaman ‘Nasıl olur?’ falan diyerek şaşırmayın. Bu bir mucizedir.”
İkinci gerekçe: Günümüzde bilim insanları, gelişen teknoloji üzerinden yaptıkları gözlemlerin sonucunda karıncalar arasında iletişimin nasıl olduğuna dair dipnotta özetini verdiğimiz bilgilere ulaştılar.858 Eğer âyette karıncalar dünyasında dipnottakine benzer bir iletişimden bahsedilseydi, buna olağan bir hadise diyebilirdik. Ama âyette olağanüstü; aynıyla benzerine hiçbir insanın şahit olamayacağı bir hadise gerçekleşiyor. O yüzden bu hadiseye “mucize” diyoruz.
Bu gerekçelerden sonra bu mucize ile ilgili akla gelebilecek sorulara geçelim.
Bu Hadisede Anlatılan Karıncalar İnsanlar Olabilir mi?
Bu olayın mucize olmadığını söyleyenler, burada Kur’an’ın sembolik bir dil kullandığını, kıssada geçen olayın insanların yaşadığı bir vadide geçtiğini, burada konuşanın ise o vadideki halkın yöneticisi olan bir kraliçe olduğunu ifade ediyorlar.
Bunun böyle olmadığını düşünürken iki gerekçemiz var;
Birincisi, Allah (cc) biz insanlar için konuşması imkansız olan varlıkların, konuştuğuna -veya konuşturulduğuna- dair örnekleri Kur’an’da veriyor. Bu örneklere baktığımızda,859 karıncanın da bir mucize olarak konuşturulacağını düşünmenin önünde bir engel görünmüyor.
İkincisi, -aşağıda ifade edeceğiz- “Kıssanın vermek istediği mesaj nedir?” sorusunun cevabı üzerinde düşündüğümüzde gerçek karıncanın konuşturulması buradaki anlatıma daha uygun görünüyor.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
“Senarist, senaryoya karıncaları neden dahil etti?”
Eğer, Neml sûresinin 18. 19. âyetlerini bir film senaryosundan bir sahne olarak okusaydık, başlıktaki soru akla gelecekti.
Bu sorunun cevabını vermek için bu âyetlerin indiği zamanda tarihi arka plana ve Kur’an’ın bu kıssa üzerinden vermek istediği mesaja bakmamız gerekiyor.
Tarihi arka plana baktığımızda Yahudiler Hz. İsa’yı, Lût’u peygamber olarak kabul etmedikleri gibi Hz. Davud ve Süleyman’ı da biz Müslümanların anladığı manada bir peygamber olarak kabul etmez, onlara bazı çirkin fiilleri isnat ederler.
O fiillerden ikisini burada paylaşmak istiyoruz.
Tevrat’ta
2. Samuel 21:1-9'da Davut'un Gibeonlulara lanet ettiği ve onların yedi oğullarının haksız yere öldürülmesini emrettiği,
2. Samuel 11:1-27’de Hz. Davut'un komutanı Uriya'nın karısı Batşeba ile zina yaptığı ve Uriya'yı cephede ön saflara göndererek öldürtmeye çalıştığı,
1. Krallar 11:1-8: Süleyman'ın 700 kadınla evlenmesi, 300 cariyeye sahip olması ve (Aştoret, Molek, Kemoş gibi) putlara tapmasından,
1. Krallar 12:4: Halkın, Süleyman'ın ağır ve haksız vergi yükünden şikayet ettiği anlatılır.
Bu anlatıma karşın Kur’an Hz. Davud’u ve Süleyman’ı adil,860 tam bir teslimiyetle861 Allah’a yönelen862 güzel kul863, doğru hüküm veren864 yöneticiler olarak tanıttı. Bu tanıtımın sözde kalmaması ve bir uygulama içinde gösterilmesi gerekiyordu, Kur’an burada babayı da temsilen oğlu Süleyman üzerinden bir örnek verdi.
Bu örnek şunu diyordu: Davud ve onun tarafından en güzel şekilde yetiştirilen oğul Süleyman sizin zannettiğiniz gibi biri değil. Bunlar en zayıf, en aciz varlık olan karıncanın hukukunu bile gözetirler. Onlara bile haksızlık yapmayan, onlara bile merhamet eden bu insanların bilerek ve isteyerek insanları zulmetmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar vahyin rehberliğinde yaşayan tevhid ehli peygamberlerdir.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki soruya gelirsek, filmin senaryosunda “Büyük bir devletin başında, güçlü bir ordunun komutanı olan Hz. Süleyman’ın merhametini, adaletini ve haksızlıktan sakınmasını gösterecek zayıf ve savunmamız bir varlık olmalıydı. Bu varlık karınca oldu.”
Özetlersek, burada bu iki Peygamberi yanlış tanıyan ve tanıtanlara verilen mesaj şu: Karıncanın hukukunu gözeten bu insanların gözetmeyeceği hukuk yoktur.
Çağları aşan ve bugünlere verilen mesaj da şudur: Sizi büyük yapan dünyaya hükmetmeniz değil, sizi büyük yapan dünyaya hükmederken, bir karıncanın bile hukukunu gözetmenizdir.
Burada dişi karınca üzerinden verilen mesajlar da var. Ona da aşağıdaki başlıklarda değinelim.
Kıssada Öne Çıkan İki Önemli Nokta
Birinci Nokta: Bu kıssanın 18. âyetinde şu cümle geçiyor; “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve (güçlü) ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!” Karıncaya bu cümleyi Allah (cc) söyletiyor. Bu cümle, “Senarist, senaryoya karıncaları neden dahil etti?” başlığı altında verdiğimiz mesajı da güçlendiriyor.
Bu cümle şunu diyor: Hz. Süleyman bir canlıya bilerek asla zarar vermez. Eğer bir zarar vermişse bu kesin bilmeden, farkına varmadan olmuştur.”
İkinci nokta da bu cümlenin mesajını güçlendiriyor.
İkinci Nokta: Kıssanın 19. âyetinde şu cümle geçiyor; “Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana-babama bağışladığın nimetlere şükretmemi ve (verdiğin her nimetle) hoşnut olacağın iyi işler yapmamı (ne kadar güçlü olursam olayım, en zayıfın hakkını gözetmeyi bana) nasip eyle, rahmetinle (kereminle) beni (razı olduğun) iyi kullarının arasına kat.” Bu âyete Sâd sûresi 35. âyetinin başındaki “Rabbim beni bağışla…” duasını da ilave edelim.
Bu âyet de Hz. Süleyman’ı yanlış tanıyan ve tanıtanlara şunu diyor: “Eğer Hz. Süleyman’ı tanıtacaksanız böyle tanıtın. O Rabbinin nimetlerine şükreden, nankörlük etmeyen, iyi kullardan olmak için elinden geleni yapan, zulmün her türlüsünden sakınan, en ufak bir hata yaptığında el açıp Rabbinden bağışlanma dileyen güzel bir kuldu.”
Kur’an Neden Dişiyi/Kadını Öne Çıkarıyor?
Çok ilginçtir Kur’an’da kadına ayrı yer veriliyor. Mesela sûrelere bakıyoruz,
Meryem sûresi bir kadının ismi oluyor.
“Kadınlar” anlamına gelen Nisa kelimesi Nisa sûresinde bütün kadınların ismi oluyor.
Mücadile sûresi hak arayan bir kadına işaret ediyor.
Mümtahine sûresi imtihan edilen bir kadına işaret ediyor.
Sebe sûresi yöneticisi kadın olan bir ülkeye işaret ediyor.
Bunların yanında Ankebut (diş örümcek), Nahl (dişi bal arası), Neml (dişi kraliçe arı) gibi üç sûrenin isminde dişi karakterler öne çıkıyor.
Burada soru şu! Bütün bunlar tesadüf mü? Bütün bunların 7. asrın Mekke’si özelinden o asırda bütün dünyada, değil yönetici olmak insan olarak hak ettiği muameleyi göremeyen; ezilen, yok sayılan, değeri verilmeyen kadınlara yönelik bir mesajı yok mu?
Elbette olmalı. İşte o mesaj:
Kur’an’dan Kadınlara Özel Mesaj
“Ey Mekke’de ve dünya genelinde yok sayılan kadınlar; Kur'an'dan size bir müjde: Başkaları sizin kadrinizi kıymetinizi bilmese de siz Allah katında çok değerlisiniz.
Tarihin her döneminde, sizler sevginin, şefkatin merhametin, fedakarlığın sembolü oldunuz.
Sizler arı gibi çalışkan, karınca gibi disiplinlisiniz.
Sizler Nisa sûresinde hem isminizle anıldınız hem de o güne kadar kadınlara verilmeyen haklarla tanıştınız,
Sizler Meryem’in şahsında teslimiyet, iffet, şefkat, fedakarlık ve adanmışlığınızla alkışlandınız,
Sizler hem Sebe melikesi Belkıs’ın hem de Neml sûresindeki kraliçe karıncanın şahsında yönetici olma potansiyeli ile öne çıkarıldınız.
Ey kadınlar! Sizlerde
Arının çalışkanlığı,
Karıncanın disiplini,
Belkıs'ın bilgeliği,
Meryem'in imanı ve teslimiyeti,
Mücadile sûresinde hak arayan kadının mücadele ruhu var.
Hedeflerinizi büyük tutun, engelleri aşın, haksızlığa karşı sesinizi yükseltin! Ezilmeyi, hor görülmeyi, yok sayılmayı bir kader olarak görmeyin.
Çünkü sizler:
Hayatın kaynağısınız,
Sevginin ve şefkatin timsalisiniz,
Ailenin ve toplumun temel taşısınız.
Unutmayın!Allah sizin yanınızdadır ve her zaman sizin için en iyisini diler.Yolunuz açık, kalbiniz ferah olsun!
20-22. Âyet: Hüdhüd ile Diyalogun Mucize Olması
Mucizeyi hem mucizeye vesile olan peygamberin hem de mucizeye şahit olan insanların aynıyla benzerini yapmakta aciz kaldığı olaylar olarak tanımlamıştık.
Hz. Süleyman’ın Hüdhüd ile diyalogunda, olayın bir mucize olduğunu anlıyoruz.
Bunun gerekçelerini şöyle ifade edebiliriz.
Birinci gerekçe: 16. âyette ifade edildiği gibi Hz. Davud ve Süleyman’a kuş dilinin öğretilmesi. Hüdhüd ile diyalogu mucize olarak kabul etmezsek, karşımıza “Kuş dili neden öğretildi?” sorusu çıkacak.
Eğer bu öğretilme işi bilim insanlarının kesbi olarak (gözlem yaparak, araştırarak) öğrenebileceği bir şey olsaydı, bu âyette bu konu öne çıkmaz ve “Allah tarafından öğretildi” vurgusu yapılmazdı.
Bu vurgu yapılıyorsa, demek ki bu öğretilmenin Hz. Süleyman’ın hayatında bir karşılığı olacak. O karşılığın da Hüdhüd kuşuyla konuşma ve karıncanın konuştuklarını anlama şeklinde olduğunu düşünüyoruz.
İkinci gerekçe: Hissi mucizeleri mucize yapan en önemli olgu onun sebep-sonuç ilişkisi üzerinden akılla izah edilememesidir. Allah’ın o konuda koyduğu normu (normal alanı yani yasayı) değiştirmesidir. Bunu en net şekilde Hz. Musa’nın yılana dönüşen asasında (bastonunda) gördük. Bir baston için yere atıldığında norm yani olması gereken o bastonun tahtadan bir baston olarak kalmasıydı. Ama Allah yasayı değiştirince imkansız mümkün oldu ve baston Firavunun sihirbazlarının attıkları sihirleri yutan bir yılana dönüştü.
Bu açıklamadan sonra Hüdhüd’e gelirsek, burada norm yani normal olan kuşun insanla konuşamamasıdır. Ama bastonu yılana dönüştüren Allah için imkansız mümkün olmadığı için bu mucize gerçekleşmiştir.
Üçüncü gerekçe: Bu gerekçe diğerleri kadar güçlü değil ama onların varlığını kabul ettiğimizde bu da tamamlayıcı bir gerekçe oluyor. Âyetten anladığımız kadarı ile bu iş kısa bir zaman içinde oluyor. Hz. Süleyman’ın yaşadığı Küdüs ile Sebe Melikesi Belkıs’ın yaşadığı Yemen bölgesinde yer alan Ma’rib şehri arasındaki mesafe yaklaşık 2800 km. Bu mesafe bugün arabayla gidiş-geliş (saatte 100 km. hızla hiç durmadan) 64 saatte alınırken, (günde 30-40 km. yol alan) at ile yaklaşık 200 günde, (günde 300-500 km. yol alan) hüdhüd kuşuyla da 12-14 günde kat ediliyor.
Ayette Hüdhüd’ün iki defa gidip geldiğini görüyoruz. Bu âyette Hüdhüd’ün bir insanın lakabı olduğunu düşünürsek, âyette bahsedilen işin 400 günde (1 yıl bir ay gibi bir sürede) gerçekleştiğini kabul etmemiz gerekecek. Bu işin bir mucize olarak bir kuş tarafından gerçekleştiğini düşündüğümüzde toplam süre 24 günü geçmeyecek.
Bu kıyaslama bize bu işin bir mucize olduğunu kabul etmenin daha uygun olduğunu gösteriyor.
Dördüncü gerekçe: Bu gerekçede bir itiraza cevap var. Bu olayın mucize olmadığını ileri sürenlerin gerekçelerinden biri de kuşun taşıyabileceği ağırlık ve mektubun yazıldığı malzemenin ağırlığının kıyaslanmasıdır. Bu itirazı ileri sürenler “Vücut ağırlığı en fazla 80 gram olan Hüdhüd kuşunun kil tablete ve taşa yazılacak bir mektubu taşıması imkansızdır.” diyorlar.
Bu olay bir mucize ama yine de akla yaklaştırmak için bazı teknik bilgileri paylaşalım. Bugün kullandığımız kağıdın ilk örneklerinin M. S. 105 yılında Çinliler tarafından bulunduğunu biliyoruz. Hz. Süleyman’ın yaşadığı M. Ö. 10. asırda kağıt yokken yazı malzemeleri sadece taş ve kil tabletlerden ibaret değildi. Bunlardan daha hafif olan deri, parşömen ve papirüs gibi malzemeler de vardı. Mektubun bir papirüse865 yazıldığını kabul edersek. Teknik bilgiler şöyle olur: Sadece âyette yazan kelimelerin mektuba yazıldığını düşünürsek, papirüse yazılan ifadeler 13 kelimeden ibaret olan şu ifadeler olur. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla, bana karşı büyüklük taslamayın, teslimiyet göstererek bana gelin!”
Bu sözlerin yanında biraz daha açıklayıcı ifadeler olduğunu kabul edersek, bunların yazıldığı bir mektubun tahmini en-boy ölçüleri en fazla 8 cm x 12 cm. ağırlığı da en fazla 1 gr. Hüdhüd kuşu da vücut ağırlığının %20’si kadar (yani maksimum 16 gr.) bir ağırlığı taşıyan bir kuş. Bu bilgileri dikkate aldığımızda, olayın mucize olduğunu kabul etmeyenlerin en önemli iddialarından birinin çok da güçlü olmadığı görülüyor.
Özetlersek, ilk iki gerekçe bu olay bir mucizedir diyor. Diğer iki gerekçe de bu olayın bir mucize olduğu kabulünü güçlendiriyor.
Ortam Okuması: Hz. Süleyman ile Hüdhüd’ün Konuşması Nerede, Nasıl Oldu?
Kur’an bu konuda çok fazla bilgi vermiyor. Ama biz verilen bilgileri ipucu olarak değerlendirirsek, bu konuşmanın nasıl bir ortamda geçtiğini tahmin edebiliriz.
İlk ve en güçlü tahminimiz şu: Kuş dili bir mucize olduğu için sadece iki peygambere (Hz. Davud ve Süleyman) öğretildi.
İkinci tahminimiz Hz. Süleyman’ın istihbarat amaçlı kullandığı birden fazla kuşu vardı.
Üçüncü tahminimiz bu kuşların özel bakıcıları vardı. Bu kuşların dilini sadece Hz. Süleyman anladığı için, normal insanlar kuşlara bakma işini yaparken, Hz. Süleyman onlara görev verme, onlardan rapor alma gibi işleri takip ediyordu.
Ortamı böyle betimlersek, Hz. Süleyman böyle bir ortamda, kuşlara önceden verdiği görevin raporunu almak için geliyor. Bu rapor için çok net bir saat belirliyor. O saatte orada olmayan Hüdhüd’ün nerede olduğu soruyor.
Gelmediğini, geç kaldığını fark edince de ona ceza vereceğini söylüyor. Hz. Süleyman’ın bu sert tavrı aşağıdaki soruyu akla getiriyor.
Hz. Süleyman Karıncaya Karşı Yumuşak, Hüdhüd’e Karşı Sert. Neden?
Hayatın içinde insanın farklı rolleri/pozisyonları vardır. Her insan bebek olarak geldiği bu dünyada hayatın olağan akışında abi, abla, torun, anne-baba, amca, dayı, hala, teyze, enişte, gelin, patron-işçi, (emir veren) komutan-(emir alan) asker, yönetici-yönetilen gibi konum/makam/pozisyon sahibi olur. Bu pozisyonların her birinde insan aynı olamaz.
(İçinde 10 bin askerin olduğu) bir tümen komutanı Tümgeneral düşünün bu generalin orduda disiplinli olması gerekir. Tümgeneralin ülke savunmasına zarar verecek ihmaller karşısında büyük tepkiler vermesi bunları affetmemesi gerekir. Ama aynı Tümgeneral oğlunun kızının evine gittiğinde dört yaşındaki torununa “Sevgili torunum var mı bir emrin.” der. O hata yaptığında o hatalara karşı müsamahalı davranır. Onunla oynar. Onu sırtına bindirip gezdirir.
Bu tenakuz değildir. Bu hayatın içinde bulunduğu konumun gereğini yapmak, hakkını vermektir. Tersi olsa o sorun olur.
Hz. Süleyman’ı da böyle düşünmek gerekir;
Dünyanın en zayıf varlığı olan karınca karşısında alabildiğinde şefkatli; bu ona yakışandır. Bu onun zayıfa karşı ne kadar merhametli olduğunun, hak hukuk gözettiğinin göstergesidir.
Aynı Süleyman (as) o günün şartlarında dünyanın en güçlü ordusunun komutanı sıfatıyla oldukça yerinde bir duruş sergiliyor. Ordu demek disiplin demektir. Disiplinin olmadığı yerde ordu bir yığın, bir kuru kalabalıktır.
Orduda en önemli birimlerin başında istihbarat gelir. Ordu istihbarat bilgisinin doğruluğuna göre pozisyon alır. Yanlış bir istihbarat orduyu zalim yaparken birçok insanın da mazlum olmasına sebebiyet verebilir.
O yüzden Hz. Süleyman (as) her pozisyonda olması gerekeni yaparak bütün zamanlarda gelecek yöneticilere “denge” (nerede ne nasıl ve ne kararda yapılır) dersi veriyor.
İstihbarat Raporu
Bu âyetlerde ordunun istihbarat biriminde görevli elamanlara bağlı çalışan Hüdhüd’ün verdiği raporu görüyoruz.
Şimdi bu raporun alt başlıklarına bakalım.
23. Âyet: Neden Başka Bir Yer Değil de Sebe (Belkıs’ın) Ülkesi?
M. Ö. 10. asırda önce Hz. Süleyman’ın başında olduğu İsrail krallığının konumuna sonra da komşularına ve yöneticilerinin cinsiyetine bakalım.
Krallığın Konumu: İsrail Krallığı, Orta Doğu'da, Lübnan'ın güneyinde, Ürdün'ün batısında ve Akdeniz'in kıyısında yer alıyordu.
Kuzeyinde866 Aramiler ve Fenike şehir devletleri (Yöneticiler erkek)
Doğusunda Ammon ve Moap krallıkları (Yöneticiler erkek)
Batısında Mısır krallığı, Filistin Şehir Devletleri (Yöneticiler genelde erkek)
Güneyinde Edom ve Sebe Ülkesi (Mesafe 2800 km.) (Sebe Devleti hariç yöneticiler genelde erkek)
Ülkenin konumunu ve komşularını verdikten sonra gelelim başlıktaki soruya, “Evet, neden bu ülkeler değil de Sebe ülkesi?”
Buradan sonra aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Senaristin, Senaryoda Bir Kadın Oyuncu Tercihi Neden?
Bu sorunun cevabına “Kur’an’dan Kadınlara Özel Mesaj” başlığı altında değindik. Burada ona ilaveten şunları diyelim,Kur’an’da ne varsa, hikmetiyle, mesajıyla var.
Allah (cc) bu kıssada Sebe’den başka bir ülke de tercih edebilirdi ama başında bir kadının yönetici olduğu ülkeyi tercih ediyor.
Bu tercihi bir senaristin senaryoda yaptığı tercih gibi değerlendirirsek, bu tercih bize şunu diyor: “Ey 7. asrın erkek egemen toplumu. Kadından yönetici olamaz gibi bir ön yargınız varsa, kadınların yönetici olduğu ülkeler kötü yönetilir şeklinde düşünüyorsanız, işte size kadının yönetici olduğu bir ülke; bu ülkeye bakın ve kadınlar hakkındaki ön yargınızı değiştirin. Kadını yok saymayın. Kadınların önünü açın. Belkıs örneğinden yola çıkarak onlara fırsat verildiğinde bunun sonuçlarını görün…”
24. Âyet: Güneşe Secde, Gerçekten Güneşe Secde midir?
İnsan akıllı bir varlık; bu varlık saçmalık yapsa bile genelde bir gerekçeyle yapar. Putlara (cansız varlıklara) tapmak onlara ilah muamelesi yapmak saçmalıktır ama bu saçmalığın arkasında bir gerekçe vardır.
Bu tür varlıklara tapanların çoğu o gerekçeyi bilmese, atadan dededen gördüğü için öyle yapıyor olsa bile, onlar içinden az da olsa bazı insanlar “neden taptıkları” sorusuna kendilerince “makul” cevap vereceklerdir.
Bu açıklamadan sonra hayalen Sebe ülkesine gidelim ve Belkıs’ın halkına soralım; güneşe tapmanızın gerekçesi nedir?
Muhtemel cevaplardan biri şu olacaktı:
Güneş, hayatımızın merkezindeki en görünür, en güçlü en çok ihtiyaç duyulduğu için çok değerli bir varlıktır. Onun ışığı ve sıcaklığı olmadan hiçbir canlı yaşayamaz.
Güneş, her gün doğudan yükselip batıdan batar, bu düzeni hiç bozmaz.
Güneş, ekinlerimizi büyütür, mevsimlerimizi belirler ve zamanımızı ölçer. Onun varlığı bize ışık, sıcaklık ve bereket getirir. Yokluğunda ise karanlık ve soğuk hüküm sürer.
Güneş, gökyüzünün en parlak cismidir ve diğer tüm yıldızları gölgede bırakır. Bu, onun üstünlüğünün bir işaretidir.
Atalarımız da güneşe tapmıştır ve biz bu geleneği sürdürüyoruz. Güneşe tapmanın bize bereket, refah ve güvenlik getirdiğine inanıyoruz.
Aslında Güneş, yüce bir gücün görünür tezahürüdür. Biz güneşe değil o güce taparız.
Sonuç olarak, güneş bizim için sadece bir gök cismi değil, hayatın kaynağı, düzenin simgesi ve ilahi gücün temsilcisidir. Bu nedenle ona tapmayı ve saygı göstermeyi önemli bir görev olarak kabul ediyoruz.
Özetlersek, örnekte görüldüğü gibi yaptığımız empati sonucunda, tapılan şeye, o şey ne olursa olsun insanlar sembolik bir anlam yüklüyor, o anlam üzerinden kendince tapınıyor. Mekkeli müşriklerin kendilerince buldukları makul gerekçe “putların onları Allah’a yaklaştırması ve bu yakınlığın sonucu olarak onlara şefaat edecek olmasıydı.”867
Şeytanın Yanlışı Güzel Göstermesi
Şeytan, dışımızdaki kötünün adıdır. Aynı zamanda kaynak itibarıyla her türlü kötülüğün de sembol ismidir. Nefsimizin şerre/kötüye/fücura bakan tarafı da içimizdeki kötünün adıdır. Her şeyin zıddıyla var olduğu bu İmtihan dünyasında bunlar hayrın, iyinin, güzelin karşısında “zıt olmanın” gereğini yaparlar. Bunu yaparken de bir insanı bozmaya (kötü yapmaya) büyük kötülüklerden başlamazlar. Çünkü insan doğası büyük kötülüklere hemen birden meyletmeyecek şekilde programlanmıştır. O yüzden dışımızdaki kötü insanı kandırmak için taktik kullanır. Bu taktiklerin en başında “Yaptıkları işleri onlara güzel göstermek.” vardır. Bu taktikte bir şeyin kötü tarafı %90 ise, şeytan onda var görünen/zannedilen %10 iyi tarafı öne çıkarır.
Bu bir balık avcısının denizde avlanırken, oltaya balığın sevdiği (yersem fayda göreceğim diyeceği) yemi takmasına benzer.
Bu oltaya yaklaşan balıklar/insanlar, o yemi yemek için bir önceki güneşe tapma başlığında gördüğümüz gibi gerekçe üretirler. O gerekçeler insanı şeytanın manevi bataklığına çeken yem olur. İnsan yemlendikçe bataklığa doğru çekilir. Artık bir noktadan sonra yemlenen insan gemlenmiştir, bilerek veya bilmeyerek şeytanın amacına hizmet eden bir varlığa dönüşür.
Özetlersek, hemen her insan şeytan tarafından kandırılmıştır. Bunun yaygın örneği yalan söylemektir. Şeytan oltaya yalanın birkaç faydasını takar. O faydaya aldanan, o aldanma ile o an için günü kurtaran insan, kan kaybeden bir hasta gibi itibardan (güven veren bir insan olma özelliğinden) kaybetmeye başlamıştır. Günümüzde bu kaybın sonuçlarını görmek için birey toplum olarak İslam ülkelerine bakmak gerekir. Hemen hemen birçok toplumsal kalite ölçen endekslerde son sıralarda yer alıyorlar.
Şeytanın Amacı: Allah’a Secde Edilmesin
Kur’an secde kelimesini ibadetin bir parçası olarak kullanmanın yanında, genel anlamda Allah’a itaatin sembolü olarak da kullanıyor.
Bu âyette geçen secde güneşe karşı fiziki anlamda bir secde olarak anlaşılabileceği gibi, Allah’a itaatsizliğin sembolü olarak da anlaşılabilir.
Böyle anladığımızda yeryüzünde bütün insanlar ikiye ayrılır; secde (itaat) edenler ve etmeyenler.
Şeytan kendi iradesiyle itaatsizlerin safında yer alırken, sadece bununla kalmıyor, bütün insanların da o safta yer alması için çalışmayı kendine görev biliyor.868
25. 26. Âyet: Gökler, Yer, Büyük Arş ve Kelime-i Tevhid İlişkisi
Bu âyetler güneşe secdeden sonra geliyor. Konuya buradan bakarsak, âyetler “mikro”nun karşısına “makro”yu koyuyor.
Arş, Allah’ın kainatı; kainatın içinde milyarlarca galaksiyi ve yıldızı kuşatan hakimiyetini, kudretini, egemenliğini temsil ederken, gökler ve yer bu hakimiyet alanında, insanın içinde yaşadığı yere işaret ediyor.
Bu işaret üzerinden şu mesaj veriliyor: “Ey (insanlar) Sebe halkı! Bir tarafta güneş dahil güneşten büyük milyarlarca galaksiye ve yıldıza hükmeden Allah varken, neden O’na değil de O’nun sınırsız mülkünde bir mahluk (yaratılmış) olan ve nokta kadar yer tutmayan güneşe secde ediyorsunuz? … Yaratılanlara değil, yaratana secde edin.”
Bu mesajı 25. âyette gelen Lâilâhe illallah’a bağlarsak ikinci mesaj şu oluyor: “Allah’tan başka ilah yoktur.” demek, birçok anlamı içine aldığı gibi şu gerçeği de içine alır: “Allah’tan başka (Hâlık) yaratan yoktur. Yaratılan hiçbir şey ilah olamaz.”
27. Âyet: Hüdhüd’ün Getirdiği İstihbaratın Sorgulanması
Bu âyette bağlamı dikkati aldığımızda konu ülke savunması, ordu ve istihbarat ile ilgilidir. Gelişmiş ülkelerde istihbarat birimlerinin çalışma yöntemine baktığımızda, genelde istihbarat birimleri gelen bilgiye hemen “doğru” demezler. Her zaman için yanlış olma ihtimaline bakar. Buna kural dersek, bir devlet başkanı olarak Hz. Süleyman’ın bizzat kendisinin bu kurala uyduğunu ve Hüdhüd’ün getirdiği istihbaratı sorguladığını görüyoruz.
Bu kuralın arkasında şöyle bir istihbarat ilkesi vardır:İstihbarat Bilgileri Kesin Doğrulanmadığı Müddetçe “Zan”dır.
O yüzden istihbarat birimlerinin öncelikli görevi, bu zannı olabildiği kadar kesin bilgi seviyesine çıkarmaktır.869
“Geçmişten günümüze istihbarat birimlerinde bu hassasiyet gösterilmediğinde, (hatta bilerek) yanlış istihbaratla hareket edildiğinde ne olur?”870 sorusuna örnek teşkil edecek birçok üzücü olay vardır.
Özetlersek, Kur’an’ın asıl işi hidayet rehberliği olmasının yanında, “âyette kullanılan dil” üzerinden hayatın geneli için hayati ehemmiyeti olan konularda da bütün zamanlara mesaj veriyor.
Kıssada Anlatılanların Anlatılmayanlara Dair Verdiği İpuçları
Daha önce ifade etmiştik, Kur’an “leb”der, gerisini “leblebi” diyerek tamamlamayı bize bırakır.
Bize bırakılan yerlere baktığımızda şu noktaları görüyoruz.
Birinci Nokta: Hüdhüd kuşunu bir operasyon biriminin başında ekip başı olarak düşünebiliriz. Neden? Çünkü yaptığı görevde “doğruluk” çok önemli. İstihbarat birimlerinde ekip demek, birbirini doğrulayan, yanlış yapmayı azaltan yapı demek.
İkinci Nokta: Küdüs’ten Yemen/Ma’rip arası mesafe yaklaşık 2800 km. Bu mesafeyi uçarken, mektubu taşıma görevinde yorulanın mektubu diğerine verdiğini düşünürsek, birden fazla kuşun varlığı makul oluyor.
Üçüncü Nokta: Bize göre en önemli nokta burası; bu kadar geniş ve güçlü bir istihbarat ağı olan Hz. Süleyman’ın Hühhüd ve ekibine sadece âyette anlatılan görevleri vermediğini, mektubu bıraktıktan sonra, Belkıs’ın bir heyetle Küdüs’e gelmesini havadan takip etme ve belli aralıklarla bilgi verme görevini verdiğini de düşünebiliriz.
Dördüncü Nokta: Bunların yanında Hz. Süleyman’ın bu ekibi çoğaltıp, ülke sınırlarında kritik noktalarda görevlendirdiğini düşünmenin önünde bir engel yok.
Özetlersek, bizim “leb”den “leblebi” anlama yöntemi Kur’an’da birçok âyet için kullanılabilir. Burada en önemli ölçülerden biri şu: “Önce âyetin amacı/maksadı ve sınırları belirlenecek, sonra o amaca uygun olarak, o sınırların dışına çıkmadan anlam genişlemesi yapılacak.”
Biz bu çalışmamızda, ilgili âyetler geldikçe bu yöntemi kullanıyoruz.
29. Âyet: Genel Değerlendirme: Mektubun Mesajı
Bu bölümde 29-35 arası âyetlerde Hadhüd’ün mektubu bırakmasından sonra Sebe ülkesinde yaşanan gelişmelere bakacağız.
Ayette geçen ifadeyle söylersek Belkıs mektubu aldığında mektup için çok değerli, çok önemli mektup anlamında “kitâbun kerîm(un)” diyor.
Burada da “leb” ve leblebi yöntemini kullanırsak, o mektubu bulup, bu sözleri söylemesi, bizim âyette yazanları okuma hızımızda olmuyor.
Öncesinde şunlar oluyor: Mektup bulunuyor, Belkıs mektubu okuyor, istihbarat elemanlarına “Böyle bir mektubun” kimden gelmiş olabileceğini araştırma görevi veriyor. Onlardan gelen rapor sonucunda mektubun Süleyman’dan geldiğini anlıyor.
Tabi bunu anlarken bir şey daha anlıyor: Biz sınırları, askerleri, istihbaratı, kalesi, sarayı olan güçlü bir ülkeyiz ama buna rağmen, Süleyman bu mektubu bizim hiç haberimiz olmadan kapımızın önüne bırakacak kadar güçlü bir ülkenin lideri.
Özetlersek, evet, bunlar âyette yazmıyor ama hayatın olağan akışı böyle düşünmeyi gerektiriyor. Böyle düşündüğümüzde mektubun Belkıs ve ekibinin haberi olmadan saraya kadar gelmesi, mektubu içinde yazanlardan daha etkili hale getiriyor.
30. 31. Âyet: Mektuptaki Besmelenin Mesajı
Dileyen mektupta yazılanların, bu âyetlerde yazılanlar kadar olduğunu düşünebilir. Fakat, Kur’an’ın kıssaları detaylı anlatmama yönteminden yola çıkarsak, burada mektup içeriğinin bize özetlendiğini düşünebiliriz.
Bu özette birtakım işaretler var.
Birinci işaret: “Mektup Süleyman’dan (geliyor) ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlıyor.)” Belkıs bu şekilde başlayan mektubu okuduğunda o gün Müslüman değildi. O yüzden mektubun bu kısmını tam olarak anlamamış olabilir. Mektubun bu kısmı çok ama çok önemli bir mesaj veriyor.
Bu mesaja gitmeden önce bu âyette geçen besmele için şu bilgiyi de vermemiz gerekiyor. Bu besmele sûre başlarında geçen (114 – 1 =) 113 besmeleyi, sûre içinde âyetler arasında geçen tek besmele olarak 114’e tamamlıyor.
Neml sûresi 30. âyetteki besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu kesinken, sûre başlarındaki tüm besmeleler için bu konuda ihtilaf vardır. Ağırlıklı görüş, onların sûreler arasında bir ayraç görevi gördüğü ve o sûrelerden bir âyet olmadığı şeklindedir.
Bu teknik bilgilerden sonra gelelim besmelenin mesajına: Bu konuda yazacaklarımız Alak sûresinde 1. âyetin tefsirinde “Bir Farkındalık İfadesi Olarak “Besmele” başlığı altında yazdıklarımızın devamı olacak.
Besmele çekmek, “Ben farkındayım.” demektir. Yani “Ben bana verilen, benim hizmetime sunulan tüm nimetlerin benim değil bende emanet olduğunun farkındayım. Bu ontolojik gerçeğin farkında olduğum için neye başlarsam başlayayım benim olanla değil, bende emanet olanla başlıyorum.”
Bu farkındalığın bir devlet başkanı olarak Hz. Süleyman tarafından diplomatik bir mektuba yazılmasında “Bismillah” şu anlama geliyor.
“Ben sınırları şu kadar geniş olan, ekonomisi bu kadar zengin olan, ordusu bu kadar güçlü olan bir ülkenin yöneticisiyim. Elimdeki bu gücün bir emanet olduğunu biliyor, o emaneti emanetin sahibinin koyduğu ölçülere göre kullanıyorum.
Rahmân ve Rahîm kısmı da şu anlama geliyor: “Ben gücün zirvesinde olsam da bu gücü Rahmân ve Rahîm olan Allah’ı tanıtmak ve sevdirmek için kullanıyorum. Bu ismin Allah’ın en baskın (önce çıkan) esması olduğunu bildiğim için kişiliğimi ve karakterimi bu iki ismin baskın olacağı şekilde inşa ediyorum.”
Rahmân ve Rahîm isimleri için yaptığımız bu tespitin referansı (bu sûrenin 18, 19. Âyetlerinde geçen) karınca vadisinde yaşanan olaylar oluyor.
Ayetteki besmele için bu açıklamaları yaptıktan sonra akla gelebilecek şu soruyla devam edelim.
Besmele Kur’an’da Farklı Peygamber Kıssaları Varken Neden Bu Kıssada Geçiyor?
Yukarıda yaptığımız açıklamaları, sizi bu sorunun cevabına hazırlayan ön bilgiler olarak da okuyabilirsiniz.
Kur’an’da anlatılan kıssaların tamamı bir bütünün (puzzle) parçalarıdır. O bütün içinde Hz. Davud ve Süleyman kıssasının görevi bütün zamanlardaki Müslümanlara şu mesajı vermek: “İslam fakirlerin dini değildir. Bu dinde fakirlik kader değildir. Hem güzel ahlak sahibi bir Müslüman olmak hem de çağında en zengin, en güçlü bir devlet olmak mümkün. Böyle olmak hedefiniz olsun. Bu hedefe giden yolda başta bütün peygamberler, sonra Hz. Davud ve Süleyman rol modeliniz ve rehberiniz olsun.
Eğer bir gün sizler de çağınızda bu güce veya bu gücün üstünde bir güce erişirseniz, o gücün bir emanet olduğu gerçeğini unutmayın. O gücü Allah adına, Allah’ın razı olduğu ölçüler içinde, O’nu tanıtmak, O’nu sevdirmek için kullanın. Böyle bir kullanımın sembolü olan Besmeleyi söylem ve eylemleriniz baş tacı yapın.”
Bu açıklamalardan sonra doğrudan başlıktaki sorunun cevabına gelirsek (Allahü a’lem) cevap şu: Bütün peygamberlerin dini İslam’dır. Bütün peygamberler ve onlara tabi olanlar mümin ve Müslümandır. Bütün kıssalar bir bütünün parçasıdır. Bu bütün içinde Hz. Davut ve Süleyman’ın kıssası zirvedir. Bu yönüyle bütün zamanlar için bir hedeftir.
Bu hedefin öne çıktığı kıssada yer alan besmele yukarıdaki mesajın devamı olarak şunu diyor: “Gücün zirvesine çıktığınızda güç size, o gücün emanet olduğunu unutturmasın, güç sizi şımartmasın, güç sizi zalim ve merhametsiz yapmasın. Bunun için de Bismillahirrahmanirrahim bütün söylem ve eylemleriniz başında olsun. Onu başına koyamayacağın her iş başlamayacağınız, terk edeceğiniz iş olsun.”
31. 32. Âyet: Mektuptaki İki Sembol Kavram
Besmeleyle başlayan mektupta şu kısa cümle yer alıyor. “Bana karşı büyüklük taslamayın, (itaat ve) teslimiyet göstererek bana gelin!”
Birinci sembol “büyüklük” ikinci sembol “teslimiyet” kavramı.
Kur’an’da büyüklük (kibirlenme) denildiğinde ilk akla gelen varlık şeytandır.
Kur’an’da teslimiyet denildiğinde de ilk akla gelen itaati sembolize eden secdedir.
Bu iki kavramı bu sûrenin 23-26 âyetleri arasında uygulama içinde gördük; “Büyülük taslayan şeytan, amellerini (işlerini) güzel göstererek Sebe yöneticilerini ve halkını kandırıyor. Halk güneşe secde ediyor.”
Bu bilgiyi dikkate aldığımızda 32. âyette geçen mektup Sebe kraliçesi Belkıs’ının şahsında tüm yöneticilere şu mesajı veriyor: “Bir şeytan hastalığı olan kibir sizin de hastalığınız olmasın, teslimiyet göstererek davetime icabet edin.
Mektupta Geçen “Bana” Ayrıntısı
Ayette iki defa “bana” ifadesi geçiyor.
Mektubun bir özet olduğunu dikkate aldığımızda şunu anlıyoruz, Hz. Süleyman (as) bu mektubu iki sıfatla yazıyor. Birinci sıfatı İsrail devletinin kralı, ikinci sıfatı Allah’ın elçisi/peygamberi.
Mektupta geçen “bana” ifadesi ikinci sıfatı temsil ediyor. Öyle olunca buradaki “bana” ifadeleri şu anlama geliyor: “Elçiye karşı büyüklük taslamak, Onu gönderene karşı büyüklük taslamaktır. Elçiye itaat elçiyi gönderene itaattir. Elçiye teslim olmak, elçinin davetine icabet etmek elçiyi gönderen Allah’ın davetine icabet etmektir.”
Konuya buradan bakarsak mektubun başındaki Besmele, bu mektubun Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın dinine bir davetiye olduğunu gösteriyor.
Bu davetiyeyi parça yapar, Hz. Süleyman’ın liderliğine bir bütün olarak bakarsak, bu mektubun sadece Sebe ülkesine değil, o gün için ulaşılabilen bütün ülkelere gönderildiğini, Sebe ülkesinin öne çıkmasının da yukarıda ifade ettiğimiz gibi kadın yönetici ayrıntısı üzerinden Mekke toplumu özelinden dünya geneline İslam’ın kadına bakışı hakkında fikir vermek için olduğunu söyleyebiliriz.
32-35. Âyet: Senaryoda Dikkat Çeken Ayrıntılar
Bu âyet grubunu da bir senaryo gibi okursak, senaristin bizim dikkatimizi çekmek için senaryoda öne çıkardığı bazı noktaları görüyoruz. Şimdi onlara bakalım.
Birinci Nokta: İstişare Eden Bir Lider
32. âyette “Bu mesele hakkındaki görüşlerinizi istiyorum. Ben size danışmadan hiçbir konu hakkında karar vermem.” ifadesi geçiyor.
Önceki âyetlerde senaryoda kadın bir yönetici yer almıştı. Bu âyette o yöneticinin yönettiği devletin modeline dikkat çekiliyor.
Bu modelin, günümüzden 3 bin yıl önce M. Ö. 10. asırda ortaya konduğunu dikkate alırsak, bu modele günümüz diliyle “ortak akıl” diyebiliriz.
Kur’an burada Sebe ülkesinde insanlar güneşe tapıyor diye onların her şeyi kötüymüş gibi yaklaşmıyor, âyetleriyle onay verdiği bu modele (şura, istişare)871 “Siz de böyle davranın” dercesine uygulama içinde örnek veriyor.
Ayette geçen “Ben size danışmadan hiçbir konu hakkında karar vermem” ifadesi, bütün zamanlarda aileden ülkeye yönetme işinin olduğu her yere şu mesajı veriyor: “Siz de yapacağınız işlerde, önce işin uzmanların danışın, öyle karar verin.”
İkinci Nokta: Liderin Danışmanlara Verdiği Yetki
33. âyette “ferman senindir; düşün ve ne emredeceğine sen karar ver.” ifadesi geçiyor.
Kur’an burada bize çok kısa bilgi veriyor. Biz bundan şunu anlıyoruz: Lider danışmalarına yetki veren, bu yetki kapsamında kendisinin hoşuna gidecek gitmeyecek her şeyi duymak isteyen insandır. Aksi olsa danışmanın bir anlamı kalmaz. Bu açıdan baktığımızda bu âyette kendilerine danışılan kişiler, kraliçeye danışılan konuda gerekli bilgileri veriyorlar sonra da “Bu konuda lider olarak son sözü söylemek sana düşer.” diyorlar.
Ayet -yukarıda senaryo örneğinde olduğu gibi- dolaylı olarak yine bütün zamanlarda danışman bulunduracak liderlere ve onlara danışmanlık yapacak uzman kişilere “siz de böyle yapın” mesajı veriyor.
Üçüncü Nokta: Ülkeler Arası Güç Kıyaslaması
Yine 33. âyette şöyle bir ifade geçiyor; “Biz son derece güçlü ve savaşçı bir milletiz.” Yine senaryo mantığı ile konuya bakarsak, “Bu ifadenin orada durmasının mutlaka bir hikmeti var.” diyor ve o hikmetlerden birinin şu olduğunu düşünüyoruz. Bu ifade Hz. Süleyman’ın devletini, başka devletlerle kıyaslamamızı istiyor. Yani verilen mesaj şu: “Hz. Süleyman’ın devletinin karşısında öyle zayıf kolay yutulur lokma olan bir devlet yok. Tam tersine çağında diğer ülkelerle kıyaslandığında güçlü ve savaşçı bir millet var. Bu devletin Hz. Süleyman’ın üstünlüğünü kabul etmesinden yola çıkarak, onun devletinin ne kadar güçlü bir devlet olduğunu anlayabilirsiniz.”
Ayetteki ayrıntının bu kıyası yapmamız için orada yer aldığını düşünebiliriz.
Dördüncü Nokta: M. Ö. 10. Asrın Dünya Düzeni
34. âyette “Krallar (herhangi) bir ülkeye girdikleri zaman, oranın düzenini altüst ederler ve halkının ileri gelenlerini aşağılık hale getirirler.” İfadesi geçiyor. Bu ifade M. Ö. 10. asırda Hz. Süleyman’ın çağdaşı olan krallar bir ülkeye girdikleri zaman ne yaparlar?” sorusuna cevap veriyor.
Burada “Hz. Süleyman ne yapar?” sorusuna da karınca vadisinde yaşanan diyalog dolaylı olarak şu cevabı veriyor: “Hz. Süleyman bütün çağdaşlarından farklı. Çünkü o zalimlerin korkulu rüyası olurken, zayıf ve mazlumların koruyucusu ve kollayıcısıdır.”
Beşinci Nokta: Hediye ve Elçi Göndererek Nabız Yoklamak
Önce şu tespiti yapalım. O gün de bugün de devletler arası ilişkide, devlet başkanları arasında hediyeleşme geleneği vardır. Bu geleneğin örneğini Peygamber Efendimizin hayatında da görmek mümkün.
35. âyetten Belkıs’ın Hz. Süleyman’dan gelen bu mektup üzerine pahalı hediyelerle birlikte bir heyet gönderme kararı aldığını görüyoruz.
Bu hediye gönderme işini iki türlü okuyabiliriz, birincisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi devletler arası gelenektir. İkincisi de bu geleneğin bir stratejik amaç için kullanılmasıdır.
“O amaç ne olabilir?” dersek; o amaç zaman kazanma ve o zaman içinde Hz. Süleyman’ın yönettiği ülkeyi tanıma, gücünü ölçme, o güç karşısında alacağı tavrı belirleme olabilir.
Özetlersek, biz hediye ve elçi göndermede bu ve benzeri amaçlar olduğunu düşünüyoruz.
36. Âyet: “… Fiyatı Olan İnsanların Değeri Yoktur.”
Bu âyette Kur’an bize her zaman olduğu gibi özet bir anlatım yapıyor. Bu özete “leb” dersek, leblebiyi anlamayı bize bırakıyor. Bu özette Hz. Süleyman’a sunulan hediyeler var. Bu hediyelerin üç şekilde olma ihtimali var.
Birinci ihtimal hediyeler az ve değersiz olabilirdi. Eğer böyle olsaydı Peygamber ahlakına sahip olan Hz. Süleyman karşı tarafı küçümseyecek şekilde “Çok mu fakirsiniz, bana bunları mı layık gördünüz?” tarzında bir şey demezdi.
İkinci ihtimal hediyeler o gün için devletler arası ilişkide abartısız makul seviyede olabilirdi. Eğer böyle olsaydı Hz. Süleyman bunu bir gelenek olarak gayet normal görürdü ve hiçbir şey demezdi.
Üçüncü ihtimal hediyelerde ülkeler arası geleneğin çok üstünde büyük bir abartı var. Hz. Süleyman’ın nazik, kibar ve diplomasinin bütün inceliklerini bilen bir lider olduğunu dikkate aldığımızda 36. âyetteki tavrı ortaya koymasının gerekçesinin bu ihtimal olduğunu düşünüyoruz.
Günümüz anlayışı ile söylersek bu ihtimalin arkasında şu kabul var: “Her insanın bir fiyatı vardır. Onu verdin mi istediğini yaptırırsın.” Bunu bilen ve itibarına değer veren (küçük-büyük fark etmez bütün) yöneticiler hediye almaktan kaçınırlar. Kaçınmayıp alan insanlar, verene karşı kendini ezik, minnet altında hissedebilir. “Adamın o kadar hediyesini aldık, şu işini yapmazsak ayıp olur.” diye içinden geçirebilir.
Özetlersek hediyeler üzerinden bir sürü suiistimallerin yaşandığı bir dünyada yaşıyoruz. O yüzden değeri olan insanların fiyatı yoktur. Fiyatı olan insanların da değeri fiyatı kadardır.
37. Âyet: Bir Peygamber Bu Sözleri Niçin Söylemiş Olabilir
O asırda âyette geçen sözleri söyleyen bir Peygamber değil de referansı din olmayan sıradan bir yönetici söyleseydi, “bu sözler söylenebilir, o günün dünyası güçlünün zayıfı ezdiği, onu haraca bağladığı bir dünya idi o yüzden bunlar normal” derdik.
Ama konu peygamber olunca, bir peygamberin asla yapmayacağı, yapamayacağı, yaptığında da o söylem ve eylemin peygamberlik makamı ile bağdaşmayacağı durumlar vardır.
Nedir onlar?
Hiçbir peygamber bilerek ve isteyerek haksızlık yapamaz.
Hiçbir peygamber karşı tarafı inanç konusunda zorlayamaz.
Hiçbir peygamber zulmü (haksızlığı) durdurma, düşmanlık yapanı caydırma, inanç özgürlüğü üzerindeki baskıları kaldırma gibi bir niyetin dışında savaş yapamaz.
Neden bu kadar net konuşuyoruz? Çünkü bunları yapan peygamber olamaz. Peygamberlerin gönderilme sebebi böyle yapanlara engel olmak olunca, bir peygamberin bunları yapması düşünülemez.
Ayette Hz. Süleyman’ın ilgili sözleri söylemesinin nedeni söylenmiyor. Onu tahmin etme ve bulma işi bize bırakılıyor. Nasıl bulacağımız belli, Peygamberin asla yapmayacağı şeylerin ve yapacağı şeylerin listesini yapacak, yapacağı şeylerden en makul olanı tercih edeceğiz.
Peki bu tercih ne olabilir?
Bu tercih bizim bilmediğimiz ama Hz. Süleyman’ın kendisine gelen istihbaratlar sonucunda ortaya çıkan bir makul bir gerekçedir.
O ne olabilir? Sebe ülkesinde inanç üzerinde bir baskı olması olabilir, Sebe ülkesinin Hz. Süleyman’ın ülkesi için bir tehdit olması olabilir…
Özetlersek, âyette bahsedilen gerekçe her ne ise o gerekçe bir peygamberin yapmayacağı şeylerden biri olamaz.
38. Âyet: Genel Değerlendirme
Bundan sonra gelecek âyetlerde Belkıs’ın Hz. Süleyman’ın yapmış olduğu İslam’a daveti kabul edip Müslüman olduğunu göreceğiz.
Bu bölüme bu âyetteki önemli bir noktaya dikkat çekerek başlayalım.
Hüdhüd Görevde
Yukarıda ifade etmiştik, Hühhüd Hz. Süleyman’ın başında olduğu devletin güçlü ve sürekli aktif olan bir istihbaratının sembol ismi. Bu isim mektubu bıraktıktan sonra da Hz. Süleyman’a istihbarat sağlamaya devam ediyor.
Devam eden âyetlerden,
Bu istihbarat vesilesiyle Hz. Süleyman’ın elçilerin dönmesinden sonraki gelişmeleri takip ettiğini,
Bu bağlamda Belkıs'ın Hz. Süleyman’ın otoritesi karşısında teslim olduğunu,
Bu teslimiyetin arkasından Müslüman olduğunu, İsrail devletine doğru yola çıkacağını anlıyoruz.
Onun yola çıktığını öğrenen Hz. Süleyman o gelmeden önce tahtın getirilmesini konuşuyor.
39. Âyet: Cinler ile İlgili Bakışımızın Özeti
Biz hem tefsir usulü çalışmamızda hem de tefsir çalışmamızda cinlerle alakalı şu tespiti yaptık. “Cinler ve insanlar iki ayrı varlık türüdür. Bunlar kendilerine özgü iki ayrı imtihan dünyasında sınav olur. Allah (cc) bu imtihanda cinlerin tamamına değil cinler içinde kendisi de bir cin olan şeytana insanlar alemine müdahale izni vermiştir. Bu izin sadece ve sadece “vesvese” ile sınırlıdır. Kur’an’a göre onun dışında cinler aleminden insanlar alemine müdahale mümkün değildir. Gerçek bu olduğu halde insanlık tarihinde “cinler” ile ilgili bütün anlatımlar bilinmeyen, görülmeyen, izah edilemeyen olayların bu varlıklarla açıklanmasından ibarettir.”
O zaman soru şu:
Hz. Süleyman Kıssasında Cinler Neden Öne Çıkarılıyor?
Bu soru vesilesiyle önceki bölümlerde cin ve şeytan hakkında yaptığımız açıklamalara yenisini ekleyeceğiz.
Önce doğrudan sorunun cevabını verelim sonra açıklamasını yapalım.
Cevap: İmtihan dünyasında her şeyi yerli yerine oturtmak için.
Açıklama: Kur’an ölçülerinde cinler (şeytanlar) alemi insanlar aleminden ayrıdır ve o alemin bu aleme etkisi ancak vesvese ile sınırlıdır.
Gerçek bu olduğu halde Allah (cc) imtihan dünyasına bu formu (şekli) verdiği halde, bu form zaman zaman deforme olmuş; cinlerin (şeytanların) insanlar alemine müdahalesi vesvesenin üstüne çıkmış; falcı, büyücü, kahin, sihirbaz gibi bir çok insanın cinlerle görüştüğüne; gaybı bilme, sihir yapma, fal bakma gibi olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanılmış.
Bunun yanında insanların karşısında aciz kaldığı (hastalık, doğal afet, açıklanamayan) birçok şey yine cinler ve şeytanlarla irtibatlandırılmıştır.
Bütün bunların sonucunda Allah’ın form (şekil) verdiği imtihan dekoru tanınmaz hale gelmiş; böyle bir dekorda insan bu olağanüstü güçler karşısında aciz, zayıf, pasif ve korkak bir varlık konuma indirgenmiştir.
İşte böyle deforme olmuş bir dekora Allah (cc) Hz. Davut ve Süleyman Peygamber üzerinden müdahale ediyor. Tabir caizse taşları yerli yerine koyuyor.
Taşlar yerli yerine konulduğunda bu imtihan dünyasında en üstün varlığın insan olduğu, insanın bu dünyada hem (atomdan güneşe, kuştan yaprağa kadar) yaratılan mucizelerden hem de peygamber eliyle gösterilen (hissi) mucizelerden ilham alarak ilim ve teknolojinin imkanlarıyla hayatın içinde aktif olabileceği, hadiselere yön verebileceği gösteriliyor,
Yine taşların yerine konmasıyla cinlerin (şeytanlar) hayata vesvese dışında müdahale edemeyeceği, cinlerle bağlantılı olduğu, onlardan haber aldığı, gaybdan haber verdiği, olağanüstü güçlere sahip olduğu zannedilen insanların gerçekte böyle bir güce sahip olmadığı gösteriliyor.
Özetlersek, bu kıssa ile imtihan dünyasının asli formu gösteriliyor. Taşlar yerine oturuyor. Cin/şeytan gibi olağanüstü güçleri olduğuna inanılan varlıkların insan hayatına Allah’ın çizdiği sınırların dışında müdahale edemeyeceği uygulama içinde örnekler üzerinden gösteriliyor.
Bu konuyu gelecek başlıklar altında biraz daha açacağız.
Senaryoda Cin/İfrit Ayrıntısı
Bu sûrede cinleri ilk olarak orduda (17. âyet) asker olarak gördük. Şimdi burada İfrit olarak görüyoruz. Orduda asker olan cinleri, bizim dünyamızın dışındaki cinler olarak anlamanın önündeki engelleri 17. âyetin tefsirinde sıraladık. O engellerin varlığını kabul ettiğimizde, Hz. Süleyman’ın kıssasında geçen cinler o günün dünyasında, ülkeye çalışmak için veya savaşlarda esir oldukları için dışarıdan gelen yabancılar oluyor.
Bunlardan biri de ifrit.872
Eğer Allah (cc) ifritin insan-ifrit, insan-cin kıyaslamasında olağanüstü bir varlık olarak tanınmasını isteseydi, 39. ve 40. âyette anlatılan dekor içinde hiyerarşik olarak onu kitaptan bilgisi olan varlığın altına değil üstüne koyardı ve tahtı getiren o olurdu. Bu âyetleri bir film senaryosu gibi okursak, senarist bu ayrıntıya özellikle giriyor. Özellikle bu filmde kendisinde olağanüstü güçler olduğu zannedilen ifrite kitaptan bilgisi olan başrol oyuncusunun gerisinde figüran rolü veriyor.
Bu rol üzerinden bütün zamanlara verilen mesajlardan biri şu oluyor: Bu dünyada yaratılanlar içinde insandan daha üstün hiçbir varlık yok.
Şimdi şu soruyu soralım bu âyetlerde kendisinden bahsedilen kişi kim?
39. âyet bu kişiyi bize anlatırken “‘ifrîtun mine-lcinni/cinlerden bir ifrit” ifadesiyle anlatır. Biz bu surenin 17. âyetinin tefsirinde Hz. Süleyman kıssasında cin kelimesiyle anlatılan varlıkların imtihan dünyasının dekoru dikkate alındığında, Hz. Süleyman’ın ülkesine, ülke dışından gelen yabancılar olma ihtimalinin güçlü olduğundan bahsettik. Bu varlıkların Kur’an’da bahsedilen ateşten yaratılmış cinler olarak kabul edilmesinin önündeki engelleri anlattık.
O anlatımın devamı olarak burada “cinlerden bir ifrit” olarak anlatılan kişinin Hz. Süleyman’ın ülkesine dışarıdan gelen bir yabancı olduğunu, kabiliyetleriyle diğer yabancılardan üstün olduğu için de Hz. Süleyman’ın yakınında görev aldığını düşünüyoruz.
Neden böyle düşünüyoruz?
Neden ifritin ateşten yaratılan bir cin olma ihtimalini uzak görüyoruz?
Bu sorulara bu surenin 17. âyetindeki gerekçelerin devamı olarak cevap verelim.
Eğer Hz. Süleyman’ın yanında bulunan kişinin ateşten yaratılan cinlerden biri olduğunu kabul edersek, böyle bir varlığı imtihan dünyası içinde açıklayamayız. Neden? Bunu bir örnek içinde anlatalım.
Varsayalım 21. asırda, yani bugün Suudi Arabistan kralının adı Süleyman olsun, bu Süleyman’ın cinlerden ifrit adında bir danışmanı olsun. Bu danışman cinler içinden en azgın, en kötülerden biri olsun.
Biz bu varlığı kral Süleyman’ın yanına gittiğimizde gözümüzle görecek miyiz?
Elleri ayakları zincirli olacak mı olmayacak mı?
Acıktığı zaman rivayetlerde bahsedildiği gibi cinlerin yediği kemik ve soğan kabuğu gibi yiyecekleri yiyecek mi?
Kralın yanında uzun süre kalacağı için eşi ve çocukları da orada olacak mı?
Varsayalım oldu. Yine varsayalım bütün dünya televizyonları bu olağanüstü olayı haber yaptı. Ne olur?
Gayba imanın konusu olan melek, cin ve şeytan gibi varlıklardan cin fiziki olarak görünüp dünya televizyonlarına canlı yayında röportaj verirse ne olur?
Veya o röportajda görünmeden konuşursa ne olur?
Bütün bunlar imtihan dünyasının dekoruna aykırı olmaz mı?
Bu örnekte görüldüğü gibi olay bir varlığın ismini bir âyetin içinde okumakla bitmiyor. O varlık kabul edildiğinde beraberinde akla zincirleme sorular geliyor. Makul cevapları olmayan bu sorulara “Allah dilerse her şey olur.” demek, imtihan dünyasını dekorunu bozuyor, İslam dinini ve peygamber kıssalarını rasyonel zeminden uzaklaştırıp bir masal bir efsane haline getiriyor.
Biz bütün bunları dikkate alarak âyette cinlerden bir ifrit olarak bahsedilen kişinin bizim dünyamızdan bir insan olduğunu değerlendirmenin makul bir yorum olacağını düşünüyoruz.
40. Âyet: Kitaptan İlim Verilen Kim?
Bu sorumuza bu sûrenin 15. âyetinde geçen “Andolsun ki BizDâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik.” ifadesi cevap veriyor.
Biz bu âyetlerin akışından bir Peygamber olarak Hz. Süleyman’ın insanlar arasındaki önyargıyı düzeltmekle de vazifeli olduğunu anlıyoruz.
Hz. Süleyman, Allah’ın izniyle tahtın getirilmesi mucizesine doğrudan vesile olabilirdi. Yani 38. âyette geçen “o tahtı hanginiz getirebilirsiniz” sorusunu hiç sormayabilirdi. Ama sordu. Bu soruyla o günün toplumunda kendisinde olağanüstü özellikler olduğu düşünülen ifriti öne çıkardı. Ardından gösterdiği mucize ile kitaptan ilim verilen kendisinin bu işe vesile olduğunu gösterdi.
Burada soru şu:
Bu Mucize Bütün Zamanlarda Yaşayan İnsanlara Ne Diyor?
Bu soruya cevap için denilenlerden iki şeyi öne çıkaracağız.
Birincisi: Peygamber mucizeleri bu dünyada insanların ilim, bilim ve teknolojinin imkanlarıyla ulaşabileceği sınırları gösteriyor. Bu sınırlar bize şunu diyor: “Ey insanlar! Mucizelerin faili Allah’tır. O yüzden onları aynıyla yapamazsınız ama o mucizelerden ilham alıp benzerlerini yapma ihtimaliniz her zaman var. Bu konuda aradığınız bilgi kainat denilen dev kütüphanedeki kitaplarda mevcut;
Güneş sizin için bir kitap ona bakarak aydınlatma teknolojisinde,
Kuşlar sizlerin için bir kitap onlara bakarak uçma teknolojilerinde,
Balıklar sizin için bir kitap onlara bakarak denizcilik teknolojilerinde onlardan ilham alabilirsiniz.
İkincisi: Bu mucize bize şunu diyor: “Ey insanlar! Bu dünyada donanım olarak en üstün varlık sizsiniz. Sizler geçmişten bugüne öğrenerek gelişiyorsunuz. Bilmediğiniz, korktuğunuz, karşında aciz kaldığınız hadiseler olabilir. Onları bu dünya dışından varlıklara/cinlere bağlamayın. Onlarla bağlantısı olduğu iddia eden kahin, sihirbaz, büyücü gibi insanlara inanıp aldanmayın. Cinlerin sizin dünyanızla ilişkisi şeytan üzerinden size sadece vesvese vermekle sınırlıdır. Onun dışında size bir zarar vermeleri mümkün değildir. Bu dünyada karşısında aciz kaldığınız birçok hadiseyi aşabilecek donanım siz de var. Peygamber mucizelerinden ilham alarak, Allah’ın yaratılan âyetlerini fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimler ile okuyarak bu işi yapabilirsiniz…”
Getirilen Taht Bir Sembol Olarak Ne İfade Ediyordu?
M. Ö. 10. asrın dünyasında bir tahtın sembolik olarak ne anlama geldiğine bakalım;
Egemenliğin, hakimiyetin, otoritenin, meşruiyetin (yönetme hakkının) gücün, iktidarın, bağımsızlığın, adaletin, bilgeliğin, zenginliğin, refahın, tarih, kültür ve geleneğin devamının sembolüydü.
Bunlardan daha önemlisi, onun başkalarının eline geçirilmesi de ele geçirenlerin hakimiyetinin, diğerlerinin de mahkumiyetinin, esaretinin ve bitmişliğinin sembolüydü.
Yani taht hiç de sıradan bir şey değildi. Onun Hz. Süleyman tarafından oraya getirilmesi, Sebe ülkesinin oraya getirilmesine denk veya Sebe ülkesinin tamamen fethine denk bir sembolik anlam ifade ediyordu.
Belkıs oraya geldiğinde taht üzerinden Belkıs’a verilecek mesajlardan biri şuydu: “İstersem, ordularımla ülkene, ülkende sarayına, sarayında tahtın olduğu salona girer ve oraya oturabilirim. İktidarımın bu gücü var. Sana tavsiyem bu güce karşı gelmek yerine bu gücü kabul et.”
Başarı/Zafer/Zirve Ahlakı
Hz. Davud ve Süleyman kıssası için bütün zamanlardaki Müslümanlara gösterilen hedef demiştik. Âyetlerin akışından adım adım Hz. Süleyman’ın zirveye çıkışını izledik; ona ilim verilmesi, Kuş dili öğretilmesi, ordularındaki ihtişam, karıncalara karşı merhamet ve inceliği, istihbarat ve diplomasideki başarısı son olarak fethin sembolü olan tahtı getirmesi onu zirveye taşıyan adımlar oldu.
Burada diplomatik başarıyı açmak istiyoruz. Belkıs’ın 34. âyette geçen “Krallar (herhangi) bir ülkeye girdikleri zaman, oranın düzenini altüst ederler ve halkının ileri gelenlerini aşağılık hale getirirler.” Şeklinde bir cümlesi vardı.
Hz. Süleyman bu yola başvurmadı. Başkalarının kan dökerek, can yakarak aldığı sonucu o diplomasiyle (soft power/yumuşak güç) kullanarak aldı.
Bu fethe başarı dediğimizde âyette geçen başarıyı Allah’tan bilme anlamındaki şu ifade bize başarı ahlakını öğretiyor; “hâżâ min fadli rabbî.”
(30. 31. âyetteki) Besmele (yani Allah’ın verdiği emanetler) ile işe başlama bilincine sebep dersek, “haza min fadli” ifadesi bu sebebi takip eden sebeplerin toplamından ortaya çıkan sonuç oluyor. Sonuç/başarı Allah’tan biliniyor.
Sınav İçinde (Daha Büyük) Sınav
Bu dünya imtihan dünyası; o yüzden ergenlikten ölüme kadar; iyi-kötü, hayır-şer, doğru-yanlış yaptığımız her işte sınavdayız. Sınavda olmadığımız bir an yok. Âyette bildirilen sınav içinde sorumluluk ve sonuçları noktasında ağırlığı çok olan bir sınava dikkat çekiliyor.
Bu sınavda lider büyük bir başarıya imza atıyor. Bu başarı ile sınandığını biliyor. Eğer bu sınavda “Ben olmasaydım bu başarı olmazdı.” veya halkı, “Sen olmasaydın bu başarı olmazdı.” deseydi, bu sözler başarıyı “kişi”den bilmek olacaktı.
Ayetin devamında şükür ve nankörlük ifadeleri bu tespiti tamamlıyor; başarının şükrü onu Allah’tan bilmek olurken, (o başarının Allah’ın verdiği imkanlarla kazanıldığını unutup) kendinden bilmek nankörlük oluyor.
Âyetin Sonundaki Esma: Ganî ve Kerîm
Ayetin sonunda gelen bu isimler, yukarıdaki tespitlerimizin referansı oluyor.
Ganî ismi diyor ki: Allah’ın Ganî ismi Süleyman’ın mülkünde zenginlik olarak tecelli ederken, Kerîm ismi de bu zenginliğin Allah’ın ikramı olması şeklinde tecelli ediyor.
Peki bu ikramın şükrü nedir? Cevap: İnfaktır/cömertliktir; O’ndan geleni, O’nun razı olduğu yerlere vermektir.
41. 42. Âyet: Kendimizi Belkıs’ın Yerine Koyalım
Daha önce ifade ettik, senaryo ve sinema tekniğinde olduğu gibi Kur’an kıssalarında ana hatlar anlatılır boşlukları doldurma seyirciye bırakılır. Burada boş bırakılan yerler, tahtın gelmesi, taht geldikten sonra Belkıs’ın Küdüs’e gelmesi ve onun Hz. Süleyman tarafından karşılanması… Bunlar olurken, Hz. Süleyman emrindekilere “tahtı tanınmaz hale getirin” diyor.
Hz. Süleyman bunu yapmayabilir, Belkıs tahtı gördüğünde hemen onun kendi tahtı olduğunu anlayabilirdi. Ama senaryoda araya bir “merak” unsuru ekleniyor. Burada bir empati yapar, kendimizi Belkıs’ın yerine koyarsak, kraliçe hayatının en büyük şoklarından birini yaşıyor.
Ülkesinde en korunaklı, en sağlam sarayların içinde bulunan tahtını karşısında görüyor. Büyük ihtimal ilk hissettiği ama ifade edemediği şey şu: Demek ki, Süleyman hakkında duyduğum her şey doğru. Bu tahtı buraya getiren bir gücün önünde hiç kimse duramaz. İyi ki buraya gelmeden önce iyi bir ön araştırma yapıp Müslüman olarak gelmişim.”873
Bunlar içinden geçerken, âyetin devamında Müslümanlığını ilan ediyor.
Âyette İki Anlamın Birlikte Verilmesi
Ayette “…doğru yolu bulabilecek mi, yoksa doğru yolu bulamayan kimselerden mi olacak” anlamına gelen şöyle bir ifade geçiyor. “etehtedî em tekûnu mine-lleżîne lâ yehtedûn(e)” Bu ifadede bildiğimiz hidayet kelimesi kullanılıyor.
Bu kullanım iki anlamı birlikte veriyor.
Birinci anlam, o tahtın kendi tahtı olduğunu anlayabilecek mi?
İkinci anlam, o tahtın kendi tahtı olduğunu anladığında, o tahtın Allah’ın izniyle Allah’ın peygamberi tarafından buraya getirildiğini anlayıp, Allah’ın razı olduğu doğru dini, doğru yolu bulabilecek mi?
Kraliçe Belkıs, öncesinde yaptığı araştırmaların ardından ve tahtın getirilmesine de bizzat tanık olduktan sonra doğru yolu buluyor.
Özetlersek hem tahtını tanıyor hem de doğru yolu bularak Rabbini tanıyor.
43. 44. Âyet: Seyircinin Aklına Gelen İki Soru
Bu âyetleri yine bir senaryo akışında okursak, bu filmi seyreden seyircilerin aklına iki soru geliyor.
Birinci soru: Belkıs bugüne kadar neden iman edemedi? 43. âyet bu sorunun cevabını veriyor. Bu cevabı açarsak, Belkıs da birçokları gibi şirk inancının baskın ve yaygın olduğu bir geleneğin içine doğdu. Kavmi inkarcı olunca o da inkarcı oldu.
İkinci soru: O çağda Hz. Süleyman gibi güçlü, zengin bir yöneticinin ülkesinde teknoloji hangi seviyeye gelmişti? 44. âyet de bu sorunun cevabını veriyor.
NOT: Kıssaya Farklı Bir Açıdan Bakış
Bu sûrede Hz. Süleyman kıssası 15. âyetten başladı 44. âyette bitti. Biz bu kıssaya çok büyük bir önem atfediyoruz. O yüzden bu kıssanın 29 âyetle en fazla yer aldığı bu sûrede bu kıssaya özel bir açıklama yapmak; aşağıdaki başlıklar altında bu kıssaya farklı bir açıdan bakmak istiyoruz.
Allah’ın Yasalarının Çıktısı Nedir?
Burada ele alacağımız konularda, üç başlıkta da “çıktı” kelimesi kullanıyoruz. Bu bir metafor, analoji (benzetme). Hemen herkes bilir, bilgisayarda bir yazı yazdığımızda, yazıcıdan (Printerdan) onu çıktısı alınır. Çıktıya sonuç da diyebiliriz.
Bu açıklamadan sonra konumuza başlayalım.
Allah’ın iki türlü yasası vardır.
Birincisinde Allah (cc) tabir caizse bilgisayardaki dosyayı kudret ve ilim kalemiyle kendisi yazar ve “Ol/kün” tuşuna basar. O tuşa bastığında, yazıcından çıkan çıktının adı içinde atomdan güneşe kadar her şeyin olduğu kainattır.
Allah (cc) bu çıktıdan sonra, bu çıktıyı tamamlayacak ikinci bir çıktı vaad eder. Onun adı da içinde cennet-cehennem olan ahirettir. Kıyametle kainat/dünya görevini tamamladıktan sonra Allah (cc) bir kere daha “Ol” der. O emirle birlikte ahiret hemen oluverir.
Birinci çıktı fanidir. İkinci çıktı bakidir. Fani olan baki olanın, gerçekleşeceğine en güçlü şahittir.
Birinci çıktı fani olduğu ve dünya her gelenin gittiği, her başlayanın bittiği, her güzelliğin solduğu, söndüğü bir imtihan yeri olduğu için, onda Allah’ın yasalarındaki mükemmellik tam olarak görünmez. Ahiret ondaki eksiği tamamlamak ondaki haksızlıkları dengelemek için vardır.
Buna rağmen birinci çıktıdaki atom, hücre, dünya, güneş ve galaksilerdeki muhteşem işleyiş Allah’ı tanıtır; O’nun gücü, kudreti, ilmi, iradesi ve diğer birçok güzelliği ve özelliği hakkında fikir verir.
Bu çıktı, bir bilim kütüphanesidir.
Bu çıktı, geçmişten günümüze matematik, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji ve astronomi gibi ilimlerle uğraşan bütün bilim insanlarının ürettikleri ve üretecekleri bilgilerin kaynağıdır.
Bu çıktı, bildiği her şeyi bundan öğrenen bilim insanlarını kendine hayran bırakan mükemmel bir çıktıdır.
Buraya kadar iki türlü yasadan birincisini anlattık. Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
İslam Dininin Çıktısı Nedir?
Birinci yasada Allah (cc) kainat ile ilgili yasalarında dosyayı yazan ve “Ol” tuşuna basarak çıktıyı ortaya koyandı.
İkinci yasada Allah (cc) bilgiyi/vahyi verendir. O bilgiyi yazıya dökme ve onun çıktısını ortaya koymayı peygamberlerin örnekliğinde insanlara bırakandır.
Allah (cc) dilese burada işi insana bırakmaz birinci yasada olduğu gibi “ol” tuşuna basar ve bu basmanın sonucunda bütün insanların baktığında hayran kalacağı bir İSLAM MEDENİYETİ ortaya çıkardı. Ama o zaman dünyada imtihan olmazdı. İmtihan olmadığı için manevi gelişme ve terakki de olmazdı…
Bu açıklamalardan sonra gelelim başlıktaki sorunun cevabına,
İslam Dininin Çıktısı Olarak Hz. Davud ve Süleyman Kıssası
Bu kıssanın ilk anlatıldığı sûre olan Sâd sûresinde ve bu sûrenin 15. âyetinden sonra yaptığımız açıklamalarda Kur’an’ın bu kıssayı neden anlattığına değinmiştik.
Şimdi burada onların devamı olacak bazı açıklamalar yapacağız.
Kur’an bu kıssayı Peygamber Efendimizin peygamberliğinin 4. yılında Sahabenin önüne koyuyor ve oradan bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Ey 7. asrın Mekke’sinde vahye muhatap olan ilk Müslümanlar. Şu an yolun başındasınız. Allah (cc) sizden önce de vahiy ve peygamberler gönderdi. Size bir medeniyet kurmak için gerekli bütün malzemeleri/yasaları veriyor. “Bu malzemelerden bakanları, görenleri kendine hayran bırakan bir medeniyet çıkar mı?” diyorsanız, işte Hz. Davud ve Süleyman’la kurulan medeniyet. O medeniyet sizin hedefiniz olsun.”
Biz bu medeniyete “İslam’ın çıktısı” diyoruz. Yani Allah’ın verdiği malzemeyle/vahiyle ortaya konulan model diyoruz.
Bu modelin günümüzdeki parametrelerine, yani Hz. Süleyman döneminde kurulan medeniyetin, G7 olarak ifade edilen günümüzdeki karşılığına -gelişmiş ülkelerin toplam özellikleri üzerinden- bakalım.
Güvenlik: Dünyanın en güvenli ülke ve şehirlerini ölçen endekslerde ön sıralarda yer alma.
Ekonomik güç ve refah: Yüksek GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, kişi başına düşen yıllık gelir 89 bin dolar), düşük işsizlik oranı, güçlü para birimi.
Teknolojik ilerleme: İleri düzeyde AR-GE yatırımları, yenilikçi teknolojiler.
Eğitim kalitesi: Dünya çapında tanınan üniversiteler, yüksek okuryazarlık oranı.
Sağlık sistemi: Gelişmiş sağlık altyapısı, yüksek yaşam beklentisi.
Altyapı ve ulaşım: Modern şehir planlaması, gelişmiş ulaşım ağları.
Çevre koruma: Sürdürülebilir enerji kullanımı, düşük karbon emisyonu.
Hukuk sistemi: Adil ve etkin yargı sistemi, düşük suç oranları.
Politik istikrar: Güçlü demokratik kurumlar, şeffaf yönetim.
İnovasyon kapasitesi: Yüksek patent sayısı, start-up ekosistemi.
Dijital altyapı: Yaygın internet erişimi, ileri siber güvenlik.
Sosyal güvenlik: Kapsamlı sosyal güvenlik sistemi, düşük yoksulluk oranı.
Kültür ve sanat: Zengin kültürel miras, uluslararası sanat etkinlikleri.
Bilimsel araştırma: Çok sayıda bilimsel yayın, Nobel ödüllü bilim insanları.
Uluslararası ilişkiler: Güçlü diplomatik bağlar, etkili uluslararası işbirlikleri.
İş yapma kolaylığı: Girişimciliği destekleyen politikalar, düşük bürokrasi.
Yaşam kalitesi: Yüksek yaşam memnuniyeti, iş-yaşam dengesi.
Medya özgürlüğü: Bağımsız ve çeşitli medya kuruluşları.
Her türlü suç oranında özellikle de kadına ve çocuğa şiddette dünya standartlarının en altında olmak.
Askeri güç: Gelişmiş savunma teknolojileri, etkili silahlı kuvvetler.
Turizm: Gelişmiş turizm altyapısı, yüksek ziyaretçi sayısı.
Enerji güvenliği: Çeşitlendirilmiş enerji kaynakları, yenilenebilir enerji kullanımı.
Gıda güvenliği: Yüksek tarımsal verimlilik, sürdürülebilir gıda üretimi.
Yaşlı bakımı: Gelişmiş yaşlı bakım hizmetleri, aktif yaşlanma politikaları.
Özetlersek, Hz. Süleyman’ın yönettiği devletin günümüzdeki çıktısının bu özelliklere sahip bir ülke/devlet olduğunu düşünüyoruz.
İslam Dininin Çıktısı Çad, Nijer, Mali, Somali… Olabilir mi?
Bu ve benzeri ülkeler, dünya gelişmişlik endeksinde son 10 yılın ortalamasında genelde en az gelişmiş 10 ülke arasında bulunuyor.
Bu ülkeler hakkında bazı bilgileri paylaşmak istiyoruz.
Çad nüfusunun % 99.7’si Müslüman. Kişi başına düşen yıllık gelir (KBDYG) 600 dolar. Günlük 2 dolara gelmiyor. Okuma yazma oranı % 22.
Nijer nüfusunun % 98.4’ü Müslüman. KBDYG 590 dolar. Okuma yazma oranı % 35.1
Mali nüfusunun % 95’i Müslüman. KBDYG 870 dolar. Okuma yazma oranı % 35.5
Somali nüfusunun % 99.8’i Müslüman. KBDYG 310 dolar. Günlük 1 doların bile altında. Okuma yazma oranı maalesef % 38.
Bu ülkeler dünya yolsuzluk endeksinde en üst sıralarda yer alıyor. Bu ülkeler yeni doğan bebek ölümlerinde en üst sıralarda yer alıyor.
Şu en temel gerçektir: “Bir ülkede cehalet, tembellik, fakirlik, yolsuzluk yaygınsa, o ülkelerde akşamdan sabaha Kur’an okunsa, o ülkede her köşe başında cami olsa o ülke sözde İslam ülkesi olabilir ama dünyadaki bütün Müslümanların ‘İşte İslam dininin çıktısı’ diyeceği, herkesin örnek olarak göstereceği bir ülke olamaz.”
Bu örneği neden verdik? Bazıları hâlâ din ile gelişmişlik arasında bağlantı kuramıyor. Bazıları bu dünyada dilencinin efendiye, alan elin, veren ele İslam’ın güzelliklerini anlatamayacağı gerçeğini hâlâ göremiyor.
Üzülerek ifade edelim, biz günümüzde İslam dininin doğru bir şekilde tanınmasının, bilinmesinin ve insanlar tarafından tercih edilmesinin önündeki en büyük engelin örneğini verdiğimiz ülkelerdeki Müslümanlar olduğunu düşünüyoruz. Bazıları bunları İslam’ın çıktısı görüyor. Çıktısı böyle olan bir dinin bu asra; insanlığa fakirlikten, cehaletten, yolsuzluktan, savaşlardan başka bir şey veremeyeceğini düşünüyoruz.
Bize düşen onları haksız çıkaracak örnekleri çoğaltmak, haklı çıkaran örnekleri de azaltmak.
Özetlersek, Hz. Süleyman kıssasını Kur’an İslam’ın bir çıktısı olarak sunuyor. Bu çıktıyı hem Kur’an’a ilk muhatap olan Mekke Müslümanlarına hem de gelecekte muhatap olacak bütün Müslümanların önüne bir hedef olarak koyuyoruz.
Aşağıdaki başlıkta teknik bir ayrıntıya değinelim.
Hz. Davud ve Süleyman Müslüman mıydı?
Bu konuda daha önce açıklama yapmış ve şöyle demiştik. İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberlerin dininin ortak adı İslam’dır, onlara tabi olan insanların ortak sıfatı mümin ve Müslümandır.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda Hz. Davud’un ve Süleyman’ın yöneticisi olduğu İsrail Krallığı Müslümandır. Öyle olduğu için de bütün zamanlarda gelecek Müslümanlar için bir model ve hedeftir.874
45-53 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
Hz. Sâlih ve Semûd Kavmi
45. Semûd kavmine de (Allah’ı tanıtması, sevdirmesi ve bunların ardından) “Allah’a kulluk edin!” (demesi için) kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Sâlih’i gönderdik. Fakat onlar (Peygamberin önderliğinde yekvücut olup Allah’a kulluk edecekleri yerde) birbiriyle çekişen iki (düşman) grup oluverdiler.
46. Sâlih dedi ki: Ey kavmim! (Benim davet ettiğim) İyilik (ve güzellik) dururken niçin (hâlâ) kötülüğe koşuyorsunuz? (Zulüm ve haksızlıktan vazgeçip) Allah’tan mağfiret dileseniz de merhamete layık olsanız (olmaz mı?)
47. Bu sözler üzerine kavmi: (aralarındaki çekişmelere atıfta bulunarak,) “Sen ve seninle beraber olanlar bize uğursuzluk getirdiniz” dediler. (Sâlih:) “Size gelen (ve sizin) uğursuzluk (olarak tanımladığınız bu şeyler tercihlerinizin bir sonucu olarak) Allah’ın takdiriyle olur. Doğrusu siz (başınıza gelen iyi-kötü her şeyle) imtihana tâbi tutulan bir toplumsunuz.” diye cevap verdi.
48. O şehirde (ileri gelenlerden; servet ve iktidar sahibi) dokuz kişi vardı ki (ayak takımının ipleri onların elindeydi) bunlar bölgede bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.
49. (Gizlice bir araya geldiler ve) Allah’a and içerek birbirlerine şöyle dediler: (Her kabileden birer suikastçı genç alıp) Gece ona ve ailesine (gizlice) baskın yapalım; sonra da (onun intikamını almak isteyen) yakınlarına : “Biz (Sâlih ve) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik. (o yüzden bu işi kimin yaptığını bilmiyoruz) gerçekten de doğru söylüyoruz” deriz (ve işin içinden sıyrılırız. Ayrıca, bize “siz yaptınız” deseler bile hepimizi karşılarına almaktan çekinirler.)
50. (Böylece) Onlar(Sâlih ve ailesi için) bir tuzak kurdular.Biz de kendileri farkında olmadan, onların tuzaklarını boşa çıkardık.
51. (Ey Resûlüm!) Bak işte (zalimlerin kurdukları) tuzaklarının sonu nice oldu: Onları da (kendilerine uyan) yandaşlarını da (korkunç bir sesin875 arkasından gelen azapla) tamamen yok ettik.
52. İşte inkârda ısrarları yüzünden harabeye dönmüş evleri...! (Ticaret için Şam’a gidip gelirken, yol üzerinde o harabeleri görüyorsunuz.) Şüphesiz bunda (bakmasını) bilen bir topluluk için ibretler vardır.
53. (Sâlih’in kavminden) İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise (dünya ve ahiret azabından) kurtardık.
(Sâlih’ten İbrâhim’e asırlar geçti, zaman değişti, isimler ve mekânlar değişti ama hak ve batılın mücadelesi hiç değişmedi.)
Hz. Lût ve Kavmi
Ön Bilgi: Hatırlatma
Bu kıssayı daha önce Şems (11-15), Kamer (23-32), A’râf (73-79) ve Şu’arâ (141-159) sûrelerinde görmüştük. Burada orada yazdıklarımızı dikkate alarak âyetler hakkında kısa değerlendirmeler yapacağız.
Bu değerlendirmelere geçmeden önce, bu kıssaların geneli için çokça sorulan “Aynı kıssalar Kur’an’da farklı zamanlarda neden tekrar ediliyor?” sorusuna cevap verelim. Biz bu soruya önceki kıssalarda farklı açılardan cevap vermiştik.876 Burada onlara ilaveten bir cevap daha verelim.
Ön Bilgi: “Muhammed’in Hocaları”
Tırnak içinde yazdığımız başlıktaki bu yazı, bazı Youtube kanallarında ve bu konuda müstakil yazılan kitaplarda geçiyor. Bu tür yazılardaki en büyük iddialardan biri de Kur’an’ın başkaları tarafından Peygamberimize öğretildiği ve onun da bunu kendisinin uydurduğu şeklinde.
Bunun olamayacağının delillerinden biri de bu kıssa. Bu kıssa İncil’i, Tevrat’ı içine alan Kitab-ı Mukaddeste geçmiyor.
Burada Kur’an’ı Peygamberimizin başkalarından öğrendiğini iddia edenlere sorulacak soru şu: “Hz. Muhammed, Kitab-ı Mukaddeste geçmeyen kıssaları kimden öğrendi?” Böyle bir soru sormadıkları gibi, Kur’an’da olan ama Kitab-ı Mukaddeste olmayan kıssaları bilerek gündemlerine almıyorlar. Amaçları, iddialarına uygun bir algı meydana getirmek.
Kur’an’da yer alan Semud kavmine ait âyetlerin tamamı bu iddiayı çürüten delillerden biri oluyor.
Hayatın Olağan Akışında Tekrar Bir İhtiyaçtır
Doğada ve hayatın içinde ilk insandan bugüne (nefes almak gibi) her an, (uyku ve yemek gibi) her gün, (ayın evreleri gibi) her ay, (mevsimler gibi) her yıl tekrar eden hadiseler vardır. Onların tekrarı hayatın devamı için olmazsa olmazdır. Bu tekrarlar “olmasın” demek, “hayat devam etmesin” demektir.
Bu tekrarlara hayatın devamı için “ihtiyaç” dersek, insanın sosyal ve manevi hayatında da tekrarlar bir ihtiyaçtır.
Örnekler verelim.
Ebeveynlerin çocuklarına, karı-kocanın birbirine "seni seviyorum" demesi ömürde bir defa söylenmez. Çok tekrar edilir. Böyle bir tekrar kimseyi sıkmaz. Aksine beklenir, istenir ve kişiyi mutlu eder.
Arkadaşların birbirlerine "nasılsın?" diye sorması da ömürde bir defa olmaz. Her görüşmede sorulması arkadaş olmanın bir gereği olarak algılanır.
İş yerinde yöneticilerin çalışanlara "iyi çalışmalar" dilemesi de her gün tekrar edilen, tekrarı çalışanları mutlu eden bir tekrardır.
Öğretmenlerin öğrencilere "derslerinize çalışın" hatırlatması da yılın başında bir defa yapılmaz.
Doktorların hastalarına "ilaçlarınızı düzenli kullanın" uyarısı da hastalığın ciddiyetine göre gerektikçe tekrar edilir.
Trafiğe çıkanlar için "dikkatli sür" uyarıları hemen her sabah sevenlerin sevdiklerine yaptıkları bir uyarıdır.
Yemekten sonra "afiyet olsun" dilekleri de ömür de bir defa söylenmez.
Sabah ve akşam "günaydın" ve "iyi geceler" selamlaşmaları her gün tekrar eder. Kimse ömür de bir defa söylenmesi yeterli demez.
Bu örnekleri onlarca örnekle çoğaltmak mümkün. Bu yazımız bu konudaki önceki yazılarımızla birlikte Kur’an’daki tekrarın indiği zamanın ve zeminin bağlamı içinde, o şartlar dikkate alındığında şöyle algılanıyordu: “Allah bizi seviyor, bize değer veriyor, neye ihtiyacımız varsa onu bize peygamberi vasıtasıyla duyuruyor…”
Onlarla bizim farkımız şu: Onlar bağlamın, sürecin, zamanın, olayların içinde bu âyetleri duyuyordu biz bağlamdan uzak sayfa çevirme hızında bu âyetleri okuyor ve o yüzden bu tekrarların bir ihtiyaç olduğunu anlamakta zorlanıyoruz.
Bu ön bilgiden sonra, bu kıssa ile ilgili önceki yaptığımız açıklamaları dikkate alarak âyetlerin kısa tefsirine geçebiliriz.
NOT: Bana Ne Diyor?
5. yılın yarısından sonra “Bana Ne Diyor?” sorusuna cevap olarak yazdığımız bölümleri, metnin içinde vermiş, “Özetlersek” ifadesinde de özetlemiştik.
Bu kıssada geçen âyetleri, bugün bize inen, bize hitap eden âyetler olarak okuyacak ve değerlendirmelerimizi o şekilde yapacağız.
45. Âyet: İrşat ve Tebliğ Yaptığımızda Bizi Bekleyen Sonuç
Vahiy Allah’tan peygamberimize geldi, peygamberimizde bize ulaştırdı, bize ulaştırmasındaki amaçlardan biri de bize gelen vahyi okumamız, anlamamız, yaşamamız, yaşantımızla güzel örnek olarak başkalarına anlatmamızdı. Yani “elçinin elçisi” olmaktı.877
Bu sorumluluğu hisseden Müslümanlar irşat ve tebliğ yaptıklarında onları bekleyen sonuçlardan biri de bu âyette anlatılan durumdur. Şimdi bu durumun analizini yapalım.
Kur’an’da geçen “Allah’a kulluk edin” ifadeleri bir sonuç cümlesidir. Bu sonuç cümlesinden önce, Allah’ı tanıtmak gerekir. Bu tanıtımdan sonra karşı tarafın tepkisi ne olursa olsun, bize düşen bu tanıtımı en güzel şekilde yapmaktır.
Bu tanıtımı yaparken muhataplarımızı kardeşlerimiz gibi görmemiz gerekir. Kardeş gibi görmek, laf olsun diye söylediğimiz bir ifade değil. Bir Müslüman için, bütün “müminler kardeştir”878, mümin olmayan bütün insanlar da İslam’a davet edilen kardeş olma adaylarıdır.
İslam’a daveti en güzel şekilde yaptıktan sonra âyette bahsedilen durum yaşanma ihtimali yüksek olan sonuçlardan biridir. Onların bizi hasım olarak görmesi ve ona göre tavır alması ihtimaller dahilindedir. Peki bu durumda ne yapacağız? Bu sorumuzun cevabını gelen âyette görüyoruz.
46. Âyet: Şiddet Yönteminiz Olmasın
Gelen âyet, bize bir yöntem öğretiyor. Bu yönteme daha önce “Soruları silah yapmak” yöntemi demiştik. Burada onu görüyoruz. Âyette sorulan sorunun özünde şu var: “Tamam iyilik yerine kötülüğü seçtiniz, davetimizi kabul etmediniz. Bu tercihinizin gerekçesini anlatabilir misiniz?
Bu soru çok önemli. Bu soruda dolaylı olarak şu var: “İnsan akıllı bir varlık. Bir tercih yapıyorsa, bir şeye ‘hayır’ diyorsa mutlaka bir açıklaması vardır. Buyur anlatacağın bir şey varsa seni dinlemeye hazırım.”
Bunu derken bir Müslüman şunu bilir: Allah’ın dini güneş gibidir. Benim elimde güneş var, güneşin karşında ışık kaynağı olarak çıkacak her şey mum gibi zayıf kalacaktır.
Bu gerçeği bilen Müslümanlar karşı taraf mecbur etmedikçe şiddeti bir yöntem olarak seçmez. Tercihini kasları güçlü olanın tercih edeceği bokstan yana değil, fikirleri güçlü olanın üstün geleceği satrançtan yana yapar.
Ayetin devamı bize şunu diyor: “Allah (cc) bağışlanma ve tevbe talebiyle kendine yönelen insanlara kapısını sürekli açık tutuyor. Size düşen bu gerçeği onlara duyurmak olsun.”
47. Âyet: Uğursuzluk
Bu âyette uğursuzluk konusu öne çıkıyor. Biz bu konuda hem mealimizde parantez arası açıklamalarda hem deA’râf sûresinin 131. Yasin sûresinin de 18. âyetinin tefsirinde gereken açıklamaları yaptık oraya bakılmasını tavsiye ederek devam edelim.
48. Âyet: Dokuz (Oligarkın) Kişinin Günümüzdeki Karşılığı
Semud kavmine ait kıssa Kur’an’da farklı sûrelerde geçiyor. Fakat bu âyette yer alan “Dokuz kişi” sadece bu âyette geçiyor.
Bu dokuz kişi gerçekten dokuz kişi olabileceği gibi, o kavmin içindeki 9 büyük kabileyi/grubu temsil edebilir. Bunlara günümüz ifadesiyle gücü, sermayeyi elinde tutan seçkin grup anlamında oligark, bunların güdümünde olan düzene de oligarşi diyoruz.
Genelde Kur’an’daki bütün peygamber kıssalarında, “mele” yani kavmin ileri gelenleri olarak tanıtılan ve Mekke’de Daru’n-Nedve’de Peygamber Efendimize muhalefet edenlerin tamamı oligarktır.
Oligarklar günümüzde geçmişte olduğu gibi “çıplak” bir şekilde ortada görünmüyorlar, genelde medya, lobi, vakıf, dernek, düşünce kuruluşu gibi legal görünümlü yapılar içinde (maaş, reklam ve sponsorluk ile besledikleri) maşaları üzerinden görünüyorlar.
Kur’an 48. âyet üzerinden bütün zamanlara karşınızda böyle bir güç odağı olabilir mesajı veriyor.
Peki “Bu güç odağı ne yapar?” sorusuna gelen âyetler cevap veriyor.
49. Âyet: Varlığınızdan Rahatsız Olur ve Tuzaklar Kurar
Bu âyet dolaylı olarak Peygamberimize ve onun peygamberliğine iman eden ilk Müslümanlara şu mesajı veriyor: “Ben size Semud kavmi üzerinden sizi bekleyen geleceği haber veriyorum. Bunu bir erken uyarı olarak anlayın ve tedbirinizi alın.”
Tam da bu âyetlerin indiği yıl, Mekke’de Müslümanlara karşı uygulanan boykotun başladığı yıl oluyor. Bu boykot üç yıl sürüyor ve bu süre içinde Müslümanlara ağır ambargolar uygulanıyor.
Böyle bir ortamda 49. âyet Semud kavmindeki 9 kişiyi anlatırken, onlar üzerinden Mekke’deki müşrik oligarkların içlerindeki niyetleri de deşifre ediyor.
Tuzak Kuranların Kimliği
Ayetten şunu anlıyoruz. Tuzak kuranlar mertlik yapmıyorlar. Mert olan çıkar açıkça derki “Ben sana düşmanım seni ortadan kaldırmak istiyorum.”
Bu dokuz kişi, âyette suikast olarak ifade edilen tuzağın doğası gereği bu işi gizlice yapacaklar. Yaptıktan sonra da “bizim bu işle alakamız yok” diyecekler. Günümüz diliyle söylersek, bu yöntemde amaç kamuoyuna şirin ve saygın görünmeye devam etmek, tepkilerinin hedefi olmamak, maskeler arkasından maşalarla işi bitirmek.
Günümüzdeki Tuzaklar
Semud kavminde o gün dokuz kişi tarafından planlanan bu tuzak, günümüzde istihbarat birimleri tarafından psikolojik harp teknikleri kullanılarak yapılıyor.
Bu işin uzmanları, hedefe koydukları ülkelerin, grupların, yapıların psikolojisini, sosyolojisini, dinini, tarihi ve kültürünü çok iyi biliyorlar. Bu bilmeye bağlı olarak onların neye nasıl tepki vereceğini de öngörebiliyorlar.
Güncel bir örnek verelim, bu uzmanlar (Maddi anlamda) fonladıkları birine İslam ve Müslümanlar aleyhinde bir şey yaptırıyorlar. Bunu yaparken Müslümanlar içinden “Radikal” olarak tanımladıkları kişilerin verecekleri tepkiyi biliyorlar. O tepki üzerinden Müslümanları ifade özgürlüğüne tahammülleri olmayan, fikir yerine güce, şiddete, baskıya başvuran insanlar olarak etiketliyorlar.
Burada amaç İslam’ı şiddetle, terörle, radikalizm ile eşitlemek.
Allah’ın Kurulan Tuzakları Boşa Çıkarması
Allah’ın tuzaklara müdahalesi genelde vahiy üzerinden oluyor. Vahyin verdiği ilkeleri yol haritası yapan müminler bu tuzaklara düşmüyorlar.
Bu ilkelerin en başında her durumda fikri cihadı tercih etmek, karşı taraf mecbur etmediği müddetçe silahlı cihattan uzak durmak.
Peygamber Efendimizin hayatında ve bu âyetler üzerinden ona örnek gösterilen Hz. Salih’in hayatında ilk tercih barış ve diyalog yollarını açık tutmak.
Kur’an’da ismi geçen 25 peygamberin hiçbirinin şiddete başvurmadığını, vuranların da mecbur kalınca bu yöntemi kullandıklarını dikkate aldığımızda Kur’an bunun üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Tuzakları boşa çıkarmanın yolu, onların sizi şiddete yönlendiren tuzaklarına düşmemek, mecbur kalmadıkça şiddetin her türlüsünden uzak durmaktır.
50-53. Âyet: Herkes Tercihlerinin Sonuçlarını Yaşar
Kur’an âyetlerinden tercihlerin sonuçlarının yaşanmasına baktığımızda, müminler ve kafirler için farklı durumlar karşımıza çıkıyor.
Kafirler için bu âyette gördüğümüz gibi dünyada peşin olarak helak cezası veriliyor, gerisi ahirete bırakılıyor. Veya hiç ceza görmüyor, tamamı ahirete bırakılıyor.
Müminler için yine bu âyette görüldüğü gibi dünyada bir kurtuluş yaşanıyor veya dünyada kurtuluş görmeyenlerin kurtuluşları ahirete bırakılıyor.
Bu farklı durumların olması, imtihan dünyasında imtihan dekorunun gereği.
54-58 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
54. (İbrâhim Peygamberin yeğeni olan) Lût’u da (kavmine Peygamber olarak gönderdik. O da her peygamber gibi Allah’ı) Kavmine (en güzel şekilde anlattıktan sonra) şöyle demişti: (Ey Sodom halkı; insan doğasına aykırı olan) Bu çirkin işi göz göre göre nasıl işliyorsunuz?
55. “Siz (uyarılarıma rağmen) kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? (Yazıklar olsun size!) Doğrusu siz (bu halinizle) ne yaptığını bilmez (cahil) bir toplumsunuz.”
56. Kavminin cevabı (“Biz yanlıştaydık, iyi ki bize doğru yolu gösterdin, hemen tevbe edelim” şeklinde olmadı. Alaycı bir dille) “Lût ailesini memleketinizden çıkarın; güya onlar çok temiz insanlarmış, (yanımızda kalıp da kirlenmesinler!)” demekten ibaret oldu.
57. (Lût’un bütün gayretlerine rağmen, Sodom halkı azdıkça azdı.) Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız (gizliden gizliye kâfirlerin zulmünü destekleyen yaşlı) karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.
58. Onların üzerine yağmur (gibi, taş) yağdırdık. (Ölü denizde, yerin altmış metre altı, onlara mezar oldu. Yağan taşlar onların mezar taşları oldu. Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların (ama ders almayanların başlarına yağan taş) yağmuru ne kötüydü!
Şirki, Sorgulayan Sorular
Ön Bilgi: Hatırlatma
Bu kıssayı daha önce Kamer (33-40), A’râf (80-84) ve Şu’arâ (160-175) sûrelerinde görmüştük.
Burada orada yazdıklarımızı dikkate alarak âyetler hakkında kısa değerlendirmeler yapacağız. Bu değerlendirmelere geçmeden önce bir ön bilgi daha vermek istiyoruz.
Ön Bilgi: Kur’an İnsan Sözü Olabilir mi?
Biz tefsir çalışmamızda bu soruyu çok soruyor, olamayacağına dair örnekleri veriyoruz. Bu örneklerden biri de Hz. Lût’un kıssası. Günümüzde Kur’an’ın Peygamberimiz Efendimiz tarafından yazıldığını iddia edenler şöyle diyorlar: “Mekke’de Tevrat’ı, İncil’i içine alan Kitab-ı Mukaddes hakkında bilgisi olan Varaka bin Nevfel ve Zeyd bin Amr bin Nüfeyl gibi insanlar vardı. Muhammed anlattığı bütün kıssaları onlardan öğrenip yazdı..."
Burada soracağımız soru şu: Kitab-ı Mukaddes Hz. Lût’u nasıl anlatıyor, Kur’an nasıl anlatıyor?” Eğer Kur’an da Hz. Lût’u aynen Tevrat’ta geçtiği şekliyle anlatıyorsa, o zaman denilebilir ki, “Muhammed Tevrat’tan öğrendiği şeyleri Kur’an âyetleri olarak yazmış.”
Ama böyle bir şey yok. Tevrat, Hz. Lût’tan bahsediyor ama onun peygamber olduğundan bahsetmiyor. Ayrıca Tevrat’ta Hz. Lût’a “kızları ile ensest ilişkiye girdi. Onlardan çocuk sahibi oldu.” iftirası atılıyor. Bu çok ağır, çok korkunç bir iftira.879
Eğer Peygamber Efendimiz (haşa) Kur’an’ı kendisi uydursaydı, Hz. Lût hakkında Kur’an’a yazdığı her şey aynen Tevrat’ta yazıldığı gibi olmalıydı. Ama tam tersi oluyor. Özelde Hz. Lût, genelde bütün peygamber kıssalarında Peygamber Efendimize gelen Kur’an âyetlerinde Tevrat’ın doğruları tasdik edilirken, yanlışları tashih ediliyor. O tashihlerden biri de Hz. Lût kıssası üzerinde yapılıyor.
Günümüzde Peygamber Efendimizin Kur’an’ı başkalarından öğrendiğini iddia edenler, burada bahsettiğimiz gerçekleri bildikleri halde, yazdıkları kitaplarda ve hazırladıkları Youtube videolarında bu gerçeklere yer vermiyorlar…
Özetlersek, Peygamber Efendimiz 40 yaşında peygamber olup, kendisine gelen âyetlerde geçen kıssaları anlattığında, ona dost düşman hiç kimse şunu demedi, “Bugün anlattığı şeyleri, gençliğinde ondan çok duymuştuk.”
54. Âyet: Filmin Öncesini Anlama İşi Bize Bırakılıyor
Hz. Lût’un kıssası Kur’an’da yedi farklı sûrede anlatılır. Onun hayatına bir film olarak bakarsak, iniş sırasından yaptığımız okumada en son anlatıldığı Ankebut sûresi (28-35) hariç, sûrelerin tamamında konuya başından girilmez.
Elbette her peygamberin hayatında olduğu gibi, onun peygamberlik hayatında da kavmine gelme, onlarla birlikte yaşama, onlarla iyi insani ilişkiler kurma, onlar tarafından güvenilir bir insan olarak bilinme, vahiy aldıktan sonra inanç noktasında onlara güzel örnek olma, Allah’ı en güzel şekilde tanıtma gibi süreçler mutlaka yaşandı…
İşte Kur’an Hz. Lût’ta bu bölümleri hiç anlatmaz. Onu anlattığı her yerde konuyu hep kavminde işlenen çirkin fiile getirecek şekilde bir başlangıç yapar. Burada da onu görüyoruz.
Burada bir başka şey daha görüyoruz. Ona da aşağıdaki başlık altında değinelim.
Neden “Tubsirûne” Kelimesi Seçildi?
Ayetin Arapça metninden bir okuma yaptığımızda bizim âyette “göz göre göre” anlamı verdiğimiz kelimenin “tubsirûn(e)” olduğunu görüyoruz.
Kur’an, Hakîm olan, her işi hikmetli olan Allah’tan geldiği için, biz Kur’an’da ne varsa, onun mutlaka bir hikmeti olduğuna inanıyoruz. Bu hikmetleri o anki bilgimizle anlamasak bile, bu durum orada bir hikmet olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Arapçada görmekle ilgili başka kelimeler de varken880 bu âyette basiret kelimesiyle aynı kökten (bsr) gelen bir fiil kullanılıyor. Bu fiil, buradaki görmenin çevredeki fiziki nesneleri görmekten daha çok, görünenin ötesini görmeyi, “bugün haz veren o tercihin” gelecekteki toplumsal sonuçlarını görmeye işaret ediyor.
Bu sonuçlar nelerdir? Aşağıdaki başlıkta onlara değinelim.
Eşcinselliğin Olası Sonuçları
İslam dini bir şeye yasak derken, o yasağın sonuçlarını dikkate alarak yasak der. Onun yasak dediği bazı şeylerde yasağın gerekçeleri herkes tarafından anlaşılır ve hiç kimse itiraz etmez; cinayet, hırsızlık, rüşvet gibi...
Bazı şeyler de vardır ki, insanlar o yasaklardan zevk/keyf/haz alır; sonuçlarına bakmadan günlük düşünür. Bu tür yasakların bir örneği de eşcinselliktir.
Konuya “hayat benim dilediğim gibi yaşarım” diyenlerin penceresinden baktığımızda, bu bir özgür tercihtir. Kişi dilediği gibi yaşar.
Ama konuya İslam’ın baktığı yerden baktığımızda, İslam dini bütün insanlara mülkiyet yasasını hatırlatır. Bu yasaya göre bu dünyada insanın bedelini ödemediği şeyler onun değildir. Ona verilmiş emanetlerdir. Bu emaneti veren de Allah’tır. Bu emanetin nasıl kullanılacağına dair ölçüleri koyan da Allah’tır. Bununla birlikte İslam dini açısından eşcinsellik ailenin ve neslin sağlıklı, sıhhatli bir şekilde devamı için en fazla önem verilen konulardan biridir.
Bu açıdan bakıldığında eşcinsellik demek, üremenin durması demek. Ürümenin durmasına toplumsal açıdan ve bir ülkenin/devletin geleceği açısından bakarsak: Ailenin bitmesi, doğumların azalması, yaşlı nüfusun artması, sağlık ve yaşlı bakım giderlerinin yükselmesi, çalışan nüfusun ve üretimin azalması, ülke savunmasının tehlikeye girmesi ve uzak gelecekte o ülkenin/devletin/toplumun bitmesi demektir.
Geniş Kitlelerde Eşcinsellik, Denenmemişi Denemektir
Geçmişte toplumlar daha dindar, daha muhafazakar idi. O yüzden eşcinselliğin yayılması, öyle bir hayatın kamusal alanda anayasal haklara sahip olarak yaşaması gibi şeyler söz konusu değildi.
Günümüzde bazı ülkeler, eşcinsellere evlenme, sperm bankasından, taşıyıcı anneden veya evlat edinerek çocuk sahibi olma hakları veriyor ve verdiği hakları da yasalarla güvence altına alıyor.
Bu durum insanlık tarihinde daha önce hiç denenmemiş bir durum. Bunun sonuçları ne olur? Ne olacağına âyette “görmenin ötesini; tercihlerin sonuçlarını görme” anlamında kullanılan “tubsirune” fiili üzerinden bakalım.
Konuya buradan baktığımızda aşağıdaki başlığımda öne çıkardığımız sorunun cevabını da görmüş olacağız.
İslam Dininde Eşcinsellik Neden Yasak?
Geçmişten günümüze doğan, büyüyen çocuklara baktığımızda bunlara, fıtratın fabrika ayarlarında, aile denilen bahçede büyüyen bitkiler diyebiliriz.
Şimdi insanlık yeni bir şey deniyor: Gey ve lezbiyen evlilik. Buna yaşam tarzı dersek, bu yaşam tarzı sosyal medya, dizi, film ve birtakım idoller üzerinden özendiriliyor, teşvik ediliyor.
Şimdi bir hayal kuralım ve o hayal üzerinden bu özendirmenin ve teşvikin sonuçlarına bakalım.
Varsayalım bir ülke var; o ülkede nüfusun %100 eşcinsel evlilik yapmış.881 Böyle bir toplumun 100, 200… yıl sonrasını hayal edelim.
Yine varsayalım böyle bir toplumda eşcinsel ailelerin %50’sinin sperm bankasından çocuk sahibi olduğunu hayal edelim.
Yine varsayalım, 100, 200 yıl boyunca taşıyıcı annelerde dünyaya gelen çocukların bir aile/ev ortamında karşısında lezbiyen evlilik yapan iki kadını, gay evlilik yapan iki erkeği anne-baba rolünde görerek büyüdüğünü hayal edelim.
200 yıl sonra bu hayalin sonucu/çıktısı ne olur?
İnsanlık tarihinde bu durum şimdiye kadar hiç bu çapta/büyüklükte denenmedi. “Denense ne olur?” sorusunun cevabını görmek için 200 yıl beklemeye gerek yok. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi üremenin yavaşladığı ve buna bağlı bir sürü olumsuz sonucun ortaya çıktığı bir topluma doğru gidiş olacak.
Bu konudaki lokal örneklere bakalım.
Kadın-erkek evliliklerin azaldığı toplumlara bakalım. Bu toplumlarda üremenin azalmasına bağlı sonuçları değerlendirelim.
Aile ortamından uzak, bakımevlerinde büyüyen çocukların, nasıl yetiştiklerine bakalım.
Çoğunluğu itibarıyla cinsel çekicilik ve fiziki güzellik temelinde yapılan eşcinsel evliklerin, bu özelliklerin gittiği yaşlılık dönemlerinde devam edip, etmediği gözlemleyelim.
Bütün bu lokal, örneklere baktığımızda, bu işin %100 seviyesinde yaşandığı bir toplumda sosyal sorunların artacağını, toplumsal bitişin, tükenişin hızlanacağını söylemek hiç de zor değil.
Başlıktaki sorunun cevabına referans olacak bu açıklamalardan sonra sorunun cevabına gelirsek, İslam dini Allah’ın dinidir. Allah parçayı gördüğü gibi o parçaların oluşturduğu bütünü de görendir. O yüzden dindeki yasaklar bütünü gören; bütün içindeki bütün tercihlerin sonuçlarını bilen Allah tarafından konulan yasaklardır. Bu yasakların büyük sonuçlarını bugünden görememek, kıvılcımın bütün ormanı yakabileceği ihtimalini yok saymaya benzer.
Özetlersek, geçmişten bugüne insanoğlu -maalesef- birçok şeyi deneme yanılma yoluyla öğrendi. Yanılgı büyük olduğunda sonuçları da ağır oldu. Allah (cc) eşcinsellik gibi bir tercihin sonuçlarının ağır olacağını bildiği için toplumsal anlamda eşcinselliğin yaşanmadığı Mekke döneminde, yedi sûrede bu konuyu gündeme getiriyor. Bu konu üzerinden geleceğe şu mesajı veriyor: Geçmişte bu tercihleri yapan toplumlarda çok kötü sonuçlar yaşandı. Gelecekte bunun yaşanmamasını istiyorsanız, bu konuda alabileceğiniz her tedbiri baştan alın. Kur’an’da size yedi kere yapılan bu uyarıyı da 7’nin katları olan 70, 700 kere yapılmış bir erken uyarı olarak kabul edin…”
55. Âyet: Basiret Karşısında Cehalet
54. âyette Kur’an basireti öne çıkardı. 55. âyette de “techelûn(e)” kelimesiyle cehaleti öne çıkarıyor.
Kur’an ölçülerinde cehalet “okuma-yazma” bilmemek değildir. Kur’an’a göre cehalet yaratılan âyetleri; insanın fabrika ayarları olan fıtratı okuyamamaktır. Bu yönüyle, ilim, bilim penceresinden kainat kitabını okuduğu halde, kainatın yaratılışını akıldan, bilimden, bilinçten uzak tesadüfe vermek büyük bir cehalettir.
Günümüz diliyle söylersek bu âyette kastedilen cehalet, psikoloji, sosyoloji gibi bilimler üzerinden eşcinselliğin gelecekteki sonuçlarını okuyamamaktır. Onun gelecekte sonuçları ağır olacak sosyal ve manevi yangınlara sebep olacak bir kıvılcım olduğunu bugünden fark edememektir.
56-58. Âyet: “Eğrilerin Doğruları Eğri Görmesi”
Buradaki âyetlerin benzerini A’râf sûresinin 82-84 arası âyetlerde gördük. Yukarıdaki başlık ve onun devamında gelen “Hz. Lût’un İman Etmeyen Karısı Üzerinden Verilen Mesaj”, “Benzeri Görülmeyen Helak” başlıkları altında gereken açıklamaları yaptık. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
59-64 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
59. (Ey Resûlüm! Bütün bu kıssalardan sonra) De ki: (Mazlumları kurtaran, zalimlere hak ettiği cezayı veren) Allah’a hamd olsun ve O’nun (Peygamber olarak) seçtiğikullarına selam olsun! (Şimdi söyleyin bakalım; Sonsuz kudret ve merhametiyle) Allah mı daha hayırlıdır, yoksa (müşriklerin Allah’a) ortak koştukları (sözde ilahlar) mı?
60. (Asırlardır paslanmış olan akıllarını harekete geçirmek için, sormaya devam et; taptığınız putlar mı kulluk edilmeye daha layıktır)Yoksa gökleri ve yeri yoktan var eden, sizin için gökten (tertemiz) su indiren ve o suyla bir tek ağacını bile yaratamayacağınız, güzelim bağlar, bahçeler yetiştiren mi? (Cevabınız) Allah (olduğu halde, O’nun) ile birlikte başka bir ilah, öyle mi? Hayır; (bunu iddia edenler, kelimenin tam anlamıyla) yoldan çıkmış kimselerdir.
61. (Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layık)Yoksa yeryüzünü yaşamaya elverişli kılan (orada dağların, tepelerin) aralarındannehirler (ırmaklar, çağlayanlar) akıtan (zemin sarsılmasın diye) arz için sabit dağlar yaratan ve (tuz yoğunlukları farklı) iki deniz (kütlesi) arasına (tatlı suyla, tuzlu suyun karışmasına engel olacak) bir perde koyan (Allah) mı?Allah ile birlikte başka bir ilah, öyle mi? Hayır, hayır; onların çoğu (ne söylediklerini) bilmiyorlar.
62. (Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layıktır)Yoksa kendisine yalvardığı anda, sıkıntıya düşenin, yardımına koşup (onun) sıkıntısını gideren ve (ayrıca) sizi (verdiği nimetlerin yönetiminden sorumlu tutmakla) yeryüzünün halifeleri yapan (Allah) mı? (Bütün bu nimetlere rağmen hâlâ) Allah ile birlikte başka bir ilah, öyle mi? (Yazık!) Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
63. (Bir kere daha düşünün, o âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layıktır) Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve (yağmur olarak tecessüm eden) rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen (Rabbiniz) mi? Allah ile birlikte başka bir ilah öyle mi? (Hayır, hayır! Hiç kuşkusuz) Allah (müşriklerin ilahlık payesi vererek) ortak koştukları her şeyin üzerinde, çok yücedir.
Aklın Pasını Gideren Sorular
64. (Bir kere daha düşünün! O âciz varlıklar mı, kulluk edilmeye daha layık) yoksa (evreni ve hayatı yoktan var ederek) ilk yaratmayı gerçekleştiren, sonra da (an be an) onu devam ettiren ve sizi hem gökten (güneş, hava ve yağmurla) hem yerden (toprak, bitki ve madenlerle) rızıklandıran (Allah) mı? (Bu kadar delili gördükten sonra) Allah ile birlikte başka bir ilah öyle mi? (Elbette olmaz.) De ki: Eğer (bütün bu delillere rağmen hâlâ “Ondan başka ilah var” diyor ve bu konuda) doğru söylüyorsanız (haydi o zaman) siz de (“Şunu da bizim ilahlarımızdan biri yoktan yarattı” diyerek) kesin delilinizi getirin!
Allah’ı Tanımada ve Tanıtmada Bir Yöntem Olarak Kıyas
Bu dünyada insanın farkında olarak veya olmayarak en çok yaptığı şeyin adı kıyastır. Bir cümlede “daha” ifadesi geçiyorsa orada kesin kıyas vardır. Daha ifadesini (yoksa, en, misliyle, kıyasla, kat be kat gibi eş ve yakın anlamlıları ile birlikte) hafızalardan silsek, konuşma dilinde “fark” ifade etmek zorlaşır, her şeyin “aynılaşması” gibi bir sorun yaşanır; fiyat farkları, kalite farkları, iyilikten, kötülükten, büyüklükten, küçüklükten kaynaklanan farkların izahı imkansız hale gelir.
Hemen herkesin kabul edeceği bu tespite göre, hayatın akışında, iletişimde çok önemli bir yeri olan kıyas, Kur’an’ın Allah’ı tanıtmada en çok kullandığı yöntem olarak karşımıza çıkarıyor.
Neml sûresi 59-64 arası âyetlerde geçen “yoksa” ifadesi altı defa geçiyor. Bunların tamamında Kur’an yaratılanlarla yaratanı kıyaslamamızı istiyor. Bunun yanında aynı âyetlerde beş defa “Allah ile birlikte başka bir ilah, öyle mi?” ifadesi geçiyor. Bu ifade bize dolaylı olarak şunu diyor: “Araştırın bakalım, Allah ile O’nun yanında, O’na denk, O’na ortak başka bir ilah olabilir mi? Kıyaslayın bakalım, yarattıkları içinde O’nun gibi yoktan yaratan, O’nun sahip olduğu özelliklerle O’na denk olan biri var mı?”
Özetlersek, Kur’an bütün bu âyetlerle aklı harekete geçiriyor. Akla “Haydi, oku, araştır, yaratılanlarla yaratanı kıyasla ve cevabını bana söyle!” diyor.
Biz burada âyetlerin dediğini yapmak için, onların tefsirine başlayalım.
59. Âyet: Hamdele ve Salvele Ne Demek?
Biz Müslümanların sohbet geleneğinde bir mecliste (camide, mescitte, salonda) sohbete/vaaza başlanacağı zaman Elhamdülillah diyerek Allah’a hamd, Salavat getirerek Peygambere selam etmek o konuşmanın bereketi adına çok güzel bir gelenektir.
Bu geleneğin Kur’an’daki referansı bu âyettir. Bu âyet Kur’an’da “elhamdülillah” ifadesinden sonra “ve selamün” lafzının geçtiği tek âyettir.
Euzubesmeleden sonra “Elhamdü lillahi rabbil alemin, vessalatü vesselamü ala rasulina muhammedin...” şeklinde ifade edilen hamdele ve salveleyi basit anlaşılır bir dille ifade edersek şu manaya gelir: Allah’ım sana teşekkür ederiz. Seni bize tanıtan, bize senin tarafından sevilme ve rızanı kazanma konusunda örnek olan peygamberlerine salat (destek) ve selam (teslimiyet) ederiz. Yani tam bir teslimiyetle onların bize bıraktığı davayı desteklediğimizi kavli ve fiili olarak ilan ederiz.”
Özetlersek, burada özet olarak ifade ettiğimiz hamdele ve salveleye ait mana yapılan sohbet ortamındaki konuya göre daha zenginleştirilebilir. Ama işin özünde şükür, destek ve teslimiyet vardır.
Genel Bir İfadeyle Kıyas Başlıyor
“Allah mı daha hayırlıdır, yoksa ortak koştukları (sözde ilahlar) mı?”
Bu soru muhatapları düşündürüyor. Soru üzerinde düşündüğümüzde kıyasın genel olduğunu görüyoruz. Şöyle ki, Allah her şeyi yaratan, insanların Allah’a ortak koştukları şeylerde yaratılanlar arasından çıkıyor. Bu durumda kıyaslama şöyle oluyor: Yaratan mı hayırlı yaratılanlar mı, baki olan mı hayırlı, fani olanlar mı, ölümsüz olan mı hayırlı, ölümlü olan mı, ilmi, iradesi, gücü, kuvveti sınırsız olan mı, sınırlı olanlar mı…?
Bu şekilde başlayan kıyas gelecek âyetlerde alan daraltmayla devam ediyor.
60. Âyet: Kimler İlah Olamaz!
Buradan sonra gelen âyetlerin tamamında akıl harekete geçiriliyor, harekete geçen akıl düşünmeye başlıyor. Akıldan “Kim ilah olabilir, kimler ilah olamaz?” sorusunun cevabını bulması isteniyor.
Ayet aklın önüne şunu koyuyor: Birine ilah (yaratıcı, ibadete layık) diyebilmen için, onun gökleri, yeri, gökten inen suyu, o suyla sulanan bahçeleri, o bahçelerde yetişen ağaçların her birini tek tek yaratması lazım. Bunları kim yaratabilir? Bu konuda Allah’ın yanına yaratmada ona denk olabilecek başka bir ilah koyabilir misiniz?
Hem yaratılana hem de yaratana ilah demek, yaratılanı yaratana denk görmek adalet mi? Böyle yapmak bir sapma değil mi?
Bu soruları özellikle sorduk. Nedenini aşağıdaki başlıkta anlatalım.
“Adl” Kökünden Öne Çıkan İki Anlam: Adalet ve Sapma
Bizim mealde “yoldan çıkma” anlamı verdiğimiz ve âyetin son kelimesi olan “ya’dilûn(e)” adalet kelimesiyle aynı kökten geliyor.
“Adl” kelimesi hem adalet hem de yoldan çıkma/sapma anlamını içinde barındırıyor.
Bu durumu dikkate aldığımızda âyetin verdiği mesajlardan biri de şu oluyor: İlah olmak, yaratıcı olmak Allah’ın hakkıdır. Bu hakkı ona vermemek, kainat büyüklüğünde bir haksızlıktır. Bu haksızlığı yapmak, doğru yoldan sapmaktır.
61. Âyet: Yeryüzüne ve Denizlere Bakın
60. âyette sayılan nimetlerin yerine bu sefer yeryüzü ve denizler konuluyor ve şu sorular soruluyor. “Kim kendisine kulluk edilmeye daha layık? İlah diye taptığınız varlıklardan hangisi yeryüzünü yaşamaya elverişli kılabilir? Hangisi iki denizin arasını882 koyduğu yüzey gerilimi yasası ile ayırabilir? Bunları yaratan ve bunlarla ilgili yasaları koyan Allah’ın yanında ortak olarak koyabileceğiniz bir ilahınız var mı? Taptığımız putlar bu işlerde Allah’a yardımcı oluyor diyebilir misiniz?”
Ayet aklın önüne bu soruları koyuyor. Bu sorular üzerinde düşünen akıl “Allah’ın yanında O’na denk başka bir ilah olamaz.” gerçeğini ilan ediyor.
62. Dualara Cevap Veren mi? Sizi Halifeler Yapan mı?
Bu âyet grubunda sorulan “Kim ilah olabilir mi?” sorusu farklı örnekler üzerinden devam ediyor.
Ayeti iki başlık altında inceleyelim.
Dualara Cevap Veremeyenler İlah Olabilir mi?
Bizim mealimizde “sıkıntıya düşen” anlamı verdiğimiz “mudtarra” kelimesi bu formda sadece bu âyette geçiyor. Bu kelime ile anlatılan ortamı bütün sebeplerin bittiği, çaresizliğin tam olarak hissedildiği bir ortam olarak düşünebiliriz.
Böylesi ortamlarda bütün sebepler ölü gibidir. Bütün ümitler bitmiştir. Allah’ın böylesi durumlarda yardım etmesi, o duruma düşen insanlar tarafından “Artık bana Allah’tan başka hiç kimse yardım edemez.” sözü ile anlatılır. Böylesi bir durumda yardım geldiğinde -anlayan- için o yardımı Allah’tan başkasının yapamayacağı ayan beyan bellidir. Âyette anlatılan durumu böyle düşünebiliriz.
Sizi Halifeler Olarak Yaratamayanlar İlah Olabilir mi?
Halife kelimesi, kelime olarak öncekinin ardından gelen demek. Kur’an’da “halife” kelimesinin geçtiği hiçbir âyette bu kelime, Peygamberimizin vefatından sonra siyasi liderlik anlamında ortaya çıkan halife anlamında kullanılmıyor.
Kur’an bu kelimeyi iki manada kullanıyor.883 Birincisi insana verilen sorumluğu hissettirme, ikincisi de yeryüzünde her insanının ve insan topluğunun öncekinin ardından gelmesi; birbirinin yerini alması ve neslin devamı anlamında kullanıyor.
Olaya bu açıdan baktığımızda âyetin sorusu şu oluyor: Böyle bir şeyi Allah’tan başka kim yaratıp yapabilir? Sözde ilahlarınız arasında bunu yapabilecek olan var mı?
63. 64 Âyet: Yaratılan Âyetlerin Şahitliği Devam Ediyor
Bu bölümdeki âyetler genelde aynı formatta tevhide vurgu yaptığı için bu iki âyeti oldukça özet vereceğiz. Bu iki âyette, yaratılan âyetlerden şunlar öne çıkıyor:
Yıldızlar: Bu âyette açıktan geçmiyor884 ama Kur’an’ın indiği asırda hem deniz hem de çöl yolculuğunda gökteki yıldızlar insanların yön ve yol belirlemesinde pusula işlevi görüyordu.
Rüzgarlar:Rüzgarın geçtiği hemen her âyette yağmurdan rahmet olarak bahsediliyor.
Yaratma ve Rızık: 64. âyette ilk yaratmayla başlayan ve sürekli devam eden yaratmalara dikkat çekilirken, yaratılan her varlığa verilen rızıklara da dikkat çekiliyor.
Bu iki âyette ve önceki âyetlerde bahsedilen nimetlerin tamamı şu mesajı veriyor: Bizi Allah’tan başkası yaratamaz. O yüzden Allah ile birlikte O’nun dengi veya ortağı olarak hiçbir ilah olamaz.
Özetlersek, bu bölümdeki konu, “hangisi daha hayırlı?”; “Allah mı daha hayırlıdır, yoksa ortak koştukları (sözde ilahlar) mı?” sorusu ile başladı. Sonra ardından beş âyette şu soru tekrar edildi; “Allah ile birlikte başka bir ilah öyle mi?” Yukarıda örneklerini verdiğimiz yaratılan âyetler üzerinden Allah’tan başka ilah olamayacağı gerçeği makul bir şekilde izah ve ilan edildi.
65-81 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
65. (Ey Müslüman! Sonuç olarak onlara) De ki: Göklerde ve yerde, Allah’ın yanı sırahiçbir varlıkgaybı bilemez. Ve onlar (kıyâmetin ne zaman kopacağını, insanların) ne zaman diriltileceklerini de bilemezler.
66. (Peki, “bilmiyorduk” diye bir mazeretle gelmek onları haklı yapar mı?) Hayır, (asla. Çünkü kıyâmet) ahiret (ve hesap günü) hakkında onlara (Peygamberler vasıtasıyla) bilgilerpeş peşe gelmiştir. Fakat onlar bu konuda (yine de) şüphe içindedirler. (Yaratılan her şey bu konuda delil olduğu halde) Onlar ahiretten yana (yine de) kördür.
67. İnkârda ısrar edenler (ahireti akıldan uzak gördükleri için) dediler ki: Şimdi, biz ve atalarımız (ölüp) toprak olduğumuz zaman (kabirlerimizden) çıkarılacağız, öyle mi?
68. (Bildiğimiz kadarı ile öldükten sonra dirilme ile alakalı) Bu vaad bize yapıldığı gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştı. (Şimdiye kadar gerçekleşmediğine göre) Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.
69. (Buna karşılık sen de onlara) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da (sizin gibi bu gerçekleri yalanlayan) günahkârların âkıbeti nice oldu (bir) bakın!
70. (Ey Peygamber ve onun izinden giden Müslüman! Yapmış olduğun temsil ve tebliğ nedeniyle) Onların (sana karşı çirkin davranışları) yüzünden kendini üzme; kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü (de) canını sıkma. (Geçmiş Peygamber kıssalarında gördüğün gibi, bugün ve yarın, Allah onların bütün tuzaklarını yine boşa çıkaracaktır. Sen elinden geleni yap, gerisini O’na bırak!)
71. Onlar (şimdi sizin Mekke’de zayıf, kendilerinin de güçlü olmasından yola çıkarak) “Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” derler (ve bir türlü vaad ettiğiniz şeyin gerçekleşmesine ihtimal vermezler.)
72. (Onlara) De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.
73. (Eğer, hâlâ onlara vaad edilen şey başlarına gelmemişse bunun bir tek sebebi var.) Hiç kuşkusuz senin Rabbin, insanlara karşı (sonsuz) lütuf (ve ihsan) sahibidir; ne var ki, onların çoğu şükretmezler.
74. (Zannetmesinler ki) Rabbin (onların yaptıklarından gafil. Hayır) elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.
75. (Bilir, çünkü) Gökte ve yerde (gizli olup) gözegörünmeyen hiçbir şey yoktur ki (adı Levh-i Mahfuz olan) apaçık bir kitapta bulunmasın.
76. Doğrusu bu Kur’an (sadece Mekke müşriklerinin değil, gelecekte Medine’de bizzat muhatap olacağınız) İsrâiloğullarının (ve Hristiyanların da) üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (tevhid, Peygamberlik, ahiret gibi) şeylerin pek çoğunu açıklıyor.
77. O, mü’minler için gerçekten (doğru yolu gösteren) bir hidayet rehberi ve rahmettir.
78. Rabbin, şüphesiz, onlar arasında (ihtilaflı bütün konularda) hükmünü verecektir. O (mutlak gücün sahibi) Azîz (insanlar arasındaki bütün ihtilafların çözümlerini bilen) Alîm’dir.
79. O halde (Ey Resûlüm) sen (her hâlükârda) Allah’a güvenip dayan. Çünkü (karşındakiler batıl) sen (ise) apaçık hakikat üzeresin.
80. (Onların hidayetleri için ne kadar arzulu olduğunu biliyoruz, ama) Bil ki sen (manen) ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken (manevî) sağırlara da dâveti duyuramazsın.
81. Sen (manevî) körleri (de) sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize (önyargılarından sıyrılarak) inanıp, teslim olanlara duyurabilirsin.
Dabbe: Yerden Çıkan Canlı
65-69. Âyet: Ahirete İman ve Bağlam İlişkisi
Bu âyetlerde konu ahirete iman. Bu konuya girmeden önce bu âyetlerin (öncesiyle) bağlam ilişkisine bakalım.
İmtihan dünyasında genelde bütün insanların Allah-insan, din-insan ilişkisinde yaşadıkları ölçü dışına çıkmaların büyük bölümünde ahirete imandaki zafiyet vardır.
Yani ahirete imanla, Allah’ın hayata koyduğu ölçülere uyma konusunda doğru orantı vardır. İman arttıkça ölçülere uymada hassasiyet artarken, azaldığında885 hassasiyet azalıyor.
Önceki âyetlerde Allah’tan başka ilah edinenlerden bahsedildi. Ondan öncesinde Lût kavminden bahsedildi, bu ve benzeri konuların ahirete imanla doğrudan ve dolaylı bağlantısı var.
Bu bağlam ilişkisine dikkat çektikten sonra buradaki konuya gelirsek, 65. 66. âyetler dolaylı olarak şunu diyor: İnsan meraklı bir varlıktır. En çok merak ettiği konuların başında gayba iman gelir. Gayb içinde de ahiret hakkında verilen bilgiler her insanın hayatını doğrudan etkileyen en önemli bilgilerdir. Bu bilgiler en doğru kaynaktan insanlara peş peşe geldiği halde o âyetlere karşı kör ve sağır kesiliyorlar. Öyle bir gerçek yokmuş gibi yaşamayı tercih ediyorlar.
67. 68. âyetler bu tercihi yapanların ahiretin inkarı için ileri sürdükleri gerekçeleri öne çıkarıyor. Kur’an bu gerekçelere farklı âyetlerinde cevap veriyor. Biz bu cevabı Yasin sûresinin 79. âyetinde “Ahiretin Varlığı Nasıl İspatlanır?” başlığı altında anlattık ve referanslar verdik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Oraya bakıldığında, Kur’an’ın ahiretin varlığına dair âyetlerine masal diyenlerin, söyledikleri her şeyin masal olduğu anlaşılacak.
69. âyet dolaylı olarak şunu diyor: “Yeryüzünde sizden önce de Allah’tan gelen âyetlere masal diyenler oldu. Onların öyle demeleri ölüm gerçeğini ve onları bekleyen akıbeti değiştirmedi. Akıbetiniz onlar gibi olmasın istiyorsanız, Kur’an’ın ahiret konusunda önünüze koyduğu haberlere bir kere daha bakın…”
70. Âyet: Kameralar Yakın Çekimde
Önceki ve sonraki âyetler bize ortamı betimliyor. Peygamber Efendimiz kendisine gelen âyetleri duyuruyor ama müşrikler, bu âyetlere masal diyor, peygamberimiz için türlü türlü tuzaklar planlıyorlar…
Bu âyetlere bir film akışı içinde bakarsak, 70. âyet seyircilerin aklına gelecek şu sorununun cevabını veriyor: Peygamberimiz müşriklerin bu sözleri karşısında acaba ne hissediyor? Âyetten üzüldüğünü ve Allah’ın onu teselli ettiğini anlıyoruz.
Bu teselli de “üzülme/canını sıkma” ifadesi üzerinden veriliyor. Aşağıdaki başlıkta bu ifade üzerinde durmak istiyoruz.
Kur’an “Üzülme” Diyorsa Üzülmeyecek miyiz?
Kur’an’da “üzülme” anlamına gelen “lâ tahzen” ifadesi yedi âyette geçiyor. Bunun yanında Kur’an’da müşriklerin yaptıklarını kastedilerek Peygamberimize hitaben “seni üzmesin” anlamında “lâ yahzunke” formunda beş âyet yer alıyor.
Bunları dikkate aldığımızda burada soru şu: Allah peygamber Efendimize “üzülme” deyince, Peygamber Efendimiz bunu bir emir kabul edip üzülmemiş midir?”
Allah’ın kelamını en iyi anlayan ve Allah’ın muradını en iyi bilen biri olarak Peygamber Efendimiz bu sözlerin tamamını teselli başlığı altında “kendini helak edecek şekilde üzülme” olarak anlamıştır.
Bunu nereden biliyoruz? Peygamber Efendimizin hayatından biliyoruz. Bu âyetlerden sonra Peygamber Efendimizin “Ben elimden geleni yaptım, milletin ne hali varsa görsün. Bundan sonra ben kendi işime bakarım. İbadetlerimi yaparım. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmam.” dememiştir.”
Bunları neden diyoruz? Çünkü İslam’ı anlatırken ufacık bir dirençle karşılaşınca bu sözlerin benzerini söyleyen Müslümanların varlığını biliyoruz.
Özetlersek “İnsanlar iman etmiyorlar diye üzülmek güzel bir sünnettir.” Buradaki âyetlerden kastedilen kişinin kendini helak edecek seviyede üzmemesidir.886
71-73 Âyet: Allah’ın Halîm Olduğunu Bilmiyorlar
Allah (cc) Halîm isminin gereği olarak bu dünyada insanları hemen cezalandırmıyor, onlara süre veriyor. Bu gerçeği bilmeyenler de Allah’ın Kur’an’daki vaadleri hemen gerçekleşmeyince, bunu Peygamber Efendimize karşı alay konusu yapıyorlar. Âyetlerde bu konu gündeme geliyor.
Bu âyette geçen konuyla ilgili önceki yaptığımız açıklamalara bakılmasını tavsiye ederken887 burada âyette geçen bir ifade üzerinden şu başlığı bir kere daha atmak istiyoruz.
Kur’an İnsan Sözü Olamaz
72. âyet şöyle: “Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.” Âyette “gelmesini istediğiniz” ifadesiyle kastedilen ahiretteki büyük azap. Âyette “bir kısmı yakında başınıza gelecek” ifadesiyle bu büyük azaptan önce gelecek ve ona göre “tadımlık” olacak bir azaptan daha bahsediliyor.
Bu azaba, iniş sırası üzerinden yaptığımız bu tefsir çalışmasında 4. yılda inen Kamer (45. âyet) ve Sâd(11. âyet) sûrelerinde ilgili âyetlerde “Kur’an İnsan Sözü Olamaz” başlıkları altında değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Oraya bakıldığında, “başınıza gelecek” denilen azap orada haber verilen Bedir ve sonrasında Mekke’nin fethine kadar müşriklerin yaşayacakları mağlubiyet acılarına işaret olarak değerlendirilebilir. (Allahü a’lem)
“Onların Çoğu Şükretmezler”
73. âyeti bağlam ile birlikte okursak, âyet bize şunu diyor: “Eğer işlenen her günahın cezası peşin verilseydi, hayat yaşanmaz olur, dünya da imtihan dünyası olmazdı. Allah’ın kulalarını uyarması, azabın çabucak gelmesini isteyenlere, azabı peşin vermemesi de bir şükür konusudur. Ama bu gerçekten gafil olanlar birçok nimetin şükrünü yapmadıkları gibi, bu nimetin de şükrünü yapmıyorlar.”888
74-79. Âyet: Allah Bir Kere Daha Tanıtılıyor
Kur’an baştan sona Allah-alem, Allah-Âdem (insan) ilişkisini anlatır. Bu ilişkide Kur’an farklı yönleriyle insana Allah’ı tanıdır.
Burada o âyetlerden bir kısmını görüyoruz.
Ayetlerin mesajını şöyle özetleyebiliriz: Ey Rasulüm! Ve ey Rasule tabi olan müminler! Zannetmeyin ki, Allah yaşadıklarınızdan haberdar değil. Hayır. Allah her şeyi bilir. O’nun bilgisi dışında olan hiçbir şey yoktur. Müşriklerin ve münkirlerin (inkar edelerin) yaptıklarına müdahale etmemesi, haberi yok anlamına gelmesin. Bu durumu imtihan dünyasında dekorun bir gereği olarak “mutlaka bir hikmeti vardır” başlığı altında değerlendirebilirsiniz.”
76. Âyet bu özeti doğrulayan bir örnek olarak geliyor. Bu âyet üzerinden şu mesaj veriliyor: “Rabbinizin her şeyi bildiğinin bir kanıtı da İsrailoğullarına gönderdiği âyetleri ve o âyetler üzerinde onların yaptığı tahrifatı bilmesi, onlar hakkında gelen Kur’an âyetleriyle bütün bunlardan sizi haberdar etmesidir.”
77-79. Âyet, önceki âyetlerin devamı olarak geliyor ve Peygamber Efendimiz üzerinden iman edenlere şu mesajı veriyor: Size hidayet konusunda rehberlik yapan bu kitabın arkasında Azîz olmasıyla her şeye gücü yeten, Alîm olmasıyla her şeyi bilen Allah vardır. Allah’ın bu dünyadan sonra bir de hesap günü vardır. O gün bugün dünyada yaşadığınız ve yaşayacağınız tüm ihtilaflarda Allah hakem olacak ve hükmünü verecektir. Siz bu gerçeği bilerek Rabbinize tevekkül edin.”
80. 81. Âyet: Sana Düşen Elinden Geleni Yapmak
Bu âyet 70. âyeti açıklar mahiyette geliyor. Orada “üzülme” demişti. Burada ilave açıklama yapılıyor. Açıklamanın özeti şu: “Rasulüm burası imtihan dünyası. Allah kulunun tercihlerine bakar ve takdirini ona göre yapar. Tercihini inkardan yana yapanlar, ne yaparsan yap seni duymazlar. Sen ancak tercihini imandan yana yapanlara duyurabilirsin. O yüzden sana düşen elinden geleni yapmaktır. Duymayanlar nedeniyle kendini fazla üzme. Onlar her devirde olacaktır…”
82-93 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
82. (Duymayanlara ve duymak istemeyenlere gelince, onlar kıyâmete kadar hep olacak. Onlara geleceği) Söylenen kıyâmet başlarına geldiği zaman, onların karşısına (yerden çıkan canlı olarak ifade edilen) dâbbetü’l-arz çıkarırız, o (canlı) onlara (tarafımızdan kendisine vahyedileni bildirir ve) insanların (çoğunun) gereğince âyetlerimize inanmadıklarını söyler.
83. (Büyük duruşmanın gerçekleşeceği) O gün, (dâbbetü’l-arz tarafından yapılan ilk şahitliğin ardından) her topluluk içinden âyetlerimizi yalanlayanları ayrı bir grup olarak toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.
84. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman (ağızlarına mühür vurulur,889elleri, ayakları, kulakları, gözleri, derileri890 ve yerden çıkan891 dâbbe yaptıkları her şeye şahitlik ederler. Bu şahitliklerin ardından) Allah (şöyle) buyurur: (İşte şahitlerin beyanı) Siz benim âyetlerimi (üzerinde iyice düşünüp anlamadan) ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? (Hayır yalanlamadık, diyorsanız) o halde (bir ömür inkâr adına) yaptığınız neydi?...
85. Böylece yaptıkları (haksızlık ve) zulüm yüzünden (onlara vaad edilen azapla ilgili) söz gerçekleşmiş olacak ve o konuda (adil yargılamadan sonra mazeret adına) söyleyecek tek bir kelime bulamayacaklar.
(Âyetlerimizi yalan sayanların, ahirete ve hesap gününe inanmayanların orada düşecekleri durum bu;)
86. (Şimdi) Onlar (hayattayken ve böyle bir sona doğru giderken, bir ev rahatlığı verdiğimiz dünyada, şükretmeleri için ) geceyi (huzur ve güven) içinde dinlensinler diye, gündüzü de (çalışıp kazanmaları için892) aydınlık yaptığımızı görmüyorlar mı? (Geceden, sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi üzerinde düşünmüyorlar mı?) Elbette bunda (Allah’a ve ahirete) iman edecek kimseler için (hakikati gösterecek) nice deliller vardır.
87. (Diriliş için) Sûr’a üflendiği gün (varlığına binlerce delil olan ahiret âlemi yaratılacak) Allah’ın dilediği (mü’min) kimseler hariç, göklerde ve yerde bulunanlar dehşet içinde kalacak ve hepsi boyunları bükülmüş bir halde (mahşer meydanında) O’nun huzuruna çıkacaktır.
(Ey insan! “Huzura çıkma ve Allah’ın her şeyden haberdar olduğu konusunda güçlü bir imanım olsun” diyorsan, kâinat kitabını okumaya devam et:)
88. (Bir kudret eseri olarak) Dağları görürsün de, onları (öylece) yerlerinde (sabit) duruyor sanırsın; oysa onlar (dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlı olarak, yerküre ile beraber) tıpkı bulutların (gökyüzünde) yürüyüp gittikleri gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın (muhteşem bir) sanatıdır. Hiç kuşkusuz O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdar olan Habîr’dir.
89. (Her) Kim (iman eder ve Allah’ın huzuruna) bir iyilikle gelirse, ona bundan daha iyi bir karşılık vardır. Onlar o gün (her türlü) korkudan (da) emindirler.
90. Kimler de (uyarılara rağmen O’nun huzuruna) kötü amel getirirse (onlar da) yüzüstü cehenneme atılırlar. (Onlara; “Burada) Ancak yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz” (denir.)
91. (O halde ey Resûlüm! İçinde yaşadığın şu Mekke halkından başlamak üzere tüm insanlığı hak dine çağırarak de ki:) “Ben sadece bu beldeye saygınlık (ve değer) veren Allah’a kulluk etmekle emrolundum. (Eğer bu çorak beldede Kâbe olmasaydı, ne Arap yarımadasındaki bugünkü saygınlığınız olurdu ne de servetiniz. O yüzden iyi bilin ki) Her şeyin sahibi O’dur. (Siz sadece, emanet edilen her şeyden sorumlu olan birer emanetçisiniz. Bana gelince) Bana (da size emredildiği gibi Allah’a gönülden bağlı olan) Müslümanlardan olmam emredildi.
92. “Ve (bir de) Kur’an’ı okumam (anlamam, yaşamam ve mesajını insanlığa taşımam) emredildi. Artık kim (O’nun mesajına kulak verip) doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de (İslam’ı terk eder, şeytanın yoluna) saparsa (kendine en büyük kötülüğü yapmış olur. Ey Resûlüm! Bu yüzden) ona (ve onun gibilere) de ki: (Tercih ve eylemlerinizden yalnızca siz sorumlusunuz.) Ben sadecebir uyarıcıyım.
93. Ve (son olarak) şöyle de: Hamd olsun Allah’a ki (Kur’an’ın ilahî kelam olduğunu ispatlayan) delillerini (hem dış dünyada hem de kendi nefislerinizde) size gösterecek ve siz de (ön yargısız bir şekilde, insafla baktığınızda) onları (görüp) tanıyacaksınız.893
(Ey Resûlüm! İçinizden hiç kimse “inandığımız değerleri tanıtmak için elimizden geleni yapıyoruz ama tanımıyorlar” demesin! Bugün Mekke’de istenen seviyede olmasa bile yarın Medine’de güzel sonuçlar göreceksiniz. Onları tanıtma yolunda yaptığınız hiçbir şey boşa gitmeyecek. Çünkü) Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Her şeyi görür, bilir ve kaydeder.)
82-85. Âyet: Dabbetü Arz Ne Zaman Ortaya Çıkacak?
Bu âyette geçen ve yerden çıkan canlı anlamına gelen dâbbetü’l-arzın, bir kıyamet alameti olarak kıyamet öncesi ortaya çıkacağı şeklinde bir anlayış var. Biz bu anlayışın imtihan dünyasının dekoruna uygun olmadığını düşündüğümüz için, mealimizde bunun kıyamet sonrası ortaya çıkacağını ifade ettik.
Şimdi burada bu tercihimizin gerekçesini anlatalım.
Birinci Gerekçe: Bu gerekçemizde nakli (yani vahyi) öne çıkarıyoruz. 82, 83 ve 84. âyetleri birlikte okuduğumuzda, 82. âyette önceden verilen bir sözden ve o sözün yerine getirilmesinden bahsediliyor. 83. âyette o söz yerine geldiğinde her ümmetten âyetleri yalanlayanların bir araya toplanacağından bahsediliyor. 84. âyette, toplanan kişilere Allah’ın (cc) hitabını görüyoruz.
Ayetleri bir bütün olarak okuduğumuzda önceden verilen ve yerine getirilen sözün kıyamet olduğu net bir şekilde anlaşılıyor. O anlaşıldığında dâbbetü’l-arzın da kıyamet sonrası ortaya çıkacağı anlaşılıyor.
İkinci Gerekçe: Bu gerekçemizde aklı öne çıkarıyoruz ve kıyamet öncesi bir alamet olarak ortaya çıkan dâbbetü’l-arzın yaptığı konuşmaya bakıyoruz. Dabbe insanların Allah’ın âyetlerine inanmadığını söylüyor.
Eğer dabbenin yapacağı sadece buysa, bunda olağanüstü bir şey yok. Bunu o gün irşat tebliğ yapan her Müslüman da söyleyebilir.
Ama dabbe ortaya çıktığında onun çıkışı olağanüstü bir hadise olacaksa, onun çıkışını dünyadaki bütün insanlar duyacaksa, bu duymaya bağlı insanlar hidayete erecekse bu durum imtihan dünyasının dekoruna uymuyor. Bu durum imtihan devam ederken, cevapların tahtada görünmesi gibi imtihanın doğasıyla bağdaşmayan, insanların tercih özgürlüğünü ortadan kaldıran, onları inanmaya mecbur eden bir mucize oluyor.
Üçüncü Gerekçe: Dâbbetü’l-arzın kıyamet öncesi ortaya çıkacağını iddia eden rivayetlerin birbiriyle çelişmesi.
Çelişen rivayetlere baktığımızda, Mekke’de Safa tepesinde894, yine Mekke’de Ecyad kalesinde895, Sedom denizi olarak ifade edilen Lût gölünden896, Kızıldeniz kıyılarını kapsayan geniş bir alanı içine alan Tihame’deki vadilerden897 ortaya çıkacağı söyleniyor.
Nerede ortaya çıkacağı çelişkili olduğu gibi, nasıl olduğu ve çıktıktan sonra ne yapacağına dair de birçok çelişki var.898
Özetlersek, bütün bu gerekçeler Dâbbetü’l-arzın kıyamet sonrası ortaya çıkacak bir varlık olduğunu gösteriyor.
Dabbetü’l-Arz Nedir? Kimdir? Nasıl Bir Şeydir?
Dâbbetü’l-arzın kıyamet sonrası ortaya çıkacak bir varlık olduğunu kabul ettiğimizde onu Kur’an’a ait sembolik bir dil olarak kabul edebiliriz.
Neden? Çünkü biz Tefsir Usulümüzde (19) Mecaz/Teşbih Yasasında Allah’ın gayb alemine ait konuları bizim fiziki dünyamızda bizim anlayabileceğimiz objeler üzerinden anlattığını ifade ettik. Bu konuda Allah’ın (cc) fiziki bir eli, yüzü, kürsüsü olmadığı halde bu sembolleri kullanmasına işaret ettik.
Ayetlerin bağlamını dikkate aldığımızda dâbbetü’l-arz için şöyle okuma yapabiliriz. 66. âyette müşriklerin peş peşe gelen âyetlere rağmen ahirete iman konusunda şüphe içinde oldukları anlatılıyor. Bu ve benzeri âyetlerden şunu anlıyoruz. Müşrikler ölüp toprak altına giren (67. âyet) insanların bir daha oradan çıkmayacağını, dünyada yaptıkları işlerin bir daha önlerine gelmeyeceğine inanıyordu. Bunların olacağı söylendiğinde de söyleyenlerin sözlerine “öncekilerin masalları” diyorlardı (68. âyet).
İşte böyle bir tarihi arka planın olduğu yerde Kur’an 82. âyette dünyada toprağın altına giren her şeyin, ahirette toprağın üstüne çıkmasını, insanlar hakkında şahitlik yapmasını toprağın altından çıkacak bir canlı sembolü (dâbbetü’l-arz) üzerinden anlatıyor.
Özetlersek, dâbbetü’l-arzı Allah’ın âyetlerini yalanlayanların bu yalanlamasına şahit olan her şeyin (her insanın, her nimetin) sembolü olarak görebiliriz. Bu semboller mahşer günü çıkacak ve diyecekler ki “Ey Rabbimiz! Biz şahidiz bu kişiler seni tanıtan ve diriliş gününden haber veren âyetleri yalanladılar.” Allah (cc) bunun üzerine şahitliği doğrulama adına 84. âyette ifade edilen soruları soracak. Böyle bir ortamda âyetleri yalanlayanların söyleyecek tek bir kelimeleri olmayacak (85. âyet).
86. Âyet: Âyetler Üzerinden Tefekkür
Bu âyette Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara o âyetler bir kere daha hatırlatılıyor. O âyetleri temsilen yaratılan âyetlerden geceye ve gündüze; birinde uykuya, dinlenmeye, diğerinde çalışıp kazanmaya işaret ediliyor.
Bize birer delil olarak sunulan gece ve gündüze “parça” der ve bu delilleri günümüzün bilgi seviyesinden okursak, Kur’an bu parçalar üzerinden gece ve gündüzün nasıl olduğunu düşünmemizi istiyor. Bunları düşündüğümüzde gece ve gündüzün, dünyanın kendi ekseni etrafında 1670 km. hızla dönmesiyle olduğunu öğreniyoruz. Öğrendiklerimiz arttıkça hayretimiz artıyor. Hayretimiz arttıkça Allahüekber derken hissettiklerimiz artıyor. Bunlar artarken Allah’ın âyetlerini inkarın imkansız olduğuna imanımız da artıyor.
87-90. Âyet: Olan, Olacak Olana Şahid Oluyor
Bu âyetleri 86. âyetle birlikte okursak, (dünyayı da içine alan) kainat Allah’ın “ol” demesiyle oluyor. 87. âyette bahsedilen ahiret alemi ise Allah’ın “ol” emri vermesiyle olacak. Bu (86, 87) iki âyette “olan”, “olacak olana”, “yaratılan”, “yaratılacak olana” şahit gösteriliyor.
Aynı şahitliği 88. âyetle, arkasından gelen 89 ve 90. âyetlerde de görüyoruz. Onlarda da önce yaratılan dünyaya; dünya içinde birer sanat eseri gibi duran dağlara ve bulutlara işaret ediliyor, takip eden âyetlerde iyi ve kötü amellerle gelenleri, ahirette bekleyen sona işaret ediliyor.
Kur’an’da dünya-ahiret şeklinde arka arkaya gelen çok sayıda âyet var. Burada da bunlardan bir örnek görüyoruz.
Bu örnekte dikkat çeken bazı noktalara aşağıdaki başlıklarda değinmek istiyoruz.
Kur’a İnsan Sözü Olamaz
Dağların Bulutlar Gibi Yürümesi
Burada iki başlık kullandık. Hayalen 7. asra gidelim ve o asrın astronomi bilgi seviyesinden “Dağların bulutlar gibi yürüdüğü” cümlesini kurmayı deneyelim. O günün bilgi seviyesinde, dünyanın sabit olduğu, güneşin de onun etrafında döndüğü zannediliyordu.
O zannın bir sonucu olarak bu âyet ilk tefsirciler tarafından, 87. âyette anlatılan sura üflenme/kıyamet hadisesi ile birlikte değerlendirilmiş, kıyamet günü hareketsiz, sabit duran dağların paramparça olacağı ve parçaların birer toz bulutu gibi sağa sola saçılacağı anlatılmış.
Bu bir yorum. Eğer gerçekten dünya sabit olsaydı ve 88. âyeti kıyamet bağlamında değerlendirmek tek seçenek olsaydı. Bu yorumu yapar ve geçerdik.
Ama yukarıdaki açıklamalarımızda Kur’an’da “olan”ın, “olacaklara”, yaratılan dünyanın/kainatın, yaratılacak ahirete; cennete-cehenneme şahit olmasından bahsettik.
Bu şekilde bir değerlendirmede dünya/kainat Allah’ın sonsuz kudretinin, ilminin ve iradesinin şahidi oluyor. Böyle bir şahitlikte bulutlarla birlikte dünyanın dönüyor olduğu bilgisine 7. asırda işaret edilmesi, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına en büyük şahitlerden biri oluyor.
Bu âyetin 7. asrın bilgi seviyesinde söylenemeyeceğine iki işaret var.
Birincisi hareketli bulutlara dikkat çekilerek dünyanın dönme hareketi yaptığına; dağların da bu harekete bağlı olarak hareketli olduğuna işaret ediliyor.
İkincisi duyanları Allahüekber demeye mecbur eden bir bilgi. Bu bilgiye göre dünya batıdan doğuya doğru dönüyor. Bu dönüşe bağlı olarak yerden yüksekte bulunan büyük bulut kümeleri de batıdan doğuya doğru hareket ediyorlar.899
Özetlersek, 7. asrın bilgi seviyesinde hem dünyanın dönmesinin hem de gökte hareket eden bulutların dünyanın dönüş yönünde hareket etmesinin insanlar tarafından bilinemeyeceğini biliyoruz. Bunu bildiğimizde bir kere daha şunu fark ediyoruz. 88. âyette anlatılan bilginin kaynağı insan olamaz. O yüzden de Kur’an bir insan sözü olamaz.
Allah’ın Her Şeyi Yerli Yerinde Yaratması
88. âyette “Bu, her şeyi sağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın (muhteşem bir) sanatıdır” ifadesi geçiyor. Bu ifade bu formatta sadece bu âyette geçerken, bu âyetin içinde geçen ve bir şeyi yerli yerinde mükemmel900 yapma anlamına gelen “etkane” fiili de Kur’an’da sadece bir kere ve bu âyette geçiyor.
Bu ifadenin burada yer alması, âyetin konusunu kıyamet öncesi yıkılacak bir dünya olarak anlamak yerine, mükemmel yaratılışı ile dünyayı/evreni ahiretin varlığına şahit olarak anlamanın referansı oluyor.
Böyle anladığımızda 88. âyet bize şunu diyor: “Şu anda kendini güneşin etrafında 107 bin km/s. hızla dönen, bu dönüşü yaparken de kendi etrafında 1670 km/s. hızla dönen bir arabada hayal et. Yaşadığın (21.) asırda şu an bunun hayali bile zor görünüyor. Senin hayal etmekte zorlandığın bu şeyleri, her şeyi en mükemmel şekilde yerli yerince yaratan Allah, bundan binlerce yıl önce yarattı ve düzene koydu.
Şimdi bu düzene yakından bak, güneşin ve dünyanın yaratılışında bir hata olsaydı, bu hareketin arkasındaki yasalarda bir kusur olsaydı, bu kusursuz düzen olabilir miydi?”
“Olamazdı” diyoruz. Bunu dedikten sonra da günümüzün bilgi seviyesinden bakarak, bu mükemmel işleyişin arkasındaki yasalara kısaca işaret edelim.
Newton'un Evrensel Çekim Yasası,
Kepler'in Gezegen Hareket Yasaları:
a) Birinci Yasa (Yörünge Yasası): Gezegenler eliptik
yörüngelerde hareket eder, Güneş bu elipsin odak noktalarından
birinde yer alır.
b) İkinci Yasa (Alan Yasası): Gezegenlerin Güneş'e olan uzaklığı
değişse de, eşit zamanlarda eşit alanlar tarayan bir çizgi
çizer.
c) Üçüncü Yasa (Periyot Yasası): Gezegenlerin yörünge
periyotlarının kareleri, Güneş'e olan ortalama uzaklıklarının
küplerine orantılıdır.
Açısal Momentum Korunumu Yasası,
Enerji Korunumu Yasası,
Kütle Merkezi Yasası,
Coriolis Etkisi,
Termodinamiğin Yasaları,
Elektromanyetik Kuvvet Yasaları,
Nükleer Kuvvet Yasaları,
Görelilik Teorisi,
“Bu yasalar bize ne diyor?” sorusu ile konuya devam edersek, bu yasalar bize şunu diyor: “Bizim yasalarımızı, bu yasaları bulan insanlar koymadı. Bizim yasalarımızı bu alemi/kainatı/evreni yoktan yaratan Allah koydu. Kainatı yaratamayan bu yasaları koyamaz, bu yasaları koyamayan bu mükemmel düzenin sanatkarı olamaz.”
Soru: Evrende Kaos mu Var, Düzen mi?
88. âyette geçen “Bu, her şeyi sağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın (muhteşem bir) sanatıdır” ifadesi nedeniyle başlıktaki sorunun cevabını burada ele almayı tercih ettik.
Önce bu iki kavramın tanımını yapalım.
Kaos: Karmaşa ve uyumsuzluk demektir. Kaosun olduğu yerde bir sonrasının ne olacağı belli değildir. Orada öngörü ve istikrar yoktur. Orada tam bir belirsizlik vardır.
Düzen: Kaosun tam tersidir. Düzenin olduğu yerde her şey hesaplı kitaplı ve öngörülebilirdir. Düzen varsa tesadüf, belirsizlik ve istikrarsızlık yoktur.
Bu tanımları yaptıktan sonra “Yaşadığımız dünyada kaos olsaydı ne olurdu?” bir bakalım.
Güneş yarın doğacak mı, dünya yarın dönecek mi, yer çekimi yarın yine olacak mı, ateş yarın yine yakacak mı, suyun kaldırma kuvveti yarın yine olacak mı?
Hıza/harekete bağlı havanın kaldırma kuvveti olacak mı, her canlının bir sonraki doğan ferdi bir öncekine vücut bütünlüğü olarak benzeyecek mi…?
Evet, bu dünyada kaos olsaydı, biz bütün bu sorulara “bilmiyorum” diyecektik. Bunları bilemediğimiz yerde yasalar, kurallar olmadığı için bilim ve bilimsellik de olmayacaktı.
Evet, kaosun göstergesi olan bu şeylerin hiçbiri yok. Bunların yokluğu düzenin varlığını gösteriyor.
Bugün günümüzde “düzen yok kaos var” diyenlerin en çok kullandığı delilerden biri iklim/hava durumu. Yani yarın, gelecek hafta, gelecek ay havanın nasıl olacağının bilinmemesi. Eğer buna “kaos, belirsizlik ve düzensizlik” dersek, aslında bunun düzeni öyle olmasıdır. Yani ona ait yasaların öyle olacak şekilde konmasındandır. O da yerin çekmesi gibi dünyanın her yerinde her an, her gün aynı olsaydı, dünyadaki iklim, bitki ve canlı çeşitliliği olmazdı.
Ayrıca şunu da ifade edelim. İklim (hava durumu) kaotik değil. O bile bir düzen içinde hareket ediyor. Günümüzde meteoroloji bilimin geldiği noktadan hava durumuna baktığımızda, bir bölgede geçmiş 50 yılın verilerinde Nisan ayına bakıldığında, o bölgede gelecek Nisan ayı ile ilgili çok az hata payı ile tahmin yapmak mümkün. Bu da bize orada bile bir düzenin olduğunu gösteriyor.
Bunun yanında başkaca bizim kaos olarak gördüğümüz şeyler için şu üç durum söz konusu,
Birincisi bunlar genele hakim olan düzeni etkilemiyor.
İkincisi bunlar o düzenin bir parçası oluyor.
Üçüncüsü bugün kaos görülse bile yarın gelişen bilimle orada da bir düzen olduğu anlaşılıyor.
Özetlersek, her şeyi yerli yerinde mükemmel yaratan Allah (cc) bu kainatı belli bir düzen içinde yaratmıştır.
91-93. Âyet: Son Üç Âyet
Son üç âyet, orta uzunlukta olan bu sûrede konuyu bağlayacak şekilde geliyor. Âyetlere kısaca bakalım.
91. âyet: Bu âyette kullanılan dil ilk inen âyetler arasında yer alan Kureyş sûresinin diline benziyor. Orada “Kâbe’nin Rabbine kulluketsinler;” denilmişti. Burada yine Kâbe’ye vurgu yapılarak dolaylı olarak şu mesaj veriliyor: “Ben, Kâbe’nin etrafındaki putlara değil, Kâbe ile bu beldeye saygınlık kazandıran Allah’a kulluk etmekle emrolundum.”
92. âyet: Bu âyet inanç özgürlüğüne vurgu yapıyor. Önceki âyetten devam edersek mesajlardan biri şu oluyor: “Bana ve bütün insanlara Kur’an’ı okumamız, anlamamız ve Müslüman olmamız emredildi ama bu konuda ben dahil hiç kimse hiç kimseyi zorlayamaz. Bana ve benim yolumu takip edenlere düşen sadece hikmetli bir dille, en güzel şekilde uyarmaktır. Dileyen iman eder, dileyen inkar eder. İman eden kendisine büyük iyilik yaparken, inkar eden kendisine büyük kötülük yapar.”
93. Âyet: Övgü ve Delil Arasındaki İlişki
Bu âyetin üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Biz Elhamdülillah yani “övgünün/hamdin tamamı Allah içindir” derken, bu ifadeyi bir sonuç cümlesi olarak kullanırız.
Bizi bu sonuca götüren Allah’ın kainat kitabıyla kendini tanıtması ve atomdan güneşe yarattığı her şeyi varlığına delil yapmasıdır.
Bilinçli bir şekilde yapılan hamdin arkasında bu delillerin araştırılması, bilinmesi, onlarda tecelli eden ilmin, sanatın, kudretin fark edilmesi ve bu farkındalığın hamd ve övgüyle ifade edilmesi vardır.901
Özetlersek, delilleri/eserleri üzerinden Allah’ı tanıyan biri O’na hayran olur ve bu hayranlığını Elhamdülillah ile ifade eder.
Zor Kullanan Değil, Ortaya Delil Koyan İlah
93. âyet şu sorunun cevabını veriyor: “Allah nasıl bir ilah? Kulunu inandırmak için güç kullanır mı?”
Ayet diyor ki: “Hayır, hayır. Allah sonsuz gücün sahibidir. Dilediğine dilediği an istediğini yaptırabilir ama burası imtihan dünyası olduğu için koyduğu yasaya başta kendisi uyar ve kimseyi iman etmesi için zorlamaz. Allah kullarının önüne delil koyan ilahtır. Allah bu deliller üzerinden kullarına karşı ikna dili kullanan bir ilahtır. Kendisi böyle yaptığı için, kendisini tanıtan herkesin de bu ölçüler içinde hareket etmesini ister.”
92. âyette Allah’ı en doğru şekilde tanıyan ve tanıtan peygamber Efendimizin de 93. âyetin işaret ettiği çizgide hareket ettiğini görüyoruz.
Deliller İman Etmeye Mecbur Etmeyecek
Bu âyetin indiği ortam üzerinden konuşursak, Allah (cc) kainatı/dünyayı yaratmakla baştan sayısız delil ortaya koymuş. Bu âyette gelecekte bu delillere ilaveten başka deliller de göstereceği ifade ediliyor. O delillerin ne olduğu konusunda farklı şeyler söylemek mümkün ama biz herkesin kabul edeceği bir şey söyleyelim. O deliller ne olursa olsun, imtihan dünyasının dekoruna uygun olacak. Gösterilecek delillerin hiçbiri görenleri iman etmeye mecbur etmeyecek.
Ayetin son cümlesi: “Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Yani ne yaparsanız yapın, O’nun haberi olduğunu, O’nun bildiğini bilerek yapın.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Rumların Mağlubiyeti Üzerinden Verilen Mesaj Neydi?
Vahyin Rehberliğinde 7. Yılda Mekke’deyiz. Daha hicrete 6 yıl gibi bir zaman var. Gazetenin, televizyonun, telefonun adının bilinmediği bir dünyada, bir gün uyanıyorsunuz, sizin iman ettiğiniz Peygamberinizin “Rumlar yenildi, bu yenilgilerinden sonra da yenecekler” dediğini duyuyorsunuz. İçinizden “ne alaka” diyecek gibi oluyorsunuz. Biraz zaman geçiyor, sağdan-soldan gelen bilgiler, bu haberin birinci kısmını doğrularken, ikinci kısmında soru işaretleri bırakıyor. Rumlar (Bizans) ve Persler (İran) arasında uzun zamana yayılan düşmanlıkta, Persler son oynanan rauntda Suriye’yi, Filistin’i Bizans’ın elinden almış İstanbul’un kapılarına dayanmış. İmparator Heraklius şehirden kaçma planları yapıyor. İşte böyle bir zaman diliminde, Bizans’ın bu mağlubiyetten sonra tekrar galip olacağını söylemek, 20 yerinde kırığı olan, yerde kanlar içinde yatan bir boksörün kalkıp iyileşeceğini ve kendini yere sereni, yere sereceğini söylemek gibi bir şeydi. Siz buna iman ediyorsunuz ama bunu sizden duyan müşrikler arasında bu olay “alay” konusu oluyor. Hatta bunu duyanlardan Übey bin Halef, Hz. Ebu Bekir’le (ra) Romalıların üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinden bahse tutuşuyor. Peygamber Efendimiz bunu duyduğunda kendinden o kadar emin ki, Kur’an’ın “bid’i sinîn”ifadesinden yola çıkarak diyor ki, bu ifade üç ile dokuz yılı içine alır, o halde “Sen süreyi on seneye, develerin sayısını da yüze çıkar” diyor. Hatta âyet bu gaybî habere bir haber daha ilave ediyor. Bedir galibiyetini işaret ederek Rumların tekrar galip geldiği gün “siz de sevineceksiniz” diyor.
BANA NE DİYOR? Unutmayın! Dünya denen şu film setinde, çekimleri yapılan bu filmde, başrol oyuncusu siz mü’minlersiniz. Şu anda figüranların güçlü görünmesi sizi aldatmasın. Siz Kur’an’da size biçilen senaryonun hakkını verirseniz, Allah’ın verdiğini yolunda verme kararlılığını ortaya koyarsanız, Allah sizin gibi şu an kuyuda veya zindanda görünenleri yarın vezir yapabilir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bu âyetlerin indiği zaman diliminde Rum, Bizans İmparatorluğu sınırları içinde, Doğu Roma’da yaşayan kişiye verilen isimdir. Kur’an bu ismi sembol haline getiriyor. O günün dünyasında, bugünün dünyasındaki ABD ve Rusya’nın iz düşümü sayılabilecek iki süper güç vardı. Biri Bizans/Rum, diğeri Pers/İran imparatorluğu. Günümüzde “NATO” ve yakın geçmişte “Varşova” örneğinde olduğu gibi bu imparatorluklar etrafında ‘pakt’lar oluşmuştu. Zayıflar, büyüklere yaslanma ihtiyacı duyuyordu. Mekke’de kabileler iki gruba ayrılmıştı; Muttayyibin ve Halif. Mutayyibin arkasını Perslere yaslarken, Halif ise, Habeşistan krallığı üzerinden arkasını Bizans’a yaslamıştı. İşte bu yüzden bu iki imparatorluk bölgede süper güç olarak biliniyordu. Kur’an bu süper güçler üzerinden Allah’ın evrendeki yasalarının (sünnetullah’ın) işleyişini gösteriyor. O gün güçlü ve galip olan Pers’in, yarın zayıf ve mağlup olacağını haber veriyordu. Bunun üzerinden Mekkeli Müslümanlara şu an karşınızda Persler gibi güçlü görünen müşrikler, gün gelecek size mağlup olacak mesajı DA veriliyordu.
BANA NE DİYOR? Hiçbir süper güç Allah’tan güçlü değildir. Sebepleri yerine getirir, Allah’ın gücünü arkanıza alırsanız, önünüzde hiçbir güç duramaz.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Bir sonraki olmasa, bir öncekinin anlamı olur mu?
Sûrenin konusu öldükten sonra dirilme yani ahiret. Ahiretin varlığı, dünyaya anlam kazandırıyor. Ahiretin olmadığı bir dünya anlamsızdır. Bir okul düşünün, sınıfta kalma veya geçme yok, bir işyeri düşünün çalışanla-çalışmayan arasında fark yok. Bu durumda “Bu okulda okumanın ve bu işyerinde çalışmanın bir anlamı” olur mu? Elbette olmaz. “Anlamlılık yasasına” göre bu dünyada bir öncekini anlamlı yapan, bir sonrakinin varlığıdır. Lise 1’i anlamlı yapan, lise 2’nin varlığıdır. Fabrika kurmayı anlamlı yapan üretim, üretimi anlamlı yapan da, pazarlamadır. Evet, dünya okulunu da anlamlı yapan, ahirettir.
Bir başka yasa; bu dünyada görünen her şeyi anlamlı yapan görünmeyen tarafıdır. Görünmeyeni yok kabul ederseniz görünenin bir anlamı olmaz. Satırlar üzerinde görünen yazıyı anlamlı yapan, manasıdır. Görünmeyen mana yoksa görünen yazının da bir anlamı yoktur. Şu görünen bedeni anlamlı yapan, ayakta tutan, görünmeyen ruhtur. Ruhun olmadığı bedenin adı: ölüdür.
BANA NE DİYOR? Görünmeyen ruhun bedende etkisi gibi, görünmeyene iman da senin görünen her davranışın üzerinde etkili mi? Şu görünen televizyona bakarken, görünmeyen ahiret inancı, bakacağın yayınlarda seni seçici yapıyor mu?...
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
9. âyet: Geçmişte iman edenlerin karşısında duran Âd, Semûd, bugün karşınızda duran müşriklerden daha güçlüydü. Onlar nasıl tarihin çöplüğünde yer aldılarsa bunları da benzer bir akıbet bekliyor. Onlara aldırmayın, yolunuza devam edin!
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Gelecekten Verilen Haber
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Elif. Lâm. Mîm902
2. (Rumlar ve Persler, yüz yıldır birbirleri ile yenişemiyorlardı. En son yaptıkları savaşta) Rumlar (Perslere ağır bir şekilde) yenildi.
3. (Bu yenilgi Arabistan topraklarına) En yakın bir yerde (Şam civarında gerçekleşti. Tarihlerindeki en ağır yenilgiyi aldılar. Zahirde bir daha bellerini doğrultamaz gibi görünüyorlardı ama)Onlar bu yenilgilerinden sonra yenecekler.
4. (Bu galibiyet) Üç ila dokuz yıl içinde (gerçekleşecek. İyi bilin ki) eninde sonunda hüküm Allah’ındır. (Kur’an’ın verdiği gaybî haber sekiz yıl sonra gerçekleşti. Zahirde hiçbir ihtimal verilmezken, Bizans sekiz yıl içinde kendini topladı ve İran’ı çok ağır bir yenilgiye uğrattı. İran’ın yenildiği) O gün (geldiğinde) mü’minler (de Bedir’de Müşrikleri yenerek) sevinecekler.
5. (Bu da) Allah’ın yardımı ile (olacaktır.) Allah dilediğine (dilediği zaman) yardım eder. (O yardım ederse; şartlara bakıldığında imkânsız gibi görünen her şey mümkün olabilir. Çünkü) O (vaad ettiği her şeyi gerçekleştirebilecek mutlak gücün sahibi) Azîz (mü’min kullarına karşı merhametiyle her zaman) Rahîm’dir.
6. (Bu galibiyet ve zafer müjdesi) Allah’ın kesin bir vaadidir. Allah sözünden (asla) caymaz; fakat insanların çoğu (parçaya bakıp, bütünü göremedikleri için bunu) bilmezler.
7. Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. (İşte bu yüzden zahire bakıp aldandılar.) Ahiret konusunda ise (ebedi hayat gerçeğinden) tamamen gaflettedirler.
1. Âyet: Hurûf-ı Mukattanın Mesajı
Hurûf-ı mukkatta hakkındaki genel değerlendirmelerimize A’râf sûresinin girişinde geniş olarak yer verdik. Oranın devamı olarak şunu ifade edelim. Kur’an’da 29 sûrenin başında geçen hurûf-ı mukatta, bütün Kur’an harflerini temsil eder ve bu temsil makamında Kur’an adına meydan okur. Bu meydan okumanın özeti şudur: “Ey Kur’an’a insan sözü diyenler! Kur’an’ın yazımında kullanılan harfleri siz de kullanıyorsunuz, madem onun insan sözü olduğunu iddia ediyorsunuz, haydi siz de aynı harfleri kullanarak onun benzeri bir kitap ortaya koyun.”
Geçmişten bugüne insanlar Allah’ın yarattığı güneşi yaratmada nasıl aciz kaldılarsa Allah’ın gönderdiği kitabın da benzerini ortaya koymada öyle aciz kalmışlardır.
2-4 Âyet: Bu Mucizeye Yönelik Eleştiriler
Biz, Kur’an’ı insan sözü olarak kabul edenlerin hangi âyete hangi itirazı getirdiklerini -işimiz gereği- biliyoruz. Burada şunu ifade edebiliriz, bu âyetlerde anlatılan mucize onların inkarında en fazla zorlandığı mucizelerin başında geliyor. Yazdıkları ve yaptıkları videolar izlendiğinde, konuya vakıf olanlar ortada manipülasyon (doğrunun tamamını söylemeden, eksik bilgilerle muhatabı yönlendirme) olduğunu hemen fark ediyorlar.
Biz burada yapacağımız açıklamalarda, bu konudaki manipülasyonları dikkate alarak doğrudan veya dolaylı olarak onlara da cevap vereceğiz.
Konuya şu başlıkla giriş yapalım.
Hz. Muhammed’in Gaybtan Verdiği Haberler
Bu sûrede verilen gaybi haber, Peygamber Efendimizin önceki verdiği gaybi haberlerin hiçbirine benzemiyor. Bu gaybi haberin önemine geçmeden önce Peygamberimizin vermiş olduğu gaybi haberlere üç noktada genel bir bakış yapalım.
Birincisi nokta: Geçmişe dair verdiği haberler. Peygamber Efendimiz 40 yaşında peygamber olduğunda, peygamberlik sonrası geçmiş peygamberlere ait kıssaların hiçbirini, hiçbir insan ondan o şekliyle duymadı. Peygamber Efendimiz de anlattığı her şeyi gelen vahiyle öğrendi.
İkinci nokta: Uzak geleceğe dair verdiği haberler. Bu haberlerden kastımız Peygamber Efendimizin kıyamet ve sonrasında mahşerde; cennet ve cehennemde yaşanacaklara dair verdiği haberler. Bu konuda anlattıklarını da peygamber olmadan önce hiç kimse ondan duymadı. O da anlattığı her şeyi gelen vahiyle öğrendi.
Üçüncü nokta: Yakın geleceğe dair verdiği haberler. Bunun örneklerini verdik. Peygamber Efendimiz Mekke’de peygamberliğinin ilk yıllarında gelecekte güzel günlerin geleceğine, müşriklerin hezimete uğrayacağına dair haberler veriyor.903
Rum sûresinin bu âyetlerinde verdiği gaybi mucize bu üçüncü noktayla ilgili. Fakat bu haberin çok önemli bir farkı var. Çünkü bu haber Mekke-Medine sınırlarının dışında yaşanan ve yaşanacak olan bir olayla ilgili. Bu yönüyle bu gaybi haberin Kur’an’da başka hiçbir örneği yok.
Burada bahsi geçen mucizenin farkını söyledikten sonra konuya devam edelim.
İki Tarihi Arka Plan
Tarihi arka plandan kastımız, bu âyetlerin indiği zaman diliminde Rumlarla Sasanilerin, Mekke’de Müslümanlarla müşriklerin arasındaki ilişkinin nasıl olduğu konusu. Şimdi bunlara bakalım,
Rum-Sasani904 İlişkisinde Tarihi Arka Plan
610 yılında Herakleios, Bizans İmparatoru olur. Sasani Kralı II. Hüsrev, Bizans'a karşı saldırılarını yoğunlaştırır.
611-612 yıllarında Sasaniler, Antakya ve Suriye bölgesini ele geçirir.
613-614 yıllarında Sasaniler Şam'ı alır ve Kudüs'ü kuşatır. 614'te Kudüs düşer, Kutsal Haç ele geçirilir.
615-616 yıllarında Sasaniler Mısır'ı işgal eder. Bizans büyük toprak kayıpları yaşar.
617-619 yıllarında Sasaniler Anadolu içlerine kadar ilerler. Kalkedon (Kadıköy) ele geçirilir, İstanbul tehdit altındadır.
Bu tarihi arka planda şunu görüyoruz. Ateşe tapan ve putperest olan Sasaniler müşriklerin inancına yakın dururken, temelinde vahiy, kitap, peygamber ve Allah’a iman olan Hristiyanlık Müslümanlara yakın duruyor.
Mekke’de Tarihi Arka Plan
Mekke’nin kuzeyinde yaşanan Rum-Sasani savaşlarında Müşrikler ve Müslümanlar kendilerine yakın olanları destekliyorlardı. Bu destekte müşrikler moral üstünlük kazanma adına şunları diyorlardı: “Siz ve Rumlar ehli kitapsınız. Biz ve İranlılar ise putperestiz. Bizim kardeşlerimiz sizin kardeşlerinize galip geldiği gibi biz de size galip geleceğiz.905”
Rum-Sasani savaşı hakkında inen âyetlerin iniş sebebi olarak da ifade edebileceğimiz tarihi arka plan özet olarak böyleydi.
Âyetler İmkansız Görünene Mümkün Diyor
Yukarıda verdiğimiz 610-619 arası kronolojiye bakıldığında Rumlar ağır bir yenilgi alıyorlar. Kur’an bu ağır yenilgiyi kastederek “Rumlar yenildi” diyor. Eğer bir insan Rumların ne kadar büyük bir yenilgi aldığını yerinde ve bütün detaylarına vakıf olarak görseydi ve “Rumlar yenildi” deseydi, bu insana bu ağır yenilgiden sonra “Rumlar yakında yenecekler” cümlesini kurmak imkansız gibi görünürdü.
Açıklamalı mealimizin girişinde ifade ettiğimiz gibi, böyle bir cümle kurmak, boks ringinde aldığı yumruklardan sonra 20 yerinde kırık olan bir boksörün, kendini o hale sokan boksörü, ezici bir galibiyetle yeneceğini söylemesi gibi bir şeydi.
Ortamın tasvirini yaptıktan sonra şu soruyla devam edelim.
Sasanilerin Yenileceğini Söylemek Mucize mi?
Mucize “Olağanüstü olan ve benzerini yapma konusunda bütün insanların aciz kalacağı bir şey” olarak tarif edilir.
Dünya savaş tarihi hakkında yüzeysel bir bilgiye sahip olan her insan şunu bilir. Nice galip devletler mağlup olmuştur, nice mağluplar da galip gelmiştir. Yani mağlubiyetten sonra galibiyet insanların aciz kalacağı işlerden değil.
Buna gerekçe dersek, Kur’an’ın “Muhammed tarafından uydurulduğunu” ve insan sözü olduğunu iddia edenler, bu gerekçeden -ve aşağıda işaret edeceğimiz başka gerekçelerden- yola çıkarak bu âyetlerin mucize olamayacağını söylüyor.
Peki bu durum karşısında biz Müslümanlar ne diyoruz?
“Bu bir mucizedir.” diyoruz ve gerekçelerimizi aşağıda gelecek bir kaç nokta altında şöyle ifade ediyoruz.
Birinci nokta: Bilinçli bir Müslüman delilleri sıraladıktan sonra Allah’a iman eder. Yine delillerini sıraladıktan sonra Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna iman eder. Yine delillerini sıraladıktan sonra Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna iman eder. Bunlara iman edince Allah’tan peygambere bu âyetler dahil bütün Kur’an âyetlerinin gelmesi mucizedir. Neden? Çünkü, Cebrail’den vahiy alma konusu Allah’ın dilemesiyle olan ve “Aynısını biz de yapalım” diyen herkesi aciz bırakan bir mucizedir.
İkinci nokta: Evet, bu olayda mağlubiyetten sonra bir galibiyetin olma ihtimali insanlar tarafından söylenebilirdi ama buna hiç kimse “kesin %100 olacak” diyemezdi.
Bu âyetlerde Allah (cc) üç ila dokuz yıllık zaman dilimi için kullanılan “Fî bid’i sinîne” ifadesiyle olacak dediği olayın olma süresine bir üst sınır koyuyor. Bu üst sınırın konması olayın olmama ihtimalini sıfırladığı için biz iman edenler açısından mucize oluyor.
Üçüncü nokta: 3. âyette geçen “Fî ednâ-l-ardi ” ifadesi iki anlama geliyor. Birinci anlamı (olayın meydana geldiği) yerin (Mekke’ye) en yakın yer olması. İkinci anlamı yeryüzünde deniz seviyesinden en alçakta olan yer olması.
Biz mealimizde birinci anlamı verdik. Ama ikinci anlam da mümkün. Malum yeryüzünde deniz seviyesinden en düşük olan yer 420 metre ile Lût gölü. Yukarıda verdiğimiz kronolojiye baktığımızda 613-614 yıllarında Rumlar ile Sasanilerin Şam ve Küdüs civarında savaştığını ve Küdüs’ü işgal ettiklerini görüyoruz. Ufak bir araştırma yaptığımızda Küdüs ile Lût gölü arasındaki mesafenin 40 km. olduğunu öğreniyoruz. Bu durumda Kur’an’da geçen “en yakın/alçak yer” ifadesinin Lût gölüne işaret etme ihtimali yükseliyor. Neden çünkü 7. asırda dünyada hiçbir insan o gün için Lût gölünün yeryüzünün en alçak yeri olduğunu bilmesi imkansızdı.
Bu üç nokta bizim bu olayı mucize olarak kabul etmemizin gerekçesi oluyor.
Ama burada birinci noktada işaret ettiğimiz hususu biraz daha açarak ifade edelim. Bizim bir olayı mucize olarak kabul etmemizde, temel kabullerimiz olan Allah’a, peygambere, kitaba iman sıralaması ilk referanstır. Temel kabuller ne kadar güçlü olursa, Kur’an’da anlatılan konulara ve konular içinde yer alan mucizelere iman da o nispette kolay oluyor.
Bu açıklamalardan sonra aşağıdaki başlıkta bu mucizeye karşı yapılan itirazlara bakalım.
Ateistlerin İddiaları
Burada bir takım ateist, deist ve agnostik yazar ve YouTuber’ların görüşlerine birkaç nokta altında cevap vereceğiz.
Birinci nokta: Doğrunun tamamını söylemiyorlar. Doğrunun tamamını söyleseler Rumlar ve Sasanilerin yaptığı savaşın Şam Küdüs civarında da olduğunu, Şam’dan Küdüs’e giden Sasani ordusunun Lût Gölünün906kenarından geçtiğini de söylemeleri gerekiyor. Bunu söylemek yerine 611-612 yıllarına Antakya da olan savaşı öne çıkarıyor, buranın da Mekke’ye hem uzak olduğunu hem de yer yüzünün en alçak yeri olmadığını söyleyerek kafa karıştırıyorlar.
İkinci nokta: Onların dilinden ifade edersek şöyle diyorlar: “Her şeyi bilen Tanrı neden tam bir tarih vermek yerine, 3-9 yıl arasında kesin olmayan, belirsiz ve tahmini bir zaman aralığı veriyor?”
Bunun cevabı imtihan dünyasının dekoru. Bu dekorda Allah-insan ilişkisinde kullanılan dil; bu dilde Allah (cc) gelecekte olacakları vaad ediyor. Ama bu vaatlerin ucunu açık bırakıyor. Mesela Allah (cc) yarattığı kainatın ve insanın ömür süresini bildiği halde, bunu bildirmiyor. Allah (cc) yaratılan âyetlerde kullandığı ucu açık dili burada indirilen âyetlerde de kullanıyor.
Peki, bunda amaç nedir? İnsanların imtihanı. Bu imtihanda Allah’ın vaadleri karşısında iman edenler ve inkar edenlerin test edilmeleri.
Bu testte insanlar Allah’a güvenmekle sınanıyor. Bu sınamada mümin olup Allah’a güvenenler, “Bir şeye Allah olacak diyorsa, biz onu olmuş biliriz.” derlerse kazanıyorlar, güvenmeyenler de “Ne zaman gerçekleşecek bu vaad?” diye, Allah’ın vaadini alaya aldıklarında kaybediyorlar.
Özetlersek, Rum sûresinde geçen “Fî bid’i sinîne” ifadesi Allah-insan ilişkisinde geleceğe dönük “ucu açık” vaadlerde kullanılan dilin bir örneğidir.
Üçüncü nokta: Bahis şirketlerinde yapılan bahisleri nazara vererek olayı basit görüyorlar. Yukarıda “Sasanilerin Yenileceğini Söylemek Mucize mi?” başlığı altında biz de dünya savaş tarihi hakkında az-çok bilgisi olan her insanın mağlup bir ordunun galip gelebileceğini tahmin edebileceğini söyledik. Bu mümkün ama “dünyada her mümkün olan olmuştur veya olacaktır” diye bir kaide yok.
Mesela bir yazar dünyanın en güzel kitabını yazıyor tam basacakken yırtıyor.
Bir insan emeği karşılığında bir milyar kazanıyor parayı aldığında yakıyor.
Bir öğrenci imtihan kağıdında tüm soruları doğru cevaplıyor ama kağıdı öğretmene vereceği zaman tüm yazdıklarını siliyor.
Bunlar mümkün ama mümkün olmasına rağmen örnekleri yok denilecek kadar az. Yani şunu demek istiyoruz. “Bunu azıcık savaş tarihi bilen insanların da tahmin etmesi de mümkün.” diyenlerin benzer şartlarda yaşanmış örnek göstermesi gerekiyor.
Yani şunu demeleri lazım. “Falan tarihte falan devlet tam da Rumlar gibi mağlup olmuştu. Kendilerini yenen ülkeyi yenme ihtimali sıfıra yakındı, biri çıktı, hem de bir tarih aralığı vererek o yenilen ülkenin, kendini yenen ülkeyi yeneceğini söyledi ve o ülkede yendi.” Burada soru şu var mı böyle biri? Varsa gösterin. Biz yaptığımız araştırmada tarih vermeden tahmin yapanlar gördük907 ama bu sûrede olduğu gibi spesifik bir örnek görmedik.
Dördüncü nokta: Bir kısım ateistler bu konuyu değerlendirirken şöyle diyorlar. “Muhammed bir konuda (haşa) atıyor, attığı tutmadığı zaman da attığını tevil ediyor, attığına mensuh, yeni atacağı şeye de nâsih diyor.908 Bu (Rum-Sasani) konuda da attığı tarih tutmasaydı, mutlaka bir tevil yapar, ona mensuh der olayı kapatırdı.”
Bu iddiayı ortaya atarken de Enfal sûresindeki 65 ve 66. âyetleri delil gösteriyorlar.
Biz ilgili âyetleri burada vereceğiz. Âyetlerdeki parantez içi açıklamalar ateistlerin iddialarına kısmen cevap veriyor. Biz detaylı cevabı Enfal sûresinin tefsirine bırakacağız.
Ayetler şöyle:
“65. Ey Nebî! (Gerektiğinde) mü’minleri (moral ve motivasyon açısından yüreklendirerek) savaşa teşvik et. Eğer sizden (ölümü hayattan daha ziyade arzulayan, şehitlik mertebesini her türlü ganimetin üzerinde gören) sabırlı yirmi kişi bulunursa (ölümden korkan, hayatta kalmak için cepheden kaçma dâhil her şeyi yapabilecek) iki yüz kâfire galip gelirler. Eğer sizden (aynı ölçülerde) yüz kişi olursa, kâfir olanlardanbin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar (şehitlik gibi bir gayesi olmayan, ölümün hakikatini) anlamayan (dünyevi menfaat için savaşan) bir topluluktur.
66. Allah içinde bulunduğunuz durum itibarıyla sorumluluğunuzu hafifletti. Çünkü sizde (zaman zaman gaflet ve yılgınlık, zaman zaman da aşk, şevk, heyecan ve şehitliği arzulama noktasında) zafiyet olduğunu gördü. (Bu yeni duruma göre) Eğer içinizden (cesur ve) sabırlı yüz kişi olursa,iki yüz kâfiri yenebilir. Bu vasıfta bin kişi de Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. (Bire on, bire iki gibi oranlar görecelidir. Bunun üzerinden verilen mesajların biri de şudur: Siz değişirseniz Allah şartları lehinize veya aleyhine değiştirebilir. Öyleyse sabır ve tahammül gücünüzü sürekli yüksek tutmaya çalışın. Çünkü) Allah (sebepleri yerine getirip) sabredenlerle beraberdir.”
Özetlersek, inanç dekorunda var olan hiçbir mucize, imtihan dünyasının bir gereği olarak gösterildiğinde herkesi iman etmeye mecbur edecek şekilde olmuyor. Biz iman edenler delillerimizi ortaya koyarken, inkar edenler de burada örneğini verdiğimiz türden gerekçeler bulabiliyorlar. Bize düşen burada olduğu gibi delillerin gücünü, gerekçelerin de doğru olmadığını göstermek…
5. Âyet: Allah Nasıl Yardım Eder?
Bu âyet yukarıda bahsedilen mucize bağlamında başlıktaki sorumuzun cevabını veriyor.
Allah’ın yardımı hakkında ilk bileceğimiz şey bu yardım garanti bir yardım değildir. Yani “Ben şimdi yardım istedim, o yardım hemen şimdi kesin gelecek.” Şeklinde bir yardım değildir. Bu tamamen Allah’ın dilemesine bağlıdır. Genelde geliş şekline baktığımızda, bu yardımlar hiç beklenmedik anda, hiç umulmadık bir yerden gelebiliyor. Gelirken de hiç tahmin edilmeyen şeyler vesile olabiliyor veya geç geliyor veya hiç gelmiyor. Bu konulara Tefsir Usulümüzde (28) Dua Yasasında değindik.
Bu açıklamalardan sonra buradaki yardıma bakarsak, 7. yıl Müslümanların Mekke’deki en zor yıllarına; boykotun başladığı zamana denk geliyor. Böyle bir zamanda ilk iman eden Müslümanlardan “Mevcut vahiy tecrübenizden yola çıkarak, böyle bir ortamda ne tür âyeteler iner?” diye bir tahminde bulunmaları istenseydi, ilk tahminleri ya sabır konulu âyetler ya da geçmişte benzer sıkıntıları yaşamış peygamberlerin kıssaları olacaktı…
Ama “Rumlar yenildi ve yenecek.” şeklinde bir âyeti tahmin etmek çok zordu. İşte bu yönüyle böyle bir zaman diliminde Allah’ın yardımı sürpriz olarak geliyor. O günlerde Ehli kitabı temsil eden Rumların putperestlere mağlubiyeti müşriklere moral üstünlük verirken, bu âyetler moral üstünlüğü Müslümanların lehine çeviriyor. Müşrikler bu olayın sonuçlarının kendilerini haklı çıkaracağını beklerken, tam tersi bir sonuçla karşılaşıyorlar.
Özetlersek, bu ve benzeri birçok âyet, hayatın olağan akışı içinde Allah’ın yardımının nasıl geleceği konusunda bizlere fikir veriyor.
Azîz ve Rahîm Esması Üzerinden Verilen Mesaj
5. âyet bu iki esma ile bitiyor. Bu isimler geldikleri yerlerde akla gelecek sorulara cevap veriyor. Burada sorular şunlar: Bu kadar zor şartlarda aleyhte görünen bir durum lehe dönüşebilir mi? Allah bu yardımı niçin yaptı?
Aziz ismi diyor ki: Allah (cc) mutlak gücün sahibidir. O’nun için imkansız yoktur. O yardım ederse, mağlup olan Rumlar galip gelebilir. O yardım ederse Mekke’nin zor günlerinden sonra Medine’nin güzel günleri de gelebilir.
Rahîm ismi diyor ki: Yolunda olan, o yolda her türlü zorluğa katlanan, her şeye rağmen dönmeyen kullarını sevdiği ve onlara değer verdiği için yaptı.
6. Âyet: “Allah Vaad ettiyse Olmuş Bilin”
Bu âyet ve benzeri âyetler yukarıda “Fî bid’i sinîne” hakkında yaptığımız açıklamaların referansı oluyor. Bu âyet, bu âyetin indiği günlerde “Acaba bu kadar büyük bir mağlubiyet yaşayan Rumlar galip gelebilir mi?” şeklinde akla gelecek soruya: “Allah diyorsa olmuş bil” cevabını veriyor.
“İnsanların Çoğu Bilmez”
6. âyetin bu bölümü, yukarıda yaptığımız açıklamaların referansı oluyor. Âyetin bu bölümü bize dolaylı olarak şunu diyor: Bu dünya imtihan dünyası. Buranın kendine özgü bir dekoru var. Bu dekor içinde insanlar hangi mucizeyi görse, içlerinden onu inkar edenler mutlaka olacak. Hatta çoğunlukta olacak. O yüzden inanırken ve taraf seçerken parmak hesabı yapmayın, sayısal çokluğa da bakmayın. Sürü olmayın. Birey olun ve aklınızı kullanın.
7. Âyet: Basiret: Görünenin Arkasını Görmek
Basiret kavramı hakkında daha önce bilgi vermiştik.909 Bu âyette “Onlar” derken kastedilen 6. âyetin sonundaki “çoğunluk.”
Dünya ortalamasında insanların çoğunluğunun avam (bilgi seviyesinin düşük) olduğu bilinen bir gerçek. Bu insanların en büyük özelliği görüneni görmeleri, görünenden sonuca gitmeleri, hatta bazen “ben gördüğüme inanırım, görmediğime inanmam” demeleri ve buna bağlı olarak bir sürü psikolojisiyle hareket etmeleridir.
Bu âyet, burada gelmekle bize Mekke özelinde yaşanan bir örnek üzerinden bu konuyu anlatıyor.
Mekke’de peygamberliğin 7. yılında Allah’ın bir vaadi var. Bu vaatte bahsedilen konunun dış yönüne bakanlar, iki imkansız görüyor;
Birinci imkansız ağır bir mağlubiyet yaşamış Rumların galip gelmesi.
İkincisi Mekke’de ağır boykot şartlarında ciddi sıkıntılar yaşayan Müslümanların Rumların galip geldiği gün sevinecekleri.
7. âyet, 6. âyetteki çoğunluğu kastederek onların dünya hayatının dış yönüne baktıkları için zahire (gördüklerine) göre karar vereceklerine işaret ediyor.
7. âyetin ikinci bölümü olan “Ahiret konusunda isetamamen gaflettedirler.” ifadesinde ilginç bir durum var. Âyetteki ahiret kelimesi ilk olarak kıyamet sonrası yaşanacak zamana işaret ediyor gibi. Ama ahiret kelimesine sözlük anlamından bakarsak, “ahir” son demek. Yani öncesinde “son”dan bir önce var. Bu manayı dikkate alırsak, 6. âyetin sonunda işaret edilen çoğunluk hem dünyada yaşanan hadiselerin sonuçlarından gafil, hem de dünya hayatından sonra gelecek olan ahiret hayatının sonuçlarından gafil. Ahirette onları bekleyen kötü sonun sebebi de dünyadaki bu gafletleri oluyor.
8-27 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
8. (Bir defa olsun) Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan her şeyi belli bir amaçla ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? (Maalesef) İnsanların birçoğu (bu gerçekler üzerinde düşünmedikleri için, öldükten sonra) Rablerinin huzuruna çıkacaklarını (da) inkâr ediyorlar.
Daha Güçlülerin Akıbeti
9. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? (Üstelik geçmişte yaşamış olan Âd, Semûd gibi toplumlar) Mekke müşriklerinden daha güçlüydüler. Yeryüzünde daha derin izler bırakmışlar, ülkelerini bunlardan çok daha ileri düzeyde geliştirip imar etmişlerdi. (Size geldiği gibi) Peygamberleri, onlara da (Allah’ın varlığına birliğine dair) nice açık deliller getirmişlerdi. (Ama onlar iman etmek yerine inkârı seçince hepsi helâk olup gittiler.) Allah onlara zulmetmedi; gerçekte onlar (Allah’a isyan edip, bunun neticesinde helâk olmakla) kendilerine yazık ettiler.
10. Neticede şirk koşanların sonu kötü oldu! Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini (bile bile) yalan sayıyor ve onları alaya alıyorlardı.
11. Allah önce yaratır (belli bir süre yaşatır) ölümden sonra (da) tekrar diriltir (ve en) SonundaO’nun huzuruna çıkarılırsınız.
12. (Yeniden diriliş ve yargılanmanın vakti olan) Kıyâmet (ve hesap günü) gelip çatınca, (günaha saplanmış inkârcı) suçlular (büyük bir şaşkınlık çaresizlik ve) ümitsizlik içinde olacaklardır.
13. Çünkü dünyadayken Allah’a ortak koştukları putlardan hiçbiri o gün onlara şefaat edebilecek durumda olmayacaktır. (Bütün bunlardan sonra) Artık onlar (dünyada yapmadıklarını iş işten geçince ahirette yapar ve) ortak koştukları şeyleri de inkâr ederler.
14. Kıyâmet (ve hesap) günü gelip çattığında, işte o gün (ilahî adalet tam olarak tecelli edecek ve mü’minlerle kâfirler birbirinden) ayrılacaklardır.
15. (O gün) İman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanlar (sonsuz nimetlerle donatılmış) cennet bahçelerinde, sevinç ve neşe içinde keyif sürecekler.
16. (Hakikati) İnkâr edenler, âyetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlara gelince, onlar da (korkunç bir) azabın içine atılacaklar.
17. Öyle ise akşama girdiğiniz zaman (akşam) ve (yatsı namazında,) sabaha erdiğiniz zaman (da sabah namazında) Allah’ı tesbih edin.
18. Göklerde ve yerde hamd (ve övgüler) O’na mahsustur. Gündüzün sonundave öğle vaktine girdiğinizdeAllah’ı tesbih edin.
19. Ölüden diriyi (çıkardığı gibi) diriden de ölüyü O çıkarıyor (cansıza can verdiği gibi, canlıyı da cansız yapıyor. Kışın karlar altında kefen giymiş gibi görünen) yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (bir çekirdek gibi cansız girdiğiniz kabirlerinizden) böyle (canlanarak) çıkarılacaksınız.
20. (İlk atanızı topraktan yarattığı gibi) Sizi(ayakta tutan bütün gıdaları da) topraktan yaratması, O’nun (varlığının görsel) âyetlerindendir. (İlk yaratmadan) Sonrasiz (zaman içinde) çoğalarak yeryüzüne dağıldınız.
Evlilikte Eşler Arasında Sevgi
21. O’nun (varlığının,) sınırsız (rahmet ve) kudretinin (görsel) âyetlerinden biri de, iç dünyanızda huzur ve dinginliğe kavuşasınız diye size kendi türünüzden eşler lütfedip aranıza sevgi ve şefkati yerleştirmiş olmasıdır. Hiç kuşkusuz bunda düşünen insanlar için (nice dersler nice) ibretler vardır.
22. Göklerin ve yerin yaratılışı, lisanlarınızın ve ten renklerinizin de farklı olması O’nun (varlığının,) sınırsız (rahmet ve) kudretinin (görsel) âyetlerindendir. Elbette bunda (evreni ve insanı dikkatli bir gözle inceleyen) bilgili insanlar için (nice) ibretler vardır.
23. O’nun (varlığının,) sınırsız (rahmet ve) kudretinin (görsel) âyetlerinden biri de geceleyin ve (gerektiğinde) gündüzün uyumanız ve (gün içinde geçiminizi sağlamak için) Allah’ın lütfundan (nasibinizi) aramanızdır. Hiç kuşkusuz bunda (hakikatin sesine) kulak veren insanlar için (nice) ibretler vardır.
24. Gözünüz önünde size kah ölüm korkusu, kah yağmur ümidi tattıran şimşekler çaktırması ve gökten yağmur yağdırıp, yağmur suyuyla ölü toprağa hayat vermesi de O’nun (varlığının,) sınırsız (rahmet ve) kudretinin (görsel) âyetlerindendir. Şüphe yok ki bunda aklını kullanan insanlar için (nice ibret verici) deliller vardır.
Yaratılan Âyetler: Tevhid Delilleri
25. Göğün ve yerin O’nun buyruğu ile (bir düzen içinde) durması da O’nun (varlığının,) sınırsız kudretinin (görsel) âyetlerindendir. (Kıyâmet koptuktan) Sonra sizi yerden bir kez çağırdı mı, (dirilip bütün bir hayatın hesabını vermek için) hemen (kabirlerinizden) çıkarsınız.
26. Göklerde ve yerde olanlar hep O’nundur. Hepsi (de ister istemez) O’na boyun eğmiştir.
27. (Evreni, hayatı ve ilk insanı) Yaratmaya başlayan, sonra onu (kıyâmete kadar devam ettiren, kıyâmetin ardından onu ebedi âlemde) tekrarlayacak olan (da) O’dur. (İlkini yapan O olduğu için) Bu (diriliş, ilk dirilişle kıyaslandığında) O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlarO’nundur. (Kâinat onu tanıtmak için vardır.) O(vaad ettiği her şeyi yerine getirecek mutlak güç sahibi olan) Azîz (her şeyi hikmetli yaratan) Hakîm’dir.
8. Âyet: Bağlam ile Birlikte Okuma
Önceki âyet grubunda 4. âyette geçen “Fî bid’i sinîne” ifadesi nedeniyle “Ateistlerin İddiaları” başlığı altında Allah-insan ilişkisinde öne çıkan dile dikkat çekmiş ve ucu açık bir dil kullanıldığını ifade etmiştik.
Bu âyette Allah’ın yaratılan her şeye muayyen bir süre vermesinden bahsediliyor. Bu sûrenin en büyük özelliği, ne zaman biteceğinin belli olmaması. Biz insanlar için konuşursak, geldiğimiz bu dünyadan 1-80 yaş arasında, bize verilen tahmini süre içinde her yaştan gitme ihtimalimiz var.
Buna “yasa” dersek, bu yasada tam olarak bir tarih verilmiyor. Allah-insan diyalogunda dil bu yasayı göre şekillendiği için “Fî bid’i sinîne” örneğinde net bir tarih verilmemesi bu yasanın gereği oluyor.
Bağlama dikkat çektikten sonra aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Ön Bilgi: Âyette Geçen “bi’l-hakki” Kelimesi
Hak kelimesi Kur’an’da 287 defa geçiyor. 8. âyette geçen “bi’l-hakki” formu, toplam “hak” kelimesi içinde 50 defa geçiyor. Geçtiği yerlerinin 10 tanesinde bu âyette olduğu gibi gaye/amaç anlamında kullanıyor.910
İniş sırasından yaptığımız bir okumada gaye/amaç anlamında kullanıldığı ilk âyetin Rum sûresinin 8. âyeti olduğunu görüyoruz. O yüzden burada varlığın gayesi/amacını konusunu öne çıkaracağız.
Her “Var”ın Bir Gayesi Var
Var911 olanları üçe ayırırsak,
Birincisi Allah; O var ve her şeyi yaratıyor/var ediyor.
İkincisi insan dışındaki bütün varlıklar. Bunların tercih hakkı yok. Bir gaye için yaratılıyorlar ve var oldukları süre içinde o gayeye hizmet ediyorlar.
Üçüncü insan; insan gaye seçme özgürlüğü ile yaratılıyor.
Bu tasnifte (sınıflamada) karşımıza üç gaye çıktı. Bu gayelere tek tek değineceğiz. Şimdi şu soru ile konuya devam edelim.
Allah’ın Gayesi/Amacı Nedir?
Bu soru çok farklı konuları içine alan bir soru. Biz bu soruda bir alan daraltması yapacak konuyu Allah’ın her varlığa gaye vermesiyle sınırlayacağız.
Şimdi soruya bu alandan bakalım ve başlıktaki sorunun cevabını verelim. “Allah” demek, “anlam” demektir. Yani Allah’ın (cc) anlamsız, (mantıksız/saçma/gereksiz) hiçbir şey yapması mümkün değildir.”
Bizim Allah’a bir şekilde doğada yarattığı ve dinde hüküm olarak koyduğu her şey için “Ey Rabbimiz! Böyle yapmakla, böyle emretmekle amacın/gayen/hedefin nedir?” şeklinde bir soru sorma imkanımız olsaydı, Allah’ın (cc) vermeyeceği cevap kesin olarak şu olacaktı: “Yarattım ama bir amacım yok, öylesine yarattım. Emrettim ama gerekçesini bilmiyorum, öylesine emrettim.”
Neden bu kadar net konuşuyoruz? Çünkü Allah (cc) bize kendini Alîm, Hakîm ve Hak olarak tanıtıyor. Kendini böyle tanıtan birinin gayesiz bir şey yaratması, yarattığı ve emrettiği işler için makul bir gerekçe açıklayamaması imkansızdır.
Buna bir ön kabul dersek, bilim insanları bu ön kabule göre şekil almışlardır. İstisnalarını görmedik ve duymadık ama bu dünyada dini alanı dışarıda tutarsak, hiçbir bilim insanı yaratılan hiçbir şey için “gereksiz ve boşuna yaratıldı” dememiştir; “yaşadığımız asırda sahip olduğumuz bilgi seviyesiyle tam olarak anlamıyoruz” demiştir ama “biz anlamıyorsak bunun yaratılışı saçma” dememiştir.
Biz Müslümanlar bu ontolojik gerçekten yola çıkarak şunu kabul ederiz: “Atomdan, hücreye, hücreden güneşe yaratılan âyetleri gayesiz (amaçsız, hikmetsiz) yaratmayan Allah’ın kurallarını koyduğu İslam dininde neyin yapılmasını istiyorsa, onun mutlaka makul bir gerekçesi vardır. Aksi imkansızdır.”
Bu tespitten sonra yaratılan varlıkların gayesine gelelim.
İnsan Dışındaki Varlıkların Gayesi
Allah (cc) her şeyi gayeli yaratınca, insan dışındaki varlıklardan gayesi olmayan hiçbir varlık yok ama bizim henüz varlık gayesini anlayamadığımız şeyler olabilir. Anlamadığımız şeyler bundan 5000 yıl önce çok fazla iken, ilimlerin gelişmesiyle “Hâ demek ki bu gereksiz değilmiş. Demek ki şu fayda için yaratılmış.” diyoruz.
Bizim fayda olarak nitelendirdiğimiz bu olguyu Kur'an, fıtratın gereğini yerine getirme anlamında tesbih, secde ve teslimiyet olarak ifade etmektedir.912 Yani, her varlık yaratılış amacına uygun hareket etmektedir.
Bu hareket üzerinden insana verilen mesaj şu: “Ey insan! Değer sıralamasında senden aşağıda olanların bile bir varlık gayesi varsa, senin de mutlaka bir varlık gayen var. Onu bul ve ona uygun yaşa.”
Burada önümüze çıkan sorular şunlar:
İnsanın Varlık Gayesi Nedir? İnsan Varlık Gayesini Nasıl Bulur?
Önce şunu ifade edelim, insan doğası/donanımı gereği her yaptığını (doğru-yanlış, helal-haram fark etmez) bir amaç için; bir gerekçeyle yapar. Mesela yüz farklı iş yapan insana aynı anda “Bu yaptığını niçin yapıyorsun, amacın nedir?” sorusunu sorsak, aklı ve mantığı olan hiçbir insanın “Bilmiyorum, öylesine yapıyorum” deme ihtimali aklın ve mantığın çalışma yasasına göre sıfırdır. “İnsanlar zevkine, keyfine, öyle canım istedi, kendimi eğlendirmek, mutlu etmek istedim.” diyebilir ama “bunu yapma amacım yok” demez.
Bunun yanında hayatın olağan akışında aktif olan yasalar her insanı gaye/amaç edinmeye zorlar. İstisnaları olmakla birlikte, mesela sağlıklı beslenmek, iyi bir eğitim almak, iyi bir meslek sahibi olmak, iyi bir insan olmak, başarılı olmak, zengin olmak… hemen hemen her insanın hedefidir.
Yani insan gayesiz olamaz. İyi kötü, doğru yanlış mutlaka bir gayesi olur. Burada önemli soru şu “İnsan varlık gayesini nasıl bulur?”
Bu sorunun cevabına birbiriyle bağlantılı aşağıdaki beş nokta üzerinden gidelim.
Birinci Nokta: İnsan Ölümsüzlüğü Arzular
İnsan beden ve ruh, madde ve manadan oluşan iki boyutlu bir varlıktır. Bedeniyle sınırlı/ölümlü iken, ruhuyla sınırsız/ölümsüzdür. Sınırsız/baki sınırlı/faniye sığmayacağı için, insan bu fani dünyada beka arar. Bu arayışın adı ölümsüzlüğü arzulamaktır.
İnsan bu dünyada çok şeye (servete) sahip olduğunda, ölümle ondan ayrılması zor gelir. Bu zorluk onu ölümsüzlüğü aramaya iter.913 Bu arayışla insanoğlu daha sağlıklı yaşayacak şekilde ömrünü uzatma yollarını bulsa bile ölümsüzlüğü bulamayacak. Neden çünkü, ölümsüzlüğü/sınırsızlığı aradığı dünya/kainat ölümlü/sınırlı. O yüzden ölümlünün içinde ölümsüzlüğü, sınırlının içinde sınırsızlığı arayan insanlar bu dünyada varlık gayelerini bulamazlar. Bulamamanın insana mesajı şudur: Sen buralı değilsin, sen burası için yaratılmadın.
İkinci Nokta: Varlık Gayesini Bulmak İçin Tefekkür
8. Âyetin Arapça metni “kendi kendilerine hiç düşünmediler mi anlamına gelen “Eve lem yetefekkerû fî enfusihim” sorusu ile başlıyor.
Bu soru bize şunu diyor: Varlık gayesini bulmak için düşünmek gerekiyor.
Düşünelim, kendimizi bir robot olarak farz edersek, üretici firma bize hangi özelliği vermişse, dışımızda o özelliğin karşılığını var etmiştir. Mesela görme özelliği vermiş, o özelliğin aktif olacağı güzel bir ortam inşa etmiş. Kulak için sesleri, dil için tatları, burun için kokuları, akciğer için havayı, mide için gıdaları var etmiş.
Robot örneğinin hakikatine gelelim, görmeye, duymaya, tatmaya istek ve ihtiyaç dersek, bu isteklerimizin fazlasıyla karşılandığını görüyoruz.
Bizim bu isteklerimizin yanında -yukarıda birinci noktada ifade ettiğimiz gibi- ebedi yaşama, ölmeme gibi çok büyük bir ihtiyacımız da var.
Burada soru şu: Ebedi yaşamaya kıyasla çok geride kalan ihtiyaçları fazlasıyla karşılayan Allah’ın onlara göre çok daha önemli bir ihtiyacı karşılamaması mümkün mü?
İşte bu noktada Allah’ın Hakîm ismi öne çıkıyor ve şunu diyor: Her şeyi hikmetli yaratan Allah’ın böyle bir şey yapması imkansızdır.
Bu tespitimizi hayatın içinden örneklendirelim.
Bir çiftçi düşünün, bahçesindeki elma ağacının iyi bir elma meyvesi vermesi için gereken bütün ihtiyaçlarını karşılıyor ama meyveler olduğunda pazara götürmek yerine, onları çöpe atıyor.
Bu örneği üretilen ve üretildikten sonra pazara sürülmek yerine imha edilen bütün ürünler için düşünebiliriz.
Şimdi dünyada normal şartlarda aklı başında hiçbir insanın yapmayacağı bu saçmalığı, her şeyi hikmetli yaratan Allah yapar mı?
Bu dünyada donanım olarak bütün varlıklardan üstün yarattığı insanın her türlü ihtiyacını karşılayan Allah, o insanın en büyük ihtiyacı olan ebedi yaşama ihtiyacını karşılamaz mı? Kabri bir çukur yapar, onu oraya çürümesi için atar mı?
Üçüncü Nokta: Tefekküre Devam
Varlık gayesini arayan insan elindeki paraya baksın. Normal şartlarda bütün insanlar elindeki parayı harcayacağı zaman onun satın alma gücüne denk bir ürün arar ve o parayı o ürüne verir. Varsayalım insan elindeki 500 lirayı 50 liralık bir ürüne verdi bunun avamca ifadesi büyük kazık yemektir. 300 liralık ürüne verdiğinde zarar etmektir. 600 liralık bir ürüne verdiğinde bunun adı kar etmektir.
Burada soru şu elindeki parayı harcarken zarar etmekten kaçınan insan kendini; ömrünü/hayatını/vaktini nasıl harcamalı? Hiçbir maddi değerle ölçülmeyecek bu hayatın ederi/dengi nedir?
Bu hayatın ederi bu dünyada yoktur. Çünkü bu dünyada ele geçen her şey elden gidecektir. Öyle ise hayatın ederi ele geçince elden gitmeyen bir şey olmalıdır. Bunun adı da Allah’ın rızasıdır.
Evet bu tefekkürlerin ardından konuyu toparlarsak, Allah (cc) âyette ifade edildiği gibi her şeyi belli bir amaç belli bir gaye ile yaratmıştır insanı da O’nun rızasını kazanma gibi büyük bir gaye ile yaratmıştır.
Onu kazanmanın yolu kendini gerçekleştirmektir. Fıtrat adını verdiğimiz donanımla alt sınırdan başladığı bu dünya hayatında vahyin rehberliğinde peygamberin örnekliğinde üst sınıra, kıvama, insanı kamil olma yoluna koyulmasıdır.914
Özetlersek, bu konu geniş bir konu, burada bu konuya birkaç noktada değindik, gelecek âyetlerde konunun farklı yönlerine değineceğiz.
Âyetin İkinci Bölümü
Yukarıda yaptığımız açıklamalara âyetin birinci bölümü dersek, âyetin ikinci bölümü şöyle: “…İnsanların birçoğu Rablerinin huzuruna çıkacaklarınıinkâr ediyorlar.” 8. âyetin bu bölümüyle 6. âyetin “Allah sözündencaymaz; fakat insanların çoğubilmezler.” bölümü arasında bir benzerlik var.
Orada Allah’ın vaadine insanların çoğunun inanmayacağı vurgulanırken burada maalesef insanların çoğunun ahireti inkar edeceğine, hayatı dünya hayatından ibaret bilerek varlık gayelerini unutacaklarına işaret ediliyor.
Ayetin ikinci bölümü dünya genelinde bütün zamanlarda çoğunluğun fotoğrafını verirken, ahirete iman edenlere de dolaylı bir mesaj veriyor: “Ben Müslümanım diyenler için ahireti inkar uzak bir tehdit ve tehlike olurken, ona “var” dediği halde o yok gibi, onu unutarak yaşamak çok ciddi bir yakın tehdit ve tehlikedir.”
9. Âyet: Gücünüz Allah’ın Yasaları Karşısında Aciz Kalacak
Ayet Bu âyet, 8. âyetin devam olarak geliyor ve “tefekküre devam edin” diyor.
Tefekküre etmek için yeryüzünü bütün asırları, bütün mekanları kapsayacak şekilde hayalen dolaşıyor ve şunu görüyoruz. Hiçbir asırda hiçbir mekanda ölüm öldürülememiş. İnsanların ömrü biraz uzamış ama hiç kimse ölümü durduramamış. Her gelen gitmiş, her başlayan bitmiş.
Asırlar birbirini takip etmiş, her asırda gelenler, bir önceki asra göre ilim ve teknolojide daha ileri olmuşlar, daha güçlü medeniyetler kurmuşlar ama Allah’ın değişmez yasaları karşında aciz kalmışlar.
Bu değişmez yasaların bütün asırlara verdiği değişmez mesaj şu: “Ey insan! Bu fani dünyada fani olan hiçbir şey sana gaye olamaz. Onları kendine gaye yapman, 1 ton altın verip 1 gram bakır almaya benzer. Gel vahiyle peygamberle önüne konulan açık delillere kulak ver. Gel kendine yazık etme.”
10. Âyet: Ey Müşrikler Siz de Sasaniler Gibi Yenileceksiniz
Bu âyetteki müşrikler Mekke’nin müşrikleri. Yani karınca kadar gücü olan ilk Müslümanlar karşısında fil gibi duran oligark yapı.
3. âyette Kur’an nasıl “Rumlar yenecek” dediyse 10. âyette de aynı anlama gelecek bir ifadeyi dolaylı olarak şöyle ifade ediyor: “Bugün Müslümanlara kötülük yapan, bunları yaparken güce tapan, bunları yaparken işin sonunun nereye varacağını düşünmeyen o müşriklerin sonu kötü olacak. Yani bugün ezmek için her şeyi yaptıkları insanlar karşısında yenilecekler. Ezmek istedikleri onları ezmeyecek. Onlara insanlık dersi verecek.”
11-16 Âyet: Bağlam ile Birlikte Okursak
Önceki âyetler bu âyetlere zemin hazırladı.
2-5 arası âyetlerde Allah (cc) geleceğe dair bir haber verdi. Bu haber üzerinden, müminlerin sevineceğine dair bir vaatte bulundu.
6. âyette “Allah vaad ediyorsa olacaktır” mesajı verildi.
11-16 arası âyetler de Allah’ın ahiret vaadi olarak geldi.
Bu bağlamın verdiği mesajlardan biri şu: “Allah’ın dünyadaki vaatleri nasıl gerçekleşecekse bir gün ahiret vaadi de gerçekleşecektir. O diyorsa olmuş gibi iman eden.”
Sonuç Eğitimi
Bu âyetler, Kur’an’da çokça karşımıza çıkan ve kendisi üzerinden tercihlerimizin sonuçlarıyla bizi yüzleştiren, o yüzleşmede bize sonuç eğitimi veren ahiret âyetleri olarak geliyor ve bize şu evrensel mesajı veriyor: “Ey insan! Dünyadaki geçmişin ahiretteki geleceğini belirleyecek. O yüzden Yaptığın iyiliklerle dünyanı cennete çevirirsen seni cennet bekleyecek, yaptığın kötülüklerle dünyanı cehenneme çevirirsen seni cehennem bekleyecek. Karar senin…”
17-18 Âyet: Tesbih ve Namaz Vakitleri
Kur’an’da en fazla geçen kavramlardan biri de tesbihtir. Kur’an’daki anlatımları betimlersek (sözle resmedersek) kainat insan-ı kübra (büyük insan) olur. Bu insan ontolojik olarak Müslümandır. Var olduğu günden beri istediğini değil, istenileni (verilen görevi) yapar. Bu açıdan bakıldığında kainatın dini İslam’dır. Kainatın bu özelliği Kur’an’da tesbih, secde ve teslimiyet gibi üç kavramla anlatılır.915
Buradaki âyetlerin benzeri daha önce Kaf (39) ve Tâhâ (130) sûrelerinde geçmişti. Burada onlara ilaveten namazın farklı bir yönüne değineceğiz.
Namazın Kainatla Senkronize Edilmesi (Namaz Tesbih İlişkisi)
Kur’an’da tesbih kelimesinin (İsra 44’de olduğu gibi) bazen zamandan bağımsız bazen de belli bir zaman/vakitle birlikte kullanıldığını görürüz.
Vakte bağlı kullanıldığı altı yerde genelde, “Allah’ı tesbih et” manasında “vesebbih bil’aşiyyi vel-ibkâri” sabah ve akşam vakitleriyle birlikte geçiyor.
Bu âyetlerde ve benzeri birkaç âyette de916 bu iki vaktin yanına öğle, ikindi ve yatsı da ekleniyor.
“Bunun anlamı nedir?” denirse bunun anlamlarından biri şudur: Bir insan-ı kubra olarak kainat her daim namazdadır. Beş vakit namaz kılmak, beş vakit namazdaki o teslimiyet şuurunu her vakte taşımak kainat ile birlikte namazda olmaktır; kainatla birlikte teslimiyet, secde ve tesbih halinde SENKRONİZE (eş zamanlı) uyum halinde hareket etmektir.
Bu şuurla namaz kılan bir Müslüman beş vakit kıldığı namazda kendisini şöyle bir cemaat-i kübra (bütün bir topluluk) içinde hayal edebilir. Kainatmescit oluyor, Peygamber Efendimiz imam oluyor. Peygamberimize kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler ilk safta yerine alıyor. Her asırda peygamberlere tabi olan bütün Müslümanlar peygamberlerin arkasındaki saflarda yerini alıyor. Atomdan-güneşe kadar kainatta yaratılan her şey de insanların arkasındaki saflarda yerini alıyor.
İşte bu cemaati kübra tam bir teslimiyet, secde ve tesbih haliyle namaz kılıyor. İşte namaz böyle külli (büyük) bir mananın zarfı oluyor. Böyle bir namazdaki Subhanallahın, Elhamdülillahın ve Allahüekberin anlamı kainat kadar büyük oluyor. Kur’an böyle bir namazı en büyük zikir917 olarak tarif ediyor.
Bir dua ile özetleyelim: Rabbimiz namazlarımızı bu büyük mananın zarfı eylesin, Rabbimiz bizleri bu büyük manayı fark edenlerden, beş vakit namazda yakaladığı ihsan şuurunu918 her vakte taşıma gayreti gösteren bahtiyarlardan eylesin.
Ön Bilgi: Âyet Kelimesi Hakkında Genel Bir Değerlendirme
Kur’an’da en fazla geçen kelimelerden biri de (382 adet geçen) âyet kelimesidir. Bu 382 kelimenin 12 tanesi “Onun âyetlerindendir” anlamına gelen “Ve min âyâtihi” formunda gelir. Bu 12 ifadenin 7 tanesini Rum sûresinde karşımıza çıkar. Onlardan biri hariç altısı 19-25 arası âyetlerde yer alıyor.
Bir noktaya daha dikkat çekelim 21-24 arası âyetlerin baş tarafı “Ve min âyâtihi ” ifadesiyle başlarken, son cümleleri O’nun âyetlerinde (düşünenler, bilim insanları/alimler, işiten kulak verenler ve aklını kullananlar için) ibretler/dersler/mesajlar vardır şeklinde biter.
Bu noktalara dikkat çektik çünkü âyetler hakkında daha önce ifade ettiğimiz şu bilgiyi hatırlayalım. Kur’an âyet kelimesini üç farklı şekilde kullanır.
Bir, sûrelerin arasındaki kısa cümlelere âyet der.
İki, peygamber mucizelerine âyet der.
Üç, atomdan güneşe yaratılan her şeye âyet der.
Bu üç âyetin ortak özelliği üçünün de bütün zamanlarda bütün insanları aynıyla benzerini yapma konusunda aciz bırakan mucizeler olmasıdır.
Yani Kur’an’da nerede bir âyet kelimesi görüyorsak, orada şunu çok rahat söyleyebiliriz. O âyet bir mucizedir.
Bu bilgiyi daha önce vermiştik şimdi bu bilgiyi burada nasıl kullanacağımıza işaret edelim.
Burada “O’nun âyetleri” anlamına gelen “Ve min âyâtihi ” ifadesini, “O’nun yarattıklarının benzerini bütün insanların yapmada aciz kalacak” şeklinde okuyabiliriz.
Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra âyetlerin/mucizelerin tefsirine geçelim.
19-27. Âyet: Yaratılan Âyetlerin Şahitliği
19. âyetten sonra gelen 6 âyetin ilk cümlesi “Ve min âyâtihi ” ile başlıyor. 19. âyette “Allah’ın ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarmasına” da âyet dersek buradaki âyetlerin tamamı yaratılan âyetlerin şahitliğinden bahsediyor. Biz birazdan bu âyetlere bakacağız ama öncesinde şunu bir kere daha ifade edelim: Burada ki âyetler yaratılan tüm âyetleri temsil ediyor; yaratılan âyetlerin ortak şahitliği olan “Allah’tan başka ilah olamaz” gerçeğini bir kere daha ilan ediyor.
Şimdi âyetlere bakalım.
19. Âyet: Âyetin mesajı şu: “Ölüp toprak olduğumuzda nasıl dirileceğiz?” diyorsanız, yeryüzüne bakın. Her kış ölen, her bahar tekrar dirilen bitkiler üzerinde bir düşünün.919
20. Âyet: Bu âyette 19. âyetin mesajına vurgu yapılıyor. Biz bu âyetin işaret ettiği konuyu önceki âyetlerde (Tâhâ sûresi 55) “Yemek Yemek Aslında Element (Toprak) Yemektir” başlığı altında değerlendirdik ve şu mesajı verdik: “Topraktan yaratma her doğan insanla, topraktan gelen besinleri yiyen her insanla her gün devam ediyor.”
21. Âyet: Sadece Burada Geçiyor, O yüzden Özel Bir Âyet
Kur’an’da bazı âyetler var ki, onlar içerik ve ifade olarak Kur’an’da sadece bir yerde geçiyor; 21. âyet o âyetlerden biri.
Bu âyetin şöyle de bir özelliği var. Bu âyet “Kur’an’da aile konusunda ilk başa konacak âyetlerden biri hangisidir?” sorusunun da cevabıdır. Biz aile konusuna Nisa (kadınlar) sûresinde ayrıca yer vereceğimiz için burada bu âyetin sadece anlam sahası içinde kalacak, âyetin önemine binaen yapacağımız tefsirde âyette öne çıkan ifadeleri altı noktada ele alacağız.
Birinci Nokta: “Ve min âyâtihi /O’nun âyetlerindendir”: Âyet böyle başlamakla bize şunu diyor: Bu âyette gelecek her şey Allah’ın varlığının birliğinin delillerindedir.
İkinci Nokta: “ḣaleka lekum/Sizi Yaratması”: O sizi yaratmasaydı ve yaratmaya bağlı sizlere ihtiyacınız olan donanımı vermeseydi ne olurdu? O’nun yoktan yaratıp verdiklerini, Ondan başkasının veremeyecek olması, O’nun varlığının en güçlü şahitlerindendir.
Üçüncü Nokta: “min enfusikum ezvâcen/Kendi nefsinizden eşler (yaratması)” Bu âyet öncelikle şu mesajı veriyor: Erkek hangi özden yaratıldıysa, kadın da ondan yaratılmıştır. Kadının yaratılışını erkekten aşağı gösteren hiçbir söz Kur’an’dan onay almaz.
Bu âyetin sonunda âyet bizi düşünmeye teşvik ediyor.
Düşünelim, Allah insanı yaratsa ama eş yaratmasaydı, Allah bütün canlıları yaratsa onlara eşler yaratmasaydı, ne olurdu? … Hiçbir canlının türü, nesli devam etmezdi…
Burada eş kelimesi üzerinde de biraz düşünelim. Âyette geçen kelime “zevc”. Bu kelime sağ ayaktaki ayakkabının soldaki eşi gibi. Aynı değil ama ayrı da değil. Bir bütünün iki parçası; biri olmazsa diğer eksik oluyor. Birbirini tamamlıyor. Bu âyeti Allah kadında eksik olanı tamamlamak için erkeği, erkekte eksik olanı tamamlamak için kadını yarattı şeklide de anlayabiliriz.
Dördüncü Nokta: “liteskunû ileyhâ/ iç dünyanızda huzur ve dinginliğe kavuşasınız”
Ayette geçen “liteskünü” kelimesi “skn” kökünden sakin olmak, sükun bulmak anlamına geliyor. Bu anlam yakınlık kurma, kaynaşma, huzur ve mutluluk bulma, rahatlama gibi anlamları da içine alıyor.
Bu kısa teknik bilgiden sonra konuya şöyle bir giriş yapalım.
İnsanın iki türlü ihtiyacı vardır.
Biri beden tarafının ihtiyaçları; bunlara yeme, içme, uyuma ve cinsel ihtiyaç diyoruz…
Diğeri ruhun/manevi tarafın ihtiyaçları; bunlara sevmek, sevilmek, beğenilmek, onaylanmak, takdir edilmek ve değer verilmek gibi ihtiyaçlar diyoruz.
Bu iki ihtiyaç arasında benzerlikler var; her iki ihtiyaç da karşılanmadığında insan huzursuz olur.
Maddi ihtiyaçları karşılanmayan günlerce aç, susuz ve uykusuz kalan bir insanın sakin olması, huzurlu olması mümkün değildir.
Manevi ihtiyaçlar da öyledir. Fakat bu ihtiyaçlar karşılanmadığında şöyle bir fark vardır. Karşılanmayan bu ihtiyaçlara bağlı sorunlar yeme, içme gibi hemen görülmez. Ama orta ve uzun vadede psikolojik ve psikiyatrik sorunlar olarak karşımıza çıkabilir.
Genelde aile denilen sıcak bir ortama doğduğumuz için yokluğunu ilk anda pek fark etmiyoruz ama hiç sevgi, hiç takdir görmeden, hiç değer verilmeden sürekli yok sayılarak büyüyen bir çocuk/insan hayal edelim. Sonra bunun bir değil, binleri, milyonları bulduğu ülkeleri hayal edelim. Sonra da bunların ortaya çıkaracağı sorunları bir düşünelim…
İşte çoğumuzun yokluğunu yaşamadan büyüdüğümüz bu nimetlerin sunulduğu ortamın adı ailedir. O yüzden Kur’an aileye çok önem verir. O yüzden Kur’an aile birlikteliğine zarar verecek hiçbir eylem ve söyleme onay vermez.
Beşinci Nokta: “ve ce’ale beynekum meveddeten verahmeten”
Bu noktada iki konuya değineceğiz.
Birincisi âyette geçen “ce’ale” fiili diğeri de meveddet ve rahmet arasındaki fark.
Ce’ale ve halaka fiilleri ikisi de yaratma anlamında kullanılan fiillerden. Allah (cc) âyetin birinci bölümünde halake fiilini, meveddet ve rahmeti anlatırken de ce’ale fiili kullanıyor.
Halaka fiilinde genelde insanın aciz kalacağı yoktan yaratma (veya yaratılandan yeni bir şeyler yaratma) tarafı öne çıkarken, ce’ale fiilinde insan için mümkün olan yapabilme, dönüştürme, geliştirme tarafı öne çıkıyor.
Bu nüansları dikkate alarak âyete baktığımızda, Kur’an’ın insanı yoktan yaratılmasını ve ona manevi donanım verilmesini halaka fiili ile, insana verilen donanım içinde birer çekirdek olarak verilen sevgi ve rahmet/merhamet ahlakının geliştirilmesini de ce’ale fiili ile anlattığını görüyoruz.
“Bunun mesajı nedir?” diye sorduğumuzda: Mesajlardan birinin şu olduğunu düşüyoruz. Âyet bize diyor ki: Ey insan! Allah (cc) senin maddi/fiziki ve manevi tarafını yarattı; göz kulak, el ayak, karaciğer, dalak gibi fiziki tarafının gelişimini kendi üzerine alırken, manevi tarafını çekirdek olarak yarattı onun terbiyesini/geliştirilmesini/inşasını (önce anne-baba, sonra öğretmenler üzerinden) sana bıraktı. Bunları ne kadar çok geliştirirsen, aile yuvanı o kadar çok güzelleştirirsin.
Ayette verilen mesaja dikkat çektikten sonra bir başka noktaya geçelim.
Altıncı Nokta: “meveddeten ve rahmeten” âyetin bu bölümünde bizim sevgi ve şefkat anlamını verdiğimiz “Meveddet ve Rahmet” şeklinde iki farklı kelime kullanılıyor.
Meal, sınırları dar bir çalışma olduğu için, orada izah edemedik. Burada bu iki kelime arasındaki farka dikkat çekmek istiyoruz.
Normal şartlarda gerçekleşen ideal bir evlilikte eşler evlenirken birbirlerinin iki tarafına bakarlar. Bir dış (fiziki güzellik) diğer iç (ahlak; karakter, kişilik, huy, davranış).
Cümlenin başına normal ve ideal kelimelerini koymamızın sebebi evlilikte fiziki güzelliğin yok sayılamayacağına dikkat çekmek. Çünkü normal bir evlilikte eşlerden hiçbiri “Ben evleneceğim kişinin ahlakına bakarım, ahlakı güzel olduktan sonra yaşı 70 de olsa fark etmez.” demez.
İstisnaları bir kenara koyup, buna evliliğin doğası veya realitesi dersek, âyetin bu realiteye dikkat çekmek için iki farklı kelime kullandığını söyleyebiliriz.
Bu bağlamda “vdd” kökünden türetilen meveddet kelimesi fiziksel çekimi, güzelliği de içine alan bir sevgi olurken, “rhm” kökünden türetilen rahmet/merhamet kelimesi ahlak, kişilik, karakter gibi manevi özellikleri içine alan bir sevgi oluyor.920
Yine ideal bir evlilikte, evlilik bu iki sevgi üzerine kuruluyor. Bu iki sevgiye evliliğin motoru diyoruz. Bu motorlardan fiziki özelliklere bakan taraf 50’li yaşlarda yaşlanmaya bağlı olarak geriye giderken, manevi taraf karşılıklı sevgi, paylaşma, fedakarlık, değer verme gibi davranışlarla daha da güçleniyor ve eşler arasında güçlü bir “hukuk” meydana geliyor.
21. âyetin önemini öne çıkaran bu noktalardan sonra, bu âyetle ilgili değerlendirmelerimizi şu başlık altına yapacağımız değerlendirmelerle sonlandıralım.
“Aile Allah’ın Âyeti Oluyor”
Bu tespit bu âyetin ruhu oluyor. Allah aileye çok ama çok önem veriyor. Neden? Çünkü İslam dinine bir medeniyet projesi dersek, Allah o projenin hayata geçmesinde en önemli görevi anne-baba üzerinden aileye veriyor. Aileler, Kur’an ve sünnet ölçülerinde Allah’ın razı olduğu fert ve toplumu üreten birer atölye gibi çalışıyor. Onlardaki kalite toplumun/ülkenin/devletin kalitesi olarak hayata yansırken, onlardaki kalite eksiliği tam tersi bir yansıma olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün, adına İslam ülkesi dediğimiz toplumlarda tam tersi bir yansıma varsa, bu sorunun asıl sebepleri aile denilen atölyedeki işçilik kalitesinde aranmalardır.
O yüzden bir Müslüman’ın İslam anlatmaya ve yaşamaya başladığında ilk başlayacağı yer kendisi ve ailesidir. Kendisi ve aile hayatıyla başkalarına örnek olamayanların, İslam’ın insanlığa vaad ettiği huzuru, mutluluğu kendi ailelerinde yaşayamayanların İslam adına insanlara ne verebileceği üzerinden bir kere daha düşünmek lazım.
Özetlersek, 21. âyet bize “düşün” dedi. Biz de yukarıdaki gibi düşündük. Çıkardığımız sonuç şu: Aile, Allah’ın en önemli âyetlerinden biridir. Onu en güzel şekilde inşa etmek her Müslümanın öncelikli görevidir.
22. Âyet: Kur’an’da Bir Kere Geçen Âyet
Rum sûresi ilklerin öne çıktığı bir sûre olmaya devam ediyor. Bu bağlamda 22. âyet de dillerdeki ve renklerdeki farklılığa dikkat çekme noktasında sadece bu sûrede geçiyor.
Ayetin bu özelliğine dikkat çektikten sonra bir başka özelliğine daha dikkat çekelim. Âyet önce bütünü, sonra parçayı, önce küllü, sonra cüzü zikrediyor.
Burada gökler ve yer bütünü, diller ve renkler cüzü temsil ediyor. Bunlar üzerinden şu mesaj veriliyor, bütünü yaratan kim ise, parçaları yaratan da O’dur. Küllü yaratan ilah kim ise, cüzleri yaratan da O’dur. Çünkü bütün bunları Allah’tan başka yaratabilecek ilah yoktur.
Burada soru şu: “Kur’an neden böyle bütün ve parça örneği veriyor?” Cevap: Kur’an bu tür âyetler üzerinden “Atomdan güneşe kadar, kainatta şirke zerre kadar yer yok.” mesajı veriyor.
Bir başka mesaj
Bu âyetler bize şu mesajı da veriyor: Allah (cc) aynı içinde her gün/her an ayrı yaratmaya kadirdir.
Bu şu demek,
Her sabah başımızı kaldırıp yukarı baktığımızda aynı gökyüzünü görüyoruz ama ayrı bir desende görüyoruz.
Her sabah uyandığımızda aynı yeryüzünü görüyoruz ama ayrı bir hava durumu,
Her insana bakıyoruz (kafa, gövde, eller, ayaklar, mide, böbrek, kalp, beyin gibi) temel aza ve organlarda aynı gibi ama konuştuğunda hiçbir insanın sesi ve siması birbirine benzemiyor.
“Aynı”lara “bütün” der, “ayrı”lara “parça” dersek, burada da yukarıdaki mesaja vurgu yapılıyor. “Aynı”ları yaratan kim ise, “ayrı”ları yaratan da O’dur. Bu bütünlük içinde şirke asla kat’a yer yoktur.
Gökler, Yer, Diller ve Renkler Birer (Aciz Bırakan) Âyettir
19-25 arası âyetlerin tefsirine başlarken bir ön bilgi vermiş ve orada “Kur’an’da geçen her âyet kelimesiyle kastedilen mucizedir.” demiştik.
O bilgiden yola çıkarak bu âyette geçen gökler, yer, diller ve renkler için de mucize diyoruz.
Kur’an bu mucizeyi indiği 7. asrın bilgi düzeyinden yüzeysel olarak anlatıyor. Bu anlatımın gelecek asırlara mesajı şu oluyor: “Ey insanlar! Kur’an’ın önceliği (Allah-insan ilişkisinde tevhid, iman, nübüvvet, ahiret, ahlak gibi konularda) hidayet rehberi olmaktır. O yüzden bu konuları öne çıkarıyor, insan-toplum ilişkisine dair konular için ölçüler koyup, işaret ediyor. Bilimlerin alanına giren konuların detaylarını, gelişen ilim ve teknolojinin rehberliğinde öğrenmeyi size ev ödevi olarak veriyor.”
Bu mesajı alan bizlere düşen, bu âyetlere günümüzde bilimlerin geldiği noktadan bakmak. Biz bir tefsir çalışmasının çerçevesini aşmadan bu konulara bakıyoruz.
Diller ve Renkler konusu Kur’an’da sadece bu âyette geçtiği için onlara burada bakacağız. Gökleri, korunmuş tavan/atmosferden bahseden Enbiya sûresi 30. âyete, yeri de gökteki yedi kata karşılık yerde yedi kata işaret eden Talak sûresi 12. âyete bırakacağız. Aşağıdaki başlıkla devam edelim
Diller Âyettir921
Kur’an bize “diller bir âyettir” derken, bunu 7. asrın bilgi seviyesinden söylüyor. O söylem bize şunu diyor: Sen bu âyete yaşadığın asrın bilgi seviyesinden bak.
Bakalım. Bakacağız ama baştan şunu ifade edelim. Bu konu bizim uzmanlık alanımız değil. O yüzden vereceğimiz tüm bilgiler bir fikir verme adına yüzeysel ve izaha muhtaç olacak.
Haddimizi bildiğimizi ifade ettikten sonra dillere baktığımızda şunu görüyoruz, Kur’an dillerdeki farklığa işaret ederken, aynı zamanda insandaki konuşma yeteneğine, o yeteneğin aktif olmasına sebep olan donanıma da işaret ediyor.
İşarete bakalım. Biz Türkler Türkçe konuşuyoruz. Bizim dilimizde ağaç diye bir kelime var. Bu kelime bizim ağzımızdan çıktığında soru şu: Bu kelime hangi aşamalardan geçerek çıktı? Şimdi buna bakalım.
İlk olarak irademizin aktif olmasıyla beyinde düşünce oluşuyor. Bu oluşumda beyinde işin uzmanlarının anlayabileceği parantez içindeki faaliyetler oluyor. (Broca alanı, Wernicke alanı, prefrontal korteks aktivasyonu)
Hafızamız aktifleşiyor ve oradan lazım olan kelimeyi çağırıyoruz. O kelime gelirken şunlar oluyor. (Hipokampüs, temporal lob, semantik ve epizodik bellek kullanımı)
Konuşma emri veriyoruz. O olurken arka planda şunlar oluyor. (Motor korteks aktivasyonu, beyincik koordinasyonu)
Konuşma işi nefes üzerinden oluyor. O olurken arka planda şunlar da oluyor. (Beyin sapı kontrolü, diyafram hareketi, akciğerlerin genişlemesi)
Ses üretim aşamasına geçiyoruz. O olurken şunlar da oluyor. (Gırtlakta ses tellerinin titreşimi, farenks rezonansı)
Sesi Şekillendirme aşamasına geçiyoruz. O olurken şunlar da oluyor.: (Yumuşak ve sert damak kontrolü, dilin hareketi, dişlerin kullanımı, dudakların şekillendirilmesi)
Ağaç sesini çıkarma noktasına geldik. O olurken şunlar da oluyor: (Ağız boşluğunda son şekillendirme, gerekirse burun boşluğu kullanımı)
Yüz kasları, jest ve mimikler ona göre şekilleniyor.
Ağaç sesi çıktığında kulaklarımızla kendi sesimizi doğru telaffuz edip etmediğimizi duyuyor ve volümü ayarlıyoruz. Bu işin olması için kulağın şöyle olması gerekiyor. (Kulak kepçesi, dış kulak yolu, kulak zarı, orta kulak kemikçikleri, iç kulak (koklea) aktivasyonu, işitme siniri iletimi, beyin işitme merkezinde işleme)
Ağzımızdan ağaç kelimesi çıktığında dışımızda bu sesi taşıyacak bir hava olması, o havada ses ve akustik dalgaları olması gerekiyor…
Karşımızdaki kişi bizim ağzımızdan çıkan ağaç sesini duyduğunda o ses çıkarken saniyeler içinde bizim içimizde eşgüdümlü olarak bütün bunlar ve daha fazlası oluyor. Bizden çıkan şeyleri duyan kişide de duyma ve anlama eylemi yine böyle bir donanıma bağlı oluyor.
Peki bütün bunları anladığımızda ne oluyor? Dillerin, konuşmanın aynıyla benzerini yapma noktasında âyet/mucize olduğunu anlıyoruz.
Özetlersek, 7. asrın insanı bu âyeti duydu ve anladı, 21. asrın insanı olarak biz de duyduk ve anladık. Lafız aynı ama anlam, anlama kapasitemiz arttıkça artıyor. Biz bu artışı mealimizde “Kur’an lafzıyla 23 yılda inen, manası ile kıyâmete kadar inmeye devam edecek olan bir kitaptır.” cümlesiyle ifade ettik.
Özetlersek, Kur’an dillerden bahsederken, aslında dolaylı olarak insanın içindeki donanıma da işaret ediyor. İşaret edilen yere baktığımızda dillerin ürettiği anlamın arkasında eşsiz bir donanım görüyoruz ve buna âyet/mucize diyoruz.
Renkler de Âyettir
Renklerin âyet/mucize oluşunu anlatırken alışılmışın dışında bir yol izleyeceğiz. Bu yolda 'Kur'an neden insan sözü olamaz?' ve 'Kur'an'ın benzeri neden yazılamaz?' gibi soruların cevabını da vermeye çalışacağız.
Kur'an'ın benzerini yazmaya kalkışan biri, Rum sûresi 22. âyeti "Renkleri farklı farklı yaratmam benim âyetlerimdendir." şeklinde yazabilir mi?” Elbette, okuma yazma bilen herkes bu cümleyi yazabilir.
Ancak burada çok önemli bir nokta var: Kur'an'ın benzerini ortaya koymak, sadece kelimeleri sıralamak değil, o cümlelerin ifade ettiği yaratma eyleminin faili olmaktır. Yani, yazdığınız her cümlenin arkasındaki bilgiye, güce ve iradeye sahip olmanız gerekir.
Örneğin, renkleri farklı yaratmak için, insanın iç dünyasında şu muhteşem süreçleri yaratmak gerekir:
Önce insanın DNA'sını yaratacaksınız.
DNA'da bulunan MC1R, ASIP, TYR gibi renk ile ilgili genleri oluşturacaksınız.
Bu genler, melanin üretimini ve dağılımını kontrol eden proteinleri kodlayacak.
Genlerin kodladığı bilgiye göre, derinin bazal tabakasında bulunan melanosit hücreleri, melanin pigmentini üretecek.
Melanin üretimi, tirozinaz enzimi aracılığıyla gerçekleşecek ve iki temel tip melanin oluşacak: koyu renkli ömelanin ve açık renkli feomelanin.
Üretilen melanin, melanosom adı verilen küçük paketler içinde depolanacak.
Bu melanosomlar daha sonra çevredeki keratinosit hücrelerine aktarılacak.
Keratinosit hücreleri, derinin en dış katmanı olan epidermisi oluşturacak ve melanin içeren bu hücreler, cildin genel rengini belirleyecek.
Derinin alt katmanı olan dermis, kan damarları ve bağ dokusunu içerecek. Bu katmandaki kan akışı ve oksijen seviyesi de cilt tonunu etkileyecek.
Ve dahası... Bunlara "renklerin oluşması için bedenin iç tarafında olanlar" dersek, işin bir de dış tarafı var. "Renkleri farklı farklı yaratmam benim âyetlerimdendir." cümlesinde kendisini özne olarak yazan kişinin şunları da yaratması gerekiyor:Bilim insanlarına göre renkleri görmemizin hikayesi şöyle:
Bu iş güneşin merkezindeki hidrojen füzyonuyla başlar. Protonlar birleşerek helyum çekirdeği oluşturur ve bu süreçte muazzam miktarda enerji açığa çıkar.
Bu süreçte üretilen fotonlar, güneşin iç katmanlarından geçerek yüzeye ulaşır ve oradan uzaya yayılır. Bu fotonlar, ışık hızıyla uzun bir yolculukla Dünya'ya ulaşır.
Atmosfere giren ışık, farklı dalga boylarına ayrışır ve nesnelerle etkileşime girer.
Nesnelerin yüzeyindeki pigmentler, bazı dalga boylarını emer, bazılarını yansıtır. Bu yansıyan ışık, gözümüze ulaşır.
Göz merceği, ışığı kırar ve retinaya odaklar. Retinadaki koni hücreleri, farklı dalga boylarına duyarlıdır ve renk algısını sağlar.
Retinadan gelen sinyaller, optik sinir aracılığıyla beynin görme merkezine iletilir. Beyin bu sinyalleri işleyerek renk algımızı oluşturur.
Bu bilgileri daha da çoğaltmak mümkün. Biz bunların fikir vereceğini düşünerek, bu bilgilerin mesajına geçiyoruz.
Bu bilgiler bize diyor ki, 22. âyeti "Renkleri farklı farklı yaratmam benim âyetlerimdendir." diye okuma yazma bilen her insan yazabilir. Ama orada yazan renkleri; renklerle bağlantılı olan güneşi, gözü, deriyi ve genleri içine alan, birbiriyle bağlantılı onlarca şeyi yaratmada bütün insanlar aciz kalır.
Bütün insanların aciz kalması, başta sorduğumuz “Kur'an neden insan sözü olamaz?” ve Kur'an'ın benzeri neden yazılamaz?” sorularının da cevabı oluyor.
Özetlersek, Kur'an bize “7. asırda inen ve bilimsel konulara işaret eden âyetleri kendi çağınızda ilimlerin geldiği seviyeden okuyun.” diye ev ödevi veriyor. Biz de o ödevi yerine getirme adına burada bir örnek sunduk. Bu örneğin Kur'an'da bilimsel konulara işaret eden bütün âyetler için uygulanabileceğini söyleyerek bu âyet hakkında yaptığımız açıklamalara nokta koyuyoruz.
NOT: Renkler Hakkında Önemli Bir Bilgi
Biz burada renkler konusunu insanla sınırlı tuttuğumuz için çok kısa anlattık. Bir de hayvanlar, bitkiler dağlar ve topraklar var.922 Mesela hayvanlardan bukalemun, ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, bitkilerden bir asma türü olan chameleon vine ve duyarlı mimosa gibi renkten renge girenler var. Bunlar hakkında araştırmayı okuyucularımıza bırakıyoruz.
23. Âyet: Uyumak Bir Âyet (Mucize) mi?
Bu soruya cevap vermeden önce bir insan bedeninde uyuma işinin nasıl olduğuna bakalım.
Varsayalım Akşam saat 22.00 oldu. Beynimizdeki biyolojik saat, "suprakiasmatik çekirdek" olarak bilinen bir bölge tarafından kontrol ediliyor. Bu çekirdek, gün ışığının azalmasıyla birlikte uyku hormonu olarak da bilinen melatonin hormonunun salgılanmasını tetiklemeye başlıyor. Bundan sonrasında uyku geliyor ve biz uykuda derinleşmeye başlıyoruz. Bu derinleşmeye 1, 2, 3 şeklinde sıralanan NREM evreleri deniyor.
NREM 1 evresinde, bilinçli farkındalığımız azalır ve uykuya dalmaya başlarız.
NREM 2 evresinde, kaslarımız tamamen gevşer ve kalp atış hızımız ve solunum hızımız yavaşlar.
NREM 3 evresinde, derin uykuda oluruz ve beyin dalgalarımız en yavaş seviyeye ulaşır.
Gece Boyunca: NREM 1, 2 ve 3 evreleri döngüsel olarak tekrarlanıyor. Her döngü yaklaşık 90 dakika sürüyor. Gece boyunca, 4 ila 6 REM uyku evresi de yaşarız. Bu evrelerde rüyalar görürüz ve beyin dalgalarımız uyanıkkenki kadar hızlı hale gelir. REM uyku evreleri, hafızanın pekiştirilmesi, öğrenme ve duygusal düzenleme gibi önemli işlevler için gereklidir.
Sabah: Uyku evrelerinin sonunda, NREM 1 evresine geri döneriz ve yavaş yavaş uyanırız. Göz kapaklarımız açılır ve uyanıklık hissi geri döner.
Peki “Biz uyurken bedende ne oluyor?” dersek: Şunlar oluyor.
Uyku sırasında, beynimiz ve bedenimiz dinlenir ve yenilenir.
Hücrelerimiz onarılır ve yeni hücreler üretilir.
Hafızamız pekiştirilir ve öğrenilen bilgiler uzun süreli belleğe aktarılır.
Bağışıklık sistemimiz güçlenir ve hastalıklara karşı direncimiz artar.
Ruh halimiz iyileşir ve stres seviyemiz düşer.
Bu açıklamalardan sonra gelelim, başlıktaki soruya, bizim özetlediğimiz ama işin uzmanları tarafından çok daha detaylı olarak anlatılabilecek olan uyku bir mucize mi?
Bu soruya bir soruyla cevap verelim. Allah, insan dahil bütün canlıları uyuma özelliği olmadan dünyaya gönderseydi ve bütün canlılara uyama özelliğini monte etmeyi insanlara bıraksaydı insanlar bu iş karşısında aciz kalır mıydı? Mesela “Beyinde “suprakiasmatik çekirdek" bölgenin ve melatonin hormonunun eksikliğini fark edip bunu yoktan yaratıp oraya yerleştirebilir miydi? Uykunun insan bedenine verdiği faydayı verebilecek başka bir alternatif yaratabilir miydi?” gibi sorulara “Hayır, bu konuda bütün insanlar aciz kalır.” dediğimizde uykuya mucize demiş oluyoruz.
Kişinin Rızkını Araması Bir Âyet (Mucize) mi?
Ayette bizim “Allah’ın lütfundan (nasibinizi) aramanızdır.” manası verdiğimiz ifade orijinal metinde “vebtiġâukum min fadlihi” şeklinde geçiyor.
Kur’an rızkın aranmasını da bir âyet/mucize olarak anlatıyor. Bakalım mucize mi?
Daha önce bu sûrenin 8. âyetinin tefsirinde “İkinci Nokta: Varlık Gayesini Bulmak İçin Tefekkür” başlığı altında anlattık, insan iç dünyasında donanım olarak hangi ihtiyaçlarla yaratılmışsa, o ihtiyaçlar onun dışındaki dünyada da yaratılmıştır. Bu yaratılanlara biz hayvanlardan ve bitkilerden gelen gıdalar diyoruz.
İnsanın bedenindeki bütün ihtiyaçların dünya denilen geniş sofrada yaratılması bize şu mesajı veriyor: İnsanı bu ihtiyaçlarla yaratan kim ise, o ihtiyaçların karşılandığı geniş dünya sofrasını yaratan da odur.
Bu kısa açıklamadan sonra başlıktaki soruya gelirsek, soruya yine soruyla cevap verelim: Allah insanı ihtiyaçları ile yaratsaydı ama o ihtiyaçların karşılandığı bir dünya sofrasını onun önüne koymasaydı, insanlar havadan suya, sudan güneşe, ottan ete, süte, meyveye sebzeye bütün ihtiyaçlarını yoktan yaratabilir miydi? Bu soruya “hayır” dediğimizde başlıktaki sorunun cevabı şu oluyor: Evet insanın Allah’ın yarattığı gıdalara ihtiyaç duyması ve o ihtiyaçların dünya denilen sofrada karşılanması dünya büyüklüğünde büyük bir âyettir/mucizedir.
24. Âyet: Şimşek, Yağmur ve Ondan Öncekiler Âyet (Mucize) mi?
Burada âyet bize parçaları gösteriyor. Bu parçalara bütün içinden bakarsak.
En başa güneş âyetini koyuyoruz.
Güneş âyeti dünya yüzeyindeki suları buharlaştırıyor.
Sonra rüzgar âyeti devreye giriyor. Buharlaşan su tanecikleri, hava akımları tarafından farklı sıcaklık ve basınç seviyelerindeki bölgelere taşınıyor.
Taşınan su tanecikleri soğuk havaya girdiğinde, tanecikler yoğunlaşarak minik su damlacıklarına dönüşüyor. Bu damlacıklar bir araya gelerek bulut dediğimiz âyetleri oluşturuyor.
Yağmur âyeti bundan sonra devreye girer.
Farklı bulut türleri, farklı yağış türleri üretir. Nimbostratus bulutları gibi tabakalı bulutlar, hafif ve sürekli yağmur üretir. Kümbülonimbus bulutları gibi fırtına bulutları ise şiddetli yağmur üretir.
Bulutlarda biriken elektrik yükleri, gök gürültüsü ve şimşek gibi etkileyici hava olaylarına neden olur.
Yerçekimi, bulutlardaki su damlacıklarını aşağıya doğru çeker. Damlacıklar bir araya gelerek büyür ve nihayetinde yağmur damlaları olarak yere düşer.
Bu sıralamaya zincir dersek bu sıralamada Güneş, rüzgar, bulutlar, gök gürültüsü, şimşek, yağmur ve yerçekimi âyetleri karşımıza çıkıyor.
Yani dünyanın bir yerinde yağmur yağacaksa, bizim burada çok kısa özetleyerek anlattığımız hava olayların olması gerekiyor.
Baştaki soruya gelirsek, ona da soruyla cevap verelim. Bütün bunları Allah yaratmasaydı, insanlar bütün bunları yaratabilir miydi? Bu soruya da “hayır” dediğimizde bütün bunlara âyet/mucize demiş oluyoruz.
Burada âyetin metninde kendisinden “berk” olarak bahsedilen şimşeğe dikkat çekmek istiyoruz.
Şimşek yerin ve göğün çok önemli bir ihtiyacını karşılıyor. Şöyle ki;
Şimşek, azot moleküllerinin oluşmasına yardımcı olur. Atmosferde bulunan azot ve oksijen molekülleri, şimşeğin oluşturduğu yüksek enerjili elektrik sayesinde birleşerek azot oksitleri oluşturur. Bu azot oksitleri yağmurla toprağa ulaşarak bitkiler tarafından kullanılabilir hale gelir. Bitkiler için gerekli olan azot, protein sentezi ve büyüme için önemlidir.
Şimşek, ozon tabakasının onarımına katkıda bulunur. Yıldırım düşmesi, atmosferdeki azot oksitlerini artırır. Bu azot oksitleri, ozon tabakasının zararlı UV ışınlarını absorbe etmesine yardımcı olan ozon moleküllerinin oluşumuna katkıda bulunur.
Şimşek, topraktaki elektrik dengesini sağlar. Atmosfer ve yer arasındaki elektrik dengesinin korunması için yıldırımlar önemli bir rol oynar.
Bu açıklamalar şimşeğin de bir âyet/mucize olduğunu gösterirken, Allah’ın yarattığı her şeyi hikmetli yaratmasına da şahit oluyor.
25. 26. Âyet: Göğün ve Yerin Duruşu ve Boyun Eğmeleri Âyet (Mucize) midir?
Kur’an göğün ve yerin duruşunu ve boyun eğmesini 7. asrın bilgi seviyesinden anlatıyor. Göğün ve yerin duruşunu “kâme” fiiliyle anlatırken bunların boyun eğmesini de gönülden itaat etme anlamına gelen “kânitûn” kelimesiyle anlatıyor.
Biz bu iki fiile sembolik bir anlam yüklersek, Kur’an yeri ve göğü ayakta duran bir hizmetçiye benzetiyor. Bu hizmetçi gönüllü olarak insana hizmet ediyor ve ona hal diliyle “Bir emriniz var mı sayın halifem?” diyor. Halifenin fıtri duası bir emir oluyor ve hizmetçiler insana ihtiyaçlarını sunuyorlar.
Kur’an’ın bu konuyu o asrın bilgi seviyesinden bu iki fiil ile anlatması, mecazi bir anlatım.
21. asırdan baktığımızda, biz bu işin hakikatini Fatır sûresinde 41. âyetin tefsirinde “Kâinatı Ayakta Tutan Kuvvetler” başlığı altında anlattık. Oraya bakıldığında başlıktaki sorunun cevabı da “evet” olduğu görülecek.
27. Âyet: Kur’an’ın Yaratılan Âyetlerden Bahsetmesindeki Temel Sebep
“Kur’an’ın baştan sona insanın maddi ve manevi tarafını da içine alacak şekilde sürekli atomdan güneşe yaratılan âyetlerden bahsetmesi en temelde iki şey içindir. Biri tevhit diğeri ahiret. Yani bütün yaratılan âyetlerin öncelikli görevi Allah’ın varlığına şahitlik etmektir. İkinci olarak da başta ahiret olmak üzere O’nun “var” dediği her şeyin varlığına şahitlik etmektir.
Bu âyette de onu görüyoruz. Rum sûresinde buraya kadar olan âyetlerin çoğunda yaratılan âyetlerden bahsedildi. Bu âyette söz döndü dolaştı geleceği yere geldi.
Geldiği bu yerde verilen mesaj şu: Göklerde ve yerde yaratılan her şey Allah’ın sıfatlarına yani sınırsız özellik ve güzelliklerine işaret eder. Başta kudret, ilim ve irade gibi sıfatların sahibi olan Allah’ın vaad ettiği yeniden diriliş mutlaka gerçekleşecektir.923
Bu bölüme burada nokta koyuyor ve yeni bir bölüme geçiyoruz.
Âyette Geçen Önemli Cümle
Ayette “Göklerde ve yerde en yüce sıfatlarO’nundur.” anlamı verdiğimiz bir cümle geçiyor. Bu cümle çok önemli ve üzerinde derin düşünmeyi gerektiriyor. O yüzden bu cümlenin tefsirini bu manayı daha kapsamlı bir şekilde ifade eden ve Nahl sûresi 60. âyette geçen “En yüce (isim ve) sıfatlar ise Allah’a aittir.” ifadesiyle birlikte tefsir edeceğiz.
28-40 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
28. (Ey Müşrikler) Allah (mülkünde ve hükümranlığında ortağı olmadığını anlamanız için) size kendi hayatınızdan bir misal vererek şunu soruyor: Kölelerinizi size verdiğimiz servetin ortakları olarak görmeye, servetinizi onlarla eşit şekilde paylaşmaya ve kendinizi efendi saydığınız gibi onları da efendi saymaya razı olur musunuz? (Şimdi siz, sizin olmayan, sizde emanet olan nimetler üzerindeki tasarruf hakkınıza, hakkı olmayanları ortak etmiyorsunuz ama her şeyin sahibi olan Allah’a ortaklar koşuyorsunuz.) İşte, Biz aklını (mantığını) kullanan bir toplum için delillerimizi böyle açıklıyoruz.
29. (Ama) Gel gör ki şirkte ısrar edenler (Allah’ın mülkünde hiçbir hakları olmayan kör, sağır putları Allah’a ortak koşmakla) körü körüne (istek ve) arzularının peşine takılıp gittiler. (Yaptığı yanlış tercih nedeniyle) Allah’ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı da yoktur.
30. (Ey Resûlüm!) Sen (şirkten arınmış tevhid inancına bağlı birhanîf olarakyüzünü (özünü, fıtrat dini olan) İslam’a yönelt. O fıtrat dini ki, Allah insanları onun üzerine yaratmıştır. (Zaman ve mekân değişse de) Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur.İşte (İslam dini) bu (alt yapı üzerine, bir üst yapı olarak bina edilen, insan fıtratı ile uyumlu) dosdoğru dindir. Ne var ki, insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.
31. (Ey insanlar! Şirkten arınmış olarak) O’na yönelin ve O’na eş ve ortak koşmaktan sakının. (İhsan şuuruna ulaşmak için) Namazı dosdoğru kılın ve (sözde ilahları putlaştıran) müşriklerdenolmayın.
32. (İnanç bütünlüğünü bozup, ilahî olana beşerî olanları katarak) Dinlerini parçalayan ve (tanınmaz hale getirip) bölük bölük olanlardan (da olmayın. Bunlardan) her grup (sanki doğruymuş gibi) kendi inanç ve anlayışıyla övünüp durur.
33. İnsanlar (fakirlik, hastalık, ölüm tehlikesi ve benzeri) bir sıkıntıyla karşılaştıklarında (tüm içtenlikleriyle) Rablerine yönelerek O’na (el açıp) yalvarırlar. Ama Allah onları sıkıntıdan kurtarıp rahata kavuşturunca bir de bakarsın ki, onlardan bir grup yine (eski hallerine dönüp) Rablerine ortak koşmaya devam ederler.
34. Böylece kendilerine verdiğimiz onca nimete nankörlük etmiş olurlar. (Ey Resûlüm o nankörlere de ki:) Haydi (şimdilik o nimetlerden biraz daha) yararlanın, ama yakında (sizi ne kadar kötü bir akıbetin beklediğini yaşayarak görüp) bileceksiniz.
35. (Şirkte ısrarın sebebi ne?) Yoksa onlara (katımızdan) kesin bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?
36. (Bu tür nankör) İnsanlara (ne zaman katımızdan) bir rahmet tattıracak olsak, bununla övünüp şımarırlar. Fakat kendi elleriyle işledikleri (günahları) yüzünden başlarına bir fenalık gelse (kimden geldiğine, hangi mesajla geldiğine bakmaz) hemen ümitsizliğe (ve karamsarlığa) düşüverirler.
37. Peki bunlar bilmez mi ki, Allah (imtihan sırrı gereğince) rızkı dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır. Şüphesiz, Allah’ın bu takdirindeiman sahibi kimseler için ibretler vardır.
(“Her nimetin şükrü, kendi cinsindendir” kaidesince, rızkın şükrü verenin yolunda, ihtiyaç sahiplerine vermektir.)
38. O halde sen (malında mülkünde Allah hakkı olduğuna iman etmenin bir gereği olarak; yakın ve uzak) akrabaya (komşulara) yoksullara, yolda kalmışlara (İslam’ın belirlediği ölçülerde) hakkını ver. Allah’ın rızasını (kazanmak) isteyenler için (rızıkta berekete vesile olması açısından) en doğru (davranış da) budur, (ebedî) kurtuluşa erecek olanlar da bunlardır.
39. (Geri ödeme yaparken, size borç veren) İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz924(iyi bilin ki;)Allah katında artmaz (rakamsal olarak gördüğünüz artışın da bir bereketi olmaz.) Ama Allah’ın rızasını arzulayarak verdiğiniz zekâtlar, O’nun nezdinde bereketlenir. İşte böyle yapanlar ödüllerini kat kat artırırlar.
40. Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi (bir vesile ile) öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Peki sizin (Allah’a) ortak koştuklarınız içinde, bunlardan birini yapabilecek olan var mı? O, onların ortak koştuklarından çok uzaktır, çok yücedir.
İklim Krizi ve Çevre Bilinci
Ön Bilgi: Âyetle İlgili Bir Not
Bizim mealimizde izlediğimiz bir yöntem var. O yöntem gereğince mealini verdiğimiz âyetleri kaynak dil Arapçadan hedef dil Türkçeye çevirirken bir önceliğimiz var.
Bu öncelik, Türkiye ortalamasında bir dini bilgisi olan hemen her Müslümanın âyetleri anlaması. Önceliğimiz bu olunca âyetin özünü koruyarak, hedef dilde anlaşılır bir meal ortaya koymaya çalışıyoruz.
Eğer böyle yapmasaydık, bu bölümün ilk âyeti olan 28. âyeti şöyle de verebilirdik: “Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: 'Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır? “İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için âyetleri böyle birer birer açıklarız.”
Bu mealde, meali hazırlayan yazarın önceliği kaynak dili olabildiği kadar az açıklama ve yorumla hedef dile çevirmek. Hedef bu olunca meal bu şekilde kapalı oluyor.
Biz mealimizde rızık kelimesine servet, sağ ellerin malik olduğuna köle, korkmayı da saymak, saygı duymak olarak ifade ettik.
O yüzden bizim verdiğimiz meal işini özünü koruyarak şu şekilde oldu. “(Ey Müşrikler) Allah (mülkünde ve hükümranlığında ortağı olmadığını anlamanız için) size kendi hayatınızdan bir misal vererek şunu soruyor: Kölelerinizi size verdiğimiz servetin ortakları olarak görmeye, servetinizi onlarla eşit şekilde paylaşmaya ve kendinizi efendi saydığınız gibi onları da efendi saymaya razı olur musunuz? (Şimdi siz, sizin olmayan, sizde emanet olan nimetler üzerindeki tasarruf hakkınıza, hakkı olmayanları ortak etmiyorsunuz ama her şeyin sahibi olan Allah’a ortaklar koşuyorsunuz.) İşte, Biz aklını (mantığını) kullanan bir toplum için delillerimizi böyle açıklıyoruz.”
Mealde izlediğimiz yönteme dair kısa bilgiden sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
28. 29. Âyet: En İyi Bildikleri Örnek Üzerinden Verilen Ders
Eğitimde şöyle bir yöntem vardır. Muhatabın az bildiği veya anlamakta zorluk çektiği hatta anlamamakta ısrar ettiği konularda ona en iyi bildiği örnekler üzerinden anlatım yapılır.
7. asırda hem Mekke’de hem de dünya genelinde kölelik çok yaygındı ve kölelere “mal/eşya” gözüyle bakılıyor, insan yerine konmuyordu.
Allah (cc) Kur’an’ı vasıta yaparak onların bu yanlışı üzerinden onlara iki şey anlatıyor. Birini doğrudan anlatıyor diğerini ima yoluyla dolaylı anlatıyor.
Doğrudan anlattığı şu: “Siz sizin servetinizde hiç hakkı olmayan kölelerinizi servetinize ortak yapmıyorsunuz.” Bu tamam. Peki böyle yapan sizler, neden Allah’ın uluhiyetinde/ilahlığında/hakimiyetinde zerre kadar payı olmayan putları O’na ortak yapıyorsunuz? Sizin ölçülerinizde hakkı olmayana pay vermemek bir adaletse, neden köle karşısında adil olurken Allah karşısında dürüst olmuyorsunuz? Neden yaptığınızın çifte standart olduğunu anlamıyorsunuz?”
Mesaj şöyle devam ediyor: Ben sizi insan olarak yarattım. Mahlukatın en üstünü yaptım. Siz gidiyorsunuz, varlık ve değer hiyerarşisine göre sizden daha değersiz varlıklar/putlar karşısında onlara efendi kendinize köle muamelesi yapıyorsunuz. Yaptığınız insan onur ve haysiyetine hiç yakışıyor mu?
Dolaylı anlatımda da çok önemli bir mesaj öne çıkıyor. Ona aşağıdaki başlık altında değinelim.
Yaratılan Her Şey Kölenizdir Ama Köleleriniz Köleniz Değildir
Bu başlık kapalı. Bunu açalım.
Allah (cc) 7. asrın Mekke’sinde Mekke müşriklerine şirk karşısında tevhidi anlatırken onların en iyi bildiği bir örnek üzerinden misal veriyor. Bu misalde ima şu: Köleden misal veriyorum ama zannetmeyin ki bunu onaylıyorum. Düşünürseniz bunun üzerinden size ikinci bir ders daha veriyorum.
İkinci ders şu: Kur’an’ın yaratılan her şeyi içine alacak şekilde ortak kullandığı ifadelerden biri de secdedir. Melekler tarafından Hz. Âdem’e yapılan secde sembolik bir secdedir. Bu sembolik secde insan dışındaki bütün varlıkların insana hizmet için yaratıldığının ve insana verilen değerin göstergesidir.
İnsan dışındaki her varlığın insana hizmet için yaratılmasına, onların insana köle olması dersek, bunun üzerinden insana verilen mesaj şudur: “Yaratılan her şey insanın kölesidir ama insan hiçbir zaman insanın kölesi değildir. Yani “kölemiz” dediğiniz insanlar, sizin köleniz olamaz. Tamam İslam gelmeden önce bu vardı. Ama İslam geldikten sonra ‘böyle gelmiş böyle gider” diyemezsiniz. Onların şartlarını kötüden iyiye doğru evrilecek şekilde yeniden düzenleyin.”
Allah Saptırır mı?
29. âyetin şirke bakan kısmına yukarıda değindik. Âyette “Allah’ın saptırmasından” bahsediliyor. Bu konuda da daha önce açıklamalar yapmıştık. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.925
30. Âyet: Çok Çok Önemli Bir Âyete Geldik: Fıtrat Âyeti
Kur’an’da birçok konu (ve kavram) var. Onlarla alakalı da birçok âyet var. Ama bazı âyetler var ki, o konuyu temsilde öne çıkar. Bu âyetlere takım dersek, o âyet takımın kaptanı olur. Mesela ruh konusunda İsra sûresi 85, nefis konusunda Şems sûresi 7, 8, fıtrat konusunda da Rum sûresinin bu âyeti takım kaptanı olurdu. O yüzden Kur’an’da fıtrat âyeti denildiğinde genelde kastedilen bu âyettir.
Şimdi bu âyeti aşağıdaki başlıklar altında değerlendirelim.
Ruh Üflemek ve Fıtrat Arasındaki İlişki
Fıtrat konusunu anlatmaya ruhtan başlamanın doğru olduğunu düşünüyoruz. Kur’an’da Allah’ın kendi ruhundan üflemesinden bahsediliyor. Bu konuyu ilk olarak Sâd sûresi 72. âyette görmüş, orada kısa açıklamalar yapmıştık. Oradaki açıklamalarımızı burada biraz genişletelim. Ama şunu baştan söyleyelim. Ruh, fıtrat, nefis, vicdan, akıl, kalp gibi iç donanımlarımızın tamamı gözün gördüğü alanın dışında bizim için gaybi bir konudur. Olay gaybi olduğu için, Allah (cc) gayba ait olan bu konuyu bizim anlayabileceğimiz örnekler üzerinden anlatıyor. Böyle anlattığını kabul ettiğimizde “ruhumdan üfledim” ifadesi sembolik bir ifade olup şu anlama geliyor. “Ben, bende olan sınırsız özelliklerimin bir kısmını sınırlı olarak yaratığım varlıklarda tecelli ettirdim.”
Ruhu üflemeyi böyle anlarsak, şu tespitleri yapabiliriz.
Allah (cc) ruh üfleme (tecelli/donanım/varlık gayesi verme) işini bütün varlıklara yapıyor. Bu varlıklar içinde insan en üstün olduğu için sadece onunkini zikrediyor.926 Biz bundan, en üstün olandan aşağı doğru bütün varlıklarda var olan tüm donanımın Allah’tan olduğunu anlıyoruz.
Şimdi bu anladıklarımızı Allahü a’lem diyerek açalım.
Allah-insan arasında, varlıklara donanım yükleme işi ruh üfleme ifadesiyle anlatılıyor.
Şöyle bir ortam hayal edelim. Sadece Allah (yaratan) var. Yaratılan hiçbir şey yok. Sembolik bir dille söylersek, Allah (cc) o yoklukta adı kainat olacak bir balon yaratıyor. O balonun içine (güzel isimleri ile tecelli ediyor) üflüyor. O üflemeyle kainat Enbiya sûresi 30. âyette anlatıldığı gibi yaratılışına alt sınırdan başlıyor ve yaklaşık 14 milyar yılda gelişe gelişe canlıların yaşayacağı hale/kıvama geliyor. O kıvama gelen kainatta taştan toprağa, gezegenden galaksiye kadar bütün cansız varlıklar, varlık gayelerine uygun hareket ediyorlar.
Sembolik dille devam edelim. Allah (cc), kainat canlıların yaşayabileceği kıvama gelince canlılar içinde önce bitkilere, sonra hayvanlara sonra insana ruh üflüyor (tecelli ediyor). İşte biz bütün bu üflemelere bir benzetmeyle Allah’ın ilgili varlıklara yazılım yüklemesi, onları programlaması diyoruz.
Böyle dediğimizde fıtrat her varlığa ayrı ayrı yüklenen bir yazılım/program oluyor. Bu programda her varlık fıtratının gereğini yerine getiriyor.
Güneş var olduğu günden beri, dünya var olduğu günden beri fıtratlarının gereğini yerine getiriyorlar.
Bitkiler ve hayvanlar insan müdahalesi olmadığı müddetçe fıtratlarının gereğini yerine getiriyorlar.
İnsanın biyolojik tarafı da yine insan müdahalesi olmadığı müddetçe fıtratının gereğini yerine getiriyor.
Bütün bu ruh üflemelerden sonra fıtratın gereğini yerine getirmeler bir alt sınırdan başlıyor, bir üst sınıra doğru yani kıvama ve kemale doğru gidiyor. Bu gidişe terakki ve tekamül deniliyor.927
Ruh üflemeyle fıtrat arasındaki ilişkiyi böyle anlayıp anlattıktan sonra aşağıdaki başlıklarla devam edelim.
Fıtrat Nedir?
Fâtır sûresinin mealinde giriş bölümünde fıtratın kelime anlamı üzerinde durmuş ve orada bazı açıklamalar yapmıştık. Onun ve yukarıda anlattıklarımızın üzerinden devam edelim.
Fıtrat ruh üflemeye bağlı olarak insana ve diğer bütün canlılara verilen bir donanımdır. İnsanın biyolojik tarafı dahil,928 bu donanımı Allah nasıl hangi amaca doğru, hangi varlık gayesini yerine getirmek üzere yarattıysa o görevi yerine getirir. İnsan müdahalesi olmadığı müddetçe o alanın dışına çıkamaz.
O yüzden biz güneşin fıtratını biliyoruz. O fıtratının gereği olarak -ömrü olursa- bundan bin yıl sonra da aynı işi yapacak.
Kayısı da öyledir. Bundan bin yıl önceki kayısı çekirdeğinin fıtratı neyse, şartlar değişmediği müddetçe bundan bin yıl sonraki kayısının fıtratı da aynı olacaktır.
Koyun fıtratı da öyle bundan bin yıl sonra koyun görsek korkmayacağız, ama yılan görsek korkmaya devam edeceğiz.
Bu fıtratların hiçbiri değişmeyecek. Kur’an’da bu fıtratların faaliyetleri; varlık gayelerini yerine getirmeleri tesbih, secde ve teslim kelimeleri ile anlatılır.929
İnsanın Fıtratı
İnsan fıtratının diğer varlıkların fıtratından farkı şu: Diğer varlıklar imtihan dünyasında imtihan olmadığı için yaratılıştan fıtratlarının gereğini yapıyorlar ve bunun dışına çıkamıyorlar.
İnsan imtihan olduğu için, fıtratın yanında kendisine akıl, irade ve hayra ve şerre meyledebilen bir nefis verildiği için fıtratının dışına çıkabiliyor.
İnsanın fıtratı bir pusula gibidir, kendisine verilen donanımı doğru bir şekilde kullanabilirse, yaratıcıyı bulabilecek, iyi ile kötü arasında ayrım yapabilecek, hayırlı olana meyledebilecek şekilde yaratılmıştır.
Bu haliyle fıtrat insana verilen bir alt yapıdır. İslam dini ise bu fıtrat üzerine inşa edilen bir üst yapıdır. İkisi arasında -birbirine tam denk gelen, birbirini tamamlayan- cıvata-somun ilişkisi gibi bir ilişki vardır.
Bu ilişkide İslam dini fıtrata rehberlik yapar.
Bu rehberlik olmasa fıtrat kendisine verilen donanımla bir yaratıcının olduğunu bilirdi930 ama bunun Allah olduğunu bilemez, O’nu, O’nun tanıttığı gibi tanıyamazdı.
Bu rehberlik olmasa fıtrat, öldürme, yalan söyleme, hırsızlık yapma gibi şeylerin kötü olduğunu bilirdi ama haram-helal, günah-sevap konusuna vahyin koyduğu ölçüleri tam olarak bulamazdı.
Bu rehberlik olmasa fıtrat sadece bu dünya için yaratılmadığı, kendisine verilen yüksek donanımın sadece bu fani hayat için verilmediğini anlardı ama bir ahiretin varlığını Kur’an’ın anlattığı gibi bilemezdi.
Özetlersek, insan dışındaki bütün varlıklar fıtratının dışına çıkamazken, insan bu kainatta bunu yapabilecek olan tek varlık olarak yaratılmıştır. Böyle olmasa dünyada imtihanın bir anlamı olmazdı.
Bu konuya şu sorularla devam edelim.
Fıtrat Bozulur mu, Fıtrat Değişir mi?
Bu soruya iki farklı cevabımız olacak.
Birisi insan dışındaki varlıkların fıtratı. Bu fıtrat insan müdahalesi olmadığı müddetçe değişmez. İnsanlar gelişen teknolojiyle müdahale etmedikleri müddetçe bitki bitki olmanın, hayvan da hayvan olmanın gereğini yapmaya devam eder.
İnsanın fıtratına gelince bu fıtrat pusulanın gösterdiği yönden ayrılabilir, bozulabilir ama yaratıcıyı bulabilme ve hayra meyledebilme özelliğini ölene kadar kaybetmez.
Neden bu kadar kesin konuşuyoruz? Çünkü bizim bu dünyada İslam dininin dışında kalan hiçbir insan için “bu insan kesinlikle iman etmez ve edemez” deme durumumuz ve hakkımız yok.
Bunun sebebi, o insanda fıtratın bozulduktan sonra düzelebilme özelliğinin değişmemesidir; yani yaratıcıyı bulabilme, O’na yönelebilme, hayra meyledebilme özelliğini kaybetmemesidir.
Burada bazıları Allah’ın kalpleri mühürlemesinden yola çıkarak bu ifadelerimize farklı bir açıdan bakabilir ama o noktada şunun bilinmesi gerekir. Allah’ın bilmesi ile bizim bilmemiz ayrıdır.
Eğer biz insanlar, “Allah’ın kimin kalbini mühürlediğini bilseydik, hangi insanın ne yaparsak yapalım kafir olarak öleceğini Azrail’den duysaydık.” o zaman şunları diyebilirdik: “Şu insanın fıtratı bozuldu, artık ne yapsak düzelmez. Onun için hiçbir şey yapmaya gerek yok. Onun kafir olarak ölmesi kesindir.”
Böyle bir şeyi hiçbir insan diyemez. Bu durumda ölene kadar her insanın fıtratının gereğini yapma, yaratıcıyı bulma ve hidayet davetine “evet” deme ihtimali hep vardır.
Bu ihtimalin varlığı insan fıtratının da temel özellikler noktasında ne kadar bozulursa bozulsun düzelebileceğinin göstergesidir.
Özetlersek, “insanın fıtratı değişmez” dediğimizde bu “fıtrat bozulmaz” demek değildir. Bozulduktan sonra düzelebilme özelliği değişmez demektir.
Fıtrat Değişmiyor. Peki Din de Değişme Olur mu?
“Allah’ın yarattığı fıtrat değişmez.” dediğimizde, o fıtratı muhatap alan, o fıtrat alt yapısı üzerinde bir üst yapı olarak inşa edilen İslam dini de değişmiyor.
Neden değişmiyor? Eğer dinin konusu inşaat teknikleri, ulaşım vasıtaları, tarım araçları, savunma silahları olsaydı zaman değiştikçe, teknoloji geliştikçe din de değişecekti. Ama dinin konusu insan. Yani doğma, büyüme, yaşlanma, hastalanma, sevinme, üzülme ve ölme gibi bütün özellikleri ile bütün zamanlarda insan değişmeyince onu muhatap alan din de değişmiyor.
Burada, bu konuyu açmak için bir soru daha soralım.
Din İlk Peygamberden Son Peygambere Kadar Hiç mi Değişmedi?
Yukarıda “İnsan bütün zamanlarda değişmeyince onu muhatap alan din de değişmedi.” dedik.
İlk peygamberlerin içinde yaşadığı topluma getirdiği vahyin özünde ne varsa, son peygamberin getirdiği vahiyde de onlar var.
Vahyin özünü açalım;
İmtihan dünyasının dekoru hiç değişmedi. Bu dekor değişmediği için bu dekora göre şekillenen din de Allah’a iman konusu hiç değişmedi.
Allah’ın seçtiği ve insanlara gönderdiği Peygamberlere iman konusu hiç değişmedi.
Allah’ın insanla iletişim aracı olan vahiy gönderme gerçeğini ifade eden kitaplara iman hiç değişmedi.
Allah ile peygamber arasındaki iletişimde görev alan meleklere iman hiç değişmedi.
Allah’ın evrene koyduğu yasalara (ölçülere) iman anlamına gelen kadere iman hiç değişmedi.
Ahirete iman hiç değişmedi.
Allah insan arasındaki ibadetler şekil ve sayısal yönden değişse bile işin özü itibarı ile hiç değişmedi.
Helal ve haram, günah ve sevap olan şeylerin sayıları değişse bile, bunlar bir olgu olarak her zaman vardı.
Ahlak hiç değişmedi; insan toplum ilişkisinde adalet, liyakat ve paylaşma ahlakı hiç değişmedi.
Dine “paket program” dersek, din bunlar olduğu için Allah’ın dini olurken, bunlar olmadığında, din Allah’ın dini olmaktan çıkıyor. 30. âyette geçen ve bizim “işte bu dosdoğru din” manası verdiğimiz “żâlike-ddînu-lkayyimu” ifadesi bu gerçeği ifade ediyor.
Burada din konusu açılmış bir başlık daha atalım.
Her Peygamber Evrensel miydi?
Bu başlık garip gelebilir. Bu başlığı şu soruyla açalım. İlk peygamberden son peygambere kadar kaç peygamber geldi? Bu konuda 124 ve 224 bin gibi tahmini rakamlar verilse de bu sorunun kesin cevabı şu: İhtiyaç kadar. Bu şu demek: Dünyanın tamamını imtihan salonu olarak kabul ettiğimizde, kendisine teklif/davet gitmeyen insanların imtihandan muaf olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda, mutlak adil olan Allah’ın adaleti, dünyada doğmuş ölmüş bütün insanlara peygamber göndermeyi gerekli kılıyor.931 Aynı adalet, gönderilen her peygamberin paket program dediğimiz dini sunmasını da gerekli kılıyor. Yani hiçbir Peygamberin dini anlatırken, ahiretten, İbadetlerden, haramlardan, helallerden bahsetmemesi mümkün değil. Bu gerçeği kabul ettiğimizde ortaya çıkan gerçeği bir bahçe örneği ile anlatalım.
Bütün dünya bahçe oldu, farklı zamanlarda bu bahçenin farklı yerlerine aynı çekirdekler (paket programlar) ekildi. O çekirdeklerden aynı ağaç ve meyveler çıktı.
O yüzden yeryüzünde bugüne ne kadar az-çok tanınan ne kadar din varsa, o dinlerde bu paket programdaki değerlerden bazıları mutlaka var.
Bu açıklamadan sonra başlıktaki sorunun cevabına gelelim.
İlk peygamberden son peygambere932 kadar, onların yaşadığı zaman diliminde teknoloji gelişmemişti. Gönderilen peygamberlerin isimleri, gönderildikleri yerler ve zamanlar ayrı idi ama paket program aynıydı.
Bu anlattıklarımızı daha anlaşılır hale getirmek için okul örneği verelim. Varsayalım dünya bir okul, bu okulda 124 bin sınıf var. Teknoloji gelişmediği için sınıflar birbirinden uzak yerde. Bütün sınıfları bir yerde toplamak da imkansız. Bu durumda okulun kurucusu, nerede sınıf varsa oraya bir öğretmen gönderiyor, gönderdiği öğretmenler aynı mesajla gidiyor. İşte bu nedenle gidilen sınıflar ve gönderilen öğretmenler farklı olduğu halde, paket program/din aynı olduğu için yerele gönderilen her peygamber muhatapları itibarıyla yerel, onlara sunduğu mesaj itibarıyla genel/evrensel oluyor.
Konu buraya geldiğinde akla şöyle bir soru geliyor.
Allah (cc) Günümüzde Neden Peygamber Göndermiyor?
Neden göndermiyor? Çünkü, Allah (cc) son peygamberden sonra eğer peygamber göndermeye devam etseydi, paketin içindekiler aynı olacaktı. Yani vahiy denilen mektupta yazanlar aynı olacaktı.
Bu durumda başlıktaki sorunun cevabı şu: Allah (cc) dünyanın her yerine paket programı çekirdek olarak ulaştırdı. Bütün insanları işin özünden haberdar etti. “Hâtemü'n-nebiyyîn”933 yani peygamberlerin sonuncusu olarak, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’yı son ve evrensel peygamber olarak gönderdi.
Allah (cc) son peygamberden sonra peygamber gönderseydi, değişen sadece peygamberin ismi olacaktı. Paket program aynı olacaktı. Paket program elimizde olduğu için göndermeye gerek yok.
Konuya bir soruyla devam edelim.
İslam Dini Bütün Çağlarda Yaşayacak İnsanların İhtiyacını Karşılar mı?
Bu soruyu bir soruyla açalım. İnsanların hangi ihtiyaçları var.
Bu dünyada Allah insan ilişkine bir ihtiyaç dersek, Allah görünmeyen bilinmeyen olduğu için, O vahiy ve peygamber göndermeseydi biz O’nu tanıma, O’nun bizden isteklerini öğrenme gibi ihtiyaçlarımızı asla gideremeyecektik. “Nereden geldim, neden buradayım, nereye gidiyorum?” gibi sorularımızın cevabını da doğru bir şekilde bulamayacaktık.
Ama verdiği akıl nimeti sayesinde insan toplum ve çevre ilişkisinde deneme yanılma yoluyla dünyevi birçok ihtiyacımızı giderecektik; barınmak için ev yapacaktık, beslenmek için tarım yapacaktık, ürettiklerimizi satmak, ihtiyaçlarımızı satın almak için ticaret yapacaktık, çoğalmak için evlenecektik, düşmanlarımızdan kendimizi korumak için silahlar üretebilecektik.
İhtiyaçlarımızı, karşılayabileceğimiz ve karşılayamayacağımız olarak ikiye ayırdığımızda, dinin öncelikli görevi bizim karşılayamayacağımız ihtiyaçların karşılanmasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz paket programın öncelikli amacı bu ihtiyacı karşılamaktır.
Paket programın bizim karşılayabileceğimiz ihtiyaçlara bakan taraftaki görevi bize kendimizin yapabileceği işleri öğretmek değil. Allah (cc) o ihtiyaçları verdiği donanımla bizim karşılayacağımızı bildiği için o alanda sadece sınırları belirliyor. O alana içinde doğruluk, dürüstlük, hak, hukuk olan adalet ilkesini koyuyor. Daha önce ifade ettik, bu dünyada bu ölçünün dışında kalan hiçbir şey yok; “Doğru ve dürüst olun, haksızlık yapmayın!” denildiğinde, bu emrin kapsama alanı dışında kalan tek bir eylem ve söylem yok.
İnsanların ihtiyaçlarına bu şekilde bakarsak, Kur’an ve onunla şekillenen İslam insanlara sundukları paket programla, onların bütün zamanlardaki bütün ihtiyaçlarını karşılıyor.
Kur’an’ın Sümer Tabletlerinden Alıntı Olduğu İddiası
Bu iddiayı, “İslam dinindeki öğretilere Sümer tabletlerinde rastlandı." şeklinde akşam haberlerinde duysak. Yukarıda anlattığımız bilgileri dikkate alarak “bundan daha normal bir şey olamaz” deriz.
Hatta Sümerlerin yanına onlarla çağdaş olan olmayan ne kadar medeniyet varsa onları da koyalım. Onların tabletlerinde de benzer bilgiler olduğunu varsayalım. Yine şaşırmayız. Çünkü dinin paket programı binlerce peygamberle bütün dünyaya duyuruldu.
Ara Başlık: Dinin Nüzul Sebebi Nedir?
30. âyet İslam’ı fıtrat dini -yani ona aradığını bulmada rehberlik yapan bir din- olarak tanıttı. O yüzden buraya din ile ilgili bir ara başlık koyarak yukarıda bahsettiğimiz “paket programa” bir vurgu yapmak istiyoruz.
Başlıktaki soru genelde “Şu veya bu âyetlerin nüzul/iniş sebebi nedir?” şeklinde sorulur. Başlıktaki sorunun cevabını öğrendiğimizde, öğrendiğimiz şey Kur’an âyetlerinin %80’inin inişi hakkında bize kesine yakın bilgi verecek.
Bu açıklamadan sonra gelelim başlıktaki sorunun cevabına. Dinin iniş sebebi; imtihan dünyasının dekorundan kaynaklanan sorular ve o soruların cevabı bulunamadığında ortaya çıkacak endişe ve korkuları gidermektir. Kısaca güven vermektir. Evet, korkutan dekor içinde güven vermek.
Daha önce de bahsettik934 imtihan dünyasının dekoruna dinden; vahiyden, peygamberden bağımsız bakıldığında insanı korkutur. Bunlardan bağımsız bakıldığında “Nereden geldim, neden buradayım, nereye gidiyorum?” sorularının cevabı olması gerektiği gibi bulunamaz. Bulunacak her şey tahminlere bağlı zanlar olur.
Bu durum sadece imtihan dünyasının dekoru için geçerli değildir. Bir insan gözü bağlı bir yere getirilse ve kendisini oraya kimin getirdiğini bilemese, orada neden bulunduğunu bilemese, oradan sonra nereye gideceğini bilemese bu insan korkar. Bu durum her insan için geçerli gayet insani bir durumdur.
İşte din, bilinmezlerin çok olduğu dünyaya peygamberler vasıtasıyla Allah tarafından bir paket program olarak gönderiliyor. Bu paket program bu dünyayı imtihan dünyası olarak tanımlıyor ve bu dekorda peygamberler akla gelen soruları şu özet cevabı veriyorlar:
“Nereden geldim?” sorusuna Allah’ı tanıtarak,
“Nereye gideceğim” sorusuna ahireti anlatarak,
“Neden buradayım” sorusuna vahyi okuyarak,
“Burada ne yapmam gerekiyor?” sorusuna da örnek bir hayat ortaya koyarak cevap veriyorlar.
Özetlersek, din (ve onun ruhu, kalbi, beyni olan vahiy/Kur’an) endişe ve korku veren dünya dekorunda insana güven vermek için indirilmiştir.935 O güvenin bulunması da din denilen paketin içindeki programın açılıp, aktive edilmesine bağlıdır. Kıyamete kadar dünyanın dekoru değişmeyeceği için dinin ihtiyaç olması gerçeği de değişmeyecektir.
31. Âyet: Âyetler Arasındaki Bağlantı
30. âyet “yüzünü çevir”, yani “Ona yönel” anlamında “ekim vecheke” ifadesiyle başlamıştı. 31. âyet yine benzer anlamında “Munîbîne ileyhi/Ona yönel” ifadesiyle başlıyor.
30 ve 31. âyette aynı kökten gelen (bizim kalın/bold olarak yazdığımız) üç kelime geçiyor 30. âyette “ekim (vecheke)”, “(żâlike-ddînu-l)kayyimu” 31. âyete “veakîm (û-ssalâte) ” bu üç kelime de ayağa kalkma anlamına gelen “kvm” fiilinden türetiliyor. Burada soru şu: Bundan ne anlamalıyız? Bundan anlayacağımız şeylerden biri şu: Kur’an bize diyor ki: Din üzerinden yüzünü Allah’a çevirmek, O’na yönelmek namazla olur. Namazla Allah’a yönelmek sağlam (kayyim) olan din ile, teslimiyet üzerinden sağlam bir bağlantı kurmaktır.
“Bu bağlantının anlamı nedir?” diye soru sorduğumuzda biz sorunun cevabını bu sûrenin 17. ve 18. âyetlerinin tefsirinde “Namaz Tesbih İlişkisi” başlığı altında anlattık oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
31. âyetin devamında, “müşriklerdenolmayın.” dendiği için, tefsirimize aşağıdaki sorunun cevabı ile devam edelim.
Bir Müslüman İçin En Yakın Tehdit ve Tehlike Nedir?
Bu sorunun cevabına şirk diyoruz. Bu sorunun cevabı şirk olduğu için 30. âyette fıtrat dini olan İslam’dan bahsedildikten sonra 31. âyette “müşriklerden olmayın” ifadesi geçti.
Biz bu ifadeyi “Özelde Müslümanlar genelde bütün insanlar için en yakın tehdit ve tehlike şirktir.” olarak anlıyoruz.
Bunun sebebine kısaca değinelim. Sembolik dille konuşursak inanç dekorunda üç şey var.
Bir Yaratan Allah var,
İki Allah’a muhatap olarak yaratılan insan var.
Üç Allah ile insan arasında insana verilen nimetlerin verilmesinde atomdan güneşe kadar aracılık yapan sebepler var.
Geçmişten bugüne bütün insanlar bu sebepler karşısında üç farklı duruş sergilediler.
İman edenler bu sebepleri Allah’ın yarattığına iman ederek, mümin ve Müslüman oldular.
Müşrikler bu sebepler arasından seçtikleri sözde ilahları, Allah’a ortak koşarak müşrik oldular.
Ateistler de “Allah yok” diyerek, yine bu sebeplerle bağlantılı olan tabiatı ve tesadüfleri ilah yaptılar.
Yani geçmişten bugüne insanların ürettikleri bütün sözde yaratıcı/tanrı/ilah/put ne varsa onların tamamı Allah’ın yarattığı sebepler arasından çıktı.
Bu noktada bilinçli bir şekilde söylenen “Eşhedü en La ilahe illallah” ifadesinde “ilahe” kelimesi yaratılan bütün sebepleri temsil eder. Bunu söyleyen kişi sebeplerin yani yaratılanların ilah olamayacağına olan şahitliğini ilan eder.
Kelime-i şehadete İslam’ın beş şartından ilki dediğimizde, bu ilk şart bir ilan olur. Diğer gelecek (namaz, oruç, hac ve zekat gibi) dört şart da bu sözlü ilanın ispatı olur. Bu dört şart içinde günde beş vakit kılınan namaz ispat noktasında en güçlü şahitlerden biri olur. Namazın bu güçlü şahitliğine Ankebut sûresinin 45. âyetinde ela alacağız.
Özetlersek, bu yakın tehlike ve tehditten korunmasının yolu güçlü bir iman ve onun aktif hale gelmesi olan ibadetler oluyor.
32. Âyet: Dinlerini Parçalayanlar Kimler?
Bu âyeti önceki iki âyetin devamı olarak okur ve tevhide dinin “bütün”lüğü dersek, şirk bu bütün içinde yaratılan parçalara ilahlık vermek oluyor. Kur’an bütündeki parçalara ilahlık vermeyi dini parçalamak olarak ifade ediyor.
Kur’an dini şirkle parçalama noktasında Tevbe sûresi 30. âyetinde şöyle diyor: “Yahudiler, ‘Üzeyr Allah’ın oğludur.’ dediler. Hristiyanlar ise‘Mesih, Allah’ın oğludur.’ dediler. Buönceki inkârcıları taklit ederek ağızlarında geveledikleri sözlerdir…”
Mefhum olarak ifade edersek 32. âyet şöyle devam ediyor: “Dinlerini parçalayanlar bu parçalamanın bir sonucu olacak çeşitli gruplara ayrıldılar. Her grup kendini doğru zannettiği için, inancıyla övünmeye başladı.”
Bu durumu para örneği ile anlatabiliriz. Varsayalım elimizde üzerinde 1000 tl. yazan bir kağıt para var. Bu kağıt para bir bütün olarak var olduğu müddetçe değerlidir, önemlidir ve gerçek bir paradır. Ama 10 farklı insan çıkar, bu parayı 10 parçaya bölerse, her insanın elinde paradan bir parça olur ama o parça gerçek olmaz.
Kur’an’ın 30, 31, 32 âyetlerini bir bütünlük içinde okursak, Kur’an’ın 30. âyettinde “żâlike-ddînu-lkayyimu” dediği sağlam din, yani İslam (tevhid) dini üzerinde 1000 tl. yazan paraya benziyor.
Biz yukarıda 30. âyetini tefsirini yaparken “Din İlk Peygamberden Son Peygambere Kadar Hiç mi Değişmedi?” başlığı altında “paket program” ifadesini kullandık. Bu paket programda gerçek dinde bulunması gereken özellikleri saydık. Bu özelliklerden biri olmadığında din, Allah’ın dini olmaktan çıkıyor, içine beşer/insan görüşleri karışmış dinlere dönüşüyor. Bu dönüşümde en zararlı unsurun adı şirk oluyor. Tevhid dininin içine şirkten damla/parça girse, dinin bütünlüğü bozuluyor.
İşte Kur’an 30, 31 ve 32. âyetlerini bir bütün olarak sunmakla, dinin bütünlüğü bozulduğunda ortaya çıkacak bölünme ve parçalanmalara işaret ediyor.
33. Âyet: İnsan Karakterine Ait Bir Resim
Bu âyet ve benzeri sekiz âyette936 insan karakterindeki değişkenliğe ait bir resim görüyoruz. Bu resim bize 30. âyette anlatılan insan fıtratını; o fıtrat vahyin rehberliğinden ayrılırsa sonuçlarının ne olacağını bir örnek üzerinden bize anlatıyor.
Bu örnekte üç nokta öne çıkıyor:
Birinci Nokta: Eğer bu âyette konu cansızları temsilen güneş, bitki ve hayvanları temsilen ağaç ve karınca olsaydı, onların fıtratlarında bir değişme olmayacaktı. Ama konu insan fıtratı olunca, bu fıtrat, fıtrata yaratılış gayesinde rehberlik yapan dinden uzaklaştığında dengesiz, çelişkili ve iki yüzlü davranabiliyor.
İkinci Nokta: Âyetteki kişi Allah’a iman ediyor ama bu iman her durumda davranışlara yön veren bir bilinç ve farkındalık olarak içselleştirilmemiş. Bu noktada âyet bize taklidi (gelenekle gelen) imanın nasıl arızalar vereceğini de gösteriyor.
Üçüncü Nokta: Şirkin yakın tehdit ve tehlike olması anlatılıyor. Yukarıda şirki anlatırken, şirk koşulan şeylerin genelde insan ile Allah arasındaki bazı değerli, önemli, büyük görülen, uğurlu ve kutsal olduğu zannedilen sebeplerin arasından çıktığını söylemiştik.
İnsanların sıkıntı ve zorluk yaşadığı anlar genelde sebeplerin bittiği, tükendiği, yetersiz kaldığı anlar oluyor. Sebeplerin bittiği yerde insan bütün sebepleri yaratan Allah’a yöneliyor. Ama insan rahata erdiğinde kendisine emniyet ve güven veren, onu zorluk ve sıkıntı yaşamaktan koruyan sebepler ona Allah’ı unutturabiliyor. Allah’tan bilmesi gereken huzur ve güveni, sağlık ve sıhhati servetinden, gücünden ve benzer şeylerden bilmeye başladığında farkında olmadan şirke kapı aralamış oluyor.
Bu üç noktaya dikkat çektikten sonra gelelim şu sorunun cevabına;
Sıkıntı Yaşadığımız ve Rahata Erdiğimiz Zamanlarda Dengeli Duruş Nasıl Olmalı?
Sıkıntısız, sorunsuz bir hayat her insanın isteği; hayata bir emanet olarak baktığımızda olması gereken de bu. Her insan elinden geldiği kadar hayati tehlikeye sebep olacak her şeye karşı tedbirini almalı.
Ama hayatın bin bir türlü hali var, bir gemideyken dalgalar, bir uçaktayken türbülans, bir arabadayken frenin patlaması veya buzda kayma veya bir hastalık sonucu organını veya hayatını kaybetme riski her insanın başına gelme ihtimali olan vakıalardan.
Bir Müslüman için sıkıntılı zamanlarda ve sonrasında rahat kavuştuğunda dengeli duruş: Zor zamanda nasıl Allah’ı hatırlıyorsa, nasıl O’ndan yardım diliyorsa, rahata kavuştuğunda da Allah’ı hatırlamalı ve O’ndan yardım istemeli.
Bu iki durumu, bir örnekle anlatalım.
Olmaz ama varsayalım her zaman 5 yaşında olan ve büyümeyen bir çocuk var. Bu çocuk yere düştüğünde kalkmak için babasından yardım ister. Peki yerden kalktıktan sonra yine yardım isteyecek mi? Bu sefer de tekrar düşmemek için babasından onu tutmasını ve bırakmamasını ister.
İşte biz insanlar; ne kadar zengin, güçlü ve sağlıklı olsak da Allah’ın büyüklüğü karşısında hiç büyümeyen bütün zamanlarda O’nun yardımına muhtaç çocuklar gibiyiz.
Zor zamanlarımızda, sebepleri yerine getirmenin yanında Ondan yardım istemekten daha doğalı yok. Ama rahata erdiğimizde, elimizdeki sebepler/imkanlar nedeniyle O’nu unutmak gibi bir risk var. İşte burada denge adına yapacağımız dua şu: “Ey Rabbimiz! Zorluk anında senin yardımını istediğimiz gibi, varlık rahatlık anında da senden yardım istiyoruz; servetimizin, gençliğimizin, gücümüzün ve diğer bütün imkanlarımızın bize seni unutturmaması konusunda bize yardım et. Yoklukta seni nasıl arıyor ve anıyorsak, varlıkta, o varlığı senden bilmeyi, O varlığı razı olduğun şekilde kullanmayı bizlere nasip eyle!”
Özetlersek, vahyin rehberliğinde hareket ettiğimizde, sıkıntı yaşadığımız ve rahata erdiğimiz zamanlarda dengeli duruşun nasıl olduğunu öğreniyoruz.
34. Âyet: Nimetlere Nankörlük
Ayeti bağlam ile birlikte okumamız gerekiyor. Öyle bir okumada verilen nimetlerin başında, bedenimiz ve bedeni bütün canlılardan farklı yapan donanımımız; o donanım içindeki fıtratımız, o fıtrata doğruyu bulması için içimizde rehberlik yapan aklımız, dışımızda rehberlik yapan peygamberimiz ve vahyimiz (Kur’an’ımız) geliyor.
Bu nimetler insana doğru yolu gösterirken ve bunların yanında Allah’ı tanıtmak ve sevdirmek için verilmiş sayısız nimet varken, bu nimetlerin toplamı O’nun ortağı olamayacağını ilan ederken, O’na ortak yakıştırmak çok ama çok büyük nankörlüktür.
Ayetin sonu şu sorunun cevabı oluyor: “Neden bu büyük nankörlük dünyada büyük bir ceza ile karşılık görmüyor?” Cevap: Burası imtihan dünyası, burada geçici bir yararlanmaya izin veriliyor ama ahirette mutlaka hesabı soruluyor.
35. Âyet: Ne Yaparsanız Yapın, Makul Bir Gerekçe ile Yapın?
Bu âyeti de bağlam ile birlikte okuduğumuzda âyet bize öncelikli olarak şu iki şeyi diyor:
Bir: Allah size akıl verdi, akıl sahibi bir insan olarak yapmanız gereken yaşadığınız hayatı gerekçelendirmek. O’na ortak koşarken diyebilir misiniz “Bize de Allah’tan vahiy geliyor, o vahiy bizim tercihlerimizi doğruluyor?”
İki: Sürü psikolojisiyle yaşamayın; “Biz bir geleneğin içine doğduk, atalarımız böyle yaşarken ve yaparken gördük” demeyin. İman ediyorsanız da bir deliliniz olsun, inkar ediyorsanız da bir deliniz olsun,937 neden böyle yapıyorsun/yaşıyorsun diye sorulduğunda verecek makul bir cevabınız olsun.”
36. Âyet: Nankör İnsan Karakterinden Bir Fotoğraf Daha
33. âyette insan karakterine ait bir fotoğraf gördük, 34. âyette bu fotoğraftaki insanın nankör olduğunu öğrendik. Bu âyette de o fotoğrafın yanına bir fotoğraf daha konuyor ve bu fotoğraf bize şunu diyor: Nankör insana rahmet tattırma, sevgi gösterme adına 1000 nimet verirsin, -bir gerekçeyle- 1001. nimeti vermediğinde, önceki verilmiş her şeyi unutur verilmeyenden yola çıkarak tavır alır.
Bu tavır, vermediğinin bir’i görüp, verdiğin bin’i unutan bir çocuk tavrıdır. Bir büyüğün bu tavrı sergilemesi psikolojide “yetişkin çocuk” kavramıyla anlatılır.
Bu âyette önemli bir mesaj daha var ona da aşağıdaki başlıkta değinelim.
“Hayır” Allah’tan Peki “Şer” Kimden?
Bu sorunun cevabına giderken Nisa sûresinin 79. âyetine açıklamaları ile birlikte bakalım.938 “(Ey insan! Şunu iyi bil ki, kendi iradenle elde ettiklerin de dâhil)Sana gelen her iyilik (– o iyilikleri yapabilecek sermayenin sahibi olduğu için–) Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise (–Allah’ın iyilik yapman için sana verdiği o sermayeyi kötüye kullandığın için–) nefsindendir…”
Bu âyeti hafızamıza alalım ve 36. âyete bir kere daha bakalım.
36. âyet şöyle gelmiyor: İnsanlara kendi elleriyle kazandıklarıbir rahmet tattıracak olsak, bununla övünüp şımarırlar. Fakat kendi elleriyle işledikleri (günahları) yüzünden başlarına bir fenalık gelse…”
Neden? Çünkü, Rahmet Allah’ın verdiği sermaye üzerinden gelince, insanın kendi kazandığı olmuyor. Fakat, fenalık/şer o sermayenin, amacı dışında kullanılmasına bağlı bir durum olduğu için, insanın kendinden oluyor.
Burada kısaca üzerinde durduğumuz konu Kur’an’da Allah-insan arasındaki dilin anlaşılması adına çok önemli bir örnek. Bu konuya geniş olarak Nisa sûresinin 78. ve 79. âyetlerinde değineceğiz.
37. Âyet: Bir Âyet Nasıl Yanlış Anlaşılır?
Evet, başlıktaki gibi bir soru gelse, o yanlış anlamaya örnek gösterilecek âyetlerden biri de bu âyettir.
Bu âyeti Kur’an bütünlüğünden bağımsız okuduğumuzda âyet bazıları tarafından şöyle anlaşılıyor. “Rızkı veren Allah’tır. O dilediğine çok, dilediğine az verir. Biz ne yaparsak yapalım sonuç değişmez.”
Ayet böyle anlaşıldığında birçok insanın fakir, birçok ülkenin geri kalmasının sebebi (haşa) Allah oluyor. İşin daha kötüsü bu durum değişmez bir kader gibi anlaşılıyor.
Eğer Kur’an’ın muhatabı güneş, ağaç gibi iradesiz varlıklar olsaydı, âyet böyle anlaşılabilirdi ama Kur’an’ın muhatabı tercih özgülüğü olan insan. Bu durumda Allah’ın insan iradesine bağlı bütün dilemelerinde, o dilemenin/takdirinin yönünü belirleyen insanın tercihleridir.
Buna “yasa” dersek, bu yasa Allah’ın imtihan dünyasına koyduğu en temel yasalardan biridir.
Evet, insanın hücre, beyin, mide, dalak gibi fiziki tarafında bütün şekillenmeler Allah’ın dilemesiyle olur. Ama insanın manevi tarafında Allah’ın dilemesi insana verilen donanımın iyi veya kötü kullanımına bağlı şekillenir.
Bu yasayı anladığımızda 37. âyeti şöyle anlarız. “Allah rızkı (insanların tercihlerine/gayretlerine/çalışmalarına bakarak) dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır.”
Rızkın daralması veya genişlemesinde Allah’ın ölçüsü kişinin inancı değildir. Kişinin emeğidir. Kişi Müslüman olsa ama tembel olsa, okumasa, araştırmasa, kendini geliştirmese, planlı programlı işler yapmasa rızkın daralma yasası devreye girer. Kişi kafir olsa ama çalışkan olsa, okusa araştırsa, kendini geliştirse, Ar-Ge kursa, planlı programlı işler yapsa rızkın genişleme yasası devreye girer.
Bu konuda âyet var mı diyenler olursa, bu konuda Allah’ın imtihan dünyasına koyduğu bütün yasalar birer âyettir. Bunun yanında da elbette Kur’an’dan da âyetler vardır.939
Özetlersek, dileriz bu âyet Kur’an bütünlüğünde bu şekilde doğru anlatılır ve anlaşılır.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir.
Allah (cc) Neden Kur’an’da Böyle Bir Dil Kullanıyor?
Cevap tevhide vurgu yapmak için.
Kendilerine dileme özgürlüğü verilen insanlardan bazıları dileyen kendileri olunca yaratanın da kendileri ve veya yaratılan varlıklardan biri olduğunu zannediyorlar. Bu yanlış zan şirke (putlara) kapı açıyor.
İşte, Kur’an insanlar için manevi yönden en yakın tehlike ve tehdit olan şirke giden bütün kapıları kapatmak için “Her şey Allah’ın dilemesiyle oluyor anlamına gelecek” böyle bir dil kullanıyor.
Bu dil imtihan dünyasındaki şu gerçeği yok saymıyor, aksine onu içine alıyor; “Tercih (bir şeyi yapmayı dileme) insandandır, o dilemeye bağlı olarak O’nun bütün sonuçlarını yaratmak Allah’a aittir.”
Kur’an’daki bu dili şöyle de anlayabiliriz. Kainatta hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır. İmtihan dünyasında ise insana irade verilmesine bağlı olarak hakimiyet kayıtlı ve şartlı (tercihlerinin sonuçlarını yaşama şartına bağlı) olarak insana verilmiştir.
38. Âyet: Söz Yavaş Yavaş Rızık Üzerinden Zekata Geliyor
Önceki âyetlerden üzerinden söz buraya nasıl geldi bir bakalım.
Bu âyette, bizim mealimizde “Allah’ın rızasını kazanma” manası verdiğimiz “vecha(A)llâhi” ifadesi geçiyor. Bu ifade 30. âyetteki “Feekim vecheke liddîn” ifadesiyle bağlantılı. O bağlantıyı dikkate aldığımızda bu iki ifade bize şunu diyor: Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsan, hanif olarak yüzünü Allah’a dönecek, Allah’ın verdiği nimetlerden, O’nun yolunda verecektin.
Bu âyette Allah yolunda vermeden bahsederken dolaylı olarak zekattan da bahsediliyor. Bu âyete gelirken Kur’an’da zekatın ikizi gibi olan (31. âyette) namazdan bahsedildi.940 Bu bahis üzerinden namazın mesajı şu oldu, “Ben buradaysam az sonra ikizim de gelecek ve geldi.”
32. âyette dinlerini parçalayanlardan bahsedildi. Zekatın verilmediği bir toplumda, bencillik vardır. Bencilliğin söze dökülmüş halini “Başkasının aç olmasından bana ne, Allah’ın doyurması gerekeni ben mi doyuracağım?” gibi ifadelerde duyarız. Bu ifadeler zengin ile fakir arasındaki bağı koparır, fakiri servet düşmanı yapar. Böyle bir toplumda fakirlerin çoğalması o toplumun patlamaya hazır yumuşak karnı olur. Bu alan dış güçlerin bir toplumu bölmek parçalamak için en fazla kullandıkları alanların başında gelir.
33. âyette rahata kavuşunca yanlış yollara gidenlerden bahsedildi. Rahata kavuşan bir insanın zekat vermesi şu anlama gelir: “Ben, şükür rahata kavuştum. Rahat bana Allah’a karşı vazifelerimi unutturmadı. Zekat vermekle başkalarına rahata kavuşturmanın mutluluğunu yaşıyorum.
34, 36, 37. âyetleri birlikte okursak zekat veren bir insan bu ibadet üzerinden şu mesajı veriyor: Bana rızık olarak verilenleri emanet görüyorum. Rızkım arttığında şükrediyorum, azaldığında nankörlük etmiyorum. Elimde imkanım olduğunda Allah yolunda veriyorum.
Özetlersek, 30. âyetten sonra gelen âyetler 38. âyette anlatılan infak/zekat konusuna zemin hazırladı.
Ara Bilgi: Zekat Konusu
Biz bu konuda önceki âyetlerde birtakım açıklamalar yaptık. Özellikle bu konuya geniş yer verilen Bakara sûresinde941 bu konuyu geniş olarak ele alacağız. O yüzden burada dipnottaki referanslara dikkat çekerek,942 yine bu konuyla bağlantılı olan diğer âyetin tefsirine geçiyoruz.
39. Âyet: Faizi İhtiyaç Olmaktan Çıkarmanın Yolu Nedir?
Faiz bir ihtiyaç mı? Cevap: Paraya ihtiyacı olan bir insan, faizsiz bir para bulamadığında, faizi kendisi için bir ihtiyaç karşılama aracı olarak görebilir.
Kur’an’da sekiz yerde faiz anlamında geçen riba kelimesi genelde geçtiği yerlerde, bağlam olarak bu âyette olduğu gibi zekat, infak, sadaka ve borç verme gibi ifadelerle birlikte geçer.943
Kur’an böyle yaparak faizin çözümünü de söylemiş oluyor. Nasıl?
Zekatla toplumda fakiri azaltacaksınız.
Karzı hasen944 yöntemiyle paraya ihtiyacı olan insanları tefecilerin elinden kurtarıp, onlara ihtiyacı olan parayı borç olarak vereceksiniz.
Faiz Konusunda Tedricilik945
Kur’an; namaz, zekat, içki, kumar gibi konularda, konuya son şeklini vermeyi zamana yayıyor. İnsanlara bazı şeyleri “yapın” demeden önce onları o verilecek emre hazırlayan bir süreç takip ediyor. Buna “tedricilik” diyoruz. Bu yöntemi faiz konusunda da görüyoruz. Kur’an faize Bakara sûresinde (275-279) “haram” demeden önce bu âyette, “bereketi yoktur” diyerek o harama insanları hazırlıyor.
Biz faiz konusuna Bakara sûresinin ilgili âyetlerine geniş olarak değineceğimiz için konuya burada noktaya koyup, diğer âyetin tefsirine geçiyoruz.
40. Âyet: Allah’a Kim Ortak Olabilir?
Bu âyette söz, önceki âyetlerden buraya kadar çeşitli vesilelerle değinilen şirke geliyor ve âyet çok kısa olarak “Allah kimdir?” sorusuna cevap veriyor.
“Allah (cc), şu imtihan dünyasında insanları yaratandır. Onlara hayat verendir; verdiği rızıklarla o hayatı devam ettirendir. Sonra bir vesileyle o fani hayatı geri alacak ve arkasından ebedi olarak geri verecek olandır.”
Bu cevap üzerinden müşriklere denilen şu: “Eğer Allah’tan başka bir ilah olacaksa, O’na birini ortak koşacaksanız, o ortaklarda bu özelliklerin olup olmadığına bakın. Eğer araştırmalarınızda yaratılanlar arasından bunları yapabilecek birini bulursanız, onu Allah’a ortak olarak görebilirsiniz. Ama bulamazsanız, -ki bulamayacaksınız- o zaman O’nun her türlü eksikten münezzeh olduğunu ve yüceliğini ilan makamında şu gerçeği ilan etmeniz gerekir: Lâ ilâhe illallah.”
41-60 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
41. (Vahyin rehberliğine sırt çeviren) İnsanların (ilahî ölçülerin dışına çıkmalarının bir sonucu olarak) kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde (havanın ve suların kirlenmesi, bazı canlı türlerinin neslinin tükenmesi, küresel ısınma, buzulların erimesi, suların yükselmesi, ozon tabakasının delinmesi gibi sorunlar birer) fesat (ve bozulma olarak) ortaya çıkmıştır. Umulur ki (nimetleri veriliş amacı dışında, ölçüsüzce, bencilce kullanma gibi bir yanlıştan) dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine (dünyada çevre felaketleri ve iklim krizi olarak) tattırmaktadır.
42. (Ey Resûlüm! Müşriklerin şahsında bütün insanlara) De ki: “Yeryüzünde dolaşın da (ölçüyü aşan, sorumsuzca yaşayan) önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bakın.” Onların çoğu Allah’a (inandıkları halde) ortak koşan kimselerdi.
43. (O halde ey insan!) Allah tarafından (geleceği vaad edilen ve insanlar tarafından) geri çevrilmesi (mümkün) olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün (geldiğinde) insanlar (cennet ve cehennem halkı olarak) gruplara ayrılacaklardır. (Mü’minler cennete giderken, kâfirler cehenneme gidecektir.)
44. (İnsanlar tercihlerinde özgür bırakılmıştır.) Kim inkârda ısrar ederse, kâfirliğinin cezasını çeker. Kim de (iman edip, imanına yaraşır şekilde) güzel ve faydalı işler yaparsa, (bir ahiret yatırımı olarak) kendileri için (güzel bir) hazırlık yapmış olurlar.
45. Nitekim Allah, iman edip imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanları lütfuyla mükâfatlandıracaktır. Şu (da) bir gerçek ki, Allah (iman etmedikleri için) kâfirleri hiç sevmez.
46. Yağmurun (ve yağmurla gelecek bereketlerin) müjdecisi olarak rüzgârları göndermesi de Allah’ın (varlığının) sınırsız (rahmet ve) kudretinin (görsel) âyetlerindendir. O bütün bunları size rahmetini tattırmak, koyduğu yasa ile gemilerin (denizlerde) yol almasını (rüzgâr türbinlerinden enerji elde etmenizi) sağlamak, O’nun lütfundan rızkınızı aramanız ve (bütün bu nimetlere) şükretmeniz için yapar.
47. (Ey Resûlüm!) Biz senden önce de (nice) Peygamberleri kendi toplumlarına (hem rahmetimizin müjdecisi hem de mesajlarımızı ileten elçiler olarak) gönderdik ve (bu elçiler) onlara apaçık deliller getirmişlerdi. (Fakat onlar iman etmek yerine inkâr etmeyi ve mü’minlere eziyet etmeyi tercih ettiler.) Bu yüzden Biz de o günahkârlara hak ettikleri cezayı verdik. (Zalimlerin zulmünden kurtarmak sûretiyle) Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir hak (ve mutlaka yerine getirilmesi gereken bir söz) idi.
Yağmur Bulutlarının Oluşumu
48. Allah (sınırsız kudretiyle, yağmurun müjdecisi olan) rüzgârları gönderir ve o rüzgârlar (yeryüzü sularının buharlaşmasıyla oluşan) bulutları harekete geçirir. Sonra Allah, onları dilediği gibi yayar ve parça parça dağıtır. Derken, bulutların arasından yağmur damlalarının döküldüğüne tanık olursun. Allah yağmuru dilediği (zaman, dilediği) kullarının topraklarına yağdırdığı zaman onların yüzleri nasıl da gülüverir.
49. Halbuki, onlar yağmur gelmeden (kısa bir süre) önce (kuraklık nedeniyle) tam bir çaresizlik ve ümitsizlik içindeydiler.
50. Allah’ın (yağmur nimetiyle tabiatta tecelli eden) rahmetinin eserlerine (şöyle) bir bak: (Kışın kefen giymiş bir) Ölüye benzeyen yeryüzünü, nasıl da (yağmur vesilesiyle) diriltiyor! Şüphesiz O (her baharda çekirdek ve tohumları dirilttiği gibi, bir gün gelecek) ölüleri de mutlaka diriltecektir. (Çünkü) O, her şeye (gücü yeten) Kadîr’dir.
51. Şayet (onların bağlarına, bahçelerine kavurucu) bir rüzgâr göndersek ve (ürünlerinin kuruyup) sararmış olduğunu görseler (o musibetin) ardından (Allah’ın verdiği onca nimeti unutup, musibetin hikmetleri üzerinde düşünmek yerine) hemen nankörlüğe başlarlar.
52. (Resûlüm!) Sen (nankörlüğün zirvesine çıktıkları için, hakikat karşısında manevî) ölülere de (mesajını) duyuramazsın, arkalarını dönüp giden (manevî) sağırlara da o daveti duyuramazsın.
53. Ve sen kendi sapıklıkları içinde (manen) kör olanları da, doğru yola iletici değilsin. Sen (bu çağrıyı) yalnızca, bizim âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ve zaten onlar (hakikatin sesini işitir işitmez) derhal (Rablerinin emirlerine) boyun eğerler.
54. Allah sizi (önce son derece âciz ve) güçsüz (bir bebek olarak) yarattı; bu güçsüzlüğün ardından (size gençlik ve yetişkinlikte güç) kuvvet bahşetti ve (sonra) bu kuvvetin ardından (size tekrar belinizi büken, saçlarınıza aklar düşüren) zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O, dilediğini (dilediği zaman) yaratır. (Hayat da, ölüm de O’nun yaratmasıyladır.) O (her şeyi bilen) Alîm (her şeye gücü yeten) Kadîr’dir.
55. Kıyâmet koptuğu gün, günahkârlar (mazeret olarak dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına (ve sürenin yetmediğine dair) yemin ederler. (Bir kere daha fırsat isterler. Boşa yemin etmesinler) Onlar(dünyada da nefis ve şeytanları tarafından) aldatılıp haktan böyle dönüyorlardı.
56. (Buna karşılık, Allah’ın razı olduğu tercihleri yaptıkları için) Kendilerine ilim ve iman nasip olanlar ise, onlara şöyle derler: (“Bugün burada mazeret getirmeyin.) Gerçek şu ki siz, Allah’ın yasası gereğince (dünyada belli bir süre yaşadıktan sonra vefat edip kabirlerinizde) yeniden diriliş gününe kadar kaldınız. (Yaşadığınız süre içinde tercih özgürlüğünüzü kullandınız.) Bugün diriliş (ve hesap) günüdür. (Bugün tercihlerinizin sonuçlarını yaşama günüdür.) Fakat siz (dünyada bir türlü) bu gerçeğe inanmak istemediniz.
57. O gün inkâr edenlere (bilmiyorduk, düşünemedik, tahmin edemedik gibi)mazeretleri fayda vermez, (dünyaya tekrar dönüp de) Allah’ı razı edecek amelleri işleme istekleri de (asla) kabul edilmez.
58. Doğrusu Biz bu Kur’an’da insanlara (hayatta önlerine çıkabilecek bütün konularda referans olabilecek) her türlü misali verdik.Şimdi sen onlara (istedikleri türden bir mucize veya) âyet getirsen, inkâr edenler (yine inanmaz946 ve) mutlaka, (yine bir bahane bulup) “Siz asılsız ve boş iddialar peşindesiniz” diyecekler.
59. Allah (gönderdiği peygamberlerin ve kitapların kadrini kıymetini) bilmeyenlerin (uyarılarını dikkate almayıp inkârda ısrar edenlerin) kalplerini işte böyle mühürler.
60. (Ey Resûlüm!) Sen şimdi (o müşriklerin baskı ve zulümlerine biraz daha) sabret. Bil ki Allah’ın (yardım ve zafer) vaadi gerçektir. (Ve mutlaka zamanı geldiğinde gerçekleşecektir. Fakat şimdi aranızda bu gerçeğe) İyice inanmamış olanlar (olabilir, onlar) sakın seni (ümitsizliğe ve) gevşekliğe sürüklemesinler!
41. Âyet: 7. Asırda Bu Âyet İhtiyaç mıydı?
41. âyet, Kur’an’da çevre bilinci kazandırma noktasında Rahmân 8, Hicr 19 ve Kamer 49. âyetlerle birlikte en fazla öne çıkacak âyetlerin arasında yer alıyor.
Bu âyet okunduğunda başlıktaki soru akla gelebilir.
Şunu biliyoruz günümüzde dünyayı bir eve benzetirsek, bu evde yaklaşık sekiz milyar kişi ile birlikte yaşıyoruz. Bu kadar çok insanın yaşadığı bir evde, çok ciddi çevre sorunlarının yaşandığı bir gerçek. Bugünden tedbir alınmazsa bu sorunların yarınlarında dünyayı yaşanması zor bir yer haline getirmesi de bir gerçek.
Fakat şunu tam olarak bilmiyoruz. Bu âyetlerin indiği 7. asırda dünyada çevre sorunları hangi boyuttaydı? Bu sorunların insan sağlığı üzerindeki etkileri nasıldı?
Bu konuda tahminlerimiz var. O asır için bilim insanları dünya nüfusu hakkında 400 milyon gibi bir tahminde bulunuyorlar.
Şimdi 400 milyon insanın yaşadığı dünyadaki çevre sorunlarına bakalım,
Atık Yönetimi:Kanalizasyon sistemleri genellikle açık kanallar şeklindeydi ve çoğunlukla nehirlere veya denizlere boşaltılıyordu. Çöpler genellikle sokaklara atılıyor veya şehir dışındaki çukurlara dökülüyordu. Bu durum, özellikle büyük şehirlerde su kirliliğine ve salgın hastalıklara yol açıyordu.
Su Kirliliği: Nehirler ve göller hem atık hem de endüstriyel kirlilik (deri tabaklama, boyama vb.) nedeniyle kirleniyordu. Liman şehirlerinde deniz kirliliği önemli bir sorundu.
Ormansızlaşma: Yakacak odun ihtiyacı, gemi yapımı ve tarım arazisi açmak için ormanlar hızla tüketiliyordu. Özellikle Akdeniz havzasında ormansızlaşma ciddi boyutlardaydı.
Toprak Erozyonu: Aşırı otlatma ve yanlış tarım uygulamaları nedeniyle toprak erozyonu yaygındı. Bu durum, tarımsal verimliliği düşürüyor ve çölleşmeye neden oluyordu.
Hava Kirliliği: Özellikle büyük şehirlerde, ısınma ve yemek pişirme amaçlı yakıt kullanımı hava kirliliğine neden oluyordu. Madencilik, çıkarılan madenlerin işlenmesi gibi faaliyetler de hava kirliliğine sebep oluyordu.
Biyolojik Çeşitlilik Kaybı: Avcılık hayatın devamı için olmazsa olmazlardandı. Kontrolsüz yapıldığı için, habitat947 (yaşam alanı) kaybı ve ormansızlaşma nedeniyle bazı türler tehdit altındaydı. Özellikle büyük memeliler ve bazı kuş türleri etkileniyordu.
Tarımsal Kirlilik: Yoğun tarım yapılan bölgelerde toprak tuzlanması ve kirlenme sorunları yaşanıyordu.
Kentsel Sorunlar: Hızlı ve plansız kentleşme, özellikle büyük şehirlerde çevre sorunlarına yol açıyordu. Kalabalık, hijyen eksikliği ve kötü altyapı, yaşam kalitesini düşürüyordu.
Evet, yaklaşık 400 milyon insanın yaşadığı dünyada bu sorunlar vardı. Bu sorunlara o gün için “mikro ölçekte sorun” dersek, bu sorunların tamamını ve bunlara eklenen sanayileşme ve teknolojinin gelişmesiyle gelen sorunları bugün “makro ölçekte” yaşıyoruz.
Burada çok önemli bir tespit yapmak istiyoruz. Evet, günümüzle kıyaslandığında o gün dünya nüfusu çok azdı ama teknoloji günümüzde olduğu kadar gelişmediği için, çevreden kaynaklanan sorunların insan hayatına (sağlına, yaşama süresine) etkisi çok fazlaydı.
Konuya o gün için dünya genelinden bakarsak, insanların geçim sıkıntısı ve güvenlik endişeleri çok fazlaydı. Mevcut imkanlar yetersiz olduğu için çevre sorunlarının insan hayatı üzerindeki olumsuz etkileri gündemin ilk sıralarında yerini almıyordu.
İşte böyle bir dünyada Kur’an birçok insanın gündeminde olmayan bir meseleyi, kendine gündem yapıyor. Bu gündem üzerinden bütün insanlara zaman üstü şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Nasıl bedeniniz Allah’ın size verdiği bir emanetse, çevre/doğa da bir emanettir. O emanet aynı zamanda bütün insanlarla birlikte sizin evinizdir. Kendi evinizi kirletmekten nasıl sakınıyorsanız, doğayı kirletmekten de o kadar çok sakının. Neden? Çünkü, eviniz kirden yaşanmaz hale gelse, değiştirirsiniz ama doğayı/dünyayı değiştiremezsin. O yüzden doğanın dengesini koruma, onu gelecek nesillere yaşanabilir bir ev olarak bırakma konusunda bilinçli davranın.
Küresel ısınma, iklim değişikliği, hava ve su kirliliği, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi birçok çevre sorunu ile karşı karşıya olduğunuzu ve bunların insanlar için ciddi bir tehdit olduğunu unutmayın. Bu sorunların çözümü konusunda “Bana ne düşüyor, ben ne yapabilirim?” gibi soruları mutlaka kendinize sorun. Bu bağlamda tüketim alışkanlıklarınızı yeniden gözden geçirin. Atıklarınızı azaltmaya, sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönelmeye, böylece enerji tasarrufu yapmaya, doğaya/çevreye karşı saygılı bir şekilde yaşamaya özen gösterin.”
7. Asırda Mikro Sorunların, Hayata Yaptığı Makro Etkiler
Yukarıda, 7. asırda dünyada yaşanan çevre sorunlarını günümüzle kıyaslayarak “mikro” dedik ama bunun -o gün için insanlar çok farkında olmasa da- çok ciddi “makro” sonuçları vardı.
Neden? Evet sorunlar günümüze göre küçüktü ama sorunlar karşısında imkanlar ve o imkanlara bağlı tedbirlerin yeterli olmayışı sorunların etkisini büyütüyordu.
Bu etkilere birkaç noktadan bakalım.
Birinci Nokta: Hastalıklar. Kirli su ve gıdalar, kolera, tifo, dizanteri gibi birçok hastalığa yol açmaktaydı. Bu hastalıklar, özellikle çocuklarda ve zayıf bireylerde ölümcül olabiliyordu.Bunun yanında özellikle şehirlerde yoğunlaşan hava kirliliği, solunum yolu hastalıklarına ve kalp-damar hastalıklarına yol açıyordu. Yine bunun yanındadüzenli atık yönetiminin olmaması, sinek ve fare gibi vektörlerin948 üremesini ve salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştırıyordu.
İkinci Nokta: Yetersiz beslenme: O dönemde tarım teknikleri gelişmemiş ve gıda üretimi sınırlıydı. Bu durum, yetersiz beslenmeye ve protein eksikliğine yol açmaktaydı. Yetersiz beslenen bireyler, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale geliyordu.
Üçüncü Nokta: Yaşam Koşulları: Çok ciddi bir hijyen/temizlik sorunu vardı. Bu sorun enfeksiyonların ve hastalıkların yayılmasını kolaylaştırıyordu. Özellikle şehirlerde yoğunlaşan nüfus, hijyen eksikliğini ve hastalıkların yayılmasını daha da artırmaktaydı.
Dördüncü Nokta: Doğal Afetler: Teknoloji gelişmediği, eldeki imkanlar sınırlı olduğu için salgın hastalıklar, kuraklık, sel deprem gibi doğal afetlerin etkileri çok büyük oluyordu. Bu afetler, gıda ve su kaynaklarını tahrip ederek ve yaşam koşullarını zorlaştırarak insan sağlığını ve ömrünü olumsuz yönde etkiliyordu
Özetlersek, bu ve benzeri sorunlar o günün dünya nüfusu dikkate alındığında küçük ölçekte hadiselerdi ama o günün imkanlarının yetersizliği karşısında sonuçları çok büyüktü.
Bunun en büyük sonuçlarından biri de bebek ve çocuk ölümlerinin çok fazla olması ve ortalama insan ömrünün günümüze göre çok kısa olmasıydı.
7. Asırda Mekke’de Küresel Ölçekte Bir Çevre Sorununu Gündeme Getirmeye Gerek Var mıydı?
Bu âyetlerin indiği günler, Mekke’de ilk Müslümanların hayatlarının en zor günlerinin başlangıcıydı. Mekkeli müşrikler ilk Müslümanları inançlarından döndürmek için onları ve onlara destek verenlere ciddi bir boykot uyguluyorlardı. Bu boykotta onlarla ticaret yapmıyor, onların ticaret yapmasını engelliyorlardı. Bu engellemelere bağlı ciddi sorunlar ortaya çıkmaya başlıyordu.
Yani Müslümanların gündeminde birinci madde bu sorunlardı. Bu sorunlar, o sorunların dışındaki her şeyi unutturuyordu. Eğer, o gün gazete, tv, sosyal medya olsaydı birinci gündem maddesi bu sorunlar olacaktı.
İşte böyle bir ortamda vahiy denilen tv’yi açıyorsunuz, Rum sûresinin bu âyetlerini duyuyorsunuz.
Burada durup düşünelim, eğer o günkü müşriklerin ve bugünkü ateistlerin dediği gibi Kur’an’ı (haşa) Muhammed kendisi uydursaydı, Rum sûresinin 41. âyeti hiç akla gelir miydi? Yani gündemde çok ciddi sorunlar varken, hiç gündem olmayan çevre sorunlarıyla ilgili bir âyetin gelmesi “ne alaka” gibi bir şeydi.
610 yılından 622 yılında Medine’ye hicret edene kadar Mekke’de yaşananlara ve inen âyetlere baktığımızda, inen âyetler o gün yaşanan sorunlarda Müslümanlara rehberlik yaparken, onlara şu mesajı da veriyordu: “Siz bugün yerelde yaşıyorsunuz ama Allah sizi evrensel bir mesajın ilk muhatapları yaptı. Allah sizin geçici gündemler içinde boğulmanızı istemiyor. Sizlerin pergel gibi bir ayağı yerele, bir ayağı evrensele mesaj veren insanlar olmanızı istiyor. O yüzden, evrensel bir dil kullanarak, evrendeki/dünyadaki sorunları dile getirerek sizi geleceğe hazırlıyor.”
Özetlersek, gerçekten Kur’an’ın 7. asrın Mekke’sinde hiçbir insanın aklına gelmeyecek çevre sorununu küresel bir dil kullanarak gündeme getirmesi, onun Allah kelamı olduğunun ve yerelden evrensele hitap etmek için geldiğinin delillerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
42. Âyet: Mümin ve Çevre Bilinci
Genelde meal ve tefsirlerde 41. âyetten 42. âyete geçerken sanki bağlantı yokmuş gibi geçilir. Doğrudan bir bağlantı görülmese bile, âyetler üzerinde düşündüğümüzde bu iki âyeti birbirinin devamı olarak okumanın mümkün olduğunu görüyoruz.
Bağlantı kurduğumuzda 42. âyeti şöyle okuyoruz: “42. (Ey insanlar!) “Yeryüzünde dolaşın da (yeryüzünde fesat çıkaran, doğal dengeyi bozan, o bozmaya bağlı olarak ciddi anlamda çevre ve sağlık sorunları yaşayan) önceki milletlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bakın.” Onların çoğu Allah’a (inanmanın gereğini yapmayan, temizlik konusunda Allah’ın koyduğu ölçülerinin yanına kendi yanlış ölçülerini koyan O yüzden de O’na) ortak koşan kimselerdi.”
Ayetin son bölümünde şirkten bahsedilmesi, 42. âyetin 41. âyetle bağlantısını kurmayı zorlaştırıyor görünse de durum öyle değil. Şirke, inanç konusunda bir “arıza/sorun” desek, çevreyi/doğayı kirleterek yeryüzünde fesat çıkarmak da bir arıza/sorundur.
Küresel bir problem olan çevre problemini, İslam ülkeleri özelinde değerlendirirsek, çevre kirliği doğrudan dinin en temel konulardan biri olan temizliğin konusudur. Temizlik konusunda ne kadar âyet, hadis varsa bunlar doğrudan veya dolaylı olarak çevreyle bağlantılıdır.
Bu bilgiyi paylaştıktan sonra 42. âyeti bir de şöyle okuyabiliriz.
“42. (Ey Müslümanlar!) Yeryüzünde dolaşın, dolaşmaya kendi evinizden, kendi, mahallenizden, kendi şehrinizden, kendi ülkenizden başlayın. Eğer evleriyle, caddeleriyle, sokaklarıyla, ormanlarıyla, denizleriyle, dağlarıyla temiz bir toplum değilseniz, siz İslam adına güzel örnek olamazsınız. Varlığınız insanları İslam’a çekmez iter. Temiz olma görevini fertten topluma, şehirden ülkeye yerine getirmediğinizde, Allah’ın temizlik emrini yerine getirmemiş olursunuz.
Özetlersek, âyeti bu şekilde okumayı zorlama bir tevil gibi görenler olabilir ama Kur’an okurken alıngan olursak, her âyeti okurken “Bize ne diyor?” sorusunu sorarsak, burada anladıklarımızı anlamanın önünde bir engel yok.949
43-60. Âyet: Kısa Değerlendirmeler
Sûrenin bu bölümündeki âyetler hakkında daha önce açıklamalar yaptığımız için, önce âyet numarasını verip sonra kısa değerlendirmeler yapacağız.
Aşağıdaki üç âyette söz ahirete geliyor ve ahiret üzerinden bizlere sonuç eğitimi veriliyor. Şimdi âyetlere tek tek bakalım.
43. Âyet:Bu âyeti 30. âyetle birlikte okuyabiliriz. O âyette “Bir hanif olarak yüzünü İslam’a çevir!” manasında “Feekim vecheke liddîni hanîfâ” denmişti. Bu âyette de benzer bir ifade geliyor. Bu ifadede “Yüzünü doğru/sağlam olan İslam dinine çevir” anlamında “Feekim vecheke liddîni-lkayyimi” deniyor.
Bunun yanında 43. âyette bu çevirme işinin ölüm gelmeden mahşer meydanı kurulmadan önce olması gerektiğine, mahşer meydanı kurulduğunda, insanların ölmeden önce yüzünü doğru dine çevirenler ve çevirmeyenler şeklinde ikiye ayrılacaklarına dikkat çekiliyor.
44. Âyet:Bu âyeti 37. âyetle birlikte okuyoruz. Orada Allah’ın dilemesinden bahsedilmiş biz de o dilemenin insanın tercihine bağlı olduğunu söylemiştik. 44. âyette “Kim inkarı isterse, kim de faydalı güzel iş yaparsa” şeklinde bir ayrım var. Bu ayrım Allah’ın insanlar hakkındaki dilemesinin, insanın tercihine bağlı olduğunu gösteriyor. Kısaca herkes dünyadaki tercihlerinin sonucunu yaşıyor.
45. Âyet:Bu âyeti 44. âyetle birlikte okursak âyet bize şunu diyor: Dünyadan ahirete gelen her insan bagajı ile birlikte gelecek. Bagajından çıkanlar gideceği yönü belirleyecek. Yani her insan cennetini veya cehennemini dünyadan ahiret taşıyor. İç dünyasını cennet yapanlar, dış dünyasını cennete çevirme niyet ve gayretiyle yaşayanlar cennete giderken, bunun tersini yaşayanlar hak ettiklerini yaşayacaklar.
Burada 45. âyetin sonunda geçen bir cümleyi aşağıdaki soru ile açalım.
Allah (cc) Sadece Kafirleri mi Sevmez?
Ayet “Allah kafirleri sevmez.” diyor. Biz de bu tefsir çalışmasında uyguladığımız yöntem gereği her âyeti “Bugün indi ve bize hitap ediyor.” şeklinde okuyunca hitabı genişletiyoruz. Evet “Allah kafirler sevmez.” ama “Allah kafir sıfatı taşıyanları yani bir Müslüman’ın uzak durması gereken özellikleri üzerinde taşıyanları da sevmez.
Mesela:
Yalan söylemek, haksızlık yapmak, verdiği sözü tutmamak, emanete ihanet etmek,
Temiz olmamak, çevreyi kirletmek, kadına ve çocuğa şiddet uygulamak, çalışanlara emeğinin karşılığını vermemek…
Bu tür davranışlar İslam’ın özüne aykırıdır. Bunlar ve benzerleri bir Müslüman’da olmaması gereken özelliklerdir. Bunları üzerinde taşıyan hiçbir Müslümana “kafir” diyemeyiz. Ama bunları üzerinde bulunduran her Müslüman “Allah’ın sevmediği bir özellik ben de var.” diyerek bir özeleştiri yapmalı…
Özetlersek, evet “Allah kafirleri asla sevmez” bu doğrudur. Fakat şu da doğrudur: Üzerinde kafir sıfatı taşıyan Müslümanların da Allah’ın sevgisini kaybetme ihtimali her zaman için vardır. O sıfatlardan bir an önce kurtulmak gerekir.
Ön Bilgi: Yağmur Hakkında
Biz yağmur hakkında daha önce geçen sûre ve âyetlerde bilgi verdik.950 O yüzden burada yağmur ile ilgili âyetlerin sadece bağlam içindeki bağlantılarına işaret edeceğiz.
46. Âyet: Kur’an’ın Yağmuru Bir Metafor951 Olarak Kullanması
Kur’an’da bir âyette yağmurun oluşma ve yere düşme sürecinde görev alan rüzgar, bulut gibi sebepler sayılıyorsa bunda amaç coğrafya dersi vermek değildir. Amaç bu yaratılan âyetlerin indirilen âyetlerin zarfı olan Kur’an’da geçen konuların doğruluğuna şahit yapılmasıdır.
Bu şahitlik genelde iki noktada yoğunlaşır.
Yağmurla rahmet olan peygamberler arasında bağlantı kurulur. 47. âyette bunun örneğini görüyoruz.
Yağmurun yağmasıyla ölü gibi duran toprağın dirilmesiyle, kabre giren insanların dirilişi arasında bağlantı kurulur. 49. âyette bunun örneğini görüyoruz.
Bu bağlantı kurmanın adı “metafor” oluyor. Bu metafor üzerinden genelde iki mesaj veriliyor: Nasıl yağmur rahmet oluyor, nasıl yağmur ölü toprağı diriltiyorsa, yağmur gibi rahmet olan vahiy ve peygamberler de ölü gönülleri diriltmek üzere gönderilmiştir.
Allah nasıl yağmurla ölü toprağı diriltiyorsa, ölüp kabre girmiş insanları da bir gün mutlaka diriltecektir. Yaptığı yapacaklarının teminatıdır ve şahididir.
47. Âyet: İslam Dininde Deliller Apaçık mı?
Rahmet olan yağmur gibi rahmet olan peygamberlerde nerede büyük insan topluğu varsa oralara gönderildiler. Gittikleri her yerde insanların önüne apaçık deliller koydular. Burada soru şu? O deliller herkes için apaçık mıydı? Bu konuda A’râf sûresinde 1. âyetin tefsirinde üçüncü nokta altında gerekli açıklamaları yaptık oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
48. 49. Âyet: Yağmur
Bu âyette konu tekrar yağmura geldi. Bu konuda 46. âyette değerlendirmeler yapmıştık.
50. Âyet: Öldükten Sonra Dirilme
Bu konuda geniş açıklama için Mealimizde Rum sûresinin (bu sûre) girişinde ve Yasin sûresinde 79. âyette “Ahiretin Varlığı Nasıl İspatlanır?” başlığı altında ve takip eden âyetlerde yaptığımız açıklamalara bakınız.
51. Âyet: Nankörlük
Bu konuyu da önceki âyetlerde ela almıştık. Bu konu için Adiyat sûresinin tefsirinde yaptığımız açıklamalara, bu sûrenin 34. âyetinin tefsirinde, Abese sûresinde 17-23 arası âyetlerin tefsirinde “Ben Nankör müyüm? “1’i Verene Teşekkür Ediyor, 1000’i Vereni Görmüyorsan Sen …” ve Yasin sûresinde 35. âyetin tefsirinde “Tavuk Yumurta, Arı Bal, İnek Süt Vererek Şükreder, İnsan…?” başlığı altında yaptığımız değerlendirmelere bakınız.
52. 53. Âyet: Allah Yolunda Davet
Bu âyetler Allah yolunda insanları hakka hakikate davet edenlere şunu diyor: “Bazı insanlar vardır onlar maddi olarak yaşıyordur ama manen ölü gibidir. Ölülere duyuramadığınız gibi onlara da duyuramazsınız. Bu konuda hiç kimseyi de zorlayamazsınız. Size düşen her durumda güzel örnek olmaktır.”
Bu âyetlerin benzeri daha önce geçmişti. Geniş açıklamalarımızı oraya havale ediyoruz.952
54. Âyet: Hayat Geri Vitesi ve Freni Olmayan Bir Araba Gibidir
Bu âyetten şunu anlıyoruz, eğer hayat bir araba olsaydı, onda geri vites ve fren olmayacaktı. Doğumla çıkılan hayat yolunda hiçbir insan “20’li yaşları çok sevdim burada frene basayım, bu yaşların keyfini çıkarayım.” diyemediği gibi, “Çocukluğumu çok özledim, geri vitese takayım ve o yaşlara döneyim.” de diyemiyor.
Bu araba beden denilen kaporta içindeki bütün insanlara şunu diyor: “Ey insan! Ne kadar güçlü olursan ol, senin gücün hayat arabasını durdurmaya yetmeyecek. Sana emanet olarak verilen güç bir gün elinden çıkacak. Aciz geldiğin dünyadan aciz gideceksin. Mecburen gideceğin ahirette cennete girmek istersen, cennetini burada inşa edeceksin. Burada iç dünyasında cenneti inşa edemeyenlere, güzel örnek olarak etrafını cennete çevirme niyet ve gayretini ortaya koymayanlara ötede cennet yok...”
55-57. Âyet: Hayat Bir “An” Kadar Kısadır
Bu âyette anlatılan konunun benzeri hakkında Tâhâ sûresinde 103 ve 104. âyetlerin tefsirinde “Dekorda İki gün Var: Sonlu ve Sonsuz” başlığı altında bilgiler verdik. O bilgilerin üzerine şunları ilave edelim.
Kur’an bu ve benzeri âyetleri vesile yaparak bize ahiretten (sonsuzdan) dünya hayatına (sonluya) baktırıyor. Sonsuzdan sonluya bakıldığında en uzun sonlu “an” kadar oluyor.
Şimdi bunun nasıl olduğunu bir örnek üzerinden anlatalım.
Varsayalım bir araba galerisi var. Galerinin karşılıklı iki duvarında boydan boya aynalar var. Galerinin ortasında da tek bir araba var. Bu tek araba karşılıklı aynalar sayesinde onlarca araba olarak görünüyor. Galeri sahibi aynalara baktığında “benim onlarca arabam var” diyebilir. Ama gerçekte tek bir arabası var.
Hayat da böyledir.
Varsayalım karşımızda 70 yaşına kadar yaşama ihtimali olan 35 yaşında bir insan var. Bu insanın bir geçmiş aynası var bir de gelecek aynası. Geçmiş aynasına baktığında hafızasındaki kayıtlardan geçmiş 35 yılı görüyor. Gelecek aynasına baktığında gelecek 35 yılı da hayal ediyor. Ama gerçek nedir? Gerçek kişinin o “an” içinde yaşadığı “an”dır. Neden? Çünkü geçmiş gitmiş bir daha gelmeyecektir. Geleceğin de gelmesi kesin değildir.
Bu gerçeği bilenler için hayat dediğimiz şey iki yok arasında yaşanan bir“an”dır.
Bu gerçeği bilenler için “an” gelecekten alınan, şimdi tadılan, hemen sonrası mazi/geçmiş denilen mezara konulan bir kısa zamandır.
70. yaşına gelmiş bir insanın “hayatım” dediği şey, geçmişe uğurladığı “an”ların toplamıdır.
Bu gerçeği önümüze koyduğumuzda bir “an”dan ibaret olan dünya hayatını ebedi hayata tercih etmek büyük bir aldanmadır. Ne gibi? Bir milyar lirayı bir liraya değişmekten daha büyük bir aldanmadır. Asr sûresinde “insan hüsrandadır/zarardadır” denirken kastedilen zararlardan biri de bu aldanmadır.
56. âyetin son bölümünde “Fakat siz bu gerçeğe inanmak istemediniz.” İfadesinde kastedilen gerçeklerden biri de burada anlattığımız “an” gerçeğidir.
Bu bağlamın devamında gelen 57. âyet “an”ı ebedi zamana değişenlere şu iki mesajı veriyor:
Bu aldanmanın bahanesi yok.
Bir kere daha dünyaya dönüp bu yanlışı düzeltme fırsatı da yok.
Özetlersek, bu gerçekleri unutarak “an”ı yaşamak gaflet olurken, bu gerçeği bilerek “an”ı yaşamak büyük bir farkındalık oluyor.
58. Âyet: Öğretmen Öğrencileri İmtihana Hazırladı
Dünya imtihan dünyası olunca, Kur’an hem ders kitabı hem de öğretmen oluyor. Öğretmenimiz bizi imtihanda çıkacak her konuya verdiği misallerle hazırladı. Hangi tercihleri yaparsak doğru olacağını, hangi tercihleri yaparsak yanlış olacağını peygamber kıssalarında iyiler ve kötüler üzerinden bize gösterdi.
Yani âyet diyor ki, bahane yok. Öğretmen imtihanda çıkacak bütün sorular hakkında önceden verilmesi gereken bütün bilgileri anlaşılır misaller eşliğinde verdi. Ahirete geldiğinizde hiçbir mazeret kabul edilmeyecek.
Ayetin ikinci bölümünde şöyle bir ifade geçiyor. “Şimdi sen onlara(istedikleri türden bir mucize veya) âyet getirsen, inkâr edenler (yine inanmaz953)…”
Biz bu konuya A’râf sûresinde 160. âyetin tefsirinde “Çok Mucize Görmekle Çok İyi İnanma Arasında Doğru Orantı Var mı?” başlığı altında değindik oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
59. Âyet: Kalplerin Mühürlenmesi
Kur’an’da 15 defa tekrar edilen “kalplerin mühürlenmesi” ifadesi mecazi bir ifadedir. Biz A’râf sûresinin 100. âyetinde “Peki, Kalplerin Mühürlenmesi Ne Demek?” sorusuna verdiğimiz cevapta bu konuya değindik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
60. Âyet: Sabret
Bu âyeti bu sûrenin 1-6 arası âyetlerinde anlatın ve yakın bir gelecekte Rumlar galip gelecek o gün siz de sevineceksiniz âyetiyle birlikte okumak gerekir. Öyle okuduğumuzda bu âyet “Allah’ın vaadi gerçekleşeceği güne kadar sabredin.” diyor.
Sabır konusunda daha önceki sûrelerde gerekli açıklamaları yaptığımız için, oralara bakılmasını tavsiye ediyoruz.954
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 7. Yılda Mekke’deyiz. Peygamberimizin miraca çıkmasına daha 4-5 yıl var.955 Adı Me’âric olan bu sûre, şuuru besleyen âyetleri ile Efendimiz’i maddî miraca hazırlarken, sahabeleri de manevî miraca hazırlıyordu. Miracın kelime anlamı yükselmekti. Aslında yükselmek demek, bir yerden uzaklaşırken bir yere de yaklaşmaktır. Sembolik anlamı ile dünyadan uzaklaşmak Allah’a yaklaşmaktır. Sûrenin Sahabelere mesajı şuydu, Allah’ın razı olmadığı şeylerden uzaklaştığınız nispette, Allah’a yakınlaşmış olursunuz.
BANA NE DİYOR? Allah’a ne kadar yakın olduğunu öğrenmek istiyorsan, razı olmadığı şeylerden ne kadar uzak durduğuna bak.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Özü İtibarıyla Miraç
Me’âric, miraç kelimesinin çoğuludur. Miraç yükselmek demektir. Aynı zamanda yükselmeye vesile olan araçlara da isim olur; merdiven ve asansör manalarına da gelir. Eğer yükselen insansa, yükseldikçe Allah katındaki değeri ve derecesi artar.
Özü itibarı ile miraç insandaki manevî değer artışına Allah’ın verdiği “yakın olma” ödülüdür. Sebepler dünyasında bizi bu ödüle ulaştıran merdiven ise Sünnet-i Seniyyedir. Bu durumda Sünnet-i Seniyye manevî değer artışında izlenmesi gereken yoldur.
BANA NE DİYOR? Manevî miracında nerdesin?
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Allah Katındaki Değerinizi Merak Ediyor musunuz?
Miraç değere verilen bir ödül olunca, DEĞER kavramının da insan hayatındaki değeri ayrı bir önem arz ediyor. İnsan değer verdiği şeylerin değerini merak eder. İnsan değer verdiği şeylerin değeri düşmesin ister. İnsan evinin değerini merak eder, arabasının değerini merak eder, altını varsa değerini merak eder. Bu meraklı insana sorulsa, “Sen mi daha değerlisin yoksa sahip olduğun mal, mülk gibi şeyler mi?” Normal bir insan “Malım mülküm benden daha değerli” demez. Bu durumda insan denen varlık kendinden değersiz şeylerin değerini merak ediyorsa, kendi değerini, kendisinin Allah katındaki değerini de merak etmesi gerekmez mi? Peki, evinin değerini emlakçıdan, arabasının değerini galeriden, altının değerini kuyumcudan öğrenen insan Allah katındaki değerini nasıl öğrenecek? Bunun cevabı çok basittir. “Allah katında en değerli, derecesi en yüksek insan kimdir?” diye sorduğumuzda; Cevap: Hz. Muhammed’dir (sav). Peki, benim değerim nedir? Ahlaki özellikler noktasından bakıldığında Allah katındaki, en değerli insana ne kadar benziyorsan senin değerin o kadardır.
BANA NE DİYOR? Peygamber Efendimize benzeyen her yanın sana değer kazandırır, benzemeyen her yanın ahirette başını ağrıtır. Bu durumda Hz. Muhammed’in (sav) sünneti demek, “Allah katında değerim artsın” diyen her insanın izlemesi gereken yol demektir. Sünnet-i Seniyye aynı zamanda manevî miraca çıkmak isteyen her insanın kullanması gereken manevî bir merdivendir. O merdiven olmadan mü’minin miracı olmaz.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
24. âyet: Mallarınızdaki fakir-fukara hakkını unutmayın.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Kıyâmet Ne Zaman?
Ön Bilgi: Tefsir Usulü Mecaz/Teşbih Yasası (Ek Bilgi)
Tefsir Usulümüzü hazırlarken, onu bir bagaj gibi düşündük, o bagaja ilgili konuların (yasaların) giriş bölümlerini koyduk, gelişme bölümlerini de o konularla ilgili âyetlerin geldiği sûre ve âyetlere bıraktık.
Gelişme bölümünü sonraya bıraktığımız yasalardan biri de Mecaz/Teşbih Yasasıydı. Şimdi Mearic sûresinin ilk âyetlerini vesile yaparak o yasanın devamı olan bilgileri aşağıdaki ana başlık altında paylaşacağız.
ALLAH, AN, TECELLİ ve ZAMAN
Giriş: Kur’an Okurken Seviye Atlamak Gerekli mi?
Miraç kelimesinin çoğulu “Mearic”tir. Bizim mealimizde “yükselme dereceleri” anlamını verdiğimiz Mearic kelimesi aynı zamanda sûrenin de ismidir. Bu sûrenin ilk âyetlerinde miraçtan, meleklerin ve ruhun elli bin yılda yükselmesinden bahsediliyor.
İniş sırasından yaptığımız okumada bu konu bu sûrede önümüze geldi. Biz mealimizin giriş bölümünde bu konuyla ilgili 1. level (seviye) diyebileceğimiz seviyeden bilgiler verdik. Şimdi burada level/seviye atlayacağız.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir.
Neden seviye atlıyoruz, bu seviyeden gitsek olmaz mıydı?
Bu sûrede önümüze 3. âyette miraç, 4. âyette “meleklerin ve ruhun süresi 50 bin yıl olan bir günde yükselme” konusu geldi.
Bunların yanında Kur’an’da bazı âyetlerde Allah’ın aşkın ve içkin bir dil kullanması, bu bağlamda Kur’an’ın bizim sınırlı dünyamızda, bize sınırsız alemlerden bahsetmesi…
Kur’an okurken bu ve benzeri konuların sık sık karşımıza çıkması, tefsir usulü açısından bu konuları daha iyi ve doğru anlamak için bir bakış açısı ortaya koymamızı gerekli kıldı.
Bu konuda bizi böyle bir bakış açısı ortaya koymaya iten sebeplerden biri de klasik meal ve tefsirlerde bu konuda iki ucun öne çıkması,
Birincisi, okuyucu anlamaz, onların için derin konular denilip bu konulara hiç girilmemesi, konuların yüzeysel bilgilerle geçiştirilmesi,
İkincisi bu konuda aşağıda örneklerini vereceğimiz adına şatahat/şathiye denilen aşırılıkların ve taşkınlarına sergilenmesi.
Bu konu önemli ve hassas bir konu olduğu için konunun başında iki uyarı yapmak istiyoruz.
İki Önemli Uyarı
Birinci uyarı: Kur’an, Allah’tan kula, sınırsızdan sınırlı alemde yaşayan insana gelen bir kitaptır. İçeriğinde (Allah, melek, ahiret; cennet, cehennem gibi) bizim için beş duyu ile algılanmayan gaybi konular vardır. O yüzden Kur’an bize gayb alemini anlatırken semboller kullanır. Biz de bu konuyu burada anlatırken semboller kullanacağız. Bu sembollerin hakikat değil mecaz ve teşbih olduğunun bilinmesi, yanlış anlamaların önüne geçme noktasında çok önemli.
İkinci uyarı: Bizim burada anlattığımız konuları tasavvuf başlığı altında yazan-çizen bazı kişilerin eserlerinde şatahat/şathiye (taşkınlık) kavramıyla ifade edilen bazı sözler karşımıza çıkar. Dipnotta bu sözlerden bazı örnekler verdik.956 Bu örneklerin ortak özelliği, bunların İslam’ın tevhid ilkesiyle bağdaşmaması, Allah-insan/kul ilişkisinde haddi aşma olarak anlaşılması ve şirke kapı aralamasıdır.
Bu kısa açıklamadan sonra uyarımıza gelirsek, bir Müslüman Kur’an’ı ve İslam’ı anlamada kaç level atlarsa atlasın, hangi seviyelere ulaşırsa ulaşsın adı her zaman kuldur. Ona yakışın tevazudur. Dipnotta örneklerini verdiğimiz sözlerden ve benzerlerinden kesinlikle kaçınması gerekir.
Bu uyarı ve açıklamalardan sonra bu tür konuları anlatırken izleyeceğimiz Kur’ani yönteme de dikkat çekmek istiyoruz.
Sınırsız Alemi, Sınırlı Alemde Anlatmada İzlenecek Yöntem
Kur’an’ın temel konusu sınırlı (görünen alem) ve sınırsız (gayb, görünmeyen) alemdir. Kur’an bize sınırlı alemi anlatırken, onun içinde sınırsızı da anlatır. Bu anlatı içinde kainat/dünya görünen/sınırlı tarafta yer alırken, Allah, melek, ahiret; cennet, cehennem sınırsız tarafta yer alır.
Kur’an bize sınırsız alemi anlatırken, sınırlı alemde onu anlamamızda bize yardımcı olacak objeler kullanıyor. Mesela Allah’ı bize anlatırken O’nun elinden, yüzünden, arşından, kürsüsünden bahsetmesi gibi…
Bu anlatım karşısında,
Dileyen Müslüman Kur’an görünmeyen alemi nasıl anlatıyorsa (o anlatımdan yola çıkarak, Allah’ı eli, yüzü, kürsüsü, arşı olan bir ilah olarak) öyle anlayabilir.
Dileyen Müslüman da önce Kur’an’ın görünmeyen alemde anlattığı her şeye lafız olarak iman eder sonra da o lafzın işaret ettiği manayı (fiziki el değil de) manevi güç olarak anlayabilir.
Aynı durum burada Mearic sûresinde yer alan âyetler için de geçerlidir.
Dileyen Müslüman Allah katında “bir gün”957 olduğuna ve bu bir günün bizim dünyamızda “1000” yıla958 veya “50000” yıla959 karşılık geldiğine inanabilir,
Dileyen Müslüman da bu âyetlerin lafzına iman eder, işaret ettiği manayı aşağıda anlatacağımız şekilde anlayabilir.
Biz bu çalışmada lafız olarak anlamaya birinci seviye diyoruz. Lafzın işaret ettiği manayı anlama gayretine de seviye atlama diyoruz.
Seviye atlamazsak,
Kur’an’ın edebi bir metin olmadığını, o yüzden de sınırsız aleme ait anlatılan “el, yüz, kürsü, arş” gibi örneklerde teşbih, mecaz gibi edebi sanatlar kullanmadığını,
Bu lafızların Allah’ta bire bir karşılığı olduğunu düşünmemiz gerekecek.
Böyle düşünmek “Eli varsa, kolu da var mı? Kolu varsa, gövdesi ve ayakları da var mı? ...” gibi zincirleme sorulara kapı açacak...
Kur’an’ın “Allah’ı hiçbir şeye benzetmeye izin vermeyen” âyetleri960 böyle düşünmeye onay vermiyor. Bu durumda seviye atlamak, Kur’an’ın sınırsız (gayb) aleme dair anlattığı şeyleri, sınırlı alemde teşbih, mecaz ve semboller üzerinden anlatmak Kur’an’ın onay verdiği bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.
Kur’an’a ait bu yöntemi ortaya koyduktan sonra konumuza aşağıdaki başlıkla giriş yapabiliriz.
Kainat ve Zaman
Bu başlığı aşağıda Allah ve Zaman başlığı takip edecek. Kainat ne kadar büyük olursa olsun, yaratılan bir alem olduğu için mutlaka sınırları var. Sınırları olan kainat içinde zaman göreceli; bu göreceli zamanı bir kurgu içinde anlatalım.
Varsayalım dünya dışındaki dört gezegende hayat var, sizin de orada çalışan arkadaşlarınız var. Onlara soruyorsunuz, bizim dünyadaki gün ve yılımızla kıyaslarsanız, sizin orada bir gün kaç saat, bir yıl kaç gün?
Venüs’teki arkadaşınız diyor ki, bizim burada bir gün 5832 saat, bir yıl 225 gün.
Merkür’deki arkadaşınız diyor ki, bizim burada bir gün 1402 saat, bir yıl 88 gün.
Jüpiter’deki arkadaşınız diyor ki, bizim burada bir gün 10 saat, bir yıl 4333 gün.
Neptün’deki arkadaşınız diyor ki, bizim burada bir gün 16 saat, bir yıl 60190 gün.961
Bu örnekleri diğer gezenleri de buraya alarak çoğaltabilirdik ama bu kadarından şunu anlıyoruz: Bu kainatta zaman izafi/görecelidir. Zamanın göreceli olduğu bu kainatın neresinde yaşarsak yaşayalım üzerimizden zaman geçiyor. Hangi konuyu konuşursak konuşalım, zamandan bağımsız konuşamıyoruz. İşte bu nedenle, Kur’an her şeyi zaman üzerinden anlayan bizlere, anlattığı bazı konuları bizim algımız üzerinden anlatıyor.
Bu açıklamayı buraya koyarak diğer başlığa geçelim.
Allah ve Zaman
Biz yaşadığımız dünyada her şeyi zaman içinde anladığımız için Kur’an bize Allah katında bir günden bahsediyor. Bu bir günü “el, yüz” örneklerinde olduğu gibi aynen kabul edersek, “Allah katında gün varsa, ay da vardır, ay varsa yıl ve yıllar da vardır…” dememiz gerekecek. Bunu dediğimizde (haşa) Allah’ı yarattığı zamanın içinde olan, üzerinden zaman geçen biri olarak kabul etmemiz gerekecek…”
“El, yüz” örneğinde olduğu gibi böyle bir kabulün imkansız olması, Allah-zaman ilişkisini lafzî değil, lafzın işaret ettiği mana içinde anlamamızı zorunlu kılıyor.
Burada soru şu:
Allah-Zaman İlişkisini Nasıl Anlayacağız?
Biz insanlar, anladığımız her şeyi yaratılan alemin olguları içinde anlıyoruz. Yaratılan alemin dışını anlamaya çalışırken de mecburen yaratılan alemin ifadelerini kullanmak zorunda kalıyoruz.
Bu soruya cevap verirken de öyle yapacağız.
Kainat ve içindekiler “zaman”dadır, Allah ise “an”dadır. “An” ezel ve ebed kelimeleriyle anlatılıyor. Orada ön-arka, alt-üst, baş-son, önce-sonra, geçmiş-gelecek yoktur. Orada sınırsızlık; orada hep şimdi vardır.
Bu ifadeleri biraz açalım; bizim içinde yaşadığımız kainatın ömrünün 14 milyar yıl olduğunu kabul edersek, bu 14 milyar yıl, 1114 milyar yıl bile olsa bu uzun zaman dilimi Allah için başı-sonu içi dışı aynı anda bilenen bir “an”dır.
Bizim sınırlı dünyamız içinden çok zor anladığımız ve anlattığımız sınırsızlık ve o sınırsızlığın Allah için “an” olması gerçeği, her insanın anlayamayacağı bir konu olduğu için, Allah (cc) muhatabı insan olan Kur’an’da, sınırsızda olanı sınırlının, “an”da olanı zamanın içinde anlatan bir dil tercih etmiş.
Kur’an’da Allah’a ait fiilleri “yaptı, yapacak” zaman kipleri ile anlatan ifadelerin tamamı bu dilin tecellisidir/yansımalardır.
Aşağıdaki başlıkta bu konuyu devam.
Allah Nasıl Tecelli Eder?
Bu konuyu yukarıdaki anlatımların üzerine inşa ediyoruz. Sınırlı alemden, sınırsızı anlamaya çalıştığımız için mecburen sembolik bir dil kullanacağımızı bir kere daha ifade edelim.
Henüz kainat yaratılmadı. Allah (cc) “an”da; bütün özellik ve güzellikleriyle sadece O var, O’ndan başka bir hiçbir şey yok.
O özellik ve güzelliklerin toplamı O’nu mutlak iyi (El-Berr) mutlak güzel (El-Cemil), mutlak ikram sahibi (El-Kerim) yapıyor.
Bu özelliklerin yanında mutlak yaratıcı (El-Bedi, El-Bari, El-Halık) olan Allah kainatı ve içindekileri yaratmayı diliyor.
Mutlak bilen (El-Alim) olan Allah bu yaratmaya kainatın ilmi vücudu olan levh-i mahfuzu var etmekle başlıyor.
Kainat isimli dev binanın planı, projesi mesabesinde olan bu ilmi vücuda “ol” emrini verdiğinde bugün içinde yaşadığımız kainatın olma süreci başlıyor.
“Ol” emriyle başlayan bu sürece tecelli diyoruz. Yine sembolik dille ifade edersek, kainat (ve içindeki her şey) sınırlı bir ayna oluyor, Allah (cc) sınırsız özellik ve güzelliklerini bu aynada tecelli ettiriyor. Aynada görünen “O” değil. O’ndan gelen tecelliler oluyor.
Allah’ın İki Yönü Aşkın ve İçkin
Kelam ilmi bize Allah’ın sıfatlarını tanıtırken, iki başlık altında anlatır.
Selbi sıfatlar, Subuti sıfatlar962; bu iki sıfatın farkı şöyle ifade edilir. Selbi sıfatlar Allah’ın zatına ait özelliklerdir. Sadece O’na hastır. Subuti sıfatlar ise Allah’ın yarattığı varlıklarda tecelli eden özelliklerdir.
Aşkın denildiğinde Selbi sıfatlarıyla Allah’ın ezeli ve ebedi/sınırsız olması kastedilir,
İçkin denildiğinde Subuti sıfatlarıyla O’nun sınırlı kainat içindeki tecellileri anlaşılır.
Aşkın ve içkin farkını bilen müminler Allah’ın içkin içinde sınırlı tecelli ettiğini bilir. Yani sınırlı tecelli, sınırsız özellik ve güzellikleri olan Allah’ı tanımada yetersizdir/eksiktir. Bilinçli bir şekilde (Allah her türlü eksiklikten uzaktır anlamına gelen) Subhanallah demenin arkasında bu eksiliği bilmek vardır.
Kur’an okuyan bir Müslüman için Allah’ın aşkın ve içkin yönünü bilmek çok önemlidir.
Allah’ın aşkın yönü Kur’an’da karşımıza zamandan mekandan bağımsız her şeyi yaratma, her şeyi bilme, her şeyin arkasındaki gerçek fail olma şeklinde çıkar. Aşkın yönden Kur’an’a baktığımızda Allah (cc) kainatın ilk yaratıldığı günü, şimdiki durumunu, kıyametin kopacağı andaki durumunu, kıyamet sonrası mahşer, cennet, cehennem ahvalini aynı anda bilir.
Allah’ın içkin yönü Kur’an’da bize bizim seviyemizden hitap etme şeklinde tecelli eder. Bu tecelli de Allah (cc) Kur’an’ın indiği 7. asırda muhatapların bilgi seviyesini dikkate alır ve bütün bilimsel âyetleri, onların bilgi seviyesinden verir. Yine muhatabı zaman ve mekanla sınırlı olan insan olduğu için, onunla iletişimde onun algısını dikkate alarak “yaptı, yapacak” şeklinde bir dil kullanır.
Bu dili hayatın içinden bir örnekle anlatmaya çalışalım. Aynı zamanda buraya kadar biraz soyut giden anlatımı somut örnekler üzerinden daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım.
Her Anne-Babanın Aşkın ve İçkin Yönü Vardır
İfade kolaylığı için aileden anneyi öne çıkaran bir dil kullanalım. Mesleği öğretmenlik olan anne beş yaşında bir çocuğun baktığı yerden “Benim annem her şeyi bilir” şeklinde bilinen bir yetişkindir.
Burada sembolik dile geçiş yapalım. Varsayalım annenin bilgisi çocuğun sınırlı bilgisini aşan sınırsız bilgi olsun. Annenin sınırsız bilgi sahibi olmasına onun “aşkın” tarafı diyoruz. Anne bu seviyeden konuşsa, çocuk bu seviyede olmadığı için anne çocuğuna bilgi olarak bir şey veremeyecek. Anne ne yapıyor? Çocuğun seviyesine iniyor, aşkın karşısında içkin olan onun dünyasına giriyor orada sevgi, ilgi ve o seviyeden bilgi vermek olarak tecelli ediyor.
O tecellide çocuğun sınırlı bilgisini dikkate alan bir dil kullanıyor. Kendisi ateşin yaktığını bildiği halde, “hadi gel seninle ateşin yakıp yakmadığını, ona elini değene acı verip vermeyeceğini öğrenelim” diyor. Bu konuda birkaç örnek gösterdikten sonra bugün seninle “Ateşe dokunursak elimizin yanacağını öğrendik. Yarın da seninle yemekte çatal, kaşık ve bıçak kullanmayı öğreneceğiz.” diyor.
Anne çoğunun sınırlı dünyasında (içkin içinde) öğrettiği her şeyi aşkın/yetişkin dünyasında biliyor ama içkinde tecelli ettiğinde, içkinin anlayacağı dili kullanarak geçmiş ve gelecek zaman kiplerini kullanıyor.
Allah-insan ilişkisi aynen böyle demiyoruz. Ama bu örneğin aşkın-içkin ilişkisini anlama adına çok ama çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
Kur’an’ın aşkın olan Allah’ın içkindeki tecellisi olduğunu dikkate aldığımızda aşkın-içkin konusunu doğru bir şekilde bilmenin Kur’an’ı doğru bir şekilde anlama adına çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
Özetlersek, bizim anlaması ve anlatılması zor olan konuya girme sebebimiz: İleri seviyede bir Kur’an okumada bu konuyu bilmenin gerekli olmasıdır.
Bu konuyu bilmek çok önemli olduğu için bu konuda örneklerimize devam edelim.
Kainat Bir Trafodur, Tecelliyi 220 Volta İndirir
Burada trafo örneği vereceğiz; malum elektrik, üretildiği elektrik santrallerinden evlerimize gelirken, ilk çıktıkları noktadaki yüksek voltajla evlerimize ulaşmazlar. Evimizin bulunduğu yere yakın bir yerde bir trafoya gelirler. O trafo, oraya gelen yüksek voltajlı elektriği, evlerimizdeki elektrikli aletlerimizin kullanabileceği seviyeye (220 volt) indirir.
Trafonun işlevini kısaca anlattıktan sonra gelelim konumuza.
Allah (cc) aşkın yönüyle sınırsız özellik ve güzelliklerin sahibidir. Burada yine sembolik bir dil kullanarak anlatalım, O'nun sınırsız özellik ve güzelliklerinin tecellisini çok yüksek voltajlı (mesela 380.000 volt) elektriğe benzetirsek, bu tecelli karşısında maddi hiçbir şey dayanamaz; paramparça olur.
O yüzden Allah (cc) kainatı bir nevi trafo olarak yaratıyor. Bu trafo, kaynaktan gelen yüksek voltajlı elektriği, 380.000 volttan 220 volta indiriyor.
Bunun bir örneğini Kur'an'da Allah-insan (Hz. Musa) diyalogunda da görüyoruz. O diyalogda Hz. Musa (as) Allah'ı görmek istiyor, Allah (cc) dağa tecelli ediyor, dağ paramparça olduğunda şunu anlıyoruz: Allah'ın (cc) aşkındaki mutlak özellik ve güzellikleri ile doğrudan içkine/kainata/dünyaya/dağlara tecelli etse, kainat buna dayanamaz, paramparça olur.
Bu örnekten sonra bir örnek daha verelim.
Ruh Üflemek (Balona Üflemek)
Aşkın-içkin, sınırsız-sınırlı, an-zaman ilişkisini anlama adına bir örnek daha verip, konuyu Mearic sûresinde öne çıkan miraca getireceğiz.
Rum sûresi 30. âyetin tefsirinde balon örneği vermiş ve Kur’an’da Allah’ın insana varlık aleminde ihtiyacı olan donanımı yüklemesini “ruh üflemek” kavramıyla anlattığını ifade etmiştik. Burada o kavramı bütün varlıkları içine alacak şekilde genişletiyoruz.963
Bu durumu yine sembolik dille anlatırsak bu genişlik içinde “ruh üfleme” diğer bir tabirle ilahî tecelli dört aşamada oluyor.
Birinci aşamada Allah (cc) tarafından önce kainat balonuna üfleniyor. Bu üflemeyle atomdan güneşe bütün taş, toprak, su gibi bütün cansızlar yaratılıyor. Bu yaratılış yaklaşık 14 milyar yıl sürüyor.
İkinci aşamada kainat içinde dünya canlıların yaşayacağı kıvama gelince, bütün bitkilere ruh üfleniyor.
Üçüncü aşamada dünya canlılar içinde hayvanların yaşayabileceği kıvama gelince hayvanlara ruh üfleniyor.
Dördüncü aşamada dünya bitkilerin ve hayvanların yaratılmasıyla insanın yaşayabileceğe kıvama gelince de insanlara ruh üfleniyor.
Bu ruh üflemelerin hepsinde ortak bir nokta var o da her varlık, varlık sahasına bir alt sınırdan geliyor ve üst sınıra doğru terakki ve tekamül ediyor.
Birinci aşamada ruh üflenen kainatın başlangıcına bir alt sınır olarak bir gaz bulutu dersek, o alt sınırdan bugünkü üst sınırına geldi.
İkinci aşamada ruh üflenen bitkilerin alt sınırına tohum, çekirdek dersek, o alt sınırın üstünde her bitki niçin yaratıldı ise öyle oluyor; portakal çekirdeğe portakal ağacı, kayısı çekirdeği kayısı ağacı olup meyve veriyor.
Üçüncü aşamada ruh üflenen hayvanların alt sınırı sperm oluyor üst sınırı ise ne olmak için yaratılmışlarsa o olmak şeklinde oluyor; balıktan balık, kuştan kuş, kediden kedi, tavşandan tavşan oluyor.
Dördüncü aşamada ruh üflenen bütün insanlarda alt sınırdan üst sınıra çıkma iki türlü oluyor;
Birincisi “halk” tarafında, diğer “hulk” tarafında oluyor.964
Halk tarafı insanın maddi/biyolojik/fiziki tarafı oluyor. Bu tarafta alt sınır sperm, üst sınır insanın yetişkin hali oluyor. Bu taraf yemeye içmeye bağlı gelişiyor.
Hulk tarafı insanın (ruhunu, fıtratını, nefsini ve ahlakını içine alan) manevi tarafı oluyor. Bu tarafta alt sınır manevi donanım oluyor. Üst sınır güzel ahlak sahibi insan oluyor. Bu tarafın gelişimi, terakkisi, tekamülü (anne-baba, öğretmenler üzerinden) insanın kendisine bırakılıyor.
Buraya Kadarı Özetlersek: Biz Ne Yaptık? Miraç Yaptık…
Buraya kadar anlattığımız her şeyi aşağıda “Farklı bir açıdan Miraç” başlığı altında yazacaklarımıza zemin hazırlamak için yazdık.
Miraç kelimesi “yukarıya doğru yükselmek” anlamına gelir. Biz burada bu yazıyı yazarken manen yükseldik. Bedenimiz bulunduğumuz yerdeyken, fikrimiz, düşüncelerimiz, hayalimiz, anlayışımız ve kavrayışımız yükseldi. Maddi boyutta yerimizde dururken, manevi boyutta içkinden aşkına, sınırlıdan sınırsıza, zamandan an’a doğru bir yükseliş yaşadık.
Adına miraç dediğimiz bu yükselişte sınırlı imkanlarımızla sınırsızlığı anlamaya çalıştık.
Sınırsızın içinden sınırlının (kainatın) yaratılışına, sınırsızdan sınırlıya tecelliye, ruh üflenmesine hayalen tanıklık ettik.
Kendisine ruh üflenen her varlığın bir alt sınırdan varlık sahasına geldiğini bir üst sınıra doğru terakki ve tekamül ettiğini öğrendik.
Bütün bunlardan sonra sıra miracın tanımını yapmaya geldi. Onu da aşağıda yapalım.
Farklı Bir Açıdan Miraç Nedir?
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi miraç kelimesi yukarı doğru yükselmek anlamına geliyor. Kur’an’da bu kelime insanı yukarı doğru yükselten bir araç olan merdiven için de kullanılıyor.965
Bu sûrenin 3. âyetinde miraç kelimesi, “Mina(A)llâhi żî-lme’âric” âyeti içinde çoğul formda geçiyor. Âyetin tefsirinde de ifade edeceğiz bu âyet bize şu anlamları veriyor:
Allah bütün yükselme derecelerinin, yani miraçların sahibidir.
Allah yarattığı her varlığa yükselme yani miraç potansiyeli vermiştir.
Allah’ın verdiği bu potansiyel ile her varlık bir alt sınırdan bir üst sınıra doğru yükselir/miraca çıkar.
Yani bu kainatta ne kadar maddi-manevi yükselme/miraç; terakki, tekamül varsa bunlar Allah’ın dilemesiyle olur.
Bunun tek istisnası yukarıda “halk ve hulk” kavramlarını anlatırken ifade ettiğimiz gibi insanın manevi tekamülü/yükselmesi/miracıdır. Orada Allah (cc) insana hem yükselebilecek hem de alçalabilecek bir donanım veriyor. Bu donanımı asansöre benzetiyoruz.
Sembolik dille konuşursak her insanın manevi tarafı bu asansörün içinde yaratılıyor. Bu asansördeki insanlara Allah (cc) peygamberler aracılığı ile vahiy gönderiyor. Bu peygamberler o insanlara asansörü tanıtıyor. Asansörün içinde yukarı çıkaran ve aşağıya indiren düğmelere basılırsa bunun hangi sonuçları olacağını anlatıyor.
Özetlersek, bu sûrede geçen mearic (miraçlar) ifadesini vesile yaparak buraya kadar yaratılan her varlığın miracını anlattık.
Müminlerin manevi miracına mealimizde; bu sûrenin ve İsra sûresinin girişinde değindik. Peygamber Efendimizin miracına İsra sûresinin 1. âyetinin tefsirinde değineceğiz.
Şimdi Mearic sûresine girişi niteliğinde olan açıklamalardan sonra sûrenin tefsirine geçebiliriz.
1-17 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Her dönemin inkârcılarını temsilen Nadr bin Haris adında) Biri çıkıp (bir an önce gelmesini ister gibi, alaycı bir üslupla, kıyâmetle birlikte) gelecek azabı sordu.
2. (Merak etmesinler, vaad olunan o azap mutlaka gelecek. Bilsinler ki, onun gibi) Kâfirlerin başına gelecek olan bu azabı geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur.
3. (Geleceği vaad edilen bu azap, bütün) Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah tarafından(insanı alçalmaya giden yollardan sakındırmak için vaad edilir.)
4. (O dereceler o kadar yücedir ki;) Melekler ve (ve özellikle) Rûh (olarak isimlendirilen vahiy meleği Cebrail) oraya miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselir.
(Ey Resûlüm! Bu yüksek dereceler, miraçla senin oraları şereflendireceğin günleri bekliyor.)
5. Şimdi sen güzelce sabret.
(Senin arkandan kendi manevî miracını yapmak isteyen ümmetine, yüksek derecelere çıkmak için ödenmesi gereken bedellerin de yüksek olduğunu sürekli hatırlat!)
6. (Dünyadaki yüksek derecelere talip olan kâfirlere gelince) Doğrusu onlar, ahiret azabını (hâlâ) uzak (bir ihtimal olarak) görüyorlar.
7. Biz ise onu (çok) yakın görmekteyiz.
8. O gün (geldiğinde) gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
9. Dağlar da atılmış yüne döner (un ufak olur.)
Korku ve Dehşetin Geldiği Nokta...
10. (İnsanı dehşete düşüren bu manzara karşısında) Dost, dostu sormaz. (Kimse kimsenin umurunda olmaz.)
11. (Uzak oldukları için değil. Aksine çok yakındırlar.) Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir. İnsan öyle dehşetli bir korkuya kapılır ki, mesela;) Bir suçlu günahkâr, o günün azabına karşılık olmak üzere (dünyada çok sevdiği) oğullarını (kızlarını kurtuluşuna vesile olsun diye) fidye olarak vermek ister;
12. (Bununla da yetinmez) Karısını ve kardeşini,
13. (Hatta) Kendisini koruyup barındıran tüm sülalesini,
14. (Artık, canının derdine düşmüştür. O yüzden ister ki) Yeryüzünde bulunanların hepsini versin de (bir) tek kendisini kurtarsın.
15. Fakat (azaptan kurtulmak) ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir (ne yaparsa yapsın, ne verirse versin artık oraya girecektir.)
16. (O ateş) Derileri kavurup soyar.
17. (O ateş, dünyada Allah’tan, peygamberden, Kur’an’dan, namazdan, infaktan) Yüz çevirip geri döneni (kendine) çağırır! (“Gelin bakalım bugün bir yere kaçamazsınız” der.)
İnsan Tabiatının Fotoğrafı
1-5 Âyet: Tarihi Arka Plan ve Âyetlerin Tefsiri
Bu bölümdeki âyetler için önce genel manada kısa bir tefsir yapacak, sonrasında bazı noktalara yoğunlaşacağız.
7. asırda Mekke’deyiz. İlk âyetin indiği günden bugüne yaklaşık yedi yıl geçmiş. Bu âyetler Mekke’de ilk Müslümanlar için en ağır günlerin yaşanmaya başladığı 7. yılda yani boykot yılının başında iniyor. Bu yedi yıl içinde birçok defa Allah’ın müşriklere (hesap sorma ve gelecek azapla ilgili) vaadini duyuyoruz.
Müminler de müşrikler de bu vaadin ne zaman yerine getirileceğini soruyorlar.966
Müminlerin sorması “Bu sıkıntılı günler artık bitse, bize bu zulmü yapanlar hak ettikleri cezayı görse” şeklinde olurken,
Müşriklerin ki, alay etmek, Müslüman olmuş ve olacakların önünü kesmek için “Bakın Muhammed, Allah’ın peygamberi değil. Olsaydı bize vaat ettiği azap şimdiye çoktan gelirdi.” şeklinde kafa karıştırmak amacıyla oluyordu.
Biz 1. âyette “âyet soyut kalmasın” diye bu iddiaları seslendiren müşriklerden Nadr bin Haris’in ismini yazdık. Ama oraya birçok müşrikin ismini yazmak da mümkündü.
Hatta bazı zayıf rivayetlerde azabın ne zaman geleceğini soran kişinin Peygamber Efendimiz olduğunu da görüyoruz. Bu da mümkün. Çünkü yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu soru her iki taraftan da geliyor.
Şimdi gelelim bu soruya verilen cevaba.
2. ve 3. âyette bu soruya şu manada bir cevap veriliyor:
Allah vaad ettiyse, O bir şeye “olacak” dediyse, dediği şeyi “olmuş” bilin.
Neden? O öyle bir zattır ki, etrafınızda yüce, yüksek, büyük, aşılmaz, erişilmez gördüğünüz her şeyin yaratanı, yücelteni ve yükselteni O’dur.
Biraz daha detaylı bakın; çekirdekten, tohumdan bitkiler çıkaran onları büyüten de O’dur. Basit gördüğünüz meniden insanları ve hayvanları çıkaran da O’dur.
Bu kainata alt sınırdan gelip üst sınıra giden ne varsa, onları yaratan, yücelten, büyüten, geliştiren, terakki ve tekamül ettiren de O’dur.
İşte böyle bir azametin, büyüklüğün, kudretin ve yüceliğin sahibi olan Allah (cc) bir şeye “olacak” diyorsa, onu “olmuş” bilin.
Süresi 50 Bin Yıl Olan Bir Günde Yükseliş Nasıl Oluyor?
4. âyette, aşkın olan Allah’ın yarattığı içkin (kainat) alem içinde meleklerin ve ruhun 3. âyette anlatılan yükselme derecelerinin sahibi Allah’a yükselmesi anlatılıyor.
Bu örnek çok ama çok ilginç bir örnek. Âyette anlatılanları yine sembolik dilin imkanlarını kullanarak anlamaya çalışalım.
Ayette maddi olmayan varlıklar var; melek ve ruh. Bu iki varlık yerden/dünyadan/içkinden aşkına doğru yükseliyorlar/çıkıyorlar. Bu yükselmede varış süresi bir gün. Bu bir günün biz insanların dünyasındaki süresi 50 bin yıl.
Burada bizim için kapalı kalan birkaç nokta var.
Bu mesafeyi kat eden meleklerin ve ruhun hızları nedir?
Bu mesafeyi biz insanlar kat etseydik 50 bin yıllık süre değişir miydi?
Bu soruların cevabını değineceğiz ama bu sorular aslında bize şunu diyor: Bu tür âyetlerde bir güne, bin yıla, elli bin yıla takılıp kalmayın. Bunların tamamı Allah’ın şu içkin olan kainatın büyüklüğünü anlamanız için kullandığı sembolik ölçüler. Bunların tamamı mecaz. Bunların hakikati, kainatı bir çekirdek gibi alt sınırdan yaratmaya başlayan Allah’ın onu ve içindekileri yüceltmesinde ve yükseltmesinde (mearic) ulaşılan üst sınır (büyüklük) hakkında sizlere fikir vermektir.
İşin hakikati (Allahü a’lem) bu.
Bu hakikatin içinde biz insanlar için zaman var ama melek ve ruh için zaman yok. Neden?
Birincisi Allah (haşa) mekanın bir yerinde değil. İnsana şah damarından daha yakın.
İkincisi melek ve ruh nurani varlık olduğu için onlar için mesafe yok.
Ama biz yine de bir mesafe olduğunu varsayarak yukarıdaki iki soruya cevap vermeye çalışalım.
Melek ve ruh madde değil. O yüzden onların ışık hızından daha fazla gittiğini kabul etmemiz lazım. Işık hızının saniyede 300 bin km. olduğunu kabul ettiğimizde melek ve ruh için (öyle bir şey yok ama bir fikir vermek için) 600 bin km. tahmini yapalım.
Daha da basitleştirelim melekler ve ruh saniyede 600 bin km. hızla giden bir uçak içinde (olmaz ama olduğunu düşünelim) yerden arşa, sınırlıdan sınırsıza, içkinden aşkına çıkıyor. Bu durumda Kur’an’ın burada mecazi olarak verdiği 50 bin yıl, saniyede 600 bin km. hızla giden varlıkların kat ettiği mesafe oluyor.
Bu mesafeyi insanların 21. asırda geliştirdiği en hızlı vasıta ile gittiğini düşünürsek bu 50 bin yıl tahminen ne kadar? Şu an için insanların uzaya çıkışta geliştirdikleri uzay araçlarının ulaşabildiği hız saatte 28 bin km.967 50 bin yılı bu hızla gittiğimizi hayal edersek, biz insanların meleklerin kat ettiği mesafeyi kat etmesi 3.86 milyar yıl sürüyor. 3.86 milyar yıllık mesafeyi kat etmek için ortalama ömrü 100 yıl olan 38.6 milyon nesil gerekecek.
Kainatın büyüklüğü hakkında fikir vermek için verdiğimiz bu rakamlar doğru mudur? Bilim insanları şu an için kainatta 2 trilyon galaksi olduğunu, ortalama bir galaksinin başından sonuna kadar olan mesafenin 100 bin ışık yılı olduğunu, insanların saatte 28 bin km. hızla giden bir vasıtayla bu mesafeyi 3.75 milyon yılda kat edebileceğini söylüyorlar. Bu sadece bir galaksi, bunun yanına 2 trilyon daha koyalım…
Şimdi burada duralım ve konuya girerken yazdığımız şu cümlenin devamını bir kere daha okumanızı isteyelim. “Bu tür âyetlerde bir güne, bin yıla, 50 bin yıla takılıp kalmayın…”
Bunların tamamı mecazdır. Bu mecazi anlatım Allah’ın muhteşem kudretini anlatır. Bu kudretin vaad ettiği her şeyi yerine getirebilecek bir gücün sahibi olduğunu anlatır. O’nun sonsuz kudreti karşısında dünyayı yaratmak mümkün olduğu gibi ahireti yaratmanın da mümkünü olduğunu anlatır.
Bu anlatılanlardan sonra 5. âyet peygamber Efendimizin şahsında bütün zamanlarda gelecek olan müminlere şu mesajı verir. 4. âyette melekler ve ruh hakkında verilen ölçüler üzerinden, kainatı yaratan Allah’ın ne kadar büyük, ne kadar güçlü olduğunu anladığınız. Allahüekber derken arkanızda böyle bir gücün olduğunu bilin, bu güç şu imtihan dünyasında “sabredin” diyorsa, “vardır bunda bir hikmet” deyip sabredin.968
“Şimdi Sen Güzelce Sabret”
Bu cümle 5. âyetin meali. Kur’an’da Sabır kelimesi 103 defa geçiyor. Bu 103 yerden 3’ünde sabır kelimesi yanında cemil/güzel sıfatıyla birlikte “Sabrün Cemil” şeklinde geliyor.969
Bu ifadeyi buradaki bağlam içinde iki şekilde anlayabiliriz.
Birincisi dar anlamda; 5. âyet ilk muhataplara diyor ki, burası imtihan dünyası, burada Allah müşriklere gelecek azaptan bahsediyor ama bu azap bazen tadımlık olarak dünyada gelse bile, genelde ahirete kalıyor. O yüzden şu an içinde bulunduğunuz zor günlerin bugünden yarına hemen geçeceğini zannetmeyin, bu süreç uzayabilir, Allah’ın müşriklere tadımlık ceza vermesi Medine’ye kalabilir. Bugüne kadar sabrettiniz, bundan sonrası için de duruşunuzu değiştirmeyerek güzel bir sabırla sabretmeye devam edin.
İkincisi geniş anlamda; 5. âyet Kur’an’ın bütün zamanlardaki muhataplarına Mearic (miraçlar/yükselmeler) üzerinden şu mesajı veriyor: insanın manevi olarak alt sınırdan üst sınıra terakkisi ve tekamülü; kamil insan olma süreci kolay değildir. Bu süreç; bu süreçte yapılması gerekenlerin hakkıyla yapılması, kıvamın yakalanması ve onun bir ömür korunması çok ciddi bir emek ve gayret isteyen bir iştir. Zor olan bu yolda, bu zorlukları aşmak için sabrün cemil/güzel bir sabır gerekir.
Özetlersek,âyet Allah’ın kendisine verdiği potansiyel üzerinden kendi manevi miracına çıkacak; kendini gerçekleştirecek, kamil insan olma yolunda terakki ve tekamül edecek her insana şunu diyor: Bu iş emek ister, gayret ister bir de sabır ister. O sabır sabr-ı cemil yani güzel sabır olursa netice de güzel olur.
6-9 Âyet: Bunu Yaratan Kudret İçin İmkansız Yoktur
Burada söz yine Allah’ın kıyamet vaadine geliyor. Kur’an’da yüzlerce örnekte gördüğümüz gibi, önce gökler, yer/dünya/kainat üzerinden Allah’ın sınırsız gücü anlatılıyor, sonrasında “o güç için imkansız yoktur, o olacak demişse, olmuş bilin” mesajı veriliyor.
Bu âyetlerde de bunu görüyoruz.
10-14 Âyet: “Mahkemede Rüşvet Verir Kurtarırız”
Bu âyetlerin bir tarihi arka planı var. Bu arka planında genelde bütün dünyada, özelde 7. asrın Mekke’sinde kabilecilik, kavmiyetçilik, aşiretçilik gibi kendine yakın olanı bir şekilde koruma ve kayırma duygusu vardı.
Bu duygu Mekke’de o kadar güçlüydü ki, bir kabileye mensup olan kişi, şunu çok iyi bilirdi “Biz dostuz, dostlarımız bizi korur. Bir suç işemişsek mutlaka fidye verip bizi kurtarır. Yani gücümüzün göstergesi servetimiz o kadar büyük ki, onu ortaya koyduğumuzda çözülmeyecek işimiz yoktur.”
Bu tarihi arka planı bugünkü dille söylersek: “Biz tanınmış bir aileyiz. Satın alamayacağımız insan yoktur. Herhangi bir mahkemede aleyhimize bir şey olduğunda rüşvet verip kendimizi kurtarırız.”
İşte Kur’an bu anlayışın hakim olduğu bir dünyanın önüne bir ahiret manzarası koyuyor ve o manzara üzerinden şu mesajı veriyor: Ey insanlar! Ey insanlar içinde günahkar olanlar! Dünyanın bütün servetleri sizin olsa, o servetle dünyada kendinizi kurtardığınız gibi ahirette de kurtaracağınızı zannediyorsanız. Bilin ki çok ama çok büyük bir yanılgı içindesiniz. O servetin ahirette size hiçbir faydası olmadığı gibi, o servetin emanet olduğunu unutmanızın, o serveti veriliş amacı dışında kullanmanızın büyük bir cezası olacak. Bu gerçekle yüz yüze gelmeden önce aklınızı başınıza alın. Kurtuluşun yolunu Peygamberin davet ettiği dinde arayın…”
15-17 Âyet: Cehennem: Benim Elimden Seni Hiç Kimse Kurtaramaz
Kur’an’daki bütün cehennem tasvirlerindeki amaç orayı anlatmak değildir. Orası hakkında fikir verip, insanları dünyadaki yanlıştan caydırmaktır. Bu âyetlerde anlatılan cehennem lisan-ı haliyle bütün insanlara şunu der: “Öldükten sonra bana geldiğinde, seni benim elimden kimse kurtaramaz. Benden kurtulmanın yolu dünyada; verilen her nimeti emanet bilmekten, o emanetleri veriliş amacına uygun kullanmaktan geçiyor. Bunu da sana İslam dini öğretiyor. O dine girip örnek bir Müslüman olduğunda, bana gelmeden benden kurtulma yolunu bulmuş oluyorsun.
18-34 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
18. (Özellikle de haram-helal demeden, zekâtını vermeden mal ve servet) Toplayıp yığan kimseyi!
19. Doğrusu insanoğlu, açgözlü (ve doyumsuz bir tabiatta) yaratılmıştır.
20. Kendisine fenalık dokunduğunda (elinde olan azaldığında) sızlanır, feryat eder.
21. Ona imkân verildiğinde (elinde olan çoğaldığında) ise (bu sefer de) pinti kesilir (kimseye bir şey vermez.)
22. Ancak (herkes bunlar gibi dünya bağımlısı değildir. Bir de günde beş defa ezan okunduğunda, dünya ile bağlantıyı kesip, Allah’ın huzuruna gidip) namaz kılanlar (var ya, işte onlar) başka.
23. Onlar, namazlarına devam eden (namazda Allah’ın huzurunda bulunma şuurunu, namazdan çıkınca da muhafaza eden) kimselerdir.
24. (Onlar bilir ki) Mallarında (Allah’a ait) belli bir hak vardır,
25. (O hakkı, mecbur kaldığı için) İsteyene ve (iffetinden dolayı isteyemeyen ama gerçekten muhtaç ve) mahrûm olana (zekât ve benzeri vesilelerle verirler.)
26. (İnandıkları değerlere gösterdikleri sadakatle, her şeyin karşılığının verileceği) Hesap gününü tasdik ederler.
27.(Onlar) Rablerinin (rahmetini umar- ken) azabından (da) korkanlar,
28. Çünkü (onlar bilirler ki, hesap günü) Rablerinin azabına karşı hiç kimse kendini güvende hissedemez.
29. Onlar iffet ve namuslarını (titizlikle) korurlar.
30. Ancak (nikâhlı) eşleri ya da (evlilik sözleşmesi ile) sahip oldukları esir kadınlar hariç. Çünkü onlar (ile olan meşru ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar.
31. Kim (helal daireyi yeterli görmez) bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.
32. Onlar (kendilerine teslim edilen) emanetlere ihanet etmez ve sözü (de) namus bilirler.
33. (Onlar) Şahitliklerini (her durumda dosdoğru) yaparlar;
34. (Onlar) Namazlarını (titizlikle) korurlar.
18-21. Âyetler: Bir Karakter Analizi
Kur'an-ı Kerim, çeşitli vesilelerle insan karakterini analiz eder. Bu analizlerde, insanın iç dünyasındaki niyetler ve bu niyetlerin dışa yansıması olan davranışlar ele alınır. Bu âyetler adeta bir ayna görevi görerek, insana kendi iç dünyasını dışarıdan seyretme ve kendisiyle yüzleşme fırsatı sunar.
Benzer bir karakter analizini, bir önceki sûre olan Rum sûresinin 33. âyetinde de görmüştük. Orada "İnsan Karakterine Ait Bir Resim" başlığı altında, sıkıntı anında Allah'a yönelen ancak rahata erince unutanların betimlemesini yapmıştık.
Mearic sûresinin 18-21. âyetlerinde ise şöyle bir karakter resmediliyor:
Öncelikle, serveti yığma hırsına kapılmış bir insan tasvir ediliyor.
Bu insanın doyumsuzluğundan bahsediliyor.
Elindekiler azaldığında veya elinden alındığında, sanki o nimetler kendi malıymış gibi, emanet değilmiş gibi ve sanki bir gün ölümle onlardan ayrılmayacakmış gibi tepki veriyor.
Bu kişinin sızlandığını, feryat edip şikayetçi olduğunu görüyoruz.
Kaybettikleri kendisine geri verildiğinde ise, bunların emanet olduğunu unutuyor, onları kendi malı zannediyor ve Allah yolunda infak etmek yerine cimrilik ediyor.
Bu âyetler, tüm zamanlarda Kur'an'a muhatap olanlara şöyle sesleniyor: "Ey insan! Kur'an aynasına bak. Burada resmedilen karaktere benziyor musun?... Eğer benziyorsan, bil ki burada yığdığın ve seni cömert olmak yerine cimri olmaya sevk eden servetin, ahirette sana ve sevdiklerine hiçbir fayda sağlamayacak, aksine başına bela olacak. Gel, yol yakınken bu yanlıştan dön. Kölesi olduğun nimetlerin aslında emanetçisi olduğunu hatırla."
"Peki, bunu nasıl hatırlayacağım?" diye soracak olursan, cevabı genel olarak ibadetlerde, özel olarak da namaz ve zekat ibadetlerinde bulabilirsin.
Gelecek âyetlerde bu ibadetlere bakalım.
22-34 Âyet: Âyetler Arası İlişki
18-21 arası âyetlerle 22-34 arası âyetlerde teşhisin ardından tedaviyi ortaya koyma gibi ilişki var.
Teşhisin adı bencillik ve cimrilik. Buna bağlı olarak emanet olarak verilen nimetlere “benim” demek, “Hayat benimdir dilediğim gibi yaşarım” anlayışını bir yaşam tarzı olarak seçmek.
Tedavinin adı da Allah’a iman etmek, “Ben müminim, Müslümanım.” demek bu söylemi eyleme dönüştürmek.
İbadetler ve salih ameller üzerinden bu söylem eyleme dönüştüğünde, verilen nimetlerin emanet olduğu biliniyor, emanetin sahibinin razı olduğu hayat, bir hayat tarzı haline geliyor.
Bu kısa girişi aşağıdaki başlıklarla bu konuyu açalım.
Önce Teşhis Sonra Namaz ve Zekat Üzerinden Tedavi
Kur’an ölçülerinde bir insanın başına gelebilecek en büyük manevi musibet kendisine emanet olarak verilen nimetlere “benim” demesidir. Böyle diyen biri haliyle şunları da der: “Hayat benim dilediğim gibi yaşarım”, “Mal (para/servet) benim dileğim gibi harcarım.”
18-21 arası âyetlere baktığımızda böyle diyen bir insanda en fazla görülen manevi hastalıklardan biri de bencillik ve bencillik semptomları olarak bilinen cimrilik/pintilik.
Kur’an 22. âyet ve sonrasında bu hastalığa yakalanmamanın, yakalanılmışsa kurtulmanın yolunun nereden geçtiğini müminlere ait özellikler üzerinden anlatıyor. Bu özelliklerden namazı ve zekatı (22-25 âyetlerde) en başa koyarken, 34. âyette namaza bir kere daha vurgu yapıyor.
Burada soru şu: Namaz970 ve Zekat971 neden bu kadar önemli?
Kur’an namaz ve zekatı şekilde farklı, özde aynı ikiz kardeş gibi görüyor. Ne zaman birinden bahsetse, diğerini genelde hemen yanı başına koyuyor.972
“Neden bu kadar önemli?” sorusuna aşağıdaki başlık altında değinelim.
Namaz ve Zekat Dünyaya Karşı Bağımsızlık İlanıdır
Bu dünyada mutlak (sınırsız) özgürlük yoktur. Neden? Çünkü, insan ontolojik olarak (yaratılıştan) dünyaya bağlı yaratılmıştır. Yemede, içmede, nefes almada, kısaca hayatının devamı için tüm ihtiyaçlarında dünyaya bağlıdır. Yani hiçbir insan “Ben bağımsızım, ben güneşle, havayla, suyla (daha binlerce nimetle) bağlantımı keserek de yaşarım.” diyemez.
Din, dekoru böyle olan dünyada insana bir teklif sunar: “Bu teklif vereni (Allah’ı) verilen (nimetler) her şeyden daha fazla sevme, verene bağlılığını göstererek verilenlere karşı bağımsızlığını ilan etmek.” teklifidir.
İman etmek ve bu imanı kelime-i şehadet ile ilan etmek bu teklifin söylem olarak kabulü olurken, bütün ibadetlerin özetini içine alan ve iki kardeş olan namaz ve zekat bu teklife verilen cevabın eylem olarak ispatı olur.
Bu ispat makamında mümin kişi, günün her vaktinde haramlardan günahlardan uzak durmanın yanında günün beş vaktinde dünyadaki bütün helallerle de bağlantısını keser.
Bu ispat makamında mümin kişi başkasının “benim” dediği nimetlere “emanet” der. Emanetin içinden bir miktarını emanetin sahibinin gösterdiği adreslere vermekle, kendi helal malıyla bağlantısını keser. Bu şu demektir: “Ben vereni verilen her şeyden daha fazla seviyorum. Veren istedikten sonra verilenlerden kendi özgür irademle ayrılmakla Allah’a olan bağlılığımı, dünyaya karşı olan bağımsızlığımı ilan ediyorum.”973
Özetlersek, iman etmek, “Ben Müslümanım.” demek, dünyaya karşı bağımsızlıkta söylemdir, tüm ibadetleri temsil eden namaz ve zekat bu söylemi ispat eden eylemlerdir. Ne gibi? “Ben güneşim” diyen güneşin bu söylemini ışık vermekle ispat etmesi gibi. Ne gibi? “Ben kayısı ağacıyım” diyen ağacın, bu söylemini kayısı meyvesi vererek ispat etmesi gibi…
“Allah (cc) Benim Hakkımı Fakire Ver Diyor mu?” Evet…
Bu sorunun doğrudan cevabını bu bölümde 24. âyette “Mallarında belli bir hak vardır…” ifadesinden öğreniyoruz.974 Bu ve benzeri âyetlerin üzerinde düşündüğümüzde malımız (servetimiz) dediğimiz her şeyin emanetçisi olduğumuzu ve gerçek sahibinin Allah olduğunu anlıyoruz. Nasıl anlıyoruz? Daha önce ifade ettik, Allah ilk sermayemiz olan bedenin sahibidir. İlk sermayemiz olmasa ikinci sermayemiz olan; ev, araba, mal, mülk olmayacağı için, Allah ikinci sermayemizin de dolaylı olarak sahibidir.
Buna “farkındalık” diyoruz. Bu farkındalığa sahip olan Müslüman, bedenini emanet gördüğü gibi servetini de emanet görür. Bunu gördüğünde o emanet üzerinde asıl hak sahibinin Allah olduğunu anlar. Bunu anladığında başlıktaki soruya “evet” der.
Burada “evet” söylem olur, Allah yolunda ihtiyaç sahiplerine vermek o söylemi ispat eden eylem olur.
Ahiret İman ile “Tek Nefes” Arasındaki Bağlantı
26. âyet iman eden Müslümana ait özellikleri sayarken “hesap gününü tasdik etmeyi” öne çıkarıyor. Neden? Çünkü, bir Müslümanın aldığı nefes dahil her şeyi ama her şeyi ahiretle doğrudan bağlantılıdır. Değer biçilmeyen tek bir nefese (sembolik olarak) “bir milyar” dersek, nefesin bu değerini bilen her Müslüman ahirette bu “Bir milyarı nereye harcadın?” sorusunun kendine sorulacağına kesin iman eder ve o nefesi değerine uygun işlerde harcar.
Allah’ın Azabından Korkmak Ne Demektir?
Bilinçli bir Müslüman için bu sorunun cevabı doğrudan azaptan korkmak değildir. 27. âyette bahsedilen azaba “sonuç” dersek, korkulan şey o sonucu hak etmeye götürecek sebepler ve o sebeplere bağlı olarak kaybedilecek şeylerdir.
O sebeplerin toplamına “Allah’ın razı olmadığı her şey” diyoruz. O sebeplere bağlı kaybedilecek şeylere de “Allah’ın sevgisini/rızasını ve buna bağlı örnek bir Müslüman olma vasfını kaybetmek.” diyoruz.
Bunları kaybetmek, annenin sevgisini kaybetmek korkusu ile onun sevmediği şeylerden uzak durma korkusuna benzer. Bu yönüyle bu korku güzel bir korkudur; korkan kişiyi, korktukça Allah katında sevimli ve değerli yapan bir korkudur.
“İman Ettim.” Cenneti Garantiledim mi? Hayır…
27. âyet ve benzeri âyetler bu sorumuza “hayır” diyoruz. Dünya imtihan dünyası olduğu için, bu dekorun yasaları imtihanın sonuna (son nefese) kadar hiç kimsenin “Ben garanti cennetliğim” demesine izin vermiyor. Havf-reca arasında bir hayat yaşanmasını istiyor.
Cinsellik Bir Emanettir
Sûrenin 29. âyetinde müminlerin iffetlerini ve namuslarını korumalarından bahsediliyor. Devamında da bu korumada eşlerine ve aralarında evlilik sözleşmesi bulunan cariyelerine istisnası getiriliyor. Biz bu konuyu Nisa sûresinde aile, evlilik, köle, cariye konusunda geniş olarak değerlendireceğiz. O yüzden burada sadece 32. âyet üzerinden işin emanet konusuna bakan tarafına dikkat çekeceğiz.
Bir Müslüman hayata/bedene/vücuda “benim” demez “bende emanet” der. Bunlara “bütün” dersek, bütün emanet olunca bütünün bütün parçaları da birer emanet oluyor. Cinsellik; cinsel organlar, cinsel çekicilik de bu bütünün içindedir.
Her yerde, herkes içinde konuşulması doğru olmayan cinsellik basit bir konu değil; her yetişkinin belli ölçülerde bilmesi gereken, hemen her insanın evlenirken dikkate aldığı, evli her insanın belli bir yaşa kadar ayda birkaç defa yaptığı ve evlilik bağlarının güçlü kalması için de yapılması gereken bir iştir. Evlilik bağlarının ve duygusal yakınlaşmanın güçlenmesi, eşlerin aile dışında başka arayışlara girmemesi için de çok önemlidir.
Bu önemli konu imtihan dünyasında insanın kendini kontrolde en fazla zorlandığı konudur. Günaha girme noktasında bir anket yapılsa, cinsel konular, yalan ve gıybetten sonra en çok işlenen günahlar arasında yer alabilir.
Bu zorluğu aşmada ve kendini kontrol etmede şu sorunun cevabı çok önemlidir. “Hayat (beden, vücut, güzellik, cinsel cazibe) kimin?
“Benim” diyen dilediği gibi yaşar. “Ben de emanet” diyen de emanetin sahibinin koyduğu ölçülere göre yaşar.
Adına mantık dediğimiz aklın işleyiş yasaları, insan için “hayat kimin?” sorusuna “benim” demeyi imkansız kılıyor. Bu soruya “benim” demeye izin vermiyor.
Neden? Çünkü akıl evrensel bir yasa olan mülkiyet yasasını biliyor. Bu yasaya göre insan bedelini ödediği şeye “benim” derken, bedelini ödeyemediği şeye “benim” diyemiyor. Mutlaka “ben de emanet” demesi gerekiyor.
Bu noktada emanetin sahibi; kişi kime, neye inanıyorsa o oluyor. Bu bir ateist için doğa, tabiat, tesadüfler olurken, Allah’a iman edenler için de Allah oluyor. Ama asla kişinin kendisi olmuyor.
Bu gerçek bilindiğinde genelde tüm insanlar için, özelde bütün “ben Müslümanım” diyenler için “hayat benim dilediğim gibi yaşarım” ifadesinin akli, mantıki bir karşılığı olmuyor.
Akli ve mantıki karşılığı olan şey şu oluyor: “Hayatım, bedenim bende emanettir, o emaneti dilediğim gibi kullanamam, bedeni dilediği zaman dilediğim yerde, dilediğim kişilere teşhir edemem. Emanetin sahibinin koyduğu ölçülere uymam gerekiyor.”
Özetlersek, İslam dininde haram-helal, cinsellik, tesettür, aile gibi konuları konuşmaya başlarken, başlangıç noktası emanettir. Bu konuların emanet gerçeğini kabul eden insanlarda bir karşılığı olacak ama diğerleri kendilerinin olması imkansız olan hayata “benim” deme yanılgısı ile yaşayacaklar.
“Ben Mümin” Demek Sözleşmeyi Kabuldür
32. âyetin değerlendirmesini yaparken şunu hatırlatalım. Arapçada emanet, emniyet ve mümin kelimeleri aynı kökten gelir. Bu kelimelerin Türkçe anlamlarının merkezinde güven vermek vardır. Bu küçük hatırlatmadan sonra konumuza başlayalım.
Daha önce “Kur’an okumak Allah ile insan arasındaki sözleşmeyi okumaktır.” demiştik.975 Burada, oranın devamı olarak şunları ifade edelim;
Kur’an’ı bir sözleşme olarak okuyan kişi sözleşmenin tarafı olan Allah’ın verdiklerine ve vereceklerine (vaadlerine) bakar. Verdikleri tüm nimetlerdir. Verecekleri de o nimetleri amacına uygun kullanmanın sonucunda (güzel ahlak kazanma, buna bağlı Allah’ın rızasını kazanmaya bağlı olarak) verilecek olan cennettir.
İnsan bu sözleşmenin muhatabı olarak yazılanları okur. Yazılanları okumak, anlamak ve kabul etmek imandır. -Bu imanın içinde verilen her nimetin emanet olduğunu bilmek de vardır.- Kişi bu imanla mümin sıfatını alır.
(Güvenilen, güven veren anlamına gelen) Mümin sıfatı insan-Allah ilişkisinde şu anlama gelir. “Allah’ım sahibi göründüğüm bütün nimetlerin emanet olduğunun farkındayım. Bu emanetleri amacına uygun olarak kullanma konusunda bana güvenebilirsin.”
Mümin sıfatı insan-toplum ilişkisinde şu anlama gelir: “Ey insanlar! Ben sahibi göründüğüm her nimeti emanet biliyorum, emanetleri veriliş amacına uygun kullanmaya gayret ediyorum. O yüzden benim elimden, dilimden emin olabilirsiniz. Yani benden size zarar gelmez.”
Özetlersek, burada anlattıklarımız Kur’an’ı okumanın, anlamanın sonucunda ortaya çıkan bir farkındalıktır. Bu farkındalığa sahip olan bir mümin için “Ben Müminim” demek şu anlama gelir: “Allah’ım bana verdiğin her nimeti veriliş amacına uygun kullanacağıma dair sana söz veriyorum. Bu konuda bana güvenebilirsin.”
Söz, Eylemin Kıblesidir
32. âyette emanetin imanla bağlantısını kurmak, imanı sözleşmeyi kabul ve söz vermeyle eşitlemek aynı zamanda, vahyin rehberliğinde fıtratının gereğin yapmak oluyor.
Bu eşitlemeye “bilinç” dersek, bu bilince sahip olan bir Müslümanın ağzından çıkan her söz, o söze bağlı her türlü davranışın/eylemin/hareketin yolunu ve yönünü gösteren kıblesi olur.
Böyle olan bir müminin sözüyle eylemi arasında çelişki görülmez. Böyle olan bir müminde söz ve öz, söz ve eylem arasında muhteşem bir uyum vardır.
Mümin Önce Şahitleri Dinler Sonra Şahitlik Yapar
33. âyetteki şahitlik hukuki durumlarda mahkemede şahitlik olarak anlaşılabiliyor. O şahitlik, Müslümanın külli (bütünü kuşatan büyük) şahitliği içinde önemli bir cüzdür (küçük parça).
Önce külli şahitliğe bakalım.976 Yaratılan her şey ontolojik (yaratılıştan) Allah’ın varlığına birliğine ve insana verdiği değere şahit olmak için yaratılır.
Bu şahitler ezan okur. Bunların okuduğu ezan, şuursuz varlıklar tarafından hal lisanı ile sessiz okunan ezandır. Bir de bu ezan seslendirilmesi vardır ki, onu tüm şuurlu varlıkları temsilen okuyan kişinin sıfatı müezzindir.
Müezzinin okuduğu ezanın özeti şu anlama gelir: “Biz vahyin rehberliğinde Peygamber Efendimizin örnekliğinde, akıl gözü ve kalp kulağı ile kainat kitabını okuyor, bu okumanın sonucunda Allah’tan başka ilah olamayacağını ilan ediyoruz.”
Ezan ile sembolize edilen şahitlik şahitliğin söylem halidir, ezandan sonra kılınan namaz ise şahitliğin eylem halidir.
Bu külli şahitlikten sonra mahkemeye gelirsek, mahkemedeki şahitliğin özünde de bu şahitlik vardır. Bilinçli Müslümanın mahkemede Hakim karşısında durmasının ve şahitlik yapmasının anlamı şudur: Ben Müslümanım ben yalan söylemem. Ben burada, bu küçük mahkemede; büyük mahkeme olan mahkeme-i kübrada hakimler hakimi Allah’ın huzurunda hesap verme şuuru ile duruyorum. O yüzden benim haktan, hukuktan, adaletten ayrılmam inandığım değerlere ihanettir.
Özetlersek, yalan doğruluğun, dürüstlüğün, güvenin ve bunlarla beraber kazanılan itibar ve şerefin katilidir. Bir müminin yalan söylemesi, çevresinde güvenilmez bir insan olarak bilinmesi, kendine yapabileceği en büyük kötülük olurken ve inandığı değerlere de çok büyük zarar verir.
Namazı Korumak, Namazdaki Duruşu Korumaktır
Kur’an bu sûrede 23. ve 24. âyette namaza değindi. 34. âyette, “Onlar namazlarını korurlar” diyerek bir kere daha namaza vurgu yapıyor.
Bilinçli bir Müslümanın namazını koruması, namazın onu koruduğunu bilmesindedir. Bu konuda Kur’an’da namaz konusunda en kapsayıcı âyetlerden biri olan Ankebut sûresinin 45. âyetini paylaşalım. “(Resûlüm!) …namazı dosdoğru kıl. Muhakkak ki, (Allah huzurunda ihsan şuuru ile kılınan bir) namaz (bu şuur muhafaza edildiği müddetçe insanı) hayâsızlıktan ve (her türlü) kötülükten alıkoyar…”
Namazın insanın her türlü kötülükten korumasının şartı, beş vakit namazda Allah huzurunda olma bilincinin her vakte taşınmasındandır.
Beş vakit namazda yakalanan duruşun adı teslimiyet duruşudur; istediğini değil istenileni yapma anlamında teslimiyet duruşudur. Bu duruş kainatta atomdan güneşe bütün varlıklarla senkronize977 olan duruştur.
Namazı korumak bu duruşu korumaktır. Bu duruş kaledir. Bu kale müminin şeytandan Allah’a sığındığı kaledir. Bu sığınağın sağlamlığı namazdaki sağlam duruşunun yaşanması ve korunması ile doğrudan alakalıdır.
Şimdi bu duruşun, önceki âyetlerle bağlantısını kuralım. Bu duruşu koruyan/muhafaza eden bir Müslümanın;
Serveti toplayıp yığan sonra da bencillik ve cimrilik yapan bir insan olması, o servette Allah’ın hakkının olduğunu, o hakkın muhtaçlara vermesinin bir görev olduğunu unutması zordur. (18-25)
Hesap gününü unutarak garantilenmiş bir hayat yaşaması zordur. (26-28)
Bedenini teşhir ederek, helal dairenin sınırlarını aşarak ırz, namus ve iffet gibi değerlerine zarar verecek söylem ve eylemlere yönelmesi zordur. (29-31)
“Hayat benim” demesi, hayatının bir emanet olduğunu unutarak yaşaması zordur. (32)
İnandığı değerlerin varlığına ve doğruluğuna şahitlik yaptığını bilir ve bu şahitliğe gölge düşürecek güven kaybettiren şeyler yapması zordur. (33)
İşte namaz bir mümini bunları yapmaktan koruyan, bunları yapmayı zorlaştıran bir ibadettir.
Özetlersek, İnanç dekorunda namazın varlık sebeplerinden biri de bu koruyucu ve zorlaştırıcı özelliğidir.
35-44 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
35. İşte bunlar (Rablerinden bir lütuf olarak) cennetlerde ağırlanırlar.
36. (Ey Resûlüm! Mü’minlerin cennette ağırlanacağını duyan) O kâfirlere ne oluyor ki (alay etmek için “Eğer bir cennet varsa, önce biz girelim” diyerek) sana doğru koşuyorlar?
37. Bölük bölük sağından ve solundan (gelip başına üşüşüyorlar.)
38. Onlardan her biri (sana ve mü’min-lere yaptıklarından utanmadan bir de nimetlerle donatılmış) Naîm cennetine gireceklerini mi sanıyorlar?
39. Kesinlikle hayır! (Yok öyle bir şey!) Şu bir gerçek ki, (Oraya hızlı koşanlar değil, Allah’ın rızasına koşanlar; hayırda yarışanlar girecek. Kendilerini başkasından üstün ve öncelikli görmesinler. Çünkü)Biz(tıpkı diğer insanlar gibi) onları da çok iyi bildikleri bir şeyden (bir damlacık spermden) yarattık.
40. (Günlerin uzamasına ve kısalmasına bağlı olarak) Güneşin (her gün değişen) farklı doğuş ve batış yerlerinin Rabbi (ve O’nun bu sistemin işleyişi için terbiye ettiği güneş, ay, dünya ve bütün gök cisimleri) şahit olsun ki, Bizim gücümüz (onların alaya aldıkları cennet dâhil her şeyi yaratmaya) yeter:978
41. (Hatta dilersek) O kâfirleri (bile) yok edip yerlerine daha iyilerini getirebiliriz. Bunu yapmamıza engel olacak hiçbir şey de yoktur.
42. (Ey Resûlüm!) Sen onları (kendi hallerine) bırak; (varsınlar) kendilerine vaad edilen gün gelinceye kadar, dünya hayatına dalsınlar, onunla oynayıp oyalansınlar.
43.-44. (Onlara vaad edilen) O gün, gözleri önlerine eğik, kendilerini baştan ayağa zillet kaplamış durumda, sanki (dünyada taptıkları putlarından) bir(putu önlerine hedef olarak koymuşlar ve o) hedefe doğru koşuyorlarmış gibi, kabirlerinden hızla çıkarlar. İşte onların uyarıldıkları (ama her asırda Nadr bin Haris gibi inkârcıların bir türlü ciddiye almadıkları) gün bugündür.
35-39 Âyet: Ortam Okuması
Hayalen 7. asırda Mekke’deyiz. Müşriklerin baskıları sürekli artıyor. Düne kadar Müslümanları yok sayan müşrikler, onların sayısı artınca, onları hor ve hakir görmeye başladılar.
Bu âyetlerde onun bir örneğini görüyoruz; müşriklerde kibir tavan yapmış. Onlara göre kendileri her şeyin en iyisine en güzeline layık. Eğer cennete girecek, orada Allah’ın ikramlarına mazhar olacak biri varsa onlar olmalı.
38. ve 39. âyet, hor ve hakir gördükleri müminlere cennette yapılacak ikramlarla alay eden müşriklere şu mesajı veriyor: Her insan (sperm, yumurta, zigot gibi) aynı özden yaratıldı; hiçbir insanın yaratılıştan, soyundan, ırkından, milletinden gelen bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir. Yani Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınmak, O’nun razı olduğu her şeye layık olduğu önem ve değeri vermekten geçer.
40. Âyet: Kur’an’da Bilimsel Dil
Daha önce ifade etmiştik, Kur’an’da bilimsel dil, ilkokuldan üniversite sona kadar olan zaman dilimini içine alan bir eğitim sisteminde kullanılan dile benzer. Bu dilde öğretmen her şeyi bilen olsa bile, girdiği sınıftaki öğrencinin seviyesini dikkate alması gerekir.
İşte bu nedenle Kur’an’daki bütün bilimsel âyetlerde seviye 7. asrın bilgi seviyesinden verilir. 40. âyette de bunu görüyoruz. O gün Mekke’de yaşayan insanlar doğular ve batılar ifadesinden, bir yıl içinde güneşin onlarca farklı yerden doğup battığını anlayabiliyorlardı.
Bugüne geldiğimizde, biz bugün, dünyanın kendi ve güneş etrafında döndüğünü bu dönüşün günlerde uzama ve kısalma, mevsimlerde değişme gibi sonuçlarının olduğunu bildiğimiz için bu âyeti özüne sadık kalarak daha farklı yorumlayabiliyoruz.979
Kur’an bir hidayet kitabı olduğu için burada amaç coğrafya ve astronomi bilgisi vermek değil. Amaç âyette de ifade edildiği gibi Allah’ın Rab olmada (terbiye sistemindeki) büyüklüğü/gücü göstermek.
Bu güç üzerinden öne çıkan mesajlardan biri şu: Ey müşrikler! Siz inkar etseniz de alaya alsanız da Allah ahireti yaratacak, mümin kullarına cennette ebedi ikramını yaparken size de layık olduğunuz sonu yaşatacak.
Bu son, geçmişte kavimlerin helaki şeklinde olduğu gibi, bugün ağır yenilgiler yaşama şeklinde olabilir, yarın da ahirette büyük pişmanlıklar yaşama şeklinde olabilir. Gelin yol yakınken Kur’an ve peygamberin davet ettiği doğru yola; İslam’a gelin. İslam’a geldiğinizde uzağa gitmeyeceksiniz, atanız İbrahim’in dinine gelmekle kendinize, özünüze gelmiş olacaksınız.
41-44 Âyet: Allah’ın Gücünün Karşısında…
40. âyetin görevi bir kere daha Allah’ın gücündeki sınırsızlığı göstermekti. O güç gösterildikten sonra gelen âyetler üzerinden şu mesajlar veriliyor.
41. âyet: Ne yaparsanız yapın Allah nurunu tamamlayacak.980 O yüzden Geçmişte bu gücün karşısında kimse duramadı siz de duramayacaksınız.
42. âyet: Allah sonsuz gücünün yanında sonsuz da merhametlidir. O yüzden bu merhametin bir gereği olarak dünyada yanlış yapan kullarını anında cezalandırmıyor. Halîm isminin gereği olarak onlara mühlet veriyor.
43. 44: O mühlet bir gün bitecek, bir gün mutlaka o girdikleri kabirden bütün bir hayatın hesabını vermek için çıkacaklar. Çıktıkları gün derin bir zillet, utanç ve pişmanlık yaşayacaklar. İşte onlar böyle bir günle iş işten geçmesin diye önceden uyarılıyorlar.
8 YIL
BU YILI İNŞÂ EDEN SÛRELER: 51) Yûnus, 52) Hûd, 53) Yûsuf, 54) Hicr
BU YILA DAMGASINI VURAN ÂYET
VE HÂDİSELERDEN BAZILARI
Yûnus sûresi diyor ki, sıkıntıların zirveye çıktığı şu günlerde Mekke balık oldu, sizler de Yûnus oldunuz. Onu kurtaran Allah sizi de kurtaracak, ona kavminin iman ettiği günleri gösteren Allah, size bu zulmü yapanlardan bazılarının iman ettiği günleri de gösterecek. Ama bugünler dua ve sabır günleri...
Yûnus 12) Siz sıkıntılı günlerde dua eden, sıkıntılar geçince duayı terk edenler gibi olmayın!
Yûnus 20) Allah “bekleyin” diyorsa, size düşen aktif sabırla beklemektir; yani öğrencilerin sınav gününü beklerken çalışması gibi...
Hûd 46) Kur’an, kan bağı ile oğluna bağlı olan Nûh’a “Oğlun senin ehlinden değil” derken, bu âyetten ilham alan Peygamber Efendimiz (sav) din bağı ile bağlı olduğu Selman bin Fârisi için “ehlimdendir” diyor. Bununla bize verilen mesaj şu: Siz de, din bağını kan bağından önde tutacaksınız.
Hûd 112) Baskılar ne kadar artarsa artsın, siz emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun! Bugün eğrilirseniz, yarın doğruluğun temsilini yapma liyakatini kaybedersiniz.
Yûsuf sûresi diyor ki: Evet, şu günlerde Yûsuf’un kuyu dibinde ve zindanda yaşadığı sıkıntıya benzer sıkıntılar yaşıyorsunuz ama hiç endişe etmeyin! Siz Hz. Yûsuf’u çağınıza taşırsanız, onu kuyudan ve zindandan çıkarıp Mısır’a vezir yapan Allah, sizi de Mekke’den alacak, Medine’de hidayetine vesile olduğunuz binlerce insanın gönlünde sultan yapacak. Sabredin!
Hicr 9) İndirdiği Kur’an’ı koruma sözü veren Allah, onu içine indirenleri, onu güzel ahlak olarak davranışlarında görünür hale getirenleri de koruyacaktır. Dünyada bunu tam olarak göremeseniz bile, ahirette bizzat yaşayacaksınız.
Esma-i İlâhiye: Bu yılda 9 defa tekrar edilen Alîm ismi diyor ki: Bilgiyi güce dönüştürün. Müşriklerin güçlerine güvenip sizi ringe çağırmalarına karşılık siz, bilginin güç olarak kullanıldığı satrancı tercih edin ve şu boykot günlerinde doğru hamleler yapın.
Peygamber: Hicr sûresine981 Sâlih sûresi de denilebilir. Öyle dersek bu yılda inen dört sûrenin (Yûnus, Hûd, Yûsuf, Sâlih) ismi de Peygamber isimleri olur. Bunun üzerinden mesaja gidersek: Cenab-ı Hak sıkıntının en fazla yaşandığı zaman diliminde dört Peygamberini manen mü’minlerin yardımına gönderiyor.
Boykot şiddetini artırarak devam ediyor: Hz. Hatice ve Ebu Talip bütün servetlerini tükettiler. Buna rağmen mü’minler ağaç yapraklarını, buldukları deri parçalarını yemek zorunda kaldılar. Çocukların açlıktan ölmesi yaşanan acıları daha da ağırlaştırıyordu.
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 8. Yılda Mekke’deyiz. Müslümanlara uygulanan boykotun birinci yılı... Mekke’de Müslüman olmak zor ama Müslüman olduktan sonra her gün Müslüman kalmak daha da zor... Başlangıçta müşrikler, Hz. Muhammed’i (sav) meyvesiz ağaç zannetmişler ve pek ilgilenmemişlerdi. Ama kısa zaman sonra ağaç meyve vermeye başlayınca taşlamaya başladılar. Başlangıçta başına bir taş gelen ağaç, zaman geçtikçe meyvesi adedince taşla taşlanmaya başladı. Atılan onca taşa rağmen ağaçta kalmak, ağaçla bağlantıyı koparmamak çok zordu. İşte Sahabe bu zoru başaran, bu zorluk testini aşan insan demekti. İşte böyle bir zamanda daha önce hakkında âyetler gelen Yûnus peygamberin ismine özel sûre geliyor.İsme özel gelen bu sûreler o peygamberlerin şahsı manevîsini temsil ediyor. Adeta her bir peygamber kendi yaşadığı tecrübeleri paylaşmak için gelen deneyimli bir danışman oluyor ve şu mesajı veriyor: Yaşadığınız bu hadiseler karşısında bizim sergilediğimiz duruşu sergilerseniz, Allah’ın izniyle bu hadiselerin üstesinden gelirsiniz.
BANA NE DİYOR?Zorluktan şikâyetçi olup da dönmeyi düşünmeyin. Zorlukları manevî terakkiniz için ayağınıza gelen fırsatlar bilin.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Şartların aleyhine dönmesi, davadan dönen herkes için geçerli midir?
Hz. Yûnus, Kur’an’ın iniş sırasında iman edenlere ilk örnek gösterilen peygamberdi. Daha Risâletin birinci yılında Kalem sûresinde ilk iman edenlere şöyle deniyordu. “Yûnus gibi olmayın.” Yani çıktığınız yol çok zor bir yol. Siz yola devam etmek istersiniz ama şartların zorlaşması karşısında aklınıza dönme düşüncesi de gelebilir. Hz. Yûnus üzerinden bütün zamanlara verilen mesajlardan biri şuydu; Eğer siz Allah yolunda, çıktığınız yoldan dönerseniz, Allah hadiseleri aleyhinize döndürür. Yani dönünce işiniz kolaylaşmaz aksine zorlaşır. Siz döndükten sonra başınıza gelen her hadise size “Gel şu yanlıştan geri dön” mesajı olarak gelir. Allah kullarını vahiyle uyardığı gibi bazen de ayat-ı hadisât denilen, hadiselerin, olayların diliyle de uyarır.
Şimdi, Hz. Yûnus’un kavmine yaptığı tebliğde, Allah’ın emrini beklemeden kendi içtihadıyla bırakıp dönmesinden sonraki gelişen hadiselere bu nazarla bakalım. İlk önce gemiye binmek için limana geliyor. Gemi dolu. Bu birinci uyarı... Gemi yola çıktığında fırtına başlıyor, bu da ikinci uyarı... Gemidekiler bu fırtınanın içlerindeki bir günahkâr yüzünden başlarına geldiğini düşünüyorlar, bu da üçüncü uyarı... Kim bu günahkâr diye kura çekiyorlar, kura her seferinde Hz. Yûnus’a çıkıyor, bu da dördüncü uyarı... Denize atılıyor, beşinci uyarı... Balık yutuyor, altıncı uyarı... Allah bu uyarıları kendisine belli bir yakınlığı olan kullarına yapar. Bu uyarılar, Hz. Yûnus’a zikrettiğimiz şekilde gelirken, günümüzde, Allah’a yakınlıkta yolun başında olan yeni kişilere “Ayağa batan diken, devrilen çay bardağı, kafasını çarptığı raf...” şeklinde gelebilir. Allah’a yakınlık arttıkça uyarıların dozu da artabilir. Bu uyarılar, ehlullah tarafından şefkat tokatları olarak isimlendirilir. Sıradan insanlar bu olaylara sıradan hadiseler gibi bakar. Sıraların üzerine çıkıp feraset ve basiret gözlüğü takarak, hâdiselere bakan insanlar, bunlar üzerinden verilen mesajları da yakalar.
BANA NE DİYOR? “Allah yolunda sıkıntı yaşıyorum” diye görevinde yapacağın her ihmal, sana daha büyük bir sıkıntı olarak dönebilir. Eğer dönmüyorsa, daha henüz Allah’ın has kulları arasında olmadığını düşünebilirsin.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Konuya yukarıda temas ettik.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
36. âyet: Sen zanna uyma. İnancını tahkiki iman temelleri üzerinde yükselt.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Çok mu Tuhaf?
1-10 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Elif. Lâm. Râ.982 Bunlar (her şeyin varlık gayesini bildiren) hikmet dolu Kitâb’ın âyetleridir.
2. Kendi içlerinden birine, insanları (onları bekleyen akıbet konusunda) uyar ve iman edenlere (dürüstlük ve sadakatleri sebebiyle) Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanların çok mu tuhafına gitti? O (yüzden mi) müşrikler, (Kur’an’ın geniş kitlelere ulaşmasını engellemek için) “Bu tam bir sihirbazdır. (Yoksa okuması yazması dahi olmayan bir adamın bu sözleri söylemesi başka nasıl açıklanabilir”) dediler?
(Müşrikler Allah’ı doğru tanıyamadıkları için böyle diyorlar.)
3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri (her biri çok uzun süren evrelere işaret eden) altı günde yaratan, sonra da (sınırsız güç ve kudretiyle) arşa hükmedip (kâinatın mutlak hâkimi olarak bütün) işleri yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadıkça hiç kimse şefaat edemez. İşte sizin Rabbiniz olan Allah budur. O halde (bütün aracıları aradan çıkarıp) O’na kulluk edin. (Bütün bu gerçekler ortadayken) Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?
4. (Bilin ki) Sonunda hepiniz O’na döneceksiniz. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleşecek bir vaadidir. Çünkü O, mahlûkatı önce (yoktan) yaratır (bu yaratmadan) sonra (yarattığı şuurlu varlıkları imtihan eder. Kimi iman eder, kimi inkâr. Allah) iman edip, imanlarına yaraşır güzellikte işler yapanları adil (dengeli ve istikamet üzere) yaşamaları sebebiyle mükâfatlandırmak için (öldükten sonra) tekrar diriltir. Kâfirlere gelince (bütün bu gerçekleri) inkâr ettikleri için, (ahirette) onlara içecek olarak kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.
(Bu azaptan kurtulmanın yolu hem kâinat kitabı âyetlerinden hem de Kur’an âyetlerinden yola çıkarak Allah’ı doğru tanımaktır.)
5. Güneşi bir (ısı ve) ışık kaynağı, ayı da (aldığı ışığı yansıtmasıyla) aydınlık kılan, yılların sayısını ve vaktin hesabını bilmeniz için aya (her ayın başından sonuna kadar her gün için belirli) evreler tayin eden (de) O’dur. Allah (bütün) bunları (anlamsız ve amaçsız birer tesadüf eseri olarak değil)ancak (ve ancak) bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O (akıllarını kullanacak ve hakikati) bilip anlayacak bir toplum için âyetlerini (işte böyle) açıklamaktadır.
6. (Dünyanın kendi etrafındaki dönüşüne bağlı olarak) Gece ve gündüzün (sürelerinin uzayıp kısalarak) değişmesindeAllah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde (O’nun razı olmadığı şeyleri yapmaktan)sakınan bir toplum için elbettesayısız deliller vardır!
7. (Bu delillere rağmen öldükten sonra) Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına (“Bu hayat bize yeter” diyerek) razı olan ve onunla tatmin olan ve (gaflete daldıkları için) bizim âyetlerimizden habersiz olanlar (var ya,)
8. İşte onların (dünya hayatında) kazanmakta oldukları (şirk ve benzeri günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!
9. (Fakat) iman edip, o imana yaraşır güzellikte işler yapanlara gelince, Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletir (sonra doğru yolu bulma ve bir ömür o yolda kalmanın mükâfatı olarak olarak verilen) Naîm cennetlerinde onların ayakları altından nehirler akar.
10. Onların oradaki nihâî sözleri (Sen ne büyüksün) Allah’ım! (Dünyada ilmen bildiğimiz, şimdi cennette ise bizzat yaşayarak gördüğümüz üzere) Sen (her türlü noksanlıktan uzak olan) Subhân’sın. (Orada birbirleriyle karşılaştıklarında) Aralarındaki selamlaşmaları “Selâm”983 sözüdür. (Teşekkür mahiyetinde yaptıkları) Dualarının sonu ise, (“Verdiği nimetlerle, bize övülecek işler yapmayı lutfettiği için, bütün) Hamd (ve övgü) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsus” sözüdür.
Şerri Vermede Acele Etseydi...
1. Âyet: Hikmet Dolu Kitap, Hikmet Dolu Kitaba Şahit
Bu sûre de hurûf-ı mukatta ile başlayan sûrelerden. Benzeri âyetlerde daha önce yaptığımız açıklamalarda şunu demiştik. Kesik harfler anlamına gelen hurûf-ı mukatta yaratılan ve indirilen âyetlerin en ufak parçalarını temsil eden birer semboldür. Bu sembolün bütün zamanlara verdiği mesajlardan biri şu: “Atom denilen harflerle yazılan bu kainat kitabını kim yarattı ise, Elif, be, te, se… gibi harflerle yazılan Kur’an’ı gönderen de O’dur. Nasıl bütün insanlar kainat kitabındaki yaratılan âyetlerin benzerini yaratmakta aciz kalıyorsa, indirilen âyetlerin de benzerini ortaya koymakta aciz kalacaklardır.”
Bu kısa hatırlatmadan sonra bu tefsir çalışmamızda daha önce üzerinde durduğumuz984 hikmet kavramına burada farklı bir açıdan bakalım.
Bir büyük ev düşünelim, bu evde salonda olması gereken eşyalar mutfakta, mutfakta olması gerekenler banyoda, banyoda olması gerekenler yatak odasında…
Bu ev için tespitimiz şu: Bu evin sahibi, evdeki eşyaları yerli yerine koymamakla hikmetsiz hareket etmiştir. Tersi olsaydı, hikmetli hareket etmiş; hikmetle hükmetmiş (karar vermiş) diyecektik.
Bu ev örneğinden yola çıkarak biz insanların üç evine bakalım.985
Birinci evimiz bütün insanlarla içinde yaşadığımız kainat/dünya evi; bu evde her şey yerli yerinde mi? Evet, hiç kimse “Ben olsaydım evin ampulü olan güneşi şöyle yaratırdım, evin kliması olan rüzgarı şöyle yaratırdım, evin su deposu olan denizleri ve ırmakları şöyle yaratırdım.” demiyor. Bunların yokluğu evin hikmetle hükmeden bir Hakîm tarafından mükemmel yaratıldığını gösteriyor.
İkinci evimiz içinde tek başına yaşadığımız beden evimiz; bu evde de her şey yerli yerinde mi? Evet, hiç kimse “karaciğer şurada olsaydı, mide şöyle yaratılsaydı…” demiyor. Kimse böyle demeyince, bunların yokluğu evin hikmetle hükmeden bir Hakîm tarafından yaratıldığını gösteriyor.
Üçüncü evimiz İslam evi; bu ev, bütün insanlarla birlikte Allah tarafından, O’nun koyduğu kurallara göre yaşamaya davet edildiğimiz ev. Peki bu evde her şey yerli yerinde mi?
Bu soruya önceki iki ev şu cevabı veriyor. “Bizi hikmetle yaratan ve kurallarımızı koyan Allah olduğu gibi, gönderdiği vahiyle bu evin kurallarını koyan da Allah’tır. Bu iki ev nasıl mükemmelse, bu iki evde nasıl her şeye hikmetle hükmedilmişse, aynen öyle de İslam evi de mükemmeldir, onun kural ve kaideleri için de hikmetle hükmedilmiştir.”
Burada şu soruyla devam edelim,
İslam Dini de Güneş Gibi Mükemmel mi?
Güneşin mükemmel olduğunu nereden biliyoruz? Şimdiye kadar hiçbir bilim insanının, “Ben güneşin yapısını eksik, yetersiz, mantıksız ve saçma buluyorum.” dememesinden biliyoruz.
Peki İslam’ın mükemmel bir din olduğunu nereden biliyoruz? Önceki başlık altında anlattığımız iki evi mükemmel yaratan Allah’ın üçüncü evini de mükemmel yaratacağı ön kabulünden biliyoruz.
Peki, İslam evi mükemmel mi?
Geçmişten günümüze bazı Müslüman ülke/devlet ve bireylerin bütün insanları kendisine hayran bırakacak bir model ortaya koyamadığına bakarsak,
Geçmişten günümüze onda eksik, yanlış, saçmalık ve mantıksızlık bulduğunu iddia edenlere bakarsak,
Diğer iki ev nasıl mükemmelse, İslam evi de mükemmel demek zorlaşıyor.
O zaman bir daha soralım, İslam evi gerçekten mükemmel mi?
Evet, o da Allah’ın yarattığı ve yasalarını koyduğu her şey gibi mükemmel. O zaman soru şu: Madem mükemmel neden bu mükemmellik herkes tarafından fark edilmiyor?
Cevap: İki parçadan oluştuğu için; görünen ve görünmeyen.
Görünen taraf kainat/dünya ve içindekiler,
Görünmeyen taraf Allah, melek, ahiret; cennet ve cehennem,
Bu dünyada bütün insanlar İslam dinini ilk olarak görünen parça içinde tanıyorlar. Görünmeyen parça iman edip mümin olunduğunda aktif hale geliyor.
Görünen parça üzerinden dine bakmak ve onu anlamak şuna benzer.
Bir eğitim sisteminde insanlar sadece lise 2. sınıfı görüyor. Sonrasını (lise 3’ü, diplomayı, meslek sahibi olmayı) görmüyorlar. Görünmeyen taraf görünen tarafa eklenmeyince görünen tarafta yapılan hiçbir şeyin makul bir izahı olmuyor.
Bir işyerinde insanlar, işçilerin her ay çalıştıklarını görüyor ama aybaşında maaş aldıklarını görmüyor.
Nasıl bu iki örnekte de görünen tarafın mükemmelliği (eksiğinin tamamlanması), görünmeyen tarafın eklenmesiyle anlaşılıyorsa, İslam dininde de görünen tarafı mükemmel yapan görünmeyen tarafın ona eklenmesidir.
Eğer Allah (cc),
Bütün insanlara zatını gösterseydi,
İnsanların imtihan dünyasından sonra gidecekleri cenneti ve cehennemi onların ziyaretine açsaydı,
Bütün insanlara her ayın iki günü, her yılın bir ayı cennette tatil imkanı sunsaydı,
Dünyada adaletsiz, hukuksuz, dengesiz ve düzensiz görünen her şeyin ahirette dengeleneceğini onlara gösterseydi,
Bütün insanların fani dünyada 24 saatten bir saatini namaz ayırmakla, haram ve günahlardan sakınmakla ebedi cenneti kazanacaklarına dair zerre kadar şüpheleri kalmasaydı,
Bütün bunlara şahit olan insanların tamamı İslam dini mükemmel diyecekti.
Özetlersek, İslam dini kainatı ve insan bedenini mükemmel yaratan Allah’ın dinidir. Kainat ve insan bedeni nasıl mükemmel ise İslam dini de öyle mükemmeldir. Onun mükemmelliğinin anlaşılması iman etmeye ve iman edilen hususların anlaşılmasına ve yaşanmasına bağlı olduğu için herkes tarafından anlaşılamayabiliyor.
2. Âyet: Önceki Değerlendirmelerimize Bakınız
Bu âyette üç nokta öne çıkıyor. O noktalara önceki âyetlerde değinmiştik. Burada sadece bir hatırlatma yapalım.
Müşriklerin uyarıları tuhaf bulması,986
Doğruluk makamı,987
Sihirbaz demeleri,988
Bu hatırlamalardan sonra burada Peygamberimize sihirbaz denmesi hakkında önceki yazdıklarımıza, aşağıdaki başlıkta ufak bir ilave yapalım.
“Sihirbaz” Demek Gizli Bir Takdir İfadesidir
Bu âyetler bi’setin (Peygamber Efendimizin peygamberliğinin) 8. yılında iniyor. Eğer geçmiş sekiz yıl içinde Peygamber Efendimiz Mekke’de hiçbir varlık gösteremeseydi, vahiy diye söylediği sözler herkes tarafından söylenebilen sıradan ifadeler olsaydı, Mekke’de “Muhammed’e” kimse iman etmez. Müşrikler de onu ciddiye almazdı.
Ama tam tersi bir durum ortaya çıktı. Sıradan gördükleri bir insan ile onun geçmiş sekiz yılda Mekke’de yaptığı etki üzerinde bir türlü bağlantı kuramıyorlardı. Bağlantı kuramadıkları için de karşısında benzerini ortaya koymakta aciz kaldıkları âyetlere mucize demek yerine sihir diyorlardı. Ama bunu derken de böyle demenin “gizli bir takdir ve hayranlık” ifadesi olduğunu dolaylı olarak itiraf ediyorlardı.
Böyle yapmakla sadece kendilerini kandırdılar. Çünkü yaptıkları kara propaganda istedikleri sonucu vermiyordu.
3-10 Âyet: Olanı Olacaklara Şahit Yapmak
Bu bölümdeki âyetlerde Kur’an’da çok sık karşımıza çıkan bir yöntem görüyoruz. Allah (cc) “Ol” emriyle olmuş olanları, yine “Ol” emriyle olacak olanlara şahit yapıyor.
3. âyette göklerin ve yerin altı evrede yatılışını anlattıktan sonra 4. âyette sözü öldükten sonra dirilmeye getiriyor. Burada verilen mesajlardan biri şu: Allah’ın “Ol” demesiyle olanlar, “Ol” demesiyle olacakların şahididir. Yoktan yaratan, yarattıklarını neden bir kere daha yaratamasın ki?”
5. 6. âyetle, ondan sonra gelen 7-10 arası âyetlerde “Olanı, olacaklara şahit yapmayı” görüyoruz.
Bir fark var, 5. 6. âyetlerde 3. âyette özet geçilen altı evrede yaratılıştan bir detay veriliyor. Güneşten, aydan, geceden, gündüzden, göklerde ve yerde yaratılan şeylerden bahsediliyor. Bu bahsedilenlere “Olanlar” dersek, bunlar 8-10 arası âyetlerde anlatılan ahiretin; cehennemin ve cennetin yaratılışına şahit yapılıyor. “Bunları yaratan kudret, onları da yaratacaktır. Allah diyorsa, olmuş bilin.” mesajı veriliyor.
Şahitlik yapan bu âyetlere genel bir bakış yaptık, şimdi bazı detaylara bakalım.
3. âyette arş ve şefaat detayı görüyoruz.
Önce arş konusuna değinelim. Arş kelimesi yükseklik ve yüksek yer anlamına gelir. Kur’an’da mecazi olarak taht manasında kullanılır. Bu mecazi anlatımda taht bir semboldür; mutlak kudretin, egemenliğin, hâkimiyetin ve yönetmenin sembolüdür.989
Şefaat konusuna gelince, âyet yaratma ve hükmetme üzerinden tevhide vurgu yaptıktan sonra, şefaat konusuna işaret ediyor. Bu konuda O’nun izni olmadan bu işin olamayacağına dikkat çekiliyor.990
4. âyette Kur’an’ın insan sözü olamayacağına dair çok sayıda işaretten birini görüyoruz. Kur’an’ın güneşten ve aydan bahseden âyetlerini daha önce gördük ve gelecek sûrelerde de göreceğiz.991 Bu âyetlerde 7. asrın astronomi bilgisiyle net olarak bilenemeyecek “güneşin ışık veren, ayın da ışığı yansıtan” olduğu gerçeğine işaret ediliyor. Biz bu konuda Furkan sûresi 61. âyette değerlendirmeler yaptık. Oraya bakılabilir.
10. âyette selam konusu geçiyor. O konu için de Meryem sûresinin tefsirinde 62. âyette yaptığımız açıklamalara bakınız.
11-20 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
11. Eğer insanların, hayrı elde etmek istediklerinde acele ettikleri gibi, Allah da onlara (hak ettikleri) şerri vermede (yani her günahın cezasını anında vererek) acele etseydi; (onların) ecellerine (çoktan) hükmedilirdi. Fakat (Biz acele etmeyiz. Ecel hiç gelmeyecekmiş gibi yaşayan) bizimle karşılaşacaklarını ummayanları (Halîm isminin bir tecellisi ve imtihan sırrının bir gereği olarak belli bir süre) azgınlıkları içinde bırakırız da bocalayıp dururlar.
12. İnsana bir zarar geldiği zaman yan yatarak, oturarak veya ayaktayken (kısaca her durumda o zararın giderilmesi için) bize yalvarır. Fakat (bazı insan da vardır ki)Biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş (sanki o sıkıntıyı gideren Biz değil de, kendisiymiş) gibi (umursamadan) geçip gider (de bu yaptığının bir nankörlük olduğunu fark etmez.) İşte (bu veya benzeri şekillerde) ölçüyü aşanlara (yaratılış amacı dışına çıkanlara, imtihan dünyasının bir gereği olarak) yaptıkları kötü işler böyle güzel gösterildi.
13. (Siz ilk değilsiniz)Sizden önce, peygamberleri kendilerine apaçık kanıtlar getirdiği halde (yanlışta ısrar edip haksızlık ve) zulümden vazgeçmedikleri için nice milletleri helâk ettik. (Onlara verilen ömür süresi içinde işledikleri suç ve günahlar gösterdi ki) Zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte Biz(ortaya konan kanıtlardan ders almayan, zulümde ısrar eden) günahkârlar topluluğunu böyle cezalandırırız.
14. Sonra da (sizi imtihan etmek) sizin nasıl davranacağınızı görmek için, helâk olanların yerine sizleri vâris kıldık.
15. Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda (ölümün ardından) bize kavuşmayı ummayanlar (okunan âyetler işlerine gelmediğinde, sanki onlar peygamberin kendi sözleriymiş gibi) “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. (Ey Peygamber! Onlara) De ki: “Benim onu kafama göre değiştirmem mümkün değildir. (Ben Allah’tan vahiy alan bir Peygamberim.) Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer (Ondan gelene uymayıp) Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”
16. (Resûlüm) De ki:“Eğer Allah dileseydi, onu size okuyamazdımve (hiçbir sûrette) onu size bildiremezdim. (Eğer okuyorsam o dilediği için, yoksa ben kendi elimle bir şeyler yazıp, ‘Bu Allah’tan’ diyemem.) Ben ondan önce sizin içinizde (yıllarca kalıp) bir ömür sürdüm. (Sizler bana bizzat ‘El-Emin’ dediniz. Sizler yıllarca elime bir kitap almadığımı, ağzımdan şimdikilere benzer bir söz çıkmadığını biliyorsunuz. Bütün bunlar ortadayken) Sizler bu konuda hiç düşünmüyor musunuz?”
17. Öyleyse kim Allah’a karşı yalan uydurandan (kendi yazdığına “Allah kelamı” diyerek yalan söyleyenden) veya onun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir! Bilesiniz ki suçlular asla iflah olmazlar!
18. (Âyetlerimizi yalanlayanlar) Allah’ın yanı sıra, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve (sakat bir ahiret inancıyla) “İşte bunlar Allah katında (bağışlanmamız için bize aracılık edecek) şefaatçilerimiz.” diyorlar. De ki: Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?(Böyle şefaatçiler var da, Allah’ın bundan haberi mi yok? Hayır! Hayır! Allah hiç kimseye böyle bir aracılık yetkisi vermemiştir.) Allah, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.”
19. (Başlangıçta) İnsanlar (İslam inancı üzerinde birleşen) tek bir ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden (insanın yeryüzü hayatı hakkında cezaların hemen verilmemesi, nihai hükmün ahirete bırakılması hususunda) bir söz geçmemiş (bu konuda bir yasa olmamış) olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap iner ve işleri bitirilirdi.)
20. (Şu müşriklere bak! Önlerinde Kur’an gibi bir mucize durmasına rağmen bir de kalkmışlar) Ona “Rabbi tarafından (herkesi hayrette bırakacak) bir mucize verilmiş olması gerekmez miydi?” diyorlar. (Sırf itiraz etmek için, itiraz eden bu insanlara) De ki: “(Ben de sizin gibi bir beşerim. Allah böyle bir mucize gönderir mi göndermez mi bilemem. Size kendi gücümle de bir mucize göstermem imkânsız. Çünkü) Gayb ancak Allah’ındır. (Neyin ne zaman ineceğine O karar verir.) Bekleyin (bakalım, Allah başınıza neler getirecek) ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.992
(O günlerde Mekke’de kuraklık yaşanıyordu. Müşrikler mucize beklerken, bir yandan da Allah’tan yağmur bekliyorlardı.)
Uçak Türbülansa Girdiğinde...
11. Âyet: “Allah da Sizin Gibi Acele Etseydi Ne Olurdu?”
Kur’an’da Enbiya sûresi 37. âyette insanın aceleci; sabırsız bir tabiatla yaratıldığı ifade ediliyor. Bu âyette de o tabiatın hayır ve şer karşısındaki duruşunu görüyoruz.
Bu âyeti Mearic sûresinin başındaki 1-5 arası âyetler için yaptığımız “Tarihi Arka Plan” değerlendirmesinin devamı olarak okuyabiliriz.
7. asırda Mekke’deyiz. Müminler bir boykota maruz kalmış. Allah’ın müşriklerin başına getireceği azabın bir an önce gelmesini istiyorlar. Müşrikler ise “Hani bizim başımıza gelecek azap, daha niye gelmedi? diye alay ediyorlar.993
İşte âyet böyle bir arka planın önünde iniyor ve şu mesajı veriyor: “Allah Halîm’dir. Sizin gibi acele etmez. Eğer acele etseydi, bugün kıyamet kopar, yarın hesap veriyor olurdunuz.”
Bu âyet dolaylı olarak Mearic sûresinde 5. âyetin devamı olarak müminlere yönelik sabır tavsiyesini tekrarlıyor.
12. Âyet: Dolaylı Müjde ve Ama…
Bu âyette dolaylı bir müjde var. Bu müjdede verilen mesaj şu: Ey iman edenler! Şimdi Mekke’de bir boykot yaşıyorsunuz. Boykotun şartları her geçen gün ağırlaşıyor. Sizler ayakta, oturarak, yan yatarak her durumda dua ediyorsunuz, bilin ki Allah bu dualarınız kabul edecek ve bu sıkıntı kalkacak AMA; o sıkıntı kalktığında sizi bekleyen bir tehlike var. O tehlikenin adı gaflet; yani Allah’ın yaptığı yardımı unutmak. O yüzden zor günlerde Allah’ı andığınız gibi rahata erdiğinde de Allah’ı anmayı, zorluğu kaldıranın da arkadan gelen rahat etme nimetini verenin de Allah olduğunu unutmayın.994
13. 14. Âyet: Burası İmtihan Dünyası
7. yılda Mekke’de Müslümanların Boykot nedeniyle yaşadığı sıkıntılar artarken, bu âyetler müminlere imtihan dünyasının dekorunu bir kere daha hatırlatarak -dolaylı olarak- şunu diyor: “Siz ilk değilsiniz. Sizden önce de gelen geçenler oldu. Onlar içinde de doğru yolu bulanlar ve yanlışta ısrar edenler oldu. Onlar gitti, şimdi onların yerine siz geldiniz. Allah onları imtihan ettiği gibi sizi de imtihan ediyor; sizin de nasıl davranacağınızı görmek istiyor. Şu ana kadar her şeye rağmen güzel bir duruş sergilediniz, bundan sonrası için de aynı duruşu devam ettirin.”
15-17. Âyet: Mekke’de Müşriklerin Sabit Gündemi
Bu âyetlerin indiği günlerde Mekke’de müminler için gündem “sabır”dı. Müşriklere gelince, onların gündemi, Peygamber Efendimizden vahyi duydukları ilk günden bugüne âyetlere iman etmemek için sürekli bahaneler üretmekti. Çok sık gündeme getirdikleri bahanelerden biri de “Allah’tan gelen bir vahiy yok, Muhammed bu âyetleri kendisi uyduruyor.” iddiasıydı.
15. âyette de o bahanenin farklı bir şekilde seslendirilişini görüyoruz. Diyorlar ki, “Biz getirdiğin bu Kur’an’ı beğenmedik, ya bize başka bir Kur’an getir ya da bunu değiştir.”
Gelecek veya değişecek Kur’an’dan beklentileri şu: Onların putlarına dokunulmayacak, onların yaşam tarzlarına karışılmayacak, mevcut sömürü düzeni devam edecek…”
Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul etmesinin imkansız olduğunu ifade ettikten sonra onların aklına hitap ederek 16. âyetteki şu soruyu soruyor: “Ben peygamber olmadan önce, benim ömrümün 40 yılı sizin içinizde geçti. Hiç yalan söylediğime şahit oldunuz mu? Bana vahiy geldikten sonra anlattığım şeylerin hiçbirini daha önce anlattığımı duydunuz mu?”
Bu konuya bu sûrenin 38. âyetinde devam edeceğimiz için burada nokta koyuyoruz.
18. Âyet: Konu Yine Şefaat
Zumer sûresi 44. âyetinde “Kul li(A)llâhi-şşefâ’atu cemî’ân/Deki Şefaatin tümü Allah’dır.” Yani O’ndan bağımsız, O’dan izinsiz şefaat mümkün değildir. Gerçek böyle olduğu halde müşrikler taptıkları putların ve kutsal gördükleri şeylerin onlara şefaat edeceğini iddia ediyorlardı. 18. âyet üzerinden onlara şu deniliyor: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?”995
19. Âyet: “İnsanlar Tek Bir Ümmetti”
“İnsanlar tek bir ümmetti” ifadesi Kur’an’da dört yerde geçiyor.996 Onlardan ilkini bu sûrede görüyoruz. Ümmet kelimesi az veya çok insan toplukları için kullanılan bir kelime.997 Bu toplulukların ümmet olabilmesi için ortak özellikleri; ortak değerler etrafında birleşmesi ve bir birlik oluşturması gerekiyor.
Kur’an dipnotta verdiğimiz iki âyette (Enbiyâ ve Mü’minûn) ümmet kelimesini İslam dini anlamında kullanıyor.
Bu kullanımdan yola çıkarak biz bu âyeti şöyle anlıyoruz. “İnsanlar, başlangıçta imtihan dünyasında ilk peygamber Hz. Âdem etrafında aynı inanç esaslarına iman ederek bir araya gelmiş bir topluluktu.”
Bu anlamı dikkate aldığımızda Kur’an bu tür âyetler üzerinden bize “Dini İslam olan bir ümmet olun” yani “Ortak değerler etrafında birleşin, birlik olun; bölünmeyin parçalanmayın mesajı veriyor.”
Bu âyetler indiğinde bu mesajın muhatabı ilk Müslümanlardı. Sayıları 300-400 civarında bir topluluktu ama onlar bir ümmetti.
Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, âyet ilk Müslümanlara şunu diyordu: Mekke’nin zor şartlarında (Allah, ahiret, peygamber, vahiy, ibadet, ahlak gibi) ortak değerler etrafında dini İslam olan bir ümmet oldunuz. Bundan sonra yapacağınız geçmişte sizin gibi ümmet olmuş Müslümanların yaşadıklarından ders alıp, onların yaşadığı ihtilafları yaşamamak için elinizden geleni yapmaktır.
Rabbinden Geçen Söz Nedir?
Ayetin ikinci bölümünde şöyle bir ifade geçiyor: “Eğer Rabbinden (insanın yeryüzü hayatı hakkında cezaların hemen verilmemesi, nihai hükmün ahirete bırakılması hususunda) bir söz geçmemiş (bu konuda bir yasa olmamış) olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi.”
Bu âyet hem ilk muhataplara hem de bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara şu mesajı veriyor: Dünya imtihan dünyası, bu dünyada ihtilafların olması kaçınılmaz. Bu ihtilaflar inancın en temel konularında olabileceği gibi ayrıntılarda da olabilir. Bu ihtilafların çözümünde Allah’tan doğrudan bir müdahale beklemeyin. Allah’ın size gönderdiği vahiyden ve o vahyin rehberliğinde hareket edecek olacak aklınızdan bekleyin.
İhtilaflar Karşısında Duruşumuz Nasıl Olmalı?
Bu konuda bir Müslüman olarak ilk yapacağımız şey: Tarihten ders almak olmalı; hem insanlık tarihi hem de İslam tarihi genel bir bakışın yanında özel bir bakış yaparak “ihtilaflar tarihi” olarak da okunabilir.998
Böyle okunduğunda şu görülecek, insanın olduğu yerde ihtilaf kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçek karşısında, ihtilafı kıvılcıma veya yangına benzetirsek genelde iki duruş vardır: Yangına benzinle gidenlerin duruşu, yangına su ile gidenlerin duruşu.
Yangına benzinle gidenler hem başkalarının yanmasına hem de kendilerinin yanmasına sebep olurken, yangını söndürmeye çalışanlar, söndüremeseler bile, niyetlerinin şahidi olan samimi gayretlerini ortaya koymuş olurlar. Ameller niyetlere göre olduğu için de Allah onların bu gayretlerinden razı olabilir.
20. Âyet: Mucize İstiyorlar
Müşrikler inanmamak için sürekli bahane getiriyorlardı. Bu âyette “Bize bir mucize göster.” diyorlar. Âyetin devamında Peygamber Efendimizin “Ben gaybı bilmem” ve “bekleyin bakalım” demesinden anlıyoruz ki istenilen mucize Allah tarafından vaad edilen kıyamet ve arkasından gelecek azap.
İstenilen azabın neden hemen gelmediği de bu sûrenin 11. âyetinde Allah’ın kainattaki yasalarının işleyişi üzerinden anlatılıyor; orada Allah’ın Sabûr ve Halîm olmasına, mühlet vermesine ve şerri/azabı vermede acele etmeyeceğine vurgu yapılıyor.
21-36 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
21. Biz (bu) insanlara, başlarına gelen bu sıkıntının ardından (katımızdan yağmur göndermekle) bir rahmet (ve esenlik) tattıracak olsak, hemen (o acı günleri unutur) âyetlerimiz hakkında (asılsız iddialar ortaya atarlar. Bununla da kalmaz, mü’minler aleyhinde kötü) planlar yaparlar. (Ey Resûlüm! Kurulan tuzaklardan, yapılan planlardan endişelenen mü’minlere) De ki: “Allah’ın onların planlarını (ve asılsız iddialarını) boşa çıkarması onlardan çok daha hızlıdır. (Ayrıca) Hiç şüpheniz olmasın (bu yaptıklarınızın cezası dünya ile sınırlı kalmayacak) yazıcı meleklerimiz tüm (tuzak ve) planlarını yazmaktadır. (Zamanı gelince, hepsinin hesabını vereceksiniz.)
(İnsanın rahmetten tatması ve nankörlük yapması bir devirde değil, her devirde yaşanır. İşte bir örnek daha;)
22. Sizi (ürettiğiniz araçlarla, yerin çekme kanunu ile) karada, (suyun ve hıza bağlı olarak havanın kaldırma gücü ile) denizde (ve havada) gezdiren O’dur. (Şöyle bir şey düşünün:) Gemide olduğunuz zaman; tatlı bir rüzgârın gemiyi yürüttüğü ve yolcuların bununla sevindikleri sırada (hiç kimsenin aklına Allah’a şükretmek gelmiyor. Fakat) birden sert bir fırtına çıkıp, her yönden dalgalar geldiğinde ve yolcular her yönden kuşatıldıklarına kanaat getirdiklerinde (veya bindikleri uçak türbülansa girip, düşme korkusu yaşadıklarında) bütün içtenlikleri ile sadece Allah’a (yönelmeye, sadece O’na) dua etmeye başlarlar. (Ve şöyle derler: “Geniş zamanda, iyi günlerde seni unuttuk, zor zamanda seni hatırladık. Ne olur bizi affet.) Eğer bizi bu durumdan kurtarırsan (bu nankörlüğümüzden ders alıp) şükredenlerden olacağız.
23. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki, onlar (bu hadiseden ders alacaklarına, verdikleri tüm sözleri, yaptıkları tüm duaları unutup) yeryüzünde hak hukuk tanımadan başlıyorlar (tekrar) azgınlık ve taşkınlık yapmaya. Ey (hatada ısrar eden) insanlar! Dünya hayatının geçici menfaati için yaptığınız bütün (bu haksızlıklar ve) taşkınlıkların zararı kendinizedir. (Şunu unutmayın!) Sonunda dönüşünüz bize olacaktır. (İşte o zaman) Biz de yapmış olduğunuz her şeyi size bir bir haber vereceğiz.
24. (İnsanların, elde etmek için sürekli peşinden koştuğu, sanki ahiret hayatı yokmuş gibi bütün çabalarını onu kazanmak için harcadıkları) Dünya hayatının misali; gökten indirdiğimiz suyla (hayat bulup yeşeren, filizlenen, büyüyüp dal budak salarak) birbirine karışan; insanların ve hayvanların yararlandıkları yeryüzü bitkileri gibidir. Öyle ki, yeryüzü bütün süslerini ve güzelliğini kuşandığı ve sahipleri de onu elde edecek güce sahip olduklarını sandıkları bir sırada; geceleyin veya güpegündüz ona bir afet geliverir de, bunları sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi kökünden koparılmış bir hale getiririz. İşte (ey insan! Dünya hayatı da, bir gün gelecek böyle yok olup gidecektir. Bakıp) düşünen bir toplum için, âyetleri böyle (akılda kalıcı ve düşündürücü örneklerle) açıklıyoruz.
25. (İşte böyle... Fâni dünya geçici güzelliği ile sizi kendine çağırırken) Allah (da) kullarını (kalıcı olan) esenlik yurduna çağırır vedileyeni999 doğru yola iletir.
26. (Doğru yolda, yararlı ve) Güzel iş yapanlara (Allah adaletiyle değil, lütuf, kerem ve rahmetiyle davranır. Kişiye yaptığının) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. (O dehşet verici hesap gününde) Onların ne yüzleri kara çıkar, ne de bir aşağılanma yaşarlar. İşte onlar cennet ehlidirler ve onlar orada ebedî kalacaklardır.
27. Kötülük yapanlara gelince, (Allah onlara adaletiyle davranır. Kişinin yaptığı) kötülüğün cezası (bire bir) misliyledir.1000 Onları (tepeden tırnağa) zillet (utanç ve pişmanlık duygusu) kaplayacaktır. Onları Allah’a karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
(Dünyadakilere tercihlerinin sonuçlarını göstermek için cehennem ehlinden Allah’a ortak koşanlara ve onların ortak koştukları sözde ilahlara ayrı bir muamele yaparız.)
28. (Önce) Onların hepsini bir araya toplarız. Sonra da Allah’a ortak koşanlara “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” deriz. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız. (Sözde ilah olarak) Ortak koştukları (ne varsa hepsi) şöyle derler: “Siz bize ibadet etmiyordunuz. (Aslında siz hevanızı ilah edinmiştiniz.)
29. Bu yüzden bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin (bize) tapmanızdan tamamen habersizdik. (Ve asla ilahlık iddiasında bulunmamıştık. Yaptıklarınızın sorumluluğu tamamen size aittir.)
30. (Böyle konuşsalar da) Orada (hiç kimse kendi suçunu ne inkâr edebilecek ne de başkasına atamayacak) herkes daha önce yaptıklarının hesabını verecek. Hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilah diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden uzaklaşıp gidecektir.
31. (Ey Resûlüm! Kafalardaki şirk düşüncesini yerle bir etmek, tevhid inancının köklerine bir kere daha su vermek için) De ki: “Sizi gökten (inen) ve yerden (çıkan nimetlerle) kim rızıklandırıyor? Ya da (bu nimetlerden istifade etmenizi sağlayan; tatma, koklama) işitme ve görme yetisi üzerinde mutlak hükmeden kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Güneşin, doğması, dünyanın dönmesi, alınan gıdaların, bedende sayıları 36-37 trilyonu bulan hücrelere ulaşması, saniyede 16 milyon ton suyun buharlaşması, dakikada bir milyar ton suyun dünyanın muhtelif yerlerine yağmur olarak yağması gibi muazzam) İşleri kim yürütüyor? (Bu muhteşem sistemin sevk ve idaresini kim yapıyor? Bütün bu can alıcı sorular karşısında araştırıp, inceleyecekler sonunda sadece) “Allah” diyecekler. (O zaman sen de onlara) De ki: (“Madem öyle) neden (hâlâ Allah’ın razı olmadığı şeylerden) sakınmıyorsunuz?”
32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan (neye ihtiyacınız varsa, terbiye edip istifadenize sunan) Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra (geriye bâtıl olan) sapkınlıktan başka ne kalır? O halde (bütün bu gerçekleri bile bile) nasıl (doğrudan yanlışa, haktan bâtıla) döndürülüyorsunuz?
33. İşte böylece Rabbinin (sapmakta ısrar edip) yoldan çıkanlar hakkındaki “Onlar inanmazlar”1001 sözü gerçekleşmiş oldu.
34. (Resûlüm! Müşriklere) De ki: (Allah’ın yanı sıra kendisine ilahlık payesi verip) ortak koştuklarınız arasında (bir şeyi) yoktan var edip de (ölümünden) sonra onu tekrar yaratacak biri var mı? (Şu ana kadar bu soruya “evet var” diyen biri çıkmadı. O zaman onlara) De ki: (Kışın ardından, her baharda görülen sayısız diriliş örnekleri şahittir ki) Her şeyi yoktan var eden ve (ölümünden) sonra tekrar yaratacak olan sadece Allah’tır. (Hakikat bu iken) Nasıl oluyor da (haktan bâtıla) çevriliyorsunuz?
35. (Yine onlara) De ki: Ortak koştuklarınızdan (kendilerinde ilahî güç vehmettiklerinizden) hakka yöneltecek (insanlara dünyada ve ahirette mutluluk vaad edebilecek) olan var mı? (Elbette cevap veremeyecekler. Yine cevabını kendin vererek) De ki: (Hayır! Gönderdiği kitaplar ve peygamberlerle insanları) “Hakka (ancak) Allah (yöneltip) hidayet eder.” Öyle ise hakka yönelten mi uyulmaya daha lâyıktır; yoksa (kendisine) hidayet (rehberi) verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? (Ey kavmim!) Size ne oluyor? Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?
36. Onların çoğu (doğruluğu tartışılan kuruntu ve) zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz (hiçbir) zan (ne kadar güzel ve etkili sözlerle ifade edilse de) hakkın yerini tutmaz (ve hak karşısında bir şey ifade etmez.)Allah onların yaptıkları her şeyi çok iyi bilen Alîm’dir.
21-23. Âyet: İnsan Karakterinden Fotoğraflar
Kur’an bizi bize tanıtmaya devam ediyor, âyetleriyle bize ayna tutuyor ve bu âyetler üzerinden şu mesajı veriyor: Zor ve sıkıntılı zamanlarda Allah’ı anan, O’ndan yardım isteyen, sonra O yardım geldiğinde O’nu unutan, O’nu yok sayarak yaşayan nankörler gibi olmayın.”
Bu sûrenin 12. âyetinde de geçen bu konu için Rum sûresinin 33 ve 36 âyetlerinde gerekli açıklamaları yaptık. O yüzden konuyu burada kısa tutuyoruz.1002
24. 25. Âyet: Kimi Daha Çok Seviyorsun, Verilenleri mi Vereni mi?
Ayette bir betimleme yapılıyor; bu betimlemede bereketli bir arazidesiniz. Yağmur yağıyor, ortalık yemyeşil oluyor, bağlar bahçeler bol bol ürün veriyor, tam ürünleri hasat edecekken, gelen bir afet hepsini alıp gidiyor.
Bu betimlemede bize dünyanın fani yüzü gösteriliyor. Bu yüzünde Allah’ın yasası şöyle işliyor: Allah önce veriyor, sonra -bir afetle veya başka bir vesile ile) alıyor. Bütün verme ve almalarda ortak bir soru var o da şu: Kimi daha çok seviyorsun, verilenleri (nimetleri) mi, (o nimetleri) vereni mi?
Verilenleri çok sevenler verilenlerden faydalanırken vereni unutuyorlar, verilenler alındığında isyan ediyorlar,
Vereni sevenler verilenlerden istifade ederken vereni unutmuyorlar, verilen nimetleri verenin razı olduğu şekilde kullanıyorlar, alındığında da zaten baştan alınmak üzere verildiğini bildikleri için şikayet etmek yerine, o nimetlerden faydalandırdığı için Allah’a hamd ediyorlar.
Özetlersek, bu âyet imtihan dünyasında işin özünü özetliyor. Bu konuda Kur’an’da çok sayıda âyet var. Onlardan biri olan ve Kalem sûresinde 17. âyette geçen Bahçe sahipleri hakkındaki yazdıklarımıza bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Fani Olanı Değil Baki Olanı Gaye Yapın
24. âyette dünyanın fani yüzü gösterildi. 25. âyet vahiy, peygamber ve din üzerinden Allah’ın ebedi olana davetine işaret ediyor. Bu, “Şu fani olan dünyayı terk edin.” demek değil. Bu “Fani dünyayı gaye yapmayın, fani dünyayı baki gayelere giderken vasıta yapın.” demektir.
26. 27. Âyet: Allah Kötülere Adildir Fakat Müminlere…
Bu ve benzeri âyetlerde Allah (cc) kötülük yapanlara yaptıklarının karşılığını vereceğini söylerken onlara adil davranıyor. Fakat iş müminlere geldiğinde onlara lütfuyla muamele ediyor. Hak ettikleri “bir” ise, onlara birden fazla veriyor. Peki ne kadar veriyor? Kur’an’ın geneline baktığımızda bunun 10 kat olacağını öğreniyoruz.1003 Bu konuda hadislere baktığımızda,1004 verilecek karşılığın 700 kata kadar çıkacağını öğreniyoruz. Bunları öğrenip üzerinde düşündüğümüzde şunu anlıyoruz, Allah’ın lütfu, keremi, cömertliği sınırsız olunca karşılık vermede bir üst sınır.
İslam dini bu âyet ve hadisler üzerinden bize şu mesajı veriyor: “Siz iman edenler olarak varlık gayenizi iyilik yapmak olarak tanımlayın, bir ömür boyunca iyilik üreten fabrika gibi çalışın. İyilik yapmayı bir ahlak haline getirin. İyiliklerinizin karşılığını insanlardan değil sadece Allah’ta bekleyin. Verilecek karşılığı da düşünmeyin. Çünkü Kerîm olan Allah’ın ikramında sınır yoktur.”
28-30. Âyet: Mahşerde Geçen Konuşmalar
Kur’an’da sonuç eğitimi en sık verilen eğitimlerden biri. Bu âyetlerde bu eğitimin bir parçası olarak dünyada Allah’tan başkalarını Allah’a eş ve ortak koşanların durumu tasvir ediliyor.
Bu konuda daha önceki âyetlerde gelmişti, biz değerlendirmelerimizi o âyetlerde yaptık, Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.1005
31-38 Âyet: Sorular Silahınız Olsun
Bu tür başlıkları atmamızın sebebi İslam’da cihadı savaş, kılıcı İslam’ın sembolü olarak görenlere şu mesajı vermek:
“İslam dini gücünü kılıçtan (tanktan, toptan, ordudan) alan bir din değildir. Müslümanlar için savaş karşı tarafın başka hiçbir seçenek bırakmaması sonucunda mecburen başvurulan bir yöntemdir.
İslam dini gücünü akıldan, vahiyden, ilimden, bilimden, fikirden ve düşünceden alan bir dindir. O yüzden illa bir silah kullanacaksanız silahınızın mermisi ilim, bilim olan sorularınız olsun.”
Kur’an birçok âyette olduğu gibi burada 31-38 arası âyetlerde de soruları müşriklere karşı silah olarak kullanıyor. Nasıl kullandığını önceki âyetlerde ifade ettik. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.1006
Ayrıca bu ve benzeri âyetler okunduğunda müşriklerin Allah’a iman ettiği anlaşılıyor. Bu imanın nasıl olduğu konusunda da önce yaptığımız açıklamalara bakılmasında fayda görüyoruz.1007
Bu açıklamalardan sonra, bu bölümdeki âyetlerde öne çıkan konular hakkında değerlendirmelere geçebiliriz.
Sorular Aklı İnanmaya Mecbur Ediyor
Ayetlerde öne çıkan sorular şunlar:
Gökten ve yerden gelen sayısız nimetlerle sizleri ve sizlere hizmet eden binlerce bitki ve hayvanları rızıklandıran kim?
İşitme, görme, koklama, tatma gibi yetenekleri veren kim, bunların dış dünyadaki karşılıkları olan sesleri, renkleri, kokuları ve tatları yaratan kim?
Kainatta suların buharlaşmasından yağmurun yağmasına kadar milyonlarca işleri yürüten kim?
O yaratmasa, O’nun yoktan yarattıklarını yaratabilecek olan kim?
O vahiy ve peygamberle doğru yolu göstermese, o yolu gösterecek kim?
Biz iman edenler bu sorulara “Allah” diyerek cevap veriyoruz.
Bu cevaba giderken, atadan dededen duyduğumuz taklidi bilgilerle gitmiyoruz. Bizi bu cevaba götüren Allah’ın insana bahşettiği en değerli nimet olan akıldır.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
“Akıl Ya Allah’ı Ya da O’na Denk Bir Yaratıcıyı Kabul Etmek Zorundadır”
Bu başlık çok iddialı olduğu kadar çok da doğru, çok da güçlü bir başlık.
Kur’an 31-38 arası âyetlerde sorduğu soruları sadece müşriklere sormuyor, bütün zamanlarda gelecek bütün insanlara soruyor. Başında normal seviyede bir akıl taşıyan bütün insanların bu soruya vereceği cevap bellidir. Şimdi o cevaba bakalım.
İnsan aklı varlığını kabul ettiği bir şeyi, hangi özelliklere sahip olan birinin yapabileceğini de bulabilir. Mesela salondaki masanın varlığını kabul eden bir akıl, “O masayı hangi özelliklere sahip olan biri yapabilir?” sorusuna da cevap verebiliyor. Kendisi veremese bile o alanda uzman olanı bulur, sorar, öğrenir ve o cevabı verir. Dünyada bunun istisnası yok. Evet, bu kadar net ve kesin konuşuyoruz.
Aynı akla “Bu kainatı ve içindekileri yaratan, akşamdan sabaha onlara rızıklarını veren kimdir?” diye sorduğumuzda, akıl uzmanlara danışarak bu kainatı hangi özelliklere sahip birinin yarattığını bulabilir. Uzman akla şunu der: “Bu kainatı yaratmak için fizikten kimyaya, jeolojiden astronomiye, biyolojinden matematiğe; insanların bildiği ve bilmediği bütün ilimleri bilmek gerekiyor. Onları bilen biri ancak bu kainatı yaratabilir.”
İşte bu noktada yeryüzünde bütün insanlar hangi yaratıcıyı kabul ederlerse etsinler, o yaratıcıda bu özelliklerin olduğunu mecburen kabul etmeleri gerekiyor.
“2 + 2 kaç yapar?” sorusunda eşittirin (=) karşına 4 rakamını koymaya insanı mecbur eden akıl ve mantıktır. Oraya 5 koyduğunda “olmaz” diyen mantıktır. Oraya 15 koyduğunda “kesinlikle olmaz. Çok ciddi saçmaladın” diyen de mantıktır.
Aynen bunu gibi “Kainatı ve içindekileri hangi özelliklere sahip olan biri yapabilir/yaratabilir?” sorusunun karşısına, aklı “Bunu şu 99 özelliğe1008 sahip olan biri yapabilir.” demeye mecbur eden de aynı akıl ve mantıktır.
Bu durumda yeryüzünde yaşayan tüm insanlar neye ve kime inanırsa inansın, yaratıcı olarak kimi ve neyi kabul ederse etsin, onda 99 özelliğin varlığını da kabul etmeleri, o özellikler olmadığında o kabul edilen şeyin yaratıcı olamayacağını da kabul etmeleri gerekiyor. Akıl, mantık ilim, irade kullanan her insanın geleceği nokta bu noktadır.
Şimdi burada çok önemli bir tespit yapacağız. Allah (cc) dileseydi aklı kendisini bulmaya ve yaratıcı olarak kabul etmeye mecbur olacak şekilde de yaratabilirdi. Ama o zaman imtihan olmazdı.
Allah (cc) aklı, kendisine kendi sahip olduğu özelliklere denk bir yaratıcıyı bulmaya mecbur etti. Kendisine imanı da bizim tercihimize bıraktı.
Biz, bize peygamberle gelen vahiy üzerinden Allah’ı ve O’nun özelliklerini tanıyoruz, sonra 99 özellik noktasında O’nun dengi var mı? Ona bakıyoruz. Yaratılanlar arasında O’nun dengini bulamayınca da “O’nun dengi yoktur. O’ndan başkası bu kainatı yaratamaz” anlamını da içine alacak şekilde “Lâilâhe illallah” diyoruz.
Özetlersek, akıl bütün insanlara “‘Bu kainatı kim yarattı?’ sorusuna cevap olarak ya ‘Allah’ diyeceksin, ya da O’na denk olan birini söyleyeceksin.” diyor. Akıl, görünenler arasında Allah’ın dengini bulamadığında, görünmeyen Allah’a iman devreye giriyor. Bu kabul bilinçli bir imanın kısa hikayesi oluyor.
Bundan sonra gelecek âyetlere kısaca değinerek dersimize devam edelim.
32. Âyet “Allah hakkında (yukarıda bahsettiğimiz şekliyle) gerçek budur” diyor ve akla soruyor: “Gerçek bu olduğu halde nasıl doğru yoldan sapabiliyor, nasıl Allah’ın dengi olmayan varlıkları yaratıcı olarak kabul edebiliyorsun?”
33. âyeti yukarıdaki açıklamalarla birlikte okuduğumuzda “Onlar inanmazlar” sözünün nasıl gerçekleştiğini ve “Onlar” ifadesiyle “aklını kullanmayanların” kastedildiğini anlıyoruz.
34. âyet yine akla sesleniyor, “Yoktan yaratma konusunda Allah’ın dengi var mı?” sorusunu soruyor. Sonra bir daha soruyor. “Dengi olmadığı halde nasıl oluyor da haktan yüz çeviriyorsunuz?”
(Hakka Giden) Doğru Yol Nasıl Bulunur?
35. âyette hitap bu âyetin ilk muhatapları olan müşriklere. Biz bu hitabı yerelden evrensele taşıyalım ve bütün insanlara soralım: “Ey insanlar! (Gönderdiği vahiy ve peygamber aracılığı ile) Allah’tan başka sizi hakka yani mutlak doğru olan yola iletecek biri var mı?”
Bu soruya cevap için şu soruya cevap vermek gerekiyor “Doğru yol nedir?”
Bu sorunun cevabı için kısa bir açıklama yapalım.
Bu dünyanın bir dekoru var. Bu dekorda her insan bu dünyaya önce geliyor sonra kesin olarak gidiyor. Buna “gerçek” dersek, bu gerçek herkes tarafından biliniyor ve hiç kimse tarafından değiştirilemiyor. Yani her insanın her an en çok sevdiği anne-baba, çocuklarından, evinden, barkında, malından, mülkünden ayrılma ihtimali hiç değişmiyor. Ölüm ile bu ihtimal gündeme geldiğinde bazı insanlar konuyu değiştiriyor ama gerçek hiç değişmiyor. Korku veren bu dekor insanı ona güven verecek doğru yolu bulmaya zorluyor.
Bu noktada, böyle bir ortamda “İnsana güven verecek doğru yol nedir?” sorusunu bir kere daha soralım ve cevabı verelim.
Doğru yol: “Ben bu dünyaya nereden geldim, niçin buradayım, buradan sonra nereye gidiyorum?” sorularına cevap veren kim ise, onun yoludur.”
Bu sorulara cevap verecek olan birinin şunları diyebilmesi lazım: “Ey insanlar! sizi yoktan ben yarattım, sizi, vahyin rehberliğinde kendinizi gerçekleştirmeniz, güzel ahlak sahibi olmanız ve bunlara bağlı olarak ebedi cenneti kazanmanız için bu dünyaya gönderdim.”
Bunları kim diyebilir? Yukarıda “Akıl Ya Allah’ı Ya da O’na Denk Bir Yaratıcıyı Kabul Etmek Zorundadır” başlığı altında yazdıklarımız bu bölüm için de geçerli. Akıl araştırdığında, bunları yaratılan hiçbir varlığın diyemeyeceğini anladığında, Allah’ın ve O’nun gönderdiği vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde doğru yolu buluyor.
36. âyet 35. âyetin devamı olarak geliyor. Oradaki “hakkın” (gerçeğin, doğru yolun) karşısına burada “zan” yani doğru olduğu zannedilen yollar (inançlar, ideolojiler) konuluyor.
Zan konusunda önceki âyetlerde gerekli açıklamaları yaptığımız için1009 bu bölüme burada nokta koyuyoruz.
37-47 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
37. Bu Kur’an Allah’tandır. (Allah’ın kelamıdır. Asla) Başkası tarafından uydurulmuş (bir söz) değildir. Aksine (neyin uydurulup uydurulmadığını anlamada mihenk1010 olduğu için) önceki kitapları (doğrularıyla) tasdik eden, o kitapları açıklayan, içinde hiçbir kuşkuyu barındırmayan ve âlemlerin Rabbi katından gelen bir kitaptır.
38. (Gerçek böyle olduğu halde) Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru sözlü kimselerseniz, (kendinize de güveniyorsanız) haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’ın peşi sıra çağırabileceğiniz kim varsa, onları da yardıma çağırın.
39. (Getirebilirler mi?) Hayır!Onlar (ne yaparlarsa yapsınlar en kısa bir sûrenin bile benzerini getiremeyecekler. Ama buna rağmen) hakkında bilgi edinmedikleri ve (üzerinde ciddi ciddi düşünüp araştırmadıkları için) gerçek anlamını henüz kavramadıkları Kur’an’ıyalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu! (Eğer onlar, yalanlamak yerine, ön yargılarını bir kenara bırakıp, gelen âyetler hakkında peygamberlerinden bilgi alıp, onun gerçek anlamını öğrenselerdi, sonları farklı olurdu.)
40. (Ey Resûlüm! Her şeye rağmen Mekke halkına anlatmaya devam et.) Onların içinden (bugün olmasa da yarın) Kur’an’a inananlar da olacak, inanmayanlar da. (Hiç kimse iman etmese dahi sen vazifeni yapmakla mükellefsin. Hem üzülme) Rabbin, hakkı yalanlayıp halk içinde fitne ve fesat çıkaranları pek iyi bilir.
41. (Resûlüm! Bütün çabalarına rağmen)Onlar seni yalanlarlarsa (onlara) de ki: (“Bakın ben hiç kimseyi iman etmeye zorlamıyorum. Siz de bizim inancımıza müdahale etmeyin.) Benim yaptıklarım bana, sizin yaptıklarınız size aittir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım. (Herkes öncelikle kendi amelinden sorumludur”)
42. (Sen Kur’an okurken)Onlardan sana kulak verenler vardır. Eğer onlar (önyargılarını bir kenara bırakıp) akıllarını kullanmazlarsa, sen (o şartlamış olan) sağırlara (sözünü) işittirebilir misin?
43. (Onlara hakikati anlatırken) İçlerinden sana bakanlar da vardır. Eğer (önyargıları gözlerine perde oluyor ve gerçeği) göremiyorlarsa, sen (şartlanmış) körlere doğru yolu gösterebilir misin?
44. Şüphesiz, Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez fakat insanlar (doğrunun yerine yanlışta ısrar ettikleri için) kendilerine zulmederler. (Hem de bunu, dünya hayatının gelip geçici zevkleri uğruna yaparlar.)
45. (Bazılarının hiç bitmeyecek zannettikleri dünya hayatı bittiğinde) Allah kıyâmet günü hepsini bir araya toplayacak. (Geriye dönüp baktıklarında)Sanki onlar dünyada gündüzün bir parçası kadar kalmışlar da (o kısa süre içinde) aralarında tanışmışlar gibi olacaklar. (Bu kısa zaman diliminde) Allah’a kavuşmayı yalan sayıp, (varlık gayesinden uzak yaşadıkları için) doğru yolu tutmamış olanlar, hüsrana uğramış olacaklar.
46. Onlara vaad ettiğimiz (ceza ve mağlubiyet gibi bazı) şeylerin bir kısmını sana (hayattayken) göstersek de (göstermeden) seni vefat ettirsek de (değişen bir şey olmayacak. Vaad edilen şeyler, senin vefatından sonra da yaşanacak. Eninde) sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra (sen aralarında olmasan da) Allah onların yapmakta olduklarına şahit olan Şehîd’dir.
47. Her ümmetin bir peygamberi (veya onlara peygamberle gelen mesajları duyuran İslam davetçileri) vardır. (Sorumluluk davete muhatap olduktan sonra başlar. Dünyada onlara kendisi veya mesajı gelen) Peygamberleri (ahirette şahit olarak) geldiği zaman (amel defterleri açılır, her insanın peygamberin davetine verdiği cevaba bakılır ve ona göre) aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.
Tehditler Ne Zaman Gerçekleşecek?
38. Âyet: “Kur’an’ı Muhammed Uydurdu” İddiası
Tırnak içinde verdiğimiz bu ifade, Kur’an’a ilk muhatap olan müşriklerin sürekli tekrarladıkları bir iddiaydı. İspatla(na)mayan bu iddia o günden bugüne hâlâ devam ediyor.
O yüzden biz bu konuya, önceki âyetlerde her vesileyle değinmeye çalıştık.1011 Burada da 38. âyette geçen ifadeleri vesile yaparak aşağıdaki başlık altında bir noktaya dikkat çekeceğiz.
“Kur’an’ı Muhammed Yazdı” Diyenlerin Cevap Veremediği Sorular
Bizim bu tefsir çalışmamızda en çok vurgu yaptığımız konulardan biri de “Kur’an’ın insan sözü olamayacağı” gerçeğidir.
Bu konuda vurgu yapmamızın sebebi şu: Ateistler açısından inanç noktasında Müslümanların kafasını karıştırmak için, Allah’ın varlığı ile Hz. Muhammed’in peygamberliği konusu kıyaslandığında, peygamberlik konusu üzerinden şüphe atmak daha kolay görünüyor.
Bu konuda şüphe atanlar, belli alanlara yoğunlaşırken, cevabını veremeyecekleri sorulardan uzak duruyorlar. Bu sorulara daha önce değindiğimiz için, onlardan birkaçını buraya yazacak, yazdıklarımızın detayları için bir önceki dipnotta verdiğimiz başlıklara işaret edeceğiz.
Size göre Muhammed Kur’an’ı Mekke’de İncil ve Tevrat bilenlerden öğrendikleri ile yazdı, neden duyduklarını olduğu gibi yazmadı? Neden o kitapta peygamberler hakkında söylenenleri olduğu gibi aktarmadı? Neden o kitaplarda ismi geçmeyen peygamberleri yazdığı kitaba koydu?
Kur’an’da 7. asrın bilimsel seviyesinden bakıldığında bir insan tarafından bilinmesi ve söylenmesi imkansız olan âyetler var. Bunları bir insan yazabilir mi?
Mekke’nin ilk yıllarında, Müslümanların sayıları çok az iken gelecek yıllarla ilgili tamamı doğru olan öngörüler var. Bunlar bir insan sözü olabilir mi?
Bir insan dünyanın en önemli haberini verecek ama buna kendi inanmayacak. 23 yıl boyunca inanmadığı davaya inanıyor gibi yapacak, bu konuda herkesi kendine inandıracak, en yakınlarına bile bu konuda açık vermeyecek. Bu mümkün mü?
Aynı insan inanmadığı davada her gece ve sabah namaza kalkacak, o dava için servetini harcayacak, o dava için savaşlar yapacak ve hayatını tehlikeye atacak. Bu mümkün mü?
Aynı insan yalan olan bir davada neden kendisi ve yakınları için ayrıcalık istemesin, neden servet yığmayı tercih etmesin, neden kendi isteği ile müminlerin en fakirinin seviyesinden bir hayat yaşamayı tercih etsin?
…
Özetlersek Peygamber Efendimiz hakkında gerçek olmayan birçok iddiayı seslendirenler, sıra bu sorulara geldiğinde görmezden geliyorlar.
39. Âyet: Kur’an’ı Yalanlamak Dini ve Peygamberi Yalanlamaktır.
Bu âyetin tefsiri için önceki âyetlerde Maun Sûresinin 1. âyetinin tefsirinde “Dini Yalanlamak, Peygamberi Yalanlamaktır” ve Tin sûresinin 7. âyetinin tefsirinde “Dini Yalanlamak Mümkün mü?” başlıkları altında yaptığımız açıklamalara bakınız.
40. Âyet: Teselli
Peygamber Efendimiz (sav) şu gerçeği biliyor: Dünyanın en doğru ve önemli işini yapıyor. Davet ettiği din insanların ebedi hayatını kurtaracak. İstiyor ki herkes iman etsin. Bu uğurda gece-gündüz koşturuyor… İşte bu noktada bu tür âyetler geliyor ve Peygamber Efendimizin şahsında onun gibi insanları İslam’a davet edenlere şu mesajı veriyor: “Size düşen inandığınız değerler adına güzel örnek olmak ve elinizden geleni yapmaktır. Her devirde inananları ve inanmayanların olması da bu imtihan dünyasının değişmez gerçeğidir.”
41. Âyet: Tavsiye: Gerilimi Artırma, Barış Ortamını Koru
Teselliden sonra tavsiye geliyor.
Siz bir Müslüman olarak, insanlara Allah’tan gelen en doğru bilgileri götürüyorsunuz ve sizi yalanlıyorlar. İşte bu noktada Allah’tan (cc) tavsiye geliyor. “Gerilimi artıran bir dil kullanma. İnsanlara mesajını ulaştırabileceğin diyalog yollarını açık tutmak için barışı; barışık olmayı tercih et…”
Bu konuda daha önce geniş açıklamalar yapmıştık oraya bakılabilir.1012
42-44 Âyet: Bakıyor Göremiyor, Dinliyor Duyamıyor. Nasıl Oluyor?
Kur’an’da bu tür âyetler görüyoruz.1013 Göz kulak gibi sağlam azalar sayılıyor ama onların, sağlam oldukları halde fonksiyonlarını yerine getirmediği anlatılıyor.
Aslında bunların tamamı sembolik anlatımlar. Çünkü bizim bütün azalarımız akıl, mantık ve irade denilen karar merkezden gelen talimatlarla çalışan neferlerdir.
Konuya bu açıdan baktığımızda duyu organlarımızın tamamı aklın anlama araçlarıdır. Böyle olduğu için kurduğumuz cümleler genelde şöyledir: Görünce anladım, duyunca anladım, tadınca anladım, koklayınca anladım, dokununca anladım.
Örneklerde görüldüğü gibi bu duyuların arkasında anlama aleti olan akıl olmasa, bu duyular görevlerini yerine getiremeyecekler. Bu durumda insanda duyu organlarını kullanarak anlama işini yapan akıldır.
Bütün insanların aklı ikiye ayrılır. Görüneni gören akıl, (basiret ve ferasetle) görünenin arkasını gören akıl.
Görüneni gören akıl, görünen (yaratılan) her şeyin yaratıcısını görünenler (yaratılanlar) arasında arar. O yüzden yaratılanlar içinden bir ilah/tanrı edinir, ya da yaratılanların toplamının adı olan tabiata/doğaya ilahlık verir. Böyle bir akla sahip olan insanların genelde söylemi şudur: “Hayat benimdir dilediğim gibi yaşarım.”
Görünenin arkasını gören akıl, eserden eser sahibine, fiilden faile gider. Yaratılanların yaratıcı olamayacağını, (bedelini ödemediği için de) sahibi göründüğü hiçbir şeyin de kendine ait olamayacağını anlar. Bunları anlayan bir akla sahip olan insan, “Hayat benim değil bende emanet” der, emanetleri emanet sahibinin koyduğu ölçülere göre kullanır.
Özetlersek, Kur’an’da bahsedilen duyu organlarının tamamının arkasında aktif olan akıldır. Aklın sahibi, görünenlere vahiyden bağımsız bakarsa, sadece görünenleri görür, vahyin rehberliğinde bakarsa görünenin işaret ettiği (Allah, ahiret gibi) şeyleri görür.
İnsan Kendine Nasıl Zulmeder?
Kur’an, zulüm kelimesini her türlü haksızlığı içine alacak şekilde adaletin zıddı olarak kullanır.1014 Her türlü haksızlık içinde 44. âyette vurgulanan insanın kendine zulmetmesi de vardır.
İnsanın kendine zulmetmesini/haksızlık etmesini bir örnek üzerinden anlatalım. Elinizde 1000 lira var. Onu 1 lira bile değeri olmayan bir şeye veriyorsunuz. Bu yapılan 1000 liraya haksızlıktır. Onu değeri 1000 lira olan bir şeye verdiğinizde hakkını vermiş oluyorsunuz. Onunla 10 bin lira değerinde bir şey aldığınızda büyük kar etmiş oluyorsunuz.
İnsan bu dünyada değeri hiçbir şeyle ölçülmeyecek bir varlıktır. İnsanın ömrünü sadece dünya için yaratılmış gibi, ona harcaması 1 milyar liranın 1 liralık bir şey için harcanmasından daha büyük bir haksızlıktır (zulümdür).
Ayetin metni açık olduğu için biz sadece, konunun zulüm boyutuna değinmeyi yeterli gördük.
45. Âyet: Dünya Hayatı “An”dan İbarettir
Bu âyetin benzeri âyetler geçti.1015 Öncelikle orada yaptığımız açıklamalara bakılmasını tavsiye ettikten sonra burada bağlam ile birlikte bir okuma yapmak istiyoruz.
Bir önceki âyetlerde 1000 lira ve 1 lira örnekleri vermiş ve 1000 liranın 1 liralık bir şeye harcanmasının, 1000 liraya zulmetmek/haksızlık yapmak olduğunu ifade etmiştik.
Burada, bir örnekle o konuya devam ediyoruz. Sonsuz ve sınırsız bir zaman dilimi olan Ahireti 100 milyar liraya benzetirsek, sonlu dünyanın değeri onun yanında 1 lira bile etmiyor. Bu durumda sonluyu sonsuza tercih etme büyük zarar olurken, sonlu ile sonsuzu satın almak çok büyük, çok karlı bir alışveriş oluyor.1016
Özetlersek bu âyet bize şunu diyor: Sonsuzun yanında “gündüzün bir parçası kadar” kısa olan dünya hayatı size Allah’a kavuşmayı, ebedi hayatı ve onu kazandıracak amelleri unutturmasın.
46. Âyet: Peygamber Ölümlüdür Mesajı Ölümsüzdür
Bu âyetin en önemli mesajlarından biri budur. Bu âyeti 7. asrın Mekke’sindeki tarihi arka planla birlikte okursak, Mekke’de ağır bir boykot yaşanıyor, müşrikler peygamberimizin ve ona iman edenlerin “kökünü kurutmaya” çalışıyor. İşte tam da böyle bir ortamda geleceğe dönük şöyle bir müjde geliyor. “Ey Resûlüm! Her fani gibi sen de ölümlüsün ama senin ölümlü olman insanlara tebliğ ettiğin davanın da ölümlü olduğu anlamına gelmiyor. Sen bir gün ölsen bile, Allah’ın senin vesilenle vaad ettiği her şey bir bir gerçekleşecektir. Sana bugün hayatı zindan etmek isteyenler, (ahirette) bize geldiklerinde müminlere hayatı zindan etmek neymiş görecekler.”
Bu âyet bu yönüyle Kur’an’ın insan kelamı olamayacağına da delil oluyor. Çünkü Mekke’nin o günkü şartlarında yarına çıkma ihtimali bile zor görünen müminlerin, Allah’ın vaad ettiği müjdelerin dünyaya bakan tarafını yakında göreceklerinin söylenmesi mevcut şartlarda çok zor görünüyor. Bu zor şartlarda bu ve benzeri âyetlerdeki müjdelerin duyurulması, Kur’an’ın kaynağının beşeri değil, ilahi olduğuna şahitlik ediyor.1017
47. Âyet: Mahkemede Duyuranlar ve Duyanlar Yüzleştirilecek
Bu âyette bahsedilen konu için dipnottaki referanslara bakılmasını öncelikle tavsiye ediyoruz.1018
Biz bu tefsir çalışmasında şuna çok vurgu yaptık.
Peygamber Allah’tan gelen vahyi getiren, onun nasıl okunacağını, anlaşılacağını ve yaşanacağını gösteren elçidir.
Peygambere tabi olan her Müslüman da o elçinin, onu doğru anlayan, doğru anlatan, anlatırken güzel örnek olan elçisidir.1019
Konuyu böyle anladığımızda şu tespiti yapıyoruz: Her Müslümanın önce temsil sonra da tebliğ görevi vardır. Bilinçli bir şekilde “Ben Müslümanım” demek, “Ben Müslüman olmanın bana yüklediği görev ve sorumlulukların da farkındayım.” demektir.
Bu tespitin ardından âyeti şöyle anlıyoruz: Her ümmetin içinde davet edenler ve edilenler, duyuranlar ve duyanlar vardır. Ahirette her iki tarafta sorguya çekilecek,
Duyuranlara (Peygamberlere ve onlara tabi olanlara) şu sorulacak: Duymanın hakkını güzel bir şekilde duyurarak verdiniz mi? İnsanların bakınca imreneceği örnek bir hayat ortaya koydunuz mu?
Duyanlara da şu sorulacak: “Duymanın hakkını verdiniz mi? Duyduğunuz halde neden duymayanlar gibi yaşadınız?”
Özetlersek, bu tür âyetlerin yerelden evrensele; bütün zamanlarda, bütün insanlara özelikle de irşat ve tebliğ işinden birinci derece sorumlu Müslümanlara hitap eden şekliyle böyle okunmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.
48-60 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
48. (Her peygambere yapılan itiraz, son peygambere de yapıldı ve müşrikler) “Eğer (kıyâmet, ahiret, cennet, cehennem gibi konularda) söyledikleriniz doğruysa, (peki o zaman) bu tehditler ne zaman (gerçekleşecek?”) diyorlar.
49. (Ey Resûlüm! Bu gafillere) De ki: (Ben de sizin gibi beşerim.) Ben, kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim. (Benim vazifem sadece tebliğ ve temsildir. Allah’ın değişmez yasalarına göre her insanın olduğu gibi) Her ümmetin (de) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık (son pişmanlık fayda vermez) ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.
50. De ki: (Ey müşrikler!) Söyleyin bakalım? Allah’ın azabı size geceleyin (uyurken) veya gündüzün (gezip eğlenirken) gelecek olsa (ne fark eder?) Günahkârlar (azap gelmeden önce kendilerine çeki düzen vermek yerine) o azabın acele gelmesini niçin istiyorlar?
51. (Belli ki sizin ders almaya niyetiniz yok!) Olacaklar olduktan (azap başınıza geldikten) sonra mı iman edeceksiniz? (Eğer iman etmeyi, azabı görmeye bırakırsanız, size) “Şimdi mi? (Aklınız başınıza geldi. Artık çok geç!) Oysa acele ile onun gelmesini istiyordunuz?” (denir.)
52. Sonra (yanlışta ısrar ederek kendilerine) zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın bakalım! Siz dünya hayatında neyi hak ettiyseniz, sadece onun karşılığını göreceksiniz.” denir.
53. (Ahiret manzaraları Kur’an ekranlarından kendilerine gösterildiği halde, hâlâ) “O (azap) gerçek midir?” diye senden soruyorlar. De ki: “Evet! Rabbime yemin ederim ki o elbette gerçektir ve siz (ne yaparsanız yapın) buna engel olamazsınız.”
54. (O gün öyle zor bir gündür ki; vahyin mesajlarına kulak vermediği için) Kendisine yazık etmiş olan herkes, o gün yeryüzünün bütün servetine sahip olsa, (azaptan kurtulmak için) hepsini (seve seve) feda ederdi. (Fakat ne çare!) Onlar azabı gördükleri zaman pişmanlıktan donakalırlar. (Ama son pişmanlık fayda vermez.) Aralarında adaletle hükmedilir ve kendilerine(zerre kadar) haksızlık (da) yapılmaz.
55. Bilesiniz ki, gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. (Her şeyin sahibi olan Allah, her şeye Kâdir’dir.) Yine bilesiniz ki, Allah’ın vaadi haktır (ne diyorsa olacaktır.) Fakat onların çoğu bunu bilmez.
56. (Her geceden sonra gelen sabah, her kıştan sonra gelen bahar şahittir ki) O hem diriltir hem de öldürür ve (iyi bilin ki) yalnız O’na döndürüleceksiniz.
57. Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki manevî hastalıklar için bir şifa, mü’minler içinbir hidayet ve rahmet (olarak Kur’an) gelmiştir.
58. (Ey Resûlüm! Bu durumda bütün insanlara) De ki: (Şu fâni dünyada hiçbir şey kalıcı mutluluk vermez. Eğer sevineceklerse) Allah’ın (Kur’an ve İslam ile temsil edilen) lütfuyla, rahmetiyle sevinsinler. Çünkü Kur’an (ve İslam ebedi saadeti vaad ediyor. Vaad edilen bu nimet) insanların dünya malı olarak topladıkları bütün her şeyden daha hayırlıdır.”
59. (Ve yine, iyi-kötü, haram-helal, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi değer yargılarını hoyratça tahrif edip yozlaştıran toplumlara seslenerek) De ki: “Allah’ın size indirdiği; (Fakat) sizin de (hiçbir makul gerekçeye dayandırmadan, keyfi olarak) bir kısmını helal, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” (Onları düşündüren bu sorudan sonra) De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a (O’nun “haram” demediğine haram, “helal” demediğine helal diyerek yalan söyleyip) iftira mı ediyorsunuz?”
60. (Bir de şunları sor:) Bu yalanı Allah’a isnad edenler acaba Kıyâmet gününü ne sanıyorlar? (Hesap günü hakkında ne düşünüyorlar? Dünyada önemsiz işlerin sonunu düşünürken, en önemli son olan, ölümden sonrasını neden düşünmüyorlar?) Şüphesiz Allah insanlara karşı (onları bekleyen akıbet hakkında kitap ve peygamber göndermekle) lütuf (ve kerem) sahibidir. Fakat onların çoğu (bu nimetlerin kıymetini bilmedikleri için) şükretmezler.
Atom Ağırlığınca Bir Şey
48. 49. Âyet: Allah’ın Vaadi ve Olağanüstü Peygamber Algısı
Bu âyetlerde bahsedilen vaat konusuna daha önce değindik.1020 O yüzden bu âyetlerde farklı bir noktaya dikkat çekeceğiz.
Müşrikler içlerinden ve onlara göre sıradan bir insanın peygamber olmasını bir türlü kabullenmiyorlardı. Bu bakış açısı üzerinden geçmişten bugüne; Müslüman toplumlara gelirsek, onlardan bazıları önlerinde onlara lider (olacak) olan insanlarda insanüstü meziyetler arıyor, onlardan keramet bekliyor, onların bir takım söz ve davranışlarına büyük anlamlar yüklüyorlar.
İşte bu âyette öne çıkarılan peygamber görüntüsü bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Her peygamber gibi son peygamber de bir beşerdir. Kendisine vahiy gelmesi dışında hiçbir ayrıcalığı yoktur.1021 Normalde gaybı bilmez. Gayb adına verdiği her bilgi Allah’ın bildirmesiyle, yine Allah’ın bildirdiği kadardır.”
Bu mesajdan şunu anlıyoruz: Allah (cc) peygamberine vermediği özellikleri, peygamber olmayanlara hiç vermez. O yüzden günümüzde bazı Müslüman gruplardaki (keşif, keramet, kainat imamı gibi) olağanüstü özelliklere sahip bir lider imajının İslam dininde bir karşılığı yoktur.1022
50. 51. Âyet: Azap Ne Zaman Gelecek?
Müşriklerin bu sorularının altında azabın geleceği vakti öğrenme niyeti yoktu. Onlar (haşa) Peygamberimize yalancı dedikleri için, onun yalanını ortaya çıkarma gibi bir niyetle bu soruları soruyorlardı.
Kur’an da burada dolaylı olarak şunu söylüyor: “Azabı illa dünyada peşin olarak beklemeyin, azap dendiğine ilk aklınıza gelen ahiret azabı olsun. O da size gece-gündüz her an gelme ihtimali olan ölüm kadar yakın. Şunu iyi bilin sizi o azaba götürecek ölüm alametleri geldiğinde, ‘son anda iman ederim’ diye düşünüyorsanız, o iman kabul edilmeyecek. O zaman size ‘şimdi mi!’ denilecek. Gelin iş işten geçmeden hemen şimdi iman edin.”
Bu konuya bu sûrede Firavunun Kızıldeniz’de boğulurken son anda iman etmesini anlatan 90-92 âyetlerde devam edeceğiz. O yüzden burada nokta koyuyoruz.
52-55. Âyet: Allah’ın Vaadi Haktır
Bu bölümdeki âyetleri 48 ve 49. âyetler ve onların dipnotundaki bilgilerin devamı olarak değerlendireceğiz.
Kur’an geçmişten bugüne yaratılan her şeyi, yaratılacakların yani Allah’ın vaad ettiği her şeyin şahidi yapıyor ve şu net mesajı veriyor: “O olacak demişse, olmuş bilin.”
Bu konuyu örnekler üzerinden açalım. Hayal dünyamızda kendimizi kainatın yaratıldığı ilk güne ışınlayalım. Karşımızda bir gaz bulutu var. Bize o gün deselerdi ki, bu gaz bulutundan Allah koskoca bir kainat yaratacak,
Yine bize o gün bize ortada hiçbir insan, hayvan ve bitki yokken deselerdi ki, şu bir damla sıvıdan, şu ufacık çekirdeklerden Allah milyarlarca insanı, hayvanı ve bitkileri yaratacak…
O gün, ortada hiçbir örnek olmadığı için bu sözlere inanmak zor olabilirdi ama bugün geldiğimiz noktada “yaratılacak” denilen her şeyin yaratıldığına bizzat şahitlik ediyoruz. Bu noktada bütün bunları yaratan Allah’ın ahireti yaratma vaadi önümüze konuyor. Biz geçmişte yaratılanlara şahit olduğumuz için, yaratılacaklara da yaratılmış yani “olmuş” gibi iman ediyoruz.
Bu imanın zirvesinde olan Peygamber Efendimiz 53. âyette vaad edilen azabın gerçekliğine şahitlik ediyor.
Bu noktada 54. âyet özel bir mesajla geliyor;
54. Âyetin Özel Mesajı
Âyet bize dolaylı olarak şunu diyor: “Şu an dünyadayken, henüz fırsat varken, ahiret azabından kurtulmanız için yapmanız gerekenler çok kolay şeyler; Allah’ın emirlerine itaat edeceksiniz; O’nun razı olduklarını yapacak, olmadıklarını yapmayacaksınız. Ama ahiret azabından kurtulmak için bu kolayı yapmazsanız, iş ahirete kaldığında bütün dünyanın serveti sizin olsa, kurtulmak için onu vereceksiniz ama o orada hiçbir işe yaramayacak.”
Bu anlattıklarımızı basit bir misalle anlatırsak, âyet diyor ki: 100 lira tutarında ödemen gereken bir borç var. Zamanında ödersen, hem o 100 liran sana geri verilecek hem de üstüne 100 milyar lira alacaksın.1023 Ama ödeme gününü geçirirsen 100 milyar versen bile o borcu ödememenin cezasından kurtulamayacaksın.
55 ve 56. Âyetler önceki âyetlerin mesajını güçlendirecek şekilde geliyor.
55. âyet “Gökte ve yerde ne varsa Allah’ındır.” diyerek, onların yaratılmasını yaratılacak her şeyin şahidi yapıyor.
56. âyet insan hayatını bir cümlede özetleyerek şöyle diyor: “Nasıl Allah sizi yoktan varlığa getirip diriltiyor ve dünyada belli bir süre yaşatıyorsa, bir gün sizi bir vesile ile öldürecek ve o gün geldiğinde bütün bir hayatın hesabını vermek üzere O’na döneceksiniz.”
Özetlersek, aşağıda gelecek âyetlerde bu konuya temas eden âyetler olacak. Açıklamalarımıza oralarda devam edeceğimiz için burada nokta koyuyoruz.
57. Âyet: Kur’an Aynı Zamanda Şifadır
“Şifa” kelimesi Kur’an’da altı âyette geçiyor. Bunların üçünde Kur’an şifa veren bir kitap olarak tanıtılıyor.1024
Bu âyette Kur’an’ın (öğüt, şifa, hidayet, rahmet) dört faydası sayılıyor. Bu dört fayda sayılırken ilk fayda tüm insanlar içine alırken, sonraki üç fayda sadece müminler için sayılıyor.
Bir örnekle anlatırsak bundan şunu anlıyoruz: Kur’an manevi bir eczanedir; bu eczanede tüm insanlara fayda verecek öğüt ve şifa vardır ama bunlardan fayda görmek; Allah’ın rahmetine nail olmak HİDAYET; yani Kur’an rehberliğini kabul etmeye, onun rehberliğinde bir mümin olarak yaşamaya bağlanmıştır.
Şimdi bu kısa açıklamanın ardından bu dört faydaya değinelim.
Birincisi Kur’an’ın Öğüt Olması:
Bu konu Kur’an’da en çok geçen konulardan biri; biz bu konuya önceki âyetlerde1025 çok sık değindiğimiz için burada onların devamı olarak şunu diyoruz: hayatın içinde yaratılan her şeye Allah’ın insana ikramı olarak bakarsak, Kur’an bu ikramlar için bir kullanma kılavuzu olur. Bir kılavuz olarak Kur’an hayatın her alanında; kıyamete kadar karşımıza çıkacak her konuda bize öğüt verir.
Bu ifade biraz abartı gibi görülse de öyle değildir; Kur’an bize ölçüler verir. Bu ölçülerin başında (doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku içine alan) adalet vardır. Kur’an adil olun der: Kur’an bir ölçü ve ilke olarak bu öğüdü verdiğinde hayatın içinde bu öğüdün dışında kalan; istisna olan hiçbir şey yoktur. Bu öğüdün başında Allah’ı tanıtmak gelir, Allah tanındığında ikinci öğüt, sahibi göründüğümüz her şeyin emanet olduğu gerçeğidir. Üçüncü öğüt emanetlerin emanet sahibinin razı olduğu şekilde kullanılmasıdır… öğütler böyle devam eder gider…
İkincisi Kur’an’ın Şifa Olması:
Kur’an’ın şifa olması, “Kur’an’da üç âyette geçiyor” demiştik, bu âyeti o âyetlerle birlikte okuduğumuzda bu âyetlerde kastedilen şifanın öncelikle manevi şifa olduğunu anlıyoruz.
Neden böyle anlıyoruz? Çünkü Kur’an İsra sûresinde (82. âyet) “Kur’an müminler için şifadır.” derken, bunun hemen karşısında “Zalimlerin (inanmayanların) ise ziyanını artırır.” diyor. Fussilet sûresine bakıyoruz (44. âyet) yine benzer bir şey görüyoruz. Orada da inanan ve inanmayan kıyası yapılıyor.
Bu konuya neden özellikle değiniyoruz? Çünkü bu konu suiistimal ediliyor. Kur’an’ın modern tıbbın alanına giren ne kadar fiziki hastalık varsa onlar için de şifa olduğu söyleniyor. Bu konuda insanlara muskalar yazılıyor, anlamını bilmedikleri şeyleri defalarca tekrar etmeleri söyleniyor ve böylece insanların Kur’an’a olan imanları suiistimal ediliyor.
Burada dengeli duruş adına bir ölçü var: Maddi manevi tüm hastalıklarda şifanın kaynağı Allah’tır. Bu gerçeğe iman eden bir mümin, bütün maddi hastalıklarından kurtulmak için önce Allah’a dua eder; bu dua işin kavli tarafıdır. İşin fiili tarafında sebeplere müracaat edip doktora da gitmesi gerekir. Doktora gitmek bir fiili duadır. Yani duanın bir parçasıdır. Bu yönüyle dua bir terapidir ve tedavinin de parçasıdır.
Burada şunu bilmekte fayda var, Peygamber Efendimiz (sav) hastalıklardan şifa için dua etmiş1026 ve duayı tavsiye etmiştir ama dua tavsiye ettiği hiçbir insana “Ben sana muska yazıyorum, senin doktora gitmene gerek yok.” dememiştir.
Altını çizdiğimiz bu cümleye dair Peygamber Efendimizden hiçbir rivayet yoktur.
Önemli gördüğümüz bu uyarıdan sonra gelelim Kur’an’ın şifa olmasına,
Daha önce ifade ettik, bu dünyanın dekoruna Allah’tan, ahiretten, vahiyden ve peygamber bağımsız bakıldığında bu dekor (“Nereden geldim, neden buradayım, buradan sonra nereye gideceğim?” gibi) bazı temel sorulara cevap veremediği için insanı korkutur. İslam dininin temsilcisi olan Kur’an (sorulara verdiği cevaplarla) bu korkunun ilacını getirir. Bu ilaç alındığında korku gider, güven gelir. Bu güvenin geldiği kimseye Allah’a güvendiği için manevi şifa bulan insan manasında “mümin” denilir.
Bu kapsayıcı şifanın yanında detaylara inildiğinde Kur’an hayatın her alanında, manevi her problem için şifadır.
Burada çok geniş olan bu konuya şu soruyla bitirelim,
Kur’an’dan şifa bulmanın sağlaması nasıl yapılır?
“İyi”leşmekle yapılır. Yani “iyi”lik, güzellik üreten, tüm canlılara fayda vermeyi kendine gaye edinen, elinden, dilinden (her türlü söylem ve eyleminden) emin olunan, güven veren bir insan olmakla yapılır. Böyle olmuyorsa, ilacı kullanan kişi de bir sorun var demektir.
Özetlersek, bu konu geniş bir konuydu ama gelecek âyetlerde de işin farklı yönlerine değineceğimiz için burada nokta koyuyoruz.
Üçüncüsü Kur’an’ın Hidayet Olması:
Hidayet konusunu da önceki âyetlerde değindik,1027 burada onların devamı olarak şunları ilave edelim.
Fatiha sûresinde âyetlerin dizilimine baktığımızda, 5. âyette “Allah’ım sadece sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz” dedikten sonra manevi kulağımız şöyle bir soru duyuyor “En çok hangi konuda yardım istersen, yardım listesinde en başa neyi koyarsın?” 6. âyette bizim bu soruya cevabımız doğru yol manasını da içine alan "hidayet” oluyor. Evet, Allah’tan tek bir şey iste denilse, hidayetin önemini ve kıymetini bilenler en başta onu ister. Neden? Çünkü, bir mümin bilir ki, bir insan Allah’ın razı olduğu doğru yolda değilse, yaptığı hiçbir doğrunun ahirete bakan yönüyle hiçbir faydasını görmeyecektir.
“Doğru yolda gitmenin veya gitmemenin en büyük alameti nedir? Doğru yolda olmanın ve olmamanın sağlaması nasıl yapılır?” diye bir soru gelse, bu sorulara cevabımız şu olur: Doğru yolda olanlar hayata emanet olarak bakarlar. Öyle baktıkları için de verilen her nimetin emanet olduğunu bilir, o emanetleri verenin razı olduğu “yoldan” kullanmayı en büyük gaye edinir.
Doğru yolda olmayanlara gelince bunun en büyük alameti şu cümledir: “Hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım.” Bu cümleyi sözle davranışla ifade eden bir insanın bu dünyada yaptıkları kendine göre iyi olsa bile, o iyilerin ahirete yönelik hiçbir faydası olmayacaktır.1028
Dördüncüsü Kur’an’ın Rahmet Olması:
Kur’an, dünya denilen parçaya, “Allah, dünya, ahiret” bütünlüğü içinde bakmayı öğreten, bu bütünlük içinde “Nereden geldim, neden buradayım ve nereye gideceğim?” gibi insanların en temel sorularına en doğru cevabı vermesiyle Allah’ın rahmetinin göstergesidir.
Kur’an, gönderildiği peygamberin alemlere rahmet olduğunu duyuran, ona tabi olan her müminin de bulunduğu yere rahmet olma potansiyeli olduğuna işaret eden bir hitaptır. Bulunduğu yere rahmet olan insanın evi cennet köşesinden bir köşe olur, ailesi çevresindeki bütün ailelere örnek olur. İslam’a davetinde ondaki baskın dil, sevgi, ilgi, bilgi ve hikmet dili olur. İnandığı her şeyi severek yapar, sevdirerek yapma yolunu tercih eder…
Özetlersek, KUR’AN, öğütlerine kulak veren insanların manevi hastalıklarına şifa olan, onların hidayetlerine vesile olan, onları bulundukları yere rahmet yapma potansiyeli olan bir hitaptır.
58. Âyet: Kur’an, Dünyadaki Her Şeyden Daha Hayırlıdır
Burada Kur’an ile kastedilen yukarıda saydığımız; onunla gelen dört fayda, o dört fayda ile kastedilen de onlarla özetlenen İslam dini ve o dinle bizi şereflendiren Allah’tır (cc).
Şimdi aklın penceresinden, naklin (âyetin) bize sunduğu bilgiye bakalım, gerçekten Kur’an bu dünyadaki her şeyden daha hayırlı mı?
Dünyadaki bütün insanları temsilen bir insan düşünün, bu insan hayatı, yaşamayı, eşini, çocuklarını, bir ömür boyu biriktirdiği servetini çok seviyor. Bu adam yetmiş yaşına geliyor ve önünde iki seçenek var;
Birinci seçenek, sevdiği her şeyi ebediyen kaybetmek,
İkinci seçenek bir kitabı okumak, o kitapta yazılanları yaptığında bir daha hiç görüşemeyeceğini düşündüğü eşi ve çocuklarıyla başka bir alemde ebediyen beraber olacağını, kaybedeceğini düşündüğü servetle sahip olamayacağı şeylerin ebediyen ona verileceğini öğreniyor.
Burada soru şu: Hangisi daha değerli? Ebediyen kaybedecekleri mi, yoksa kaybedeceklerine ebediyen sahip olmanın yolunu öğreten Kur’an mı?
Özetlersek, bu soruya “Kur’an” demek, “Onunla kastedilen (İslam, Allah’ın rızasını kazanma) benim için her şeyden daha önemli ve daha değerli.” demektir.
59. Âyet: “Haram-Helal” Deme Yetkisi Kimde?
Bu ve benzeri âyetler daha önce geçti, dipnotta verdiğimiz âyetlere bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.1029
60. Âyet: “Allah’tan Rol Çalmayın!”
Bu âyeti 59. âyetin devamı olarak okuduğumuzda, bu âyette ahiretin varlık sebeplerinden biri bize hatırlatılıyor: “Ahirette ağzınızdan çıkacak her sözün hesabını vereceksiniz.”
Bu hatırlatma üzerinden âyet bütün zamanlara şunu diyor: “Allah’tan rol çalmayın, kendinizi (haşa) O’nun yerine koyarak “Şu haram, bu helal deme yetkisini kendinizde görmeyin. Bir kıyamet günü ve arkasından bir hesap günü gerçeği olduğunu unutmayın.”
Ayetin ikinci bölümü bize şunu diyor: “Bu gerçeğin hatırlatılması ve unutulmaması için Allah (cc) insanlara lütfu kereminden vahiy ve peygamber gönderdi. Bu konuda, bu nimetlerin kıymetini bilme adına Rabbinize şükredin.”1030
61-71 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
61. (Ey Resûlüm!) Sen hangi işle meşgul olursan ol (veya) o işe dair Kur’an’dan ne okursan oku (işin özü) siz hangi işi yaparsanız yapın! O işe dalıp gittiğinizde Biz mutlaka size şahit oluruz. (Allah’ın şahitliği; görmesi, bilmesi o kadar detaylıdır ki) Ne yerde, ne de gökte, atom ağırlığınca bir şey (dahi) Rabbimizden saklı kalmaz. (İster) Bundan küçük (atom altı parçacıklar) olsun (ister daha) büyük olsun; ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.
62. Haberiniz olsun ki (hesap gününde) Allah’ın dostlarına (hiçbir) korku yoktur; onlar üzülecek de değildir. (Peki, kimdir Allah’ın dostları?)
63. Onlar (Allah’ın âyetlerine içten) iman eden ve (bu imanın gereğini yerine getiren, yani dürüst ve erdemlice bir hayatı tercih ederek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakınıp) takvaya eren kimselerdir.
64. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. (Onlar Allah yolunda duruşlarını değiştirmediği müddetçe) Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur.İşte budur en büyük kurtuluş, en büyük mutluluk!
65. (Ey Resûlüm! Allah’a dost olmak kolay değildir. Bazen ona dost olmak demek, cihanı karşına almak demektir. Müşriklerin baskısına aldırma) Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün (güç, kuvvet, şeref ve) izzetAllah’ındır. (O seni müşriklere karşı bir gün mutlaka muzaffer kılacaktır.)O(yaptığın her duayı işiten) Semi’ (içinde bulunduğun her durumu bilen) Alîm’dir.
66. İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allah’ındır. (Nimetleri veren de O’dur, şükredilmesi gereken de O’dur. O halde) Allah’ın peşi sıra başka ortaklara tapanlarneyin ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, (hiçbir kıymeti olmayan) zandan başka bir şeyin ardına düşmüyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.
67. (Peki, bu müşrikler gözlerinin önünde sürekli tekrar eden şu mucizeleri görmüyorlar mı?) O, geceyi içinde (uykuyla) dinlenesiniz (bir kısmını da ibadet ile değerlendiresiniz) diye sizin için yaratan, gündüzü (de çalışıp kazanmanız, Allah’ın razı olduğu işlerin peşinden koşmanız için) aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda (Allah’ın âyetlerini) dinleyen bir toplum için ibretler vardır.
68. (Allah’ın âyetlerine karşı kör ve sağır olan müşrikler, melekler için Allah’ın kızları derken, Hristiyanlar da İsa’yı Allah’ın oğlu kabul ederek) “Allah kendisine bir oğul edindi” dediler. Hâşâ! (ne münasebet) O bundan münezzehtir. O (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) Ganî’dir. (Zira) Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi zaten) O’nundur. (Üstelik) Bu hususta yanınızda herhangibir delil (de) yoktur. (Bu durumda nasıl olur da) Allah hakkında hiç bilmediğiniz iddialar ileri sürersiniz?
69. (Resûlüm onlara) De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar (O’na iftira edenler) asla kurtuluşa eremezler.
70. (Yalan ve iftiralarına rağmen –imtihan sırrı gereğince–) Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra (bütün bir hayatın hesabını vermek üzere) dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.
61. Âyet: “Bu Âyet Bana Hitap Ediyor”
Dini konularda belli bir alt yapısı olan her Müslüman Kur’an’daki her âyeti “Bana doğrudan veya dolaylı olarak hitap ediyor.” diyerek okuyabilir.
61. âyet “Doğrudan bana hitap ediyor.” diyerek okuyacağımız âyetlerin başında geliyor. Bu âyetin verdiği mesajın benzerini Kaf sûresinde 16-17. âyetlerde görmüştük.1031 Bu âyetler ilgili değerlendirmeleri oraya havale ederek burada verilen mesajı bir cümleyle özetlemek istiyoruz. Âyet bize şunu diyor: “Öyle bir hayat yaşa ki, her yaptığın işi, Allah’ın şahit olduğunu bilerek yap.”
Böyle bir hayat yaşanabilir mi? Cevap: Yaşanabilir. Çünkü İslam dininde beş vakit namazın hayatın içinde yer almasının en önemli sebeplerinden biri de böyle bir hayatın yaşanmasına vesile olmaktır.
Bunu biraz açalım. Namaz kılan her Müslüman -eğer gaflet halinde değilse-namazda olduğu anlarda, Allah’ın huzurunda olma şuuruyla namaz kılar. Bu anlar Allah’ın her yaptığına şahit olduğuna imanın zirve yaptığı anlardır. Dinin istediği beş vakit namazda yaşanan ve adına ihsan şuuru denilen bu şuurun hayatın her vaktine taşınması, her yapılan işin, Allah’ın huzurunda olma şuuruyla yapılmasıdır.
Özetlersek, böyle yapıldığında Allah’ın şahit olduğu bir hayat yaşama hedefi için çok önemli bir niyet ve gayret ortaya konmuş olacak.
Ön Bilgi: Önden Önemli Bir Hatırlatma
Bu yazıda, evrenin en büyük gök cisimlerinden maddenin en küçük yapı taşı olan atom ve atom altı parçacıklara kadar geniş bir yelpazede bilgi sunmaya çalışacağız. Amacımız, bu karmaşık konuları herkesin anlayabileceği bir dille aktarmak. Bu yazıda bilimsel doğruluğa azami özen göstermekle birlikte, bazı noktalarda konuyu daha anlaşılır kılmak için benzetmeler ve basitleştirmeler yaptık. Özellikle elektron, kuark ve lepton gibi atom altı parçacıkların boyutları hakkında verdiğimiz bilgiler, kesin ölçümlerden ziyade anlaşılmayı kolaylaştırmak için kullanılan yaklaşık değerlerdir.
Bu yazının öncelikli amacı fizik ve astronomi dersi vermek olmadığı için bu durumun bu konunun uzmanları tarafından anlayışla karşılanacağını düşünüyoruz.
Atom Altı Parçacıklara İşaret
Bu âyetlerin indiği 7. asırda insanlar atomu bilmiyorlardı ama günümüzde Arapçada “atom” kelimesi için kullanılan “zerre” kelimesini, küçük şeyleri anlatmak için kullanıyorlardı. Ama hiçbir anlatımda bugünkü bilinen manada atom ve atom altı parçacıklar kastedilmiyordu.
Burada önemli olan, Kur’an’ın gelişen bilim sayesinde ancak 1808 yılında varlığı bilinen atom ve atom altı parçacıklar hakkında o günden insanların düşünce dünyalarına bir tohum ekmesi ve o tohumun o gün fark edilmese bile bugün fark edilir hale gelmesidir.
Hangisi Daha Büyük; En Büyük mü, En Küçük mü?
“TON 618” mi, Daha Büyük, Atom mu, Daha Büyük?
Bu yazı önemli olduğu için bu yazıyı bu iki başlık altında yazmayı tercih ettik.
7. asırda 61. âyet Mekke’ye indiğinde okuyan her Müslüman şunu anladı: “En küçüğü de en büyüğü de yaratan Allah’tır. En küçükten en büyüğe kadar her şeyi yaratmada Allah’a eş ve ortak olacak hiçbir ilah yoktur. Yani kainatta şirke zerre kadar yer yoktur.”
Burada soru şu: Biz bugün 21. asırdayız ve “Biz bu âyeti nasıl anlamalıyız?”
Cevap: İlk muhatapların anladığı şekli ilk seviye olarak başa koyacağız, o seviye üzerinde yükselmeye çalışacağız. Bunu yaparken de burada her zamanki yaptığımız gibi çok kolay bir anlatım yolu tercih edeceğiz.
Önce atoma bakalım, atomda bilinme sırasına göre, önce atom bilindi sonra atom altı parçacıklar olan çekirdek, proton, nötron, elektron, kuark ve leptonlar bilindi.
Bunların küçüklüğünü anlamadan önce, bunları içinde barındıran atomun küçüklüğünü anlamak için şöyle bir soru soralım: Atomlar üst üste konsa “Kaç atom üst üste konduğunda bir milimetre yüksekliğe ulaşır?” sorusunun kabaca cevabı yaklaşık 10 milyon atomdur.
Atom dediğimizde işte böyle küçük bir alemi kastediyoruz. Şimdi bu küçük alemde atom altı parçacıklara, yani âyetin işaret ettiği atomdan daha küçük parçalara bakalım.
Önce bir kurgu yapalım. Bu kurguda atomu (büyüklüğünü anlamak için) güneşe benzeteceğiz. O yüzden güneş hakkında kısa bir bilgi verelim.
Güneşin çapı dünyamızın çapından 109 kat daha büyük. Yani güneş bir torba olsa içine 1 milyon 300 bin dünya koyabiliyoruz.
Güneşin büyüklüğünü anladıktan sonra bir atomu güneş kadar büyütelim. Şimdi bu büyüklük içinde atomun merkezindeki çekirdeğin büyüklüğüne bakalım.
Atom güneş kadar olduğunda onun çekirdeği 140 km. çapında bir küre olacaktı. Yani İstanbul kadar bir şey.
Burada küçüklükleri daha iyi anlama adına şunu da bilelim, bu kadar küçük olan çekirdek atomun içinde onun toplam hacminin milyarda biri kadar yer kaplıyor.
Şimdi daha küçük olan parçalara bakalım. Çekirdek böyle olduğunda çekirdeğin etrafındaki elektronlar birer kum taneleri kadar oluyor.
Çekirdeğin içindeki proton ve nötronların büyüklüğü birer futbol sahası kadar oluyor.
Bu proton ve nötronları oluşturan kuarkların ve leptonların büyüklüğü bir saç teli kalınlığında oluyor.
Buraya kadar kainatta en büyük cisim olan atomun küçüklüğünü anlamaya çalıştık, şimdi bir de en büyük cisme bakalım.
Şu ana kadar bilim insanları tarafından bilinen ve en büyük gökcismi olarak tanımlanan cismin adı TON 618 isimli süper kütleli bir kara deliktir.
Burada güneşimizin büyüklüğünü tekrar hatırlayalım güneşimiz dünyamızın çapından 109 kat daha büyüktü.
TON 618 ise güneşimizden kütle olarak 66 milyar kat, çap olarak da 160 milyar kat daha büyük.
TON 618 bizim samanyolu galaksimizin dışında dünyamıza 10.4 milyar ışık yılı1032 uzaklıkta bulunuyor.
En küçüğü ve en büyüğü hayal dünyamızda canlandıracak şekilde betimledikten sonra gelelim başlıktaki soruların cevabına.
Karşımızda iki büyük var; Fiziki açıdan (kapladığı alan yönüyle) büyük olan elbette TON 618. Sanat yönüyle bakarsak atom.
Eser Küçüldükçe Sanat Büyür
Sanatçılar arasında şöyle bir kabul vardır: Eser küçüldükçe sanat büyür. Teknoloji ürünlerine eser dersek, ilk kullanılan bilgisayarların, fotoğraf makinelerinin, diyaliz aygıtlarının yerini bugün daha ufakları alıyor. Bunların yanında mikroçiplere, nanoteknolojik ürünlere sadece işaret edelim.
Bu açıdan baktığımızda atomun içinde mikro ölçekte bir güneş sistemi görüyoruz. Yani atomu yaratan sanatkar güneş sistemindeki imzayı atomun üzerine ve içindeki en ufak parçalara da atmış ve bütün zamanlara şu mesajı vermiş: “Güneş sistemini yaratan kim ise, atomu da yaratan O’dur. Atomu yaratamayan güneş sistemini de yaratamaz.”
Gelmişken Atomun İçinde Biraz Dolaşalım
Atom sanat yönüyle Allah’ın fiziki eserleri içinde en büyük olan bir eserdir.
İçine girmişken içinde biraz dolaşalım.
Onun küçüklüğü için milimetrenin10 milyonda biri demiştik.
Şu soruyla başlayalım, bu kadar küçük bir alemin kendisi ve içi nasıl görülebiliyor?
Bu minik alemin içini görmek için gözlerimiz yetmiyor, hatta en güçlü mikroskoplar bile yetersiz kalıyor. Peki nasıl görüyoruz? Bilim insanları, atomu görmek için çok akıllıca yöntemler geliştirdi.
Mesela elektron mikroskobu diye bir alet var. Bu alet, elektronları kullanarak atomların şeklini çıkarıyor. Yani ışık yerine elektronları kullanıyor! Düşünsenize, atomu görmek için yine atomun parçasını kullanıyoruz.
Bir de taramalı tünelleme mikroskobu var. Bu da çok ilginç. Atom büyüklüğünde bir iğne ucu kullanıyor. Bu iğne ucu, yüzeyi tarıyor ve her bir atomun yerini belirliyor. Yani atomları elle yoklar gibi tespit ediyor!
Ama asıl ilginç olan şu: Biz atomu göremiyoruz aslında, sadece etkilerini görüyoruz. Bu biraz şuna benziyor: Rüzgarı göremezsiniz ama ağaçların sallandığını görürsünüz. İşte atom da öyle. Doğrudan göremiyoruz ama davranışlarını, etkilerini anlayabiliyoruz.
Bu durumda atomu gören gözün adı, bizdeki bütün anlama faaliyetlerinin arkasında olan ve bütün anlama araçlarına (beş duyuya) kumanda eden akıl oluyor.1033
Atomun içindeyiz ve bir şey fark ediyoruz. Hani demiştik ya “Atom güneş gibi olduğunda çekirdeği 140 km. çapında (İstanbul büyüklüğünde) bir küre olur, bu küre de atomun içinde onun toplam hacminin milyarda biri kadar yer kaplıyor.”
Şimdi bu kadar küçük çekirdeğin yanından atomun içine bakıyoruz. Ne görüyoruz önce çekirdeğin etrafında dönen elektronları görüyoruz. Dönüyor diyoruz ama tam da öyle değil. Elektronlar çekirdeğin etrafında birer bulut gibi. Varlıklarını biliyoruz ama nerede olduklarını tam olarak bilemiyoruz. Bunların gerisine baktığımızda devasa bir boşluk. Peki ne hissediyoruz, kendimizi dünyadan devasa büyüklükte kainata bakar gibi hissediyoruz.
Başka ne hissediyoruz? “Allahüekber” derken kendimizi atomun çekirdeğinin içindeki kuark gibi küçük hissediyor ve o küçüklük içinde milyar kere, milyar kere, milyar kere, milyar atomdan oluşan kainatın içinde milyar kere milyar kere milyar galaksiler barındıran kainatın büyüklüğünü, o büyüklükten bu kainatı yaratan Allah’ın büyüklük, yücelik ve azametini anlamaya çalışıyoruz.
Bu konuya aşağıda iki başlık altında yapacağımız değerlendirmelerle devam edelim.
Allah nerede? Cevap: İmzasını Gördüğün Her Yerde?
İnsanın Parmak İzinden Allah’ın Tevhid İzine…
Önce “İnsan nerede?” sorusuna cevap verelim. İnsan imzasının/parmak izinin görüldüğü her yerdedir.
Bu ifadelerle ne kastettiğimizi anlatalım. Büyük ve ıssız bir ormanda yürüyorsunuz, bir taşın üzerinde “orman” yazıyor. Bundan ne anlarsınız? Bundan şunu anlarsınız, bu ormanda bulunan binlerce bitki ve hayvanın bu yazıyı yazamayacağını, bu konuda aciz kalacağını, bunu yazsa yazsa aklı, mantığı, ilmi, iradesi olan bir insanın yaptığını anlarsınız. İşte biz buna insanın imzası ve parmak izi diyoruz. O yazı varsa orada insanı görmesek bile insandaki ilmin, bilginin tezahürü, tecellisi olan yazı onun orada bulunduğuna şahittir.
Bu örnek üzerinden atoma bakarsak, bugün gelişen teknolojiyle atomun içinde ne olduğunu anlayan bilim insanlarından hiçbiri şunu diyemiyor, “Atomun içinde insan izi bulduk.” Yani “Atomun çekirdeğini Allah yaratmış, çekirdeğin içindekileri insan yapmış.” diyemiyor. Bu denmediğinde şu denilmiş oluyor: “Atomun içindeki bütün parçaların üzerinde Allah’ın imzası ve parmak izi vardır.”
Bu denildiğinde şu denilmiş oluyor, “Bu kainatta her şeyin ama her şeyin temel taşı atomdur. Bu durumda Allah’ın imzasının ve parmak izinin olmadığı zerre (kuark kadar, lepton) kadar bir alan yoktur… ALLAHÜEKBER.
62-64. Âyet: Kimin Dostusun, Allah’ın mı, Şeytanın mı?
Kur’an’da “evliyâa(A)llâhi” Allah’ın dostları, “aduvva(A)llâhi ”1034 Allah’ın düşmanları, “evliyâe-şşeytâni”1035 Şeytanın dostları gibi ifadeler geçiyor.
Şimdi bu ifadelere tek tek bakalım.
Allah’ın dostları:Veli kelimesinin çoğulu olan ve Kur’an’da evliyaullah şeklinde geçen bu ifade günümüzde belli birtakım insanlara işaret ettiği söylenerek suiistimal edilen kelimelerin başında geliyor. Biz bu konuda Açıklamalı mealimizde gereken açıklamaları yaptık.1036 O açıklamaların özeti şöyle: Kur’an’da geçen evliya ifadesi keşif ve keramet gibi olağanüstü özellikleri olan belli bir sınıf için kullanılmıyor; iman eden, imanını takva ile güzelleştiren her mümin için kullanılıyor.
Biraz daha açarsak. Allah’a dost olmak O’nun razı olduğu her şeye gönülden bağlanmak, onları seve seve yapma halidir.
Kısaca özetlersek, Allah’a dost olmak O’nun razı olduğu güzel sıfatları birer manevi elbise gibi üzerinde taşımaktır.
Allah’ın düşmanları:Kur’an’da düşman ifadesi mecazi manada (sembolik, metafor olarak) kullanılır. Bunun örneklerini hayatın içinde de görüyoruz; insanlar tarafından tembelliğin ve cehaletin; sağlımıza zarar veren zararlı alışkanlıkların düşman olarak tanımlanması bu konuda bilinen örneklerdir.
Bu ifadenin mecazi olduğunu kabul ettiğimizde, bu ifadenin muhatabı insan değildir, insanın üzerinde taşıdığı sıfatlardır. O sıfatlardan arınan her insanın dosta dönüşme potansiyeli vardır.1037
Dünya imtihan dünyası olduğu için her insanın dosta dönüşme ihtimali vardır.1038 Bu gerçeği bilen Müslümanlar Kur’an’ın firavun gibi dosta dönüşmesi çok zor bir düşman için kullandığı ifadeyi dikkate alır ve karşı taraf mecbur etmedikçe, uzaklaştırmayan, yaklaştıran, düşmanlığı artırmayan azaltan yumuşak bir dil kullanmayı tercih ederler.1039
Şeytanın Dostları: Kur’an şeytanı bize, her türlü kötülüğe destek veren, insanın kötü olması, kendine benzemesi için her yolu kullanan bir düşman olarak tanıtır. Kur’an ölçülerinde şeytanın amacına hizmet etmek ona dost olmaktır.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki soruya gelirsek, bu dünya imtihan dünyası, bu imtihanda iki taraf (iki şık) var. Allah’ın razı olduğu taraf ve olmadığı taraf; nimetlere “emanet” demek, nimetlere “benim” demek.
Bu durumda kimin dostu olduğumuzu seçtiğimiz taraf ve o tarafta yaptığımız tercihler gösterecek.
Özetlersek, buraya kadar 62. âyette geçen “Allah dostları” ifadesinden yola çıkarak, Kur’an’da geçen benzeri ifadeleri açıklamaya çalıştık. Şimdi aynı âyetteki “korku ve üzüntü” kelimelerine değinelim.
Allah Dostlarına Korku Üzüntü (Dünyada Var) Ahirette Yok
Daha önce farklı âyetleri vesile yaparak bu konuya değindik.1040 Dedik ki, (İslam dini ile hayatımıza giren vahiy ve peygamberden bağımsız) bu dünyanın dekoruna baksak, bu dekor insanı korkutur, korkunun olduğu yerde en öncellikli ihtiyaç güvendir. İslam dininin en baştaki varlık sebebi o güveni vermektir. Evet din insana bu dünyada güven verir ama bu güven “Nereden geldim, neden buradayım ve nereye gidiyorum?” sorularına cevap veren güvendir. Bu güven korkuyu ve üzüntüyü tamamen sıfırlamaz. Neden? Çünkü onlar insana bu dünya hayatında gelişimi, terakkisi ve tekamülü için gereklidir.
En başta kendisine emanet edilenleri ve kendisinin emek verip kazandıklarını; kendi insanlık kalitesini korumak için gereklidir.
Bu ifademizi açalım.
Elden ayağa, dilden dudağa her nimet emanettir. Bu emanetleri amacına uygun kullanmak için, “emanete ihanet etme korkusu”, “onları amacı dışında kullanıp günaha girdiğinde, bunun üzüntüsünü yaşama endişesi” çok önemli duygulardır. Bu duyguların varlığı bizi emanetleri amacına uygun kullanma konusunda motive eder.
Bir de Allah’ın verdiği emanet nimetlerle kazandıklarımız (sahip olduklarımız) var. Güzel ahlak, itibar, saygınlık, eş, çocuk, mal, mülk… bunları kaybetmemek, bunların değerini bilmek için de kaybetme korkusu gereklidir. Bunlardan birini kaybettiğinde üzüntü yaşamak, bunların kıymetini bilme adına çok ama çok önemlidir.
63. ve 64. Âyetleri de dikkate alarak bu âyeti Özetlersek, âyetler bize şu müjdeyi veriyor: Bu dünyada Allah’ın rızasını kaybetme korkusu ile yaşarsanız, O’nu kaybettirecek bir şey yaptığınızda bunun üzüntüsünü yaşayarak tevbe ve istiğfar ederseniz, size ahirette; hesap gününde ve cennette asla korku ve üzüntü yok. Bunu böyle bilin…
65. 66. Âyet: Teselli Âyeti
Bu âyeti bağlam ile birlikte okuduğumuzda bu âyette şunu görüyoruz. Allah (cc) Peygamber Efendimizi yaşadığı üzüntü nedeniyle teselli ediyor. O’na “üzülme” derken, "bu duyguyu hayatın her alanında sıfırla anlamında” demiyor. “Müşriklerin iftiralarına karşı üzülme, hiçbir gerçekliği olmayan o iftiralar senin görevini yapmana, aşkını şevkini kaybetmene sebep olmasın, sen bu dünya ki en doğru işi, en güzel şekilde yapan bir insansın…” diyor.1041
Önümüzde İki Taraf Var Ya İzzet Ya Zillet
Âyeti önce dış bağlamı ile sonra iç bağlamı ile okuyalım.
Dış bağlamda 7. asırda Mekke’deyiz. Puta, güce, servete, makama tapan, izzetli, itibarlı, şerefli, asil olmayı bunlara tapmakta, bunlara sahip olmakta, bunlara sahip olanların tarafında olmakta görenler var.
Buradan âyetin iç bağlamına gelirsek, iç bağlam Peygamber Efendimizin şahsında bütün zamanlarda gelecek müminlere şunu diyor: İzzeti bunlarda arayanların sözleri sizleri üzmesin. Orada insanı yücelten bir izzet yok, orada insanı manen alçaltan bir zillet var.
Günümüz diliyle açarsak bir insanın sahibi göründüğü nimetlerin emanet olduğunu unutup; oturduğu evle, bindiği arabayla, giydiği elbiselerle, sahip olduğu makam ve servetle izzet kazanacağını zannetmesi büyük bir yanılgıdır. Bunlar gölge gibidir gelir gider, öğlen vardır akşam yoktur. Gerçek anlamda izzet, kişinin sahibi göründüğü nimetlerin emanet olduğunu bilmesi, o emanetleri veriliş amacına uygun kullanmasıyla kazanılacak bir değerdir.
66. âyet, 65’in devamı oluyor.
Âyet bütün zamanlara şunu diyor: Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Yani insanların kendilerinin zannettikleri ne var ya doğrudan Allah’ındır ya da Allah’ın verdiği imkanlarla kazanıldığı için yine Allah’ındır. Eğer kişi izzet arayacaksa o izzeti Allah’tan başka putlarda (veya putlaştırılan şeylerin yanında) araması büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgının doğru olduğunu düşünmek bir zandır.1042 Bu zan hakikati olmadığı için bir kişinin kendini kandırmasıdır.
67. Âyet: Konu: Tevhid Dersi
Kur’an her vesile ile sözü tevhide getiriyor. Neden? Çünkü Allah’ın dininde yani İslam dininde, tevhid metre gibidir, terazi gibidir; her şeyin doğru anlaşılması ona bağlıdır. Onda ki doğruluk hayata,
Her şeyi tek niyetle yapma: Allah rızası,
Her şeyi tek ölçüye/standarta göre yapma: (doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, liyakati içine alan) adalet;
Her türlü sosyal ilişkide birliği, beraberliği, ortak değerleri, ortak aklı gözetme olarak yansıyor.
Tevhitteki doğruluğun hayata nasıl yansıdığını özetledik, ondaki eğriliğe gelince, ondaki eğrilği çok kısa bir ifade ile özetleyelim: Ondaki eğrilik bu yazdığımız ölçülerden az veya çok sapma şeklinde görülür.
Gelelim şimdi âyetin verdiği tevhid dersine. Âyet çok özet bir şekilde yaratılışla alakalı tüm “kim” sorularına cevap veriyor,
Soralım,
Geceyi ve gündüzü yaratan kim?
Gece gündüzün oluşması için (dünyanın dönmesi, güneşin doğması gibi) gereken sebepleri yaratan kim?
İnsanın hayatını doğma, büyüme, yaşlanma ve ölme şeklinde programlayan kim?
Bu programın içinde insanı gece uyumaya, gündüz çalışmaya programlayan kim?
İnsan bedenindeki hücrelerin yenilenmesi için bedene uyku programını koyan kim?
…
Şimdiye kadar, yaratılan hiçbir varlık, o varlıklar içinde yaratılanların en üstünü olan insanlar arasından çıkıp biri bu soruya “ben” diyemedi ve diyemeyecek. Bunların bütün zamanlarda olamayacak olması şu anlama geliyor: Geçmişte, bugün ve gelecekte; bütün zamanlarda “kim” sorusunun cevabı Allah’tır ve hep de öyle olacaktır. Yani zamanlar, mekanlar, o mekanlarda yaşayan insanlar değişecek ama bu sorunun cevabı hiç değişmeyecektir.
68 Âyet: “Allah’ın da İhtiyacı Olduğunu Zannetmek”
Bu âyet, biz insanların sınırlı algısından kaynaklanan yanlış bir zanna cevap veriyor.
Bizler, doğduğumuz andan itibaren ihtiyaçlarla çevrili bir dünyaya gözlerimizi açarız. Hayatımızın her anı, en temel ihtiyacımız olan nefesten başlayarak, sayısız ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlıdır. Öyle ki, sadece birkaç dakikalık bir kesinti bile varlığımızı tehlikeye atar.
7. yüzyıl Mekke'sinde müşriklerin zihin dünyasındaki tanrı tasavvurunun arka planında işte böyle bir algı vardı. Bu algı, hayata "Bizim ihtiyaçlarımız varsa, tanrının da ihtiyaçları olmalı" şeklinde yansıyordu. Allah'a oğul veya kız isnat etmenin, putları ve putlaştırılan insanları O'na ortak koşmanın temelinde hep bu yanılgı vardı. İşte bu yüzden Kur'an, Allah'ı bize tanıtırken O'nun "Samed" ve "Subhân" olduğunu vurgular.
Samed'dir; yani hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, her ihtiyacı da karşılayandır. Bu, O'nun mutlak bağımsızlığını ve her şeyin O'na muhtaç olduğunu ifade eder.
Subhan'dır; yani her türlü eksiklik, yetersizlik ve noksanlıktan münezzehtir. Aynı zamanda, dilerse her türlü eksikliği tamamlama kudretine de sahiptir. Bu, O'nun mükemmelliğini ve mutlak gücünü vurgular.
Samed ve Subhân olduğu için de Ganî'dir. Yani göklerde ve yerde ne varsa, insanlara bahşedilen her türlü zenginlik ve nimet, aslında O'nun sonsuz hazinesinden gelmektedir.
Özetlersek, bu âyet bir önceki âyetin devamı olarak “Tevhitte bir sapma olursa, onun ne gibi sonuçları ne olur?” sorusuna da cevap veriyor.
69. 70. Âyet: Akla Gelen Sorulara Cevap
Bu iki âyet “Allah’a iftira atanların sonu ne olacak, yaptıkları yanlarına mı kalacak?” şeklinde akla gelecek sorular cevap veriyor.
Âyetler diyor ki: Hayır! Yanlarına kalamayacak. Onlar kendilerini bekleyen acı sondan kurtulamayacaklar. Şu an başlarına bir şey gelmiyorsa, Allah Halîm olduğu, bu dünya imtihan dünyası olduğu içindir. İmtihan bittiğinde, hesap günü geldiğinde onlar hak ettikleri azabı tadacaklar.
71-93 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
71. (Geçmişte inkâr edenlerin, dünyadaki sonlarını göstermek için) Onlara Nûh’un (müşriklere meydan okuyan o) haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim (bir peygamber olarak aranızda) durmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise (“Siz rahatsız oldunuz” diye bu işten vazgeçecek değilim. Bu yolda bütün dünya karşıma geçse) ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. (Haydi) Siz de (kendilerine ilahlık payesini verdiğiniz) ortaklarınızla beraber toplanıp bana yapacağınızı kararlaştırın ki, tasasını çektiğiniz bir dert olarak içinizde kalmasın. Sonra (neye karar verdiyseniz o) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.”
Ücretim Allah’tandır
72. “Eğer (bu mesajdan) yüz çevirirseniz (eğer, ‘sana şunu, bunu verelim bu işten vazgeç’ derseniz, iyi bilin ki, ben bu tebliğime karşılık) sizden bir ücret (veya takdir) beklemiyorum. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana (Allah’ın isteklerine kayıtsız şartsız teslim olan) Müslümanlardan olmam emredildi.”
73. (Nûh’un ısrarla tebliğ ve temsiline rağmen kavmi) Yine de onu (dinlemedi ve) yalanladılar. Biz de (ona gemi yapmasını emrettik. O gemiyle) hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları yeryüzünün vârisleri kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (ibret-i âlem için sel suları içinde) boğduk. Bir bak bakalım uyarılan (ama inanmayanların) sonu nasıl oldu?
74. Sonra onun arkasından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara (birçok) mucizeler getirdiler. Fakat (gönderilen onca peygambere rağmen) onlar daha önce yalanladıkları şeye (“Biz atalarımızı neye inanır bulduysak ona iman ederiz” diyerek) bir türlü inanmadılar. İşte (inkârda ısrar ederek) haddi aşanların kalplerini Biz böyle mühürleriz.
“Mûsâ’yı Mucizelerle Gönderdik”
75. Sonra onların ardından da Firavun ile onun ileri gelen yardımcılarına Mûsâ ile Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar (büyüklük taslayıp) kibirlendiler ve günahkâr bir toplum oldular.
76. Tarafımızdan kendilerine (gönderilen) mucizeler ulaşınca, “Bu elbette apaçık bir sihirdir” dediler.
77. Bunun üzerine Mûsâ dedi ki: “Size gelen mucizelere ‘Bunlar sihir’ diyorsunuz öyle mi? Şu bir gerçektir ki (neyin sihir, neyin mucize olduğunu Allah’ın izniyle göreceksiniz. Bütün foyaları meydana çıktığında, eğer tevbe etmezlerse) sihirbazların kurtuluşu yoktur.”
78. (Firavun hanedanından ileri gelen yönetici seçkinler, herkesi kendileri gibi zannedip) Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde (güç, kuvvet, iktidar ve) hâkimiyet (sizin) ikinizin eline geçsin” diye mi bize geldiniz? Biz ikinize de inanmıyoruz. (Sizin amacınız Allah’ı anlatmak değil, sizin derdiniz servet ve iktidar...)
79. (Güce tapan yandaşlarının sözlerinden sonra) Firavun (Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u halkın gözünden düşürmek için) dedi ki: (Etrafa haber salın. Bu civarda) Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!
80. (Şehrin en büyük meydanında bir bayram günü yapılan bu karşılaşma için) Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: (Meydan okurcasına haydi) “Atacağınızı atın (ve bütün hünerlerinizi gösterin)” dedi.
81. Onlar (ellerindeki değnekleri kumların üzerine) atınca (attıkları şeyler ortalıkta dolaşan yılan ve çıyanlara dönüştü. Bunun üzerine) Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız (ustaca düzenlenmiş1043) sihirbazlıktan başka bir şey değildir. Allah onu (benim vasıtamla) boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuları asla başarıya ulaştırmaz.”
82. (“Sizler gibi) Mücrimlerin hoşuna gitmese de (gün gelecek) Allah, âyetleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır.” (Bu sözlerin ardından Mûsâ’nın attığı âsa, sihirbazların bütün sihirlerini yutuverdi. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandı. Bu gelişmeyi gören Firavun her diktatörün yaptığı gibi yaptı ve uyguladığı şiddetin dozunu artırdı.)
83. (Baskı o kadar fazlaydı ki) Firavun ve onun hanedanındanileri gelenlerin, kendilerine işkence edeceğinden korktukları için kavminden ancak bir grup genç Mûsâ’ya (açıkça) iman etti. (Diğer pek çok insan imanını gizlemek zorunda kaldı.) Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (zorba bir diktatör) ve haddi aşanlardandı.
84. Mûsâ dedi ki: “Ey kavmim! Eğer Allah’a (gerçekten) inandıysanız ve O’na teslim (olup Müslüman) olduysanız (sebepleri yerine getirdikten sonra) sadece O’na güvenip dayanın.”
85. Onlar da (şuurlu bir Müslüman’a yakışır şekilde) şöyle dediler: “Biz (elimizden geleni yaptıktan sonra) yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma! (Ne olur bizleri altından kalkamayacağımız ağır imtihanlarla imtihan etme!)
86. Ve (ne olur) bizi rahmetinle (bir an önce) o kâfirler topluluğundan kurtar!”
Mısır’da Evler Hazırlayın!
87. Biz de Mûsâ ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır’da (her mahallede, her semtte istişarelerinizi yapacağınız, kazandığınız insanlara dava şuuru vereceğiniz) evler hazırlayın ve (bu) evlerinizi (birer ibadethaneye dönüştürüp) namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı dadosdoğru kılın. (Mûsâ’ya eğer bütün bunları yaparlarsa) mü’minleri (Allah’ın rızasını kazanmakla) müjdele!” diye vahyettik.
88. (Bu müjde) Mûsâ (ile birlikte iman edenleri sevindirmişti ama bu arada Mısır’da Firavunun baskıları da her geçen gün artıyordu. Mûsâ, kardeşi Hârûn ile birlikte ellerini açtı ve Rabbine dua makamında) “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve onun hanedanından ileri gelenlere bu fâni hayatta büyük bir saltanat ve servet bahşettin. Ey Rabbimiz! (Onlar ise senin verdiklerinden güç alarak) insanları Senin yolundan saptırıyorlar. Ey Rabbimiz! Sen onların (azmasına, sapmasına, şımarmasına sebep olan) mallarını silip süpür ve kalplerine darlık (korku ve sıkıntı) ver, belli ki, onlar (inkârda ısrar ettikleri için) elem dolu azabı görünceye kadar iman edecek değiller.” (dedi.)
89. (Bu dua üzerine Allah, Mûsâ ve Hârûn’a seslenerek) “İkinizin de duası kabul edilmiştir.O halde siz (sabredin. İstikametinizi değiştirmeyin. Bir fiili dua olan) doğruluğa devam edin ve sakın (baskılara boyun eğip) o (hak, hakikat nedir) bilmezlerin yoluna gitmeyin!” dedi.
(Aradan geçen zaman içinde Mısır’da açılan evler İsrâiloğullarını belli bir bilinç düzeyine getirdi. Mûsâ Allah’tan aldığı emir gereğince bir gece kavmiyle beraber Mısır’dan ayrıldı. Fakat onların ayrıldığını haber alan Firavun ve ordusu kısa süre içinde onlara yetişti. Mü’minler denizle düşman arasına sıkışıp kalmışlardı.)
90. (Bunun üzerine) Biz(Kızıldeniz’i ortadan ikiye ayırdık ve) İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte (bu mucizeyi görmelerine rağmen) zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. (Mûsâ için ayrılan deniz, Firavun ve askerleri geçerken tekrar birleşti. Öleceğini anlayan Firavun) Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrâiloğullarının inandığı (tek) ilahtan başka ilah olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım” dedi.
91. (Ona denildi ki, “Ne yani) Şimdi mi (aklın başına geldi) Halbuki daha önce (defalarca mucize görmene rağmen) isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
92. Artık bugün, senden sonra geleceklere (bir) ibret (levhası) olması için, senin bedenini (bir mucize olarak denizde balıklara yem olmaktan) kurtaracağız. (Bunları görüp duymalarına rağmen) İnsanlardan birçoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.
93. (Firavunun ölümden sonra yüzlerce yıl geçti.) Biz İsrâiloğullarını (Filistin, Şam, Medine hattında) güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik. (Mûsâ’nın ardından) Kendilerine (peygamberler göndermeye devam ettik. O peygamberlerle birlikte onlara) ilim gelince (çıkar çatışmaları, isyan ve kıskançlık nedeniyle) ayrılığa düştüler.1044 Şüphesiz ki Rabbin, kıyâmet günü onların, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmedecektir.
71-74 Âyet: Hz. Nûh Diyor ki: Duruşunuzu Değiştirmeyin
İniş sırasından yaptığımız okumada bu kıssa daha önce Kamer sûresinde (9-16), Sâd Sûresinde (12), A’râf Sûresinde (59-64) ve Şu’arâ Sûresinde (105-122) numarasını verdiğimiz âyetler arasında geçti. Burada orada verdiğimiz bilgilerin -farklı bir açıdan- devamı olarak bir kurgu içinde şu değerlendirmeleri yapmak istiyoruz.
Kur’an’ın indiği 7. asırda, Asr-ı Saadet denilen 23 yıllık zaman diliminde Mekke ve Medine birer okul oluyor. Mekke okulunda hazırlık sınıfları yer alırken, Medine okulunda hazırlık sonrası sınıflar yer alıyor.
Mekke okulunda müfredatın ana konusu medeni insan inşa etmek,
Medine okulunda müfredatın ana konusu medeni insanlarla bir Medeniyet inşa etmek.
23 yıllık zaman diliminde okulun müdürü ve baş öğretmeni Hz. Muhammed Mustafa (sav). Okulda farklı dersler veriliyor. Onlardan biri de kavimler ve peygamberler tarihi. 23 yıllık zaman diliminde yaşanan gündeme göre geçmiş peygamberlerin hayatlarından bölümler anlatılıyor. Bu anlatı yapılırken adeta her peygamber kendi çağından Asr-ı Saadete geliyor ve manevi bir danışman olarak kendi çağında yaşadığı deneyimleri Asr-ı Saadet okulunun öğrencileri ile paylaşıyor.
Bugünkü dersin konusu “Mekke’de boykot günlerinde, baskılar karşısında bir Müslümanın duruşu nasıl olacak?”
Bu konuda verilecek dersi vermek üzere Hz. Nûh manevi bir danışman olarak okula geliyor ve 71. ve 72. âyette anlatılan dersi veriyor. Dersin özeti şu: “Yolunda olduğunuz Allah’a güvenin. O’nun emirlerine itaat edin. Ben itaat ettim; denizin olmadığı yerde gemi yaptım. Allah (cc) denizi ayağımıza getirdi ve beni ve iman edenleri kurtardı. Siz medeni insan inşa etmek için çıktığınız bu yolda inşaata devam edin. Bizim ayağımıza denizi getiren Allah size de Medine’ye gitme orada medeniyet kurma imkanı verecektir. Tabi bu süreç kolay olmayacak, bizi yalanladıkları gibi sizi de yalanlayacaklar ama şunu unutmayın: Bizi yeryüzüne varis kılan Allah duruşunuzu değiştirmezseniz sizi de varis kılabilir.”
74. âyet Hz. Nûh’tan sonra da benzer bir sürecin devam ettiğini, ama onların da yalanlandığını, yalanlayanların bu tercihlerinin bir sonucu olarak kalplerinin mühürlendiğini anlatıyor.
74. âyet bu şekliyle Hz. Nûh ile Hz. Musa arasındaki yaklaşık 1500-2000 yıllık bir zaman dilimini özetleyerek konuyu Hz. Musa kıssasına getiriyor.
Ön Bilgi: Daha Önce Geçen Bölümler
Hz. Musa kıssası aşağıda ifade ettiğimiz gibi önceki sûrelerde geçti. O yüzden burada, orada ele aldığımız konulara sadece işaret edecek, varsa farklı konular onlara değineceğiz.
75-77. Âyet: Hz. Musa Kıssası: Zaman Değişse de İftiralar Değişmiyor
Hz. Nûh’un kıssasından sonra Hz. Musa’nın kıssası geliyor. Bu kıssa daha önce Müzzemmil (15-16), Â’lâ (18-19), Fecr (10-12),Necm (36),Kamer (41-45),A’râf (103-171),Tâhâ (9-98),Şuarâ (10-67) ve Neml (7-14) sûrelerinde parantez içinde numaralarını verdiğimiz âyetler arasında geçmişti. Şimdi burada orada verdiğimiz bilgilerin devamı olarak birtakım değerlendirmeler yapacağız.
75-77 arası âyetlerde bir peygamberden bahsedilirken, sanki her peygamberden bahsediliyor. Çünkü kavmine gelen her peygambere atılan ortak bir iftira var: “Sihirbazsın, sihir yapıyorsun.”
Bu âyetler, Mekke’nin ilk Müslümanlarına “bu yolun kaderi bu” mesajını veriyor. Bu mesajın içinde şu mesaj da var: “Sihirbaz demeleri, dolaylı olarak şahit oldukları ve benzerini ortaya koymada aciz kaldıkları mucizelerin doğruluğunu itiraftır. Bu itirafta gizli bir takdir ve hayranlık vardır.”
Bu takdir ve hayranlık için daha önce geçen bu sûrenin 2. âyetinde ““Sihirbaz” Demek Gizli Bir Takdir İfadesidir” başlığı altında bir değerlendirme yapmıştık. Oraya bakılabilir.
78. Âyet: Algı ile Oynayıp, Olgu İnşa Etme
Olgu olandır, algı da olanın doğru bir şekilde anlaşılması/algılanmasıdır.1045 Fakat bu her zaman böyle olmaz.
Bir psikolojik harp tekniği olarak istihbarat servisleri, siyasetçiler, medya, lobi, düşünce kuruluşları, dernekler, vakıflar ve çok takipçili sosyal medya platformları,
Kamuoyunu istedikleri yöne yönlendirmek ve kendi çıkarları doğrultusunda insanların algılarını şekillendirmek için benzer taktiklere başvurabilirler.
Sahte haberler, yalan propaganda, kin ve nefret söylemleri gibi yöntemlerle, toplumda bölünme ve kargaşa meydana getirebilirler.
İnsanların algılarıyla oynayıp istedikleri olguları inşa etmek isterler.
Bu yöntem asırlar değişse bile hiç değişmeyen bir yöntemdir. Bu âyette Firavunun derin devleti kamuoyunda “Din elden gidiyor, vatan elden gidiyor.” algısını oluşturmak için âyette geçen şu ifadeleri kullanıyorlar.
Bizi atalarımızın dininden döndürecekler.
Ülkede iktidarı ele geçirip, bizi köle kendilerini efendi yapacaklar.
Oysa ki, Hz. Musa’nın baştan beri tek isteği İsrailoğulları ile birlikte Firavunun yönetimindeki Mısır halkının hidayetine vesile olmak, İsrailoğullarını kölelikten kurtarıp özgürleştirmekti. Günümüz ifadesiyle söylersek bu talepler en temel insan haklarıydı.
Ama Firavunun derin devleti, bu haklı talebin, olduğu gibi algılanmasını engellemek için olmayan şeyleri var gibi gösterme yoluna gittiler.
79-82. Âyet: Firavun: “Medyanın GYY’lerini Bana Getirin!” Dedi
Bu âyetlerde sihirbazlar öne çıkıyor. O yüzden sihirbazı biraz tanıyalım ve onun günümüzdeki karşılığına bakalım.1046
Sihirbazın en büyük özelliği gerçekte olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermesidir. Daha basit ifadeyle söylersek sihirbazlık insanları ustaca kandırmak, aldatmak sanatıdır. Bu özelliği öne çıkardığımızda sihirbazın günümüzdeki karşılığı amacı dışında, halkı kandırmak için kullanılan medya olur.
Böyle anladığımızda o gün için sihirbazlar ordudan ve Mele’den1047 (kavmin ileri gelenlerinden) sonra Firavunun iktidarını ayakta tutan en önemli güçtü.
Firavunun 79. âyette geçen “Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!” emrine, günümüzden bakarsak, o emir “Medyada doğruyu yanlış göstermede, mucizeleri sanki değilmiş gibi anlatmada en başarılı olan aldatma ve kandırma ustası Genel Yayın Yönetmen’lerini bana getirin.” anlamına geliyordu.
Bu bağlamda 80-82. âyetlerin bütün zamanlara verdiği mesajı şöyle anlayabiliriz: “Gerçekleri savunmak, hakikatleri anlatmak kadar, onların doğru bir şekilde geniş kitlelere ulaştırılmasını sağlamak da önemlidir. Bu nedenle yaşadığınız çağda medya araçlarına sahip olmak hedefleriniz arasında olsun. Böyle olduğunda, gerçekler ortaya çıkacak. Bu durum bir takım güç odaklarının hoşun gitmeyecek ama onların hoşuna gitmiyor diye Allah’ın gerçeği ortaya çıkarma iradesi de değişmeyecek.”
83-87 Âyet: Tevrat’ta Olmayan Âyetler, “Kur’an’ı Muhammed Yazdı” İddiasını Boşa Çıkartıyor
Neden bu konuya değiniyoruz. Çünkü ateistlerin çok tekrar ettikleri iddialarından biri de bu iddia; “Mekke ve çevresindeki Yahudi ve Hristiyanlardan öğrendikleri ile Kur’an’ı Muhammed yazdı.”1048
Eğer bu iddia doğru olsaydı başta burada yer alan âyetler olmak üzere Tevrat’ta yer almayan konuların Kur’an’da da olmaması gerekirdi.
Evet, İsrailoğullarının Mısır’dan hicreti; Kızıldeniz’den geçmeleri Tevrat’ta geçer ama öncesinde Mısır’da evlerin hazırlanması, orada namaz kılınması ve Kızıldeniz geçilirken Firavunun boğulmadan önce iman etmesi gibi detaylar geçmez.
Ateistlerin iddialarını boşa çıkaran bu kısa açıklamadan sonra bu âyetlerde öne çıkan birkaç noktaya değinelim.
Birinci Nokta: Diktatörlerin Eskimeyen Silahı: Korku
Bir ülkeye gittiniz, o ülkenin yöneticisinin kim olduğunu yani ülkeyi nasıl bir yönetim modeli ile yönettiğini bilmiyorsunuz. Fakat gördünüz ki, insanlar yöneticiler hakkında konuşurken sağa sola bakıyor, acaba konuşursam başıma bir iş gelir mi korkusu yaşıyorsa, bilin ki orada faşist (baskıcı) bir rejim var onun da başında bir diktatör vardır.
İşte Firavunun yönettiği Mısır böyle bir yerdi. Ona göre onun yanında olmayan, ona biat etmeyen -78. âyette işaret edildiği gibi- onun iktidarını devirmeye çalışan isyancılardandı.
Diktatörlerin en büyük baskı aracı toplumda korkuyu yaymaktır. Firavunun yönettiği Mısır’da korkanlar iki ana grupta toplanıyordu.
Birinci gruptakiler Firavunun yanında olanlardı. Bunlar da kendi içinde ikiye ayrılıyordu. Bunların bir kısmının Hz. Musa’ya iman etme gibi bir düşüncesi yoktu. Onların amacı Firavunun kurduğu sistemden beslenmekti. Bunlar Firavunun yanlış yaptığını bilseler bile eleştirdiklerinde kaybedecekleri çok şey olduğu için, onu eleştirmekten korkuyorlardı. Bunların bir kısmı da Hz. Musa’nın doğru yolda olduğunu biliyordu. Ama onun tarafına geçtiğinde başına gelecekleri bildiği için Firavun yanında görünmeyi tercih ediyordu.
İkinci gruptakilerde Mısır’da yaşayan İsrailoğulları idi. Mısır’daki firavunların baskıcı rejimleri karşısında yıllarca korkutulan İsrailoğullarını korku esir almıştı; korku onların kişilik ve karakterlerini değiştirmiş ortaya ezik, hak arama iradesi ve isteği olmayan bir köle bir toplum çıkmıştı.
İkinci Nokta: İman Edenler Kim?
83. âyette bir grup gencin Hz. Musa’ya iman ettiği ifade ediliyor. Bunlara bir avuç insan da diyebiliriz. “Bunlar kim?” sorusunda bunların İsrailoğullarından değil de Firavunun kavminden olanlar olma ihtimali çok yüksek. Çünkü İsrailoğulları Mısır’da kalabalık bir nüfusa sahipti. Tarihçiler bu nüfusun 600 bin kişiden fazla olduğunu tahmin ediyorlar.
Ayrıca Kur’an’ın geneline baktığımızda Firavuna bağlı sihirbazların bir kısmının iman ettiğini, bunun yanında onun sarayında uzun zaman imanını gizleyen sonra da bunu açıkça ifade eden mümin kişinin1049 varlığını biliyoruz.
Bu durumda 83. âyette geçen “kavminden ancak bir grup genç Mûsâ’ya (açıkça) iman etti.” İfadesinde kastedilen kavmin Firavunun kavmi olma ihtimali makul hale geliyor.
"Üçüncü Nokta: Neden İhtiyarlar Değil de Gençler?
Ayette kullanılan ifadelerden bunların yaşlarının genç olduğunu anlıyoruz. Bu, tarihin akışı içinde tekrarlanan bir olgunun Kur'an'daki tezahürüdür.
Genelde bütün toplumsal dönüşümlerde (devrim ve inkılaplarda) gençler önde olur. Bir toplumu iyi-kötü fark etmez dönüştürmek isteyen herkes (başta istihbarat birimleri) gençler üzerinde hesap yaparlar.
Neden?
Çünkü yaşlı insanlar elinde olmayanları elde etmek isterken, elinde olanları da kaybetme korkusu yaşar. Geleneklerine ve alışkanlıklarına bağlıdır. Değişimi dönüşümü riskli görür, o yüzden risk almada isteksiz davranır. Bu, insan psikolojisinin doğal bir sonucudur. Yaşlandıkça, insanın risk alma eğilimi azalır, güvenlik arayışı artar.
Gençler ise elde edeceği elindekilerden daha değerli olacaksa, risk almayı göze alır. O yüzden bir değişim harakatında gençlerin varlığı değişimi hızlandırır. Gençlik enerjinin, idealizmin ve cesaretin zirvede olduğu bir dönemdir. Bu özellikler, onları değişimin öncüleri haline getirir.
Bu açıklamalardan sonra 83. âyete bakarsak, orada iman eden gençler Hz. Musa'nın davetine muhatap olduktan sonra, bir ellerindekilere bakıyorlar bir de elde edeceklerine bakıyorlar.
Ellerinde Firavun yanında olma, oradan gelecek menfaatlere sahip olmak var.
Hz. Musa'nın yanında olurlarsa ellerine geçeceklere bakıyorlar; Allah'ın rızası ve ebedi hayatı kazanmak.
Böyle bir durumda manevi anlamda kar-zarar hesabı yapıyor ve Allah'ın razı olduğu tarafı seçiyorlar. Onların bu kararı, Firavunun zulmüne karşı bir direniş ve Allah’ın yolunda bir adanmışlık örneğidir. Bu gençler, imanlarının gücüyle, Firavunun baskısına rağmen, Hz. Musa’nın yanında yer alarak, tarihin akışını değiştirme yolunda önemli bir adım atıyorlar.
Dördüncü Nokta: Mısırdaki Gizli Evler
Mısır, o dönemde İsrailoğulları için baskıcı bir rejimin hüküm sürdüğü bir yerdi. İnançlarını özgürce yaşama ve ibadetlerini açıkça yerine getirme imkanları yoktu. İsrailoğulları, sayıca oldukça kalabalık bir topluluktu ve içlerinde 83. âyette ifade edilen yeni Müslüman olan gençler de vardı. Allah’ın (cc) bu topluluğu Mısır'dan çıkarıp vaat edilen topraklara ulaştırmak ve onları bir medeniyetin temel taşı yapmak gibi bir muradı vardı. Bu büyük dönüşümün gerçekleşmesi için öncelikle insanların manevi olarak güçlenmesi gerekiyordu.
İşte bu noktada Allah (cc) bütün zamanlara şu mesajı veriyor: İsrailoğullarının yaşadığına benzer durumları yaşıyorsanız, sizin de benzer hedefleriniz varsa işe evden; evlerden başlayın.
Mekke müşrikleri karşısında benzer bir durum yaşayan Peygamber Efendimiz kendi çağında Kur’an’ın bu mesajını aldı ve Erkam’ın evi manasında gelen Daru’l-Erkam’ı hayata geçirdi.
Bu âyette bu evlerle ilgili iki özellik öne çıkıyor: Biri kıble,1050 diğeri namaz. Bunlar aslında İslam’ın bütününe işaret eden parçalardır; şöyle ki,
Bir yerde kıble varsa orada Allah’ın razı olacağı doğru yolu ve yönü bilen insanlar vardır.
Bir yerde kıble varsa orada o yöne doğru ibadet eden, namaz kılan müminler vardır.
Bir yerde namaz kılan müminler varsa, orada beş vakit namazda yaşadıkları Allah’ın huzurunda olma şuurunu her vakte taşıma, her vakit o şuurla yaşama hedefine sahip Müslümanlar vardır.
Bu tespitlerin yanında şunu da ifade edelim. Kur’an hem bu âyette hem de mealini dipnotta verdiğimiz Nur sûresinin 36. 37. âyetinde1051, bütün zamanlarda gelecek; evlenecek ve ailesiyle bir evde yaşayacak müminlerin evlerini manevi olarak dekore ediyor ve diyor ki: “Sizin de evleriniz böyle olsun; sizin de evleriniz, o evlerde yetişenlere varlık gayelerini öğreten bir kıble olsun. Sizin de evleriniz içlerinde Allah’ın razı olacağı insanlar yetiştiren birer iman atölyesi olsun. O atölyelerden inşa edilen müminler içinde yaşadığı toplumda/ülkede/devlette bütün insanlara model olsun.
88. 89. Âyet: Bedduadan Önce Yapılması Gerekenler
88. âyette yapılan ve 89. âyette kabul edildiği duyurulan duaya “beddua” diyoruz. Bu beddua bir Müslümanın, kendisine kötülük yapanlara karşı beddua edebileceğini gösteriyor. Ama bir şartla, bedduanın en son seçenek olması ve ondan önce yapılması gerekenleri yapma şartıyla.
Kesin bir tarih veremiyoruz ama şunu biliyoruz: Hz. Musa, Medyen’de Hz. Şuayb’dan ders alıp Mısır’a döndüğü ve Allah’ın ona “Firavuna git ve ona yumuşak söz söyle” dediği günden beri, uzun bir süre başta Firavun ve onun halkının hidayeti için fiili ve kavli dua yaptı.
Firavun ve halkı bu duaların kabulü yönünde adım atmayınca, aksine Mısır’daki mevcut zulmü arttırınca Hz. Musa ve Harun (as) 88. âyetteki duayı yaptılar.
Özetlersek, bir Müslüman şartları oluştuğunda beddua edebilir ama öncesini yapılması gerekenleri yapmak şartıyla.1052
90-92 Âyet: “Köprüden Önceki Son Çıkıştan Çıkmazsanız Ne Olur?”
Âyetler bu sorunun cevabını Firavun üzerinden veriyor. Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile birlikte Mısır’dan hicret ettiğini gören Firavun iki şey yapabilirdi, “Varsın gitsinler” diyebilirdi. Bunu demedi. Neden? Çünkü Onun gözünde İsrailoğulları demek köle demek, köle demek, hizmetçi demek, ucuz ve bedava iş gücü demek. Servetin ve sermayenin önemli bir parçası demek.
Firavun böyle bir tercih yapmak yerine şöyle yaptı; İsrailoğullarını çalınan malı gibi düşündü onları geri almak için peşlerinden gitti. Firavun için Kızıldeniz’in yarılma mucizesini görmek köprüden önceki son çıkıştı.
O mucize, Firavun ve adamları için güneşin doğması gibi, yağmurun yağması gibi, baharda çiçeklerin açması gibi hemen her gün, her ay, her yıl gördükleri olaylardan değildi. Hiçbir insanın daha önce benzerini görmediği bir hadiseydi. “Durup bir dakika düşünelim” denecek, “bu işin arkasında bir insanın olması imkansız, demek ki İsrailoğullarının inandığı Allah varmış” denecek bir hadiseydi.
Böyle deme fırsatını kaçırdılar. O fırsat kaçınca, âyette anlatıldığı gibi Firavunun boğulmadan önce yaptığı iman etme isteği kabul edilmedi. Bunun üzerinden bütün zamanlara şu mesaj verildi: Bu işi son ana bırakmayın. Son ana bıraktığınızda fırsat elden gitmiş olabilir.
“Kur’an’ İnsan Sözü Olamaz” Dedirten Âyetlerden Biri
Kur’an’ın 92. âyetinde anlatılan Firavunun cesedinin kurtarılması olayı 7. asrın Mekke’sinde hiçbir insanın bilmediği bir olaydı. Çünkü bu olayı Tevrat’ta geçmiyor. Bu olayın Tevrat’ta geçmemesi “Muhammed bunları Tevrat’ı bilenlerden duydu ve yazdı” diyenlerin iddiasını da boşa çıkarıyor. O iddia boşa çıktığında bu âyet bütün Kur’an âyetlerinin bir araya gelip şahitlik yaptıkları “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğinin altında çok güçlü bir imza oluyor.
Bu konuya şu soruyla devam edelim.
Allah (cc) Neden Firavuna Böyle Bir Son Yaşattı?
Kur’an’da sadece bir yerde geçen bir âyet var; o âyette Allah (cc) Firavuna ait olan “Ben sizin en yüce Rabbinizim.”1053 sözünü bize duyuruyor.
Bu sözü söylemek çok büyük bir iddiaydı. Bu sözü söylemek bir insanın haddini aşmasının çok önemli göstergelerinden biriydi. Mısır halkı arasında kendini ilah olarak gören Firavuna tapanlar vardı.
Şimdi 92. âyetin tefsirinde bu tarihi arka planını dikkate alarak bir kurgu yapalım. Hayalen bu âyetlerin yaşandığı Kızıldeniz sahiline gidiyoruz. Firavun ve askerleri boğulmuş. Ordusundan denize girenlerin akıbetini görenler girmeyerek kendilerini kurtarmış, Firavun ve askerlerinin denizde boğulma haberi Mısır’a ulaşmış, Firavun ve orada ölen askerlerin yakınları büyük bir üzüntüyle olay yerine gelmişler. Gelenler yakınlarını arıyor. Bu arada akıllardaki en büyük sorulardan biri şu: “Bize, ‘Ben sizin Rabbinizim/ilahınızım/tanrınızım.’ diyen Firavun da öldü mü? Yoksa ilah olduğu için o kurtuldu mu?”
Bu soruların akla geldiği böyle bir ortamdayız. Bu ortamda, Allah (cc) Firavunun cesedini balıklara yem etmek yerine, o bedeni kurtarıyor ve o gün sahile gelenler onun ölüsünü dirisini bulamıyorlar ama ilah zannettikleri insanın kendini kurtaramadığını anlıyorlar. Onların ardından gelenler o cesedi buluyorlar. Allah (cc) bu ceset üzerinden Firavunu ve benzeri yaratılmış varlıkları ilah olarak görenlere şu mesajı veriyor: Yaratılanlardan ilah olmaz, ölümlü olanlardan ilah olmaz. O yüzden Allah’tan başkasından ilah olamaz.”
Bu yaptığımız açıklamalardan sonra gelelim başlıktaki sorunun cevabına.
O güne kadar elbette Firavunun söylediği “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” sözünü söyleyenler olmuştur. Ama Firavun onları söyleyenler içinde sınırları en fazla zorlayan, haddini en fazla aşanlardan biri olmuştur. İşte bu nedenle Allah (cc) hem onun sözlerini kıyamete kadar okunacak olan Kur’an âyetleri arasına koyuyor hem de onun cesedini kurtararak verdiği mesajın kıyamete kadar unutulmamasını istiyor. (Allahü a’lem).
93. Âyet: İlim Gelince Neden Ayrılık Oldu?
Kur’an’da bu tür âyetleri görüyoruz.1054 Bu âyetlerde ilim gelince ayrılığa düşme hem genel anlatılıyor hem de burada olduğu İsrailoğullarına özel anlatılıyor. Neden böyle? Çünkü, Kur’an İsrailoğularını bütün insanlığa bir prototip olarak sunuyor. Yani onlar üzerinden, bütün insanlara insanı ve insan toplumlarının davranışlarını somut örnek üzerinden gösteriyor.
Bu kısa girişten sonra başlıktaki sorunun cevabın gelelim.
İnsanlara gelen ilme; onlara herhangi bir konuda haber getiren bilgi dersek, insanlar bu bilgiyi doğrulamak ister. Onlara “şurada yangın var” bilgisi geldiğinde, gider görürler ve aralarında fazla bir ihtilaf olmaz.
Ama gelen bilgi gözün görmediği bir alandan gelirse, bilgiyi getiren insan her gün içlerinde yaşayan, onlardan biri (peygamber) olursa ve “Allah bana şöyle dedi, adı ahiret olan bir hesap günü var, şunlar doğru/helal, bunlar yanlış/haram, sizlerin şu emirleri yerine getirmeniz gerekiyor.” derse işte o zaman ihtilaf çıkar.
Dünya imtihan dünyası olduğu için, görünen ve görünmeyen alem bu dekorun ayrılmaz iki parçası olduğu için görünmeyen alemden haber veren peygamber/vahiy/ilim insanlık tarihi boyunca ihtilaf sebebi olmuştur ve olacaktır. Bu durum bu işin doğasında var o yüzden kaçınılmazdır.
Burada yapılacak olan, ortaya çıkacak ihtilaflarda doğru olan tarafta durmaktır.
Bu genel açıklamalardan sonra aşağıdaki başlıkla devam edelim.
İsrailoğllarının Ayrılığa Düşme Sebepleri
Daha önce ifade ettik, Kur’an’ın ilk peygamberden son peygambere kadar anlattığı konularda, yüzeysel bir okuma yapanlar fark etmez ama dikkatli bir okuma yapanlar bilir ki, Hz. Musa’dan sonra vahyin muhatapları değişmiştir.
Hz. Musa’dan önce haklarında bilgi verilen ve kavmiyle ilişkileri anlatılan (Hz. Nûh, Hz. Salih, Hz. Hûd, İbrahim…) peygamberlerin muhatapları müşriklerdi. Yani yaşadıkları toplumlarda önceki peygamberlerin ve vahiylerin izleri büyük ölçüde silinmiş topluluklardı.
Ama Hz. Musa’dan sonra gelen vahiyler Allah’a, ahirete, peygambere (Hz. Musa), kitaba (Tevrat) iman eden Müslüman bir topluma; bu toplumda vahiy üzerinde yapılan tahrifatları ve bu tahrifatlara bağlı olarak ortaya çıkan bidat ve hurafeleri düzeltmek için gelmişti.
İsrailoğulları her ne kadar Allah’a ahirete iman etse de ihtilafları büyütmede vahyi inkar eden müşriklerden geri kalmadılar. Bu bağlamda, aralarındaki ihtilafları büyüterek kendilerine gelen peygamberleri ve birbirlerini öldürecek kadar ileri gittiler.1055
İşte Kur’an bu tür âyetler üzerinden hem Kur’an’ın ilk muhataplarına hem de bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara şu mesajı veriyor: “Burası imtihan dünyası, burada ihtilaf kaçınılmaz. Siz geçmişte ortaya çıkan ihtilafları büyütenlerden ders alın, onların yaptığı yanlışları yapmayın.”
Burada soru şu: Bu konuda ders alınmış mıdır? Peygamber Efendimizden sonrasına (Cemel, Sıffın, Harre, Kerbela), yakın tarihe ve günümüzde yaşananlara baktığımızda “alınmıştır” demek zor. Dileriz bu kadar yaşanan acılardan sonra alınır.
94-109 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
94. (Ey Resûlüm!) Eğer (muhatapların arasında, Mûsâ-Firavun kıssası hakkında) sana indirdiklerimizde herhangi bir şüpheye (düşen olursa1056 ona de ki; Bu âyetleri okurken şüpheye) düşersen senden önce kitap okuyanlara sor. (O zaman anlayacaksın ki;) Rabbinden sana gelen haktır. O halde artık şüphecilerden olma!
95. (Ne olursa olsun) Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan (yana) olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.
96. Gerçekten (inkârda ısrar ettikleri için) haklarında Rabbinin azap hükmü sabit olanlar, inanmazlar.
97. (Üstelik) Kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır. (O azabı gördüklerinde de Firavun örneğinde olduğu gibi o imanın da bir faydası olmayacak.)
“Yûnus’un Kavmi Hariç”
98. (Peygamberleri aralarından ayrılınca, bir bulut gibi tepelerine çöken azabı gördükten sonra iman eden ve bu imanları da kendilerine fayda veren) Yûnus’un kavmi hariç (helâk ettiğimiz) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden önce) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yûnus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki perişan edici azabı kaldırdık ve onları bir süre (daha dünya nimetlerinden) faydalandırdık.
99. (Resûlüm!) Şayet Rabbin (insanları zorla iman ettirmek) isteseydi, (şu Mekke müşrikleri de dâhil) yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsi iman etmiş olurdu. (Ama böyle istemedi.) Şimdi (hal böyleyken) sen mi, iman etsinler diye insanları zorlayacaksın?
100. (Ey Resûlüm! Sen, her ne kadar onlar iman etmiyorlar diye kendini helâk edecek kadar üzsen de) Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman etmez. (Bu halleri devam ettikçe onlara hidayet kapıları kapalı kalacak. Çünkü) O akıllarını kullanmayanların1057 üzerine (manevî) pislikler yağdırır (da bir türlü doğru yolu bulamazlar.)
101. (Ey Resûlüm! Onlara) De ki: Göklerde ve yerde neler var, bakın (düşünüp ibret alın!) Fakat (inkârda ısrar edip) inanmayan bir topluma (yer-gök dolusu) deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.
102. Onlar (hâlâ iman etmek için ne bekliyorlar? Yoksa) kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? (Onlara) De ki: “Bekleyin bakalım, ben de (yapmam gerekenleri yaparak aktif bir sabırla) sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”1058
103. (Bizim öteden beri devam eden değişmez kanunumuz gereğince, kâfirleri helâk ettikten) Sonraresûllerimizi ve iman edenleri (bir şekilde) kurtarırız. Böylece mü’minleri kurtarmak üzerimize düşen bir borçtur. (İmtihan sırrı gereği bu kurtarma dünyada her zaman olmasa bile ahirette mutlaka olacaktır.)
104. (Ey Resûlüm! Onlara) De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, (şunu gayet iyi) bilin ki (sizin şüphe ettiğiniz şeyler benim için gayet nettir. O yüzden) ben, (kesinlikle) Allah’ın dışında sizin taptıklarınıza tapmam, fakat (ben sadece ve sadece, size can veren, sonra da) sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana (inançlarından zerre kadar taviz vermeyen dosdoğru) mü’minlerden olmam emrolundu.”
105. (Ayrıca bana her bir mü’mine, şunları söylemem de emredildi: “Saf bir tevhid inancıyla) Hanif olarak (bütün varlığınla) yüzünü (hak) dine doğru yöneltve sakın müşriklerden olma!
106. Allah’ın peşi sıra sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere (de) kulluk etme. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka kendine yazık edenlerden olursun.
107. Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek de (yine O’ndan başka) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O (kullarına karşı bağışlaması çok olan) Gafûr (özellikle mü’min kullarına karşı merhameti bol olan) Rahîm’dir.”
108. De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden (her âyetiyle) gerçek (olan Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben (bana düşeni güzel bir tebliğ ve temsil ile yaptıktan sonra) sizden (inkârda ısrar edenlerin akıbetlerinden) sorumlu değilim.”
109. (Resûlüm!) Sen (üzerinizde baskı kuranlara değil) sana vahyolunan Kur’an’a uy ve (sakın acele etme.) Allah hükmünü verinceye (vaad ettiği zafer gelinceye) kadar (bu yolda karşına çıkacak zorluk ve sıkıntılara) sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (O, en doğru zamanda, en doğru hükmü verendir.)
93-97. Âyet: Peygamber Şüpheye Düşer mi?
Bu sorunun yanına şunları da ekleyebiliriz: Peygamber Efendimiz (sav), Allah'a ortak koşar mı, kafirlere arka çıkar mı, yetimi iter mi, yoksulu azarlar mı? Peygamberimiz bunların hiçbirini yapmaz ve yapmamıştır. Ama Kur'an, bu ve benzeri âyetlerde sanki yapma ihtimali varmış gibi bir dil kullanır.1059
Neden?1060Cevap: Peygamber de insandır, o da tereddüt yaşayabilir. Ama onun tereddütleri Allah'a, ahirete iman gibi temel itikadi konularda değildir. Başka bir deyişle, Allah-insan/peygamber ilişkisine bakan kulluk alanında değildir. Ondaki tereddütler daha çok insan-toplum, insan-yönetim ilişkilerine dair, uzmanlarına danışmayı gerektiren konulardaydı.
Bu gayet normaldir. Günümüz ölçülerinden bakarsak, bir insan bir alanda uzman olsa bile, onlarca konuda başkalarına danışma, yardım alma ihtiyacı duyar.
Peygamberlerin ismet sıfatını1061 ve hata yapmamasını anlatırken bir alan daraltması yapmak gerekir. Bu alan; Allah-insan ilişkisi; vahyi Allah'tan alıp insanlara eksiksiz ulaştırma, hata yapsa bile hatada ısrar etmeme, ilahi uyarıyla hatasını düzeltme gibi konuları kapsar.
Bu daraltma yapılmadığında, hatasız, günahsız bir peygamber anlayışı ortaya çıkar. Bu durumda, Allah'ın kul ve Resul olarak tanımladığı bir elçiye, onun asla onay vermeyeceği bir konum vermiş oluruz. Peygamberimiz yaşarken böyle yapanlara, "Beni falan gibi (aşırı yücelterek) övmeyin" diyordu.1062
Kur'an'ın kullandığı bu dil, aslında tüm insanlığa bir mesajdır. Peygamberlere yönelik uyarılar, onların da insan olduğunu, zorluklarla karşılaştıklarını ve bunlarla nasıl başa çıktıklarını gösterir. Bu, onların insanlığa örnek olma vasfını pekiştirir.
Vahiy dışındaki konularda peygamberlerin içtihat edebileceğini ve bu içtihatlarda yanılabileceğini de unutmamak gerekir. Bu, onların beşeri yönlerini anlamamıza yardımcı olur.
Özetlersek, bu konu çok önemli ve hassas bir dil kullanmayı gerektiriyor. Peygamberimize olduğundan fazla veya az konum vermek iki uçtur. Bize düşen, "abduhû ve resûluhû" (kulu ve elçisi) diyerek dengeli bir yol izlemektir. Bu yaklaşım, peygamberlerin hem Allah’ın elçisi olma misyonunu hem de insani yönlerini anlamamız ve anlatmamız adına hayati öneme sahiptir.
Peygamberin Ümmeti Şüpheye Düşebilir mi?
Yukarıdaki açıklamalarımız Peygamberimiz özelinde bütün peygamberler için geçerli bir değerlendirmeydi. Onlar hakkında bir yanlış anlama olmasın diye, o açıklamaları yaptık.
Aslında 93 ve 94. âyetle benzer içerikte gelen âyetlerdeki anlatım Türkçemizdeki "Kızım sana diyorum, gelinim sen anla" deyimine ve bir Genelkurmay Başkanın tümendeki askerlere söyleyeceği şeyleri tümen komutanına söylemesine benziyor. Yani Kur'an burada dolaylı bir anlatım kullanıyor.
Ayetleri böyle anladığımızda, başlıktaki sorunun cevabı "evet" oluyor. Ama burada bazı açıklamalar yapmamız şart.
Bazıları diyor ki, iman ve şüphe bir arada bulunmaz. Bu doğrudur. Ama bu doğru, Müslüman bir ülkede geleneğin içine doğan, İslam'ın temel kaynaklarını hiç okumayan, sorulduğunda ezbere "Ben Müslümanım" diyen (taklidi iman sahibi) insanlar için geçerli değildir. Bu kişilerin şeytanın vesveselerinden kurtulması, sorgulama yaşamaması zordur.
O yüzden ideal bir Müslümanlıkta; okumaya, araştırmaya, anlamaya, aklına gelen sorulara cevap bulmaya dayalı bir süreç olmalı dersek, sağlam iman bu sürecin tamamlanması ile ortaya çıkan bir sonuçtur.
Bu süreç sadece zihinsel değil, aynı zamanda (ibadetlerle ve güzel ahlakla) salih amellerle de desteklenen bir yolculuktur.
O yüzden ideal bir Müslümanlıkta; okumaya, araştırmaya, anlamaya, aklına gelen sorulara ve şüphelere cevap bulmaya bir süreç dersek, iman bu sürecin tamamlanması ile ortaya çıkan bir sonuçtur.
Böyle bir sürecinin sonunda gelen imanda temel konular üzerinde şüphe olmaz. Çünkü onlar aşılmış, geçilmiştir. Bunların dışında olabilir. Onlar da zaten sürekli kendini geliştiren, terakki ve tekamül sürecini devam ettiren müminler için motive eden, teşvik eden sorgulamalardır.
Özetlersek, ümmetin şüpheye düşme ihtimali sıfırlanamaz. Nefis ve şeytan olduğu müddetçe bunlar olacak. Ama bu şüpheler, doğru yönlendirilirse, daha sağlam bir imana giden yolda birer basamak olabilir. Önemli olan, bu süreci bilinçli ve dengeli bir şekilde yönetebilmektir.
Ehli Kitaba Sorulacak Sorular
94. âyette şöyle bir ifade geçiyor: “Eğersana indirdiklerimizde herhangi bir şüpheye (düşen olursa1063 ona de ki; Bu âyetleri okurken şüpheye) düşersen senden önce kitap okuyanlara sor.”
Yukarıda iki başlık altında yaptığımız değerlendirmelerin sonucu olarak Peygamber Efendimizin kendisine gelen âyetler hakkında şüpheye düşmediğini, ümmetinin ise düşebileceğini söyledik.
Bu bağlamda 94. âyet içinde geçen “kitap ehline sorun” ifadesi hem Peygamber Efendimize muhatap olan ilk Müslümanlara hem bize hem de o gün ve bugün ona iman etmeyen müşriklere ve ateistlere hitap ediyor.
Bu hitaplardaki ortak mesaj şu: Dost düşman herkes şahit ki, Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra anlattığı şeylerin hiçbirini peygamber olmadan önce anlatmadı. En yakınları dahil hiç kimse şunları demedi: “Muhammed ben gelecekte peygamber olacağım, şimdiden o günlere hazırlanıyorum. Tevrat’ı ve İncil’i iyi bilenlerden ders alıyorum…”
94. âyet üzerinden bu ortak mesaj bütün zamanlara şunu diyor:
Bu konuda şüphesi olan; “Bu anlatılanlar Muhammed kendisi uyduruyor, bunların tamamı yalan, önceki dinlerde böyle bir şey var.” diyen varsa, gitsin bu konuyu bilenlere sorsun.
Sorduğunda şunları öğrenecek: İlk peygamberden son peygambere kadar vahiy bir paket programdır. Her peygamberin yaptığı tebliğde Allah, ahiret, melek, kitap/vahiy, peygamber, ibadet, salih amel, güzel ahlak, adalet/hukuk, liyakat, paylaşmak gibi değerler mutlaka vardır.
Bunun yanında, Tevrat ve İncil’de yer alan kıssalar (tahrif edilen tarafları tashihten geçmiş haliyle) Hz. Muhammed’e gelen vahiyde yer alıyor.
Bu durumda geçmiş peygamberler nasıl Allah’ın peygamberi ise, geçmiş vahiyler nasıl Allah’tan geldiyse, Hz. Muhammed de, ona gelen âyetler de Allah’tan gelmiştir.
Özetlersek, Kur’an, ehl-i kitap içinde yanlışta inat etmeyen, ehli insaf kişilerin son peygamberi (kitaplarında geçen özellikleri yönüyle) “kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyacağını” ifade ediyor1064 ve akla gelecek şüphelerin onlara sorulmasını tavsiye ediyor.
Kimler İman Etmeyecekler?
96. ve 97. âyetlerde Allah (cc) kimlerin iman etmeyeceğini söylüyor. Bunu söylerken de 97. âyette geçen “Azabı görene kadar iman etmeyecekler.” ifadesiyle 90. âyette Firavunun son anda iman etmesine bir gönderme yapıyor.
Bu noktada başlıktaki soru öne çıkıyor. Bu sorunun cevabı şu: Kalpleri mühürlenmiş olanlar iman etmeyecekler. Peki “Biz insanlar onların kim olduğunu bilebilir miyiz?1065 Hayır.
Allah (cc), Allah olduğu için bunu bilir ve insanlara tercihlerinin sonuçlarını göstermek için bu ifadeleri söyleyebilir ama biz bunu bilemeyiz ve hiç kimse için de “Senin kalbin mühürlenmiş, sen ölene dek iman etmezsin” diyemeyiz. Dersek ne olur? Dersek, farkında olarak veya olmayarak gaybı ve geleceği bildiğimizi iddia etmiş oluruz ki, bu manevi sonuçları şirke varacak kadar tehlikeli bir durumdur.
Biz şu gerçeği biliriz. Bu dünyada ölene kadar yanlış yolda giden insanların doğru yola dönmelerinin kapısı açık olduğu gibi, doğru yolda gidenlerin de yanlış yola gitme ihtimali vardır. O yüzden bize düşen ölene kadar doğru yolda kalmaya gayret etmek, ölene kadar yanlış yolda olanların hidayetine vesile olmak için bize ne düşüyorsa onları en güzel şekilde yapmaya çalışmaktır.
98. Âyet: Hz. Yûnus’la İlgili Bu Âyet Neden İndi?
Kur’an kıssaları içinde en çok anlatılan kıssa Hz. Musa-Firavun Kıssası. O kıssaların anlatıldığı bütün sûreler içinde bu sûrenin bir farkı var o da şu: Firavun ve askerleri Kızıldeniz’de boğulurken (helak olurken) Firavunun iman etmesi ve o imanın kabul edilmemesine dair bilgi Kur’an’da sadece bu sûrede geçiyor.
Bu hadiseye Firavunun helaki dersek, bu sûrede,
13. âyette helak edilen toplumlardan bahsediliyor ve onlar için “zaten iman edecek değillerdi” deniliyor.
14. âyette “helak olanların yerine sizi varis kıldık” deniyor.
17. âyette “zalimler kurtuluşa ermez” deniliyor.
39. âyette “zalimlerin sonu nasıl olacak” deniliyor.
45. âyette “doğru yolu tutmayanlar hüsrana uğramış olacak” deniyor.
49. âyette “Ecelleri geldiği zaman artık (son pişmanlık fayda vermez) ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” deniliyor.
51. âyette “Olacaklar olduktan (azap başınıza geldikten) sonra mı iman edeceksiniz? (Eğer iman etmeyi, azabı görmeye bırakırsanız, size) “Şimdi mi? (Aklınız başınıza geldi. Artık çok geç!) Oysa acele ile onun gelmesini istiyordunuz?” deniliyor.
54. âyette “başlarına gelecek azaptan kurtulmak için bütün servetlerini verirlerdi” deniliyor.
74. âyette “haddi aşanların kalbini mühürleriz” deniliyor.
88. âyette “…onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman edecek değiller.” deniliyor.
90. âyette Firavunun suda boğulmasından bahsediliyor.
96. 97. âyetlerde “Allah’ın azap hükmü sabit olanlar hangi mucizeyi görürse görsün iman etmezler.” deniliyor.
İşte tam burada 98. âyet geliyor.
Şimdi hayalen Mekke’ye gidelim, Mekke’de birçok müşrik akrabası arkadaşı olan sahabilerden birinin yerine kendimizi koyalım ve bu âyetleri okuyalım.
Önünüzde helak konusuna bu kadar çok vurgu yapan bu sûre var, karşınızda yaptıkları boykot, işkence ve hakaretlerle helak edilen kavimlerin sergilediği davranışların çoğunu sergileyen bir topluluk var. Aklınıza ilk gelen şey ne olur?
Onların da helak edilmesi, onların da benzer bir son yaşaması.
İşte 98. âyet böyle bir endişenin yaşandığı ortama geliyor ve sahabilere şu mesajı veriyor: Allah (cc) öncelikle Rahmân ve Rahîm’dir. Onun Cabbâr ve Kahhâr isminin tecellisi olan helak, önceliği değildir. Helak mazlumlara zulmeden, zulümde zirveye çıkan zalimleri caydırmak, korkutmak, mazlumları da kurtarmak için bir acil durum müdahalesidir.”
Eğer bir kavim helaki hak eden bir yola girerse helak kaçınılmazdır.
Eğer bir kavim helake giden yolda aklını başına alır yanlıştan dönerse, Allah onları helak edecek değildir.
Bu konuda ümitsiz ve karamsar olmayın, işte Yûnus’un kavmi. Onların tercihi yanlıştan doğruya doğru değişince, Allah’ın onlar hakkındaki takdiri değişti.
Şu gerçeği bilin: “Siz onların içinde ıslah ediciler olarak bulunduğunuz; irşat ve tebliğ faaliyeti yaptığınız müddetçe Allah onları helak edecek değildir.”1066
Özetlersek, biz 98. âyetin burada bulunmasının hikmetlerinden birinin bu olduğunu düşünüyoruz.
Başka hikmetler var mı? Okumaya devam.
Alın Yazısı Değişir mi?
Tefsir Usulümüzde (16) Kader Yasasında yazdıklarımıza ilaveten burada şunları ifade edelim. Halk arasında “alın yazısı” denilen şeyin aslı kaderdir. Bu durumda bu soru aynı zamanda “Kader değişir mi? Allah’ın takdiri değişir mi?” sorusudur.
Allah’ın iki türlü takdiri vardır.
Birincisi: İradesiz varlıklar için olan takdir. Bu takdir atomdan güneşe, ottan ağaca, sinekten file bütün varlılar için geçerlidir. Bu takdirde hiçbir varlığın kaderi -iradeli varlık olan insanın müdahalesi olmadığı müddetçe- değişmez. Güneşin alın yazısında bin yıl önce ne yazıyorsa, bin yıl sonra da o yazacaktır. Kayısı çekirdeğinin de alın yazısı değişmeyecektir. O da bin yıl önce ne yapıyorsa, bin yıl sonra da o işi yapacaktır. Yılan ve at gibi bütün hayvanların da alını yazısı değişmeyecektir. Yılan sokma işini yapacak at koşma işini yapacak...
İkincisi: İradeli varlıklar için olan takdir. Burada alın yazısı (kader) yani Allah’ın takdirinin yönü insanın tercihine bağlıdır. Bunu daha önce asansör örneği ile anlattık. Tercih insanı yücelten değerlere yönelik olursa Allah o kulunu yüceltiyor. Tercih aşağıya indiren şeylere yönelik olursa, Allah o kulunu alçaltıyor.
Konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Siz Değişirseniz Allah’ın Takdiri Değişir
98. âyete geçen Yûnus kıssası bütün zamanlara şu mesajı veriyor “Ey insanlar! Siz Yûnus’un kavminin yaptığı yanlış tercihleri yaparsanız, benzer bir süreç yaşayabilirsiniz.1067 Doğru tercihler yaparsanız benzer bir süreç yaşayabilirsiniz.
Bu mesajdan sonra ne oldu?
Sahabiler Kur’an’ın inişiyle başladıkları yolculuğa devam ettiler. Şartların zorlaşmasına rağmen çıktıkları “iyi insan olma; iyilik yapan, iyilik üreten, iyilerin sayısını çoğaltma yolundan dönmediler. Onlar dönmeyince Allah’ın takdirleri de değişmedi.
99-108. Âyet: Âyetlerin Kısa değerlendirmesi
99. Âyet: Peygamber Efendimiz bu sûrede arka arkaya sıraladığımız -diğer sûrelerde çokça bahsedilen- helak hadiselerine bağlı olarak, ümmetinin geleceğinden endişe ediyor. Allah (cc) bu ve benzeri âyetlerle Peygamberimizi teselli ediyor ve dolaylı olarak diyor ki: İnsanların hidayeti senin istemenle olmuyor, Allah’ın izniyle, dilemesiyle oluyor, o dileme de kulun dilemesine bağlı, kul dilemezse, Allah dilemiyor.
100. Âyet: Bu âyette geçen “Allah’ın izni” ifadesine yukarıda değindik. Âyetin ikinci bölümünde geçen “akıllarını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır” ifadesi için Enfal sûresinin 22. ve 55. âyeti vesilesiyle yapacağımız açıklamalara bakınız.
101. Âyet: Âyet dolaylı olarak şunu diyor: Bu dünyada Allah’a ve O’nun “vardır” dediği şeylerin varlığına sayısız delil var. O yüzden hiç kimse “Ben delil yetersizliğinden iman etmiyorum.” diyemez. Allah böyle bir bahaneyi hiç kimseye vermemiştir. Bunca delil varken, akıl gözünü yuman ve bu deliller yokmuş gibi yaşayan birine hiçbir uyarı fayda vermez.
102. Âyet: Bu kadar uyarıdan sonra daha ne bekliyorlar? Son dakikayı bekliyorlarsa, bu işi son dakikaya bırakan Firavundan ibret alsınlar.
103. Âyet: Müminler olarak imtihan dünyasında yaşadıklarınız sizi üzebilir, sizlere acı verebilir ama asla sizi ümitsizliğe ve karamsarlığa düşürmesin. İman -ve son ana kadar imanını muhafaza- edenler her durumda kurtuluşa ereceklerdir. Bu kurtuluş dünyada olmazsa ahirette kesin olacak. Çünkü bu Allah’ın bizzat kendi üzerine aldığı bir iştir.
104. Âyet: Bu âyetler her şeye rağmen Peygamberimizin kararlı duruşunu anlatıyor. Bu kararlı duruşu değiştirmek için yapılan tekliflere peygamber Efendimizin verdiği cevap şu olmuştu: “Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız, ben yine inandığım bu davadan vazgeçmem.”1068
105. 106. Âyet: Bu âyette geçen ifadelerin benzeri 94. ve 95. âyetlerde geçmişti. Gereken açıklamaları orada yaptık.
107. Âyet: Bu âyete parça olarak baktığımızda zararı (kötüyü, şerri) dokunduran Allah gibi anlaşılıyor. Bu tür âyetlere Kur’an bütünlüğünde baktığımızda, dilemenin kuldan, o dilemeye bağlı iyi-kötü, hayır-şer gibi sonuçları yaratmanın Allah’tan olduğunu görüyoruz.1069
108. Âyet: Bu âyet imtihan dünyasının en temel gerçeğini özetliyor: İmtihanda tercih özgürlüğü vardır; dileyen iman eder, dileyen inkar eder. Bu tercihlerdeki tüm sorumluluk bireyseldir.
109. Âyet: “Rabbinin Hükmüne Sabret, Balık Sahibi Yûnus Gibi Olma”
Başlıktaki ifade Kalem sûresinin 48. âyetinde geçiyor. İniş sırasından yaptığımız okumada Kalem sûresi birinci yılda karşımıza çıkan ilk sûreler arasında yer alırken, o kadar peygamber içinden, Müslümanlara tanıtılan peygamber de Hz. Yûnus oluyor.1070 Onun üzerinden 23 yıl boyunca yürünecek yolun ne kadar zor olduğu hakkında fikir veriliyor.
23 yıllık yolun 8. yılına gelindiğinde Yûnus sûresi 109. âyetteki şu ifadelerle sona eriyor. “(Resûlüm!) Sen sana vahyolunan Kur’an’a uy ve Allah hükmünü verinceye kadarsabret…”
Bu iki âyet ve benzeri birçok âyetten şunu anlıyoruz. Bu yolda sabır bir gün değil her gün lazım. O olmadan bu yol yürünmez. Sabır konusunda önceki âyetlerde gerekli açıklamaları yaptığımız için bu sûreye burada nokta koyuyoruz.1071
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Boykot Günlerinde İmtihan Sorusu Neydi?
Vahyin Rehberliğinde 8. Yılda Mekke’deyiz. Boykotun etkisi hayatın her yerinde kendini hissettiriyor. Çok ağır bir imtihan... İmtihanın tek sorusu var; Din mi, dünya mı? Hangisinden vazgeçeceksiniz? Müşriklerin mesajı şuydu; “İnandığınız dinden vazgeçin, dünyayı ayağınıza getirelim. Şu boykotla mahrum kaldığınız ne kadar dünya nimeti varsa önünüze serelim.” Müslümanların mesajı netti; “Ölürüz ama bu davadan vazgeçmeyiz.” Müşrikler, Müslümanların boykot karşısındaki duruşlarını anlayamıyorlardı. Böyle bir manzaraya hiç alışık değillerdi. Onlar için din her gelenin bir şeyler eklediği “gelen-ek” idi. Bu “ek”ler nedeniyle parçalı bir din anlayışları vardı. Menfaatleri için yapmayacakları yoktu. Gerekirse her türlü “ek”ten vazgeçebilirlerdi. Boykot yıllarına baktığımızda bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Müslümanlara yapılan boykotun başlaması ile sıkıntılar artıyor. Sıkıntılar arttıkça Kur’an’ın verdiği manevî destek de artıyor. İniş sırasında Peygamber ismiyle anılan üç sûrenin (Yûnus, Hûd ve Yûsuf) sekizinci yılda inmesi. Nûh ve İbrâhim sûresinin de bu yılları takip eden yıllarda inmesi en zor zamanlarda en güçlü desteğin verildiğini gösteriyor. İsme özel gelen her bir sûre, aynı zamanda o Peygamberin şahsı manevîsini de temsil ediyor. “Üzülmeyin, yanınızdayız, bu başınıza gelenlerin daha ağırı bizlere de geldi. Bütün bunlar sizin terakkiniz için, sizi bir sonraki aşamaya hazırlamak için geliyor.” mesajını veriyordu.
BANA NE DİYOR? Mü’min, hayata dünya ve ahiret bütünlüğü içinde bakar. Dünyadan baktığında sıkıntı görünen her şey, ahiretten baktığında seni oradaki sıkıntılardan kurtaracak nimet gibi görünür. Allah yolunda sıkıntı istenmez ama gelirse niçin geldiği de bilinir... İyi bilenler için Allah yolunda dünyada başa gelen her sıkıntı; sizi bir sonraki aşamaya hazırlamak, manevî direncinizi artırmak, ahirette sizi daha büyük sıkıntılardan kurtarmak ve orada manevî makamlarınızı yükseltmek için gelir.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Hz. Hûd, Hz. Nûh’un ardından gelmiştir. En zor şartlarda irşat ve tebliğ yapmanın sembolü olan peygamberlerden biridir. Şimdi kendimizi Hûd kıssasındaki birkaç âyetin muhatabı yapalım ve “Bana denene” bakalım. Mesela 50. âyet bana diyor ki; “Yaratılan hiçbir şeyin yaratıcıya ortak olamayacağını ilan et ve insanları tevhide çağır.” 51. âyet; “Gelin Rabbimizden bağışlanma dileyelim. Günahlarımıza tevbe edelim.” 54. âyet; “Hakaretlerinize cevap vermeyeceğim, ben size, sizin bana davrandığınız gibi davranmayacağım. Allah şahit siz de şahit olun, ben sizin taptıklarınıza hiçbir zaman tapmayacağım.” 55. âyet; “Ne yaparsanız yapın! Elinizden geleni ardınıza koymayın, istediğiniz tuzağı kurun, isterseniz mühlet de vermeyin.” Bütün bunları özetlersek...
BANA NE DİYOR? “İnandığın davadan dönmeyi hiç düşünme, elindeki en ufak imkânı dahi değerlendir ve tebliğine devam et.”
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûrede bütün âyetler adeta “En zor şartlarda irşat ve tebliğ nasıl yapılır?” sorusunun cevabında yoğunlaşıyor. Âyetlerin ruhunu okuduğumuzda, Sahabeleri Kur’an’ın talebesi olarak kabul ettiğimizde, Kur’an onlar üzerinden “BANA NE DİYOR?” diye sorduğumuzda, denen şu: “Siz âna yoğunlaşmayın, her taş atana cevap vermeye kalkmayın, Allah sizi geleceğe hazırlıyor. Siz inen her bir âyeti ev ödevi olarak kabul edin. İsmi geçen her bir peygamberi kendiniz için örnek bilin. Âyetleri önce içinize indirin, içinize sindirin, sonra da her birini bir davranış elbisesi olarak eylemlerinizde görünür hale getirin.”
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
56. âyet: Size boykot uygulanıyor. Paranızla bile yiyecek almanıza izin verilmiyor. Ne yaparlarsa yapsınlar Allah’a tevekkül edin ve rızık konusunda endişe etmeyin.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Açıklanmış Kitap
1-11 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. Elif. Lâm. Râ1072(Sana indirilen bu Kur’an, her işi hikmetli yapmasıyla) Hakîm(her şeyden haberdar olmasıyla)Habîr (olan Allah) tarafından âyetleri (en kesin delillerle) ortaya konulmuş, sonra da (güzelce) açıklanmış bir kitaptır.
2. (Ayrıca bu kitap) Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi. Ey Resûlüm, insanlara de ki:) Ben size Allah tarafından gönderilen bir müjdeci ve bir uyarıcıyım.
3. (Uyarıları dikkate alıp, günahlarınız için) Rabbinizdenbağışlanma dileyin, sonra da O’na (yönelip) tevbe edin ki, sizi (ecel denen) belirlenmiş bir ömür süresinin sonuna kadar nimetleriyle yaşatsın ve her fazilet sahibine, faziletinin karşılığını versin. Eğer (O’nun emirlerinden) yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza (başınıza gelecek o) büyük günün azabından korkuyorum.
4. (Ne yaparsanız yapın) Dönüşünüz yalnız Allah’adır. O (sizi öldürmeye de, diriltmeye de, dirilttikten sonra hayatın hesabını sormaya da... kısaca aklınıza gelecek) her şeye Kadîr’dir.
5. Bakın, o müşrikler (gerçeklerle yüz yüze gelmemek için sürekli) haktan yan çiziyorlar, bunu yaparken de (deve kuşu misali başlarını kuma gömerek, güya) Allah’tan gizlenip saklanmaya çalışıyorlar.Oysa onlar (gecenin zifiri karanlıklarında) örtülerine büründükleri zaman bile, Allah onların gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bilir.Çünkü O sinelerin özünü bilen Alîm’dir.
6. Yeryüzünde yaşayan ne kadar canlı varsa, hepsinin (doğumundan ölümüne kadar bütün) rızkını veren Allah’tır. (Ayrıca) Her canlının (dünyada anne karnından başlayıp devam eden hayat yolculuğunun her aşamasında durup) uğrayacağı yeri de (öldükten sonra) göçüp yerleşeceği yeri de bilir. Bunların hepsi (bir adı da Levh-i Mahfuz olan ve içinde varlığa ait tüm yasaları barındıran) apaçık bir kitaptadır.
7. O (Allah) ki (kullarına kendini tanıtmak, sevgisini göstermek için) gökleri ve yeri (her biri çok uzun süren evrelere işaret eden) altı günde yarattı. (Bütün kâinat yaratılmadan önce) O’nun Arş’ı (yeryüzünde hayatın temel kaynağı olan) su üstünde idi. (Bütün bunları) Hanginizin daha güzel davranışlar göstereceği konusunda sizi imtihan etmek için (yarattı. Ey Resûlüm yaratılışın kısa hikâyesi) Böyleyken sen onlara (insan olmanın sorumluluklarını anlattıktan sonra) “Öldükten sonra elbette dirileceksiniz!” desen, o kâfirler (seni ciddiye almadıklarını göstermek için) “Bu apaçık bir aldatmacadır.” derler.
8. Eğer Biz onlardan (kendilerine vaad edilen) azabı (birtakım hikmetlere binaen) belirli bir süreye kadar geciktirsek, o zaman da (bunun hikmetini düşünmeden) mutlaka (alaycı bir dille, “Hani Allah kâfirlere azap edecekti?) Onu alıkoyan nedir? (Vaad edilen azap gelecekse gelsin artık”) derler. İyi bilin ki, azap onlara geleceği gün, kendilerinden bir daha uzaklaştırılmaz ve alay etmekte oldukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatmış olur.
9. Eğer insana tarafımızdan (sağlık, güzellik, zenginlik ve bereket gibi) bir rahmettattırır, sonra (da) onu (bir vesile ile) elinden çekip geri alırsak o (bunun bir imtihan olduğunu unutup) hemenümitsizliğe düşer (ve) nankörlük etmeyebaşlar.
10. Eğer kendisine dokunan bir sıkıntının ardından (başındaki belayı giderip) ona bir nimet tattıracak olsak, o zaman da (“nasıl olsa) belalardan kurtuldum”
der ve (sanki bir daha hiç sıkıntıya düşmeyecekmiş gibi) hemen şımarmaya,büyüklük taslamaya başlar.
11. Ancak (sıkıntılı anlarda ümitsizliğe düşmeyen, nimetlerden dolayı da şımarıp kibre kapılmayan, yani her iki durumda da) sabredip (Allah’ın rızasını kazanmak için) güzel iş yapanlar (elbette) böyle değildir. İşte onlar için (Rableri tarafından) bir bağış ve bir büyük mükâfat vardır.
Kur’an, Uydurulmuş Olabilir mi?
1. Âyet: Allah (cc) Hakîm ve Habîr Olmasa Ne olurdu?
Bu sûre de bir önceki Yûnus sûresi gibi Hurûf-ı Mukatta harfler ile başlıyor. Bu harfler, yaratılan âyetlerin en ufak parçası olan atomu ve indirilen âyetlerin en ufak parçası olan harfleri temsil makamında Allah'ın Hakîm ve Habîr olduğuna şahitlik ediyorlar.
Bu durumda soralım Allah gerçekten Hakîm ve Habîr midir? Bu sorunun cevabına tersinden gitmek için bir soru daha soralım, Hakîm ve Habîr olmasaydı ne olurdu?
Hakîm olmasaydı, yaratılan şeyler yerli yerinde olmazdı? Binlerce farklı ürünün olduğu mağaza düşünün, mağazaya giriyorsunuz, her şey birbirine karışmış, çayın içinde tuz, şekerin içinde kayısı, buzdolabın içinde saksı toprağı…
Hakîm olmasaydı yaratılan şeylerin hiçbirinde kanun, kural, nizam düzen de olmazdı; mesela dün yakan ateş bugün yakmazdı, dün aldığımız nefesin içindeki oksijenle bugün aldığımız nefesteki oksijen miktarı aynı olmazdı, yerin çekme, havanın ve suyun kaldırma güçleri her gün değişirdi,
Allah'ın Hakîm olması, Habîr olmasının da şahididir. Yaptığı ve yaratılan varlıklara yaptırdığı işlerden haberi olmasa kainatta bu düzen olmazdı,
Hakîm ve Habîr olmasını şu soruyla biraz daha açalım, "Bu kainatta olup da biz insanların haberi olmadığı (müdahale etmediği/edemediği) düzenli faaliyet sayısı ne kadardır?
Bu soruya bizim kendi bedenimizi da dahil ettiğimizde, bu kainatta olup da bizim haberimizin olmadığı iş, faaliyet sayısı milyarlarcadır.
Örneğin:
Vücudumuzda her saniye milyonlarca hücre ölürken, aynı anda milyonlarca yeni hücre üretilir. Bu muhteşem denge, bizim müdahalemiz olmadan gerçekleşir.
Dünya üzerinde her an milyarlarca mikroorganizma çeşitli ekosistemlerde hayati roller oynamaktadır. Topraktaki azot döngüsünden okyanuslardaki besin zincirlerine kadar, bu mikroskobik canlılar dünyamızın dengesini korur.
Evrenin derinliklerinde, kısa süre içinde milyonlarca yıldız doğarken milyonlarcası da ölmektedir. Kainatta galaksilerin oluşumu ve evrenin genişlemesi bu kozmik faaliyete bağlıdır.
Dünyanın manyetik alanı, güneşten gelen zararlı radyasyonu engeller. Bu koruyucu kalkan, sürekli olarak değişir ve yenilenir, ancak biz bunu hissetmeyiz.
Atomların içinde, elektronlar protonların etrafında inanılmaz bir hızla döner. Bu hareket, maddenin temel yapısını oluşturur ve biz farkında olmadan her an gerçekleşir.
Okyanuslarda, “termohalin sirkülasyon” adı verilen dev su döngüleri, dünyanın iklimini düzenler. Bu süreç binlerce yıl sürer ve küresel ısı dağılımını etkiler.
Yer kabuğunun altında, magma akıntıları sürekli hareket halindedir. Bu hareketler, kıtaların yavaşça kaymasına ve yeni dağ silsilelerinin oluşmasına neden olur.
İnsan beyninde her saniye milyarlarca “sinaps”1073 ateşlenir, düşüncelerimizi, duygularımızı ve hareketlerimizi kontrol eder. Bu karmaşık ağ, bilincimizin ötesinde çalışır.
Bitkilerde fotosentez süreci sayesinde güneş enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu süreç, atmosferdeki oksijen dengesini korur ve tüm canlılar için besin zincirinin temelini oluşturur.
DNA'mızda sürekli olarak onarım mekanizmaları çalışır. Her gün binlerce DNA hasarı oluşur ve onarılır, bu sayede genetik bilgimiz korunur.
Bu örneklerin binlercesini buraya yazdığımızı farz ederek şu soruyu soralım, yaratılan varlıklar içinde onların en üstünü olan insanlardan biri çıkıp da “Kainatta olan bütün hikmetli faaliyetlerin faili benim, ne oluyorsa benim bilgim dahilinde oluyor diyebilir mi?”
Bunu hiç kimsenin diyemeyişi bütün bu işlerin Hakîm ve Habîr olan Allah’ın dilemesiyle olduğunun şahidi olur.
2. Âyet: Allah (cc) Peygamber Göndermeseydi Ne olurdu?
2. âyette Allah’ın (cc) vahiy ve peygamber göndermesinin en önemli hikmetlerinden biri “Allah’tan başkasına ibadet edilmemesi için” ifadesiyle açıklanıyor.
Bu noktada başlıktaki soruyu sorduğumuzda cevabımız şu oluyor: Allah (cc) gönderdiği halde insanlar geçmişten bugüne çok sayıda varlığı ilah yerine koyup onlara ibadet etmişler.1074 Allah (cc) gönderdiği halde böyle olmuş, bir de göndermeseydi sözde ilahların sayısı kat kat artacaktı.
Dana önce anlattık,1075 insan aklı -Allah’a denk- bir yaratıcının varlığını ve bazı özelliklerini bulabilecek şekilde yaratılışmış ama “O yaratıcı kimdir?” ve “Yarattığı insanlardan ne istiyor?” sorusunun cevabını bulmada yetersiz kalıyor.
İşte bu noktada vahiy insana “kulluk için yaratıldın” derken, peygamber de o kulluğun nasıl olacağını, o kulluğun insana kazandıracaklarını uygulamanın içinde göstermek için gönderiliyor.
Ayetin ikinci bölümünde peygamber Efendimizin müjdeci ve uyarıcı olmasından da bahsediliyor. Bu konuda dipnotta verdiğimiz referanslara bakılabilir.1076
3. 4. Âyet: Dönmeden Önce Mutlaka Yapılması Gerekenler
4. âyet “Dönüşünüz yalnız Allah’adır.” derken, âyetin sonundaki Kadîr ismi bu dönüşle alakalı, “Olabilir mi, Allah ölüleri diriltebilir mi, ahireti yaratabilir mi?” gibi akla gelebilecek bütün sorulara “Allah her şeye Kadîr’dir” cevabını veriyor.
Bu cevabın ardından âyet, 1. 2. ve 3. âyetlerin devamı olarak dönmeden önce yapılması gerekenleri sayıyor,
Vahyin açıklamalarına kulak vermek,
Sadece ve sadece Allah’a kulluk etmek,
O’nun yolunda O’nun razı olacağı bir hayatı yaşarken bilerek veya bilmeyerek yapılan hatalar, işlenen günahlar için bağışlanma dilemek ve tevbe ile bir daha o günahlara dönmemenin sözünü vermek.
3. âyetin son cümlesi üzerinden Peygamber Efendimiz (sav) Allah’a yönelen bütün müminlere şu uyarıyı yapıyor: “Döneceğiniz kesin, dönmeden önce bunları yaparsanız, bunlar sizi faziletli birer insan yapar. Bunları yapmaktan yüz çevirirseniz ben sizin adınıza ciddi endişeleniyorum. Siz de endişe edin.”
5. Âyet: Dönüşten Kaçış Yok!
Bu âyet Kur’an’ın anlattığı dönüş gerçeğinden yüz çeviren müşrikler üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Dönüşten kaçış yok. Bu konuda dünyada sizin için saklanacak gizlenecek bir yer de yok çünkü siz gece örtünüze büründüğünüzde, ‘burada hiç kimse beni görmüyor’ dediğinizde bile Allah sizin başta niyetiniz olmak üzere her şeyinizi biliyor.”
6. Âyet: Allah’ın Kadîr ve Alîm Olmasını Nasıl Anlarız?
6. âyet, yukarıda Allah’ın Kadîr ve Alîm olmasını anlatan âyetlerin ardından akla gelebilecek böyle bir soruya cevap olarak geliyor. Cevapta bu konuda verilebilecek çok sayıda örnekten birini görüyoruz.
Olmaz ama olduğunu varsayalım, bir lokanta var, o lokantada 8 milyon 7 yüz bin farklı türden canlı var,1077o canlıların her biri aynı anda sipariş veriyor ve her birinin verdiği sipariş diğerinden az-çok farklı.
Şimdi bu varsayımın içinde konuyu biraz derinleştirelim ve sipariş veren canlılardan bazılarına yakından bakalım. Bu lokantadaki her canlının sadece farklı bir yemek değil, tamamen farklı bir beslenme sistemi var.
Mesela:
Koala, sadece okaliptüs yapraklarıyla beslenebilir. Bu yapraklar çoğu canlı için zehirlidir, ama koalanın özel sindirim sistemi bu yaprağı besin haline getirebilir.
Kolibri1078, günde kendi ağırlığının iki katı kadar nektar tüketir. Bu kadar yüksek şeker oranı başka bir canlıyı hasta edebilir, ama kolibri için hayati önem taşır.
Termitler, selülozu sindirebilen nadir canlılardandır. Bizim için besin değeri olmayan odun, onlar için mükemmel bir gıdadır.
Deve, susuz kaldığında vücut yağlarını suya çevirebilir. Bu özellik, çölde yaşayan başka hiçbir canlıda yoktur.
Pandalar, günde 12-38 kg bambu yer. Bu beslenme şekli, onların özel çene yapısı ve sindirim sistemi sayesinde mümkündür.
Balinalar, günde yaklaşık 3000 kg krill (küçük karides benzeri deniz canlıları) tüketir. Bu devasa canlıların, minik canlılarla beslenebilmesi için özel bir süzgeç sistemi vardır.
Filler, günde 150 kg kadar bitki tüketir ve 190 litre su içer. Bu muazzam miktardaki besini sindirmek için çok uzun bir sindirim sistemine sahiptirler ve günlerinin büyük bir kısmını yemek yemeye ayırırlar.
Bu örnekleri binlercesiyle çoğaltmak mümkün… Bu örneklerin yanında şunları da düşünebiliriz.
Her canlının sadece besini değil, bu besini sindirmek için gereken özel enzimler, bu besinleri aramak için gereken duyu organları, bu besinleri yakalamak veya toplamak için gereken uzuvları da özel olarak yaratılmıştır. Penguen balık avlamak için yüzgeçlere, kartal avını görmek için keskin gözlere, arı nektar toplamak için özel ağız yapısına sahiptir.
Bütün bunları şu soruyu sormak için anlattık: Bu dünyada yaratılanlar arasında bütün bu canlıların hangi besinlere ihtiyacı olduğunu bilen Âlim var mı? Bütün bu canlıların ihtiyaçlarını aynı anda asırlar boyunca karşılamaya gücü yeten bir Kâdir var mı?
Bu muhteşem çeşitlilik ve her canlının ihtiyacına göre özel olarak tasarlanmış beslenme sistemleri, Allah'ın sonsuz ilminin ve kudretinin bir tecellisidir. Her bir canlı, adeta Allah'ın Alîm ve Kadîr isimlerinin canlı bir şahidi gibidir.
Bütün bunların Allah tarafından bilindiğini ve karşılandığını kabul ettiğimizde, bütün bu işleri Alîm ve Kadîr olan Allah'tan başkasının yapamayacağını da anlamış oluruz.
Not: Rızık konusu açıldığında “Allah (cc) bütün canlıların rızkını üzerine almıştır dediğimizde “Neden Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor?” sorusu da akla geliyor. Bu sorunun cevabı için dipnotta verdiğimiz referansa bakılabilir.1079
Bizim Bahçedeki Karınca da Apaçık Kitapta mı?
6. âyetin son cümlesinde bizim “Bunların hepsi (bir adı da Levh-i Mahfuz olan ve içinde varlığa ait tüm yasaları barındıran) apaçık bir kitaptadır.” manası verdiğimiz “küllün fî kitâbin mubîn” ifadesi geçiyor.
Bu ifadeyi Kur’an’da geçen şu ifadelerle birlikte okuyoruz. “Levh-i Mahfûz, Kitâb-ı Hafîz, Kitâb-ı Meknûn, İmam-ı Mubîn, Kitâb-ı Mübîn, Ümmü’l-Kitâp”1080
Bunların hepsine sembolik dille gökteki korunmuş kitaplar veya ana kitap diyoruz. Sembolik dilden devam edersek, bunların tamamı kainatın yaratılmadan önce, (plan ve proje) ilmi vücudu ile var olduğunu ifade ediyor.
Allah’ın “ol” emrini vermesiyle bu ilmi vücutta var olan her şey altı günde/evrede harici vücuduyla yaratılıyor.
Buna Allah’ın yaratma modeli dersek, bu modelde bugün içinde yaşadığımız kainat/dünya bize şu mesajı veriyor: “Bu kainatın son halini bilmeyen bunu baştan yaratamaz.” Kainat bunu dediği gibi kainatta yaratılan bütün tohum ve çekirdekler, bütün sperm ve zigotlar aynı şeyi diyor.
Allah’ın yaratmada ortaya koyduğu bu model, günümüzde bütün modern belediyelerde örnek alınıyor. Varsayalım siz İstanbul’da Bağdat Caddesinde 10 katlı bir bina yapacaksanız, belediye bu bina yapılmadan önce bunun ilmi vücudunu hazırlama şartı getiriyor. Bu ilmi vücutta henüz ortada olmayan binanın (demirden betona, fayanstan musluğa, kablodan sigortaya, kapıdan pencereye kadar ne varsa rengine, markasına ve kalitesine kadar) tamamını plan ve projede görebiliyorsunuz.
Bu modellemeyi hayatın içinde öncesinde planlama olan her yerde görüyoruz. Bir örnek daha verelim.
Kamp Örneği
Bir okul var, 109 öğrenciyle kampa gidiyorlar. Bir hafta kamp yapıyorlar. Lazım olan çadır, battaniye, ekmek, su, domates, biber, tuz, şeker, bardak, çatal, kaşık, yağ, çay… Bir haftalık kamp için lazım olan yüz parça eşyanın tamamı son güne, son saate kadar herkese yetiyor.
Müdüre soruyorlar, bu harika planlamayı nasıl yaptınız? Müdür diyor ki: Bir öğretmene görev verdim. O öğretmen daha ortada kamp yokken 109 öğrencinin bir haftalık kampı için A’dan Z’ye ne gerekiyorsa bir kağıda yazdı. Biz de o kağıdı bir proje gibi değerlendirdik. Yapacağımız her şeyi, alacağımız her şeyi bu projeyi baz alarak yaptık ve ortaya muntazam planlı ve programlı bir kamp çıktı.
Bu noktada soru şu: Bu, eksiksiz, kusursuz kampın planlaması takdir edilir mi? Övülür mü? …
Peki, bu kamptaki öğrenci sayısı 109 değil de 109 bin olsaydı, sonra 109 milyon olsaydı, sonra 109 milyar olsaydı, sonra 109 trilyon olsaydı ve yine kamp, 109 öğrenciyle yapılan kamp gibi, baştan sona çok iyi planlansa ve kampın son gününe kadar, ihtiyaç olan her şey yeterli gelseydi ne olurdu? …
Böyle bir kamp insanlar için imkansız ama şu anda üzerinde yaşadığımız dünyanın bu kamptan eksiği yok fazlası var.
Bilim insanları şu ana kadar gelmiş geçmiş insan sayısını 109 milyar olarak tahmin ediyorlar.
Bu 109 milyar insanın yanına 8 milyon 700 bin hayvan türünü koyalım.
Bu bilginin yanına, türler içinde sadece balık türlerinden bildiğimiz bir tür olan hamsi balığının her yumurtlamada 13 bin ile 40 bin arasında yumurta bıraktığı bilgisini koyalım.
Sonra, bütün türlerin, bütün fertleriyle ulaştığı sayıyı hayal edelim.
Sonra o sayının yanına, 400 bin farklı bitki türünü koyalım.
O türlerin içinde milyarlarca ferdi bulunan tohumların çekirdeklerin sayısını hayal edelim.
Varsayalım bu rakam, 109 trilyon kere trilyon olsun.
Burada duralım ve şu tespiti yapalım. Rabbimiz Allah, daha ortada dünya ve kâinat denen dev kamp yeri yokken; bu kamp yerinin ta en başından en son haline kadar bütün ayrıntılarını, en baştan Alîm ve Hafîz isimleriyle biliyordu. İşte bu bilgiye 6. âyetin sonunda kitab-ı mubîn deniliyor.
Özelersek, bizim bahçedeki karınca da kainattaki bütün karıncalar da yaratılmadan önce ilmi vücutlarıyla bu kitapta yer alıyordu.
7-11. Âyet: Ortam Okuması: Yaratılmışlar, Yaratılacaklara Şahit Oluyor
Bu âyetleri bağlam ile birlikte okursak, 4. âyette “Dönüşünüz yalnız Allah’adır” ifadesi geçmişti. Buradan anlıyoruz ki, bu âyetlerin indiği ortamda ahirete iman etmediği için bu dönüşü inkar edenler vardı.
7. Âyet: Âyet bize şunu diyor: Allah (cc) altı evrede yarattığı kainatı bir imtihan dünyası yaptı, yaratılan her şeyi de yaratacağı ahiretin şahidi yaptı, buna rağmen kafirler ahireti inkar ettiler.
Not: Bu âyette “…O’nun Arş’ı su üstünde idi…”, Enbiya sûresinin 30. âyetinde de “…her şeyin sudan yaratıldığı…” ifadeleri geçiyor. Biz bu konuyu Enbiya sûresinde ele alacağız, oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.1081
“Muhammed Kur’an’ı Tevrat’tan Kopya Çekerek Yazdı”
Yeri geldikçe bazı âyetlerde bu iddiaya cevap veriyoruz. 7. âyette göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı anlatılıyor. Eğer Peygamberimiz (sav) Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını iddia edenlerin dediği gibi bu âyetleri Tevrat’tan okuyup veya öğrenip yazsaydı, Kur’an’daki bütün “altı gün” anlatımları Tevrat’taki gibi detaylı ve mitolojik olacaktı. Ayrıca 6 güne bir de 7. gün ilave edecek Tanrı’nın altı günlük yoğun çalışmanın ardından 7. günde yorgunluk nedeniyle dinlendiğini söyleyecekti.1082 Oysa ki Kaf sûresi 38. âyette altı günde yaratmanın ardından Allah’ta bir yorgunluk olmadığı özellikle ifade ediliyor.
Burada soru şu: “Eğer Muhammed’e vahiy gelmedi, o bütün bu âyetleri Tevrat’tan öğrenip yazdıysa, neden altı günde yaratılışı Tevrat’ta yazdığı gibi aktarmadı? Neden 7. günde yorgunluktan bahsetmedi?”
Bu sorulara cevap veremeyenlerin sessizliği, Kur’an’ın insan sözü olamayacağının delillerinden biri oluyor.
8. Âyet: Âyet bize şunu diyor: Buranın imtihan dünyası olduğunu, Allah’ın Halîm olup mühlet verdiğini, yaptıkları kötülüklerin cezasının ahirette verileceğini bilmiyorlar. Burada azap gelmeyince hiç gelmeyecek zannediyorlar. Oysa ki, azap geldiğinde artık iş işten geçmiş olacak.
9. 10. Âyet: İnsan Karakterinden Bir Fotoğraf: Âyetler bize bizi tanıtıyor, dışarıdan içimize ayna tutuyor ve diyor ki: Bazı insanlara 100 iyilik yap, 101. iyiliği yapma, yaptığın 100’ü unutur, yapmadığın 1’i hatırlar. Nankörlük böyle bir şeydir. Bazıları da nimeti aldığımızda sıkıntı yaşadığında bizi hatırlar, el açıp bize dua eder, hata ve günahları için bağışlanma diler, yaşadığı sıkıntıyı kaldırıp, tekrar nimet verdiğimizde, rahata erdiğinde bizi unutur ve gaflete dalar.1083 Şımarmak ve kibir de böyle bir şeydir.
11. Âyet: Tabi insanların hepsi böyle değildir. Bunların en büyük özellikleri sabretmeleri ve salih amel olarak ifade edilen güzel işler yapmalarıdır.
Burada sabrın1084 öne çıkmasından şunu anlıyoruz: Nimetlerin darlığının ve bolluğunun yaşandığı günlerde uçlar vardır:
Darlıkta isyan, şikayet ve nankörlük bir uç,
Bollukta gaflet, şımarma ve kibir diğer uçtur.
İşte sabır ve salih amel bu uçlar arasında dengeli (içinde şükrün, kanaatin ve paylaşmanın olduğu) duruşun ve Allah’ın razı olduğu işler yapmanın adıdır.
12-24 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
12. (Ey Resülüm!) Müşriklerin “Ona neden gökten bir hazine indirilmiyor?” veya ona “Niçin bir melek refakat etmiyor?” deyip durmalarından dolayı (canın sıkılıyor) yüreğin daralıyor diye, sana indirilen âyetlerdenbir kısmınıtebliğ etmekten vazgeçecek değilsin herhalde! (Unutma ki) sen sadece bir uyarıcısın. (Sana düşen, sonuçları ne olursa olsun sana gelen vahyi tebliğdir.) Allah ise her şeye (her an nezâret eden, her işi düzenleyen, her şeyin dizginini elinde tutan)Vekil’dir.
13. (Müşrikler) Yoksa, (“Muhammed) Kur’an’ı kendisi uydurdu” mu diyorlar? (O zaman onlara) De ki: Eğer (iddianızda) samimi iseniz (madem benim gibi okuma yazma bilmeyen biri böyle muhteşem sûreler uydurabiliyor, haydi o zaman) Allah’tan başka çağırabileceğiniz (şair, edip, filozof, bilim insanı vesaire) kim varsa çağırın da, siz deonun gibi (onunla aynı değerde, olmasa bile) uydurulmuşon sûre (meydana) getirin.
14. Eğer (bu meydan okumaya karşı) size (uydurulmuş da olsa benzer on sûre getirerek) cevap veremedilerse, bilin ki o (Kur’an) ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve (beşerin ona bir benzer getirmedeki aczi gösteriyor ki) O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. “(Kur’an’ın on sûresine –uydurulmuş bile olsa– benzer getiremediniz.)Artık (Allah’ın emirlerine boyun eğip) Müslüman oluyorsunuz değil mi?”
15. Kim (Müslüman olmaz, ahirete inanmaz ve) yalnız dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse, Biz onlara yaptıklarının karşılığını dünyada tastamam öderiz. Onlara herhangi bir haksızlık (da) yapılmaz.
16. (Artık) Onlar, ahirette ateşten başka alacağı kalmamış kimselerdir. Onların dünyada yaptıkları (her şey) boşa gitmiştir. (Neden mi?) Yapıp ettikleri (Allah rızası gözetilerek yapılmadığı için –iyilik bile olsa–) geçersizdir.
17. O halde (sadece dünya hayatını düşünen ve ötesini umursamayan biriyle) Rabbinin katındanaçık bir delile dayanan kimse bir olabilir mi? (Kesinlikle bir olmaz.) Kaldı ki,bu deliliRabbinden (kendisine İncil adında bir kitap verilen İsa gibi) bir şahit1085 ve bir de Kur’an’dan önce (kavmine) bir önder ve bir rahmet olarak (gönderilen) Mûsâ’nın kitabı (Tevrat) desteklemektedir. (Bu delillerin yanına, Kur’an’ı okuyan, araştıran ve doğruluğuna şahit olan mü’minleri de ekle.) İşte bu kesin delillere dayananlar, Kur’an’a (ve onu insanlara tebliğ eden Son Peygambere) iman ederler. (Ey Resûlüm! Artık) Hangi zümre onu reddederse bilsin ki varacağı yer ateştir. Bunda hiç şüphen olmasın. Çünkü bu (Kur’an) Rabbinden gelen hakikatin ta kendisidir; fakat insanların çoğu (inkârda ısrar ettikleri için) buna iman etmezler.
18. (Bu şahitler ortada dururken, “Allah hiçbir elçi ve kitap göndermedi” gibi bir iddiayı ortaya atarak) Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim olabilir? Onlar (kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler (dünyadayken onları hakikate davet eden tüm) şahitler de: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyecekler. İyi bilin ki, Allah’ın lâneti (dünyada da, ahirette de) zalimlerin üzerinedir!
19. (İşte) Onlar(İslam aleyhinde kara propaganda yaparak insanları) Allah yolundan çeviriyor ve onu eğri (büğrü) göstermeye çalışıyorlar. (Çünkü) Onlar ahirete inanmıyorlar.
20. Onlar yeryüzünde (yaşamış, yaşayan, yaşayacak tüm insanları saptırıp arkalarına alsalar bile, yine de Allah’ı) âciz bırakacak değillerdir; (Allah onların cezasını verecektir. Bu cezadan kurtulmak için) onların Allah’tan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. (Eğer onlar Allah’a tevbe ederek O’ndan yardım istemezlerse) Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (hakikatleri) dinlemeye (bile) tahammül edemiyor, (apaçık gerçekleri) görmeye yanaşmıyorlardı.
21. İşte onlar (kendi elleriyle) kendilerini felakete sürükleyen kimselerdir. Uydurup durdukları (ilahları, ilahlık yakıştırdıkları ve bunlardan bekledikleri şefaat umutları) onları (en muhtaç oldukları anda) yüzüstü bırakıp gidecektir.
22. Hiç şüphe yok ki, ahirette en (büyük hayal kırıklığı yaşayıp en) çok ziyana uğrayanlar (da) onlar olacaktır.
23. (Buna karşılık) İman edip, o imana yaraşır güzellikte işler yapanlar ve Rablerine gönülden (sevgiyle) boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada (hem cennete dair hayal ettikleri her şeyin ötesini bulacak hem de) sonsuza dek kalacaklardır.
24. (Bir tarafta inkâr edenler, diğer tarafta iman edenler. Evet) Bu iki grubun durumu, tıpkı gözleri görmeyen ve kulakları duymayan bir kimseyle, (etrafını rahatlıkla) görebilen ve (söylenenleri rahatlıkla) duyabilen kimse (arasındaki fark) gibidir. (Ey karanlığı, vahyin aydınlığına tercih edenler! Ne dersiniz,) Bu ikisinin durumu hiç eşit olur mu? Hâlâ (düşünüp) ibret almayacak mısınız?
(İnsanlık tarihinde bu iki grubun mücadelesine dair birçok örnekler vardır. İşte onlardan birkaç örnek;)
“Nûh’u Kavmine Gönderdik”
12-24 Âyet: Kısa Açıklamalar
12. Âyet: Ortam Okuması: Mucize konusunda önceki âyetlerde gerekli açıklamaları yaptık,1086 burada şunu ilave edelim.
Bu âyet bize Peygamber Efendimizin şahsında bütün peygamberleri tanıtıyor. Peygamberler diledikleri zaman mucize gösteren insanlar değillerdi. Karşı taraf ne kadar mucize isterse istesin, bir peygamber de o istek karşında bir mucize göstermeye ne kadar çok ihtiyaç duyarsa duysun hatta âyette geçen ifadeyle “yüreği daralsın” bu iş Allah dilemedikçe olmuyor.
Neden? Çünkü Allah’ın muradı, hissi mucizelerin öne çıktığı bir tebliğ değil, haberi ve akli mucizelerin öne çıktığı bir tebliğdi.
Bu âyetin şu cümlesine dikkat çekmek istiyoruz: “Sana indirilen âyetlerdenbir kısmınıtebliğ etmekten vazgeçecek değilsin herhalde!”
Ayetin bu parçası, Peygamber Efendimizin içinde bulunduğu ortamı anlamada bize yardımcı oluyor.
Ayetin sonunda gelen el-Vekil ismi1087 böylesi durumları aşmanın yolu Allah’a tevekküllüdür mesajını veriyor.
13, 14. Âyet: Bu âyetlerde geçen “Kur’an’ı kendisi uydurdu” iftirasına ve bu iftaralar karşısında Kur’an’ın müşriklere meydan okumasına daha önce değinmiştik.1088 Oraya bakılabilir.
Ayetleri bağlam üzerinden okursak, 13. âyet bütün zamanlara şunu diyor: “Kur’an varken başka mucizeye gerek yok.1089 Nasıl kıyamete kadar herkes atomdan güneşe yaratılan âyetleri yoktan yaratıp benzerini getirmekte aciz kalacaksa, indirilen âyetlerin de benzerini getirmekte aciz kalacaklar.”
14. âyet de aciz kalmanın sebebini izah ediyor: Çünkü bu kitabın arkasında kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın ilmi var.
Bu açıklamaları dikkate aldığımızda âyetin sonunda “Müslüman oluyorsunuz değil mi?” ifadesi şu anlama geliyor, Kur’an geldikten sonra, onun benzerini getirmede acziniz ortaya çıktıktan sonra, Müslüman olmanızın önünde ‘inadınızdan başka’ hiçbir bahaneniz kalmadı.”
15. 16. Âyet: Bu konuda geniş açıklamaları Furkan sûresinin 23 ve 24. Âyetlerinin tefsirinde yaptık.
17. Âyet:Yaptıklarını Delile Dayandırmak. Bu âyet genelde bütün insanlara, özelde iman eden müminlere şunu diyor: İnanç adına ne yapıyorsanız yapın, yaptığınızı delillendirin; Mekkeli müşriklerin yaptığı gibi “Biz atalarımızı böyle yapar” bulduk demeyin. İnancınızın temelinde taklit değil, tahkiki iman olsun.
Bu âyetin ikinci mesajı şu: “Bu Kur’an köksüz bir kitap değildir. Bu kitabın temellerine baktığınızda bütün peygamberlerin şahitliğini göreceğiniz gibi özellikle çağınıza yakın peygamberlerden Hz. İsa ve Musa’da bu şahitliğini çok daha güçlü bir şekilde görebilirsiniz…”
18. Âyet: Genel olarak ifade edersek Allah’a karşı yalan uydurmaktan kasıt onun “var” dediğine yok demek, O’nun yapmadığı şeyleri, O’nda olmayan özellikleri, O’nda var gibi göstermektir.
Bu genel ifadeden özele gelirsek, burada kastedilen Allah’ın “Ben size kitap olarak Kur’an’ı, elçi olarak Muhammed’i gönderdim.” gerçeğinin yalanlanmasıdır.
Bu yalanlamaya karşı ahirette tüm peygamberler şöyle bir şahitlik yapacaklar, “Bizi peygamber yapan hangi özellikler varsa onlar fazlasıyla Hz. Muhammed’de de vardı, bizim kitaplarımızı ilahi yapan hangi özellikler varsa onlar Kur’an’da fazlasıyla vardı.”
19. Âyet: Bu âyet şunu diyor: Onlar kendileri sapmakla kalmıyor, başkalarını saptırmak için gayret ediyorlar. Bunun arkasında ki en büyük sebep ise, hayatlarında ahirete imanın olmamasıdır.
20. Âyet: Bu âyet şu gerçeği ilan ediyor: Arkasında Allah olanı, yani inançların temelinde Allah’tan gelen vahiy olanları, vahyin rehberliğinde yaşayanları kimse aciz bırakamaz.
Gerçek bu olduğu halde iman edenler inkar eden zalimler karşısında aciz kalıyorsa, iman edenlerin dönüp ilk olarak kendilerine bakmaları ve bir nefis muhasebesi yapmaları gerekiyor.1090 Çünkü Allah (cc) kâfirlerin müminler üzerinde kalıcı bir üstünlük kurmasına fırsat vermeyeceğini vaad ediyor.1091
21. 22. Âyet: Bu âyetler şu gerçeği ilan ediyor: “Dünyada dinle, imanla (iman edenlerle), vahiyle uğraşan, kendince bunların yanlışlığını ortaya koymaya çalışarak Allah’ı aciz bırakacağını zannedenler hiç farkında olmadan kendi sonlarını hazırlıyorlar. Dünyada görmeseler bile ahirette kendilerine destek veren her şeyin onları yüz üstü bırakıp gittiklerini görecek ve orada en çok ziyana uğrayan bunlar olacak.”
23. Âyet: Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, iman edenler Allah’a karşı yalan uyduranların (18), Allah yolundan saptırmaya çalışanların (19), Allah’ı aciz bırakmak isteyen inkarcıların karşısına konuyor ve dolaylı olarak iman edenlere şu deniliyor: “Siz varken bunlar oluyorsa, siz kuru, etkisiz, kalabalıksınız demektir. Siz yeryüzünde bunlara fırsat vermemek için, Allah’ın size verdiği maddi ve manevi güçle bunları aciz bırakmak için varsınız.”
Neden bu tespiti yaptık? Çünkü, iman sadece iman etmek değildir, salih amelle onun güzelliklerinden önce kendinin sonra bütün insanların -gönülden iman ederek- istifade etmesi için gayret etmektir.
Burada gönülden iman ayrıntısı çok önemli, böyle bir imanın olduğu yerde zorlamanın “z”si yoktur. Burada sevgi, ilgi, bilgi, ikna ve hikmet dilleri baskındır.
24. Âyet:Vahyin Rehberliğinde Hareket Eden Akıl: Bu tür âyetlerin tamamında göz, kulak, dil, burun, deri gibi duyular insanın anlama araçları olarak öne çıkıyor. Bunların tamamının arkasında bakınca, duyunca, tadınca, koklayınca ve dokununca anlama işini yapan akıl var. O yüzden bu tür âyetlerin tamamında kıyaslama aklını kullanan ve kullanmayanlar arasındadır. Aklın bu dünyadaki en temel görevlerinden biri de insanın görünmeyeni gören gözü olmasıdır. Çünkü imanın temel konusu olan Allah, ahiret görünmeyendir. Bunların varlığına görüyor gibi iman etme süreci aklın vahyin rehberliğinde hareket etmesiyle başlıyor. Âyet bu soyut gerçeği, göz ve kulak gibi akşamdan sabaha kullandığımız somut organlar üzerinden anlatıyor.
Burada temel mesaj şu: Allah’tan gelen İslam dininin evrensel mesajını almak için (göz, kulak gibi duyuları kullanan) aklın olması yetmiyor, o aklın vahyin rehberliğinde hareket etmesi gerekiyor.
25-49 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
25. Biz Nûh’u (manen kör ve sağır olan) kavmine (hakikati gören ve işiten bir) elçi (olarak) gönderdik. (Rabbini) Onlara (güzelce tanıttıktan sonra şöyle dedi:) “Ben sizin için (sizi bekleyen maddî-manevî tehlikelere karşı) apaçık bir uyarıcıyım.
26. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza (hem dünyada hem de ahirette) elem dolu bir günün azabından korkuyorum.”
27. Kavmindenileri gelen inkârcılar (Nûh’un tebliğinden rahatsız oldular ve) dediler ki: “Biz, senin ancak bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. (Hem Allah, neden bir melek göndermedi de seni gönderdi? Ayrıca) Sana uyanların da ancak içimizdeki ayak takımından ibaret olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Tam tersine bize öyle geliyor ki, sizler (ülkemizde iktidarı ele geçirmek için halkı kandırmak isteyen ve gerçek niyetinizi de bizden gizleyen) yalancısınız.
28 Nûh şöyle dedi: “Ey Kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, Rabbim tarafından (bana verilmiş) açık bir delilim varsa ve O kendi katından bana (insanı dünyada ve ahirette kurtuluşa iletecek) rahmet vermiş, siz de ona kör kalmışsanız, (o zaman ne olacak?) Siz istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız? (Hayır. Bizim inandığımız dinde zorlama yok.)
29. Ey kavmim! (Beni yanlış anlamayın. Ben) Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal (mülk, para, pul) istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir. (Ayrıca) Ben (sizin teklifinize uyarak yanımdaki) iman edenleri kovacak değilim; çünkü (böyle bir yetkim yok. İsteseniz de istemeseniz de, siz de ben de) onlar (da ölüp) Rablerine kavuşacaklar (ve sizden farklı olarak ebedi cennetin misafirleri olacaklar.) Fakat (size gelince) ben sizi (hak hukuk tanımayan, anlamadan, dinlemeden) bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.
30. “Ey kavmim! Eğer ben (sizi dinleyip) onları kovarsam (cennete giden yolu seçen insanları, tekrar cehenneme giden yola yöneltirsem, böyle bir cürüm karşısında) beni Allah’tan (gelecek cezaya karşı) kim koruyabilir? (İşin bu tarafını) Hiç düşünmüyor musunuz?”
31. (Bana gelince, benim herhangi bir üstünlük iddiam yok.) Ben size“Allah’ın hazineleri benim yanımdadır (onları dilediğim şekilde kullanabilirim”) demiyorum, (ayrıca) sizin hor ve hakir görüp değer vermediğiniz kimseler için, “Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir” (diyemediğim gibi, sizin sahip olduğunuz şu zenginlik ve saltanat için de ölene kadar elinizde kalacak) diyemem. (Böyle bir şey demeye yetkim yok. Sizin de, benim de) Onların (da) kalplerindeki niyeti en iyi bilen Allah’tır. (Herkesin ameli niyetleriyle birlikte değerlendirilecektir. Kısaca ben “Hazineler yanımda, meleğim ve gaybı bilirim” gibi sözler söyleseydim) Kuşkusuz (haddini aşan) zalimlerden olurdum.”
32. Dediler ki: Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. (Artık yeter!) Eğer doğru söyleyenlerden isen, (ve söylediklerinin olacağına gerçekten inanıyorsan, haydi) bize vaad ettiğin (azabı bir an önce) bize getir (de görelim bakalım!)
33. (Nûh) dedi ki: (Bu benim elimde değil.) Onu size –eğer dilerse– Allah getirir vesiz de (buna) asla engel olamazsınız.
34. Ben size öğüt vermek istesem de, eğer (tercihleriniz sonucunda) Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı (ve böylece helâke mahkûm olmanızı) dilemişse, (ne kadar istesem de) öğüdüm size fayda vermez. (Her şeye rağmen) O (sizi seven, inkârınıza rağmen hâlâ size fırsatlar veren, hidayetiniz için size peygamber gönderendir. Kısaca O) sizin Rabbinizdir ve (eninde sonunda) O’na döndürüleceksiniz.
35. (Ey Resûlüm!) Yoksa (Bu Kur’an’ı ve içindeki bu Nûh’un kıssasını senden ilk kez duyan müşrikler senin için) “Bunu uydurdu” mu diyorlar? De ki (Bu mümkün değil. Ama) Eğer onu ben uydurdumsa günahı (vebali) bana aittir; ama (ne yaparsanız yapın ben) sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.
36. (Ey Resûlüm! Sen müşriklere aldırma, kaldığın yerden anlatmaya devam et. Sana vahyolunduğu gibi) Nûh’a (da) vahyolundu (Ey Nûh, sen elinden geleni yaptın.) Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. O halde, onların yapmakta oldukları (çirkin) şeylerden dolayı (kendini harap edip) üzülme.
Hz. Nûh’un Gemisi
37. (Ey Nûh! “Artık zamanı geldi.) Bizim gözetimimiz altında, vahyimiz doğrultusunda bir gemi inşâ etmeye başla; (bu arada kavmine karşı olan şefkat ve merhametini de biliyorum ama artık) haktan sapanların affı için bana yalvarma, çünkü onlar sulara gömülüp gidecekler.”
38. (Emre itaatin zirvesinde olan) Nûh bir gemiyi (yüzdürecek suyun olmadığı yerde, gemi) inşâ ediyordu. Kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıklarında (“Bizimki, peygamberliği bırakmış, şimdi de marangozluğa başlamış, aklınca karada gemi yüzdürecek!” diye) onunla alay ediyorlardı. (Bunun üzerine elçimiz Nûh alay edenlere) “Siz (şimdi bizimle) alay ediyorsunuz (ama bir gün gelecek) biz de sizin bizimle alay etmenizin cezasını çektiğinizi göreceğiz.1092
39. (O halde bekleyin; bu dünyada) Alçaltıcı azabın kime gelip çatacağını ve (ahirette sonsuz azabın) kimin üzerine ineceğini ileride göreceksiniz. (Bunları gördüğünüzde, alay etmenin cezasını da görmüş olacaksınız.)
40. Nihayet (tufan) emrimiz gelip çattı; (gökten yağmurlar boşanmaya, yerden pınarlar fışkırmaya) sular coşup yükselmeye başlayınca Nûh’a dedik ki (o bölgede bulunan canlı çeşitlerinin) her birinden birer çift al, (hanımın ve oğlun gibi boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar hariç aileni ve iman edenleri (de) gemiye bindir!” Fakat (gemiye binen çok az oldu. Çünkü) onunla beraber iman eden çok azdı.
41. (Nûh gemiye binenlere) Dedi ki (“Dev dalgalar arasında bu gemi nasıl yüzer” diye endişelenip, korkuya kapılmayın. Siz sadece) Gemiye binin! Onun (denizde) yüzüp gitmesi de (karada uygun bir yerde) durması da Allah’ınizni ve iradesiyledir. (O dilerse gider, O dilerse durur) Şüphesiz ki Rabbim (kullarını çok bağışlayan) Gafûr,(onlara çok merhamet eden) Rahîm’dir.
42. Gemi (Allah’ın izniyle) dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nûh (gemiye binmesini çok arzuladığı ama bir türlü gemiye binmesine vesile olamadığı için) gemiden uzakta bulunan oğluna (son bir ümitle bir kere daha seslendi) “Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber (gemiye) bin, (ne olur) kâfirlerle beraber olma!” diye seslendi.
43. (Fakat oğlu; Allah’a sığınmak yerine) “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. (Nûh, üzülerek) “Bugün (peygamber ailesinden bile olsa) Allah’ın (gemiye bindirip) rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacakhiç kimse yoktur” dedi. (Baba ile oğlun) Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
44. (Kâfirlerin helâkinden sonra, Allah’ın ordusunda birer nefer olan yere ve göğe) “Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu” denildi. Su çekildi, iş bitirildi, (gemi de) Cûdî (Dağı) üzerinde karaya oturdu. (Bütün bu yaşananlardan sonra) Zalimler topluluğu için Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar!” denildi.
45. (Evlat acısıyla yüreği yanan) Nûh, Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulan) oğlum (ne kadar isyankâr da olsa) ailemin bir parçasıdır. (Ve biliyorum ki) Senin (ailemi kurtaracağın yönündeki) vaadin elbette haktır. (Ben zannettim ki, Senin bu vaadin benim oğlumu da içine alıyor ve o da gemiye binip kurtulacak. Demek ki öyle değilmiş. Hükümlerini sorgulayacak da değilim. Elbette) Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin. (İsteğim şu ki; dünyada olmadı bari ahirette onu kurtar, iman edenler arasında dirilmeyi nasip eyle!)
46. Allah dedi ki; “Ey Nûh! O, (her ne kadar kan bağı ile senin öz oğlun da olsa, inkârcılarla birlikte olmayı tercih ettiği için) senin âilenden değildir. Çünkü okötü işler yaptı. (Sen bunun farkında olmadın. O yüzden) İçyüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme. (İnkârcıların sonu nasıl olacaksa, oğlunu bekleyen son da aynı olacak. Vahyin terbiyesinden geçmiş bir Peygamber olarak bu konuda ısrar etme!) Seni cahilce davranmama konusunda uyarıyorum.”
47. Nûh dedi ki: Ey Rabbim! Ben (babalık şefkati ile iç yüzünü) bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. (Ne olur beni affet!) Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!
(Nûh, Allah’ın takdirine razı oldu. Gemideki yolculuk günlerce sürdü.)
48. (Sular çekilip karaya oturduklarında) Ona denildi ki: “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan birçok ümmete bizden esenlik ve bereketlerle (insanlığın ikinci atası olarak yeni bir hayata başlamak için gemiden) in. (Ama şunu aklından çıkarma; tufandan sonra yeryüzünde kâfir bitti ama kâfir sıfatları kıyâmete kadar kalacak ve imtihan dünyasının bir gereği olarak o sıfatları bir elbise gibi üzerlerine giyenler her devirde yine bulunacak. Sizden sonra da) Kendilerini (dünyada geçici olarak) faydalandıracağımız,sonra da (geçmişte olduğu gibi) bizden kendilerine elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır.
(Ey Resûlüm! Mekke’nin fırtınalı ve dalgalı olduğuna bakma. Allah seni yaşadığın zamanın Nûh’u, davet ettiğin dini de, Nûh’un gemisi yapacak. Sizi Mekke’den alacak, Medine denen limana taşıyacak ve size bir Medeniyetin bânisi olma gibi bir fırsat sunacak. Allah’tan ümit kesmeyin! Siz, sizi sahili selamete çıkaracak manevî geminizi yapmaya devam edin.)
49. (Resûlüm!) İşte bunlar sana vahiyle bildirdiğimiz (ve başka türlü bilemeyeceğin) gayb haberlerindendir. Bundan önce onları (bu kadar net ve doğru olarak) ne sen biliyordun ne de kavmin. (Hayatın boyunca eline Tevrat ve İncil almamış biri olarak bunları anlatman senin peygamberliğine en büyük delillerden biri olduğu gibi, akıbetinizin hayır olacağı noktasında da bir müjdedir.) O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip Rabbinin razı olmadığı şeylerden sakınan) muttakilerindir.
(Nûh’un ardından yıllar geçti. Yeni nesiller geldi; isimler, şahıslar, mekânlar değişti ama hak ile batılın mücadelesi hiç değişmedi.)
Ön Bilgi: Yedi Peygamberin Kıssası
Bu sûrede (Hz. Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Musa olmak üzere) yedi Peygamberin kıssasını görüyoruz.
Bunların genelinde şu nokta öne çıkıyor: Peygamberler gönderildikleri kavimlere Allah’a kulluğu tebliğ ediyorlar; bu tebliğe muhatap olanlardan bazıları bu tebliğ üzerinden yapılan iman etme teklifini kabul etmiyor, kabul etmediği gibi iman edenlere zulmederek zalim oluyorlar. Zalim olunca helak cezasıyla cezalandırılıyorlar.
Bu bölümün doğru anlaşılması adına, bu kıssaların Tefsir Usulümüzde anlattığımız (14) Helak Yasası ile birlikte okumasını tavsiye ediyoruz.
Ön Bilgi: Peygamberlerin Ortak Özellikleri
Bu özellikler hem burada ismi geçen peygamberler için geçerli hem de Allah tarafından gönderilen tüm peygamberler için geçerlidir.1093
Allah (cc) her peygamberini seçerken, o toplumun tanıdığı, bildiği ahlak olarak “en güvenilirimiz” diyebileceği insanlardan seçiyor.
Genelde peygamberler, kendilerinin seçileceğini önceden bilmiyorlar. Seçim onlar için sürpriz oluyor.
Genelde her peygamberin yapacağı tebliğe kendini kalben, zihnen, duygu, düşünce olarak bir hazırlama dönemi oluyor.
Genelde her peygamber bu işe en yakınlardan başlıyor.
Genelde her peygamberin “Allah’a kulluk edin veya O’ndan başkasına kulluk etmeyin” gibi cümleleri “sonuç cümlesi” olurken, bunun öncesinde, bu sonucu hazırlayacak sevgi, ilgi, bilgi, ikna ve hikmet dilleri kullanılıyor.
Genelde her peygamber “Sende bizim gibi insansın, senin bizden ne farkın var, peygambersen bize olağanüstü şeyler göster.” şeklinde ifadelere muhatap oluyor.
Bu ortak özellikleri çoğaltmak mümkün. Bu konuda daha geniş bilgi için
Tefsir Usulümüzdeki (11) Peygamberlik Yasasına bakmanızı tavsiye ediyoruz.
Ön Bilgi: Hz. Nûh Kıssası ile İlgili Bir Hatırlatma
İniş sırasından yaptığımız okumada bu kıssa daha önce Kamer (9-16), Sâd (12), A’râf (59-64), Şu’arâ (105-122) ve Yûnus (71-73) sûrelerinde numarasını verdiğimiz âyetler arasında geçti. Burada orada verdiğimiz bilgilerin devamı olarak birtakım değerlendirmeler yapacağız.
Bu kıssa hakkında geniş açıklamaları önceki âyetlerde yaptığımız için buradaki değerlendirmelerimiz oldukça kısa tutacağız.
25. Âyet: Uyarmanın Diğer Adı Davet:
Bu âyetlerde şunu görüyoruz: Hz. Nûh her peygamber gibi görev tanımının gereğini yerine getiriyor. Görev tanımında uyarmak var. Uyarmanın diğer adı davet, davetin ölçüleri de her peygamber için aynı: zorlama yok, sevgi, bilgi, ikna ve hikmet dili kullanılacak. Karşı taraf hakaret etse bile onların seviyesine inilmeyecek, karşı taraf fiziki olarak şiddet kullanmaya mecbur etmedikçe, şiddet kullanılmayacak. Şiddet kullanıldığında da tamamen savunma ve caydırma amaçlı kullanılacak.
26. Âyet: Davette Öncelik:
Genelde bütün peygamberlerin davetinde öncelik Allah’a ve ahirete iman. Bunlara bağlı olarak Allah’tan gelen vahiy (kitaplara iman) ve o vahyi tebliğ eden peygamberin peygamberliğine iman. Bunlara temel dersek, dinde her şey bu temelin üzerine bina ediliyor.
27. Âyet: İşin Başında Duyulan Sözler:
Bu âyete Hz. Nûh’a söylenen sözler hemen her peygamberin işin başında duyduğu sözlerdir. Ve genelde her peygamber işe böyle başlar. Böyle başlamanın hikmetlerinden biri de bu zor zamanda gelenlerin hesapsız, kitapsız, beklentisiniz samimi insanlar olmasıdır. Bu insanlar davanın has kadrosu, çekirdeği olurlar. Zor zamanda geldikleri için her zaman da yani en zorlu günlerde davayı terk etmeyen onlar olurlar.
28. Âyet: Düşünmeye Teşvik Eden Dil:
Bu âyetin ilginç bir ifade tarzı var. Âyet kesin bir dil kullanmak yerine, ihtimaller üzerinden konuşarak, dinleyicinin aklına sorular getiriyor ve onu aktif bir düşünme sürecine davet ediyor. Dolaylı olarak “Doğru budur demek yerine, gel beraber düşünelim, doğruyu beraber bulalım.” diyor.
Bu bağlamda âyetini dilini biraz açalım.
Muhataba Özel Dil Kullanımı: Kur'an'ın bu üslubu, iletişimde esnekliğin önemini vurguluyor. Tıpkı farklı saç tiplerine uygun taraklar kullanmak gibi, farklı muhataplara uygun dil ve yaklaşımlar benimsemenin gerekliliğini öğretiyor.
Muhatabın Onurlandırılması: Âyet, muhatabın akıl ve muhakeme yeteneğine saygı duyan bir dili öne çıkıyor. Doğrudan emretmek veya dayatmak yerine, kişiyi kendi aklını kullanmaya ve bağımsız düşünmeye teşvik ediyor. Bu yaklaşımın muhatabın kendini değerli hissetmesi ve onun fikirlerine önem verildiğini fark etmesi gibi güzel sonuçları oluyor.
Zorlama Yerine İkna: Âyet “Benim inandığım dinde zorlama yok. O yüzden benim davetimde asla zor kullanma yok.” mesajı veriyor. Bu mesaj üzerinden muhataba denilen şu: Ben sana din empoze etmiyorum. Senin tercih özgürlüğünü yok saymıyorum. Karar senin.
Eleştirel Düşünmeyi Teşvik: Âyette kullanılan dil, insanları körü körüne inanmak yerine, sunulan fikirleri sorgulamaya ve analiz etmeye yönlendirir. Bu, sağlam ve bilinçli bir inancın temelini oluşturur.
Empati ve Anlayış: Âyet, farklı bakış açılarını anlamaya çalışmanın önemine işaret ederek “Size nasıl davranılmasını istiyorsanız, siz de öyle davranın. Nasıl size biri “Doğru budur bunu kabul edeceksin.” dese, bu sizi rahatsız eder, siz de muhatabı rahatsız edecek bir davet yönteminden sakının.” mesajı veriyor.
Özetlersek, insanı yaratan Allah insanı en iyi tanıyan olarak, bu ve benzeri âyetleri vesile yaparak, onu, O’nun dinine davette kullanacağımız dilin inceliklerini öğretiyor.
29. Âyet: Düşünmeye Devam
Bu âyette de düşündüren dile devam ediliyor ve dolaylı olarak şu mesajlar veriliyor.
Bu dünyada, dine davet eden kişileri gören insanlar arasında en fazla kullanılan sözlerden biri de şudur: “Bu işi yapıyorsa mutlaka bir çıkarı vardır. Bir menfaati olmasa yapar mı?” Bu âyette böyle düşünen kişilere şu cevap veriliyor: “Ben bu yaptığım tebliğ karşısında sizden bugün hiçbir şey istemediğim gibi, yarın etrafımda toplanan insanlar milyonlar olsa da toplananlar milyoner olsa da şahsım adına asla bir şey istemeyeceğim. Bugün ki, gelirim ne ise, bundan 50 yıl sonrasındaki durumun gelirimle izah edilebilir olacak. Benim bu işte Allah’ın rızasını kazanma gayesi dışında asla bir beklentim yok. Ayrıca bu dünyada o gayenin yerine konulabilecek, onun gibi değerli hiçbir şey de yok.”
Âyette geçen “iman edenleri kovacak değilim” ifadesi üzerinden de karşı tarafa dolaylı bir mesaj daha veriliyor: “Eğer benim amacım makam, mansıp, mal, mülk, servet olsaydı davetime gelenlerde seçici davranırdım. Geldiğinde fakir fukara olduğu için derdine ortak olacağım, yükünü alacağım insanların gelmesini istemez, geldiğinde bana maddi fayda sağlayacak insanların gelmesini tercih ederdim. Bu konu üzerinde de bir düşünün.”
Âyetin son bölümünde de yine dolaylı bir anlatım var, deniyor ki: “Siz aklı başında bilgili bir toplumsunuz. Sizde şu anlattığım her şeyi anlayabilecek bir bilgi düzeyi var, öyle olduğu halde sanki bilgisiz bir toplummuş gibi davranmayı size yakıştıramadım.”
Özetlersek, davetin öne çıktığı âyetlerde muhataba her vesile ile “Aklını kullan, kararı kendin ver.” mesajı veriliyor. Neden? Çünkü Aklı yaratan da dini onun önüne koyan da Allah. Akıl vahyin rehberliğinde makulü bulduğunda Allah’ın razı olduğu çizgiye de gelmiş oluyor.
30. 31. Âyet: Peygamberliğin İspatı
Bu âyetler bize “Bir peygamber Allah’ın peygamberi olduğunu dolaylı olarak nasıl anlatır?” sorusuna da cevap veriyor. Buraya kadar gördüğümüz doğrudan olmayan dolaylı ama etkili ve düşündüren anlatımı bu âyetlerde de görüyoruz.
Burada dolaylı olarak denilen şu:
Ben bu işi kendi kafama göre yapmıyorum. Ben Allah’ın peygamberiyim, benim görevim dine davet, ben bu davette kapsayıcı ve kuşatıcı olmak zorundayım. Ben insanların giydiği elbiseye, oturduğu eve, makamına mansıbına bakmam, o yüzden zenginler öyle istiyor diyerek fakirleri kovamam.
Ayrıca benim peygamber olmam beni olağanüstü bir insan yapmaz. Ben de sizin gibi beşerim. Ben peygamberim diyerek “Allah’ın hazineleri benim elimin altındadır, ben gaybı bilirim, ben meleğim, Allah falana hayır vermez, filana verir…” gibi haddimi aşan ifadeler söyleyemem. Ben insanların kalplerinden geçenleri bilemem, niyet okuması yaparak, falan iyi filan kötü de diyemem. Kalplerdeki niyetleri en iyi bilen Allah’tır.
Özetlersek, bütün bu ve benzeri ifadeler anlayanlar için, bu sözleri söyleyenin Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik eden ifadelerdir. Aksi olsa, peygamber olmadığı halde peygamberlik iddiasında bulunan kişinin bunların tam tersini söylemesi, kendini olduğundan daha fazla bir yerde göstermesi beklenir.
Kur’an Hz. Nûh’u Anlatırken Hz. Muhammed’i anlattı
Burada araya bir başlıkla girme ihtiyacı hissettik.
Bizim bir Kur’an talebesi olarak şöyle bir inancımız var, Kur’an’da her peygamber bir peygamber, bir peygamber her peygamberdir. O yüzden Kur’an’da anlatılan her peygamber aslında son peygamberin peygamberliğine şahit olması için anlatılır. Bu anlatım üzerinden verilen mesaj şudur:
Geçmiş peygamberleri peygamber yapan bütün özellik ve güzelliklerin toplamı Hz. Muhammed’de de vardır.
Onların peygamberliği için var olan delillerin toplamı Hz. Muhammed’de de vardır.
Bu gerçeği dikkate aldığımızda şunu fark ediyoruz: Kur’an buradaki âyetlerle zahirde Hz. Nûh’u anlatırken, aslında Hz. Muhammed’i anlatıyor. Benzer ifadelerin tamamını Peygamber Efendimizin tebliğinde de görmek mümkün.
Özetlersek net mesaj şu: Hz. Nûh’u peygamber yapan bütün özellikler Hz. Muhammed’de de vardır.
32. Âyet: “Mücadelede Çok İleri Gittin”
Hz. Nûh’a kavmi böyle diyor. Aslında ileri gitme yok, Hz. Nûh tebliğine başlarken nasıl bir yöntem izliyorsa, o yönteme devam ediyor. Zor kullanma yok, hakaret yok, savaş tehdidi yok, şahsi menfaat talebi yok… Aksine inanç, ibadet ve ifade özgürlüğünü kullanma, bulunduğu toplumda barış içinde yaşama talepleri var. Bu baştan beri hiç değişmedi. Durum böyle olduğu halde müşriklerin bu ifadelerinde demek istedikleri şu: O kadar engelleme girişimimize rağmen hâlâ irşat ve tebliğe devam ediyorsun, yavaş da olsa taraftarlarını çoğaltıyorsun. Artık bu işe bir son ver.”
Bunları ima ederken de baştan beri onu yalanladıkları için, vaad ettiği azabın blöf olduğunu düşünüyorlardı, gelmeyeceğini düşündükleri azabın gelmesini isteyerek, bir an önce onun yalancı olduğuna halkı inandırmak istediler.
33. Âyet: Burası İmtihan Dünyası:
Hz. Nûh’un karşısındaki müşrikler yaşadıkları dünyanın imtihan dünyası olduğu gerçeğini dikkate almadıkları için, Peygamberin bugün dediği şeyin yarın olacağını zannediyorlardı. Hz. Nûh onlara şu net mesajı verdi: “Bu işler sizin veya benim istememle olmuyor. Allah’ın dilemesiyle oluyor.”
34. Âyet: Benim Görevim Tebliğ:
Bu âyette Hz. Nûh kendisinin etki alanının sınırlarını hatırlatarak şunu diyor: “Bana düşen tebliğ. Bunun sonucunda hidayet Allah’tan. Allah’ın vereceği hidayette kulun dilemesi çok önemli. Eğer siz bu inatta, bu inkarda ısrar ederseniz benim öğüdüm size fayda vermediği gibi Allah da size hidayet vermez. O’ndan geldiğinizi ve O’na döneceğiniz gerçeğini unutmayın. O’na iman etmiş kullar olarak dönmek için benim davetime icabet edin.”
35. Âyet: Âyette Kastedilen Kim?
Mealciler ve tefsirciler arasınca bu âyette “Uydurdu iftirasının muhatabı kim?” sorusuna iki farlı cevap verilmiş.
Ayetin öncesi ve sonrasına (siyak-sibak) bakanlar Hz. Nûh demişler. Âyetin Mekke’de 7. asırda siyer ile olan bağlantısına bakanlar Hz. Muhammed demişler. Biz burada Hz. Muhammed ile ilgili görüşü seçtik ama şunu da ifade edelim. Aslında fark eden bir şey yok.
Neden? Çünkü, baştan beri bu âyetlerde konu Hz. Nûh’un kıssası olduğu halde dolaylı bir anlatım ile Hz. Muhammed’e de işaret edildiğine dikkat çektik. Hemen hemen her peygamber kavminden benzeri iftiraları duymuş. O yüzden iftiranın muhatabı her iki peygamber de olabilir.
Not: Konudan Bağımsız Âyet: Kur’an’da belli bir konu devam ederken, sanki o konuyla hiç alakası yokmuş gibi zannedilen âyetlerin araya girmesi görülen bir durumdur. Bu konuda Kıyamet sûresinde 16-19 âyetlerin tefsirinde “Öğretmen Matematik Dersi Anlatırken, Konu Dışına Çıkabilir mi?”, Tâhâ sûresinde 133-135 âyetlerin tefsirinde “Konu Farkı Olan Âyetlerin Arka Arkaya Gelme Sebebi Nedir?” başlıkları altında ve Tefsir Usulümüzde (18) Nüzul Yasasında yaptığımız açıklamalara bakınız.
36. Âyet: Senaryoda Zaman Atlaması
Hz. Nûh’un hayatına bir film olarak baktığımızda bu âyetten sonra gelecek âyetlere “senaryoda yapılan zaman atlaması” veya filmin ileri doğru sardırılması olarak bakabiliriz.
36. âyette geçen “Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak.” ifadesinden sonra sardırılan bölüm için şöyle düşünebiliriz. “Uzun zaman çok bir şey değişmedi. İnatçı kavmin tavrı değişmeyince, onların bu tercihleri, Allah’ın onlar hakkındaki helak sürecini başlattı.”
Âyetin sonunda gelen “üzülme” ifadesi de şimdiden gelecekte olacaklara Hz. Nûh’u hazırlama sürecini başlatıyor.
37. Âyet: Ahirete İman ile Gemi Yapma Arasındaki Bağlantı
Biz iman edenler, gayba iman ederiz. Allah’a, meleklere iman gibi ahirete iman da bizim için gaybtır. İmanın bu özelliğini bilen müminler “Önce ahireti görelim sonra iman edelim” demezler.
Hz. Nûh gayba iman eden bir mümin olduğu için “Önce denizi göreyim, sonra gemi yapayım demiyor. Biliyor ki, baştan beri güvendiği Allah onun güvenini boşa çıkarmayacak. İman ediyor ki, gemiyi yapma emrine itaat ettiğinde Allah denizi ayağına getirecek.
Burada mesaj şu: Siz Allah’ın emirlerine gönülden iman eder, o imanın gereğini sebepler planında yerine getirirseniz, Allah (cc) o sebeplerin neticesi olan sonuçları yaratmaya kadirdir.
38. 39. Âyet: Sizin de İmanınız Benzer Bir Testten Geçse Ne Olurdu?
21. asırda bizim yaptığımız Kur’an’da yazanları okumak, bu âyetlere konu olan Nûh’un kavminin yaptığı ise bu âyetlerde anlatılan olayları yaşamaktı. Yaşamakla okumak arasındaki farkı yanan biriyle onu televizyondan seyreden biri arasındaki fark gibi düşünebiliriz.
Tabi olduğunuz peygamber bir sabah kalkıyor bana vahiy geldi; gemi yapma emri aldım diyor. Bu emri ondan başka ne duyan var ne gören var. Bu emir hayata geçirildiğinde o güne kadar sizinle alay eden müşriklerin alay etme dozu artıyor ve sizin Hz. Nûh’un peygamberliğine olan imanınızda değişme yok.
Buna imanın test edilmesi dersek, bu âyetlere ilk muhatap olan sahabiler de benzer testten geçiyordu. Bu âyetler Mekke’de boykotun yaşandığı, boykot şartlarının her geçen gün ağırlaştığı günlerde geliyordu.
Burada durup kendimize soracağımız soru şu: Benzer bir testten benim imanım geçebilir mi?...
40. Âyet: Önemli Açıklama:
Bu kıssada bu ve benzeri âyetler okunduğunda akla şu sorular geliyor.
Bu tufan olayı bir mucize mi?
Yapılan gemi buharlı mıydı?
Gemiye yeryüzünde yaşayan bütün kara hayvanları mı alındı yoksa sadece o bölgede olan evcil hayvanlar mı?
Bu tufan lokal mi oldu genel mi?
Bu soruların cevabını, iniş sırasında 11. yılda inen Nûh sûresinde bulabilirsiniz. Şimdi âyetle ilgili diğer başlıklar üzerinden devam edelim.
Allah İçin İmkansız Mümkün Değildir:
Kur’an’da helak edilen kavimlere baktığımızda, en sıra dışı helak hadiselerinden birinin tarihe “Nûh tufanı” olarak geçen bu hadise olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu helakin gerçekleştiği tarihe gitseydik ve bu helakten önce oradaki bütün insanlara “Allah burada bir helak gerçekleştirecek, bu helakten sonra bir kurtuluş olacak, o kurtuluş ne ile olacak?” diye sorulsaydı, zannediyoruz kimsenin aklına “gemi” ihtimali gelmezdi.
“Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri nedir?” sorusunun cevabı: “Allah için imkansız mümkün değildir. Hiç beklemediğiniz bir anda, hiç tahmin edemeyeceğiniz bir sebep sizin kurtuluşunuza vesile olabilir. O yüzden Allah’tan ümit kesilmez…”
“Peygamber Bile Olsa Adam Kayırma Yok”
Âyetin verdiği mesajlardan biri de başlıktaki mesaj; bu mesajı içimize sindirmek için bu âyetin yaşandığı ortama hayalen gidelim. Bir tufan var; bir can pazarı var. Gemiye binenler kurtulacak, binemeyenler boğulacak. Yıllarca peygamberlik yapmışsınız, yani Allah davası için hiçbir beklentiye girmeden ter dökmüşsünüz ama sizin o davada hiçbir ayrıcalığınız yok. Gemiye kimin bineceğine siz karar ver(e)miyorsunuz. Eşiniz bile olsa, hatta aşağıda âyet gelecek çocuğunuz bile binmesini arzulasanız bile muvaffak olamıyorsunuz.
Bunun bütün zamanlara mesajı şu: “Allah davasında kıdem (önce geldim, çok emek verdim, öncelik benimdir gibi şeyler) yoktur. Allah davasında kendine ve yakınlara ayrıcalık istemek de yoktur. Bunu isteyenlerin ve bekleyenlerin bu davada yeri yoktur.”
Günümüzde Nûh’un Gemisi Var mı?
Biz Nûh’un gemisinin bir hakikat olduğuna inanıyoruz. Ama o hakikatin hakikat olan yönü kadar bütün zamanlara mesaj veren sembolik tarafı da var.
O gemi fiziki olarak ortada yokken manevi olarak vardı. Nasıl vardı? O çağda Hz. Nûh’un insanları davet ettiği din, o çağın Nûh gemisiydi. O çağda maddi gemiye binmenin şartı, önce manevi gemiye binmekti. Manevi gemiye binemeyenler, maddi gemiye de binemedi.
Buradan Asr-ı Saadete ve günümüze gelirsek, Hz. Muhammed’in bütün insanları davet ettiği dini; yani İslam bütün zamanların manevi Nûh’un gemisidir. Bu gemide en fazla öne çıkan özellik, geminin “kurtaran” bir gemi olmasıdır.
Günde beş vakit namaz öncesi ezanda 10 defa tekrar edilen “Hayya ‘ale’l-felah” ifadesi bütün insanlığa verilen bir davetiyedir. Bu davetiyede “Hayya ‘ale’s-salah” ifadesiyle İslam’ı temsilen öne çıkan ibadetin adı namazdır.
“İslam insanı neyden kurtarır?” dersek, bu sorunun cevabı dünya değildir. Neden? Çünkü bizim maddi hayatımızın devamı (yeme, içme, uyuma, nefes alma yönüyle) dünya ile bağlantılara bağlıdır. O yüzden İslam bizden dünya ile bağlantımızı kesmemizi istemez, İslam bizden dünyanın bağımlısı olmamamızı, o bağlantıyı yönetmeyi, o bağlantıyı günde beş defa kendi eliyle kesebilme iradesine sahip olmamızı ister. Özelde namaz, genelde bütün ibadetler üzerinden ortaya konan bu irade bizi Allah’a bağlarken dünyaya ve içindekilere karşı bağımsız hale getirir.
Özetlersek,İslam dini günümüzün Nûh gemisidir. Bu gemi insanı nefsin kölesi olmaktan kurtarır. Nefse karşı bağımsız olma, Allah’ın razı olduğu değerlere karşı da bağlı olma gibi bir değer kazandırır.
41. Âyet: Senin Geminde Kaptan Kim?
Ayetin hakiki manasını mealin metninde gördüğümüz için burada işari manayı1094 öne çıkarmak istiyoruz.
İşari mana olarak karşımızda iki gemi var;
Biri toplumsal gemi, ona yukarıdaki başlık altında “İslam dini günümüzün Nûh’un gemisidir” tespitiyle işaret ettik.
Biri de bireysel gemi, yani mürettebatı ruhumuzun, aklımızın, kalbimizin, duygularımızın, aza ve organlarımızın olduğu beden gemisi. Buna bireysel gemi diyoruz.
Toplumsal geminin (İslam toplumunun) kalitesini bireysel gemilerin kalitesi belirlediği için, burada bizim kendimize soracağımız soru şu “Senin/benim gemide kaptan kim?” Bu sorunun cevabını bu âyetin işari manasından öğreniyoruz.
Âyette şöyle bir ifade geçiyor “bismi(A)llâhi mecrâhâ vemursâhâ.” Bu ifadeye biz mealimizde kolay anlaşılsın diye “Onun yüzüp gitmesi dedurması da Allah’ınizni ve iradesiyledir.” manası verdik.
Ayette geçen “Bismillahi” lafzını öne çıkardığımızda, âyet bize şunu diyor: O gemi “bismillah” der.1095 Yani Allah’ın adıyla hareket eder.
Bu manayı öne çıkardıktan sonra “Senin/benim gemide kaptan kim?” sorusunu bir kere daha sorup cevaba geçelim:
Bu gemide kaptan Allah’ın iradesine teslim olan Müslümandır. Yani yaptığı her şeyi yaparken “Allah’ın razı olduğu her şey benim yapacağım şeydir, razı olmadığı her şey benim uzak duracağım şeydir” diyen Müslüman.
Bu Müslümanın kaptan olduğu beden gemisinde ayakların yürümesi de durması da ellerin tutması da bırakması da Allah’a göredir. O gemi de akıl pusulasının yönü vahye tabidir. O gemi bütün İslam toplumunda bütün bireysel gemilerin kaptanı olan Hz. Muhammed’in takip ettiği rotayı takip eder.
Özetlersek, geminin kaptanı Allah’ın iradesine teslim olup Müslüman olmanın şiarı/sembolü olan “Besmele”dir.
Gafûr ve Rahîm Esması Üzerinden Verilen Mesaj
Bu mesajı anlamak için hayalen bu olayın yaşandığı zamana gitmemiz gerekiyor. Öyle bir zaman diliminde Hz. Nûh’un davet ettiği dine gelmek zor. Geldiğinde kalmak da zor. Kaldığında aklı, fikri şüpheden arındırmak da zor. Kısaca Hz. Nûh’a iman edip Müslüman olduktan sonra gemiye bineceği güne kadar Müslüman kalmak zor. İşte tam bu noktada,
Gafûr ismi şu mesajı veriyor: Allah hatasız kusursuz melek gibi Müslüman istemiyor. Hatada, kusurda, yanlışta ısrar etmeyen, bunlar için bağışlanma dileyen Müslüman olmanızı istiyor.
Mümin ismi de şu mesajı veriyor: Allah yaşın yanında kuruyu yakmaz, Allah mümin ile kafire aynı muameleyi yapmaz. Bugün Allah’ın Rahîm ismiyle rahmet ettiği müminler hariç, azaptan korunacak hiç kimse yoktur.
42. 43. Âyet: Sahabileri Geleceğe Hazırlayan Âyetler
7. asırda Kur’an’ın ilk âyetleri inmeden önce Mekke’de insanlar birbirine kan (kabile, kavim) bağı ile bağlıydı. Bu bağ en güçlü bağ idi. Kur’an indiğinde insanlar yeni bir bağ ile tanıştılar. Bu bağın adı din bağı idi. Buna değerler, ilkeler üzerinden insanları bağlayan bağ da diyebiliriz.
İlk Müslümanların çoğu aile içinde ciddi bir imtihan yaşıyordu. Bu imtihanda kan bağı ile din bağı karşı karşıya geliyor, bazı müşrik aileler “Ya biz ya inandığın din. O dinden dönmezsen seni evlatlıktan reddederiz.” diyerek çocuklarını tehdit ediyordu.
Mekke’de kan bağı ile din bağı arasındaki gerilim her geçen gün artıyordu. Yaklaşık 5 yıl sonra Mekke’den Medine’ye hicretle birçok aile de ciddi kırılmalar yaşanacaktı. Özellikle Medine’deki Bedir ve Uhud gibi ilk savaşlarda kan bağı aynı ama din bağı ayrı insanlar karşı karşıya gelecekti.
İşte bu âyetler ilk Müslümanları böyle bir geleceğe ve dolaylı olarak ilk Müslümanları gelecekte inecek şu âyetlere hazırlıyordu.
“Tevbe 23. Ey iman edenler! (İslam kan bağını değil, din bağını öne çıkaran bir dindir.) Eğer kâfirliği imandan üstün görüp inkârı tercih ediyorlarsa (ve bunu yaparken de İslam’a karşı aktif bir mücadelenin içinde bulunuyorlarsa) babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar (Allah’a saygısızlık yapanlara, sevgi göstermekle) zalimlerin ta kendileridir.
“Mücâdile 22. Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi (uzak-yakın) akrabaları bile olsa, Allah’a ve peygamberine düşman olan (ve bu düşmanlıktan vazgeçmeyen) kimselere sevgi beslediğini göremezsin...”
44. Âyet: Allah’ın Orduları Emre İtaat Ediyor
Kur’an bize yaratılan her şeyi Allah’ın ordusu olarak tanıtıyor.1096 Bu ordunun öncelikli görevi yaratılanlara hizmet etmektir. Bu önceliğin arkasından gelen görevlerden biri de bu dünyada helaki hak edenlere, -cehennem öncesi- tadımlık bir ceza vermektir.
İşte bu makamda Allah (cc) bir ordu komutanı gibi emrediyor, yer ve gök ordunun neferi gibi emre itaat ediyor.
Aslında bu iki emir bize şunu diyor: Yer ve gök yaratılan her şeyi temsil ediyor. Onların emre itaat etmesi, yaratılan her şeyin Allah’ın emriyle hareket ettiğine, O'nun emirlerine harfiyen itaat ettiğine şahit oluyor.
45-47. Âyet: Duadan Anladığımız
Bu âyetleri okuduğumuzda 46. âyette geçen “O kötü işler yaptı. İç yüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme” gibi ifadelerden Hz. Nûh’un oğlunun kafir olduğuna dair açıktan bir alamet görmediğini, onun gemiye binmemesinin gerekçesini tam olarak bilemediğini, bu nedenle oğlu için ahirette kurtuluş istediğini tahmin ediyoruz.
47. âyette geçen ifadeler de bizim bu tahminlerimizi güçlendiriyor.
Kur’an Bunları Bize Neden Anlatıyor?
Anlatma hikmetlerinden biri de “Peygamberler de insandır” gerçeğini bize hatırlatmak. Yani onlar olağanüstü insanlar değil. Onlar her duaları kabul olan, her işlerini mucize ile halleden, insanların kalplerinden geçenleri okuyan, bakışları ile insanlara etki eden insanlar değil. Öyle olsaydı kendi eşlerine ve çocuklarına fayda verirlelerdi. Demek ki her şey -insanın tercihine göre- Allah’ın dilemesine bağlıymış.
Bunun bir örneğini de Peygamber Efendimizin hayatında görüyoruz. Peygamber Efendimiz amcası Ebu Talib’in hidayetini çok arzulamasına rağmen istediği gerçekleşmiyor ve şu âyet iniyor: “Sen (ne kadar istesen de) sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah (insanların tercihine göre) dilediğine hidayet verir ve hidayete erecek olanları (da) en iyi O bilir.”1097
48. Âyet: İmtihan Kıyamete Kadar Devam Edecek
Bu âyet içinde acı ve sevinçlerin olduğu bir sınavın son sahnesini anlatıyor. Ama âyetin son cümlesi Hz. Nûh üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Bu dünyada sınavlar hiç bitmeyecek. Bu dünyada acılar sevinçler hep birbirini takip edecek. Dünyadaki gemilerden indiğiniz gibi, bir gün mutlaka sizi ahirete taşıyan bu dünya gemisinden de ineceksiniz. İndiğinizde geçmişiniz de sizinle beraber gelecek, orada sizin için şahitlik yapacak. Ahirette edebi hayatı nerede geçireceğiniz, dünyada fani hayatı nerede geçirdiğinize, nasıl tercihler yaptığınıza bağlı olacak…”
49. Âyet: Bütün Kıssaların Anlatılmasındaki Ortak Amaç
“Kur’an’da kıssaların anlatılmasındaki amaçlar nedir?” nedir sorusuna birbirini tamamlayan farklı cevaplar verilebilir ama onlardan en önemlilerden bir tanesini bu ve benzeri âyetlerde1098 görüyoruz.
Ayet hem 7. asırda Mekke’de hem de gelecek asırlarda “Kur’an’ı Muhammed uydurdu” diyeceklere topluca şu cevap veriyor: Kur’an’da anlatılan kıssaları, anlatıldığı şekliyle; zamana, mekana, şahıslara ve şahısların duygu ve düşüncelerine varana kadar ayrıntılı olarak Mekke’de bilen hiç kimse yoktu. Bu âyetler indiği gün hiç kimse şunu demedi: Biz bunları bu şekliyle Muhammed Peygamber olmadan önce kendisinden veya başkasından defalarca duyduk.”
Böyle diyen bir kişinin bile olmayışı “Kur’an insan sözü olamaz” gerçeğinin varlığına güçlü bir imza oluyor.
NOT: Burada şu noktanın altını çizmemiz gerekiyor.
Elbette 10 bin nüfuslu Mekke’de geçmiş kavimlere ait bilgisi olan; Tevrat’ın, İncil’in Hz. Musa’nın ve İsa’nın ismini duyanlar Hz. İbrahim’e atamız diyen müşrikler vardı. Ama hiçbiri Kur’an’da anlatılan kıssalara Kur’an’da anlatılan şekliyle vakıf değildiler.
50-60 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
50. Âd kavmine de kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Hûd’u gönderdik. Hûd (kulluk teklifi öncesi, bu teklife zemin hazırlama adına yapılacakları yaptıktan sonra) şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka sizin hiçbir ilahınız yoktur. Siz bu halinizle Allah’a iftira atmaktan (ve O’na şirk koşmaktan) başka bir şey yapmıyorsunuz.
51. “Ey kavmim! (Peygamberlik görevi bana Allah tarafından verildi.) Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. (Bu dava için, şu fâni dünyada hiçbir şey gaye olamaz. İşte bu yüzden) Benim ücretim, ancak (ve ancak) beni yaratana âittir. (Yıllardır içinizde bulunuyorum. Sizin peşinden koştuğunuz, servet, iktidar, makam, mansıp gibi hiçbir şeyi gaye yapmadım.) Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
52. Ey kavmim! (Şimdiye kadar işlediğiniz günahlarınız için) Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra da O’na (yönelip) tevbe edin ki (şu yaşadığınız kuraklık bir an önce bitsin) üzerinize bol bol yağmur göndersin ve (bağınızdan bahçenizden elde edeceğiniz hasat ve onların ticaretinden elde edeceğiniz gelirle) kuvvetinize kuvvet katsın. (Gelin bu fırsatı tepmeyin) Günah işleyerek (Allah’ın emirlerine) yüz çevirmeyin.
53. (Sevgi, bilgi ve ikna dilleri ile yapılan bu tebliğin ardından kavminden ileri gelenler) Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize (senin peygamber olduğunu kanıtlayan) açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle (yıllardır taptığımız) ilahlarımızı bırakacak değiliz. (Hem boşa uğraşma) Sana iman edecek de değiliz.
54. (“Bu saçma sapan tekliflerini duyunca) ilahlarımızdan biri (kendilerine dil uzattığın için) seni fena halde çarpmış” demekten başka bir söz bulamıyoruz! (Bu hakaret karşısında duruşunu değiştirmeyen Hûd) dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki (yıllardır aranızdayım. Geçmişte nasılsam şimdi de öyleyim. Ne yaparsanız yapın) ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.”
55. (Evet, ben) “O’ndan başka (hiçbir ilah tanımıyorum.) Haydi, (eğer yüreğiniz yetiyorsa, iddialarınızın arkasındaysanız) hepiniz (toplanın ve) bana (istediğiniz gibi) tuzak kurun ve elinizden geleni ardınıza koymayın.”
56. (Beni açlıkla, geçim sıkıntısıyla falan korkutamazsınız.) Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a (güvenip) tevekkül ettim. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki (yönetim ve) kontrolü Allah’ın elinde olmasın. (Pirenin rızkını veren de, balinanın rızkını veren de O’dur. Hikmeti gereği kimine az kimine çok verir. Şuna kesin inanıyorum: Benim) Rabbim (kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz. Hak ve adalet konusunda) dosdoğru yoldadır.”
57. “Eğer (doğru yoldan) yüz çevirirseniz (sonucuna da katlanırsınız,) ben size bildirmem gereken her şeyi bildirdim. (Bundan sonrası size kalmış. Unutmayın ki) Rabbim (dilerse hepinizi yok eder de) sizin yerinize (bu dine sahip çıkacak) başka bir kavim getirir. (Bu takdiri sebebiyle de) siz O’na (asla, herhangi) bir zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim, yaşanan her şeyin kayıtlarını muhafaza eden Hafîz’dir.”
58. (Uyarılara kulak tıkamalarının ardından) Helâk emrimiz gelince, Hûd’u ve beraberinde iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. (Böylece) Onları ağır bir azaptan kurtarıp selamete çıkardık.
59. İşte (Hûd peygamberin uyarılarını dinlemeyen) Âd (kavminin sonu böyle oldu! Çünkü onlar) Rablerinin âyetlerini (ısrarla) inkâr ettiler; (sadece Hûd’a karşı değil, onun ardından gelen) O’nun (bütün) peygamberlerine (de itaat etmeyerek) âsi oldular ve nerede (hak hukuk tanımayan) inatçı zorba (bir diktatör) varsa, onun peşinden gittiler.
60. Bu yüzden hem bu dünyada hem de mahşer gününde (onları helâk edecek) bir lanet takıldı peşlerine. (Sonuç olarak) Bakın işte, Rablerini (böyle) inkâr etti Âd (kavmi.) Bakın işte (bu inkârın bir sonucu olarak) böyle yok olup gitti Hûd’un kavmi Âd.
“Semûd Kavmine Sâlih’i Gönderdik”
Ön Bilgi: Önceki Bölümler
Hz. Hûd ve gönderildiği Ad kavminin kıssasını daha önce üç sûrede (Kamer 18-22, A’râf 65-72, Şu’arâ 123-140) geçti. Burada, bu sûredeki yedi kıssadan ikincisi olarak geliyor.
Önceki bölümleri tekrar etmeden burada onların devamı olarak kısa açıklamalar yapacağız.
50. Âyet: Standart Ölçüler
Genelde her peygamber kıssası “Bir peygamber işe nereden başlar?” sorusuna cevap olacak şekilde başlıyor. Bu başlangıç, “Bütün zamanlarda Peygamber misyonunu yerine getirecek olan bilinçli Müslümanlar işe nereden başlamalı?” sorusuna da cevap veriyor.
Âyet işe “tevhidden başlayın” diyor. Tevhidden başlamak gömleğin ilk düğmesini doğru ilikleyerek işe başlamak gibi oluyor. O doğru olduğunda arkadan gelen her şey de doğru oluyor.
51. Âyet: Davetçide En Önemli Özellik
Bu âyet, “Bütün zamanlarda insanları Allah’ın dinine davet edecek davetçilerin en baskın özelliklerinden biri ne olmalı?” sorusuna cevap veriyor.
Evet, en baskın özellik, Allah rızası için yapılan irşat ve tebliğde hiçbir şekilde ücret istememek olacak. "Bunlar dini ticaret aracı yapmış, bunlar bu işi menfaat için yapıyor, menfaatleri olmasa yapmazlar.” dedirtecek her şeyden sakınmak gerekiyor.1099
Ayetin son cümlesinde muhataplara “Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” denilerek bu konu üzerinde düşünülmesi isteniyor. Neden? Çünkü, Müslüman bir davetçinin İslam adına hizmet ederken elini en güçlü yapan, mesajını en etkili kılan, geniş kitlelere ulaşmasında en önemli nokta “ücret istememesidir. O yüzden davetçi bu noktayı öne çıkarır. O yüzden davetçi bu noktada hiçbir lekesi olmayan cam gibi şeffaftır.
Hem geçmiş hem de günümüz için konuşursak, İslam’a davet edenlerin en büyük imtihanı bu noktada olmuştur. Şeffaf olmadıklarında hem kendileri kaybetmişlerdir hem de hidayetine vesile olacakları insanların manevi kayıplarından sorumlu olmuşlardır.
52. Âyet: Kullukta Çocuk Seviyesinde Olanlara Şeker
Kamil (olgun) mümin Allah’a kulluk ederken, kulluğunu gelecek faydanın azlığına ve çokluğuna göre yapmaz. Daha net bir ifadeyle söylersek, kulluğunu pazarlık konusu yapmaz. Kamil mümin Allah’ın bu dünyada bazen vererek, bazen verdiklerini geri alarak insanları imtihan ettiğini bilir. Böyle bildiği için de verilince şımarmaz, verilince şükrü ve cömertliği artar. Alınınca da isyan etmez. Bu durumun bir sınav olduğunu bilir ve sabreder.
Bu durum kamil müminler için geçerlidir.
Kemal yolculuğunun başında olan insanlar bir yönüyle zahmetli işleri yapmak için tevşik/şeker bekleyen çocuklar gibidir.
Kur’an’daki bu ve benzeri âyetleri öyle anlayabiliriz. Neden? Çünkü Allah nimetlerini verirken verdiği insanlar dindar olup olmamasını ölçü yapmıyor. Mesela günümüz için konuşursak ateist nüfusun fazla olduğu ülkelerde kuraklık yaşatmıyor.
Bu durumda şu tespiti yapabiliriz: 52. âyette anlatılan durum Allah’ın tüm zamanlarda tüm toplumlar için değişmez bir yasası değil. Tekamül ve terakki sürecinin başında olan bir topluma yönelik teşvikidir.
Ayrıca bu teşvikin Allah’tan vahiy alan bir peygamber tarafından yapıldığını dikkate alırsak, günümüzde -kesin ifadeler kullanarak- böyle bir teşvik yapma konusunda hiç kimsenin yetkisi yoktur.
Yetkisi olmadığı halde “Şu duayı şu kadar okursak, şu zikri bu kadar çekersek, Allah bize şunu verir” şeklinde teşvik edenlerin, teşvikleri sonucunda beklentiler karşılanmadığında, insanlar nezdinde dinin ciddiyeti zarar görüyor. O yüzden bu tür teşvikleri yaparken, kesinlik ifade eden dil yerine, “umulur, beklenir” şeklinde ifadeler kullanmak dinin doğasına uygun olan ifadelerdir.
Ayrıca bu konuda tamamlayıcı bilgi olarak A’râf sûresinin tefsirinde 96. Âyette “İman Edersem Dünyada İşlerim İyi Gider mi?” başlığı altında yaptığımız açıklamalara da bakılabilir.
53. Âyet: Her Peygamber Mucize Göstermiş midir?
Evet göstermiştir. Allah’ın Resulü/elçisi olan her Peygamber mucize göstermiştir. Peygamberlerin mucize göstermesi Allah’ın risalet yasasının olmazsa olmazıdır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Her peygamberin gösterdiği mucize hangi tür mucizedir? Her peygamberin gösterdiği mucize: üç tür (hissi, akli, haberi) mucize içinden haberi mucizedir. Yani melek Cebrail vasıtasıyla Allah’tan vahiy almaktır. Bütün insanlar böyle bir şeyi yapmada aciz kalacağı için Allah’tan haber/vahiy almanın adı mucizedir. Bu mucize gelen âyet sayısınca da tekrar eden bir mucizedir.
Akli mucizeler yaratılan âyetlerdir. Onlara sürekli şahit oluruz. Bu âyete konu olan peygamberlerin eliyle gösterilen hissi mucizelerdir.
Bu tür âyetlerden şunu anlıyoruz: Peygamberlerin bu konuda hiçbir yetkileri yok. Bu mucize tamamen Allah’ın dilemesine bağlı oluyor.
Neden böyle? Allah dilese her mucize isteğini kabul edebilirdi, mucize isteyen her insana üç dakika cenneti, beş dakika cehennemi seyrettirebilirdi. Ama o zaman da dünyanın imtihan dünyası olma özelliği kaybolurdu.
Kur’an’ın geneline baktığımızda Allah’ın zor durumda olan peygamberlerine yardım etme dışında mucizelere çok fazla izin vermediğini1100 hatta bazı durumlarda mucize gösterildiğinde, inanmayanların helak edileceğini1101 ifade ettiğini de görüyoruz.
54. Âyet: Karalama Kampanyası
Bu yöntem, eskimeyen her asırda aktif olan bir yöntemdir. Hedefinizdeki kişi hakkında doğru olmayan iddialar ortaya atarsınız, bu iddiaları içlerinde toplumun tanıdığı bildiği simaların da olduğu, çok sayıda insana sürekli tekrar ettirirseniz, duydukları ile hüküm veren insanlar üzerinde etkili olabilirsiniz.
Birçok peygamber karşısında olduğu gibi Hz. Hûd karşısında da müşrikler bu yöntemi kullandı. Hz. Hûd bu yöntem karşısında, “Onlar çoğunluk biz azınlığız.” diyerek, duruşunu değiştirmiyor. Onların ortak koştuğu şeylerden uzak durmaya, inandığı doğruları anlatmaya devam ediyor.
55. 56. Âyet: Meydan Okumak, Ne Olacaksa Olsun Artık!
Bu âyetlerde Hz. Hûd’un hakaretlerin ve baskıların dayanılmaz hale geldiği bu noktada, meydan okumasına şahit oluyor. 56. âyetten bu meydan okumanın arkasında Allah’a olan muhteşem bir güveni görüyor ve harika bir tevekkül örneğine tanıklık ediyoruz.
Burada soru şu: Kavmi bu meydan okuma karşısında neden saldırmadı?
Bu sorunun cevaplarından biri şu olabilir: Hz. Hûd o kavmin içinde doğmuş, büyümüş, dürüstlüğü ve iyi bir insan olması ile bilinmiş, o kavimde birçok insanla akrabalık ve arkadaşlık bağı olan biriydi. Kavmi içinde onun varlığından rahatsız olanlar, karşılarında silahsız olan böyle bir insana karşı şiddet kullandıklarında, davet ettiği dini kabul etmeseler bile, akrabalık ve arkadaşlık bağı nedeniyle Hz. Hûd’un tarafında olacak, onu savunacak insanları dikkate almış, yapacakları hamlenin faydadan çok zarar getireceğini düşünmüş olabilirler.
Aslında bunlar görünür sebep, bu sebepleri vesile yaparak koruyan ise Allah (cc).
“İşimi Kaybederim Korkusu”
56. âyette iki cümle geçiyor.
Birincisi şu: “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a (güvenip) tevekkül ettim. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki (yönetim ve) kontrolü Allah’ın elinde olmasın.”
Bu cümle bize bu sûrede “rızkı verenin Allah olduğuna” işaret eden 6. âyeti hatırlatıyor. Bu hatırlatmadan yola çıkarak bu âyeti bir kurgu içinde günümüzde diliyle okursak, karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor.
Bir iş yeri var, orada insanların nasıl yaşadıklarına, neye inandıklarına karışan bir patron var. Bu patron “Benim istediğim gibi inanmazsanız hepinizi işten atarım, o zaman da bir dilim ekmeğe muhtaç olursunuz.” diyerek çalışanlarını tehdit ediyor. Amacı onlara işimi kaybederim korkusu yaşatmak. İşte böyle bir ortamda adı Hûd olan bir çalışan çıkıyor ve şöyle diyor: “Rızkı veren Allah’tır. Ben O’na tevekkül ettim. O yüzden beni rızık endişesiyle korkutamazsın, burası olmazsa başka yer olur…”
“Rabbim Dosdoğru Bir Yol Üzeredir”
Ayette geçen ve manasını başlıkta verdiğimiz ikinci cümle bu: “inne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm” bu cümle aynen bu şekliyle sadece bu âyette geçiyor.
Bu cümleyi, bağlam ile birlikte okursak, bu ifade üzerinden Hz. Hûd bütün zamanlara şu mesaj veriyor: “Ben körü körüne iman etmedim. Ben zerre kadar haksızlık yapmayan, mutlak manada Adil ve Alîm olan, böyle olduğu için de, ne yaparsa yapsın her şeyin en doğrusunu yapan Allah’ın dinine iman ettim. O yüzden izlediğim yolun doğru yol olduğuna zerre kadar şüphem yok. Yanlış yolda olan asıl sizlersiniz.”
“İnne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm” bu cümleyi günümüzde ilimlerin geldiği noktadan okursak, Rab isminin yaratılan her şeyi, yaratılış sürecinin alt sınırından üst sınırına -kemal noktasına- kadar; en güzel şekilde terbiye etmek manasına geldiğini dikkate aldığımızda, “Rabbim dosdoğru yolda demek, yaratmada, yarattığı varlıklara ihtiyacı olan özellikleri vermede en doğru yolu yöntemi izliyor.” demektir.
Yaratmada en doğru yöntemi izlediği için de hiçbir bilim insanı “Güneşinin yaratılışında izlenen yol yanlış, ben olsaydım onu şöyle yaratırdım.” demiyor… Güneşin yerine atomu, onun yanına spermi, hücreyi, tohumu, yumurtayı koyalım sonuç değişmeyecek.
Buraya şunu da ilave edelim bugün günümüzde gelişen bütün bilimler bir metodoloji, yöntem, usul ortaya koyuyorlar. Aslında bunların tamamı Allah’ın yaratmada izlediği dosdoğru yolun (sünnnetullahın1102) modellenmesidir.
Bu modelleme, iman eden bilim insanları için Allah’ın Ekber, Subhân, Alîm, Hakîm olduğunu bilmenin sonucu olarak O’na karşı bir hayranlık ve şükür ifadesidir.
57. Âyet: Her Helak Bir Hak Ediştir
Allah (cc) mutlak adildir. Zerre kadar haksızlık yapmaz. Bu âyette bu gerçeğin örneğini görüyoruz. Hz. Hûd’un ifadelerine baktığımızda tebliğ sürecinde sona yaklaşılmış artık kavmin helaki yakın gibi. Bu noktada Hz. Hûd “Ben size denmesi gereken her şeyi söyledim. Artık sözün bittiği yerdeyiz. Ayrıca kendinizi vazgeçilmez zannetmeyin, Allah dilerse sizin yerinize başka bir kavim getirir.” diyor.
Bu âyetin sonunda gelen Hafiz ismi bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Ey insanlar! Bu dünyada yaptığınız her şey kaydediliyor ve hepsi ahirette önünüze gelecek. Bu gerçeği unutmadan yaşayın.”1103
58-60. Âyet: Kavmin Helaki
Bu âyetlerde Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği Ad kavminin helakini görüyoruz. Helake Allah’ın hükmü dersek, helak öncesi yaşanan süreçte kavmin tercihleri o hükmün gerekçeli kararı oluyor.
Bu konuda daha önce yaptığımız açıklamalara bakılmasını tavsiye ederek1104 bu kıssaya nokta koyuyoruz.
61-68 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
61. Semûd kavmine de kardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Sâlih’i (elçi olarak gönderdik. Sâlih kulluk teklifi öncesi, bu teklife zemin hazırlama adına yapılacakları yaptıktan sonra) Dedi ki: Ey kavmim!Allah’a kulluk edin. (O’nun verdiklerini, O’ndan başkasının vermekte âciz kalması gösteriyor ki) Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yok. O sizi yerden var etti (varlığınızın devamı için yerin yetiştirdiklerini emrinize verdi) ve size (halife unvanı vermekle) orayı mamur hale getirme görevi verdi. O halde (görevi yerine getirmek için yapılması gerekenleri hakkıyla yapın. Hakkını veremediğiniz yerde de) O’ndan mağfiret isteyiniz; sonra O’na tevbe ediniz. Şüphesiz Rabbim (size şah damarından daha) yakındır, (her duaya, her yakarışa mutlaka) karşılık verir.”
62. (Bu güzel davete karşılık, kavmin ileri gelenleri) “Ey Sâlih! Bundan önce sen, aramızda (kendisine) ümit bağlanan biriydin. (Bu yüzden seni gelecekte kavmimizin başına geçebilecek çapta bir kişi olarak görüyorduk. Fakat şimdi büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz.) Demek sen bizi atalarımızın (geçmişten beri) taptığı şeylere tapmaktan alıkoyacaksın öyle mi? (Doğrusu) Seninbizi (kendisine) çağırdığın bu inanç hakkında ciddi şüphe ve endişelerimiz var.
63. (Sâlih) Dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden gelen kesin bir delile dayanıyorsam ve O bana kendi katından (insanlığa doğru yolu gösterme gibi) bir rahmet bahşetmişse; (bu durumda) O’na karşı gelecek olursam, beni O’nun azabından kim kurtarabilir? Sizin arzu ve isteklerinize uymak bana zarar ve ziyandan başka bir şey getirmez.
64. Ey kavmim! (Benden mucize istiyordunuz.) İştesize (davetimin doğruluğunu gösteren bir) mucize olarak Allah’ın devesi. (Allah, bu deve üzerinden sizin itaatinizi sınayacak. Şimdi) Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin sütünü fakir fukaraya versin. Sakın) Ona (herhangi bir) kötülük yapmayın, (aksi halde) sizi yakın bir azap yakalar.
65. Fakat (kavmin içinden seçilmiş olan en canileri) o deveyi, ayaklarını keserek (hunharca) öldürdüler. Sâlih dedi ki: (“İşte şimdi sonunuz geldi. Yakında helâk olacaksınız.) Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (dördüncü gün işiniz bitmiş olacak ve)Bu(söylediğim) asla yalan çıkmayacak bir sözdür. (Göreceksiniz!”)
66. (Helâk) Emrimiz gelince, Sâlih’i ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin (ne söz veriyorsa onu yerine getirecek kuvvetin sahibi olan) Kaviy (mutlak gücün sahibi olan) Azîz’dir.
67.O zalimlere gelince müthiş bir gürültü (ve hemen arkasından şehrin altını üstüne getiren korkunç bir deprem) onları yakaladı ve yurtlarında (cansız bir halde) yere yığılıp kaldılar.
68. (Musibet öyle bir geldi ki) Sanki orada hiç oturmamışlardı. (Bütün izleri silindi. İbretlik bir son olarak) Unutmayın ki, Semûd (kavmi; vahiy, peygamber, hidayet gibi nimetlere mazhar olmasına rağmen) Rablerine nankörlük etmişlerdi. Unutmayın ki, Semûd kavmi (benzerleri gibi) tarih sahnesinden böyle silinip gitti.
“Elçilerimiz İbrâhim’e Müjde Verdi”
61-68. Âyet: Genel Değerlendirme
Hz. Salih ve Semud kavmine ait bu kıssayı bundan önce Şems (11-15), Kamer (23-32), A’râf (73-79), Şu’arâ (141-159) ve Neml (45-53) sûrelerinde parantez içinde numaralarını verdiğimiz âyetlerde gördük. Burada onların devam niteliğinde kısa değerlendirmeler yapacağız.
61. âyet: Bu âyet içerik olarak bu sûrenin 50. âyetine benziyor. Genelde her peygamber tebliğine başlarken bu ve benzeri ifadelerle başlıyor. Bu âyette uzun bir anlatımın özetlendiğini görüyoruz.
62. âyet: Bu âyette geçen ifadenin altında dolaylı bir teklif vardı; “Ey Salih! Bu kavmin ileri gelenleri senin hakkında güzel düşünüyordu, sende lider olma potansiyeli görüyordu. Hala da öyle. Gel bu yanlıştan dön. Gel bu kavmin içinde önemli mevkilere gelme fırsatını kaçırma…”
63. âyet:Peygamberlerin İnsanları En Fazla Etkileyen Davranışı Nedir? Bu sorunun tek kelimelik cevabı duruştur. Daha önce demiştik Allah her peygamberi kavmi içinde güvenilir olması ile öne çıkmış saygın insanlardan seçer. Bu insanların peygamber olduktan sonra, o işi hiçbir dünyevi amaca alet etmemeleri, hiçbir şekilde karşılık beklememeleri, her türlü zorluğa rağmen inandıkları davadan dönmemeleri aklı başında her insanın dikkatini çeker. Bu âyet bu yönüyle bütün zamanlarda gelecek müminlere bir duruş dersi veriyor.
64. âyet: Bu kıssanın daha önce geçtiği sûrelerde bu deveden; devenin sembolik anlamından ve mucize olup olmamasından uzun uzun bahsettik. Oraya bakılabilir.
65. âyet: Deve kesmek helaldi ve o güne kadar nasıl milyonlarca inek, koyun kesildiyse deve de kesilmişti. Ama bu deve bir semboldü; en temelde insan haklarının, insanın inanç ve ifade özgürlüğünün katledilmesiydi. Bunun adı zulümdü. Helak bu zulme kesilen cezaydı.1105
66-68. âyet: Bu âyetler çok özet bir şekilde Semud kavminin helakini anlatıyor. Bu âyetlerde (Kaviy ve Azîz) iki esma öne çıkıyor.
Bunlardan Kaviy ismi bütün zamanlara şunu diyor: Bütün helak hadiseleri, Allah’ın gücü ve kuvveti karşısında bu dünyada hiçbir şeyin duramayacağına şahittir.
Aziz ismi de şunu diyor: Mutlak gücün sahibi olan Allah hiçbir zalimin zulmünü onun yanına bırakmaz. Bazen helak ile o zalimlere dünyada tadımlık ceza verir bazen de tamamını ahirete bırakabilir.
69-76 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
69. Hani (melekler arasından seçip, insan sûretinde gönderdiğimiz) elçilerimiz İbrâhim’e (eşi Sâre’nin bir çocuk sahibi olacağına dair bir) müjde vermek üzere geldiler ve: “Selam (sana ey İbrâhim”) dediler. O da: (onların melek olduğundan habersiz) “Selam (sizlere ey Allah’ın kulları”) dedi ve (biraz hoş beşten sonra) hemen (aç mısınız, tok musunuz diye sormadan, Halil İbrâhim sofrasına layık) kızartılmış bir buzağı (kebabı) getirdi.
70. (Misafirlerin) Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, (önce) onları (bu tuhaf durumlarından dolayı) yadırgadı (sonra yemek yememeleri) ve (hiç tanınmayan kimseler olmaları üzerinde biraz düşününce, ferasetiyle onların azap melekleri olduğunu anladı. Bunun üzerine) içine bir korku düştü. (İbrâhim’in endişelendiğini fark eden melekler) Dediler ki: “Korkma! (Biz, Allah tarafından sana değil) Lût kavmine gönderildik. (Bu arada sana da bazı haberlerimiz var. Seni ilim ve irfan sahibi bir çocukla müjdeliyoruz”1106 dediler.)
71. (Bu konuşmalar olurken) O esnada (misafirlere hizmet için) ayakta olan (İbrâhim’in) hanımı (Sâre konuşulanları duyunca sevincinden) güldü. (Bunun üzerine) Ona (doğacak oğlu) İshak’ı, İshak’ın ardından da (torunu)Ya‘kūb’u müjdeledik.
72. (Bu müjde üzerine hem sevinen hem de şaşıran Sâre) “Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, kocam da yaşlı bir adamken, çocuk mu doğuracağım? Bu gerçektenşaşılacak bir şey!” dedi.
73. (Melekler) Dediler ki: “Allah’ın takdirine mi şaşıyorsun? (O her şeye kâdirdir.) Ey ev halkı! (Biz sizin için dua ediyoruz.) Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize olsun. Şüphesiz O(lütufları karşısında teşekküre ve övülmeye layık olan) Hamîd (şanı yüce olan) Mecîd’dir.
74. İbrâhim’den korku gidip kendisine (“çocuğun olacak” şeklinde) müjde gelince (sakinleşti ve) Lût, kavmi hakkında (onlara gelecek musibete mani olmak için) bizimle tartışmaya başladı.
75. (Çünkü) İbrâhim cidden yumuşak huylu, yufka yürekli (yaratılanlara karşı oldukça şefkatli ve) kendisini Allah’a adamış biriydi. (O yüzden bir tek insanın bile incinmesini istemiyordu.)
76. (Melekler dediler ki) Ey İbrâhim! (Evet, sen sana yakışanı yapıyorsun ama) Bundan vazgeç. Çünkü (Lût kavminin helâk edileceğine dair) Rabbinin (kesin) emri gelmiştir; (dolayısıyla) geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azabın onları yakalaması artık kaçınılmaz olmuştur.
“Elçilerimiz Lût’a Gelince”
Ön Bilgi: Kıssanın Önceki Bölümleri
Bu kıssanın bazı bölümleri Â’lâ (18-19), Necm (36-37), Beled (1-3), Meryem (41-50) ve Şu’arâ (69-92) sûrelerinde parantez içinde verdiğimiz âyetlerde geçti. Burada o bölümlerin devamı olarak yeni değerlendirmeler yapmak istiyoruz.
69-76. Âyet: Genel Değerlendirme: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Burada öncelikle şu soruları soralım, “Bu âyetler niçin indi? Bu âyetlerin hem indiği asra hem de bütün zamanlara mesajı neydi?”
Bu sorulara farklı cevaplar verilebilir. Ama bizim burada öne çıkarmak istediğimiz bir cevap var. Biz hem Tefsir Usulümüzde ifade ettik hem de bu Evrensel Tefsirin ilgili bölümlerinde işaret ettik; Kur’an’daki kıssaların anlatılmasındaki en önemli amaçlardan biri de “Bu kıssaların Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna şahit olması ve Kur’an’ın bir beşer sözü olamayacağı gerçeğidir.
Bu gerçeğe aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Ateistlerin Boşa Çıkan İddiası
Bu âyetlerin indiği asırda müşriklerin en büyük iddiası “Muhammed bu âyetleri kendisi uyduruyor” şeklindeydi. Günümüzdeki ateistlerin de en büyük iddiası “Muhammed bu âyetleri Kitabı Mukaddesi bilen insanlardan duydu, öğrendi yazdı veya yazdırdı” şeklinde.
Biz bu iddianın çok sık öne çıktığını ve bazı insanları etkilendiğine bizzat şahit olduğumuz için tefsirimizde bu konuya ayrı bir yer veriyor ve bunun aklen, mantıken ve naklen (metin yönüyle) imkansız olduğuna işaret ediyoruz.
O işaretlerden birini bu âyetler vesilesiyle yapmak istiyoruz.
Dipnotta burada 69-76 âyetler arasında geçen konunun Tevrat’ta Tekvin bölümünde 18. âyette geçen versiyonunu vermek istiyoruz.1107
O bölüm okunduğunda ateistlere şu soruları soracağız,
Madem sizin iddianıza göre Muhammed bu âyetleri Tevrat’ı bilen kişilerden duydu, neden dipnottaki âyeti aynen duyduğu gibi aktarmadı?
Tekvin 18’de geçen birçok ayrıntıyı neden sansürledi?
Tekvin 18’de gelen misafirlerin yemek yediği söylenirken, burada neden yemek yemediğini söyledi.
Tekvin 18’de Hz. İbrahim’in hem gelen misafirlerle hem de Rab ile diyalogu var. Neden bu diyalogun benzeri Kur’an’da yok?
Tekvin 18’de anlatılan “Rab” İbrahim’in önünde duruyor, İbrahim ona yaklaşıyor. Madem Muhammed Kur’an’ı Tevrat’ı bilenlerden öğrendi, neden oradaki Rab-insan diyalogunu Kur’an’a olduğu gibi yansıtmadı?
Tekvin 18’de kendisinden bahsedilen Rab “şimdi ineceğim, ve bana gelen feryadına göre tamamen yaptılar mı göreceğim; ve yapmadılarsa, bileceğim.” İfadesi kullanıyor. Bu ifadelerde atropomorfist (Allah’ı insana benzeten) bir dil görüyoruz. Rab kendisi iniyor, bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini bizzat öğreniyor.” Eğer ateistlerin dediği gibiyse, Muhammed’in Kur’an’da Rabbi böyle anlatması gerekirdi. Neden Kur’an’da böyle bir Rab anlatımı görmüyoruz?
Tevrat 18’de kendisinden bahsedilen Rab Lût kavmini helakte, şehirde kaç iyi insan olursa bu işten vazgeçeceği noktasında kararsız kalıyor. Madem Kur’an Tevrat’tan alıntı, neden Kur’an’da böyle bir Rab anlatımı görmüyoruz?
Bu soruları çoğaltmak mümkün. Ama bu kadarının bile ateistlerin bu konudaki bütün iddialarını boşa çıkarmada yeterli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü onların ortaya koydukları iddiaların tamamı kulaktan duyulan ezberler. O iddiaların hiçbirinde burada örneğini verdiğimiz gibi bir tahlil ve ortaya çıkan sorulara verilmiş cevaplar yok.
Özetlersek, Kur’an bu âyetler üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Kur’an insan sözü olamaz. Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce Tevrat’tan ve İncil’den okumadığı, öğrenmediği konuları peygamber olduktan sonra oradan okuyanlardan daha iyi anlatıyorsa, orada yapılan yanlışları da düzelterek anlatıyorsa, bu onun Allah’ın resulü olduğuna en güçlü kanıtlardan biridir.
Bu âyetlerde öne çıkan diğer konulara farklı bir açıdan işaret ederek değerlendirmelerimize devam edelim.
"Ön Bilgi: Gelecek Sorular
Gelecek soruları “Kur’an’da bir şey varsa mutlaka onun bir hikmeti vardır gerçeğinden yola çıkarak soruyoruz ve bizim o hikmeti bilemeyişimiz onun yok olduğu anlamına gelmez” diyoruz. Bu ön bilgiden sonra soru ve cevaplara geçebiliriz.
Senaryoda Yemek Ayrıntısı Niçin Var?
Bu kıssayı bir senaryo gibi düşündüğümüzde, yemek ayrıntısının varlığı dikkat çekici. Bazı meal ve tefsirlerde bu âyetlerin misafirperverliği öğrettiği söylense de biz öyle olmadığını düşünüyoruz. Zira bu âyetler olmasa da inançlı-inançsız cömert insanlar her devirde olacak ve her zaman ikramda bulunacaklardı.
Biz bu ayrıntının buraya konmasının en önemli sebebini, yukarıda da ifade ettiğimiz “Peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ve Kur’an’ın insan sözü olamayacağı gerçeğinin ilanı olduğu kanaatindeyiz.
Neden? Çünkü bu âyetleri okuyan ve Tevrat’ı bilen herkes yemek ayrıntısını ve özellikle de “yemeğe el sürülmediği” ayrıntısının1108 Tevrat’ta geçmediği halde Kur’an’da yer aldığını fark edecek. Hayatında eline Tevrat almayan bir insanın bu olayı sanki olayın gerçekleştiği zamanda oradaymış gibi en ince ayrıntısına kadar bilmesi birçok insanın dikkatini çekecektir.
Senaryoda "Çocuk Müjdesi" Ayrıntısı Niçin Var?
İslami kaynaklara göre,1109 Hz. İbrahim'in eşi Sare kısırdı ve uzun yıllar çocuk sahibi olamamıştı. Hz. İbrahim ilk çocuğu İsmail'e 86 yaşında, Sare'nin cariyesi Hacer ile yaptığı evlilikten sonra sahip olmuştu. İkinci çocuğu İshak ise, bu âyetlerdeki müjdeden sonra, 99 yaşındayken Sare'den dünyaya gelmişti. Bu yaşlarda, özellikle de kısır bir kadından çocuk sahibi olmak şu önemli mesaj veriyordu: Allah her şeye kadirdir ve O'ndan asla ümit kesilmez. Bu mesajın, âyetlerin indiği 7. yüzyılda ilk Müslümanlar için taşıdığı öneme aşağıda işaret edeceğiz.
Melekler Neden Önce Hz. İbrahim'e Geldiler?
Burada yazacaklarımız âyetlerin işari manası olacak.
Bu âyetlerin indiği Mekke’de Hz. İbrahim hem müşrikler hem de Müslümanlar için ortak paydaydı. Müşrikler ona “atamız” diyordu ama putlara tapmakla onun varisi olma liyakatini kaybetmişlerdi. Müslümanlar ise hem ona “atamız” diyor hem de Mekke’nin boykotla daha da zorlaşan şartlarında onun mirası olan tevhid dininin varisi olmanın hakkını vermeye gayret ediyorlardı. Yaşadıkları bütün sıkıntılar da bu gayretin bir şahidiydi.
İşte geleceğe ait tüm ümitlerin zayıflattığı bir zamanda, bu âyetler o ümitleri yeşerterek şu mesajı veriyordu: Tüm ihtimallerin ve ümitlerin tükendiği yaşlarda Hz. İbrahim'e müjde veren Allah, size de iki müjde veriyor: İlki, bu sıkıntılı günler geçecek; ikincisi, size zulmedenler Lût kavmi gibi, belki dünyada değilse bile ahirette mutlaka yaptıklarının karşılığını görecekler.
Bu açıdan baktığımızda bu âyetler, Hz. İbrahim kıssası üzerinden, Mekke'deki Müslümanlara sabır ve sebat için güç veriyor, aynı zamanda zalimlere karşı da bir uyarı niteliği taşıyordu.
Hamîd ve Mecîd Esmasının Mesajı
Hamîd ismi Kur’an’da 17 âyette geçerken, Mecîd ismi sadece bu âyette Allah’ın ismi olarak geçiyor. Bunun yanında biz Müslümanlar namaz kılarken (Hz. İbrahimin de isminin geçtiği) salli barik dualarının sonunda “İnneke Hamidün Mecîd” diyoruz. Bundan şunu anlıyoruz: O iki duanın da Kur’an’daki en güçlü referansı Hûd sûresinin 73. âyetidir.
Şimdi burada soru şu: Neden bu iki isim burada geçiyor: Bu sorunun cevaplarından biri şu olabilir: Denilse ki, “Geçmiş peygamberler içinde Allah’ın Hamîd ve Mecîd isimlerine en güzel şekilde ayna olan; Allah’ın verdiği nimetlerle övülecek işler yapmada; bu işleri yaptığı için de şanı şerefi yüksek bir insan olmada en fazla öne çıkan Peygamber kimdir?” Hz. İbrahim en başta gelir.
Hz. İbrahim’in hayatının tamamını bu bilgilerle birlikte dikkate aldığımızda bu iki isim bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Bir Müslüman olarak siz de Allah’ın Hamîd ve Mecîd isimlerine ayna olmak istiyorsanız, -Kur’an tarafından usve-i hasene1110 (en güzel örnek) olarak tanıtılan- Hz. İbrahim sizin de manevi rehberiniz olsun.
El-Halîm İsmi Üzerinden Verilen Önemli Bir Mesaj: Yumuşak Huy…
75. âyette “İbrâhim cidden yumuşak huylu, yufka yürekli kendisini Allah’a adamış biriydi.” deniliyor.
Halîm kelimesi Kur’an’da 15 yerde geçiyor. Bunların 11’inde Allah’ın ismi, 2’sinde Hz. İbrahim’e, 1’inde onun oğlu İsmail’e, 1’inde de Hz. Şuayb’a nispet edilerek geçiyor.
Hz. İsmail’e nispet edildiği Saffat sûresi 101. âyette Hz. İbrahim Allah’tan salih bir evlat isteyince, Allah (cc) ona yumuşak huylu bir çocuk “ġulâmin halîm” müjdeliyor. Bunun yanında Kur’an’da usveyi hasene (güzel örnek) ifadesi iki yerde geçiyor biri Peygamberimiz Hz. Muhammed için1111 diğeri Hz. İbrahim için.1112
Bu âyetleri yan yana koyduğumuzda çıkardığımız sonuçlardan biri şu: Halîm olan Allah (cc) en sevdiği kullarında bu ismin baskın olmasını isterken, yetiştirilecek çocuklarda da bu ismin baskın olmasını istiyor.
77-83 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
77. Elçilerimiz (İbrâhim’in yanından ayrılıp onun yeğeni olan) Lût’a gelince (onların melek olduğunu bilmeyen Lût, kadınları bırakıp erkeklere yönelen sapık hemşehrilerinin bu gençleri taciz edeceğinden korkarak) onların gelmesi sebebiyle üzüntü ve endişeye kapıldı, (onları koruyamayacağını düşündükçe) içi daraldı ve (kendi kendine) “Bugün çok zor bir gün olacak” dedi.
78. (Erkeklere düşkün olan) Lût’un kavmi (yakışıklı delikanlıların geldiğini duyunca çirkin emellerini gerçekleştirmek için) koşarak onun yanına geldiler. (Sabıkaları hiç de iyi değildi.) Daha önce de bu çirkin işleri yapıyorlardı. (Lût, manevî evladı olarak gördüğü kavminin evlenme çağına gelmiş genç kızlarını kast ederek) “Ey kavmim! İşte şunlar (benim) kızlarım, sizin için onlar daha uygun. (Gelin nikâhınızı kıyalım onlarla evlenin. Azmettiğiniz bu çirkin işin sonuçlarını düşünüp) Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında (bu yanlışa ‘dur’ diyecek, bu taşkınlıkları önleyecek, vicdan sahibi) bir adam yok mu?” dedi.
79. (Bütün ahlaki değerleri ayaklar altına alarak, ey Lût sen de gayet) “İyi biliyorsun ki (senin manevî) kızlarında bizim gözümüz yok. (Aslında) Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun (gel fazla direnme, uzamasın bu iş”) dediler.
80. (Lût: Bu insanlık dışı manzara karşısında öylesine bunalmıştı ki) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm ya da (sırtımı yaslayacağım) sağlam bir dayanağım olsaydı” dedi.
81. (Melekler gerçek kimliklerini açıklayarak) Dediler ki: “Ey Lût! (Üzülme, sakin ol) Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana (ve ailene) kesinlikle zarar veremeyecekler. (Zaten çok yakında hepsi helâk olup gidecek. Sen) Gecenin bir vaktinde ailen ile yola çık. İçinizden kimse arkasına bakmasın (ah keşke kalsaydım falan diye içinden geçirmesin. Ama karına gelince) karın müstesna.Çünkü (o da kavmin gibi sana iman etmedi, o yüzden) onların başına gelecek olan azap, onun da başına gelecek! Onların helâki için belirlenen zaman sabah vaktidir. Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki?”
82. (Ve nihayet Sodom şehri için helâk) Emrimiz gelince (Lût’u ve ailesini oradan çıkardıktan sonra, zirveyi çukur yapacak şekilde) oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (ateşte) pişip sertleşmiş taşlar yağdırdık.
83. (O taşların her biri) Rabbin katında (koordinatları belirlenmiş, kime, nereye gideceği) işaretlenerek (nokta atışı yapılmış füzeler gibiydi.) Bunlar (bir devre has musibetler değil. O yüzden aynısı olmasa bile, benzeri musibetler her devirde) zalimlerden uzak değildir.
“Medyen’e Şuayb’ı Gönderdik”
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme: Manevi Bozulma ile Mücadelede Yöntem
Bu kıssayı daha önce Kamer (33-40), A’râf (80-84), Şu’arâ (160-175) ve Neml (54-59) sûrelerinde parantez içinde verdiğimiz âyetlerde görmüştük. Burada kısa değerlendirmeler yapacağız.
Bu kıssayı Kur’an’da yedi ayrı sûrede görüyoruz. Genelde bu yedi ayrı pasaj dile gelip bize şunu diyor: Bir toplum hayatın Allah tarafından verilen bir emanet olduğunu unutursa, “Her biri hayat benim dilediğim gibi yaşarım” derse yasa, kanun, kural tanımazsa öyle bir toplumun inebileceği dip seviyelerden biri Lût kavmidir. O yüzden insandaki ahlaki, manevi bozulmalara seyirci kalmayın, o bozulmalar ormandaki yangın gibidir, başladığında seyirci kalırsanız, söndürmekte geç kalabilirsiniz, yangının nerede duracağı belli olmaz, sevdiklerinize ve size zarar verebilecek hale gelebilir.
Ne yapacağız? Daha önce ifade ettik, bu işin önüne geçmek için elbette yasaklar olacak ama bu işin üzerine öncelikli olarak yasak ve zorlama ile gitmek “Ben bu işleri düzeltmeye nereden başlayacağımı bilmiyorum.” demektir.
İlk yapılacak şey nesillere maddi-manevi eğitimin en güzel şekilde verilmesi, buna bağlı olarak örnek Müslümanların yetiştirilmesidir.
Mevcut Müslümanların söylemde İslam’a “mükemmel” demeleri ama eylemde/pratikte dünya güven endekslerinde en alt sırada, suç ve insan hakları ihlalleri endekslerinde de en üst sırada yer almaları, İslam’ın insanlığıa vaad ettiği huzur ve mutluluğu kendi aile ve ülkelerinde bulamayışları devam ettiği müddetçe, hiçbir yasak hiçbir zorlama istenen sonucu vermeyecek hatta maksadın aksi sonuçları besleyecektir.
77-83. Âyet: Adım Adım Helake Gidiş
77. Âyet: Peygamber kavmini sever, kavminden inkar edenler onu dinlemese bile onların akıbetinden endişe eder. Bu âyette o endişeyi görüyoruz.
78. Âyet: Bu âyet “Lût kavmi helaki hak etmek için ne yapmış?” sorusunun cevabı oluyor.
79-80. Âyet: Hz. Lût gözü dönmüş sapıklar karşısında aciz kalıyor. Elinden geleni yapıyor ama onları durduramıyor.
81. Âyet: Genelde geçmiş kavimlerin helaki, onları durduracak beşeri bir güç olmadığında ilahi gücün devreye girmesi şeklinde oluyor.
82. 83. Âyet: Kalpleri taş olanların başına taş yağdı, yağan taşlar onların mezar taşı oldu.
84-95 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
84. (Adaletsizlik ve zulmün çoğaldığı) Medyen’e dekardeşleri (gibi yakından tanıdıkları) Şuayb’ı (gönderdik. Şuayb kulluk teklifi öncesi, bu teklife zemin hazırlama adına yapılacakları yaptıktan sonra kavmine) Dedi ki: Ey kavmim!Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka ilah yoktur. (Toplumda adalet ve güven duygusuna zarar vermemek için) Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben (şimdi) sizi bolluk (ve refah) içinde görüyorum. (Ama böyle devam edecek olursanız) Sizi azapla kuşatacak olan bir günden (de ciddi olarak) korkuyorum.
85. Ve ey kavmim! (Alırken de verirken de) Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara haklarını eksik vermeyin;(bu haksızlığı bizzat yaparak veya yapanlara seyirci kalarak) ülkenizde (huzur ve güven ortamını bozan) bozguncular olarak dolaşmayın.
86. Eğer (Allah’a ve ahirete) inanıyorsanız (kanaatkâr olun ve haksız kazançtan uzak durun! Alış verişte) Allah’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben (bana düşeni yaptım ve sizi uyardım. Bundan öte daha ileri gidip size zor kullanamam. Çünkü ben) başınızda bir (polis veya) bekçi değilim.
87. Dediler ki: “Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı ilahları terk etmemizi yahut servetimizi dilediğimiz şekilde kullanmaktan vazgeçmemizi sana (kim emrediyor? Bunlardan sana ne, hayatımıza neden karışıyorsun? Yoksa bütün bunları sana dinin mi, yoksa dinimin direği dediğin) namazın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın. (Bizim hayatımıza niye karıştığını bir türlü anlamıyoruz. Bırak bizi dilediğimiz gibi yaşayalım!”)
88. (Şuayb) Dedi ki: Ey Kavmim! (Benim namaz gibi dua gibi görünen ibadetlerim, içimdeki görünmeyen imanın varlığına şahittir. Bana Allah’ın razı olduğu her şeyin yanında olmayı da, O’nun razı olmadığı şeylere karşı tavır almayı da emreden imanımdır. Şimdi) Söyleyin bakayım, ya ben Rabbimden (bana) gelenaçık bir delil üzerineysem ve Allah bana kendi katından (vahiy gibi insanlığın bütün manevî dertlerine deva) bir rızık vermişse, (siz de bu rızka sırt çevirmişseniz, bu durumda ne büyük bir azapla karşı karşıya geleceğinizin farkında mısınız? Hem)Ben size yasakladığımı kendim yapmak istemiyorum. (Hele size yasak, bana serbest hiç demiyorum.) Ben sadece gücüm yettiğince (toplumda gördüğüm yanlışları) düzeltmek istiyorum. Başarım, ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben sadece O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yöneliyorum.”
89. Ey kavmim! (Geçmişi bir hatırlayın) Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! (Aynı yoldan gitmeniz benzer sonuçlar yaşamanıza sebep olabilir. Üstelik size zaman ve mekân olarak yakın olan) Lût kavmi de (tuttukları yol açısından) sizden (pek de) uzak sayılmazlar.
90. (Gelin onların sonlarından ders alın ve) Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. (Eğer bunları yaparsanız) Muhakkak ki Rabbim(samimi olarak tevbe eden kullarına karşı çok merhametli olmakla) Rahîm (onlara karşı pek derin bir sevginin sahibi olmakla) Vedûd’dur.
91. (Bu teklifi kulak ardı ederek) Dediler ki: Ey Şuayb! (Boşuna çeneni yorma. Zaten) Söylediklerinin çoğunu (da) anlamıyoruz (bir kulağımızdan giriyor, diğerinden çıkıyor. Gel sabrımızı daha fazla zorlama. Bak) senin aramızda (ne kadar) zayıf (güçsüz) olduğunu da biliyoruz. Eğer (sana arka çıkan) kabilen olmasaydı, seni (şimdiye kadar) çoktan taşlayarak öldürmüştük. Sen (kendini ne zannediyorsun bilmiyoruz ama gerçekte) bizim için (güçlü, üstün ve) eşi bulunmaz değerli biri değilsin.
92. (Şuayb) Dedi ki: “Ey kavmim! Benim kabilemin hatırı, Allah hatırından daha mı üstün ki, O’na (ve emirlerine) sırt çevirdiniz. Ama bilin ki, (benim)Rabbim(her şeyi, bilip, görüp, işitmekle) sizin yaptıklarınızı kuşatan Muhît’tir.”
93. Ey kavmim! (Madem Allah’a isyandan vazgeçmiyorsunuz. Haydi, hakikati susturmak için bana karşı) Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (o hakikatleri duyurmak için elimden geleni) yapacağım. (Ama şunu hiç unutmayın!) Rezil edici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. (Şimdilik) Bekleyin (bakalım) ben de sizinle beraber bekliyorum.”1113
94. (Ve nihayet helâk) Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleritarafımızdan bir rahmetle kurtardık, zalimlere gelince onları (her şeyi yıkıp yok eden) korkunç bir gürültü yakaladı; böylece yurtlarında oldukları yere serilip kaldılar.
95. (Öyle ki:) Sanki orada hiç barınmamışlardı.İşte (tarih sahnesinden) böyle silinip gitti Medyen halkı, tıpkı (Âd kavminin ve) Semûd kavminin silinip gittiği gibi.
“Mûsâ’yı da Âyetlerimizle Gönderdik”
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme: Bir Şey Bozulursa Her Şey Bozulur
Bu kıssayı daha önce A’râf (85-93) ve Şu’arâ sûresinde (176-191) parantez içinde verdiğim âyetlerde görmüştük. Bu kıssa burada Hûd sûresiyle (84-95) birlikte Kur’an’da üç yerde geçmiş oluyor.
Bunların yanında, bu kıssanın bir bölümünü doğrudan değil ama dolaylı olarak Kasas sûresinde (22-28) Hz. Musa kıssası içinde, Hz. Musa’nın Hz. Şuayb’ın yanında çalışmasını, ondan manevi eğitim almasını ve kızıyla evlenmesini konu alan âyetlerde göreceğiz.
Hz. Şuayb kıssasını gördüğümüz her sûrede ortak bir nokta var: Ölçü ve tartı. Bu kıssanın ölçü ve tartı üzerinden verdiği en önemli mesajlardan biri de “Toplumda bir şey bozulursa her şey bozulur; o şey (hakkı, hukuku, doğruluğu, dürüstlüğü ve güveni içine alan) adalettir.” mesajını vermek. Gelecek âyetlerde de bu mesaj üzerinde yoğunlaşacağız.
Bu açıklamalardan sonra âyetler hakkında yapacağımız değerlendirmelere geçebiliriz.
84. 85. Âyet: Tevhid, Niyet ve Eylem İlişkisi
“Allah’a kulluk” davetinin arkasında tevhid bilincini bireyde ve toplumda inşa etmek gibi çok önemli bir gaye var.
Tevhid “1”lemek “1”leştirmek demek. Tevhid inançta, itikatta “1”lik sağladığı gibi niyette de “1”lik sağlar. Bu “1”liği sağlayan her Müslümanda “Bu dünyada en büyük gayen/amacın/hedefin nedir?” sorusunun cevabı “1”dir; Allah’ın rızasını kazanmak. Bu “1”e “niyet” dersek. Bu “1” bütün niyetleri “1”leştiren 1 niyettir.
“Benim niyetim budur.” diyen bir Müslümanda Allah’ın razı olduğu her şey hayata girendir (girmesi için gayret gösterilendir), razı olmadığı her şey hayattan çıkandır (çıkması için gayret gösterilendir.)
O yüzden Kur’an’da kendisinden bahsedilen bütün peygamberler genelde bu âyette olduğu gibi “Allah’a kulluk” davetiyle başlar. Bu davetin arkasında tevhid ve niyet bilinci inşa etmek vardır.
Bu âyette öne çıkan “ölçü ve tartı” bir semboldür. Neyin sembolü? Niyetin sembolüdür; niyet bozulursa bunun toplumdaki birçok bozulmayı tetikleyecek bir bozulma olacağının sembolüdür.
O yüzden bu âyette “ölçü ve tartının” yerine bozulduğunda toplumu manevi olarak bozacak her şey konulabilir, âyet o şekilde de okunabilir.
Bu açıklamalara bağlı olarak 86. âyet de “Islah için yapılması gereken nedir?” sorusunun cevabı olarak okunabilir.
86. Âyet: Zabıtanız İmanınız ve Vicdanınız Olsun
Burada olduğu gibi genelde tüm peygamberlerin hitap ettikleri kavimler -vahyin belirlediği ölçülerde olmasa da- Allah’a iman ediyordu, peygamberler o ortak payda üzerinden onların dünyalarına girmeye çalışıyorlardı. 86. âyetteki “Eğerinanıyorsanız” ifadesinde bunun örneğini görüyoruz. Aynı âyetin devamında ölçü ve tartıyı eksik yapmanın arkasındaki sebebin hırs; haram-helal demeden daha fazla kazanma isteğinin olduğunu görüyoruz.
Buna binaen Hz. Şuayb “Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır.” yani “Helal olan az bile olsa, maddi-manevi hayata kattığı bereket yönüyle daha hayırlıdır.” diyor.
Ayetin son cümlesi şu mesajı veriyor: “Bu işler yasak, kanun, kural, zabıta ve bekçi kullanarak bir yere kadar olur, asıl olması gereken her insanın imanın ve vicdanın kendisine bekçi olmasıdır.”
87. Âyet: Seni Bize Benzemekten Alıkoyan Namazın mı?
Bu âyet bu şekliye Kur’an’da sadece burada geçen bir âyet ve bize çok önemli mesajlar veriyor. Bu âyette geçen kelime “Salat/namaz” kelimesi aslında din manasında kullanılıyor. Allah (cc) dilese bu âyette din manasını da öne çıkarabilirdi. Ama böyle yaparak bize şu mesajı veriyor: “Aktif olmayan din, yemek kitabındaki yemek gibidir. O orada durduğu müddetçe, onun güzelliğini anlatanlara fayda vermez.”
Namaz dinin yemek haline getirilip, günde beş vakit yenmesine benzer. Bu yemeğin içinde beş vakit Allah’ın huzurunda olma şuurunu her vakte taşıma, her vakitte ihsan şuuruyla yaşama gibi güçlü bir vitamin vardır.
Adına bilinç dediğimiz bu vitaminin verdiği fayda Ankebut sûresinde 45. âyette şöyle anlatılır: “Muhakkak ki, (Allah huzurunda ihsan şuuru ile kılınan bir) namaz (bu şuur muhafaza edildiği müddetçe insanı) hayâsızlıktan ve (her türlü) kötülükten alıkoyar…”
Namazın böyle olduğu yerde namaz âmir, onu kılan memur olur. Âmir “Allah’ın razı olmadığı her şeyden uzak duracaksın.” der, memur da o emri seve seve yerine getirir.
Bu açıklamalardan sonra 87. âyeti şöyle okuyabiliriz.
Hz. Şuayb diyor ki:
İnandığım din bana sahibi göründüğüm her şeye “emanet” demeyi öğretti.
Onu öğrenmek beni “Hayat benimdir, dileğim gibi yaşarım, servet benimdir dilediğim gibi harcarım demekten alıkoydu.
İnandığım din beni bencilleşmekten, cimrileşmekten korudu.
Böylece ben dinimi yaşamanın, elimdekileri muhtaçlarla paylaşmanın güzelliklerini kendi nefsimde gördüm.
Yaptığım iş nefsime verdiğim emirleri size de duyurmak, nefsimde yaşadığım güzellikleri sizinle paylaşmak.
"Dava İnsanlarını Etkileme Stratejisi: Eski Ama Hala Etkili"
Semud kavminde de gördüğümüz bu strateji, tarih boyunca kullanılagelmiş ve günümüzde de farklı formlarda karşımıza çıkıyor. Özellikle istihbarat servisleri ve medya kuruluşları tarafından ustaca uygulanıyor.
Nasıl kullanıldığına maddeler halinde kısaca bakalım;
Övgü ve Yüceltme Taktiği: Hedef alınan kişilere aşırı iltifat edilir, potansiyelleri abartılır. Bu, kişinin gururunu okşayarak onu yönlendirmeyi amaçlar.
Medya Manipülasyonu: Bazı Batılı ülkeler, Doğulu liderlerin zaaflarını tespit eder ve kendi medyalarında bu liderleri överek, aslında onları kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışırlar.
Yumuşak Güç Kullanımı: (Bu sûrede 62. âyette) Hz. Salih ve (Bu âyette) Hz. Şuayb örneklerinde gördüğümüz gibi yönlendirilmek istenilen liderler "yumuşak huylu" ve "aklı başında" gibi sıfatlarla tanımlanarak, aslında onların izledikleri politikalardan uzaklaşması hedeflenir.
Yapay Karizma Oluşturma: Hedef kişilere "umut bağlandığı" mesajı verilerek, onların kendilerini özel hissetmeleri ve bu yolla manipüle edilmeleri amaçlanır.
Karakter Aşınması: Zamanla övgüler ve yüceltmeler aracılığıyla, kişinin kendi değerlerinden; inançlarından uzaklaşması kendi tabanın gözünden düşmesi ve dışlanması sağlanır.
Bu stratejiler, sadece siyasi arenada değil, iş dünyasında, sosyal ilişkilerde de görülebilir.
Burada önemli olan, bilinçli Müslümanların yüksek bir basiret ve ferasetle bu tür yaklaşımların farkında olması, kim ne derse desin inanç ve değerlerden uzaklaştıracak her türlü söylem ve eylemden uzak durmasıdır.
Özetlersek, Hûd Sûresi 87. âyet, bize lokal bir zeminde dini bir öğüt vermekle kalmıyor, bütün zamanlara hitap eden bir dille, bu tür manipülasyonlara karşı uyanık olmamız gerektiğini de hatırlatıyor. Çünkü gerçek liderlik ve değerli fikirler, başkalarının övgüsüyle değil, kişinin kendi iç dünyasındaki sağlam temeller üzerine inşa ediliyor.
Bu Yazıyı Okuyunca Akla gelebilecek Sorular
Bu yazı okunduktan sonra şu sorular akla gelebilir: “Bahsi geçen peygamberler bu övgüleri hak etmiyor muydu? Bu övgülere “Fazilet odur ki düşman bile onu takdir etsin” ifadesi üzerinden bakılamaz mı?”
Hz. Şuayb’ın ve Salih’in kavmi bu övgü dolu sözlerden sonra şöyle deselerdi: “Sen peygamber olmadan önce de aramızda faziletli bir insandın, senin peygamber olduğuna iman ediyor ve davet ettiğin dine geliyoruz.” Evet, böyle deselerdi, ifadelerinde samimi oldukları düşünebilirdi.
Ama burada niyet farklı, peygamber olmadan önce faziletini bilip takdir etmedikleri, görmezden geldikleri insanları caydırmak, durdurmak, yönlendirmek için bu ifadeleri kullanıyorlar.
Günümüzde birtakım çevreler tarafından benzer övgüler, o övgüleri hak etmeyenler için yapılsa da o övgüleri hak eden insanları yönlendirmek için de yapılıyor.
Biz yukarıdaki değerlendirmelerimizi yaparken her iki boyutu da dikkate alarak yaptık.
88. Âyet: Düşündüren Sorular
Hz. Şuayb kavmini tanıyor, 87. âyette “sen iyi huylu, aklı başında birisin” şeklinde öne çıkan “yumuşak dilin” 91. âyette örneği görüldüğü gibi “seni taşlayarak öldürürüz” gibi sert, acımasız tehdit diline dönüşeceğini biliyor. Bildiği halde tansiyonu yükselten gerilimi tırmandıran taraf olmamak için, onları davet ettiği din üzerinde, şu noktalarda bir kere daha düşünmeye davet ediyor.
Ortaya koyduğum delilleri bir düşünün, davetimi kabul etmeyecekseniz, bu delilleri çürüterek kabul etmeyin.
Benim -şunu yapın bunu yapmayın şeklinde- sizden istediğim her şeyi kendi nefsimde yaşamam üzerinde de bir düşünün.
Amacımın ifsad (bozmak) değil, ıslah (düzeltmek) olduğu konusunu da bir düşünün,
Toplumun ıslahı ile ortaya çıkacak güzelliği/başarıyı kendimden bilmeyecek, onu Allah’ın bir lütfu olarak değerlendireceğim üzerinde de bir düşünün.
Bütün bunları düşününce “Benim Allah’a iman ettiğimi, O’na güvendiğimi, O’na yöneldiğimi ve bütün bunları O’nun rızasını kazanmak için yaptığımı anlayacaksınız.”
Kur’an’da Sadece Burada Geçen Âyet: “Başarım Allah’tandır”
Bizim “Başarım, ancak Allah’ın yardımı iledir.” mealini verdiğimiz ifade âyette “vemâ tevfîkî illâ bi(A)llâh” şeklinde geçiyor. Bu ifadeyi gündelik kullanımda “Allah’ın tevfiki” veya “muvaffakiyet” şeklinde duyuyoruz.
Bu ifade Kur’an’da sadece bu âyette geçiyor. Bu ifade üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Bir yerde başarı varsa o başarı Allah’tandır.”1114
Bu ifadeyi bilinçli olarak söyleyen bir mümin bu ifade üzerinden şu gerçeği anlatır: Biz ne yaparsak yapalım, Allah’ın verdiği nimetlerle yaparız. Adına başarı dediğimiz her işin arkasında Allah’ın verdiği nimetler vardır. O nimetler olmasaydı, o başarı da olmayacağı için, biz başarıyı Allah’tan biliyor, bizi o başarıya vesile yaptığı için de O’na hamd ediyoruz.
89. 90. Âyet: Hz. Şuayb Tarafından Verilen Sonuç Eğitimi
Bu âyette bir Peygamber (Hz. Şuayb) kendi kavmine onlardan önce yaşamış dört kavmin ismini tek tek sayıp, onları benzer bir sonuç yaşamamaları konusunda uyarıyor.1115
Bu uyarıya “sonuç eğitimi” diyoruz. Bu uyarıda Hz. Şuayb kavmine dolaylı olarak şunu diyor: Aynı yoldan gidenlerin, benzer yanlış tercihi yapanların benzer sonuçlar yaşaması kaçılmazdır. Gelin yol yakınken, Allah’tan bağışlanma dileyerek, günahlarınıza tevbe ederek bu yanlıştan dönün. Döndüğünüzde O’nun Rahîm ve Vedûd isimleri sizi karşılayacak.
91. Âyet: Tehdit Moduna Geçiş
Hz. Şuayb’ın kavminin bu âyette kullandığı dilden, 87. âyette onun faziletlerini anlatırken söyledikleri (yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın gibi) övgü dolu sözlerde samimi olmadıklarını, o sözleri “Gel şan şeref, makam mansıp elde etmek için yaptığın şu peygamberlik sevdasından vazgeç, sana yanımızda daha iyi pozisyon veririz.” anlamında söylediklerini anlıyoruz.
Bu noktadan sonra, kavmi Hz. Şuayb’a karşı gerçek yüzlerini ortaya çıkaran çirkin ifadeler kullanmaya başlıyorlar;
“Seni içimizde aciz ve güçsüz biri olduğunu biliyoruz, kabilen olmasa onlarla kan davası yaşamayacağımızı bilsek seni şimdiye kadar çoktan ortadan kaldırmıştık.
Övgülerimizle kendini bir şey zannettiysen yanılmışın. Artık şunu anla sen bizim için eşi bulunmaz değerli bir Hint kumaşı değilsin.
Bu işten vazgeçmezsen senin bize düşmanlığın değil, bizim sana düşmanlığımız sana büyük musibet getirecek.”
Bütün bunlardan sonra âyetin özeti şu kısa cümle oluyor; “Gel bu işten vazgeç.”
92. 93. Âyet: Sizin Yanınızda Kimin Hatırı Üstün?
91. âyette kavmi “kavmin olmasaydı biz sana yapacağımızı bilirdik.” Anlamında bir ifade kullanınca, Hz. Şuayb bu âyette dolaylı olarak şunu diyor: “Sizin yanında kimin hatırı yüksek, benim kavmimin mi yoksa sizin de iman ettiğinizi söylediğiniz, benim de iman ettiğim Allah’ın mı? Yaratılanların hatırı mı? Yaratanın hatırı mı? Fanilerin hatırı mı? Baki olan Allah’ın hatırı mı?”
Bu ifadelerden sonra 92. âyet şu manada geliyor: “Benim arkamda kabilem yok. Benim arkamda Allah var. Ben gücümü fanilerden değil Baki olan Allah’tan; O’nun bana gönderdiği vahiyden, o vahyin ortaya koyduğu fikirlerden alıyorum. Fikre karşı varsa fikriniz çıkın karşıma. Ama çıkamıyorsunuz. O yüzden güç kullanmakla, taşlayarak öldürmekle tehdit ediyorsunuz. Sizden korkan sizin gibi olsun. Haydi elinizden geleni ardınıza koymayın. Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.”
94. 95. Âyet: Ve Helak
Tefsir Usulümüzde (14) Helak Yasasında anlattığımız gibi Kur’an’daki hemen hemen her helakte, helak güçlünün zayıfı ezmeye karar vermesinden sonra, zayıfları kurtarmak, o zayıfların arkasındaki Allah’ın gücünü zalimlere göstermek, onlara ahirette verilecek büyük cezadan bir parça tattırmak, arkadan gelecek zalimlere ders vermek için geliyor.
Bu âyetlerde de böyle bir sonucu görüyoruz.1116
96-99 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
96. Ve Mûsâ’yı da âyetlerimizle ve (yılana dönüşen âsâ gibi) apaçık bir delille gönderdik.
97. Onu Firavuna ve yandaşlarına gönderdik. (Mûsâ’nın daveti karşısında yandaşları) Firavunun emrine uydular. Oysa Firavunun emri tutarlı ve doğru bir emir değildi.
98. Firavun, kıyâmet gününde (birtakım dünyevî beklentilerle emrine uyan) kavminin önüne düşecek ve onları (çobanın sürüsünü) ateşe (götürdüğü gibi ateşe) götürecektir. (Hepsinin sonunda) Varacakları yer ne kötü bir yerdir!
99. Böylece hem bu dünyada hem de mahşer gününde (onları helâk edecek) bir lanet takıldı peşlerine! Lanet üstüne lanete uğramak ne kötü bir paydır.
96-99. Âyet: Altı Kıssayı Özetleyen Yedinci Kıssa
Burada dört âyette Hz. Musa-Firavun kıssası özetleniyor. Aslında bu özete hem bu sûrede geçen altı kıssasının hem de insanlık tarihinde sonu helakle biten kavimlere ait bütün kıssaların özeti diyebiliriz.
Neden böyle dediğimizi anlatalım.
Bu âyetlerde ismi geçen Hz. Musa ve Firavunun yerine helaki hak eden bütün kavimlere gönderilen peygamberleri ve onlara karşı gelenlerin liderlerini “LİDERLER” şeklinde yazıp âyetleri öyle okuyabiliriz.
Okuyalım,
96. (Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve) Mûsâ’yı da âyetlerimizle veapaçık bir delille(irşat ve tebliğ yapacakları kavimlerine) gönderdik.
97. (Bu peygamberlerin kavimlerinde onlara karşı gelenler) LİDERLERinin emrine uydular. Oysa LİDERLERinin emri tutarlı ve doğru bir emir değildi.”
98. (Her bir) LİDER, kıyâmet gününde (birtakım dünyevî beklentilerle emrine uyan) kavminin önüne düşecek ve onları (çobanın sürüsünü) ateşe (götürdüğü gibi ateşe) götürecektir. (Hepsinin sonunda) Varacakları yer ne kötü bir yerdir!
Görüldüğü gibi işin özü itibarıyla hiçbir şey değişmedi. İşin özü değişmeyince 96-98 arası âyetler hem Kur’an’da en detaylı anlatılan Hz. Musa (İsrailoğuları)-Firavun kıssasının özeti hem de benzer bir tavır sergileyen bütün inkarcı kavimlerin özeti oldu.
Bu âyetlerden 98. âyete ait çok dikkat çekici bir nokta var, ona aşağıdaki başlıkta değineceğiz.
"Devletin Malı Deniz, Yemeyen …..”
Kur'an'ın İstiare Sanatıyla Verdiği İbretlik Ders"
Bu yazı için iki başlık tercih ettik.
Hud sûresi 98. âyet, edebi sanatların zirvesinde bir istiare1117 örneği sunarak, tüm zamanların zalim liderlerini ve onların peşinden giden kitleleri çarpıcı bir şekilde tasvir ediyor. Âyette üç kez tekrarlanan "VRD" kökü, normalde "suya götürmek" anlamına gelirken, burada keskin bir ironiyle "ateşe sürüklemek" manasında kullanılıyor.
Ayetin Arapça metninde bu edebi sanat şöyle geçiyor:
"Yakdumu kavmehu yevme-lkiyâmeti feeVRaDehumu-nnâr(a)(s) vebi/se-lViRDu-lmeVRûD(u)"
Şimdi âyete istiare sanatını kullanmadan “su” anlamını öne çıkararak bir mana verelim. “Firavun, kıyâmet günündekavminin önüne düşecek ve SUya götürür gibi onları ateşe götürecektir. Varacakları SU ne kötü bir SUdur.”
Şimdi bir de istiare yaparak anlam verelim. Firavun, kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Varacakları yer ne kötü bir yerdir!
Peki, Kur'an neden böyle ince bir söz sanatı kullanıyor?
Çünkü bu âyet, sadece Firavunu değil, tarih boyunca kitleleri kandıran tüm zalim liderleri/yöneticileri hedef alıyor. Bu zalimler, halklarına adeta bir çoban edasıyla yaklaşır, onları "yeşil otlaklara" ve "berrak sulara" götüreceklerini vaat ederler. Oysa gerçekte onları felakete sürüklerler.
Bu liderler, dünyevi zenginlikleri bir "su kaynağı" gibi gösteriyor; "Gelin, bu kaynaktan kana kana için!" diyorlar. İşte Kur'an, bu aldatmacayı müthiş bir ironiyle tersine çeviriyor: Dünyada "suya (servete, zenginliğe, rahata) gitmek" sandığınız şey, ahirette "ateşe gitmek" olacak, diyor.
Kur'an'ın bu uyarısını günümüz diliyle şöyle özetleyebiliriz: "Devletin malı deniz" deyip, bu “deniz”den nasiplenmeyenleri ahmak yerine koyanlar, aslında kendi sonlarını hazırlıyorlar. O biriktirdikleri her kuruş, ahirette onların yakıtları olacak. Bu âyet, istiare sanatının gücünü kullanarak, bütün zamanlarda kendi çıkarları için kitleleri manipüle edenleri ve bu oyuna gelenleri sarsıcı bir şekilde uyarıyor.
Özetlersek, Kur'an'ın bu âyeti, basit gibi görünen bir "su" metaforu üzerinden, insanlık tarihinin en köklü sorunlarından birine parmak basıyor: Güç sahiplerinin kurdukları sömürü düzenleriyle, kitleleri nasıl manipüle ettiklerini, nasıl sürüleştirdiklerini, onları bir damla su, bir tutam ot ile kandırırken, kendilerinin nasıl Firavunlar, Karunlar gibi zenginleştiklerine işaret ederek bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Devletin malında o ülkede vergi veren her insanın hakkı vardır. Devletin malını yemek, o ülkedeki bütün insanların hakkından yemektir. O haktan yiyenlerin ahirette varacakları yer ateştir.
100-111 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
100. (Ey Resûlüm!) İşte bu (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana (ve senin vasıtanla bütün insanlara) anlatıyoruz; onlardan (bugüne kadar izleri) kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok) olan da vardır. (Bunlar basit birer hikâye değildir. Bunlar senin davetin karşısında tarafını seçenlere dünyada ve ahirette başlarına gelecekleri gösteren birer tarihi belge ve belgeseldir.)
101. Onlara Biz zulmetmedik; fakat onlar (inkâr ve şirkte ısrar ettikleri için) kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah’ın peşi sıra taptıkları ilahları, onları Allah’ın gazabından kurtaramadı, (aksine) uğradıkları felaketi artırmaktan başka bir işe yaramadı.
102. (Bütün zalimlere ders olsun;) Rabbin zulüm ve haksızlıkta direten bir ülkeyi cezalandırdı mı, işte böyle cezalandırır. (Unutmayın) O’nun azabı gerçekten can yakıcıdır, çok çetindir.
103. İşte (bütün) bunlarda, ahiret azabından korkanlar için bir ibret vardır. O gün (her nimetin hesabını vermek için) insanların (bir araya) toplanacakları bir gündür. O gün her şeyin apaçık ortaya serildiği bir gündür.
104. (Sanmayın ki, o gün gelip çatmayacak;) Bizim o günü geciktirmemiz sadece belli bir süre içindir.
105. O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamayacak. (Büyük mahkeme kurulacak ve herkese yaptığının karşılığı verilecek. Böylece insanlar iki gruba ayrılacak;) Onlardan kimi mutsuz, kimi de mutlu olacak.
106. Mutsuz olanlara gelince; (onlar) cehennemdedirler. Onların orada (yaşadıkları dehşetli korku sebebiyle) şiddetli bir soluyuşları vardır (ki, keşke dünyadakiler bunu bir duysa.)
107. (Ve) Rabbin aksini dilemedikçe, (ahiret âleminin bâki dekorunda) gökler ve yer, yerinde durduğu sürece (onlar) orada ebedi kalacaklar. Çünkü Rabbin dilediğini yapar.
108. Mutlu olanlara gelince, onlar (da) cennettedir ve Rabbin aksini dilemedikçe, (ahiret âleminin bâki dekorunda) gökler ve yer, yerinde durduğu müddetçe onlar (da orada) ebedi kalacaklar ve orada bitmez tükenmez bir lütuf ve nimete mazhar olacaklar.
109. O halde (ey hak yolunun yolcusu) şu müşriklerin taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda (asla) şüphen olmasın. (Zannetme ki, onların bu konuda güçlü delilleri var. Hayır,) Onlar geçmiş atalarının (inanç ve) ibadetlerini (şuursuzca) taklit etmekten başka bir şey yapmıyorlar. (İşte bu yüzden) Biz (cehennem azabından) paylarına ne düşüyorsa onlara eksiksiz olarak vereceğiz.
110. Biz (bir zamanlar) Mûsâ’ya Tevrat’ı vermiştik, fakat (Yahudiler bu kitap üzerinde tahrifat yapmış ve) onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer daha önce Rabbinin (günahkârlara mühlet verme gibi) bir sözü geçmemiş olsaydı, elbette aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu. (Bu mühlete rağmen) Onlar (geçmişte olduğu gibi hem) Tevrat hakkında (hem de Son Peygambere inen Kur’an hakkında) derin bir şüphe içindedirler.
111. Şüphesiz (verilen mühlet bittiğinde) Rabbinonların yaptıkları her işin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta oldukları her şeyden haberdar olan Habîr’dir.
“Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!”
100-111. Âyet: İkinci Bir Özet
Önceki âyetlerde yedi peygamberin kıssasını okuduk ve onların sonuncusu olan Hz. Musa kıssasında yedi kıssasının özetlendiğini ifade ettiği etmiştik.
Burada ikinci bir özet daha görüyoruz. Şimdi bu özeti aşağıdaki başlıklar altında değerlendirelim.
Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Kur’an’da anlatılan bütün kıssalar üzerinden verilmek istenen ortak mesajlarından birinin bu gerçek olduğunu sürekli ifade ediyoruz.
100. âyette geçen “…Biz o kıssaları sana anlatıyoruz…” ifadesi bu sûrenin 49. âyetinde geçen “İşte bunlar sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin.” âyetine işaret ediyor.
Ayet Bize Şunu Diyor: “Nasıl Anılmak İstiyorsan Öyle Yaşa!”
100. âyeti yaşadığımız asırda, bulunduğumuz mekanda kendimize okursak, başlıktaki soru, nefsimize soracağımız sorulardan biri olur.
Ayet bize diyor ki: “Bu dünya fani, geçmişteki toplumlar, o toplumları oluşturan bireyler gittiği gibi sizlerde bir gün dünyadan gideceksiniz. Kiminizden geriye güzel izler kalacak, kiminizin adı bile anılmayacak. İşte burada soru şu: Gittiğinizde geriye ne bırakmak isterseniz, geride kalanlar sizi nasıl ansınlar istersiniz?
Mesela,
Öyle güzel bir hayat yaşadı ki, çocuklarını ve yaptığı güzel işleri insanlara miras bırakarak gitti, Bir insan olarak geldiği dünyadan binlerce insana fayda veren, binlerce insan tarafından örnek anılan, binlerce insan tarafından hayırla yad edilen bir insan olarak gitti.
Veya şöyle mi densin istersiniz: Yalnız geldiği dünyada, yalnızca kendini düşündü. Bencil bir hayat yaşadı, çocuklarına ve etrafındaki insanlara güzel örnek olmak, dünyadan giderken binlere fayda vermek, geride iz bırakmak, hayırla anılmak gibi bir derdi hiç olmadı. Öldükten sonra unutulup gitti.
Özetlersek, 100. âyet geçmişte yaşanan yedi kıssayı önümüze koyuyor ve bize “Her fani gibi sen de geldiğin bu dünyadan bir gün gideceksin. Öyle ise tarafını seç; geride nasıl bir hayat bırakmak, nasıl anılmak, ahirette nerede olmak, nasıl karşılanmak istiyorsan öyle yaşa!” diyor.
Geçmişle Gelecek Arasında Sonuç Eğitimi
Biz bu âyetleri yaşadığımız asırda, bulunduğumuz mekanda okuyoruz. Bu bölümdeki âyetlerden 100-102 arası âyetler bizi geçmişe götürüyor. 103-108 arası âyetler de bizi geleceğe götürüyor.
Geçmiş bize şunu diyor: Geçmişe bak; geçmişte yaşayanların tercihlerinden ders al. Onların yaptığı tercihlerin benzerini yaşarsan, bugün benzer sonuçlar yaşarsın.
Gelecek bize şunu diyor: Geleceğe bak; önünde iki taraf var; cehennem ve cennet: orada nerede olacağını burada yaptığın tercihler belirleyecek.
Burada yaşadığın geçmiş, burada yaptığın tercihlerin toplamı, ebedi geleceğini nerede geçireceğini belirleyecek. Ebedi hayatını nerede yaşamak istiyorsan, dünya hayatını ona göre yaşa.
Bu âyetlerde geçen birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
101. âyet diyor ki, her insan tercihlerinin sonuçlarını yani ne hak ettiyse onu yaşar. O yüzden Allah zerre kadar zulmetmez.
102. âyet diyor ki, dünyadaki bütün cezalandırmalar tadımlıktır. Onlardan yola çıkarak ahirette azabının nasıl olacağını tahmin edebilirsiniz.
103. âyet diyor ki, Kur’an’da azaba yönelik bütün anlatımlarda amaç ceza vermek değil, tercihlerin sonuçlarını göstererek ibret alınmasını sağlamak ve caydırmaktır.
104. âyet diyor ki, Allah’ın vaad ettiği ceza hemen gelmiyorsa, bilin ki Allah ihmal etmez, imhal eder (süre verir).
105. âyet diyor ki, o gün geldiğinde herkes tercihlerinin sonuçları ile yüzleşecek, bu yüzleşmede kimileri mutlu, kimileri mutsuz olacak.
106. 107. âyetler diyor ki, dünyada Allah’ın dilediğini yapmayanlar, ahirette Allah’ın haklarında dilediği sonuçlarla karşılaşacak ve ebedi bir mutsuzluk yaşayacaklar.
108. âyet diyor ki, dünyada Allah’ın dilediği (razı olduğu) gibi yaşamaya çalışanlar, ahirette ebedi mutluluk yaşayacaklar.
“Şüpheniz Olmasın”
109. âyete gelene kadar, geçen önceki âyetler hem bu âyetlerin indiği asırdaki hak yolunun yolcularına hem de bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara şu mesajı veriyor: İnandığınız din, Allah’ın dinidir. Bu dinde zerre kadar şüpheniz olmadığı gibi, onun dışında ne kadar din, inanç, ideoloji varsa onların hak olmadığı konusunda da zerre kadar şüpheniz olmasın.
“Kendilerine Tevrat ve İncil Verilenlerden Ders Alın”
110 ve 111. âyetlerde Tevrat üzerinden İsrailoğlarının tarihi hatırlatılıyor. Hz. İsa’nın da İsrailoğullarına gönderilen bir peygamber olduğunu dikkate aldığımızda bu âyetlerin mesajını şöyle anlayabiliriz: İnanç konusunda şüphe, birlik ve beraberliğin önündeki en büyük engellerden biridir.
Bu konuda kendi inançları hakkında şüpheye düşen, bu şüpheleri aşamadıkları için kendi aralarında bölünmeler ve parçalanmalara yaşayan Tevrat ve İncil ehlinin yaşadıklarından ders alın.
Allah onlara bu yanlışlarının sonuçlarını yaşatacak. Rabbiniz onların da sizin de yaptığınız her şeyden haberdardır. Size düşen hayatın her anında bu gerçeği bilerek yaşamaya gayret etmek olmalı. Bu gayreti gösterdiğiniz müddetçe birlik ve beraberliğinizi koruma konusunda sebepleri yerine getirmiş olursunuz.
112-123 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
112. O halde (ey Peygamber! İslam toplumunun bütün zamanlardaki önderi ve örneği olarak her hususta) emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Tevbe edip (şirkten arınan ve iman ederek) senin yanında yer alanlar da (böyle olsunlar! Ayrıca düşmanlarınız tahrik etse bile) Sakın (ha, doğruluk ve dürüstlüğünüze gölge düşürecek) ölçüsüz davranışlarda bulunmayın! (Şunu da hiç unutmayın) Allah yaptığınız her şeyi gören Basîr’dir.
113. (Ey iman edenler! Güçlü de olsalar, dünyanın servetini önünüze de koysalar, ne yaparlarsa yapsınlar) Zulüm ve haksızlık yapan kimselere (sakın) meyletmeyin. Aksi halde cehennem ateşi sizi de yakar. (Şunu hiç unutmayın!) Sizin Allah’tan (ve mü’minlerden1118) başka dostlarınız yoktur. (Dostluğun gereğini yerine getirmez, başka kapılara giderseniz) Size hiçbir şekilde yardım eli uzatılmaz.
114. (Ey hak yolunun yolcusu!) Gündüzün (öğlen ve ikindiye işaret eden) iki ucunda, gecenin de (akşam, yatsı ve sabah gibi) ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü (bu vakitlerde hakkı verilerek kılınan namazlar ve bu vakitler arasında yapılan) iyilikler (hem kötülüklere meyletmeye engel olur1119 hem de) kötülükleri giderir (İşte)Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.
115. Ve (O’nun yolunda karşılaşacağın her türlü zorluğa) Sabret,çünkü Allah, (her şeye rağmen yolunda) iyilik yapanların mükâfatını (asla) zayi etmez.
116. Sizden önceki nesillerden (ilim, iman ve ihsan şuuruyla donanmış) aklı başında kişilerin (birtakım korkularla kötülüğe seyirci kalmak yerine) yeryüzünde fesadı engellemek için çaba göstermeleri (ve bu uğurda çabucak yılmak yerine, hak davalarında sabır ve sebat etmeleri) gerekmez miydi? Ancak içlerinden (kötülüklere seyirci kalmadıkları için) kendilerini kurtardığımız küçük bir topluluk bu çabayı gösterdi. (Bizzat kötülük yaparak veya kötülük yapanlara seyirci kalarak, kendilerine) Zulmedenlere gelince, (imtihan dünyasında) kendilerine verilen refah ve zenginliğin peşine düştüler ve (böylece) günahkâr kimseler oldular.
117. Halkıiyi olduğu halde, (haksızlıklar karşısında kendine düşeni yaptığı halde) Rabbinin, hiçbir memleketi haksız yere helâk etmesi mümkün değildir.
118. Rabbin dileseydi (bütün kâfirleri zorla Müslüman yapar ve) bütün insanları (aynı din etrafında birleşen) tek bir toplum haline getirebilirdi. (Ama o zaman da imtihan olmazdı. Evet, imtihan dünyasının bir gereği olarak)Onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.
119. Ancak, Rabbinin rahmet ettikleri hariç. (Onlar bu ihtilafa düşmediler. İhtilafa düşenlerin ve düşmeyenlerin imtihanı kıyâmete kadar devam edecek. Rabbin de) Zaten onları (böyle imtihan olsunlar diye) yarattı. (Bu imtihanda insanlardan dileyen iman eder, dileyen inkâr eder.) Böylece Rabbinin “Andolsun (cenneti iman edenlerle) cehennemi (de iman yerine inkârı, tevhid yerine şirki seçen) insanlar ve cinlerle dolduracağım sözü yerini bulacaktır.
120. (Ey Resûlüm! Yukarıda anlatılan örneklerde görüldüğü gibi) Peygamberlerin haberlerinden, (Allah yolunda karşılaştığın zorlukları aşmada) senin kalbini (manen) takviye edecekher şeyi sana anlatıyoruz. Böylece (gelen bu haberler vesilesiyle) sana hak (ve hakikatin bilgisi gelirken) mü’minlere de öğüt ve uyarı gelmiş oluyor.
121. (Dinledikleri peygamber kıssalarına geçmişin masalları diyerek) İman etmeyenlere (gelince, onlara) de ki: (Haydi, hakikati susturmak için) Elinizden geleni yapın! (Fakat şunu da hiçbir zaman unutmayın ki;) Biz de (bu hakikatleri insanlığa duyurmak için elimizden geleni) yapacağız!
122. (Siz bizim başımıza felaket gelecek diye) Bekleyin (bakalım!) Biz de (aktif sabırla, Rabbimizin hakkımızda vereceği hükmü) bekliyoruz!1120
123. Göklerde ve yerde (insanlara gizli kalan) ne varsa hepsi Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Her iş (eninde sonunda) O’na döndürülür. (Her konuda son sözü söyleyecek olan da O’dur.) Öyle ise (yalnızca) O’na kulluk et ve O’na dayan! (Şunu hiç aklından çıkarma) Rabbin yaptığınız hiçbir şeyden habersiz değildir.
112 Âyet: Ezberlenecek Âyetlerden Biri
Peygamber Efendimiz (sav) bu âyetin kendi hayatındaki önemini şu hadisleriyle bize anlatıyor: “Beni Hûd ve benzeri (Vakıa, Mürselat, Nebe, Tekvir) sûreler ihtiyarlattı.”1121
Bu âyette geçen “dosdoğru olmak” ifadesi sırat-ı müstakimi (doğru yolu) çağrıştırıyor; o yolda (ifrat ve tefrit gibi) aşırılıklardan uzak duyguda, düşüncede ve amelde dengede olmayı hatırlatıyor.
Biz bu anlamı “ilk anlaşılması” gereken mana olarak öne çıkardıktan sonra, âyette geçen “Festakim kemâ umirte" (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol):”1122ifadesine dikkat çekmek istiyoruz.
Ayetin bu bölümü “Doğru ol” manasında “kun sâdikan” şeklinde de gelebilirdi.1123 Ama âyet “dosdoğru ol” şeklinde geliyor. Burada soru şu: Doğru ile dosdoğru arasındaki fark nedir?
Bu fark iyi ile daha iyi, güzel ile daha güzel arasındaki farka benzer. İslam dini yeni Müslüman olan her insandan önce hayatta her yaptığı şeyi; iyi, güzel ve doğru yapmasını ister. Doğru yapmaya görev dersek, dosdoğruyu yapmak mecburi değil; tercihe bağlıdır.
Bazı insanlar daha iyi bir Müslüman olma adına, İslam’ın kendilerinden istediği görevleri daha iyi ve daha fazla yapmak isteyebilir. Bunu kendine vazife olarak da görebilir. Ama hiç kimseye “sen de böyle yapacaksın” diyemez.
Mesela namaz kılarken, farz namazların yanına (isteğe bağlı) nafile namazlar ekleyebilir, her gece teheccüte kalkmayı kendisi için vazgeçilmez görebilir.
Mesela Allah yolunda verme noktasında farz olan zekatı verdikten sonra onun üzerine ilaveler yapabilir ama başkalarına “siz de böyle yapmalısınız” diyemez.
Özetlersek, doğru olmak her Müslümanın görevi olmalı, dosdoğru olmak da her Müslümanın hedefi olmalı.
“Hud Sûresi Beni de Olgunlaştırdı mı?”
Peygamber Efendimiz (sav) bu âyet için şöyle demiş “Beni Hûd ve benzeri (Vakıa, Mürselat, Nebe, Tekvir) sûreler ihtiyarlattı.”1124
Peygamber Efendimizin yukarıda işaret ettiğimiz hadiste geçen sûrelere muhatap olması, onun 40-48 yaş aralığına denk gelir.
Hem Arap toplumunda hem de geçmişten bugüne İslam geleneğinde yaşlılıktan sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda bilgelik ve olgunluğun da anlaşıldığını dikkate aldığımızda bu hadisi şöyle de anlayabiliriz. “Bu ve benzeri sûreler benim insan-ı kamil olma yolculuğumda, benim olgunlaşmamda en fazla öne çıkan sûreler oldu.”
Böyle anlamanın Kur’an’ın ve İslam dininin ruhuna daha uygun olduğunu düşünüyoruz.
Hadisi böyle anladığımızda ilk soracağımız sorulardan biri şu: Bu sûrelerin içeriği nedir? Cevap: Bu sûreler daha çok ahirete yönelik sonuç eğitimi veriyor:
Bu sûrelerde ne zaman kopacağı belli olmayan kıyamet insana şu mesajı veriyor: Her “ân”ını son “ân”ın gibi yaşı.
Bu sûrelerde geçen mahşer, hesap günü, cehennem tasvirleri insana şu mesajı veriyor: Tercihlerinden sorumlusun, bu dünyada yaptığın her tercihin ahirette hesabını vereceksin.
Bunların yanında emrolunduğun gibi dosdoğru yaşa, yani Allah’ın her emrini yerine getirme konusunda elindeki imkanları sonuna kadar kullan, bu konuda bahane ve mazeret üretmekten kaçın.
Bu tespitlerin ardından sormaya devam edelim;
“Bu mesajlar insana ne hissettirir?” dersek, bu sorunun tek kelimelik cevabı sorumluluktur.
“İnsanın olgunlaşmasında en önemli dinamik nedir?” dersek, “Her durumda sorumluluklarını fark etmek ve bunları yerine getirme konusunda azami gayret göstermektir.” diyebiliriz.
Bütün bu tespit ve mesajlardan sonra bu âyeti kendi nefsimize okursak, kendimize soracağımız sorular şunlar.
Ben Kur’an’ı anlayarak okudum mu?
Bu okumalarda Allah’ın emirlerini, o emirler üzerinden bana yüklenen sorumlulukları anladım mı?
Bu anlamın sonucunda ben de emrolunduğum gibi yaşıyor muyum?
İnsan olmanın, Müslüman olmanın, sayısız nimetlerle onurlandırılmanın hakkını verme noktasında elimden geleni yapıyor muyum?
Yoksa bu konularda bahanelere mi üretiyorum…?
Kur’an’ın rehberliğinde insan-ı kamil olma yolculuğumda bu sûreler beni de olgunlaştırıyor mu?
Özetlersek, bu âyetleri okuduğunda bu ve benzeri soruları nefsine soruyor ve kendi kemal yolculuğunda sana düşen sorumlulukları yerine getirme konusunda elinden gelen gayreti gösteriyorsan, sende olgunlaşma başlamış demektir. Allah tamamına erdirsin.
113. Âyet: Doğru Yolda Kalma Garantiniz Yok
Önceki âyette dosdoğru olmayı sırat-ı mustakim (doğru yol) olarak anladığımızda, bu âyeti o yolda olanlara “doğru yolun dışındaki yollara meyletmeyin” şeklinde uyarı olarak okuyabiliriz. Âyet doğru yolda olanlara dolaylı olarak diyor ki: “Doğru yolu bulmak zordur ama ondan daha zoru bir ömür boyu o yolda doğru kalmaktır.
Bu âyette geçen “zulüm” kelimesi daha önce1125 ifade ettiğimiz gibi Kur’an’da doğrunun karşısına konulan ve her türlü yanlışı içine alan bir kavram olarak kullanılıyor.
Zulüm kelimesini böyle anladığımızda doğru söylemenin karşısında yalan, güvenilir olmanın karşısında, aldatma gibi, hakkı verilmesi gereken her şeyin karşısındaki haksızlık zulme meyletmek oluyor.
Ayet bize dünyada zulme meyletmenin ahiretteki karşılığını ateş olarak gösteriyor ve şu mesajı veriyor: Zulmün her türlüsünden ateşten sakınır gibi sakının.
Bu âyeti okuduktan sonra kendime soracağım soru şu: “Ben emrolunduğum gibi dosdoğru olabiliyor muyum? Yoksa ben bu âyetlere rağmen zulme meylediyor muyum?”
114. Âyet: Beş Vakit Namazın Kur’an’dan Delili
Bu âyeti iki bölümde inceleyeceğiz.
Birinci bölümde namaz, ikinci bölümde namazın ve iyiliklerin kötülükleri gidermesi üzerinde duracağız.
Birinci Bölüm: Bazı Önemli Kelimeleri
Bu âyette geçen ve “Namazı ikame edin” anlamına gelen “Veakimi-ssalâte” ifadesindeki “akim” fiili bundan önce 112. âyette geçen “Festakim kemâ umirte" (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol)” ifadesindeki “festakim” kelimesiyle aynı kökten geliyor. Bundan şunu anlıyoruz, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olma yolunda bize en büyük desteği namaz verecek.
“Tarafeyi-nnehâri (gündüzün iki ucunda)” Bu ifadede geçen tarefeyn” kelimesi (iki anlamına gelen) tesniyedir. Bundan gündüzün (ne bir ne üç sadece) iki tarafını anlarız.
“Ve zulefen mine-lleyli (gecenin gündüzü yakın vakitleride) ”bu ifadede geçen zulefen kelimesi çoğul/cemidir. Bu ifadeden de (bir, iki değil) Arapça dil kurallarına göre çoğulda alt sınır olan üçü anlarız.
Bu durumda gündüzün içinde öğle ve ikindi gibi iki vakte işaret eden “tarafeyn” ile gecenin içinde üç vakte işaret eden “zulefen” kelimelerini dikkate aldığımızda bu âyette matematiksel olarak beş vakit namaz geçer.
Bu âyete beş vaktin Kur’an’dan delili diyoruz. Tabi bu konuda delil sadece bu âyet değil. Bu konuda başka âyetler de var.1126 Onun yanında en az bu âyetler kadar önemli olan ve bizim Yaşayan sünnet dediğimiz Peygamber Efendimizin uygulamaları da var.
Bütün bunları dikkate aldığımızda namazın beş vakit olduğu aksine ihtimal olmayan bir gerçektir.1127
İkinci Bölüm: Her Vakit Yaşanan Namaz, Kötülükleri Kovar
Namaz hakkında yazdığımız kitaba “Beş Vakit Kılınan, Her Vakit Yaşanan Namaz Bana Ne Diyor?” ismini verdik.
Bu tefsir çalışmamızda ilgili âyetlerde namazla ilgili ne kadar konuya işaret ettiysek,1128 beş vakit kılınan namazın, her vakte yani günün her saatine etkisini anlatmaya çalıştık.
İkinci bölüm vesilesiyle bu konuya bu âyette farklı bir yönden tekrar değinmek istiyoruz.
Kur’an Ankebut sûresi 45. Âyette bize namazı anlatırken şöyle der: “Muhakkak ki, (Allah huzurunda ihsan şuuru ile kılınan bir) namaz (bu şuur muhafaza edildiği müddetçe insanı) hayâsızlıktan ve (her türlü) kötülükten alıkoyar. (İbadet anlarındaki Allah’ın huzurunda olma şuurunu, bütün zamanlara taşıyarak fiili ve kavli olarak) Allah’ı anmak elbette (zikirlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”
Ankebut 45 ile Hûd 114’ü birlikte okursak mesaj şu olur: Beş vakit Allah’ın huzurunda olma şuurunu her vakte taşırsanız, her vakit Allah’ın huzurunda olma şuuruyla yaşarsanız, kendinize en büyük iyiliği yaparsanız. Bu iyilik (Allah’ı hatırlatma noktasında) en büyük zikirdir.
Burada sembolik dille konuşursak, bu iyiliği 24 saate yaydığınızda, günün içi iyilikle dolar, kötülük kendine girecek yer bulamaz, iyilikler kötülükleri kovar.
Bu açıklamaların yanına namazı çocuklara anlatırken kullanacağımız bir misal koyalım.
Namazı 24 -külçe- altına benzetirsek, bunları adına gün denilen ve (sadece külçeleri içine alacak genişliğe sahip) 24 bölümü olan bir kasaya koyarsak, kasada, o altınların değerini düşürecek başka şeyleri koymaya yer kalmaz. Kasa 24 ayar altınla dolar. Her günü böyle bir kasa bilir ve her günü 24 külçe altınla doldurursak, günlerin toplamı olan aylar, ayların toplamı olan yıllar, yılların toplamı olan ömür 24 ayar altın değerinde olur, böyle bir insan da 24 ayar olur. Böyle bir insanın ebedi misafirhanesi de 24 ayar altınlarla süslenmiş cennet olur.
Namaz En Büyük Zikirlerden Biridir
Yukarıda işaret ettiğimiz bir noktayı biraz daha açmak istiyoruz. 114. âyetin ikinci bölümünde “zâlike ŻİKRâ liżŻâKiRîn” ve Ankebut sûresinin 45. âyetinin ikinci bölümünde “veleŻİKRu(A)llâhi ekber” zikir ifadeleri öne çıkıyor.
Biz ilk inen âyetlerde çok fazla geçen öğüt, hatırlama ve hatırlatma gibi anlamlara gelen bu ifade üzerinde çok durduk.
Bu âyet vesilesiyle o bölümlere dipnotta1129 tekrar dikkat çekmek ve namazın Allah’ı hatırlatan, hatırlayana en büyük faydayı veren öğütlerden biri olduğuna dikkat çekmek istedik.
115. Âyet: Namaz ve Sabır
Yeni başlayanlar, başlangıçta beş vakit namazı kılmakta zorlanabilir. Başlamış olanlar her gün her vakit kılmakta, her gün her vakit kılanlar bir günde yakaladıkları farkındalığı her güne ve bir ömre taşımakta zorlanabilirler…
İşte bu nedenle Kur’an namazdan bahsederken yer yer onun yanında sabırdan da bahseder. Çünkü bütün bu zorlukların aşılmasında ve namazla yakalanan kalite ve kıvamın korunmasında sabır yani kendini tutmak çok önemli bir yer tutar. O yüzden bu konuda daha önce1130 yaptığımız açıklamalara bakılmasını tavsiye ederek 115. âyetin işaret ettiği başka bir noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz.
İyiliğin Karşılığı
114. âyet namazla birlikte hasaneta/iyiliklere dikkat çekti. Bu âyette de iyilik yapmak anlamına gelen “muhsin” kelimesiyle yine iyiliklere dikkat çekiyor.
Bu âyeti dikkat çekilen nokta üzerinden okursak âyetin mesajlarından biri şu olur: “İyilik yapın; zengin olanlar çoktan çok vererek iyilik yapsın, fakir olanlar da verecek bir şeyi yoksa bile dua ile tebessümle1131 bir şekil yine iyilik yapsın. Fakat iyilik yapan hiç kimse yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada bekleyerek yapmasın. Nefsi böyle bir beklentiye girerse sabır kuvvetiyle nefsin bu isteğini dizginlesin.”
Bunun yanında şöyle bir mesaj daha var. “Ey iyilik yapan kişi! Yaptığın bütün iyilikler ve onların karşılıkları Allah’ın manevi kasasında muhafaza ediliyor. Sen veya başkaları unutsa bile Allah onları zayi etmez/unutmaz. En muhtaç olduğun mahşer gününde, sana onların karşılığını fazlasıyla geri verir. Yeter ki sen yaptığın iyilikleri Allah için yap, yeter ki sen yaptığın iyiliklere dünyadan bir karşılık bekleme.”
116. Âyet: Çağımızda Bize Düşen Görev
116. âyete yaşadığımız asırda bulunduğum yerde kendimizi muhatap yaparak okursak, ilk soracağımız sorular şunlar olabilir:
Toplumumuzdaki manevi çöküşe (fesada) karşı ne yapıyoruz? Islah için hangi adımları atıyoruz?
Bu ıslah çabasına kendimizden başlamak, iç dünyamızı arındırmak konusunda ne kadar kararlıyız?
Geçmiş nesillerin ibretlik hikayelerinden ne gibi dersler çıkarıyoruz?
Ayette geçen "geçmişte kendilerini kurtardığımız küçük bir topluluk" ifadesi, bize şu mesajı veriyor: Tarih boyunca kurtuluşa erenler, bu soruları kendilerine sorup cevaplarını hayatlarında uygulayanlar olmuştur. Onlar, toplumun akıntısına kapılmak yerine, akıntıya karşı yüzme cesaretini göstermişlerdir.
Ayetin son kısmı, günümüz için çok çarpıcı bir uyarı niteliğinde: Maddi refah ve konfor, bizi asıl görevimizden alıkoymamalı. Allah'ın bize bahşettiği nimetler, O'nu unutmamıza değil, O'na daha çok şükretmemize ve sorumluluklarımızı hatırlamamıza vesile olmalı.
Unutmamalıyız ki, toplumsal değişim bireysel değişimle başlar. Her birimiz, kendi iç dünyamızda başlattığımız ıslah hareketiyle, daha geniş çevremizi etkileme potansiyeline sahip olabiliriz.
Özetlersek, bu âyet bizi pasif gözlemci olmaktan çıkarıp, ıslah konusunda örnek ve aktif bir insan olmaya davet ediyor.
Ayette Geçen Önemli Bir İfade “Bakiye Sahipleri”
Ayette bizim “aklı başında kişiler” anlamını verdiğimiz “ulû bakiyyetin” ifadesi geçiyor. Farklı meallerde bu ifadeye “akıl, erdem, fazilet sahibi bilge kimseler” anlamı da veriliyor. Bütün bu anlamların verilmesinin sebebini anlamak için, bu ifadenin arkasındaki derin anlama bakmamız gerekiyor.
Motomod çeviride “bakiye sahipleri” olarak çevrilen bu ifade, kalıntı ve geride kalan gibi anlamlara geliyor. Bu anlamı dikkate aldığımızda bu ifade âyette, dünden bugüne, bugünden yarınları toplumları ayakta tutan (iman, ahlak, adalet, ve merhamet gibi) evrensel manevi değerlere işaret ediyor. Allah yolunda irşat ve tebliğ yapan her peygamber, her alim, her mürşit geçmişteki faziletli insanların bakiyyesi olan bu manevi değerleri alıyor ve günümüze taşıyor.
Bunu yaptıkları içinde aklı başında, faziletli ve erdemli kişiler olarak tanımlanmayı hak ediyorlar.
Burada kendimize soracağımız soru şu: Ben bakiye sahibi miyim, geçmişin güzelliklerini bugüne getirip yaşıyor ve onları bir sonraki kuşaklara taşıyor muyum?
117. Âyet: Allah (cc) Zerre Kadar Haksızlık Yapmaz
Allah’ı tanımak çok önemli. O’nu atomdan güneşe, karıncadan file, çekirdekten çınara; yarattığı her şey üzerinden tanıdığımızda, şunu anlıyoruz: Karşımızda Mısır ve Yunan tanrıları gibi insan aklının ürettiği bir ilah yok. Karşımızda alemleri yaratan, atomdan güneşe her şeyi terbiye eden Allah var.
Bunu anladığımızda buranın imtihan dünyası olduğunu, imtihan dünyasına ahiretle birlikte bakılması gerektiğini, böyle baktığımızda dünyada haksızlık ve adaletsizlik görünen her şeyin dengeleneceğini de anlıyoruz.
Bunları anladığımızda, Allah’ın geçmişte helak ettiği bütün kavimlere dünya ve ahiret bütünlüğü içinde hak ettiklerini yaşattığını ve yaşatacağını; onlara zerre kadar haksızlık yapmayacağını da anlıyoruz.
118. 119. Âyet: Bu Dünyada İhtilaflar… Neden Var?
Bu âyeti bağlam ile birlikte okursak, bu tür âyetlerin arkasında genelde şu sorular var, “Bu dünyada ihtilaflar, kavgalar, savaşlar, doğrular, yanlışlar, İyiler, kötüler, ıslah edenler, fesat çıkaranlar, kurtulanlar ve helak olanlar niçin var? Allah insanları melek gibi yaratsa, dünya cennet gibi bir yer olsa olmaz mıydı?”
Âyet günümüzde de bazı insanların “kötülüklere, kötü olanlara” bakıp söylediği bu sözlere dolaylı olarak cevap veriyor. “Elbette Rabbin dilese bütün insanları aynı duygu, düşünce ve inanç altında tek bir topluluk olarak yaratır ve bunlar olmazdı ama o zaman da dünya imtihan dünyası olmazdı. Dünya imtihan dünyası olduğu için bütün bunlar ve bunlara bağlı ihtilaflar kıyamete kadar olacak. Size düşen bu imtihanda yaşadığınız ihtilaflarda doğru yolu bulup, doğru bir duruş sergilemek olmalı.”1132
“Allah’ın Rahmet Ettikleri Hariç”
119. âyette “Rabbinin rahmet ettikleri hariç” ifadesi geçiyor. Bu ifadeyi şöyle anlıyoruz: Allah (cc) biz insanlara olan rahmetinin (sevgisinin) göstergesi olarak bize vahiy ve peygamber gösteriyor. Peygamberin örnekliğinde vahyi okuyan, anlayan insanlar ihtilaflar karşı tedbir alıyorlar.
Birinci tedbir: Geçmişte yaşanan ihtilafları araştırıyor, inceliyor ve onlardan dersler çıkararak bir daha olmaması için gerekenleri yapmaya çalışıyorlar.
İkinci tedbir: Bu derslere rağmen ihtilaflar çıktığında o ihtilaflar içinde Allah’ın razı olduğu tarafı bularak, o ihtilafların büyütülmemesi için alınabilecek tedbirleri alıyorlar.
Bütün bunlar Allah’ın verdiği akıl, vahiy, peygamber nimetlerini doğru kullanmanın sonucunda olduğu için Kur’an buna “Allah’ın rahmeti” diyor.
Ayetin devamı konuyu 118. âyete bağlayarak bize şunu diyor: Eğer, dünyanın dekoru değişse, bütün insanlar tek bir toplum olsaydı, Allah (cc) (haşa) söz veren ama onu yerine getirmeyen bir ilah olacaktı. Böyle bir şeyin olması, muhal olduğu için Allah’ın imtihan dünyası ile ilgili koyduğu yasalar değişmeyecek, buna bağlı ahiretle ilgili verdiği tüm sözler gerçekleşecektir.
Özetlersek, âyet bize şunu diyor: Bu dünyanın dekoru ve ahiretin dekoru değişmeyecek ama sizin tercihleriniz değişirse, o tercihlere göre yaşayacağınız sonuçlar değişebilir. Siz değiştirebileceğiniz alana yoğunlaşıp, tercihlerinizin yönünü kötüden iyiye doğru değiştirmeye çalışın.”
120. Âyet: Kıssalar Benim Kalbimi de Takviye Ediyor mu?
Kur’an’daki kıssaların anlatılma sebepleri bir tane değildir, bu konuda birçok sebep saymak mümkün. Biz bu sebepleri sayarken genelde “Kıssaların Peygamber Efendimizin Peygamberliğine Delil olmasını” en başa koyduk.
Burada önemli sebeplerden birini daha görüyoruz. Bu sebebi daha net; hissederek, yaşayarak, hayatımızda iz bırakmasına vesile olacak bir şekilde görmek için bu âyeti başlıktaki soruyu kendimize sorarak okuyabiliriz.
Bu okumada ilk soracağımız sorulardan biri şu olacak “Âyette geçen “mâ nusebbitu bihi FUÂDek” ifadesinde neden kalp kelimesi değil de fuad kelimesi kullanıldı?
Biz bu ifadeye mealimizde kalbi de içine aldığı için kalp manası verdik ama iş tefsire geldiğinde biraz daha derine inmek gerekiyor.
Kur’an’da kalp aklı da içine alacak şekilde kullanılır.1133 Sadece kalp denilseydi, biz âyeti akla hitap eden nakli delillerle, aklın din ile bağlantısı takviye ediliyor şeklinde anlardık. Ama Kur’an burada fuad kelimesini kullanıyor. Bu kelime kalbi içine aldığı gibi ondan daha geniş olarak insanın bütün duygularını da içine alıyor.
Kelimedeki bu anlam genişliğini dikkate aldığımızda âyet bize şunu diyor: Kur’an’daki kıssaları geçmişte olmuş, bitmiş, yaşanmış gitmiş hikayeler olarak okumayın. Onları okurken, o kıssadaki karakterlerin yerine kendinizi koyarak, o kıssadaki mesajları çağınıza taşımak için okuyun.
Böyle bir okuma yapıldığında kıssaları televizyonda aç insanların halini seyrediyor gibi okumayacağız, o insanlarla oturuyor, konuşuyor, dertlerini paylaşıyor, kısaca aynı ortamı yaşıyor gibi olacağız.
Böyle olursa ne alacak?
Ayette ifade edildiği gibi kıssaların hak, öğüt ve uyarı olarak gelmesi daha derinden anlaşılmış olacak.
Böyle okuduğumuzda kıssalardan bütün duygularımızla istifade etmiş olacağız.
121. 122. Âyet: “Elinizden Gelini Yapın.”
Bu bölümde yukarıda geçen 55. ve 93. âyetlerdeki ifadeler geçiyor.
Bundan şunu anlıyoruz. Peygamber Efendimiz buraya kadar geçen kıssaları kavmine anlattıktan sonra, aynen o kıssalardaki peygamberlerin kavimleri içinde iman etmeyenlere söyledikleri sözleri söylüyor. “Kuracağınız ne kadar tuzak varsa kurun, elinizden ne geliyorsa yapın ve bekleyin (bakalım!) Biz de bekliyoruz!
Bu sözleri siyer ile birlikte okursak, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman Mekke’de gerilimi artıran, tansiyonu yükselten taraf olmuyor. Ama “çok ısrar ederseniz, baskıyı biraz daha artırsanız davamızdan döneriz şeklinde anlaşılacak ezik, pısırık, korkak bir tavır da sergilemiyor.
Bu ifadeleri kullanırken, Allah’a güvenip tevekkülün yanında sebepleri de yerine getiriyor.
Bu sebepleri yerine getirirken şunu biliyor; düşmanlık edenler zalimlerin her devirde değişmeyen taktiklerinden biri şudur: Güçlü zalimler, sayıca az, silahsız zayıf grupların üzerine gidecekleri zaman, kamuoyu desteğini arkalarına almak için, o zayıf grupları ilk saldıran taraf hale getirmek adına birtakım yöntemler kullanırlar. Bu ve benzeri yöntemlerle kamuoyunda “Bu zayıf görünen insanlar kendilerine yapılan her şeyi hak ettiler.” algısı meydana getirmek isterler.
Peygamber Efendimiz Mekke’de ilk âyetlerin geldiği, o âyetleri müşriklere tebliğ ettiği günden beri bu durumun farkındaydı. Bu farkındalığı gelen âyetler üzerinden müşriklere duyuruyordu.1134
Özetlersek, bu ve benzeri âyetler bütün zamanlardaki Müslümanlara şunu diyor: “Zalimler karşısında her zaman bir duruşunuz olsun. Bunu yaparken tuzaklara karşı uyanık olun ve hiçbir zaman size yapılacak şiddeti meşru hale getirecek adımları atan taraf siz olmayın.”
123. Âyet: Sûrenin Başıyla Sonu Arasındaki Uyum
Bazı noktalara işaret ederek bu uyuma dikkat çekmek istiyoruz.
Sûrenin başında Allah (cc) Habîr ismiyle (1. âyet) tanıtılırken, bu âyette yerde-gökte ne varsa Allah onlardan haberdardır deniliyor.
Sûrenin başında “Bu kitap Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için indi (2. âyet)” denilirken, bu âyette “Ona kulluk et” deniliyor.
Sûrenin başında “Dönüşünüz Allah’adır deniliyor. Bu âyette her işin Allah’a döndürüleceği bir kere daha teyit ediliyor.
Özetlersek, özelde bu sûre, genelde Kur’an’ın tamamı bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Allah (cc) her şeyden haberdardır. Eninde sonunda dönüşünüz Allah’adır. Bu gerçeği bilerek yaşayın. Yaşadığınız hayat vahyin rehberliğinde, peygamberin örnekliğinde, döndüğünüzde sizi mahcup etmeyecek bir hayat olsun.”
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 8. Yılda Mekke’deyiz. Bu sûreyi okurken, Mekke dekorunu arka plana koyup, semboller üzerinden okumak lazım. Mekke Yûsuf’un atıldığı kuyuyu ve zindanı temsil eder. Mekkeli müşrikler Yûsuf’un kardeşlerini, Züleyha da Efendimize “gel bu davadan vazgeç” diye sunulan cazip fırsatları temsil eder. O günün şartlarında bu kuyudan ve zindandan bir Mekke fethi çıkacağına, bir medeniyet doğacağına kimse ihtimal vermiyordu. İmkânsız görünenler Allah’ın izniyle mümkün oldu ve Mekke’nin fethi Yûsuf’un vezir olmasını, o fethin ardından Peygamber Efendimizin Mekke müşriklerini affetmesi de, Yûsuf’un kardeşlerini affetmesini temsil etti.
BANA NE DİYOR? Bana çok önemli bir ilke/yasa öğretiyor. Allah (cc) birine bir değer verecekse, ona önce bedel ödetir. Hangi zamanda bulunursan bulun, zirveye giden yol, kuyudan, zindandan, Hira’dan, Mekke’den ve Sevr’den geçer. Kur’an’daki bütün lider profillerinde çile, ızdırap, alay edilme, iftiraya maruz kalma vardır. Adeta Kur’an diyor ki; bu süreçten geçmeyenler lider/önder olamaz. Sıkıntı istenmez, ama geldiği zaman da, nerden geldiği, niçin geldiği, hangi dersleri vermek için geldiği bilinir ve tekâmülde bir fırsat olarak değerlendirilir. Eğer Hz. Yûsuf başına gelenleri yanlış okusaydı, yaşadığı hadiseler manen aşağıya inmesine sebep olan bir merdiven olacaktı, ama başına gelenleri doğru okuyup doğru değerlendirince, hem maddî hem de manevî anlamda yukarılara çıkmasına vesile oldu.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Hayatını bilen bir insan için Yûsuf ismi, çok şey ifade eder. Bir sembol olarak baktığımızda Yûsuf demek; “Allah’tan ümit kesilmez” demektir. “Bir insan tek başına ne yapabilir? Bir insandan ne çıkar ki? Duruşunuzu değiştirmezseniz, Allah hadiselerin akışını sizin lehinize nasıl değiştirir?” gibi soruların cevabıdır. Bütün zamanlar için kuyudan, zindandan zirveye giden yolun rehberidir. Şehvet karşısında iffetin zaferidir.
BANA NE DİYOR? Hz. Yûsuf’la tanışmanın en büyük alameti, sabır, ümit ve iffettir. Sana düşen, önce onunla tanışmak, sonra onu çağına taşımak...
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Sûre de bir konu var; Hz. Yûsuf. Her âyet bu bir konunun etrafında dönüyor. Şimdi konunun ana unsurlarını temsil eden birkaç âyet üzerinden bize verilen mesajlara bakalım.
Kadınlar da Yûsuf olabilir mi?
Yûsuf Sûresi 4. âyet: Kur’an diyor ki “kıssaların en güzelini” anlatıyoruz. Bugün yaşayan kadın-erkek her insan bir gün geçmişte kalacak. Soru şu; Sen de bir gün geçmişte kaldığında insanlar seni nasıl anacak?
BANA NE DİYOR? “İnsanlar sana en güzel kıssa anlatan” demesinler, sana “Anlattığı kıssaları en güzel yaşayan, anlattığı kıssalardan en çok hisse alan, o kıssaları kendi devrine taşıyan insan” desinler. Çağında Yûsuf’u anlatan değil, anlayan ve yaşayan ol! “Etrafında yüzlerce Züleyha varken, hâlâ Yûsuf olmak ve kalmak mümkünmüş...” diye başlayan kıssaların konusu ol! Melekler senin de hayatını en güzel kıssalardan biri olarak yazsın ve Rabbine arz etsin.
Şehvet karşısında iffetini koruyan, günaha girmektense zindana girmeyi göze alan kadın-erkek her Müslüman’a çağında Yûsuf olma kapısı açıktır.
Yanlıştan dönmezsen ne olur?
17. âyet: Âyet, bize hayat ırmağının akışı hakkında bilgi veriyor. “Yanlış, eğer yanlışta ısrar edilirse, nasıl yeni yanlışları getirir” bunun mesajı veriliyor. Mesajı almak için yaşananlara kısaca bakalım. Yûsuf’un kardeşleri onu kıskandılar. Bu birinci yanlışın ardına düşünce, yanlış yanlışı çekti. İkinci yanlış, düşünceye yansıyor, “Yûsuf’u nasıl yok ederiz” diyorlar. Elleri kardeş kanı ile kirlenmeden önce kafaları ve kalpleri kardeşi öldürme planları ile kirleniyor. Üçüncü yanlış, Babayı kandırma. Dördüncü yanlış, kardeşi kuyuya atma. Beşinci yanlış, tekrar babaya gelip durumu anlatma, anlatırken inandırıcı olmak için daha çok yalan söyleme, bundan sonraki yaşadığı her günde, bu yalanı ortaya çıkmasın diye yeni yalanlar üretme...
BANA NE DİYOR? İlk düğmeyi yanlış iliklersen gerisi... O yüzden yanlışın neresinden dönersen kârdır. Ama bil ki, yanlıştan dönmek girdiğin bataklıktan dönmek gibi zor bir şeydir. O yüzden sen gel daha düşünce aşamasındayken yanlıştan dön!
İnsan sarrafı olmak ister misin?
18. âyet: Bu âyet bize diyor ki, her yalancı açık verir. Dikkat edilirse, kardeşleri babalarını bir türlü inandıramıyor. İnandırmak istedikçe daha çok yalan söylemeleri gerekiyor. Her söylenen yalan gerçekten daha fazla uzaklaşmak olunca, açık verme ihtimali daha da büyüyor.
BANA NE DİYOR? Her yalancı yalanına inandırmak için senaryo yazar. Çapraz sorguda olduğu gibi, soruları ummadığı yerden sorarsan, daha önce düşünmediği için, anlık senaryo yazması gerekir. Çok usta değilse, mutlaka açık verecektir... Kısaca bana denen şu, Kur’an’ı okur ve anlarsan insan sarrafı olursun...
Kur’an’da ilimler içinde neden psikoloji ve pedagoji daha çok öne çıkar?
“Kur’an’da en çok öne çıkan “ilim dalı” hangisidir?” diye bir soru sorulsa, bu sorunun cevabı; psikoloji ve pedagojidir. Kur’an’ın muhatabı insandır. Konusu da insandır. Aslında Kur’an’ı okumak insanın yazılımını okumaktır. İşte bu noktada Yûsuf sûresi bir hazinedir. Sûre tamamı ile insan davranışlarını konu edinmiştir; İlahî takdirde, insan tercihinin rolünü anlamada tam bir rehberdir.
BANA NE DİYOR? Cenab-ı Hak bu sûre üzerinden şunu diyor; tercihlerin, Yûsuf’un tercihleri gibi olursa, takdirlerim de ona göre olur. Bu yönüyle Kur’an senin için bir tercih kitabıdır, bir tercih rehberidir. Kur’an üzerinden çok rahat “hangi tercihler, hangi takdire davetiyedir?” bunu öğrenebilirsin. Zaten Kur’an’ın varlık sebeplerinden biri de sana bu yeteneği kazandırmaktır.
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
Mekke zindanlarından çağınızın Yûsuf’u olmaya gidiyorsunuz.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Harflerin Şahitliği
Hz. Yusuf’un Kısa Biyografisi
Kur’an’da bazı peygamberlerin kıssaları, farklı sûrelerde farklı bölümleri ile yer alırken, Hz. Yusuf’a ait kıssa neredeyse doğumundan ölümüne bir tek bu sûrede bir biyografi gibi yer alır. Biz bu sûrede anlatılan olay örgüsünün daha iyi anlaşılması adına sûrenin başında Hz. Yusuf’un hangi yaşta hangi olayı yaşadığına dair kısa bilgiler vereceğiz.
Bu biyografide Hz. Yûsuf’un hayatı hakkında kesin tarihler vermek zor olduğu için, dini ve tarihi metinlerde genel olarak kabul gören olaylar üzerinden bir tahmin yapmaya çalıştık.
Doğumu: Hz. Yûsuf’un doğumu, Hz. Yakup’un Kenan diyarında yaşadığı döneme denk gelir. Tahmini olarak M.Ö. 1700-1600 yılları arasında doğmuş olabilir.
Kuyuya Atılması: Hz. Yûsuf, kardeşleri tarafından kıskanıldığı için kuyuya atılmıştır. Bu olayın, Hz. Yûsuf’un yaklaşık 17 yaşında olduğu dönemde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
Köle Olarak Satılması: Kuyuya atıldıktan sonra bir kervan tarafından bulunup Mısır’a köle olarak satılmıştır. Bu olayın da kuyuya atılmasından kısa bir süre sonra, yani yine 17 yaş civarında gerçekleştiği düşünülmektedir.
Kendisine Peygamberlik Verilmesi: 22. âyette geçen “olgunluk çağına ulaşınca” ifadesinden yola çıkarak ona peygamberliğin 20 yaş civarında verildiğini söyleyebiliriz.
İftiraya Uğraması ve Zindana Atılması: Mısır’da Züleyha’nın iftirasına uğrayarak zindana atılmıştır. Bu olayın, Hz. Yûsuf’un yaklaşık 20’li yaşlarının başında olduğu dönemde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
Zindanda Rüya Yorumu: Zindanda kaldığı süre boyunca rüya yorumlama yeteneği ile tanınmıştır. Bu dönemde yaklaşık 20’li yaşlarının ortalarında olduğu düşünülmektedir.
Zindandan Çıkışı ve Mısır’a Yönetici Olması: Firavunun rüyasını yorumladıktan sonra zindandan çıkarılmış ve Mısır’a yönetici olmuştur. Bu olayın, Hz. Yûsuf’un yaklaşık 30’lu yaşların başında olduğu bir dönemde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
Kardeşleri ile Karşılaşması: Kıtlık döneminde kardeşleri Mısır’a geldiğinde onlarla karşılaşmıştır. Bu olayın, Hz. Yûsuf’un yaklaşık 37 yaşında olduğu dönemde gerçekleştiği düşünülmektedir.
Babası Hz. Yakup ile Kavuşması: Kardeşleriyle barıştıktan sonra babası Hz. Yakup’u Mısır’a getirtmiş ve onunla kavuşmuştur. Bu olayın, Hz. Yûsuf’un yaklaşık 40 yaşında olduğu dönemde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
Vefatı: Hz. Yûsuf’un vefatı, yaklaşık 110 yaşında olduğu dönemde gerçekleşmiştir.
Bu kısa biyografiden sonra sûrenin tefsirine geçebiliriz.
1-7 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır.) Elif. Lâm. Râ (gibi harfler bu gerçeğin şahididir. Aşağıda gelecek âyetlere gelince;) Bunlar (mana ve mesajı) apaçık (ortada olan bir) Kitab’ın âyetleridir.
2. (Kur’an’ın ilk muhatapları olarak) Anlayasınız (ve bütün insanlara anladıkları dilden anlatasınız) diye Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.
3. (Ey Resûlüm!) Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (içinde senin ve ümmetinin geleceğine ait mesajlar da bulacağın) kıssaların en güzelini anlatıyoruz. (Bütün Mekkeli müşriklerin bildiği ama bazılarının itiraf edemediği) Gerçek şu ki, sen daha önce bunlardan habersizdin.
4. Bir zamanlar (küçük bir çocuk olan) Yûsuf, babasına demişti ki: “Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onların hepsi (önümde saygı ile eğilerek) bana secde ediyorlardı.
5. (Babası) “Yavrucuğum!” dedi, Sakın (bu) rüyanı kardeşlerine anlatma; Olur ki (kıskançlık edip) sana bir kötülük yapmaya kalkışırlar! Çünkü (kardeşlerine telkinde bulunan) şeytaninsana apaçık bir düşmandır.
6. (Bu rüyadan anlaşıldığı üzere) Rabbin seni (güzel ahlakından dolayı) seçip yüceltecek, sana (rüyada görülen) olayları yorumlama (onların gerçek mahiyetlerini anlama) bilgisini öğretecek ve (böylece) tıpkı daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a (ağır imtihanlardan sonra) lütfettiği nimetini (peygamberlikle) tamama erdirdiği gibi sana ve Ya‘kūb ailesine vermiş olduğu nimetini de (benzer bir şekilde) tamama erdirecektir. Şüphesiz Rabbin(her şeyi bilen) Alîm(her işinde birçok hikmetler olan) Hakîm’dir.
7. Gerçekten Yûsuf ve kardeşlerinde (onların başından geçen bu öyküde, öğüt almak ve bu öğütleri çağına taşımak) isteyenler için nice ibret verici derslervardır.
1. Âyet: Şahitlik Aynı Ama Konusu: Bir Başarı Hikayesi…
Biz bu tefsir çalışmamızda 29. sûrenin başında gelen hurûf-ı mukattanın yaratılan âyetlerin en ufak parçası olan atomu (ve atom altı parçacıkları), indirilen âyetlerin en ufak parçası olan harfleri temsil ettiğini ve bu temsil makamında yaratılan âyetlerin indirilen âyetlere “Bunları yaratan kim ise, bunları indiren de gönderen de O’dur.” Şeklinde şahitlik yaptığını daha önce ifade etmiştik. Bu şahitlikler birbirinin tekrarı olmayan şahitliklerdir.
Şöyle bir örnek verelim, bir yerde bir mahkeme var. Mahkemede o hafta 29 şahit dinleniyor. Burada şahit sıfatı aynı ama kişilerin şahitlik yaptığı konular farklı; kimi trafik, kimi cinayet, kimi boşanma, kimi yolsuzluk ve rüşvet konularında şahitlik ediyor.
Hurûf-ı mukkattanın şahitliği de böyle düşünebiliriz; bu şekilde başlayan sûrelerde hangi konular geliyorsa, şahitliğin merkezinde o konular yer alıyor.
Bu sûrede şahitliğin konusu Hz. Yûsuf.
Bu sûrede baştan sona Hz. Yûsuf’un hayatı:
Allah’tan ümit kesilmezin,
Arkasında Allah olanın önüne kimse geçemezin,
Bir tek insan (hem de köle olan insan) neler yapabilirin…
Ve daha benzeri birçok şeyin şahidi olacak.
Kur’an da Su, Hurma, Güneş gibi Apaçık mı?
“Kur’an Apaçık kitaptır.” dediğimizde, “Madem Kur’an apaçık bir kitap, neden herkes her âyeti aynı şekilde anlamıyor?” sorusu öne çıkıyor. Biz bu sorunun cevabına farklı açılardan Açıklamalı Mealimizde1135 ve bu tefsir çalışmamızda değinmiştik.1136 Burada da onların devamı niteliğinde bazı cevaplar vereceğiz.
Kur’an ve yaratılan âyetlerin toplamı olarak ifade ettiğimiz kainat kitabı apaçık olmada bir birine çok benziyor.
Bu benzerliği anlatmak için hayalen bu âyetlerin indiği 7. asrın Mekke’sine gidelim ve Kâbe’nin yanında ilk gördüğümüz kişiye şu üç şeyi soralım.
Şu testideki suyun su olduğundan şüphen var mı?
Şu elimdeki hurmanın hurma olduğundan şüphen var mı?
Şu semadaki güneşin güneş olduğundan şüphen var mı?
O gün bu üç soruyu çocuktan büyüğe, cahilden alime kime sorsak alacağımız cevap şu olacaktı “Bunların ne olduğu apaçık ortada.”
Bu cevabı konumuza uyarlarsak, nasıl Kur’an âyetleri için “Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.” diyorsak, yukarıdaki üç örnek için de “Bunlar kainat kitabının apaçık âyetleridir.” diyoruz.
Şimdi bu apaçık konuda kapalı kalan yerleri açalım.
Kainat kitabının âyetleri olan su, hurma ve güneşin ne olduğu, ne işe yaradığı, hangi faydaları verdiği 7. asırdaki her insan için apaçık bilinen bir gerçekti.
Burada soru şu:
7. asrın insanlarına bu üç şey hakkındaki bütün bilinmesi gerekenler apaçık mıydı?
Veya şöyle soralım, bu insanlar bu üç şey hakkında bilinmesi gereken her şeyi biliyor muydu?
Bu sorulara şu cevabı veriyoruz: 7. asrın insanları su, hurma ve güneş hakkında bilinmesi gereken en temel bilgileri apaçık biliyorlardı. Bu konularda zerre şüpheleri yoktu. Ama zamanın değişmesi ve bilimlerin gelişmesine bağlı olarak öğrenilecek detay bilgileri bilmiyorlardı. Bunların bilinmeyişi temel bilgilerin apaçık olmasına engel olmuyor.
Aynen bunun gibi Kur’an (Allah, ahiret, peygamber, vahiy, ibadet, ahlak gibi) temel bilgiler noktasında apaçık bir kitaptır. Kapalı gibi görünen noktalarını da aynen kainat kitabının âyetlerinde olduğu gibi zamanın değişmesine bilimlerin gelişmesine bağlı olarak insanlara öğrenmeleri için ev ödevi olarak verilmiştir.
Evet, Kur’an da Su, Hurma, Güneş gibi Apaçıktır
Kur’an’ın apaçık bir kitap olduğunu anlamada ve anlatmada çok önemli olduğunu düşündüğümüz için, yukarıda kainat kitabının âyetleri ile ilgili verdiğimiz bilgiyi biraz daha açmak istiyoruz.
Su, hurma ve güneşle alakalı bilgilerimizde, seviye olarak zamana bağlı şöyle bir gelişme oldu.
Su örneği:
Seviye 1 (Apaçık): Su, hayatımızın temel besin kaynağıdır. O olmazsa hayat olmaz.
Seviye 2, 3… (Derinleşme): Suyun moleküler yapısı, H₂O, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Hidrojen bağları sayesinde su, sıvı halde kalır ve yüksek yüzey gerilimine sahiptir…
Hurma Örneği:
Seviye 1 (Apaçık): Hurma, yenilebilen tatlı bir meyvedir...
Seviye 2, 3… (Derinleşme): Hurma, yüksek enerji veren, vitaminler ve mineraller açısından zengin, lifli bir besindir. Özellikle potasyum, magnezyum ve B vitaminleri bakımından zengin, kan şekerini hızlı yükseltebilen… bir meyvedir.
Güneş Örneği:
Seviye 1 (Apaçık): Güneş, gökyüzünde parlayan ve ısı veren ve hayatın devamı ihtiyacımız olan bir cisimdir...
Seviye 2, 3… (Derinleşme): Dünya'ya ışık ve enerji sağlayan, sistemimizin merkezindeki yıldızdır; hidrojen atomlarını helyuma dönüştüren nükleer füzyon reaksiyonlarıyla enerji üreten, kendi çekim kuvvetiyle dengede duran, plazma halindeki devasa bir gaz kütlesidir…
Yukarıda üç nokta koyduğumuz her yer de mesaj şudur: Sadece bu üç şey değil bunun gibi insanlar için temel ihtiyaç olan hemen her şey, onu gören ilk insanlar için temel seviyede apaçıktı. Zamanın geçmesiyle daha açık daha daha açık hale geldi ve gelmeye devam ediyor.
Bu durum şu ve benzeri âyetlerin tefsiri oluyor: “Biz onlara (gelişen ilimlerin ışığında hem) iç (dünyalarında, hem dekâinat kitabı diye isimlendirilen) dış âlemdeki âyetlerimizi göstereceğiz tâ ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu (ilimlerin şahitliğinde) onlara iyice belli olsun…”1137
Özetlersek, Kur’an ve onun gibi Allah’ın yaratılan âyetlerine zarf olan kainatı kitabı hem apaçık hem de okudukça, ilimlerde derinleştikçe daha açık hale gelen kitaplardır. Önemli olan onları okurken anlaşılmayan noktalar için “anlaşılmaz” demek yerine, onları anlamak için gerekli olan temel bilgileri elde etmek için gayret etmektir.
2. Âyet: Ârapça İndirdik: Anlayacağınız Dilden Geldi
Kur’an’da sekiz âyette onun dilinin Arapça olduğuna dair bir vurgu var. Biz iniş sırasından yaptığımız okumada bu vurgunun ilk yapılığı Tâhâ sûresinin 113. âyetinde “Kur’an’ın Dili Neden Arapça?” başlığı altında gerekli açılamaları yaptık ve özet olarak şu mesajı öne çıkardık,
Ey ilk muhataplar! Kur’an anlayacağınız bir dilden geldi.
Ey bütün zamanlardaki muhataplar! Kur’an bütün dünya dillerinde anlaşılabilecek bir mesaj olarak geldi.
Bu durumda mesaja giden yolda dil bir problem ve bahane olamaz.
3. Âyet: En Güzel Kıssanın Şahitliği: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Yeri geldikçe dikkat çekiyoruz, ateistlerin Kur’an insan sözüdür derken en fazla öne çıkardıkları iddialardan biri de -onların ifadesiyle söylersek- “Muhammed bütün peygamber kıssalarını kitabı mukaddesten (Tevrat ve İncil’den) aldı.” iddiası.
Bu iddiayı ortaya atanların ve buna inananların en büyük sorunu bu iddia üzerinde ufak bir araştırma yapıp düşünmemeleridir.
Eğer ufak bir araştırma yapsalardı Kur’an’da geçen her kıssanın Kitabı Mukaddeste anlatıldığı gibi olması, orada anlatılmayan bölümlerin de Kur’an’da olmaması gerekirdi.
Bu konuda çok sayıda örnekten üçünü verelim.
Kitabı Mukaddeste Hz. Yûsuf’un iki rüya gördüğünden bahsedilir. Kur’an’da ise bir rüyadan. Hz. Yûsuf bu sûrenin 4. âyetinde anlatılan rüyada geçen “Babacığım güneş ve ay bana secde ediyordu” ifadesini söylediğinde, Tevrat’ta geçen ifadeyle babası “Ne biçim rüya bu. Ben, annen ve kardeşlerin gelip senin önünde secde mi edeceğiz yani” demiştir.1138
Bu sûrenin 11-13. âyetlerinden Hz. Yûsuf’u kıra götürmek isteyenlerin kardeşleri olduğunu anlıyoruz. Aynı metni Kitabı Mukaddesten okuduğumuzda orada Hz. Yûsuf'u kıra gönderenin babası Yakup olduğu anlaşılıyor.1139
Bu sûrenin 19. âyetinde kuyuya atılan Hz. Yûsuf’un oradan geçen bir kervan tarafından bulunduğu anlatılırken, Kitabı Mukaddeste, kardeşlerinin kuyuya attıkları Yûsuf’u kuyudan çıkarıp oradan geçen Midyanlı tüccarlara kendilerinin sattığı anlatılır.1140
Burada üç örnek verdik, bu çalışmanın konusu eğer Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddeste Hz. Yûsuf kıssasının karşılaştırılmalı okunması olsaydı, ayrıntılarda 100’den fazla örnek yazabilirdik.
Bunlar neyi gösteriyor? Bunlar bu sûrenin 3. ve 102 âyetlerde geçen “Gerçek şu ki, sen daha önce bunlardan habersizdin.”, “İşte (ey Muhammed) bütün bunlar sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa (Yûsuf’un kardeşleri ona karşı) sinsice planlar kurarak yapacakları işe karar verirlerken, sen onların yanında değildin.” âyetlerinin doğruluğuna şahit oluyor.
Eğer (Haşa, haşa, haşa) Peygamberimiz Kur’an’ı Tevrat’tan ve İncil’den öğrendikleriyle yazan veya yazdıran biri olsaydı, bu kıssayı ve bunun gibi diğer bütün kıssaları oradan olduğu gibi aktarırdı. Neden böyle yapmadı? Böyle yapmasının önünde hiçbir engel yoktu.
Bu konuyu daha önce geçen benzer bir konuda yazdıklarımızı tekrar ederek bağlayalım.
Tarih şahittir, yaşadığı şehir şahittir, onun yakın uzak bütün dost ve düşmanları şahittir Abdullah’ın oğlu Muhammed,
Peygamber olmadan önce Tevrat ve İncil gibi kitapları okumamıştır,
Onları okuyanlardan, onların içerikleri hakkında bilgi almamıştır,
Onlar hakkında etrafındaki insanlarla bilgi paylaşmamıştır,
O peygamber olduktan sonra dost-düşman “Bugün anlattıklarını peygamber olmadan önce de anlatmıştı.” dememiştir.
Bunun yanında, kendisi her Peygamberin kıssasına ait detayları, kıssanın yeni bölümleri indiğinde öğrenmiştir.
Bütün bunlar neye şahitlik ediyor? Bütün bunlar, Kur’an’ın insan sözü olamayacağına, Hz. Muhammed’in (sav) Allah’ın son ve evrensel peygamberi olduğuna şahitlik ediyor.
En Güzel Kıssada Rol Almak İster misin?
“Bir insanda kaç farklı duygu vardır?” diye bir soru sorsak, bu konuda yapılan bilimsel araştırmalarda dipnotta işaret ettiğimiz 28 farklı duygunun olduğu tespit edilmiş.1141
Bu sayı değişebilir, detaylara inildiğinde insanda daha fazla duygu da olabilir, bu sûrede muhteşem bir şeyi gözlemledik, bu kıssa bir insanda ne kadar duygu varsa -neredeyse- onların tamamına hitap ediyor.
Hani bir süngeri su dolu kovaya daldırırsınız, sünger oradaki bütün suyu emer ya, işte aynen onun gibi bu kıssada duygularımıza hitap eden ne kadar mesaj varsa, onları almak için bu kıssa karşısında kendimiz farklı rollerde konumlandırabiliriz. Bu kıssada ne kadar farklı karakter geçiyorsa, o karakterle empati kurabiliriz.
Biz sadece bu sûreyi çalışıyor olsaydık, bu yöntemle bu sûreden yüzlerce sayfalık bir kitap çıkarabilirdik. Ama bir tefsir çalışması içinde bu sûreyi değerlendirdiğimiz için, okuyucuya bir fikir verme “nasıl yapılabileceğini gösterme” adına bazı âyetlerde bu empatiyi kuracak, gerisini okuyucumuzun gayretine bırakacağız.
Özetlersek, başlıktaki soruya “evet” derseniz, bu kıssayı okurken daha fazla istifade adına en çok yapacağınız şeylerden biri empati olacak.
En Güzel Kıssanın İniş Sebebi Nedir?
Burada iki iniş sebebi öne çıkaracağız.
Birincisi: Rivayetlerde şöyle bir bilgi var. Medine’de bulunan Yahûdî âlimlerinin Mekkeli müşriklerin reislerine “Muhammed’e İsrâiloğullarının Mısır’a gidiş sebebini sorun bakalım ne diyecek” diye telkin etmeleri ve onların da sormaları üzerine bu sûre inmiştir.
İkincisi: Bu noktada hem bu âyetlerin indiği 7. asır için hem de bugün bu âyetleri okuduğumuz asır için iki iniş sebebi öne çıkıyor.
En güzel kıssa, en güzel insanı; Hz. Muhammed’i bütün zamanlar için en güzel örnek olarak inşa etmek için indi.
Yaşadığı asırda, evde çocuklarına, çevresinde eş, dost ve akrabalarına en güzel şekilde örnek olmak isteyen bütün Müslümanları inşa etmek için indi.
Bu kıssada öne çıkan çok sayıda mesaj var. Onlardan bazılarına şu alt başlıklarda işaret edelim.
En Güzel Kıssanın İndiği Asra Mesajı Nedir?
Bu kıssanın 7. asırda Mekke’de indiği günlerde Müslümanlara verdiği mesajlardan bazıları şunlardı.
Kur’an’ın ilk âyetlerinin indiği günden bu âyetlerin indiği güne kadar yaklaşık sekiz yıl geçmiş. O günden bugüne Mekke’de insanlar için Müslüman olmak zorlaşırken, önceden Müslüman olanlar için de Müslüman kalmak daha da zorlaşmaya başlamış. Bu arada 7. yılda başlayan boykot, her geçen gün şartları ağırlaşarak devam ediyor.
Bu durum Hz. Yûsuf’un hayatındaki kuyuya ve zindana karşılık geliyor. Adeta Mekke Müslümanlar için çaresizliğin, acizliğin, yalnızlığın, korku ve endişenin çok yoğun bir şekilde hissedildiği bir kuyu ve zindan gibi olmuş. Bu şartlarda gelecek 5-10 yılın hayalini kurmayı bırakın, yarına çıkmanın hayalini kurmak bile imkansız gibi.
İşte bu kıssa böyle bütün olumsuzlukların zirve yaptığı bir ortamda şu mesajı vermek için geliyor: “Allah’tan ümit kesilmez. Arkasında Allah olanın, Allah’ın ‘yürü kulum’ dediği birinin önünü hiç kimse kesemez. Yûsuf’u kuyudan ve zindandan çıkarıp, Mısır’a vezir yapan Allah, sizleri de bu Mekke kuyusundan çıkaracak, Medine’de sizinle bir medeniyetin temellerini atacak, sizi sizden sonra gelecek milyonlarca Müslümana örnek yapacak.”
Bu mesajın detaylarını gelecek âyetlerde göreceğiz.
En Güzel Kıssanın Bütün Zamanlara, Özellikle Bana Mesajı Nedir?
Her insan bu dünyaya kendini gerçekleştirmek için gelir. Bu kendini gerçekleştirme iki türlü olur; biri maddi diğeri manevi. Maddi tarafımızda alt sınır sperm-zigottur. Üst sınır biyolojik/fiziki olarak yetişmiş gelişmiş bir insandır.
Bu iki boyut, insanın varoluşunun temelini oluşturur. Maddi ve manevi gelişimimiz, hayat yolculuğumuzun iki paralel çizgisidir. Biri diğerinden ayrı düşünülemez, ikisi de bizim bütünlüğümüzü tamamlar.
Manevi tarafımızda alt sınır Allah’ın verdiği (içinde ruhun, aklın, nefsin ve tüm duyguların olduğu) manevi donanımdır. Bunun üst sınırı insan-ı kamildir.
Kamil insana sadece dünyevi açıdan bakar ve ona olgun (iyi yetişmiş) insan dersek, “bu insan modeli” dünyadaki bütün ailelerin ve eğitim kurumlarının hedefidir.
Bu hedef aynı zamanda her insanın da hedefidir ama her insan bu hedefe giden yolda aynı şartların içine doğmaz; engelli doğan, sonradan engelli olan, fakir bir ailede doğan, iyi eğitim alamayan veya hayata iyi şartlarda başlayıp sonra onları kaybeden milyonlarca insan vardır.
Bu duruma alt sınır dersek, bu alt sınırdaki insanların içinde bulundukları şartlara kuyu, önlerindeki engellere zindan duvarı dersek, Hz. Yûsuf bütün bu insanlar için rol modeldir. Çünkü o zorluk noktasında bu alt sınırların en altında hayata başlayan ve yaşadığı şartlarda maddi-manevi açıdan çıkılabilecek en üst sınırlardan birine çıkabilen insandır.
Peki onu oraya çıkaran neydi? Birçok şey sayılabilir ama biz en başa liyakat sahibi, adil ve güvenilir bir insan olma gibi özellikleri koyuyoruz.
Peki bu ve benzeri özelliklerin bütün zamanlara ve bana mesajı nedir? Sana düşen bu özelliklere sahip olabilecek bir hayat çizgisi takip etmektir. Talip olduğun her görevin sana verilebilmesi için gereken liyakat şartlarını yerine getirmektir.
Bunları yaptığında Kur’an’daki en güzel kıssayı hikaye olarak değil hedefi olarak okuyanlardan, bu hedefe giderken işe en doğru yerden başlayanlardan olmuş olacaksın. Yolun bahtın açık olsun.
4. Âyet: Bir Dede, Bir Baba, Bir Çocuk İçin Hz. Yûsuf Kimdir?
Bu sorunun tek kelimelik cevabı “Hedeftir.”
Yaşayan her insan dede/nine ve anne/baba olabilir ama yaşayan her insanın önüne Hz. Yûsuf’un kıssası bir hedef olarak konmamış olabilir. Bu ülkede yetişen biri olarak söylersek, çoğumuzun önüne Hz. Yûsuf bir hedef ve model olarak konulmadı. Ondan hiç haberi olmadan çocukluğunu tamamlayan milyonlarca gencimiz var…1142
Burada mesaj şu: Çocukluğunda önüne Hz. Yûsuf’un hedef olarak konulmadığı dedeler nineler, anneler babalar bu yaşadıklarından ders alarak, kendi önlerine hedef olarak konulmayan Hz. Yûsuf’u torunlarının ve çocuklarının önlerine bir hedef olarak koyabilirler.
Öyle yaptıklarında bu sûrenin 4. âyetini şu başlık altında anlatırlar.
Yavrucuğum Senin de Yûsuf Gibi Saygı Duyulacak Bir Hayatın Olsun
Kur’an’da meleklerin Âdem (as) secdesinden bahsedilir.1143 Bu sûrede de (4. ve 100. âyette) Hz. Yûsuf’a yapılan secdeden bahsediliyor. Bu âyetlere baktığımızda, Kur’an’ın secde kelimesini Allah’a yapılan secde anlamından ayrı olarak, saygı, hürmet ve hizmet anlamında insanlar için de kullandığını öğreniyoruz.
Bu âyette anlatılan rüyada Hz. Yûsuf’a yapılan secde, onun manevi şahsiyetine yapılan bir secdedir. Yani dürüst, güvenilir ve liyakat sahibi bir insan olarak ulaştığı hedefte sahip olduğu makama yapılan sembolik bir secdedir.
Bu rüyaya işin başı dersek, Allah (cc) işin başında ona işin sonunu; ulaşacağı hedefi ve çıkacağı zirveyi gösteriyor.
Bu rüya Yûsuf tarafından babası Yakup’a anlatıldığında onun bu rüyadan anladığı şeylerden biri de (kuvvetle ihtimal) şuydu: “Yûsuf öyle güzel bir hayat yaşayacak ki, onun hayatı en güzel kıssanın konusu olacak. Anne-babasının ona olan sevgisi artarken, saygıları da artacak. Onu kıskanan ona haset eden kardeşleri de gün gelecek onun karşısında secde edecek yani saygıyla eğilecekler.”
Hz. Yakup’un bu rüyadan anladığı şeylerden biri bu olduğu için, Hz. Yûsuf’u “bu rüyayı kardeşlerine anlatma” diye uyardı.
Şimdi burada bizim geleceğimiz nokta şu: Bu rüya bize ve bizim çocuklarımıza ne diyor?
Bu rüya her dedeye ve nineye, her anne ve babaya şunu diyor: Çocuklarınızın böyle bir rüya görmesini beklemeden, bu rüyayı erken yaşlarında hedef olarak önüne koyun.
Burada soru şu: Bu rüya çocuklarımızın önüne hedef olarak nasıl konulabilir? Biz bu konuya çocuk kitaplarımızda1144geniş olarak değindik.
Burada çok kısa olarak şunları ifade edelim.
Bu konuda kitaplarımızda anlattığımız birçok şeyi yaptıktan sonra çocuğunuza şunu derseniz: “Yavrucuğum, anne baban olarak bizler senin bulunduğun her ortamda sayılan, sevilen, ilmine irfanına hürmet edilen bir insan olmanı istiyoruz. Bu hedefe ulaşman için de öncesinde şunları şunları yapman için elimizden gelen her desteği sana vermeye hazırız…”
Hayatın Sonunu Baştan Gösterme Yöntemi: Vizyon Eğitimi
4. âyetten pedagojik bir yöntem çıkaracaksak, onlardan birine “(hedef) vizyon eğitimi” diyoruz.
Allah’ın (cc) hayatının sonunda Hz. Yûsuf’u nasıl görmek istiyorsa, 4 âyet ile hayatının başında onun önüne öyle bir hedef koyuyor.1145
Bu hedefe “vizyon” diyoruz. Vizyon eğitimini çocuğa verirken, belli bir yaşa geldiğinde şu soruları kendisine sorması ve cevabını kendinin vermesini istiyoruz.
Ben 20 (40, 60) yaşına geldiğimde kendimi insanlara nasıl tanıtmak isterim?
Ben 30 (50, 70) yaşına geldiğimde çevremdeki insanların beni nasıl tanımalarını ve tanıtmalarını isterim?
Ben uzun yıllar bir şehirde oturduktan sonra oradan taşındığımda insanların arkamdan nasıl konuşmasını isterim?
Normalde hiçbir çocuk bu soruya “İnsanlar beni saygısız, kaba, yalancı, sahtekar, güvenilmez, tembel, başkasının sırtından geçinen, başkalarına fayda vermeyen, egoist, bencil ve cimri biri olarak tanısın ve tanıtsın.” demez.
Mutlaka ideallerini seslendirir.
İşte biz büyükler burada devreye girecek ve çocuklarımıza hayat yolunun başındayken hayalen onu hayat yolunun sonuna götürecek ve şu soruyu soracağız, “Sahip olmak istediğin vizyona (hedefe) hedefe giden yolda, misyonunu (yapılması gerekenleri) yerine getiriyor musun?”
Bizim dipnotta ismini verdiğimiz kitaplarla bu eğitimi çeşitlendirebiliriz… Özetlersek, büyük küçük her insan, Allah ömür verirse, yaşayacağı hayatın hangi yaşında olursa olsun, hayalen 80 yaşına gitmeli ve oradan dönüp geriye bir bakmalı, ben bu dünyadan giderken geriye nasıl bir miras bırakacağım?
Bilinçli insanlar bu miras için yaşarlar. Bilirlerle ki her insanın vefatından sonra adı “geçmiş” olacak bu miras, her insanı ahirette nereye gideceğini belirleyecek. Adı geçmiş olacak olan bu miras Allah’ın ahirette ona vereceği ödülün referansı olacak.
Bu Âyet ile Bu Konuların Ne Alakası Var?
Biz bu tefsir çalışmasında yer yer şunu ifade ettik; Kur’an’da bir şey varsa -biz bugün anlasak da anlamasak da- onun mutlaka bir hikmeti vardır.
4. âyeti okuyan her Müslüman (dede-nine, anne-baba, amca, dayı, hala, teyze… bu âyetten şunu anlayabilir: Hayat yolunun başında Yûsuf’un önüne bu rüya üzerinden hedef koyan Allah, bize de benzer hedefleri sizler de koyun diyor.”
Evet, “Kur’an’da bu âyet niye var?” sorusuna verilecek cevaplardan biri de budur. Bu âyeti böyle anlamak “âyette olanı” anlamaktır.
Biz bu tefsir çalışmasını tam da bunun için yapıyoruz, Kur’an’da ne varsa, onların hayatın için her konuda bize rehberlik yapmak için var olduğuna inanıyoruz.
5. Âyet: Habil Öldü Ama Kabil’ler Yaşıyor
Halk arasında hemen hemen herkes tarafından bilinen Habil-Kabil kıssası Maide sûresinde1146 geçiyor.
Olaya bir kurgu içinde bakarsak, Kur’an isimli bir haber kanalı var, bu kanal insanlık tarihinin başlangıcından iki haber veriyor; ikisinin konusu da kıskançlığın hasede dönüşmesi.
Birinci haberde Şeytanın Âdem’e (as) haset etmesi,
İkinci haberde Kabil’in Habil’e haset etmesi var.
“İnsanlık tarihinin başındaki bu haberlerin, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara mesajı nedir?” dersek,
Şeytan ve Âdem üzerinden verilen birinci mesaj şu: Kıskançlık duygusu her insanla beraber dünyaya gelecek. O duygu kötü değildir; iyi yönetilirse terakki ve tekamüle, kötü yönetilirse hasede dönüşüp insanın tedenni etmesine (aşağıların aşağısına inmesine) sebep olabilir.
Habil ve Kabil üzerinden verilen ikinci mesaj şu: Bu dünya imtihan dünyası, bu dünyada çeşitli imtihanlar yaşayacaksınız. Bunların en ağırını, en zorunu da en çok sevdiğiniz yakınlarınızla; dost ve kardeş bildiğiniz insanlarla yaşayacaksınız.
İnsanlık tarihinde bu mesajların altına “el-hak doğrudur” diye imza atacak milyonlarca olay vardır.
Biz bu yazıyı yazarken gugul (Google) arama motoruna şöyle bir ifade yazdık: “Kıskandığı kardeşini öldürdü.” Ardından önümüze yüzlerce haber geldi.
Burada çok sayıda örneği temsilen üç kısa örnek vermek istiyoruz;
19 yaşındaki cani abla, 17 yaşındaki küçük kardeşini 189 defa bıçakladı, gözlerini oydu ve kulaklarını kesti.
Avcılar'da 4,5 yaşındaki D. K çok kıskandığı 11 aylık kız kardeşi A. K'yı göğsünden 3 kez bıçaklayarak öldürdü.
F. T. 8 yaşındaki kardeşini kıskandığı için 27 yerinden bıçaklayarak öldürmüştü:
Bu örnekler bize şunu diyor: Kabil öldü ama Kabil’deki Kıskançlık ve Hased duygusu ölmedi. Bu duygu herkesin evinde vardır. Bu duygunun Hased’e dönüşme tehlikesi de her evde vardır. Bunun en net örneklerinden biri de Peygamber evi olan Hz. Yakup’un evidir.
Hz. Yakup’un Evindeki Habil ve Kabil
Hz. Yakup'un aile yapısı, kıskançlığın ve kardeşler arası çekişmenin nasıl tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini gösteren bir örnektir. Hz. Yakup iki eşi Rahel ve Lea’nın yanı sıra, bu eşlerinin cariyeleri olan Bilha ve Zilpa ile birlikte toplamda dört kadınla evlenmiştir. Bu evliliklerden doğan 12 oğul, Yakup'un soyunun devamını temsil eder.
Her ailede olan kıskançlık bu evde de vardı. Hz. Yakup bu evde olan kıskançlığın hasede dönüşme ihtimalini bildiği için âyette geçen “bu rüyayı kardeşlerine anlatma” ifadesiyle bu konuda tedbir aldı.
Hz. Yakup’un evindeki bu durum, insanlık tarihinin en eski kıssalarından biri olan Habil ve Kabil’in hikâyesini aklımıza getirir. Yûsuf ve Bünyamin, saflıkları ve masumiyetleriyle Habil’i temsil ederken, üvey kardeşleri içlerindeki kıskançlığı hasede dönüştürmeleriyle bize Kabil’i hatırlatır.
Bu âyeti takip eden âyetlerde göreceğiz, Hz. Yakup’un ailesinde yaşananlar, kardeşler arasındaki kıskançlığın ve çatışmanın, kontrol edilmediğinde nasıl yıkıcı sonuçlara yol açabileceğinin bir örneğidir.
Kıskançlık ve Hasedin Analizi
Bir yerde “Neden ben değil de o daha çok seviliyor? Neden ona benden daha fazla değer ve önem veriliyor? Benim ondan neyim eksik? Onun yerinde ben de olabilirdim...” gibi sorular soruluyorsa orada iki şey vardır:
Birincisi: Kıskançlık vardır. Kıskançlık kötü bir duygu değildir. Kıskançlık iyi yönetilirse bu soruları soran kişinin terakkisine, tekamülüne ve liyakat kazanmasına vesile olabilir; kişi daha fazla sevilmek, değer verilmek, eksiğini tamamlamak için gayret eder liyakat kazanırsa bu gayrete teşvik eden kıskançlık güzel bir duygudur.
İkincisi: Orada haset vardır. Hased kişinin manevi gözlerini kör eder. Kişi, kıskandığı kişinin yerinde olmak için onun sahip olduğu güzel özelliklere sahip olması gerektiğini gerçeğini göremez. Göremediği için de “Bende yok; onda da olmasın” der. Bu düşünce birçok yanlışı tetikler.
Bu düşüncenin analizine ve sonuçlarına 8 ve 9. âyetlerde devam edeceğiz.
“Kardeşlerin Değil, Şeytan Düşman”
5. âyetin sonunda geçen “şeytan insana apaçık düşmandır” ifadesi “kardeşlerin sana apaçık düşmandır” şeklinde gelmiyor.
Aslında bu ifade şöyle de gelebilirdi, “Yavrucuğum, kardeşlerin seni sevmiyor, seni kıskanıyor, o yüzden seni düşmanları olarak görüyorlar.”
Hz. Yakup’un böyle dememesi üzerinden bize şöyle bir mesaj veriliyor: “Kardeş-kardeşe ne kadar kötü davransa da siz anne-baba olarak onları birbirine düşman (iyiliğini istemeyen biri) olarak tanımlamayın.”
Biz bu konuya daha önce Nas sûresinin 1-6 âyetlerinin tefsirini yaparken “Dosta Dönüşme İhtimali Sıfır Olan Düşman: Şeytan” başlığı altında değinmiş ve özetle şunları demiştik: Kur’an’da peygamber kıssalarında iman edenlere düşmanlık yapan kişileri görüyoruz ama Kur’an oradaki hiçbir insan için isim vererek “Falan, filan sizin apaçık düşmanınızdır.” demiyor. Düşman tanımı yaptığında görünen hiçbir insanı hedefe koymazken, görünmeyen bir varlık olan şeytanı hedefe koyuyor.
Bunun üzerinden verilen mesajlardan biri şu: Ey insanlar! Sizin dosta dönüşme ihtimali sıfır olan tek düşmanınız şeytandır. Onun dışında insanlar arasından size bugün düşmanlık yapanların yarın dosta dönüşme ihtimalleri her zaman vardır. Peygamberler tarihinde, Peygamberler tebliğe başladığında onların karşısında olup onlara düşmanlık yapan birçok insanın sonradan hidayete ermesi, nice küs olanların sonradan barışıp canciğer dost olması bu gerçeğin şahididir. O yüzden bu konuda size şu âyet rehberiniz olsun ‘İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen (sana kötülük yapana; gönül kırmadan, rencide etmeden, tahrik etmeden iyilikle ve tatlı dille karşılık ver... kısaca) kötülüğü en güzel bir şekilde sav; işte o zamanseninle arasında (kin ve) düşmanlık bulunan kişinin sanki birdenbire sımsıcak bir dosta dönüştüğünü görürsün.’1147”
Vahye muhatap olan bir peygamber olduğu için bu mesaj Hz. Yakup tarafından da biliniyordu o yüzden, Yûsuf’a kardeşlerini değil, şeytanı apaçık düşman olarak tanımladı. Yûsuf da bu tanıma göre hareket etti, kardeşleri düşmanca hareketler sergilese bile o onlara düşmanlık yapmadı, o kötülüğü en güzel şekilde savdı ve bugün düşmanlık yapan abileri, yarın yaptıklarının pişmanlığını yaşayarak ona dost oldular.”
Özetlersek, 5. âyet bütün anne-babalara şunu diyor: Evinizde çocuklarınız birbirleri kötü davranabilir. Siz onların birbirini düşman olarak göreceği bir dil kullanmaktan sakının.
6. Âyet: Peygamberlik Yolunda Hazırlık
Bazıları bu âyetten ve Hz. Yûsuf’a kuyuda vahyin geldiğini anlatan 15. âyetten yola çıkarak ona peygamberliğin çocuk yaşta verildiğini söylüyor.
Bunu kabul etmenin önünde iki engel var.
Birincisi, bu sûrenin 22. âyeti peygamberliğin Hz. Yûsuf’a yetişkinlikte verildiğini net bir şekilde ifade ediyor.
İkincisi, peygamberlik, sorumluluğu ağır olan, her hareketiyle örnek olmayı gerektiren bir görevdir.
O yüzden biz gördüğü rüya dahil bu âyetin Hz. Yûsuf’u zihnen kalben o göreve hazırlamaya yönelik olduğunu düşünüyoruz.
Tam olarak benzemese bile büyük bir holding sahibinin kendisine varis olacak çocuğuna “Yavrucuğum, biz üç kuşaktır bu işi yapıyoruz, sen de dördüncü kuşak olarak bu işi yapacaksın. Şimdiden kendini hazırla.” demesine benziyor.
Bunlarla birlikte âyeti dikkatli okuduğumuzda Yûsuf’a verilen haberin gelecek zamanı da içine alacak şekilde geniş zaman diliyle ifade edildiğini görüyoruz.
Ayrıca gelecek âyetlerde Hz. Yakup’un bir baba olarak Hz. Yûsuf’tan yaşının üstünde bir davranış beklemediğini, onun kırda bayırda oynayarak yaşına uygun davranmasının önünü açtığını görüyoruz.
Bütün bunlardan yola çıkarak bu âyetin Hz. Yûsuf’u gelecekte yükleneceği vazifeye hazırladığını ifade ediyoruz.
Te’vil-i Ehadis
Bu sûrenin en önemli kavramlardan biri olan ve olayların/hadiselerin tevili anlamında gelen “Te’vil-i ehadis” kavramı bu âyette geçiyor.
Bununla birlikte şu bilgiyi de verelim, Kur’an’da dokuz yerde geçen “te’vil” kelimesinin yedisi bu sûrede geçiyor. Sûrenin bu özelliği bu kavramı, Kur’an’ın en önemli kavramlardan biri haline getiriyor.
Biz tevil kelimesi hakkında Mealimizin baş tarafında Meal Okuma Rehberinde (sayfa 46) bilgi vermiştik.
Bu kavram hakkında geniş bilgiyi bu sûrede 2. kere geçtiği 21. âyette vereceğiz.
Alîm ve Hakîm Esması: Hz. Yûsuf'un Hayatında İlim ve Hikmetin Tezahürü
Kur’an’ın genelinde Alîm ismi 153 defa geçiyor. Bunlardan 55’inde Hakîm ismiyle birlikte geliyor. Hakîm ismi de Kur’an’da 97 defa geçiyor. Bunların 91’inde Allah’ın ismi olarak geliyor.
Bu sûrede Alîm ismini 6, Hakim ismini üç defa görüyoruz. 111 âyeti olan bu sûreden Alîm ismi en fazla geçen ve en baskın isim olarak öne çıkıyor.
Bunun özel bir sebebi var mı? Var.
Biz bu sûrede Hz. Yûsuf’u her ne kadar bir peygamber olarak okusak da aslında bu sûrede karşımızda bir peygamber hayatından daha fazlası var. Onun hikayesinde, onu insan psikolojisinin derinliklerini, pedagojinin inceliklerini, sosyolojinin dinamiklerini ve ekonominin hassas dengelerini bilen çok yönlü vizyon sahibi bir insan olarak görüyoruz.
Onun bu özellikleri hem Allah’ın Alîm ve Hakîm isimleriyle hem de onun "te'vil-i ehadis" yeteneğiyle, yani olayların gidişatını öngörme ve yönlendirme kabiliyetiyle doğrudan bağlantılı.
Bu sûre boyunca Hz. Yûsuf'u bazen bir öğretmen olarak görüyoruz; kardeşlerine ve hapishane arkadaşlarına hayat dersleri veriyor. Bazen bir danışman; Mısır kralının rüyasını yorumluyor ve ekonomik kriz yönetimi hakkında tavsiyelerde bulunuyor. Bazen de bir yönetici ve lider; Mısır'ın hazinelerini yönetiyor ve ülkeyi kıtlıktan kurtarıyor.
Özetlersek, bu âyette öne çıkan Alîm ve Hakîm esması Hz. Yûsuf’ta tecelli ederken bize de şu mesajı veriyor: Bu kıssayı okumak için okumayın, bu kıssada Hz. Yûsuf’u başarılı bir yönetici yapan özellikleri ve güzellikleri çağınıza taşımak için okuyun.
7. Âyet: Yûsuf Sûresindeki Manevi Rezerv
Bu âyet Hz. Yûsuf sûresindeki manevi rezerve dikkat çekiyor. Bu dikkat çekmeyi 3. âyette geçen “Kıssaların en güzel ifadesiyle” birlikte okursak, buraya kadar yaptığımız yorumlarda, sûreden öğrendiklerimize bakarsak, bu sûrede muhteşem bir zenginlik var.
Bu rezervin olduğu âyetlere tefekkür denilen sondajı vurduğumuzda âyette bahsedilen ibret verici derslerin büyük bir kısmına ulaşacağımıza, onları kendi çağımıza taşıyabileceğimize, Hz. Yûsuf’un geçmişte kalmadığına, geleceği inşa etme noktasında erkek-kadın tüm Müslümanlara rol model olabileceğine inanıyoruz.
8-20 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
8. (Yûsuf’un üvey) Kardeşleri (kendi aralarında konuşurlarken) dediler ki: “Biz sayıca kalabalık olduğumuz (ve her işi yaptığımız) halde (her nedense) Yûsuf ve (onun öz) kardeşi (Bünyamin) babamızın gözünde bizden daha değerli. Belli ki babamız (bu konuda çok) açık bir yanılgı içindedir.”
9. (Kıskançlık ve haset gözlerini kör etmişti. Aralarından biri) “Yûsuf’u ya öldürün ya da onu (asla geri dönemeyeceği uzak) bir yere atın ki (bir daha dönüp gelmesin) babanızın ilgi ve alakası sadece size yönelsin. Onu ortadan kaldırdıktan sonra (da “halimiz ne olur?” diye de korkmayın, tevbe edersiniz, Allah sizi affeder, siz de huzur ve mutluluk içinde yaşayan) birer iyi insan olursunuz.”
10. İçlerinden (nispeten daha insaflı olan) biri: (“Bence) Yûsuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka bir şey yapacaksanız, onu (şehrin dışındaki bir) kuyunun içine atın; (oradan geçen) kervanlardan biri onu alıp götürsün.
11. (Bu görüş üzerinde, anlaştıktan sonra babalarına gidip, daha önce yaptıkları teklifi yinelediler) Dediler ki: “Ey babamız! (Biz kır gezisine çıkmak istiyoruz, Yûsuf da bizimle gelebilir mi?” diye sorunca babaları –olacaklar içine doğmuşçasına– “Ya başına bir şey gelirse” dedi. Bunun üzerine ağabeyleri) “Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun! Halbuki bizonun (ağabeyleriyiz ve her zaman için onun) iyiliğini isteriz.”
12. (Bak, çocuk evde bunaldı.) Yarın (çıkacağımız gezide) onun da bize katılmasına izin ver de (çocukcağız) bolca yesin içsin. (kırlarda, bayırlarda gönlünce) koşup oynasın. (Sen hiç merak etme) Biz ona (gözümüz gibi) bakarız.
13. (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni gerçekten üzer. (Çünkü onun bir an bile benden uzak kalmasına dayanamam) Ayrıca (gideceğiniz yer tehlikelerle dolu) siz ondan habersizkenbir kurdun (gelip) onu yemesinden endişe ediyorum.
14. (Bunun üzerine) Dediler ki: (“Babacığım) Biz (de onu en az senin kadar seviyoruz. Hem biz) bu kadar (güçlü kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, onu bir kurt kapacaksa, o zaman yazıklar olsun bize!”
15. (Böylece babalarını ikna ederek Yûsuf’u yanlarına alıp çıktılar.) Onu götürüp de (hep birlikte) kuyunun içine atmaya karar verdiklerinde, Biz(korku ve endişe içinde olan) Yûsuf’un kalbine şöyle ilham ettik: (Sakın korkma ve ümitsizliğe kapılma. Bir gün gelecek) Onların hiç beklemedikleri yer ve zamanda (kardeşlerini karşında bulacaksın. İşte o zaman) bu yaptıklarını onlara (tek tek) haber vereceksin.”
(Yûsuf’tan kurtulduklarını zannediyorlardı. Babalarının karşısına çıktıklarında daha inandırıcı olmak için Yûsuf’un gömleğini yanlarına almış ve o gömleğe kan bulaştırmışlardı.)
16. Yalanlarına babalarının inanacağını düşünerek) Akşam üzeri (hava kararırken) ağlaya sızlaya babalarına geldiler.
17. “Ey babamız! Biz yarışmak için (konakladığımız yerden azıcık) uzaklaşmış, Yûsuf’u da eşyaların yanında bırakmıştık. (Döndüğümüzde bir de ne görelim) Bir kurt onu parçalamış. Fakat (biliyoruz ki) biz her ne kadar doğruyu söylesek de, sen bize inanmayacaksın.
18. (Bu giriş konuşmasının ardından) Üzerine sahte bir kan sürdükleri gömleği çıkarıp gösterdiler. (Yüreği kan ağlayan Ya‘kūb, bütün soğukkanlılığını koruyarak) dedi ki (“Çok ilginç, bu ne merhametli bir kurtmuş ki, içindekini yemiş ama gömleğe hiç zarar vermemiş. Böyle bir kurdun varlığına ilk kez şahit oluyorum.) Anlaşılan o ki, kıskançlık duygularınız size çok kötü bir iş yaptırmış. (Sizi Allah’a havale ediyorum.) Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. (Ne diyeyim,) Bu anlattığınız (olaylar) karşısında (bana dayanma gücü vermesi için) Allah’ın yardımına sığınmaktan başka çarem yok.
19. (Ya‘kūb bu acıyı yaşarken, o esnada Şam diyarından Mısır’a giden) Bir kervan (Yûsuf’un atıldığı kuyuya yakın bir yere) gelmiş (konaklamış) ve sucularını suya göndermişlerdi. Sucu kovasını kuyuya salınca (önce gözlerine inanamadı, sonra da) “Müjde! Müjde! İşte bir oğlan (çocuğu”) dedi. (Bulanlar ona yardım edip ailesine götürmek yerine) Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını (ve yapacaklarını) çok iyi bilen Alîm’dir.
20. (Kafile Yûsuf’u yanlarına alıp Mısır’a vardığında) onu (masrafsız elde ettikleri için) ucuz bir fiyata, birkaç gümüş dirheme sattılar. (Arayan soran olur düşüncesiyle de) Onu hemen ellerinden çıkarmak istediler.
8. 9. Âyet: “Hz. Yakup Çocuk Yetiştirirken Hata Yaptı mı?”
Bu bölümde başlıktaki sorunun yanına şunları da koyabiliriz;
Kardeşlerinin Yûsuf ve Bünyamin’e düşmanlığında bir baba olarak Hz. Yakup’un da rolü var mı?
Bir Peygamber olarak Hz. Yakup çocuklarını yetiştirirken hata yapmış olabilir mi?
Hz. Yakup’un kız çocukları var mıydı? Onlara nasıl davrandı?
Bu sorulara cevap verirken üç noktanın bilinmesinde fayda görüyoruz.
Not: Neden Ayrıntılara Giriyoruz
Bazılarının aklına gelebilir: Birçok meal ve tefsirde üzerinde durulmayan bu ayrıntılara biz neden giriyoruz?
Çünkü tefsir yapmak bunu gerektiriyor. Kur’an’ı yüzünden okuyanlar için bu ayrıntılar gereksiz olabilir ama Kur’an’ı özünden okurken aklına birtakım sorular gelenler için bu ayrıntıların cevabı önem arz ediyor.
Birinci Nokta: Toplumda Geleneksel Aile Yapısı
Hz. Yakup’un M. Ö.1700’lü yıllarda yaşadığı tahmin ediliyor. Onun yaşadığı asırda, içinde bulunduğu toplumun yapısını anlamak için bir ortam okuması yaparsak, şunları söylemek mümkün.
Çok evliliğin yaygın olduğu bir ortam; evlilikler çok olunca çocuk sayısı da çok oluyor.
Bu çokluk içinde erkek çocuklar öne çıkarken, kız çocuklar öne çıkmıyor.
Birçok aile çocuk yetiştirme konusunda olması gereken hassasiyeti göstermekten uzak,
O yüzden çocuklar arasında çok fayda veren ve az fayda veren ayrımı yapılıyor,
Bunları dikkate aldığımızda, bugünden bakarak o günün aile yapısı için şunu diyebiliriz: Çocuklu bir ailede çocuklar arasında kıskançlığın olmama ihtimali neredeyse yok gibidir. O günün şartlarda -istisnaları olabilir- aile yapılarında ortam kıskançlığın ve buna bağlı başka sorunlar için çok müsaitti.
İkinci Nokta: Bu Ortamda Hz. Yakup’un Aile Yapısı
Yukarıda kısaca değinmiştik hem Kur’an’a hem de Tevrat’a göre Hz. Yakup’un dört evlilikten 12 erkek çocuğu vardı.
Burada soru şu: Kız çocuğu var mıydı? Tevrat âyetlerine göre1148 Dina isminde bir kız çocuğu var.
O günün dünyasında erkeklerin öne çıktığını kız çocuklarına da var-yok arası bir muamele yapıldığını dikkate aldığımızda, Hz. Yakup’un birden fazla kız çocuğun olduğunu ve bunların tarihi kayıtlarda öne çıkmadığını tahmin edebiliriz.
Şimdi 12 çocuğun yanına en az 10 tane kız çocuğu daha koyduğumuzda böyle bir ailede kıskançlığın kaçınılmaz olduğunu söylemek mümkün.
Üçüncü Nokta: Hz. Yakup’un Çocukları Arasındaki Yaş Farkı
Burada bazı tahminler yapacağız. Bu âyetlerde yaşanan konuların geçtiği zaman diliminde Hz. Yakup tahminen 100 küsur, Bünyamin 10, Yûsuf 17 yaşlarındaydı. Üvey abilerinin yaş ortalamaları da 25-30 civarındaydı. O zaman diliminde evliliklerin erken olduğunu dikkate aldığımızda, bu abilerden bazılarının evli ve çocuk sahibi olduğunu söylemek mümkün.
Dördüncü Nokta: Bir Peygamber Olan Hz. Yakup Çocuklarını Yetiştirirken Hata Yaptı mı?
Bu konuda Peygamberler hakkında daha önce yapmış olduğumuz değerlendirmelerin hatırlanması çok büyük önem arz ediyor.1149
Peygamberlerin ismet sıfatı; hatadan korunma, hata yapmama gibi bir sıfatları vardır. Ama bu sıfat onları melek yapmıyor. Çünkü peygamberler hata yapmaktan korunmuş demek, “Allah’tan aldıkları vahyi hatasız alır, sıfır hata ile ümmetlerine aktarır.” demektir. Ama “Sıfır hata ile yaşarlar” demek değildir. Çünkü her peygamber peygamber olmanın yanında aynı zamanda beşerdir onlar da hata yapabilir.
Bu temel bilgiyi başa koyduğumuzda Hz. Yakup hem çocuklarını yetiştirirken hem de başka konularda hata yapmış olabilir. Bu noktada onun için hatasız ve kusursuz demek hayatın gerçekleriyle uyumlu olmaz.
Bu açıklamalardan sonra, gelelim başlıktaki soruya,
Hz. Yakup Çocuk Yetiştirirken Hata Yaptı mı?
Bizim bu soruya cevabımız şu: Hz. Yakup bilerek ve isteyerek bir hata yapmadı. Neden bu kadar net konuşuyoruz. Çünkü o Allah tarafından seçilen bir peygamber. Evet, insan mükemmel değildir, Allah peygamber seçerken mükemmellik şartı aramaz ama Allah (cc) önüne gelen her insanı da peygamber olarak seçmez. Onun seçtiği her peygamberin yaşadığı toplumda bütün insanlara ve o insanlar içinde ailesine örnek olma vasfı vardır.
Bu kesin bilgidir. Bunun aksini düşünmek günümüzde bir cumhuriyet savcısının geçmişte 10 sabıkası olduğu halde o işi yaptığını kabul etmeye benzer.
Bu tespiti yaptıktan sonra şu tespitle devam edelim.
Hz. Yakup Çocuklarına Eşit Değil Adil Sevgi Verdi
Yukarıda Hz. Yakup’un aile yapısını vermiştik. O yapıda homojen (aynı) değil heterojen (farklı) bir ortam var. Yani ailesindeki çocukların yaş farkları arasında büyük fark var; Hz. Yakup aynı ailede hem ufak çocuklara hem de yetişkinlere babalık yapıyor.
Böyle bir babadan eşit sevgi beklenmez. Böyle bir babadan adil sevgi beklenir.
Bu noktada konuyu biraz daha genişletmek istiyoruz. Geçmişte ve günümüzde anne-babaların çocuklarına eşit sevgi verip vermemeleri çok tartışılan bir konudur.
Öncelikle şunu ifade edelim, belki istisnası vardır ama anne babaların çocuklarına eşit sevgi vermesi hem imkansızdır hem de doğru değildir.
İçinde ilginin de olduğu sevgi eşit verilmez, ihtiyaca göre ve adil bir şekilde verilir.
Çok çocuklu ailelerde çocuğa ilgi ve sevgi vermek çocuğa yaşına göre harçlık vermeye, yaşına göre (besin/gıda) yemek vermeye, özel durumuna göre özel ilgi vermeye benzer.
Bunları kısaca açalım. Yaşları ve ihtiyaçları farklı çocuklar eşit miktarda harçlık ve yemek vermenin doğru olmadığı, olması gerekenin ihtiyaç kadar olacağı hemen hemen herkesin ortak kabulüdür.
Özel duruma gelince çocuk engelli olabilir, bazı şeyleri kendisi yapamıyor olabilir. Bunun yanında bazı çocuklar okul derslerinde ve bazı becerilerinde diğerlerine göre geride olabilir. Burada da eşitliğin adalet olmayacağı, adaletin ihtiyaç kadar ilgi olacağı açıktır.
Bu açıklamalardan sonra tekrar Hz. Yakup ve ailesine gelelim.
Bu ailede yaşları ufak olan çocuklara verilecek ilgi ve sevgiyle yetişkin evli barklı çocuklara verilecek ilgi ve sevginin eşit olması değil, ihtiyaç yani adil bir şekilde verilmesi beklenir.
Ayrıca iki durum daha var.
Birincisi Hz. Yûsuf ve Bünyamin öz annelerinin vefatıyla çocuk yaşta öksüz kalıyorlar. Bu durum onların ilgi ve sevgi ihtiyacını daha da artıyor.
İkincisi: Hz. Yakup Allah’ın bildirmesiyle gelecekte Hz. Yûsuf’un bir peygamber olacağını biliyor. Bunu bildiği için de gelecekte peygamber olacak, gelecekte insanlara örnek olacak bir çocuğu geleceğe hazırlamayı da kendine görev biliyor.
İşte Hz. Yakup (as) bütün bunları bildiği ve dikkate aldığı için çocuklarına eşit değil, adil sevgi veriyor. O bilerek ve isteyerek hata yapmıyor. Maalesef bu gerçekleri görmeyen bilmeyen ve nefislerinin kötü arzularına uyan çocukları büyük bir değerlendirme hatası yapıyor.
Düşüncede başlayan bu hata, gelecek âyetlerde eyleme doğru gidiyor.
Fakat ilginç bir nokta var, ona aşağıdaki başlıkta işaret edelim.
Görünen Niyetin Arkasındaki, Görünmeyen Niyet
Âyetleri düz bir şekilde okursak, üvey abilerin baba bir anne ayrı kardeşlerini kıskandığını görüyoruz.
Ama yukarıda “Üçüncü Nokta: Hz. Yakup’un Çocukları Arasındaki Yaş Farkı” başlığı altında yaptığımız değerlendirmelerle birlikte bu âyetleri okuduğumuzda görünenin arkasında başka bir niyetin olduğunu anlıyoruz.
Çünkü kıskanılan çocukların yaş ortalamasına 15, kıskananların yaş ortalamasına 25 dersek normal şartlarda bu abiler şöyle de diyebilirlerdi: “Biz çocuk değiliz, bizler kucakta sevilecek yaşları çoktan geçtik. Şu anda içimizde evli olup çoluk çocuk sevenler var. Yûsuf ve Bünyamin daha çocuk. Hem annelerini de yeni kaybettiler. O yüzden babamızın onlara bizden fazla sevgi ve ilgi göstermesi gayet doğal…” böyle demiyorlar.
Kur’an görünen niyeti bize gösterirken, onun arkasındaki görünmeyen niyeti bulmayı bize bırakıyor.
O niyetin izini aşağıdaki başlıkta takip edelim.
Sebep Masum Kıskançlık mı, Yoksa Başka Bir Şey mi?
4-6 arası âyetleri bir kere daha hatırlayalım. Orada Yûsuf bir rüya görüyor, babası dolaylı olarak Yûsuf’a bir müjde veriyor ve ona “aramızdaki konuşmaları kardeşlerine söyleme” diye tembih ediyor.
Bu anlatılanlar babası ve Yûsuf arasında kalsa bile, Hz. Yakup’un büyük oğulları babalarının, dedeleri İshak’ın ve büyük dedeleri İbrahim’in peygamber olduğunu biliyorlar. Onların kendi çocuklarına Allah’ın verdiği peygamberlik görevini duyurduklarını da biliyorlar.
Böyle bir geçmişten yola çıkarak, az çok geleceği ve gelecekte peygamberliğin kime verileceğini tahmin ediyorlar.
Ve burada “Büyük “abi”ler olarak biz varken bu makam, bu görev, bu güç, bu miras neden bu çocuğa verilsin ki?” diyorlar.
Böyle diyebilirler mi?
Koca adam olmuş bu kişilerin “Babamız bizi daha çok sevsin” diyerek bir cinayete teşebbüs etmeleri makul bir sebep gibi görünmüyor,
Bu konuda Tevrat’ta geçen âyetlere baktığımızda Üvey kardeşlerin Yûsuf’un babasına anlattığı rüyayı duyduklarını ve onu kuyuya atınca “bakalım onun rüyaları ne olacak” dediklerini öğreniyoruz.1150
Önceki anlattıklarımızı bunlarla birlikte değerlendirdiğimizde, asıl niyetin başka olduğunu görüyoruz.
Bu niyetin adına “İktidar mücadelesi” (gücü ve makamı elde etme) dersek.
Aslında, vizyonu ve misyonu ile böyle bir niyetten çok uzak olan peygamberlik birçokları tarafından “iktidar mücadelesi” olarak anlaşılmış. Peygamberler geldikleri toplumlarda o toplumun ileri gelenleri tarafından, kendi konumlarını elde etmek için “din maskesi takan iktidar heveslisi” olarak değerlendirilmiş, böyle bir değerlendirme sonucunda Allah birine peygamberlik verecekse bunun kendileri olacağını ifade etmişlerdir.1151
Özetlersek, Yûsuf’un üvey abileri peygamberliği bir güç ve makam sahibi olmak şeklinde anladıkları için küçük kardeşlerini kendilerine rakip olarak görüyor, rakiplerini ortadan kaldırmak için de her yolu mubah görüyorlar. (Allahü a’lem)
10. Âyet: Allah’ın Hayata Müdahalesi Nasıl Olur?
Tâhâ sûresi 41. âyette “yazgıya göre (bugün bu makama) geldin ey Mûsâ!” şeklinde bir ifade geçmişti, biz de o ifade vesilesiyle “Allah’ın Evrene ve İnsan Hayatına Müdahalesi Nasıl Oluyor?” başlığı altında bir değerlendirme yapmıştık. O değerlendirmenin okunmasını önemle tavsiye ederek burada yeni değerlendirmeler yapmak istiyoruz.
Allah (cc), hayatın her anında varlığını ve kudretini hissettirir. Bu, gerçekten muazzam bir durumdur. Milyarlarca farklı işin düzenini kurarken, her bir kulunu da özel olarak gözetir, her birinin duasını işitir ve her birinin kalbine nazar eder. Her insanın iradesini dikkate alır, onun tercihine göre bir takdir yapar. Bu gerçeğin farkında olan insanlar Allah-insan ilişkisinde kişiye özel muamele görürler.
Kur’an’da bunun örneklerini görürüz.1152 Fakat bu müdahalelerin hiçbirinde insanın iradesi devre dışı kalmaz, hiçbir insan “ben bu işi zorla yaptım” demez. Genelde bu müdahale insanda var olan donanımın vicdan, merhamet, pişmanlık gibi parçaları üzerinden olur.
Basiret ve feraset sahibi insanların fark ettiği bu dokunuşlara bir film senaryosu gibi bakarsak, senaristin ufacık bir müdahalesi, bütün filmin akışını siyahtan beyaza, beyazdan siyaha çevirebilir.
Bu ön bilgiden sonra, bu soyut ifadelerimizi somut bir örnek üzerinden anlatmak için âyetin tefsirine geçebiliriz.
Senarist Senaryoya Müdahale Etmese Ne Olurdu?
Bu kıssanın 10 âyetini bir film senaryosundan bir cümle gibi okuyalım.
Senaryo şöyle olsaydı, “İçlerinden biri Yûsuf’u kuyuya atalım, kervanlardan biri onu alıp götürür” deyince, bir başkası şöyle dedi: Hayır, sakın böyle yapmayalım. Ya ölmezse ya yarın bir yerde karşımıza çıkarsa. O zaman yaptığımız bütün plan bozulur. O yüzden öldürelim ve öldüğünü de şu gözlerimizle görelim…”
Eğer senaryo böyle olsaydı, filmin devamı (ihtimal) şöyle olacaktı. Yûsuf ve ailesi Mısar’a gidemeyecek, İsrailoğllarının soyu Mısır’da devam etmeyecek, tarih sahnesinde bir Musa-firavun kıssası olmayacak… biz bugün bambaşka bir İsrailoğuları tarihi okuyacaktık…
Senaristin ufak bir dokunuşu koskoca tarihinin akışını değiştirdi.
Bize göre bu kıssada da en önemli kırılma noktalarından biri burası.
Hayatın İçinde İnsan Doğasının Resmi
Bu ve benzeri âyetlerden insan doğasının resmini görüyoruz. Öğretmenlik yapanlar bilirler, 20 öğrenci bir sınıfta (önceden bir seçme yapmadan) bir araya gelmişse en az birbirinden ayrı 20 farklı karakter de bir araya gelmiştir. O sınıfta en çalışkan, en tembel, en uslu, en yaramaz, en sevimli en sevimsiz, en gaddar, en merhametli, en kaba, en nazik… gibi farklı insan tipleri bir araya gelmiştir.
Bunun bir örneğini bu âyette olduğu gibi suç örgütlerinde de görürüz. Genelde yapılan haksızlıklara içlerinden biri dayanamaz ya o an ya ondan sonra bir şekilde tepki verir. O kişinin yaşadığı vicdan azabı o örgütün suç işlemeden önce veya sonra yakalanmasını sağlar.
Bunun bir benzerini İniş sırasından yaptığımız okumada 2. sûre olan Kalem sûresinin 28. âyetinde görmüştük. “Onların (içlerinde) en akl-ı selim sahibi olanı (ve onları daha önce de defalarca uyaranı) şöyle dedi, “Ben size İnşaallah diyelimdememiş miydim?”
Rubin “Öldürmeyelim” Diyor
Tevrat’tan yaptığımız okumada burada “öldürmeyelim” diyen abinin isminin Rubin olduğu öğreniyoruz. Tevrattaki âyetlere göre Rubin sadece “öldürmeyelim” demekle kalmıyor. Rubin Yûsuf’u kuyuya attıktan sonra geri dönüyor. Onu arıyor bulamıyor. Satıldığını anlıyor. Mısır’da kıtlık yaşandığında tekrar bu olayı hatırlatarak özeleştiri yapıyor.1153
Bu sûrenin 80. âyetinde Rubin ile ilgili şöyle bir şey detay daha var ki, bu detay Tevrat’ta geçen bütün âyetlerin de referansı oluyor.
“İçlerinden en büyüğü (–ki daha önce Yûsuf’un kuyuya atılmasına karşı çıkan da oydu– büyük bir üzüntü içinde kardeşlerine) dedi ki: “Allah’ı şahit tutarak Babanıza (Bünyamin’i sağ salim geri getirme konusunda) verdiğiniz sözü ve daha önce Yûsuf’a yaptığınız kötülüğü unuttunuz mu? (Bütün bunlar ortadayken, biz şimdi babamızın yüzüne nasıl bakarız?) Babam bana (“Yanında kardeşin olmasa da gelebilirsin” diye) izin verinceye (kadar) veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar buradan asla ayrılmayacağım. (Çünkü) O hükmedenlerin en hayırlısıdır.”
Özetlersek, ufak bir ayrıntı gibi görülen Rubin’in bu davranışı, koskoca bir tarihin akışını değiştiriyor. Bu ufacık ayrıntı bütün zamanlara “Allah’tan ümit kesilmez.” mesajını bir kere daha çok güçlü bir şekilde veriyor.
11. 12. Âyet: Kur’an’ın Bizi Senaryoya Dahil Etme Yöntemi
Kur’an kıssaları genelde böyledir; Allah (cc) kıssaları genelde oldukça kısa anlatır. Anlattığı yerlerde bazen bilerek boşluklar bırakır. Bunun hikmetlerinden biri de okuyucuyu kıssanın içine çekmek, o boşlukları onun doldurmasını sağlamaktır. Böyle okunan bir kıssada okuyanın ilmi derinliğini manevi zenginliği kıssaya yansır. Bu yansıma ile kişi kıssayı içselleştirir, kendini kıssanın bir parçası gibi görür ve o kıssanın okuyanın yaşadığı çağa taşınması ve o çağda yaşanması bir şekilde gerçekleşmiş olur.
11. âyeti 12 ile birlikte okuduğumuzda konuyu şöyle anlıyoruz. Yûsuf’un abileri, onu kıra götürmek için babalarından izin istiyor, babaları -onlara güvenmediğini hissettirecek şekilde- onlara izin vermiyor. Âyette geçmeyen bu izin verilmeyince, 12. âyette “İzin vermiyorsun eğer o istediğimiz izni verirsen şöyle şöyle faydası olacak” şeklinde ilk istenen izne vurgu yapılıyor.
Özetlersek, biraz düşününce ikinci izinden önce bir iznin istenmiş olduğunu anlıyoruz.
13. 14. Âyet: Hz. Yakup’un Aklına Gelen Başına mı Geldi?
Halk arasında olumsuz hadiseler gerçekleşmeden önce konuşulduğunda “Ağzından yel alsın. Allah korusun. Şeytanın kulağına kurşun. Sus, konuşma yoksa aklına gelen başına gelir...” gibi ifadeler duyarız.
Bunlar “Halk arasında üzerinde düşünülmeden konuşulan sözler” başlığı altında değerlendirilecek sözlerden bazıları.
İnsanın başına gelenler aklına geldiği için gelmez. Tam aksine o tür ihtimallerin bir kısmı baştan düşünülmediği için başa gelebilir.
Bunun hayatın içinde yüzlerce örneği vardır.
Mesela doktorlar, bir hasta hakkında teşhis koymadan önce olabilecek her türlü ihtimali düşünüyor.
Mesela itfaiyeler, her türlü yangın ihtimalini akla getirip, her türlü senaryoya karşı önceden eğitim alıyorlar.
Mesela polis, asker her iç ve dış tehlikeyi akla getirip bunlar için tatbikatlar yaparlar.
Bu örneklerden sonra hiç kimse,
Bir doktora sen hastanın kanser olacağını aklına getirdiğin için kanser oldu,
Bir itfaiyeye sen doğal gaz patlamasını aklına getirdiğin için patladı,
Bir genelkurmay başkanına sen falan ülkeyle savaş ihtimalini akla getirdiğin için savaş oldu demez.
Bu meslek grupları, kendi alanlarında olabilme ihtimali olan bütün hadiseleri olmadan önce akla getirip tedbir alabildikleri nispette başarılı oluyorlar. Bu ihtimali aklımıza hiç getirmemiştik dedikleri alanlarda da başarısız oluyorlar.
Hz. Yakup, Dedesi İbrahim Gibi Rasyonel Bir Peygamber
Hz. İbrahim, Hz. Yakup’un büyükbabası. Konumuz bu peygamberler olduğu için başlıktaki ifadeyi kullandık. Aslında her peygamber rasyoneldir. Yani aklını kullanır ve alınması gereken her tedbiri almaya çalışır.
Şunu çok rahat söyleyebiliriz; Allah’ın dünyaya gönderdiği peygamberlerin tamamı günümüzde yaşasaydı,
Tamamı araba sürerken emniyet kemeri takacak,
Tamamı hız limitlerine uyacak,
Tamamı vergilerini verecek,
Tamamı deprem riskine karşı fay hattı üzerine ev yapmanın doğru olmadığını söyleyecek,
Tamamı çevreyi kirletmeme, kaynakları israf etmeme, yenilenebilir enerjileri teşvik etme konusunda bize örnek olacaktı.
Konuya bu açıdan bakarsak her Müslümanın önünde iki sünnet vardır. Bu sünnetlere şu başlık altında devam edelim.
Sünnetullah ile Sünnet-i Resûllullah Arasındaki İlişki
Sünnet kelimesinin yol manasına geldiğini hatırlarsak,
Sünnetulallah, Allah’ın (cc) kainatı belli yasalara göre yaratmada ve yönetmede izlediği yol oluyor.1154
Sünnet-i resûlullah da o yasaları dikkate alarak yaşamada izlenen yol oluyor.
Sünnetullahı trafik kurallarına benzetirsek, her peygamberin bu kuralları dikkate alarak yaşamada insanlara örnek olması da sünnet-i resûlullah oluyor.
Bu açıklamayı yaptıktan sonra şunu çok rahat ifade edebiliriz. Her peygamberin gönderiliş amacı sünnetullaha ait yasaların/kuralların geçerli olduğu dünyada bizlere, o yasalara uygun olarak yaşamada rehberlik yapmalarıdır.
Konuya şu başlıkla devam edelim,
Tedbir ve Tevekkül Arasındaki Denge
Hz. Yakup sünnetullahı dikkate alarak yaşama noktasında azami gayret göstermiştir. Olma ihtimali olan bazı şeyleri önceden dile getirerek onlara karşı tedbir almıştır.
Mesela Hz. Yûsuf kendisine gördüğü rüyayı anlattığında, “onu kardeşlerine anlatma” demesi bir tedbirdir. Bu âyetlerde gördüğümüz gibi abileri onu kıra götürmek istediklerinde isteksiz davranması bir tedbirdir.
Bu tedbirler işe yaradı mı? Yaramadı. Kardeşleri Hz. Yûsuf’u kuyuya attılar.
Peki Hz. Yakup bütün bunlardan sonra şöyle dedi mi?
“Ya aklıma gelen başıma geliyor, o yüzden bundan sonra olma ihtimali olan şeyleri aklıma getirmeyeceğim.” dedi mi? Hayır. Tedbir almaya devam etti mi? Evet.
Gelecek âyetlerde göreceğiz, (59-61) Hz. Yûsuf daha fazla erzak vermek için Bünyamin’i Mısır’a getirme şartı koştuğunda, Hz. Yakup bu konuda da tedbir alıyor. Bu tedbire ilaveten Mısır’a girerken ayrı kapılardan girmelerini söyleyerek de tedbir almaya devam ediyor (67, 68).
Peki, bütün bunlar bize ne diyor? Başkaları diyebilir ama bilinçli bir şekilde Kur’an okuyan Müslüman “Aklına gelen başına gelir.” sözünü söylemez. Alınması gereken tedbirleri alır. Aldığı tedbirler işe yaramasa bile tedbirini alıp Allah’a tevekküle devam eder.
15. Âyet: “Biz Orada Olsaydık Engel Olur muyduk?”
15. âyeti iki türlü okuyalım.
Birinci Okuma: Abileri Yûsuf’u kuyuya atacakları zaman biz tam oradayız. Engel olur muyduk? …
İkinci Okuma: Biri bize geleceği gösteriyor; bize şer gibi görünen kuyuyu atılma hadisesinden sonra Mısır’a vezir olma gibi bir hayrın gerçekleşeceğini öğreniyoruz.
Soru şu yine de engel olur muyduk?İnsan doğası geleceği bilemediği için zahirinde şer gibi görünen hadislerin olmaması için hem baştan tedbir alır hem olacağı zaman da olmaması için elinden geleni yapar.
Yani orada olsaydık, engel olmaya çalışırdık.
Peki bu ve benzeri âyetler üzerinden Yûsuf kıssası bize ne diyor: “Başınıza gelme ihtimali olan ve gelen her hadise için tedbir alın, engel olmaya çalışın ama -işte bu ama çok önemli- olduktan sonra sakın ama sakın karamsarlığa kapılmayın, “battım, bittim, mahvoldum” demeyin.
Bakın Hz. Yûsuf’un kıssasına, kuyuya atıldı, zindana düştü ama Allah’tan ümidini kesmedi.
Bakın babası Hz. Yakup’a, oğlunun ölüm haberini aldı, yetmedi Bünyamin’in Mısır’da suçlanması nedeniyle alıkonulduğunu öğrendi, ama o da bu sûrede 87. âyetin ifadesiyle Allah’tan ümit kesmedi.
Özetlersek, bu kıssa hem Mekke’nin Yûsuf’u olan Hz. Muhammed’e hem de bütün zamanlarda hedefine giderken şer gibi görünen hadiseler yaşayan çağının Yûsuf’larına şu mesajı veriyor: Sizin şer gibi gördüğünüz hadiseler gelecek hayırların müjdesi olabilir. Şer görünce yılmayın, durmayın onu hayra tedbil etmenin yollarına bakın.
Yufus’a Kuyuda Vahiy Geldi mi?
Yukarıda 6. âyetin tefsirini yaparken orada değindik. Bu sûrenin 22. âyetinde geçen “Olgunluk çağına erişince, Biz onagüçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim verdik.” İfadesini dikkate aldığımızda, Hz. Yûsuf’un gördüğü rüyanın, babasından duyduğu müjdenin ve bu âyette kalbine ilham gelmesinin onu gelecekteki görevine hazırlamaya matuf olduğunu düşünüyoruz.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki sorunun cevabını gelirsek, Yûsuf’a gelen vahiy, adına ilham dediğimiz türden bir vahiy. Bu vahyin örneğini daha önce geçen Tâhâ sûresinin 38. âyetinde Hz. Musa’nın annesine gelen vahiyde görmüştük. Oraya bakılabilir.
16-18. Âyet: Yûsuf'un Abilerinin Poliste Verdiği İfade İçin Adli Bilirkişi Raporu ve Multidisipliner Analizi
Bu vaka analizi, modern adli bilimler perspektifinden yapılmış olup, çeşitli uzmanlık alanlarının entegre değerlendirmesini içermektedir. Metodoloji olarak, kanıta dayalı adli inceleme teknikleri ve davranış analizi protokolleri kullanılmıştır.
Varsayımsal Senaryo:
Yûsuf'un kardeşleri, kasten adam öldürmeye teşebbüs ve nitelikli hürriyeti tahdit suçlarından gözaltına alınıyor. Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda multidisipliner bir soruşturma başlatılıyor. Olay Yeri İnceleme, Adli Tıp, Kriminal Laboratuvar ve Davranış Bilimleri uzmanlarından oluşan geniş kapsamlı bir inceleme heyeti oluşturuluyor.
Bilirkişi Raporları:1155
• Adli Psikoloji Uzmanı: (Dr. değerlendirmesi ve DSM-5 kriterleri esas alınarak) Kardeşlerin karanlık vakti seçimi, antisosyal davranış örüntüsü ve premedite suç planlaması göstergesidir. Temporal analiz, suçun işlenme zamanlamasının tesadüfi olmadığını, bilinçli bir tercih olduğunu ortaya koymaktadır. Çevresel psikoloji verileri, karanlığın suçlular üzerindeki cesaretlendirici etkisini desteklemektedir.
• Klinik Psikolog: Duygusal manipülasyon indeksi (EMI) ölçeğinde yüksek skorlar gözlenmiştir. Ağlama davranışı, aleksitimi ve empati eksikliği belirtileriyle birlikte değerlendirildiğinde, organize bir manipülasyon stratejisinin parçası olarak yorumlanmıştır. Grup dinamikleri analizi, kolektif suçluluk psikolojisinin varlığını göstermektedir.
• Adli Tıp Uzmanı: Spektrofotometrik analiz ve immunokromatografik testler sonucunda, gömlek üzerindeki kan örneklerinin hemoglobin yapısı ve antijen profili mağdurun DNA'sıyla uyumsuzluk göstermiştir. Elektron mikroskobisi ile yapılan incelemede, kanın kumaşa uygulanma paterni de doğal bir yaralanma ile uyumlu değildir.
Multidisipliner Değerlendirme Sonucu: Yapılan tüm bilimsel analizler ve uzman görüşleri ışığında, şüphelilerin ifadelerinde tespit edilen inkonsistansiler ve manipülatif örüntüler, modern adli bilimlerin öngördüğü suç profili ile tam bir uyum göstermektedir. Davranışsal, psikolojik ve fiziksel delillerin üçgenlemesi (triangulation), olayın premedite bir suç olduğunu göstermektedir.
Özetlersek, Yûsuf’un kardeşlerinin işledikleri suça günümüz adli soruşturma yöntemleriyle baktığımızda, yaptıkları eylemin son derece amatörce olduğunu, ifadelerinin inandırıcılıktan uzak, tutarsızlıkla dolu olduğunu görüyoruz.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Orada Siz Olsaydınız 112’yi Arar mıydınız?
Böyle bir olay günümüzde olsa soruşturmanın nasıl olacağını yukarıda anlattık. Şimdi bu olaydaki bazı noktalara dikkat çekmek için, olayın gerçekleştiği anı günümüz diliyle anlatmaya çalışalım.
Böyle bir haber size gelse ilk yapacağınız ne olurdu?
Hemen 112 acil yardım hattını arayacaktınız. Sonrasında polis şüphelilerin (Yûsuf’un abilerinin) ayaküstü ifadesini alacaktı. Hemen olayın geçtiği alana gidilecekti, olay yeri inceleme ekipleri olay mahallinde suç delillerini ve ceset arayacaklardı.
Burada soru şu: Bu kıssanın gerçekleştiği zamanda buna benzer bir şey oldu mu?
Hayalen o asra gidelim ve bazı sorular soralım.
Bu olayı ilk duyduğunda Hz. Yakup ne demeliydi? Cevap: “Ceset nerede?”, “Ceset yok” denildiğinde ikinci olarak “Sabah ilk iş beni bu olayın gerçekleştiği yere götürün” demeliydi…
Kur’an’da ve Tevrat’ta bu tür sorularla ilgili bir bilgiye rastlamıyoruz.
İşte burada Kur’an’ın kıssa anlatma, anlattığı kıssalarda kasıtlı olarak boş bırakılan yerleri doldurma görevini okuyucuya bırakma tekniğini görüyoruz.
Biz bu olay karşısında çocuğunun ölüm haberini alan her babanın vereceği tepkileri Hz. Yakup’un da verdiğini, olayla ilgili merak ettiği her şeyi öğrenmek için gayret ettiğini düşünüyoruz.
Yûsuf’un abilerinin çok amatör bir hikaye uydurduklarını göstersek de bu tür boşlukları düşünmüş olabileceklerini tahmin ediyoruz.
Babalarının soruları karşısında “Babalarını sabah olay yerine götürmüş, orada yalanlarına devam ederek, “Kurt cesedi yedi, gece esen rüzgar bütün izleri sildi” demiş olabilirler.
Burada "Minareyi çalan kılıfını hazırlamıştır." deyimi tam olarak oturuyor. Çalınan kalem olsaydı, onu saklamak için kılıf bulmak kolay olurdu ama çalınan minare olunca, ona kılıf bulmak zor oluyor.
Buradaki olay amatörce kurgulanmış bir cinayet girişimiydi. Faillerin çok sayıda açıkları vardı ama ellerinden geldikleri kadar da onları kapatmaya çalıştıkları da bir gerçek.
Burada yeri gelmişken şunu da ifade edelim, bu tür işlerin uzmanı olan savcı ve polislerin ortak bir kabulü vardır: Kusursuz cinayet yoktur. Her katil geride ufak da olsa bir iz bırakır. Yani çalınan minarenin boyu uzadıkça, onu gizlemek zorlaşır.
”
19. 20 Âyet: Bu Bölümü Sinemada İzliyoruz
Kur’an kıssanın bu bölümlerini bize niye anlatıyor? Cevaplardan biri şu olabilir: Kıssanın duygulara yaptığı etkiyi daha fazla hissettirmek ve hisler üzerinden kıssanın verdiği mesajını daha etkili bir şekilde vermek istiyor.
Bu mesajı almak için bu bölüme bir sinema sahnesi olarak bakalım.
Sadece bu bölüme sinema diliyle bir isim verecek olsak, bu bölümün adı dram ve gerilim olurdu.
Varsayalım bir sinema salonundayız, film kardeşlerin Yûsuf’u kuyuya atmaya karar vermeleriyle dramatik hale geliyor. Seyirci bundan sonrasında “Acaba ne olacak?” diyerek geriliyor. Yûsuf kuyuya atıldığında dram ve gerilimle birlikte bilinmezler de artıyor. Bundan sonrası her ihtimale açık; biri az sonra gelip bulabilir ama günlerce de uğramayabilir. Hadi biri buldu nasıl davranacak? …
Bunları seyirci düşünürken, bunları bizzat yaşayan Yûsuf ne düşünüyor acaba?
Bu soruya aşağıdaki başlık altında değinelim.
Yûsuf Melek Değil Bir İnsan
Yûsuf’un rüya gördüğünü, babasının Yûsuf’a gelecekle ilgili birtakım müjdeler verdiğini, kuyuda ona ilham anlamında vahiy geldiğini biliyoruz ama Yûsuf her şeyden önce bir insan ve çocuk.
O yüzden abileri onu kuyuya atarken onlara şöyle dememiştir: “Bana ne yaparsanız yapın, sizden hiçbir korkum yok. Attığınız bu kuyudan Allah beni kurtaracak ve gelecekte peygamber yapacak...”
Böyle dese belki abileri planı değiştirecek, onu orada hemen öldürecekler. Kuyunun içine gelelim, Hz. Yûsuf bir melek değil. O bir insan; kuyuda korku ve endişe yaşaması gayet normal.
Ama biz bunların uzun sürmediğini düşünüyoruz. Çünkü Yûsuf bu noktada gördüğü rüyayı, babasının kendisine gelecekle ilgili verdiği müjdeyi, sonra 15. âyette kalbine gelen ilhamı düşünmüş olabilir. Bunlar onu sakinleştirip mütevekkil bir hale getirmiş olabilir. (Allahü a’lem)
Filmde Alîm İsmi Bize Ne Diyor?
19. âyette bu sûredeki altı Alîm isminden 2.si geçiyor. Bu âyete bir sinema sahnesi gibi bakarsak, Yûsuf kuyuya atılmış, bir kervan onu bulmak üzere. Seyircinin aklına çok sayıda soru geliyor: "Yûsuf'un kaderi ne olacak? Bu kervan ona yardım edecek mi yoksa onu köle olarak mı satacak?"
Bu sorularla birlikte heyecan dorukta. Gerilim tırmanıyor. Merak had safhada. Az sonra ne olacak? Kimse bilmiyor. Seyircinin yüreği ağzında, Tam bu anda, beklenmedik bir şey oluyor. Yûsuf'un Rabbi, Alîm ismiyle tecelli ediyor. Sanki bize şöyle fısıldıyor: "Anlıyorum, çok endişelisiniz. Ama sakin olun. Yûsuf yalnız değil. Ben onun yaşadığı her şeyi biliyorum. Bu yaşananlar, onu geleceğe hazırlıyor."
Sakinleşince şunu düşünüyoruz. Hayat bazen bizi en dibe çekebilir. Ama unutmayalım, her şeyi bilen ve gören bir güç var. Biz irademizi doğru kullanırsak, kriz anlarını iyi yönetirsek, bu güç, yaşadığımız zorlukları bizim iyiliğimiz için bir fırsata çevirebilir.
"Filmde 'Birkaç Dirhem' Bize Ne Anlatıyor?”
Sinema perdesinde gözlerimizi kırpmadan izlediğimiz bu sahnede, 'birkaç dirhem' ifadesi adeta zaman tünelinden çıkıp gelen arkeolojik bir eser gibi. Bu ifade, binlerce yıl öncesinin dünyasını anlamamız için bize çok değerli bir ipucu veriyor. Tıpkı bir damla kanın tüm vücudumuz hakkında bilgi vermesi gibi, bu 'birkaç dirhem' de o dönemin toplumsal, ekonomik ve ahlaki yapısı hakkında çok şey anlatıyor.
Düşünün ki, Allah katında paha biçilemez olan, anne-babasının gözbebeği bir çocuk, üç beş kuruşa satılıyor. Bu sahne, insanın nasıl bir metaya dönüştürülebileceğini, değerinin nasıl maddi ölçülerle belirlenebileceğini gözler önüne seriyor. Ve bu durum bize içinde yaşadığımız modern çağın tüketim toplumunun antik bir yansıması gibi oluyor.
Bu 'birkaç dirhem', aslında insanlık tarihinin acı bir özetini bize sunuyor.
Bu sahne, bizi Yûsuf'un hikayesini izlemekten öteye de taşıyor. Kendi hayatlarımıza, kendi değer yargılarımıza bakmaya da zorluyor. Acaba biz de çevremizdeki insanların değerini 'birkaç dirhem' ile ölçüyor muyuz? Ya da kendimizi sadece maddi başarılarımızla mı değerlendiriyoruz?
Kur'an'ın bu anlatım tarzı, binlerce yıl öncesinin olayını bugünün insanına aktarırken, aslında evrensel ve zaman üstü bir mesaj veriyor.
Birçok farklı şekilde özetlenebilecek olan zengin mesajı şu iki cümleyle özetleyelim,
Gerçek zenginlik paradaki sıfırların sayısında değil, insana verdiğiniz değerde gizli.
Size nasıl davranılmasını istiyorsanız, siz de başkalarına öyle davranın.
Yûsuf'u Satanların Organ Mafyasından Farkı Ne?
İnsanın insana bakışı, aslında bakan kişinin iç dünyasının bir aynasıdır. Bu bakış, insanın kalbindeki iyilik ya da kötülüğü, merhamet ya da acımasızlığı gözler önüne serer.
Bu kıssadan günümüze bir pencere açalım. Savaştan kaçıp ülkemize sığınan insanlar düşünelim. Gözleri yaşlı, kimsesiz çocuklar, bir köşede yardım eli bekliyor. Bu manzara karşısında insanların tepkileri, onların insanlık kalitesini ortaya koyuyor.
Orada iki farklı insan tipi görüyoruz:
Biri merhamet sahibi: "Bu çocuklara sahip çıkmalıyım, onlara yardım etmeliyim, kol kanat germeliyim." diyor.
Diğeri vicdanını yitirmiş olan: "Bu çocuklardan birini kaçırıp organlarını satsam, sonra da uyuşturucu alıp keyfime baksam." diye düşünüyor.
İşte bu örnek, insanlık kalitesinin özünü gösteriyor. Şimdi bu bakış açısıyla Yûsuf'un hikayesine dönelim. Zaman ve mekan değişse de, insanın özü değişmiyor.
Yûsuf'u bulanlar şöyle diyebilirlerdi: "Bu zavallı çocuk kim bilir ne zamandır aç ve açıkta. Önce karnını doyuralım, üstüne temiz giysiler verelim. Sonra da ailesini bulmaya çalışalım." Ama ne yazık ki böyle demiyorlar. Onlar Yûsuf'u bir eşya gibi görüp satıyorlar. Üstelik yaptıkları bu kötülüğün farkında olduklarından, suçluluk duygusu ve yakalanma korkusuyla onu bir an önce elden çıkarmak istiyorlar.
Bu davranışlarıyla farkında olmadan çok acı bir gerçeği ortaya koyuyorlar:
Yûsuf'u satarken aslında kendi değerlerini, kendi insanlıklarını satıyorlar.
Yûsuf'u kuyudan çıkarıp satarken, kendi insanlıklarını o kuyuya atıyorlar.
Bu hikayenin, binlerce yıl öncesinden günümüze verdiği mesajlardan biri şu: İnsanın değeri “dirhem” ile ölçülemez. Onu bir mal gibi görmek, satmak, sömürmek, insanlığımızı kaybetmek demektir. Bu, ister antik çağlarda bir köle pazarında olsun, ister günümüzde organ mafyasının elinde olsun, özünde aynı insanlık suçu vardır.
21-28 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
21. Onu satın alan Mısırlı, (kralın önde gelen vezirlerinden biriydi. Yûsuf’u alıp sarayına götürdü ve) karısına dedi ki: “Ona iyi bak (en güzel şekilde yetişmesi için elinden geleni yap,) Belki (ileride) bize faydası olur yahut onu kendimize evlat ediniriz.” İşte böylece Yûsuf’un Mısır’da iyi bir konuma gelmesine zemin hazırladık. Ayrıca ona rüyaları yorumlama, (olayların gerçek mahiyetini anlayıp kavrama) kabiliyeti verdik. Allah(her) işinde Gâlip’tir (işler eninde sonunda O’nun istediği yere varır) fakat insanların çoğu (hadiseleri doğru okuyamadıkları için) bunu bilmezler.
22. (Böylece aradan yıllar geçti. Yûsuf gençlik dönemini bitirip) Olgunluk çağına erişince, Biz ona (iyi bir yönetici olabilmesi için) güçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim verdik. İşte Biz, (sıkıntı ve zorluklara güzelce sabrederek) iyi davrananlarıböyle mükâfatlandırırız.
23. (Aradan yıllar geçti, güzel bir çocuk olan Yûsuf, çok yakışıklı bir delikanlı olmuştu.) Derken (bir gün) içinde yaşadığı sarayın hanımı (Züleyha) ona sahip olmak istedi. (Bu amacına ulaşmak için kocasının evde olmadığı bir gün, bütün) Kapıları iyice kapattı ve (bütün çekiciliği ile) “Haydi gel bana” dedi.O (hâşâ “düşündüğünü yapmaktan) Allah’a sığınırım!” dedi (ve ekledi; senin) o (kocan) benim efendimdir. (O bana güvendi, bana burada çok güzel ve saygın bir konum verdi.) Ben onun çok iyiliğini gördüm. (Ona ihanet edemem. Ayrıca şu gerçeğe de çok güçlü bir şekilde inanıyorum: Kendisine duyulan güvene ihanet eden) zalimler (asla) kurtuluş yüzü görmez!”
24. Doğrusu, kadın ona (sahip olmayı kafasına koymuş ve ona karşı önü alınmaz bir) istek duymuştu. Eğer Rabbi (bu işin ne kadar çirkin olduğunu) onun kalbine ilham etmeseydi, o da kadına uyacaktı. (Fakat Allah’ın yardımı sayesinde, arzularına gem vurup, iffetini korumasını bildi.) Biz (de bunun üzerine) onu kötülük ve ahlaksızlıktan korumak için (kalbine sebat ve kararlılık verdik.) Çünkü o (azami derecede günahtan sakınma şuuruyla yaşayan ihlaslı) samimi (ve seçkin) kullarımızdandı.
25. (Yûsuf kadından kurtulmak, kadın da Yûsuf’u yakalamak için) İkisi de kapıya doğru koştular. (Yûsuf tam kapıya varmışken) Kadın (yetişip) onun gömleğini arkadan yırttı. (İşte tam o sırada) Kapının (hemen) yanındakadının kocasıyla burun buruna geldiler. (Sevgisine karşılık göremeyen) Kadın (birden Yûsuf’a karşı düşman kesildi ve hem intikam almak hem de suç bastırmak için, kocasına) “Senin karının namusuna göz diken bu adamın cezası, zindana atılmaktan veya en ağır ceza neyse ondan başka ne olabilir!” dedi.
26. Yûsuf (kendisini savunarak, “Söyledikleri gerçeği yansıtmıyor,) Asıl kendisi beni baştan çıkarmaya çalıştı” dedi. (Kadının kocası önyargılı biri değildi. Bilirkişi olarak onunla beraber evine misafir gelen kişiye danıştı. O kişi) Kadının akrabalarından biri (olmasına rağmen delilden suçluya giden bir yöntem izleyerek) şöyle hakemlik etti: “Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru, Yûsuf yalan söylüyor demektir.”
27. “Yok, eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, o zaman kadın yalan, Yûsuf doğru söylüyor demektir.”
28. (Kocası, Yûsuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce (karısına dönerek) “anlaşıldı, bu (gördüklerim) siz kadınların oyunlarından biri. Sizin oyunlarınız çok çetindir.” dedi. (Fakat karısına herhangi bir ceza vermedi. Zira olayın dillere düşmesini istemiyordu.)
21-22 Âyet: Kimin Satın Aldığı Tesadüf mü, Tevafuk mu?
Bazı Müslümanlardan şöyle bir ifade duyarız: Tesadüf yok, tevafuk var. Bu ifade Allah-insan ilişkisinde doğrunun bir parçasıdır. Doğrunun diğer parçasını da dikkate aldığımızda doğru ifade şu olur: “Olayların Allah’a bakan yönünde tevafuk var, tesadüf yoktur, insana bakan yönünde planlı yapılan her işte tevafuk var, tesadüf yoktur. Plansız programsız yaptıkları işlerde tasadüf var tevafuk yoktur.”
Bu soyut ve kapalı ifadeleri açmak için önce tevafuk ve tesadüfün kısa tanımlarını yapalım.
Tevafuk denk gelmektir. Tevafuktan önce bilgi (plan, program) vardır. Sonra o plan ve programdaki zamanlamaya denk gelen eylemler vardır. Bir örnek verelim. Bir mimar bir binanın plan ve projesini çiziyor. Bu plan ve projede binanın başından sonuna kadar neyin ne zaman ve nasıl yapılacağı bilgi olarak mevcut. Müteahhit o binanın inşaatına başlıyor. Her yaptığını plandaki zamanlamaya denk gelecek şekilde yapıyor. Böyle olduğu için önceden yapılan bir plan ve program çerçevesinde gelişen bütün işler için baştan sona tevafuk var, tesadüf yok diyoruz.
Tesadüfe gelince tesadüfte plan program yoktur. Kelime günlük Arapçada rastlantı anlamında kullanılır. Mesela önceden plan program yapmadan bir arkadaşınızla yolda karşılaştıysanız şöyle dersiniz. “tesâdüfnā fi’ş-şāri”
Bu açıklamaları burada neden yaptık?
Hz. Yûsuf’un hayatında olayların Allah bakan yönünde her şey tevafuk, Yûsuf’a bakan yönünde bazı şeyler tesadüf. Neden “bazı şeyler” kaydını düştüğümüzü aşağıda anlatacağız.
O tesadüflerden birini bu âyette görüyoruz.
Yûsuf köle pazarında satılırken, onu orada onlarca farklı alıcının satın alma ihtimali vardı. Yûsuf açısından baktığımızda onu Mısır kralının Muhafız birliğinin başında bulunan Potifar isimli devlet memurunun alması bir tesadüftür. Ama olaya Allah açısından bakarsak, olay bütün aşamalarında ilahi plana göre uygun bir şekilde gerçekleşmesi ise tevafuktur.
Allah Dilerse Peygamberlerini Kralların Sarayında Büyütür
Bu âyet ve sonrasında çok ilginç bir tevafuka şahit oluyoruz. Hz. Yûsuf ve yaklaşık 400 küsur yıl sonra onun soyundan gelen Hz. Musa benzer bir kader yaşıyorlar. Her ikisi de ailelerinin ve kendilerinin iradeleri dışında Firavun/Kral sarayına giriyor ve orada büyütülüyorlar.
Bu neyi gösteriyor? Allah’ın yazdığı senaryonun her türlü sürprizlere açık olduğunu, en zor zemin ve zamanlardan en çok ihtiyaç duyulan lider ve önderlerin çıkacağına işaret ediyor.
Bu işaret özelde Mekke’nin ilk Müslümanlarına sonra bütün zamanlara şu mesajı veriyor: Şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın Allah’tan ümit kesilmez.
Burada bir başka mesaj daha var: Bazı insanlarda ön yargı olur: Falan aileden iyi insan çıkmaz. Filan şehirden ve milletten adam olmaz.
Bu ifadeler doğru olmayan önyargılardır.
Neden? Çünkü, peygamberin çoğu müşrik bir ailede dünyaya geldi. Bu âyetlere muhatap olan ilk Müslümanların büyük çoğunluğu müşrik bir ailede doğdu, büyüdü. Bir yönüyle mikro ölçekte firavunların hanesinde yetiştiler. Ama sonra Müslüman oldular. Demek ki, oluyormuş.
Buna gerçek dersek, bu gerçeği dikkate alan bilinçli Müslümanlar şu an dünyada İslam’ın dışında bulunan hiçbir insan için “ondan adam olmaz” demez. “Onların hidayetine vesile olmak için bize düşen nedir?” der ve ona yoğunlaşır.
Bu önemli noktaya dikkat çektikten sonra âyette geçen bazı ifadelerin açıklamaları ile devam edelim.
Birinci İfade: “Ona İyi Bak…Kendimize Evlat Ediniriz.”
Hz. Yûsuf’u köle pazarından alan adam sıradan bir adam değildir. Kralın Muhafız birliğinin başında, güvenlik işlerinden anlayan biriydi. Onun evinde güvenlik açığı olması, onun kariyerinde ciddi sorunlara neden olurdu. Bunları dikkate aldığımızda Potifar’ın Hz. Yûsuf’u birçok güvenlik testinden geçirdikten sonra evlat edinmeyi düşündüğünü tahmin edebiliriz. Yani dün satın aldı, hemen bugün böyle düşündü demek sebepler açısından zor.
Buna sonuç dersek, Hz. Yûsuf’un güvenilir bir insan olmasının Potifar ailesinde böyle bir algıyı meydana getiren en önemli sebeplerden biri olduğunu söyleyebiliriz.
İkinci İfade: “Ona Te’vil-i Ehadis Öğrettik”
Bu ifade, ilk olarak 6. ayette geçti; orada kısaca bilgi vermiş ve bu ifadeyi burada, yani 21. ayette daha geniş ele alacağımızı söylemiştik.
“Te’vil-i ehadis,” genellikle rüyaların yorumu olarak anlaşılır. Ancak biz, bu ifadeyi hadiseler veya olaylar anlamına gelen “ehadis” kelimesine dayanarak daha geniş bir çerçevede değerlendiriyoruz.
Yaşadığımız her olay bir hadisedir; bu durumda rüyalar da o hadiselerin yalnızca bir çeşididir. Bu bakış açısıyla, “Te’vil-i ehadis,” yaşadığımız olaylardan ders çıkarma ve yaşanmış veya yaşanacak tüm hadiseleri doğru bir şekilde yorumlama yeteneğini ifade eder. Bu yorumu yaparken olayları düşünüyor, farklı bakış açılarını uzmanlarla değerlendiriyor ve ardından bir karar alıyoruz.
“Te’vil-i ehadis” bir yetenek veya kabiliyet olarak düşünüldüğünde, bu yetenek bir anda gelişmez; benzer konularda yapılan tekrarlar ve deneyimlerle olgunlaşır.
Burada, ayette geçen “verdik” anlamına gelen kelimenin aslında “öğrettik” anlamındaki “nu’allime” sözcüğü olduğunu görüyoruz. Daha önce bu tür ifadelerin geçtiği birçok ayette olduğu gibi burada da görünürdeki eylem insana ait olsa bile asıl fail olarak Allah (cc) öne çıkıyor.
Bu tür ifadelerle, insanlara şu mesaj veriliyor: “Ey insan! Öğrendiğin her şeyin temeli olan donanım sana Allah tarafından verilmiştir. Bu nedenle, hangi başarıyı elde edersen et, bunu kendinden bilip gururlanma. Başarılarını Allah’ın sana lütfu olarak gör ve şükür içinde mütevazı ol.”
Bu önemli noktayı belirledikten sonra şu genel değerlendirmeyi yapabiliriz: Allah, her insana benzer bir donanım verir. Bu donanımı bir bahçeye benzetirsek, her insanın içinde her kabiliyetin çekirdekleri vardır. Kendi potansiyelini fark edenler, çalışarak ve eğitim alarak bu kabiliyetleri geliştirir; farkına varamayanlar ise bu fırsatı kaçırır. Olayları yorumlama kabiliyeti de her insanda olan bir yetenektir. Örneğin, bu yetenek 1’den 100’e kadar bir ölçekte düşünülse, bazı insanlarda bu kapasite 2, bazı insanlarda 22 veya 52 seviyesinde olabilir.
Bu yetenek özelinde Hz. Yusuf’a dönersek, o bu yeteneğin farkındadır ve hem Allah’ın lütfu hem de kendi gayreti ile bu kabiliyeti en üst seviyeye çıkarmıştır.
Bugün ise, dünya genelinde yalnızca bu alanda faaliyet gösteren enstitüler ve düşünce kuruluşları bulunmaktadır. Geçmişten ve bugünden veri toplar, analiz yapar ve gelecekte yaşanması muhtemel olayları öngörürler. Hedefledikleri geleceği şekillendirmek için bugünden müdahale eder ve zararlı sonuçlar doğurabilecek olaylara tedbir alırlar.
Özetlersek, Hz. Yusuf’un birey olarak ve bir ülkenin maliye bakanı olarak öne çıkan “Te’vil-i ehadis” yeteneği, onu maddi ve manevi olarak zirveye taşırken, görev aldığı ülkenin de büyük bir ekonomik krizden kurtulmasına vesile olmuştur.
Konuya bu açıdan bakıldığında, bu surede geçen “Te’vil-i
ehadis” ifadesini yalnızca rüya yorumuyla sınırlamak büyük bir
eksiklik olur. Kur’an, Hz. Yusuf üzerinden tüm zamanlara hitap
ederek şu mesajı veriyor:
“Geleceğin pasif bir seyircisi olmayın. ‘Gelecek gelince
bakarız’ diyerek hareket ederseniz, başkalarının yönlendirdiği
bir hayatın piyonları olursunuz. Geçmişi geleceğin veri kaynağı
olarak görün; geçmişten aldığınız derslerle geleceğe yön verin,
aydınlık bir geleceği bugünden inşa edin. Başkalarına uyan bir
vagon değil, onları kendine çeken bir lokomotif olun.”
Üçüncü İfade: Allah (cc) İşinde Gâlip’tir
Allah’ın Galip olmasını anlatan bu ifade, burada “Allah’ın (cc) murat ettiği, olmasını istediği her şeyi gerçekleştirir Onun gücünün karşısında hiç kimse duramaz.” diyor.
Biz atomdan güneşe kadar iradesi olmayan bütün varlıklarda bunu görüyoruz. Allah “ol” diyor, her şey O’nun dilediği gibi oluyor ve bunun önüne de hiç kimse geçemiyor.
Bu âyet ve özellikle bu sûrede anlatılan Yûsuf kıssası Allah’ın muradının gerçekleşmesini bizim gibi irade sahibi sosyal varlıklar üzerinden gösteriyor. Bunu daha önce bu sûrenin 10. âyeti vesilesiyle “Allah’ın Hayata Müdahalesi Nasıl Olur?” başlığı altında anlatmıştık.
Bu noktada bu sûrenin 4. âyetinde Hz. Yûsuf’un gördüğü rüyayı hatırlayalım. O rüyayı Allah’ın Yûsuf’a gösterdiği hedefin başı olarak anlarsak, sonraki bütün gelişmeler o hedefin gerçekleşmesi istikametinde oluyor ve hiç kimse de bunun önüne geçemiyor.
Bunun üzerinden şöyle bir mesaj veriliyor: Gökteki bütün yıldızları emrine boyun eğdiren Allah yeryüzünde Yûsuf’u herkesin takdir edip saygı duyacağı bir insan yapacak ve hiç kimse de bunun önüne geçemeyecek.
Dördüncü İfade: Olgunluk Çağı
Ayette geçen “olgunluk çağı” ifadesini “vereceğimiz sorumluluğu taşıyacak kıvama geldiği” şeklinde anlayabiliriz. Neden çünkü, Peygamberlik bu dünyada sorumluluk yönüyle en ağır görevlerin başında gelir.
Her şeyden önce onu Allah seçiyor, onu kendine muhatap yapıyor, ona kendisini temsil etme ve tanıtma görevi veriyor. Bunu en güzel şekilde -en zor şartlarda bir gün değil- her gün yapmasını emrediyor.
Bu konuda ona bir ayrıcalık vermiyor, insanlara kulluk adına ne duyuruyorsa, örnek olduğu için onları en başta en kamil şekliyle kendisinin yapması gerekiyor.
Bu açıdan baktığımızda, bu iş çocukluk çağında çocuklara verilecek, çocuklar tarafından yerine getirilebilecek bir görev değil.
Beşinci İfade: İlim ve Hikmet Verdik
Kur’an yine anlattığı yerler üzerinden, anlatmadığı kısımları anlama görevini bize veriyor. Mesela biz bu kıssada bir peygambere bilmesi gereken temel bilgilerin verildiği âyetleri görmedik. Onların burada geçmemesi onlar verilmedi demek değildir.
Bu âyette geçen “ilim ve hikmet verdik” ifadesi içinde, “Bir peygamberin bilinmesi gereken ne varsa onları verdik” anlamı da var. Yani Hz. Yûsuf’a tevhitle, ahiretle (kıyamet, hesap, cennet, cehennem), nübüvvet, vahiy, ibadet, ahlak ile alakalı tüm bilgilerin geldiğini kabul etmemiz gerekiyor.
Bunu bir belediye başkanının halka bir itfaiye müdürünü takdim etmesi gibi düşünebilirsiniz. O takdimin yapılması, o müdürün mesleği ile alakalı bilinmesi gereken her şeyi bildiği ve alınması gereken tüm eğitimleri aldığını gösterir. Belediye başkanının bunlardan bahsetmemesi bunların olmadığı anlamına gelmez.
23-28. Âyet: Kur’an’a Göre Cinsel Konuları Konuşmada Ölçü
Bu âyette bir kadının önceden planlayarak, bilerek ve isteyerek yapmış olduğu bir cinsel taciz anlatılıyor.
Bu âyet farklı konu başlıkları altında değerlendirmeye açık olsa da burada ana konu “cinsellik”; cinsel arzuların tatmin edilmesi, o arzuların kontrol edilmesi. Konuyu böyle tespit edince, başlıktaki soru öne çıkıyor.
Eğer konu havanın soğuk olması, yağmurun yağması, rüzgarın esmesi olsa bunlar her yerde, her yaşta herkesin yanında konuşulabilir. Ama konu cinsellik olunca aklı başında inançlı inançsız her insanın dikkat edeceği bir konu haline geliyor.
İnsanları bu konuda üç farklı yerde görebiliyoruz.
Bazıları bu konuda sınırları geniş tutuyor, doğrudan veya dolaylı olarak özendirici bir dil kullanabiliyor. Bu yaklaşım ahlaki değerlerin aşınması cinselliğin sıradanlaşması gibi bir sorunu beraberinde getiriyor.
Bazıları bu konuda sınırları olabildiği kadar daraltıyor, sanki bu konuları konuşmak büyük bir ayıp ve günahmış gibi bir algı meydana getiriyorlar. Bu yaklaşım -farkında olmadan- bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenleri kontrol edilemeyen zararlı yollara pasif teşvik oluyor.
Peki olması gereken nedir? Olması gereken bu konuyu kişinin yaşını ve olgunluğunu dikkate alarak ölçülü bir şekilde konuşmaktır.
Olması gereken bu konuşma hakkında makul bilgiler veren çok sayıda kaynağa ulaşmak mümkün.1156 Onlara havale ederek konuya şu soruyla devam edelim.
Cinsel konularda bilgilendirme önemli mi?
Müslümanlar için aile, ailede mutlu olma, huzur bulma, iffet, namus, ahlaki değerler ne kadar önemliyse bu konu da en az onlar kadar önemlidir.
Bunların ihmal edildiği toplumlarda ortaya çıkan sorunları da dikkate aldığımızda bu konu günümüzde örnek bir Müslüman birey ve toplum inşa etmek isteyen her eğitimcinin öncelikli görevidir.
Kur’an Bu Cinsel Taciz Konusunu Neden Sansürlemedi?
Allah (cc) dilese Yûsuf’un hayatında bu cinsel taciz olayı hiç yaşanmazdı. Yaşandı, dilese bunu Kur’an âyetleri arasına hiç koymazdı. Burada soru şu: Allah (cc) bu konuyu bu kıssanın en görünür yerine neden koydu? Bu konunun önemi nedir? Bu konunun bütün zamanlara mesajı nedir?
Bu sorulara aşağıdaki başlık altında cevap vermeye çalışalım.
Liderlerin Kadınla İmtihanı
Bu sûreye farklı bir açıdan bakarsak bu sûre baştan sona bir liderlik eğitimi veriyor. Böyle bir eğitimde, liderin lider olma sürecinde yaşayacağı sorunlara, o sorunlar karşısında duruşuna işaret ediliyor.
Bu konuda geçmişteki imparatorluklara, onların başlarındaki kralların, sultanların, hanların, hakanların hayatlarına, onların yaşadıkları saraylarda dönen dolaplara bakalım,
Bu konuda günümüzde iş başına gelmiş Cumhurbaşkanı, Başbakan veya seçim sürecinde bu makamlara gelmek için aday olmuş insanların yaşadıklarına bakalım,
Bu konuda farklı istihbarat birimlerinin belli makamlardaki insanların itibarını sıfırlama, onlara şantaj yapma adına yaptıkları gizli çalışmalara bakalım,
Bu konuda farklı ülkelerdeki film ve dizi yapımcılarının ortaya koyduğu yapıtlara bakalım,
Evet, “Google”da çok yüzeysel yapacağımız bir araştırma bu konularda çok sayıda örnek görmek mümkün. Onları gördüğümüzde Kur’an’ın bu soruna asırlar öncesinden yer vermesini, takdir ve hayranlıkla değerlendireceğiz.
Büyük Bir Hayra Dönüşecek Şer
Bu kıssayı bir sinema film olarak seyretseydik öncesinde seyirciyi korkutan sonrasında rahatlatan, öncesinde ümitleri azaltan karamsarlığa boğan ama sonra tekrar ümitlendiren, öncesinde şer gibi görünen ama arkasından hayırlara gebe olan hadiseler gördük ve görmeye devam ediyoruz.
Kuyuya atılan, pazarda bir köle gibi satılan Yûsuf burada da bir iftiraya uğruyor. Ama önceki şer görünümlü hadiselerin arkasından gelen hayırları hatırlayınca, endişelerimiz azalıyor, bunun arkasından gelecek hayırlara olan merakımız artıyor.
Gelecekte Güven Mektubu Olacak Sınama
Bu âyetlerde yaşanan şer görünümlü hadise, Yûsuf için geleceğe dönük bir güven, bir referans mektubuna dönüşüyor. Onun CV’sinde çok önemli bir yer tutuyor. Bu hadise onu bir görev için tavsiye edenlerin şöyle düşünmelerine referans oldu; “Potifar’ın evinde yaşananlar onun ne kadar güvenilir bir insan olduğunu gösterdi. Mısır’ın en güzel kadınlarından biri davet ettiği halde ona el sürmeyen bir insan, kendisine emanet edilen devlet imkanlarına da el sürmez.”
Burada basit bir örnek verelim. Bir kişiyi işe alacaksınızdır. Onu odanıza çağırırsınız ama siz bilerek odaya geç gelirsiniz, masanızın üzerinde bir miktar para vardır… İşte bu bir sınavdır. Kişi sınavı geçerse bir sonraki aşamaya geçersiniz, bu sınavı geçemezse, bu sınav o kişi için sabıka olur. Bu sınav o kişinin başka sınavlardaki engeli olur.
Yûsuf için bu sınav bir güven mektubu oldu.
Gücün ve Güzelliğin Verdiği Şımarıklık
Bu kıssada öne çıkan bir kadın ama sıfatlara ve imkanlara baktığımızda kadın-erkek çok fark etmiyor.
İnsanların güzel ve yakışıklı olmanın yanında para, makam, güç gibi olgulara bakışı da davranışlarına yansıyor. Bunları Allah’ın verdiği emanet olarak görenler veya o emanetleri kullanarak elde ettiğini bilenler, bunları Allah’ın razı olduğu şekilde kullanıyor.
Ama bunlara “benim” diyenler, bu zannın sonucu olarak güç sarhoşluğu yaşayabiliyor, istediği her şeyi elde edebileceğini düşünebiliyor. “Gel” dediğinde “hayır” diyecek erkek veya kadın olmadığını da zannedebiliyorlar.
Bu hadise de böyle bir şey görüyoruz.
Kendimize Soracağımız Soru Şu: Ben Olsaydım Ne Yapardım?
İşte Kur’an kıssalarını okurken empati yapmanın en zor olduğu noktalardan biri burada karşımıza çıkıyor.
Yûsuf’un yerine kendimizi koyalım. Mısır’ın en zengin, en güzel, makamca en kudretli kadınlarından biri sizi hiç kimsenin görmediği, bilmediği ve gerçekleştiğinde duymayacağı bir yerde “gel birlikte olalım” diyor.
Birçok insanın, fırsat olarak göreceği ve “hayır” diyemeyeceği bir teklif size en güzel ambalaj içinde geliyor.
Bu olay ve benzeri durumlarda “Yûsuf’un yerinde olsaydım ben de ‘hayır’ derdim.” demek, çok güçlü bir imana sahip olmanın ardıdan söylenebilecek sözdür…
Uzun Zamandır Planlanan Eylem
Hani genelde cinayetler için taammüden, kasten, planlanarak gibi ifadeler kullanırız ya, burada da Yûsuf’a yapılan bu cinsel tacizin “dün Yûsuf saraya geldi, bugün oldu” şeklinde olmadığını anlaşılıyor. Olaya hayatın olağan akışı içinde baktığımızda Züleyha konumunda bir kadın böyle bir şey yaptığında önce (sarayı, serveti, makamı, şerefi, itibarı, saygınlığı, imtiyazları, eşi ve çocukları, kaybedeceği şeyleri düşünür. Bu ortaya çıktığında “kötü kadın” anlamında kullanılacak bir sıfatın kendisi için de kullanılacağını dikkate alır. Bütün bunları değerlendiren biri bu eylemi hayata geçireceği zaman da bütün bu riskleri sıfırlayacak tedbirleri almak ister ki, kapıların önceden kilitlenmesi bunun net göstergelerinden biri.
İhanetin Karşında Sadakat
Kıssanın bu bölümünde en önemli konulardan biri de ihanet ve sadakat
Bu konuya Potifar’ın eşi Züleyha açısından bakarsak, sadık bir eş olamıyor, evliliğine ve eşine ihanet ediyor. Eğer inandığı ahlaki değerleri varsa onlara da ihanet ediyor.
Konuya Hz. Yûsuf açısından bakarsak, bu olayın yaşandığı an onun Peygamber olduğunu biliyoruz. Eğer o Züleyha’nın davetini kabul etseydi Allah’ın kendisine verdiği göreve ve işyerinde patronu konumundaki Potifar’ın kendisine verdiği göreve ihanet etmiş olacaktı.
Kıssanın bu bölümünde ihanet ve sadakat karşı karşıya geldi.
Allah’a Sığınmanın Hemen Görülen Faydası
Kur’an’da Ali İmran sûresinde şöyle bir âyet (135) var:
“Onlar (yüz kızartıcı) çirkin bir iş yaptıkları yahut (herhangi bir günah işleyerek) nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler…”
Bu davranış güzel bir davranış, peki bundan güzeli var mı? Var, o günaha girmeden önce Allah’ı hatırlamak. İşte Hz. Yûsuf’un 23. âyette “Allah’a sığınırım!” derken yaptığı tam da bu; kadının kapıları kapatırken niyetini sezdiği anda, olacakları hızlıca aklından geçiyor ve aklından geçen başına gelmeden önce “Allah’a sığınıyor.”
Bu bir yönüyle manevi zırh oluyor ve koruyucu hekimliğe, önleyici hizmetlere benziyor. Çünkü Allah’ı anmak sadece Allah’ı anmak değildir; din ile ilgili (Allah’ın her yapılanı görmesi, bilmesi, ahirette hesaba çekmesi gibi) bilinen her şeyin özetini akıldan geçirmektir.
Bunlar akıldan geçtiğinde, bu bilgiler mıknatıs etkisi yapıyor ve 24. âyetin mealinde “bizim kalbe gelen ilham manası verdiğimiz burhanın kalbe gelmesine vesile oluyor.
Bu nokta çok önemli; istisnaları olmakla birlikte günaha genelde bir süreç içinde girilir. O sürecin bir başı vardır, bir de sonu var. Burada Yûsuf’un yaptığı gibi sürecin başında Allah’ı anmak, akla gelecek caydırıcı duygu ve düşüncelerin gelmesini hızlandırır.
İhanet Eden, İhanetin Sonuçlarını Yaşar
23. âyetin sonunda “zalimler kurtuluşa eremez” anlamında “lâ yuflihu-zzâlimûn” ifadesi geçiyor. Zalim kelimesinin Kur’an’daki kullanılış şeklini bilmeyenlerin aklına, bu ifadenin geçtiği yerde firavun gibi bir zalim geliyor.
Meal okuma rehberimizde açıkladık, Zalim kavramı Kur’an’da doğrunun yerine yapılan her türlü yanlışı; hakkın karşısındaki her türlü haksızlığı içine alan geniş bir kavramdır.
Bu âyette doğrunun yerine cinsel taciz gibi büyük yanlışı yapan Züleyha zalim oluyor. Bu açıklamaları dikkate aldığımızda ““zalimler kurtuluşa eremez”in manası, “Böyle bir yanlış yapanlar, yaptıkları yanlışın sonuçlarını hem dünyada hem de ahirette yaşamaktan kurtulamazlar.” şeklinde oluyor.
Kadın Yûsuf’u İstedi, Yûsuf da Kadını İstedi mi?
24. âyette geçen “Velekad hemmet bihi, vehemme bihâ” ifadesini motomod çevirdiğimizde mana “Kadın onu (Yûsuf’u) istedi/arzuladı, o da onu istedi/arzuladı.”
Bu âyette iki taraf için de “istedi” anlamında “hemme” fiili kullanılıyor.
İstek için 1’den 10’a kadar dereceler koyarsak, burada iki soru öne çıkar:
Bir peygamber olarak Yûsuf da Züleyha ile birlikte olmayı istedi mi?
İki taraf için de aynı kelimelerle anlatılan (hemme) istek, aynı seviyede midir?
Daha önce ifade ettik, Peygamberlerin hatasız/günahsız/masum (ismet sıfatı) olmaları vahyi alıp insanlara eksiksiz ulaştırma noktasındadır.
O yüzden Hz. Yûsuf’un da bir erkek olarak Züleyha’yı arzulaması normaldir. Melek olmadığının insan olduğunun dünyadaki imtihanın onun için de geçerli olduğunun göstergesidir.
Burada ikinci sorunun cevabına odaklanırsak, Yûsuf’un istemesi niyet aşamasında; bir an için akla gelme noktasında eyleme geçmeyen bir istektir. Züleyha’nın ki eyleme dönüşen bir istektir.
Basit bir örnek verelim, aynı ortamda iki erkek var;
Biri şöyle diyor: “O kadar güzel ki, bakmaktan kendimi alamadım.”
Diğeri şöyle diyor: “O böyle deyince bir an için ben de bakmak istedim ama hemen vazgeçtim.”
Birinin bakma istediği onu esir alıp, onu arzularının mahkumu yaparken, diğeri o isteğini frenleyerek, yönlendirerek isteğinin hakimi efendisi oluyor.
“Muhlas” sıfatı
24. âyetin son cümlesinde geçen “muḣlasîn” kelimesi burada Hz. Yûsuf’un sıfatı olarak geçiyor. Bu sıfat daha önce Meryem sûresi 51. âyette Hz. Musa için de geçmişti. Orada yaptığımız açıklamalara bakılabilir.
Niyetlerin Şahidi: Kapıya Doğru Koşmak
25. âyette geçen kapıya doğru koştular ayrıntısı içlerindeki niyetin ve “hemme”/isteğin şahidi oluyor.
Ortamı hayal edelim, bir saray var, sarayın bir odasında güzel ve zengin bir kadın ve yakışıklı delikanlı var. Şehvetine esir olan kadın erkeği davet ediyor. Erkek bu davete meylediyor. İkisinde de bir kıvılcım var. Yûsuf bu kıvılcımı, kıvılcım aşamasında söndürürken, bu kıvılcım Züleyha’da yangına dönüşüyor. Yûsuf’un aşkıyla yanıp tutuşuyor.
Tam bu konuda Yûsuf’un kapıya doğru koşması içindeki “bu işten kurtulma” niyetinin şahidi olurken, isteğine de hakim olmasının göstergesi oluyor.
Züleyha’nın kapıya doğru koşması da içindeki şehvetin/isteğin/arzunun ve niyetin esiri olduğunun şahidi olurken, onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almasının da göstergesi oluyor.
Sizin Gömleğiniz Arkadan mı Önden mi Yırtılıyor?
Hz. Yûsuf’un kıssasında birbirinden ayrı üç olayın içinde üç gömlek ifadesi geçiyor. Bu gömleklerinin üçünün de birbirini tamamlayan sembolik anlamları var. O anlama üçüncü defa geçtiği 93. âyette işaret edeceğiz.
Burada 25. âyette gömleğin âyetteki anlamına yoğunlaşalım.
Âyette geçen gömleğin günahla arasındaki bağlantıdan yola çıkarak şöyle bir değerlendirme yapalım. Günah karşısında insanın üç duruşu vardır;
Kişi günahtan uzak durur, günaha girmez.
Kişi bilerek isteyerek zevk ve keyif almak için günaha girer.
Kişi günaha girme konusunda hiçbir isteği, arzusu yokken, birden bire kendini günahla karşı karşıya bulur. Ya girecektir ya kaçacaktır.
Bu üç duruştan üçüncüsü gömleğin arkadan yırtılmasına karşılık geliyor.
Duamız hayat boyu birinci duruşu sergilemek, istemeden günahla yüz yüze geldiğimizde de gömleği arkadan yırtılanlardan olmak.
Züleyha’nın Kocası da “Namus Cinayeti” İşleyebilirdi
Bu başlık “yargısız infaz” yapabilirdi şeklinde de olabilir. Hayalen bu olayın olduğu zamana; tahminen 3500 yıl önceye gidelim.
Günümüz dünyasında töre ve namus cinayetleri 100’se o gün 1000’di; öyle bir zamana gidiyoruz. Mısır kralının önemli ve kudretli adamlarından Potifar evine geldiğinde kapının önünde karısını ve karısının kendisine tecavüz ettiğini iddia ettiği hizmetçisini görüyor.
Neler yapabilirdi?
Orada hemen hizmetçiyi öldürebildi. O an öfkelense kendini kaybetse ve bunu yapsa cesedi ortadan kaybetse, o günün dünyasında ona bunun hesabını soracak bir yargı sistemi yoktu.
Gömleğin arkadan yırtıldığını görüp karısının yalan söylediğini anladığında eşini de öldürebilirdi.
Züleyha’nın kocası Potifar yapabileceği bu iki şeyi yapmadı. Şöyle oldu;
Olay Yerinde İki Farklı İfadedeki İncelikler
Daha Potifar bir şey demeden, onu karşılarında gören şahıslar kendilerini savunan ifadeleri verdiler.
Züleyha ifadesinde eşine ihanet suçuna bir de iftira suçu ekledi. Bunu yaparken “namusuma göz diken adam” demedi. “Senin karının namusuna göz diken adam” diyerek, dolaylı olarak “Bu suç bana karşı işlenmedi, senin gibi Mısır’ın azizi, kralın veziri, askerlerin komutanı olan bir adama karşı işlendi.” demeye getirdi ve böyle diyerek dolaylı olarak şunu istedi; “Kocamsan, erkeksen, namusuna önem veriyorsan bu işi ya burada halledersin ya da hapse gönderirsin.”
Bu ifade karşısında Hz. Yûsuf çok kısa ve net bir cümleyle kendini savundu.
Bu iki farklı ifade karşısında Potifar kararsız kaldı.
Âyette Yer Almayan Kısa Zaman Aralığı
Âyeti dikkatli okuduğumuzda olaya Potifar’ın dışında şahit olan ikinci kişi sanki o an orada değil. Çünkü orada olsa gömleğin önden yırtılmadığını gözüyle görecekti. Âyette geçen ifadelerden onun olay yerinde olmadığını Potifar’ın ona “gömleğin yırtılma detayı” ile birlikte olayı anlattığını onun da bunun üzerin “Git bir bak gömlek arkadan mı önden mi yırtılmış, arkadan yırtıldıysa…” dediğini anlıyoruz.
Ayrıntı: Hakemin Akraba Olması
Bu ayrıtından şunu anlayabiliriz. Potifar olayın duyulmasını istemiyor. Danışmak için hemen evine en yakın olan akrabasıyla görüşüyor. Aşağıdaki başlık altında ifade edeceğiz; görüştüğü akrabası da gerçekten hukuk bilen bir insanmış adil bir hakemlik yapıyor.
Adil Yargıda Nesnel Delilden Sonuca Gitme Yöntemi
Modern hukuka göre olayın içinde bulunan olaya taraf olan kişiler davalı ve davacı nesnel ve objektif değildir, öznel ve sübjektiftir. Bu yüzden verdikleri ifadeler birinci dereceden delil kabul edilmez. Onların dışındaki delillere bakılır. Bu deliller içinde kişi beyanları önemlidir ama ondan daha önemlisi somut delildir.
Günümüz için konuşursak, kamera kayıtları, kan örneği, saç örneği gibi unsurlar somut delildir. Yargı bu deliller üzerinden sonuca gitmeye çalışır.
Bu olayda da Potifar’ın danıştığı kişi, “Nasıl olsa Züleyha’nın suçladığı kişi bir hizmetçi, suçu ona yıkalım gelinimizi aklayalım, bu işi de saygınlığımıza zarar vermeyecek şekilde kapatalım.” demiyor.
Somut (nesnel, objektif) delil kime işaret ediyorsa “o suçludur” diyor.
Günümüzde bazı ülkelerde yargının bu kaliteye gelmediğini düşündüğümüzde bundan 3500 yıl öncesinde hukukta bu seviye çok önemli bir seviye. Kur’an’ın da bu konuyu öne çıkarması “çağınıza taşıyın” anlamında dolaylı bir mesaj.
Sadece Kadınların Oyunları mı Çetin? Ya Erkeklerin ki…
Öncelikle şunu ifade edelim, 28. âyette -tuzak kurma konusunda- kadın hakkındaki olumsuz ifadeler belli bir zamanda, mekanda belli bir kültür ve gelenek kalıbı içinde doğan büyüyen görüş ve kanaat sahibi olan Potifar’a ait.
Bunların Kur’an’da geçmesi İslam dininin kadın hakkındaki resmi görüşüymüş gibi değerlendirilemez. Bu sözler, günümüz ifadesiyle söylersek orada somut deliller üzerinden bağımsız yargı kararıyla suçu sabit olan bir kadına karşı söyleniyor. Bizim oyun anlamı verdiğimiz kelime âyette tuzak manasına gelen keyd kelimesiyle ifade ediliyor.
İnsanlık tarihine baktığımızda tuzak kurup, birilerinin ayağını kaydırma konusunda başarılı olmada kadın-erkek farkı yok. Kötü olan; kötülük yapmak isteyen bu kötülüğü nasıl “daha iyi (!)” yapabilirim diyerek üzerine kafa yorup nitelikli hale getiren her insanın kurduğu tuzak çetin (zor) bir tuzak olabilir.
Özetlersek, bu âyetten tuzak kurmada kadınlar daha başarılı sonucu çıkarmak doğru olmaz.
28-35 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
29. (Bunun için;) “Yûsuf (senden bir ricam olacak. Gel) Bu olanları unut, (hiç kimseye bu olaydan bahsetme. Yûsuf baş işaretiyle “tamam” deyince, karısına döndü ve buyurgan bir dille;) Sen de günahının affını dile! Çünkü sen (büyük bir) günah işledin” (diyerek olup bitenleri örtbas etmek istediyse de olayın kısa sürede şehirde yayılmasına engel olamadı.)
30. (Olay) Şehirdeki bazı (kadınların diline düştü. O) kadınlar “Vezirin karısı kölesine göz koymuş, onun aşkıyla yanıp tutuşuyormuş. Belli ki, (aşk aklını başından almış ve o yüzden de) bu kadın düpedüz sapıtmış. (Koskoca vezirin karısına böyle yapmak yakışır mı”) diyorlardı.
31. (Vezirin karısı) Kadınların dedikodularını duyunca onlar için dört başı mamur bir sofra hazırlayıp kendilerini (saraya) davet etti. Ayrıca her birinin önüne (yemekten sonra sunulacak meyveleri soymaları için) birer bıçak koydu. (Kadınlar gelip yemeklerini yedikten sonra, tam meyveleri soyarken, perde arkasında bekleyen Yûsuf’a gizlice “Şimdi) Onların karşısına çık (da seni görsünler”) dedi. Kadınlar onu görünce, onun güzelliği karşısında (büyülenmiş gibi) dona kaldılar. (Şaşkınlıktan meyve yerine) Ellerini kestiler ve “Aman Allah’ım! Bu bir insan olamaz; bu olsa olsa değerli bir melektir!” dediler.
32. (Züleyha, böyle yapmakla fiili olarak “Yerimde olsaydınız siz ne yapardınız?” sorusunun cevabını vermiş oldu. Sonra) Dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınız adam budur. Evet, (itiraf ediyorum:) ben onu gerçekten elde etmek istedim. Fakat o iffetinden ötürü (hiç kimsenin görmediği bir yerde, benim gibi güzel ve mevki sahibi bir kadının teklifini hiç düşünmeden) reddetti. (Ama ben vazgeçmiş değilim. İşte hepinizin önünde yeminle söylüyorum) Eğer o benim kendisine emrettiğim şeyi (yine) yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve orada sürüm sürüm sürünecek!
33. (Bu tehdit karşısında duruşunu değiştirmeyen Yûsuf) “Rabbim!” (“Günaha girmektense zindana girmeyi tercih ederim.) Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! (Hem sana malum. Ben de insanım, nefis taşıyorum. Bu baskı ve tehditlere daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Senin yardımına muhtacım.) Eğer (sen) beni onların hile ve entrikalarından kurtarmazsan belki de onlara meyledip cahilce davrananlardan olabilirim.” dedi.
34. Rabbi onun (bu içten yapılan) duasını kabul buyurdu ve (Yûsuf’un sabır ve takvasını pekiştirmek sûretiyle) onların hile ve oyunlarını (ondan) uzaklaştırdı. Çünkü O(yapılan her duayı işiten) Semî’(inanan kulları üzerinde oynanmak istenen bütün oyunları bilen) Alîm’dir.
35. Sonunda (vezir ve arkadaşları, Yûsuf’un iffetli ve masum olduğuna dair) kesin delilleri görmelerine rağmen (serbest bırakmak yerine hem kamuoyu nezdinde itibarlarını koruma hem de halkın dedikodularının önünü alma adına) onu (suçlu gösterip) bir süre için hapse atmayı uygun buldular.
Saraydan Zindana
29-35 Âyet: Âyetleri Aşağıdaki Başlıklar Altında Değerlendiriyoruz
Yûsuf Suçsuzluğunda Israr Etti
Hz. Yûsuf hem güzel ahlaklı, itibar sahibi bir insan hem de bir peygamber. Böyle bir insanın cinsel taciz gibi yüz kızartıcı bir suçla karşı karşıya kaldığında bir cümle ile kendini savunduğunu ve sonrasında bir şey demediğini düşünmek hayatın olağan akışına uymuyor. 29. âyette Potifar’ın sözü olarak geçen ve “Bu işin peşini bırak” anlamına da gelen “Yûsufu a’rid ‘an hâżâ” ifadesini, “Tamam seni dinledim. Anlıyorum. Ama artık bu işin peşini bırak, bu işi unut. Bu iş burada kalsın. Kimseye söyleme” anlamında söylenen bir söz olarak düşünebiliriz.
Potifar Medyanın Diline Düşmek İstemedi
Potifar karısının suçlu olduğunu anladı ve bu olay büyüdüğünde hem amiri konumundaki kralın nezdinde hem emrindeki askerler nezdindeki itibarını kaybedeceği için bu olayın üzerini örtmek istedi.
Günümüz tabiriyle söylersek, Medyanın diline düşmemek için elinden gelen tedbiri aldı. O tedbirler işe yaradı mı yaramadı mı onu aşağıda göreceğiz.
"İnandıkları Din Neydi? Kimden Bağışlanma Dilemesini İstedi?
29. âyette Potifar'ın karısı Züleyha'ya “Sen de günahının affını dile! Çünkü sen günah işledin.” demesi, o dönemin inanç sistemi hakkında bizi düşündürüyor.
Kur'an'da doğrudan belirtilmese de tarihi araştırmalar Hz. Yûsuf'un -kuyudan çıkarıldıktan sonra ergenlik ve yetişkinlik dönemini- içinde yaşadığı Mısır'ın çok tanrılı bir inanca sahip olmasına rağmen Allah’a ve ahirete iman etmeyen ateist bir toplum olduğunu gösteriyor.
Bu konuda 37. âyette geçen şu ifade referansımız oluyor. “Ben Allah’a inanmayan ve ahireti (de) inkâr eden bir milletin dinini terk ettim.” Bu açıklamadan sonra Mısır toplumunun inancına daha yakından bakalım.
Eski Mısır panteonunda (tanrılar topluğunda) çeşitli doğa olayları, yaşam döngüsü ve toplumsal düzenle ilişkilendirilen çok sayıda tanrı ve tanrıça vardı. Onlardan öne çıkanların isimlerini verelim.
Ra: Güneş ve yaratılış tanrısı
Osiris: Ölüm ve yeraltı dünyası tanrısı
İsis: Bereket ve annelik tanrıçası
Maat: Adalet, denge ve kozmik düzen tanrıçası
Thoth: Bilgelik ve yazı tanrısı
Anubis: Mumyalama ve ölüler tanrısı
Horus: Gökyüzü ve krallık tanrısı
Bu çok tanrılı sistem içinde, Züleyha'nın kimden bağışlanma dilediği konusu tartışmalıdır. Maat'ın adalet ve düzen tanrıçası olması, onu bir adım öne çıkarıyor. Ancak, Eski Mısır'da günahlardan arınma ve bağışlanma kavramları genellikle ölüm sonrası yargılanma ile ilişkilendirilirdi. Bu bağlamda Osiris veya Anubis gibi ölüm ve yargılama ile ilgili tanrılar da düşünülebilir.
Bazıları bağışlanma dilenen tanrının bir Peygamber olarak Hz. Yûsuf’un tanıttığı Allah olabileceğini ifade ediyor. Âyetlerin devamında, Züleyha’nın “Allah’a iman eden” bir insana yakışan davranışlar sergilemediğini gördüğümüz için bu ihtimali değerlendirmeye almadık.
Haber Ulusal Basında Yoktu Ama Fısıltı Gazetesinde Duyulmaya Başlamıştı
30. âyette alınan tedbirlere rağmen cinsel taciz haberinin saray çevresindeki aristokrat aileler tarafından öğrenildiğini anlıyoruz.
30. âyette anlatılan konuyu, günümüz diliyle anlatırsak bu haber ulusal kanallarda ve medyada haber olmuyor. Fısıltı gazetesiyle saray çevresinde, saraya yakın aristokrat aileler arasında duyuluyor.
Bu ailelerin kendi aralarında yaptıkları “Vezirin karısı kölesine göz koymuş, onun aşkıyla yanıp tutuşmuş, bu kadın düpedüz sapıtmış” şeklinde konuşmalar aynı fısıltı gazetesi üzerinden Züleyha tarafından da duyuluyor.
Tabi o da bunları duyunca bir karşı hamle planlıyor.
Kur’an’ın Öğrenmeyi Bize Bıraktığı Nokta: Efendi Köle İlişkisi
Bu âyetleri üzerinde derin tefekkür edenlerin okurken “burası tam oturmadı” dediği yerler olabilir. O noktaların tam oturması adına hayalen o güne gidip bir gazete muhabiri gözüyle saraya ve sarayda efendi-köle, efendi- (kadın köle) cariye ilişkisine bakacağız.
O gün saray çevrelerinde zengin makam sahibi erkeklerin çok sayıda köle ve cariyeleri vardı. Cariyelerle cinsel ilişki o gün için çok normaldi.
Zengin ve sosyal statü sahibi kadınların da çok sayıda köle ve cariyeleri vardı. Bunların köleleriyle ilişkileri bilinen bir hadiseydi ama görülmesi, duyulması pek istenmezdi.
Böyle bir ortam bu tür ilişkileri duyulmadığı müddetçe “saray çevresinin normali” gibi algılanıyordu.
Kocasına Rağmen Züleyha’nın Rahat Davranışları
Ayetlerin devamından, Züleyha’nın dominant bir kadın olduğunu, kocasının onun karşısında pasif ve etkisiz olduğunu anlıyoruz.
Nasıl anlıyoruz? Züleyha kocasının sözünü dinleyen bir kadın olsaydı, kocası ona “Günah işledin, Allah’tan bağışlanma dile!” dediğinde bu işe nokta koyması, utanması, geri adım atması, bu konuda yeni bir şey yapacağı zaman da kocasına bilgi vermesi gerekirdi. Hakkındaki konuşmaları duyduğunda da kocasına bilgi vermesi, onun bir şeyler yapmasını istemesi gerekirdi.
Bunların hiçbirini yapmıyor kocasına haber vermeden hakkında konuşan kadınları yemeğe davet ediyor. “Benim yerimde olsaydınız, bu erkek karşısında aynısını siz de yaparsınız” mesajını vererek, kendini aklamaya çalışıyor. O da yetmiyor “Yûsuf ya benim olacak ya da zindana girecek” tehdidi yapma cesaretini, hakkını kendinde görüyor.
Bütün bunlardan sonra karşımızda, aşk gözünü kör etmiş, hırslı, zengin şımarık, kocasını yok sayan, namusunu, şerefini, itibarını düşünmeyen, insanların hakkında ne düşündüğünü dert etmeyen kontrolden çıkmış bir kadın profili var.
“Yûsuf Rüşvet Almaktansa Hapse Girerim” Der miydi?
111. âyette anlatılan Hz. Yûsuf kıssası bir sinema filmi olsa ve o filmin de bir tanıtım fragmanı olsaydı, o fragmanda öne çıkacak sahnelerden biri de 33. âyette geçen “Rabbim!” (“Günaha girmektense zindana girmeyi tercih ederim.) Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir!” cümlesi olurdu.
Biraz daha ileri gidip bu cümle için bu kıssanın Kur’an’da anlatılma sebeplerinden biri bu desek doğru olur.
Burada bir duruş var. Yaklaşık 3500 yıl geriye gidip Yûsuf’un yaşadığı zaman ve mekandan bu duruşa bakarsak, Züleyh’nın Yûsuf’a yaptığı teklif bir çok erkeğin düşünmeden kabul edeceği bir teklifti.
Hz. Yûsuf, o gün bu teklifi kabul etmeyerek şunu dedi: Değil Züleyha, o teklifi ondan daha güzel bir kadın yapsa, o teklife “evet” demektense zindana girmeyi tercih ederim.”
Buna “dışarıda duyulan söz” dersek, bu sözün arkasında çok güçlü bir iman vardı. Hz. Yûsuf ahirete iman eden bir peygamber olarak dünyada günaha girmenin (tevbesi yapılmazsa, pişmanlığı yaşanmazsa) ahirette ateşe girmek olduğunu biliyor. Onda bilinç haline gelen bu bilgiyle Züleyha’nın teklifine baktığında o teklifi ateşe girmek olarak görüyor ve zindana girmeyi ateşe girmeye tercih ediyor.
Şimdi Hz. Yûsuf’un bu duruşunu günümüze getirelim.
Günümüzde Hz. Yûsuf’a hangi günaha girme teklifi yapılsaydı, bu cevabı verecekti.
Mesela rüşvet teklif edilseydi, başlıktaki cevabın yanına şunları da ilave edecekti, “Ben alnında fiyatı yazan, o fiyatı verince satın alabileceğiniz bir insan değilim. Benim değerim var fiyatım yok.”
Rüşvetin yerine günümüzde bir insana teklif edilen, cazibesiyle o insanı çeken bütün günahları koyduğumuzda Yûsuf’un duruşu değişmeyecek.
İşte “Kur’an bu kıssayı neden anlatıyor?” sorusunun cevabı burada: Kur’an kadın-erkek bu kıssayı okuyan her Müslüman’ın bu kıssayı çağına taşımasını, çağında Allah’ın razı olmadığı her şey karşısında benzeri duruşu sergilemesini istiyor.
Kabul Edilen Duanın Anlamı: “Siz Değil Ben”
34. âyetinde sonunda Allah’ın Semî’ ve Alîm isimleri geliyor. Bu makamda bu iki isim şu mesajla geliyor, “Ey Yûsuf! Seni duydum ve yaşadıklarını biliyorum. Duanı kabul edecek seni bu durumdan kurtaracağım.”
Duanın kabulü burada dolaylı olarak Züleyha ve Kocasına da şu mesajı veriyor: “Yûsuf’u zindana siz atmıyorsunuz, sizin şerrinizden korumak için ben atıyorum.”
Potifar’ın Gücü Karısına Yetmeyince Yûsuf’u Hapse Gönderdi
28-35 arası âyetler üzerinde yaptığımız kısa değerlendirmelerin sonuna geldik. Karşımızda üç ayrı karakter var.
Züleyha: Tutkuları tarafından tutuklanmış, onların esiri olmuş, şehvet gözünü kör etmiş, emeline ulaşmak için her türlü insani, ahlaki ve vicdanı değeri ayaklar altına alan, masum ve zayıf gördüğü bir insana iftira atan, onu “Ya benim olacaksın ya da hapiste çürüyeceksin.” diye tehdit eden bir kadın.
Yûsuf: Her insan gibi arzu ve istekleri olan ama onların mahkumu değil hakimi olan, (iman, ihlas, ahlak gibi) değerleri için yaşayan, “Zindana girmek benim için onların davet ettiği günaha girmekten daha hayırlıdır.” diyebilen bir insan.
Potifar: Sarayın dışında kralın ordularına komutanlık eden ama evinin içinde karısına söz dinletemeyen, onu adam yerine koymayan, onu yok sayan, ona rağmen başka erkekle olmak için her türlü çılgınlığı yapabilen, böyle yapmakla onun erkeklik onurunu ayaklar altında alan bir kadın karşısında aciz kalan biri.
İşte bu üçüncü karakter, gücünü, makamını ve otoritesini kötüye kullanıyor. Karısını göndermesi gereken yere Yûsuf’u gönderiyor.
36-42 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Yûsuf bir kuyudan çıkmış, adı zindan olan bir başka kuyuya düşmüştü. Zahirde şer gibi görünen bütün bu hadiseler, gelecekte çok önemli görevler yüklenecek bir dava insanı için geçilmesi gereken etaplardı. Yûsuf içinde bulunduğu zindanı Medrese-i Yûsufiye’ye dönüştürmeyi bildi.)
36. Onunla birlikte zindanaiki delikanlı daha girmişti. (İkisi de kralın yakın hizmetçisi olan bu kişiler, onu zehirlemeye teşebbüs etmekle suçlanıyordu. Yûsuf ile aynı mekânı paylaşan bu gençler, kısa bir tanışma faslından sonra, Yûsuf’un dürüstlüğüne ve rüya yorumlama kabiliyetine hayran kalmışlardı. Bir gün) Onlardan biri dedi ki: “Ben (rüyamda) kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.” Diğeri de: “Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm” dedi. (Rüyalarını anlattıktan sonra birlikte şunu talep ettiler: “Rica etsek) Bu rüyaları bizim için yorumlar mısın? Gördüğümüz kadarıyla, sen çok iyi bir insana benziyorsun.”
37. (Yûsuf) Dedi ki: (Allah’ın izniyle) Daha yiyeceğiniz yemek önünüze gelmeden önce, size rüyanızın yorumunu bildireceğim. Bu (rüyaları yorumlama meselesi) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. (Ama önce şunu ifade edeyim:) Ben Allah’a inanmayan ve (bunun doğal sonucu olarak) ahireti (de) inkâr eden bir milletin dinini (ve inanç sistemini) terk ettim.
38. (Ben kendimi bildim bileli) Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’un dinine tâbi oldum. (Bu dine göre; biz insanların) Hiçbir şeyi Allah’a (eş ve) ortak koşmaya hakkımız yoktur. (İşte) Bu (dupduru tevhid dini) Allah’ın hem bize hem de (diğer bütün) insanlara bahşettiği bir lütuftur. Ne var ki, insanların çoğu (bu ilahî lütfa gereği gibi) şükretmezler.
39. Ey zindan arkadaşlarım! (Şimdi sorarım size, çok kral mı daha iyi, tek kral mı?) Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa (tek olmasıyla) Vâhid,(mutlak otorite ve hâkim olmasıyla) Kahhâr olan Allah mı?
40. Allah’ı bırakıp da kendilerine kulluk ettiğiniz varlıklar, sizin ve (sizden önceki) atalarınız tarafından uydurulup (çeşitli ad ve unvanlarla) isimlendirilen şeylerdir. Allah onlar hakkında (“Onlara kulluk edilsin” diye) herhangi bir delil indirmemiştir. (Din, inanç ve ibadet hususunda) Hüküm (koyma yetkisi) sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte, dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler. Bilmedikleri için de, ilahî olanın içine beşerî olanı karıştırıp, din diye insanları aldatıyorlar.)
41. Ey zindan arkadaşlarım! (Bu tevhid dersinden sonra gelelim sizin rüyalarınıza) biriniz (beraat edecek ve daha önce olduğu gibi) efendisine şarap sunmaya devam edecek; diğeri ise (suçlu bulunup maalesef) idam edilecek ve (leş yiyici) kuşlar onun başından (etlerini koparıp) yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz rüyalar (Allah’ın izniyle dış dünyada) bu şekilde vuku bulacak.
(Yûsuf’un rüyaların yorumundan önce tevhid dersi vermesinin sebebi: Bu insanların hidayetini arzulaması ve özellikle de idam edilecek kişiye “Son anında bir faydam olabilir mi?” düşüncesiydi.)
42. (Yûsuf da her insan gibi bir an önce zindandan çıkmayı istiyordu.) Onlardan, kurtulacağını düşündüğü kişiye (buradan çıktığında) efendinin huzurunda benden (benim suçsuz olduğumdan, bana iftira atıldığından) bahset.” dedi. Fakat (o kişi çıktıktan sonra) şeytan ona (Yûsuf’un durumunu) krala arz etmeyi unutturdu. Bu yüzden (Yûsuf) birkaç sene daha zindanda kaldı.
36-42. Âyet: Bu Bölümü Aşağıdaki Başlıklar Altında Değerlendiriyoruz
Züleyha ve Potifar Mahkum, Yûsuf Özgür
Buraya kadar yaptığımız değerlendirmelerinden sonra bu olaya dışarıdan baktığımızda zindanın kapılarının ardında Yûsuf'u mahkum olarak görürüz. Ama içerden baktığımızda asıl mahkum Züleyha ve kocası Potifar’dır. Onlar istek ve arzularına esir oldukları, nefsin zindanlarında mahkum oldukları için makam ve mevkilerini kaybetmeme adına bilerek ve isteyerek masum ve kimsesi olmayan bir gence bilerek ve isteyerek iftira atmışlardır.
Bu âyetler bize gösteriyor ki, özgürlük sadece saraylarda yaşamaktan, canının istediğini yapmaktan, parayla her şeyi satın almaktan ibaret değildir. Asıl özgürlük, nefsin süfli arzularından kurtulmaktır.
Yûsuf'un hikayesi bütün zamanlarda özgürlüğe yeni bir tarif, farklı bir bakış açısı getiriyor.
Hapiste Olmak Dışarıda Olmaktan Hayırlı Olabilir mi?
İdeal olan bir insanın hapiste olmamasıdır. Ama bazı durumlar vardır ki, çok kötü bir insan olmayı tercih ederek dışarıda olmaktansa iyi bir insan olma özelliğini kaybetmeyerek içeride olmak daha iyi olabilir.
Tabi bu iyi, insandan insana değişir; eğer bir insan “itibarım servetim ve sermayem” diyorsa, “ben gerçek değerimi içinde yaşadığım saraylardan, sahibi göründüğüm servet ve makamlardan almıyorum, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki değerlerimden alıyorum” diyorsa bu insan için zindan saraydan hayırlıdır.
Hayata bakışı böyle olan, tercihlerini buna göre yapan bir insan dünyada zindanda olsa bile ahirette saraylarda olurken, aksini yapanlar ahirette farklı bir sonuç yaşayacaklar…
Zindanda Yûsuf’u Ziyaret Edelim ve Hal Hatır Soralım
Bütün bu yaşadıklarından sonra ilk açık görüşte Yûsuf’u ziyarete gidiyoruz… Ne görürdük? Nasıl bir Yûsuf’la konuşurduk? Ziyaretten sonraki düşüncelerimiz ne olurdu?
Şöyle olabilirdi.
Yûsuf hafızası sağlam bir insan. Çocukluktan beri yaşadıklarını unutmuyor. Onları arka arkaya koyduğunda bu yaşadıklarının ilahi bir planın parçası olduğunu anlıyor.
Çocukken gördüğü rüya, babasından aldığı müjde, kuyudan kurtarılması, başkalarına satılabilecekken zengin bir aile tarafından satın alınması, oradan ilim, hikmet noktasında kendini geliştirmesi, ardından (22. âyette) Allah’ın kendisine peygamberlik vermesi,
Bütün bunlardan Yûsuf’un anladığı şu: Allah (cc) beni geleceğe; gelecekte bana yaptıracağı büyük hayırlı işlere hazırlıyor. O yüzden burada bu zindanı kendimi tüketecek, üzüntü ve ıstırapla kendimi bitirecek bir yer yapmak da burayı benim için Medrese-i Yûsufiye yapmak da benim elimde. Ben Allah’ın izniyle burayı Medrese-i Yusufiye yapacağım diyor…”
Yûsuf bunları düşünmüş müdür? Cevabımız daha fazlasını düşünmüştür.
Zindanda İlk Günler ve İlk Tanışmalar
Kur’an burada 36. âyetle birlikte doğrudan konuyu giriyor. Zindanın dekorunu ve Yûsuf oraya ilk girdiğinde neler yaşandığını anlamayı bize bırakıyor. Film, dizi, belgesel ve yazılan birçok kitap üzerinden o ortam hayal edilebilir. Şartların ne kadar zor olduğu anlaşılabilir.
Buna şunun için dikkat çektik, zindana kendisinden sonra gelen insanlar hemen girer girmez rüya anlatmadılar. İnsanların cezaevlerinde bir tanışma, konuşma, kaynaşma süreçleri vardır. Kaynaşma olduğunda bu kaynaşma güzel dostluklara vesile olurken, özel hayata ait birçok şeyin de paylaşılmasına zemin hazırlar.
Buna dikkat çekmemizin bir nedeni de genelde sadık rüyalar kişiye özel mesaj niteliği taşıyabilir. Bu mesajların iyi anlaşılması, rüyayı gören kişinin iyi tanınması ile de doğru orantılıdır.
Hz. Yûsuf’un birazdan yapacağı rüya yorumunu böyle bir arka planla birlikte anlamanın faydalı olacağını düşünerek bu değerlendirmeyi yaptık.
Rüyalar ile Amel Edilir mi? Rüyalar Öznel mi, Nesnel mi?
Ayetlerin doğrudan tefsirine geçmeden önce başlıktaki sorunun cevabına bakalım.
İslam alimlerine, İslam hukukuna ve modern hukuka göre göre rüyalarla (keşif, keramet, cifir, ebced gibi yollarla edilen bilgilerle) amel edilmez. Bunlar hukuk açısından sübjektif ve nesnel olmadığı için zayıf zanni delildir.1157
Bunun bir tek istisnası vardır, o da Kur’an’da bahsi geçen Peygamber rüyalarıdır. Peygamberler vahiyle teyit edildiği (doğrulandığı) için, onların rüyaları ve getirdikleri yorumlar güvenilirdir.
Bunun dışındaki rüyalarda iki durum vardır:
Rüyayı gören kişi rüyada gördüğü şeyleri, harici somut bilgilerle (delillerle) güçlendirirse, buna kendi inanabilir. Rüyanın konusu başka insanlara gelecek bir zararın engellenmesine hizmet edecekse, bunu yetkili kişilerle paylaşır ve takdiri onlara bırakır.
Günümüzde herhangi bir insandan, -bu insan birilerine göre ne olursa olsun- rüya dinleyen kişi veya kişilerin asla inanma mecburiyeti yoktur. İnanmadıkları için hukuken dinen mesul olmaları da söz konusu değildir.
Özetlersek, biz bu konuda dinin ve hukukun görüşünü ortaya koyduk. Halk arasında bu konuda çok farklı düşünenlerin, rüya konusunu suiistimal edenlerin varlığından haberdarız ama onların varlığı bu gerçeği değiştirmiyor.
Rüya Kitapları Bu İki Rüyaya Ne Diyor?
Günümüzdeki rüya yorumu üzerine yazılan kitapların hiçbir bilimsel değeri yok. Aynı konuda, gören kişinin içinde bulunduğu durumu dikkate almadan onlarca farklı yorum görmek mümkün.
Şimdi bu rüyanın yorumunu günümüzdeki rüya kitaplarından araştırsaydık karşımıza şunlar çıkacaktı.
Rüyada Şarap Yapmak İçin Üzüm Sıkma
Günah İşlemek: Şarap İslam dininde haram olduğu için, rüyada şarap sıkmak genellikle günah işlemeye veya haram bir işe bulaşmaya işaret olarak yorumlanır.
Keyif ve Eğlence: Şarap, keyif ve eğlence ile ilişkilendirilir. Bu nedenle, rüyada şarap sıkmak bazı tabircilere göre dünya zevklerine düşkünlüğe veya günaha batmaya işaret edebilir.
Sıkıntı ve Üzüntü: Bazı tabircilere göre ise üzüm sıkmak, sıkıntı ve üzüntü çekmeye işaret edebilir. Üzümün sıkılmasıyla ortaya çıkan şarap, bu sıkıntıların sonucunda elde edilen acı bir sonuç olarak yorumlanabilir.
Rüyada Kuşların Başın Üzerindeki Ekmekleri Yemesi
Hayırlı Bir Rüya: Genellikle kuşların başın üzerinde ekmek yemesi, hayırlı bir rüya olarak kabul edilir. Kuş, özgürlük, ruhani yükseliş ve ilahi ilhamla ilişkilendirilir. Ekmek ise rızık, bereket ve hayatın temel ihtiyaçlarını temsil eder. Bu nedenle, bu rüya, rızıkta artış, hayırlı haberler almak, sıkıntıların son bulması gibi anlamlara gelebilir.
Misafir Gelmesi: Bazı tabircilere göre, başın üzerinde uçan kuşlar, misafir gelmesine işaret edebilir. Ekmek ise bu misafirlere ikram edilecek yiyecekleri temsil edebilir.
Hayırlı Bir Evlat: Bazı tabircilere göre, kuşlar evlatları temsil edebilir. Bu nedenle, bu rüya hayırlı evlat sahibi olmaya veya onları iyi yetişmesine işaret edebilir.
Bu konuda buraya daha onlarca örnek koyabilirdik.
Burada soru şu: Varsayalım bu rüyaları onlarca insan görse buradaki yorumları yapsaydı biz hangisine güvenecek ve inanacaktık?
Burada, rüya üzerine yorum ve doğru sonuç çıkarma işinin ne kadar zor olduğunu gösterme adına bir soru daha soralım.
Eğer bu rüyalar olmasaydı, biz de bu iki kişinin gelecekte yaşayacakları şeylere bizzat şahit olsaydık ve orada bize sorulsaydı, “Bu iki kişi şu an yaşadıkları olayı, aylar öncesinden rüyada görselerdi o rüya nasıl olurdu?”
Bu soru şunu gösteriyor: Gelecekte yaşanacak olayla, burada görülen rüyalar arasında bağlantı kurmak çok ama çok zor. İşte bu zorluk Allah’ın yardımını, vahiy ve peygamber farkını gösteriyor.
Hz. Yûsuf Neden Rüyaların Yorumunu Hemen Yapmadı?
Yukarıda ifade ettik, Hz. Yûsuf zindana gelen bu mahkumlarla bir ön tanışma yaptıktan sonra mahkumların ikisi de rüya görüyor. Hz. Yûnus bu rüyaları o anda tevil etmek yerine sonraya bırakıyor.
Bunun birkaç nedeni olabilir.
Hz. Yûsuf rüyalar üzerinde düşünmek veya daha isabetli bir tevil yapmak için Allah’tan yardım dilemiş, kalbine ilham gelmesini beklemiş bunlar için zaman kazanmak istemiş olabilir.
Bunların yanında rüyasını dinlediği kişilerden birinin idam edileceğini bildiği için öncesinde onların hidayetine vesile olmak istemiş olabilir.
Bunların ikisi de birden olabilir ama birini öne çıkaracaksak onların hidayetine vesile olma ihtimali bir adım öne çıkıyor.
Hz. Yûsuf’un Yaptığı Tebliğin İçeriği
Kur’an’ın bize kıssaları anlatırken, orada geçen olayların tamamını anlatmadığını dikkate alırsak, Hz. Yûsuf’un yapmış olduğu tebliğde öne çıkan içeriğin bir özet olduğunu, bunların yanında yeni iman edecek bir insanın bilmesi gerektiği temel bilgileri anlattığını düşünebiliriz.
Sadece anlatılan içeriğe bakarsak şu noktalara yoğunlaşabiliriz.
Birinci Nokta: 37. Âyet “Bu (rüyaları yorumlama meselesi) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir.” Yani az sonra yapacağım yorumlarda bir isabet olacaksa bu başarı bana ait değildir. Rabbimdendir. Burada Hz. Yûsuf’un mütavazi kişiliği öne çıkıyor.
İkinci Nokta: 37. Âyet “Ben Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir milletin dinini (ve inanç sistemini) terk ettim.” Yukarıda kısmen ifade ettik. Burada biraz daha açalım. Hz. Yûsuf babasının peygamber olduğu bir ailede dünyaya geldi. O yüzden köle olarak Mısır’a gelene kadar bahsettiği bir toplumun içinde yaşamadı. Burada kastedilen toplumun Mısır toplumu olduğunu anlamın önünde bir engel görünmüyor.
Üçüncü Nokta: 37. Âyette geçen “…terk ettim…” ifadesi üzerinde ayrıca durmak istiyoruz. Bu ifadeden sanki Hz. Yûsuf bahsettiği milletin inancını önceden kabul etti, sonradan terk etti gibi mana anlaşılabilir.
Önce Allah’ın peygamber seçmesiyle ilgili bir ilkeye dikkat çekelim. Allah geçmişinde putperestlik olan bir insanı peygamber olarak seçmemiştir. Bunun örneği yoktur. Böyle bir seçim peygamberliğin doğasına ve peygamberin örnekliğine aykırıdır.
Konuya Hz. Yûsuf özelinden bakarsak, Hz. Yûsuf Mısır’a köle olarak getirildiğinde ergenlikten yetişkinliğe geçme sürecini yaşıyordu. Böyle bir sürecin içindeyken birdenbire kendisini putperest bir toplumun içinde buldu. “Terk ettim” dediği şey içinde yaşadığı o toplumun gelenek ve görenek üzerinden ona sunduğu hayat tarzı olabilir.
Dördüncü Nokta: 38. âyet “Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’un dinine tâbi oldum.” Burada kastedilen dinin İslam dini olduğuna, ilk Peygamberden son peygambere kadar onların davetine icabet eden bütün insanların ortak sıfatının Müslüman kelimesi olduğunu daha önce ifade etmiştik.1158
Beşinci Nokta: 38. ve 40. âyette “İnsanların çoğu” için şükretmezler ve bilmezler” şeklinde bir vurgu yapılıyor. Bundan şunu anlayabiliriz, genelde her peygamberin gönderildiği zamanda çoğunluk yanlışı yapıyordu. Bu vurgular hem o güne hem bugüne şu mesajı veriyor: Bir yerde çoğunluğun olması, onları hak üzerine; doğru yolda olduğu anlamına gelmez.
Altıncı Nokta: 39. âyette verilen bilgilerin ardından bir soru geliyor. “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa… Vahid… Allah mı?” Bu ifade üzerinden akla yapılan bir hitap var. Bu hitap muhataba “düşün” diyor: “Çok ilah mı, tek ilah mı?” Genelde kralların yönetici olduğu bir çağda bu sorunun zihindeki algısı “Çok kral mı, tek kral mı?” şeklinde oluyor. Bu algı üzerinden düşünen her insan çokluğun olduğu yerde kaosun, tekliğin olduğu yerde düzen ve nizamın olduğunu bildiği için çok ilah inancındaki mantıksızlığı fark ediyor.
Yedinci Nokta: 39. âyette Allah’ın esmasından iki ismi geçiyor Vahid ve Kahhar. Bu isimler hakkında birlikte ilk geçtikleri Sâd sûresi 65. âyette değerlendirme yaptık. Oraya bakılmasını tavsiye ediyoruz.
Sekizinci Nokta: 40. âyette “İşte, dosdoğru din budur.” İfadesini görüyoruz. Bundan şunu anlıyoruz. Hz. Yûsuf bir peygamber olarak inandığı dini, anlatılması gereken şekliyle anlattı ve sonuç cümlesi olarak da bu ifadeyi kullandı.
Rüyaların Yorumu ve Sonrasında Yaşananlar
Bir peygamber olarak tebliğini yapan Hz. Yûsuf, 41. âyette kendisine anlatılan rüyanın yorumunu yapıyor.
Kur’an çok defa yaptığı gibi ortamda olanların bir kısmını bize anlatırken, anlatmadıklarını anlamayı bize bırakıyor.
Rüyayı dinleyen insanlar yetişkin; bu yaşlarına kadar mutlaka rüya görmüş yorumlarını dinlemiş ve onların kesin doğru çıkma ihtimalinin zayıf olduğunu bilen insanlar. Ayrıca Hz. Yûsuf’u hem yeni tanıyorlar hem de iman etmiş değiller.
Arka plan böyle olunca bu kişilerden rüyasının tevili güzel olan kişi ümitlenmiştir, diğeri de duyduklarına, “Bu bir rüya, kesin doğru olmayabilir.” şeklinde düşünerek son ana kadar inanmamış olabilir.
Hayatta Geçmişin Görevi Gelecekte Referans Olmaktır
Biz Müslümanlar ahirete inanmakla dünyada geçmişte yaptığımız her şeyin gelecekte hesap gününde karşımıza çıkacağına iman ediyoruz. Bu imanın gereği olarak da yaptığımız her şeyi buna göre yapmaya çalışıyoruz.
Geçmişte yaptığımız her şey ahiret geleceğinde de dünya geleceğinde de karşımıza çıkıyor. Bu dünyada her insanın geçmişi geleceği için bir referans mektubu oluyor.
İşte bu noktada Hz. Yûsuf’un yapmış olduğu bu rüya tevili onun gelecekte bir referans mektubu olacak. Zindandan kurtulan ve krala hizmet etme görevinde bulunan kişi kralın gördüğü rüya gündeme geldiğinde bu olayı hatırlayacak.
Hz. Yûsuf’un Yaptığı Tevekküle Ters mi?
42. âyette Hz. Yûsuf rüyasını tevil ettiği ve kurtulacağını düşündüğü kişiye buradan çıktığında “efendinin huzurunda benden bahset.” diyor.
Bu istek tevekküle tersi mi? Yani, Allah’ın onun hakkındaki takdirine razı olmamak mı?
Hz. Yûsuf’un insan olduğunu, haksız yere orada bulunduğunu, zindan şartlarının ağır ve insan doğasına aykırı olduğunu düşündüğümüzde bu sorulara cevabımız şu oluyor: Bir insan olarak Hz. Yûsuf o durumda olan her insanın yapması gerekeni yapıyor. Aynı zamanda gelecekte benzer durumları yaşayacak her insana da böyle yapmanın tevekküle aykırı olmadığını öğretiyor.”
Günümüz diliyle söylersek, hakkında verilen mahkeme kararının temyizi için bir üst mahkemeye dilekçe yazıyor, hakkını arama konusunda meşru olan her yolu deniyor.
“Şeytan Unutturdu, Ben Sorumlu Değilim” Diyebilir miyim?
42. âyette şöyle bir ifade geçiyor. “…şeytan ona (Yûsuf’un durumunu) krala arz etmeyi unutturdu…”
Bu âyeti benzeri âyetlerle1159 birlikte okursak, şeytanın insana bir şey yaptırma özelliği olduğunu anlıyoruz.
Öyle anladığımızda soru şu: “Şeytan bana hırsızlık yaptırdı, şeytan bana yalan söyletti… kısaca Allah’ın ne kadar “yapma” dediği şey varsa onları bana şeytan yaptırdı, o yüzden ‘Ben sorumlu değilim.’ diyebilir miyim?”
Bu sorunun cevabına Kur’an bütünlüğünde baktığımızda şeytanın insan üzerindeki etkisinin sadece ve sadece ona vesvese vermekle, yani kötüye/yanlışa/günaha teşvikle sınırlı olduğunu, onun insan üzerinden zorlayıcı hiçbir etkisi olmadığını görüyoruz.1160
O yüzden cevabımız “Allah’ın yapma dediği şeyleri yaptığında, yapılan her şeyin sorumlusu yapan kişi veya kişilerdir.”
Cevap bu olunca, soru şu oluyor: Kur’an neden böyle bir dil kullanıyor?
Bu soruya da Kur’an bütünlüğünde bakarsak, Kur’an bize şeytanı apaçık düşman olarak tanımlıyor. Bu düşman insana farklı yollardan yaklaşarak onun hata/yanlış yapmasını ve günah işlemesini istiyor.
Kur’an böyle bir dil kullanarak verdiği vesveselerle şeytanın amacına ulaşabileceğini ve biz insanlar için çok yakın bir tehdit ve tehlike olduğunu, ondan ve onun bizi aldatmak için kullanabileceği her şeyden her daim Allah’ sığınmak gerektiğini anlatıyor.
43-57 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
43. (Yûsuf zindandayken, sarayda bir rüya görüldü. Rüyayı gören) Kral (ülkenin önde gelen rüya yorumcularını topladı ve onlara:) “Ben rüyamda yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini; ayrıca yedi yeşil başak ve yedi de kuru başak görüyorum. Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, rüyamı bana yorumlayın” dedi.
44. (Yorumcular) dediler ki: “Bunlar (doğru dürüst anlamı olmayan) karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilmiyoruz.”
45.Zindandaki iki kişiden kurtulmuş olanı (krala şarap sunarken, yorumcuların kralın rüyasını anlamada âciz kaldığını duyduğunda) aradan onca zaman geçtikten sonra (Yûsuf’u) hatırladı ve “Ben size onun yorumunu söyleyebilirim (dedikten sonra, zindanda başından geçenleri kısaca anlattı ve ardından) beni hemen (zindana) gönderin” dedi.
46. (İzin alınca doğruca zindana gitti. Selam kelam ve özür faslından sonra şöyle dedi: Ey) “Yûsuf! Ey doğru sözlü (insan,) Rüyada yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi, bir de yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak (ne anlama geliyor? Bunlar) hakkında bizi aydınlat. Ümit ederim ki (benden haber bekleyen) insanlara (senin isabetli yorumunla) dönerim de böylece (hem o rüyanın manasını doğru bir şekilde öğrenirler hem de senin ne kadar değerli bir insan olduğunu) anlamış olurlar” dedi.
47. (Bunun üzerine Yûsuf) Dedi ki: (“O zaman beni iyi dinle! Bu rüya, bir kuraklığın ve ona bağlı olarak bir ekonomik krizin habercisi. Bu krizin etkisini azaltmak için önümüzdeki) Yedi yıl (boyunca) âdetiniz üzere (her zaman ki gibi) ekip biçeceksiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın (ve depolarınızda öylece stoklayın.”)
48. “Sonra bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek (tohum olarak) saklayacağınız az bir miktar dışında bu yıllar için önceden stokladığınız ürünleri yiyip tüketeceksiniz.”
49. “Sonra bu kıtlık yıllarının ardından insanların yağmura kavuşacağı bir yıl gelecek. O yıl insanlar (eskiden olduğu gibi) bolluk ve bereket içinde (meyvelerini) sıkıp (hayvanlarını) sağacaklar.
50. (Kralın hizmetçisi hızlıca saraya geldi ve Yûsuf’un yaptığı yorumu olduğu gibi krala aktardı. Yorumu çok beğenen) Kral, “Onu bana getirin” diye emretti. (Kralın gönderdiği) Elçi, Yûsuf’a gelince (Yûsuf, hemen “geliyorum” demedi. Onun için gerçeğin ortaya çıkması, aklanması ve itibarının iade edilmesi kendisinin zindandan çıkmasından daha önemliydi. O yüzden) dedi ki: (“Şimdi) Efendine dön ve ona ellerini kesen o kadınların derdi ne idi, diye (benim adıma) sor! (Sor ki, gerçek ortaya çıksın.) DoğrusuRabbim (de) onların oyunlarını hakkıyla bilen Alîm’dir.”
(Yûsuf’un Züleyha’dan hiç bahsetmeden diğer kadınlardan bahsetmesi manidardı.)
51. (Bunun üzerine) Kral (ilgili) kadınları (huzuruna çağırttı ve onlara hitaben) “Yûsuf’u baştan çıkarmak istediğiniz zaman derdiniz ne idi (yoksa Yûsuf’tan herhangi bir kötülük mü gördünüz?”) dedi. Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz onun herhangi bir kötülüğünü bilmiyoruz” dediler. (Orada bulunan ve gerçeklerin başkası tarafından ortaya çıkarılmasından endişe eden) Vezir’in karısı (Züleyha utanç ve pişmanlık içinde suçunu itiraf ederek) “Şimdi gerçek ortaya çıktı. (Evet) Onu baştan çıkarmak isteyen bendim; (o ise bana karşı her zaman dürüst, iffetli ve vefalıydı. Kısaca) Yûsuf kesinlikle doğru söylüyor.” dedi.
52. (Elçi bu haberi Yûsuf’a getirdiğinde, Yûsuf elçiye şöyle dedi: Krala ve Vezire de ki) “Bu (soruşturmanın yapılmasını istememin sebebi; vezir evde yanımızdayken eşine nasıl baktıysam) yokluğunda (da) kendisine hiçbir zaman ihanet etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini asla başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindi.
53. (Ve ekledi) “Ben (bu sözlerle) kendimi temize çıkarıyor değilim.Çünkü (şerre bakan tarafıyla) nefis daima kötülüğe çağırır, ancak Rabbimin merhamet ettiği kimseler hariç, (eğer Züleyha’nın davetine rağmen iffetimi koruduysam bu kesinlikle Rabbimin merhametiyle olmuştur. Çünkü) Rabbim(çok bağışlayan) Gafûr(çok merhamet eden) Rahîm’dir.”
54. (Bu sözler kendine aktarıldığında) Kral (Yûsuf’un ne kadar üstün bir kişiliğe sahip olduğunu anladı ve elçisine) dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. (Yûsuf’u zindandan çıkarıp saraya getirdiler. Kral) Onunla konuşunca (gıyabında tanıdığı insan, gözünde daha da büyüdü. Yûsuf rüyanın yorumunu bir kere de kralın karşısında anlattı. Bütün bunları dinleyen kral son olarak) “Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin” dedi.
55. (Kral’ın bu sözleri, “Yanımda istediğin alanda çalışabilirsin” anlamına geliyordu. Bunun üzerine Yûsuf kendisinin en verimli olabileceği bir alanı teklif ederek) “Beni ülkenin hazinesinden sorumlu olacağım bir makama getir. Çünkü ben (ülke kaynaklarını) çok iyi korurum ve (onların yönetimini iyi) bilirim” dedi.
56. Ve Biz böyleceYûsuf’a Mısır’da önemli bir mevki ve iktidar gücü verdik. Nitekim o, ülkenin her yerinde görevini rahatça yapabiliyor, yetkisini kullanabiliyordu. (Yûsuf örneğinde görüldüğü gibi) Biz dilediğimiz kimseye (o kişi kuyuda veya zindanda bile olsa) rahmetimizi eriştiririz. (Arkasında Allah olanın önünde kimse duramaz.) Ve (Yûsuf gibi dürüstlük ve iffet abidesi olarak) güzel davrananların mükâfatınızayi etmeyiz. (Ahirette vereceğimiz gibi, dilersek dünyada da veririz.)
57. İman edip de (kötülüklerden) sakınanlariçin (mükâfat imtihan sırrı gereği çoğu zaman dünyada verilmeyebilir. Çünkü) ahiret mükâfatı (her yönüyle) daha hayırlıdır.
Sarayda Özel Danışman
43-57. Âyet: Bu Bölümü Aşağıdaki Başlıklar Altında Değerlendiriyoruz
Kur'an İnsan Sözü Olabilir mi?
Yeri geldikçe bu konuya dikkat çekiyoruz. Yûsuf Sûresi'nin 43. âyetinde geçen kral/melik kelimesi bize bu konuda çok önemli bir mesaj veriyor.
Kur'an'da Mısır yöneticilerinin tamamı Firavun ünvanı ile anılırken, Kur'an Yûsuf sûresinde bir istisna yapıyor. Beş âyette (43, 50, 54, 72, 76) Firavun kelimesi yerine kral manasına gelen Melik kelimesini kullanıyor.
Peki, böyle bir kullanım için neyi bilmek gerekiyordu?
Şu tarihi bilgiyi bilmek gerekiyordu; eski Mısır uzmanlarına göre Hz. Yûsuf zamanında Mısır'ı yöneten kişilere Firavun denmiyordu. Firavun ünvanı Hz. Yûsuf'un yaşadığı zamandan sonra başladı.
Cambridge Ancient History'ye göre, Hz. Yûsuf'un yaşadığı dönem yaklaşık olarak M.Ö. 1700-1600 yılları arasına denk geliyor. Bu dönem, Mısır'da Hiksoslar'ın hüküm sürdüğü zamana tekabül ediyor. Hiksoslar dönemi yöneticileri, kendilerini "Firavun" olarak adlandırmıyorlardı. "Firavun" unvanı, daha sonra, yaklaşık olarak M.Ö. 1550'den itibaren başlayan Yeni Krallık döneminde yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
Buna detay dersek, bu detayı Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Yûsuf'tan bahseden
ayetlerde görmüyoruz. Orada bazen melik bazen firavun kelimesi kullanılıyor.1161
Bu detay Kur'an'ın indiği 7. asırda yaşayan insanlar tarafından bilinmiyordu. Encyclopaedia Britannica'da belirtildiği gibi, "Mısır'ın erken dönem kralları için 'Firavun' terimi kullanılmamıştır. Bu terim, Yeni Krallık döneminde (c. 1539-1075 BCE) yaygınlaşmıştır." Eski Mısır hiyerogliflerinin çözülmesi ve Mısır tarihinin detaylı olarak anlaşılması ancak 19. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Bu bilgiler bize neyi gösteriyor? "Muhammed Tevrat'taki bilgileri kopyaladı, Kur'an'ı oradan öğrendiği bilgilerle yazdı" iddiasının doğru olamayacağını gösteriyor. Eğer öyle olsaydı, Yûsuf sûresinde Melik-Firavun ayrımının yapılamayacağını, bu ayrım yapılıyorsa, bunun Kur'an'ın insan sözü olamayacağına şahit olduğunu gösteriyor.
İsteyince Rüya Görülmez, Allah’tan Ümit Kesilmez
Biz insanlar irade sahibi varlıklarız, bu dünyada bizimle ilgili işlerde irademizle yaptığımız 100 ise, (bedenimizdeki ve bedenin dışında hayatımızın devamı için gerekli hadiselerde) yapmadığımız 100 milyondur.
Rüya da irademizin/tercihimizin dışındaki hadiselerden biridir. Tamamen Allah’ın dilemesine bağlıdır.
Kralın rüya görmesi, Allah’ın (cc), Yûsuf üzerinden gerçekleştirmek istediği ilahı programın bir parçasıdır.
Sebepler açısından bakarsak, zindandaki o iki kişinin gördüğü bu rüya olmasaydı, o günün hukuk sisteminde zindan Yûsuf’un mezarı da olabilirdi.
Onun hayat filminin sonu başka türlü de bitebilirdi.
“Bu hadisede öne çıkan mesajlardan biri de nedir?” sorusuna “Allah’tan ümit kesilmez.” diyoruz.
Burada bir başka şey daha ifade edelim. “Bir şey olacak Yûsuf hapisten çıkacak. O şey nedir? diye sorulsaydı, Mısır kralının rüya görme ihtimali aklımıza gelecek en son şeylerden biri olabilirdi.
Bu zayıf ihtimal bize bir kere daha şunu gösteriyor, Allah (cc) sürpriz yapmayı sever, sizin hiç aklınıza gelmeyecek bir sebep sizin kurtuluşunuzun vesilesi olabilir. Siz yeter ki, Allah’tan ümit kesmeyin.
Rüyanın Konusu Her Asrın Sorunu: Ekonomik Kriz
Ekonomik Kriz ve Peygamber Ne Alaka?
Bu bölümü bu iki başlık altında değerlendireceğiz.
Hz. Yûsuf'un rüyaya getirdiği tevilden anlıyoruz ki, bu rüyanın konusu yaklaşan ağır ekonomik kriz.
Hayatı din ve dünya işleri olarak ayırırsak, ekonomik kriz dünya işlerine giriyor ve Kur'an bu sorunun çözümünde bir peygamberin öne çıktığı kıssayı bize anlatıyor. Neden? Niçin? Bize hangi mesajları vermek istiyor?
Bu kıssa, İslam'ın hayatın her alanını kucaklayan bütüncül yaklaşımını gözler önüne seriyor. Dünyayı terk etmeyi fazilet sayan anlayışın aksine, Hz. Yûsuf'un hikayesi, dünya işlerinde aktif rol almanın, toplumun refahı için çalışmanın da salih amel olduğuna vurgu yapıyor.
Günümüzde geri kalmışlar liginde yer alan İslam ülkelerinde Müslümanların bireysel ve toplumsal olarak geri kalmasının bir nedeni de dini ve dünyayı birbirinden ayıran ve dünya işlerini önemsemeyen yanlış din algısı.
İşte tam bu noktada Hz. Yûsuf'un kıssası, bir peygamberin ekonomi bakanı olarak görev yapabileceğini, yaklaşan büyük ekonomik krizin çözümünde, çözümün adresi olabileceğini, ülkenin kalkınmasında çok büyük işlere imza atabileceğini gösteriyor.
Bu kıssa bu yönüyle bütün zamanlarda gelecek Müslümanlara şu mesajı veriyor: Din, sizi dünyadan uzaklaştırmak için değil, dünyayı imar etmeniz, insanlığa faydalı olmanız için var. Ekonomi, ticaret, siyaset, bilim, teknoloji gibi alanlarda söz sahibi olmak, bu alanlarda çalışmak her Müslüman için bir ameli salihtir.
Rüyanın Tevili Mucize mi, Yetenek mi?
Mucizenin tanımını yaparken şunu dedik: Mucize bütün insanların aynıyla benzerini ortaya koymakta aciz kaldığı “şey”dir. Bu “şey”in yerine her “şey” konulabilir.
44. âyette bu rüyanın tevili konusunda o devirde bu işin uzmanı sayılan insanların aciz kaldığını, üstelik bir de bu rüyaya saçma, mantıksız anlamında “karmakarışık düş” dendiğini öğreniyoruz. Bu durum, Hz. Yûsuf'un yorumunun olağanüstülüğünü gözler önüne seriyor.
Kur'an kıssadaki bu noktayı öne çıkararak, Hz. Yûsuf'un yapmış olduğu tevilin, ikram-ı ilahi olduğuna ve dolayısıyla bir mucize olduğuna işaret ediyor. Bu, Allah'ın Hz. Yûsuf'a bahşettiği özel bir lütuf olarak görülebilir.
Peki bu mucize bize ne diyor?
Bu mucize bize Kur'an'daki benzeri mucizelerin verdiği ortak mesajı veriyor: O mesaja daha önce değindiğimiz için burada o mesajın özetini verelim.1162Özet şu: "Ey insanlar! Mucizelerin aynıyla benzerini yapamazsınız ama benzerini yapmak için gereken bilgi ve yeteneklere ulaşabilirsiniz."
Hz. Yûsuf hem bu mucizeye mazhar oldu hem de bu mucizeden ilham alarak kendini -Kur’an’da “Te'vil-i Ehadis” olarak ifade edilen- “yorum ilminde” geliştirdi.1163 Bu durum, mucizenin insanı pasifleştirmediğini, aksine onu aktif olmaya, yeteneklerini geliştirmeye teşvik ettiğini gösteriyor.
Bu yönüyle bu kıssa, İslam'ın bilime, öğrenmeye ve yetenekleri geliştirmeye verdiği önemi vurguluyor. Mucizeler, sadece hayretle izlenecek olağanüstü olaylar değil, aynı zamanda insanlığı ileriye taşıyan, onları düşünmeye ve gelişmeye teşvik eden dinamiklerden biri oluyor.
İnsanın İki Değeri Vardır: Maddi ve Manevi
Maddi değer insanın fiziki görüntüsünden, sahip olduğu servet ve makam gibi şeylerden gelir. Bunlar üzerinden birinin yanında değer kazanmak gerçek değer değildir. Çünkü bunlar üzerinden bir insana değer verenler dolaylı olarak o kişilere şunu demiş oluyorlar; “Biz sana fiziki güzelliğin için, servetin, makamın için değer veriyoruz. Onlar olmasaydı bizim yanımızda bir değerin yoktu.”
Manevi değer insanın eğitimi, ahlakı, itibarı ve saygınlığı üzerinden kazandığı değerdir. Bu değer, fiziki güzellik, servet, makam gitse bile kalıcıdır. Kendine değer veren insanlar, manevi değere önem verirler. Bu insanların bu dünyada en çok istediği şeylerin başında doğru, dürüst ve güvenilir bir insan olarak yaşamak ve öyle bilinmek vardır.
Bu insanların bu dünyada en çok korktukları ve sakındıkları şeylerin başında üçkağıtçı, sahtekar, namussuz, şerefsiz ve güvenilmez bir insan olarak yaşamak ve bilinmek vardır.
Bu insanlar için manevi değer ve bunun özeti sayılan itibar servettir. Hayat o serveti kazanmak ve korumak için yaşanır. O serveti kaybedince yaşamanın bir anlamı yoktur.
Neden bu konuyu anlattık, Liderlerin, özellikle de Müslüman liderlerin, özellikle de Müslüman liderlere örnek olan peygamberlerin en büyük arzusu bir ömür “AK” kalmaktır. “Kara”landıklarında da aklanmaktır.
Bu tespitten sonra aşağıdaki başlıkla devam edelim.
Hz. Yûsuf’un Krala İlk şartı “AK”lanmak ve İadeyi İtibar Oldu
Burada bir empati yapalım. Yıllardır zindandasınız. Üstelik haksız yere oradasınız. Bir gün koskoca bir ülkenin kralı sizi sarayına davet ediyor.
İki şey yaparsınız; ya teklife “evet” dersiniz, hemen çıkarsınız ve size verilecek görevi kabul edersiniz veya “hayır” dersiniz.
Hz. Yûsuf “hayır” demeyi tercih etti. Bu tercih şu anlama geliyordu: “ben “AK”lanmadan buradan çıkmam. Benim bu “Kara” lekeyi üzerimde taşıyamam. Ben bu şaibeyle liderlik yapamam. Ben itibarımın iadesini istiyorum.”
Bu isteğin ardından günümüz diliyle söylersek, dosya tekrar açıldı, Yûsuf hakkında yeniden bir yargılanma yapıldı. Züleyha o mahkemede suçunu itiraf etti. Bu yargılanmanın ardından Kralın, Yûsuf’a olan güveni daha da arttı. Kral ve etrafındakiler şöyle düşündü: “Tenhada, Mısır’ın en güzel kadınlarından birinin davetine hayır diyen bir insan, kendisine emanet edilecek hiçbir emanete ihanet etmez.”
Peygamber Nefsi de Kötüyü Emreder mi?
53. âyette failin kimi olduğu konusunda farklı görüşler olmuş. Bazıları peygamberlerin ismet (masum/günahsızlık) sıfatından yola çıkarak bu âyette failin Yûsuf değil Züleyha olduğunu söylemişler.
İlk olarak nefis hakkında önceki yaptığımız değerlendirmelerin devamı olarak kısa bir değerlendirme yapalım sonra buradaki faile bakalım.
Nefis Hayrı da Şerri de İster: Şems sûresinde şöyle bir ifade kullanmıştık “Şems sûresinin 8. âyeti, Kur’an’dan yola çıkarak nefisle ilgili yapılacak bütün tanımlarda belirleyici oluyor.”
Bu tanıma göre her insanın nefsi hayra ve şerre meyleder. Buna peygamberler de dahildir.1164
Peygamberlerin hatasız olmasının vahyi alma ve eksiksiz olarak insanlara aktarma ile ilgilidir. Onlar da dini hayatın pratiğinde yaşarken hata yapmışlar ve bu hataları için Allah’tan bağışlanma dilemişlerdir.1165
Ayrıca Kur’an’da onları uyaran, “Neden böyle yaptın?” diyen (itap) âyetleri ve onların yanlış yapma ihtimaline binaen “Şunları şunları yapmayın” diyen âyetler de vardır.
Bütün bunları dikkate aldığımızda bu âyetin muhatabı, Hz. Yûsuf dahil nefis taşıyan her insan olabilir.
Ayette Fail Kim?
Bu sûrenin 24. âyetinin tefsirinde “Kadın Yûsuf’u İstedi, Yûsuf da Kadını İstedi mi?” başlığı altında bir değerlendirme yaptık. Orada Yûsuf’un da kadını istediğini, ama Allah’ın yardımı ile bu isteğinin esiri olmadığını biliyoruz. Ayrıca 33. âyette yine Rabbine “Eğer (sen) beni onların hile ve entrikalarından kurtarmazsan belki de onlara meyledip cahilce davrananlardan olabilirim.” diye dua ettiğini de biliyoruz.
Bütün bunları dikkate aldığımızda bu âyette failin Hz. Yûsuf olduğunu, bu âyetteki ifadesinin de onun mütevazi kişiliğinin dışa yansıması olduğunu söylemenin önünde bir engel kalmıyor.
Burada şu soruyla konuyu günümüze getirelim.
Nefsini Öldüren İnsanlar Var mıdır?
Bu soruyu nükteli bir cevap verelim. Evet kendini fiziki olarak öldüren her insan nefsini öldürmüş olur. Nefis kelimesinin ilk anlamı “insanın kendisi” demektir. O yüzden yaşadığımız müddetçe nefsimiz olacaktır. Yaşadığımız müddetçe nefsimizin hayra ve şerre meyli de olacaktır.
İnsan belli bir manevi olgunluğa geldiğinde fiziki olarak kötülük yapmaya bilir ama içindeki kötülük yapma duygusunu sıfırlayamaz. Aklını kontrol etse, hayallerini kontrol edemez. O yüzden nefsin öldürülmesi mümkün değildir, mümkün olan onun kontrol edilmesi ve hayra yönlendirilmesidir.
Özetlersek, Hz. Yûsuf gibi bir peygamberin kendisini temize çıkarmaması, Kur’an’ın Necm sûresinin 32. âyetinin “kendiniz temize çıkarmayın” demesi bize “Siz de nefsinizi temize çıkarmayın, ermiş (hatasız, günahsız) olduğu söylenen insanlara aldanmayın.” diyor.
“Kral Onu Bana Getirin” Demeden Önce “MİT” Araştırıyor
Kralın “onu bana getirin” emrini ilk olarak 50. âyette duyuyoruz. Hz. Yûsuf gelmek için “AK”lanma talep edince bu talep yerine getiriliyor ardından kral 54. âyette bir kere aynı emri veriyor.
Ara sıra yeri geldikçe yaptığımız gibi burada da bir ortam okuması yaptığımızda kralın günümüzdeki MİT ve benzeri istihbarat birimlerine benzeyen bir örgütü olduğunu ve o örgütün bu emirler verilmeden önce ön bir araştırma yaptığını düşünüyoruz.
Bu araştırmada kral “Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim” emrini vermeden önce Yûsuf’un hikayesini; onun bir peygamber olduğunu, onun hapse giren mahkumlara tebliğ yaptığını ve onun bir iftira sonucu hapse girdiğini biliyor.
Burası çok önemli, koskoca devletin başında ve özellikle putperest olan bir kralın hiçbir ön araştırma yapmadan, peygamber olan birini sarayına çağırması mümkün değil.
Bunları bildiğini kabul ettiğimizde bu çağrı çok daha büyük bir anlam ifade ediyor ve günümüze çok ama çok önemli mesajlar veriyor.
Bu Kıssanın Manşeti “Onu Bana Getirin”
Bu kıssa bir gazeteye haber olsaydı, “onu bana getirin” ifadesi sekiz sütuna manşet olacaktı, bir tv’ye haber olsaydı kadrajda büyük harflerle yazılacaktı.
Bu ifade bütün zamanlara şunu diyor: “Ey Müslüman! Sen güvenilir ve dürüst bir insan olursan, alanında uzman olursan, liyakat sahibi olursan, hiç olmayacağını düşündüğün şeyler olabilir, hiç açılmayacağını düşündüğün kapılar sana açılabilir.”
Özellikle günümüze; günümüzde yaşadıkları ülkelerde diğer din mensuplarına göre azınlıkta olan Müslümanlara şunu diyor: Müslüman olmanızın aleyhinize olması da lehinize olması da size bağlı. O dini doğru anlar, doğru temsil ederseniz, putperest olan insanlar bile inancınıza saygı duyar, size hem iş imkanı hem de inandığınız gibi yaşama imkanı sunar.
Bir Göreve Talip Olmanın Ölçüleri
İslam irfanında “görev istenmez verilir” şeklinde bir ölçü var. Bu ölçüye referans olarak gösterilen hadisler var.1166
Bu hadislerin tamamında ortak nokta “sana verilmemişse ve sen o göreve layık değilsen isteme” şeklindedir.
Bu ölçü üzerinden Hz. Yûsuf’un talebine bakarsak. 54. âyette Hz. Yûsuf liyakat testlerinden geçtikten sonra “Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibisin” ifadesiyle ona görev veriliyor. O da görevi kabul ederken görev alanı ile ilgili bir talep de bulunuyor.
Bu ölçüleri bugüne getirirsek, günümüzde bir göreve talip olan her Müslümanın öncelikle yapması gereken şey, talip olacağa görevi yapabilecek liyakati kazanmak olacak. Bunu kazanmadan bir göreve talip olması veya ona bu görevin verilmesi kesinlikle doğru değildir. Liyakat sahibi olmadığı halde kişiye göreve vermek, “Emaneti ehline verin”1167 âyeti gereğince emanete ihanettir.
Özetlersek, bir Müslüman, gerekli şartlara sahip olduğunda, hangi pozisyonda olursa olsun dünyanın her yerindeki iş ilanlarına baş vurabilir, o görevi yapmaya talip olabilir.
Hz. Yûsuf’un İzlediği Evrensel Strateji: “Lekum Dînukum Veliye Dîn”
Bu başlığın altında şu sorunun cevabını vermeye çalışalım: “Hz. Yûsuf Mısır’da kralın ekonomi bakanı olarak görev yaparken, aynı zamanda Peygamberlik görevini yerine getirmede nasıl bir strateji izledi?”
İzlenen stratejiden Kafirun sûresinin 6. âyetinde “Evrensel Strateji: “Senin Dinin Sana Benim Dinim Bana” başlığı altında bahsettik.
Burada oranın devamı olarak şunları ifade edelim. Peygamber Efendimiz tarafından Mekke döneminin ilk yıllarında müşriklere karşı uygulanan bu strateji, Allah tarafından gönderilen her peygamberin izlediği stratejidir.
Her peygamber gönderildiği toplumda en temel insan hakkı olan inanç ve ifade özgürlüğünü dile getirir.
Her peygamber barış ve diyalog ortamının inandığı dini anlatma konusunda en uygun ortam olduğunu bilir.
Her peygamber karşı taraf mecbur etmediği müddetçe, inancındaki ve fikirlerindeki güce güvendiği için şiddeti söylem ve eylem haline getirmekten kaçınır.
Hz. Yûsuf da böyle yaptı.
Hz. Yûsuf’u saraya davet edip ardından görev verenler, onun peygamber olduğunu ve inandığı dini insanlara anlattığını bilerek bu daveti yaptılar.
Hz. Yûsuf bu görevi kabul ederken, “Önce Müslüman olun sonra ben yönettiğiniz devlette görev alırım.” demedi. Kendisinin olduğu gibi kabul edilmesi şartıyla görevini kabul etti.
Görev süresi boyunca da “Sizi Müslüman yapacağım, bir gün iktidarı ele geçireceğim, geçmişte zayıfken bana iftira atanlara gelecekte güçlendiğimde hesap soracağım.” anlamına gelecek ve kendisinin potansiyel bir tehlike olarak algılanmasına sebep olacak her türlü eylem ve söylemden kaçındı.
Peki bunun sonucunda ne oldu? Bu yöntem gelecekte nasıl bir sonuç verdi?
“İnandığı dinin güzelliklerini yaşayarak gösterme, kendisine verilen görevi en güzel şekilde yapma, insanların güvenini ve saygınlığını kazanma olarak” özetleyeceğimiz bu yöntem kısa vadede güzel sonuçlar verdi.
Mutlu Son 1’in Faili Kim?
Eğer bu sûre iki bölümlük bir film olsaydı, bu filmde iki büyük “mutlu son” yaşanıyor.
Birincisi kuyudan başlayıp, zindandan geçen ve Mısır’da ekonomi bakanı olma gibi bir görevle taçlanan mutlu son.
İkincisi, gelecek âyetlerde göreceğiz Hz. Yûsuf’un anne-babasına, Bünyamin’e ve diğer kardeşlerine kavuşması ile taçlanan mutlu son.
Her iki mutlu sonda da önde görünen fail Hz. Yûsuf olsa bile âyetlerde fail olarak Allah öne çıkıyor.
İkinci mutlu sona yeri geldiğinde (100, 101. âyetlerde) bakacağız. Burada birinci mutlu sona yoğunlaşırsak, 56. âyette şöyle deniyor: “Biz böyleceYûsuf’a Mısır’da önemli bir mevki ve iktidar gücü verdik.”
Verilen başarıda Yûsuf’un Allah’ın rızasını gözeterek yaptığı doğru tercihlerin rolü var mıydı? Elbette vardı. O tercih yaptı, Allah takdir etti. O iradesini kullandı, Allah sonucu yarattı. Sonucun ortaya çıkmasında iki fail olmasına rağmen, Kur’an bazen bu durumlarda tek fail olarak Allah’ı öne çıkarıyor.
Bu konuya hem bu süreninin 22. âyetinde hem de daha önceki âyetlerde1168 değindik. Burada farklı olarak bir örnek verelim.
Bu örnekten önce bedenimiz/vücudumuz hakkında tahmini bir bilgi verelim.
Yetişkin insanın vücudunda yaklaşık 37 trilyon hücre olduğunu kabul ediyoruz.
Her hücrenin ortalama 100 trilyon atomdan oluştuğunu varsayıyoruz.
İnsan vücudunda toplam atom sayısını bulmak için hücre sayısını atom sayısıyla çarpıyoruz.
Şöyle bir Hesap yapıyoruz.
37 trilyon x 100 trilyon = 3700 kentilyon, (Bu sayıyı daha açık yazarsak okuması çok zor olan şu sayılar karşımıza çıkıyor)
3,700,000,000,000,000,000,000,000,000,000 (3.7 x 10^30)
Bu bilgiyi verdikten sonra örneğimizi verelim.
Dev bir şirket var. Bu şirketin yapımında 3700 kentilyon tuğla/atom kullanılıyor. Bu şirkette 37 trilyon oda/hücre var. Bu odalarda isimleri sitoplazma, mitokondri, ribozom, lizozom gibi çalışan milyarlarca eleman var. Bu şirketin sahibi (Allah (cc)) bu şirketi size emanet olarak veriyor. İstediği şey bu şirketin iyilik (başarı, güzellik, ahlak) üretmesi.
Şimdi bu noktada soru şu: Bu şirket iyilik ürettiğinde bu iyiliğin (başarının) sahibi kim?
Bu durumu anlatmak için aşağıdaki cümlelerden hangisi daha uygun olur?
Kendisine şirket emanet edilen, ortaya çıkan başarıyı şirketin imkanlarını kullanarak elde eden kişi diyor ki: Başarıyı ben elde ettim.
Şirketi emanet olarak veren (Allah) diyor ki, başarıyı ve başarı için gereken bütün sermayeyi biz verdik.
Özetlersek, Kur’an’da görünürde insanın fail olduğu halde, failin Allah olduğu ifade edilen bütün âyetleri bu örnek üzerinden anlayabiliriz. Böyle anladığımızda Yûsuf sûresindeki mutlu son 1 ve 2’yi manevi bir hediye paketi içine koyup Yûsuf’a “veren” Allah (cc) oluyor.
58-68 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Allah’ın izniyle, Yûsuf’’un aldığı tedbirler işe yaramış, Mısır ve komşu diyarlarda şiddetli bir kıtlık ve buna bağlı olarak çok derin bir ekonomik kriz yaşanmasına rağmen, Mısır “alan el” olmadığı gibi, bu durumda bile “veren el” olarak kalabilmiştir. Kıtlık, Yûsuf’un ailesinin yaşadığı Kenan diyarını da etkilemişti. Baba Ya‘kūb, Bünyamin dışındaki bütün çocuklarını, erzak satın almaları için Mısır’a göndermişti.)
58. Yûsuf’un kardeşleri (Mısır’a) geldiler ve (erzak almak isteyen herkes gibi durumlarını arz etmek üzere) onun huzuruna çıktılar. (Yûsuf) onları (görür görmez) tanıdı (ama) onlar onu tanıyamadılar.
(Yûsuf geçmişi hatırladı; kuyuda kaldığı, köle pazarında satıldığı, zindandaki o sıkıntılı günleri... Ama aklına hiç intikam duygusu gelmedi. İhtiyaçlarının karşılanması emrini verdi. Erzaklar hazırlanırken onları sarayında misafir etti. Hiç fark ettirmeden babası ve kardeşi Bünyamin hakkında bilgi alabilecek sorular sordu ve istediği cevapları da aldı.)
59. Onlarınerzaklarını hazırlatınca (da onlara) dedi ki: (“Siz deminki sohbette bir kardeşiniz daha olduğunu söylediniz. Tahıl karneye bağlandığı halde, verilen kişinin burada hazır bulunması gerektiği halde, benden onun payını da istediniz. Ben de size güvenip onun payını da verdim. Fakat bir sonraki gelişinizde) Bana üvey kardeşinizi de getirin. (Böylece doğru söylediğinizi ispatlamış olursunuz. Hem) Gördüğünüz gibi (cömert davranıp) size tam ölçek veriyorum ve sizi en güzel şekilde ağırlıyorum.
60. (Yûsuf, kardeşi konusunda bir kere daha vurgu yapma ihtiyacı hissetti ve) Eğer, onu bana getirmezseniz (–ki bu sizin yalan söylediğiniz anlamına gelir–) artık benden tahıl (falan) beklemeyin ve yanıma (yöreme de) yaklaşmayın.”
61. Dediler ki: (“Sen bize güven,) Onu getirmek için babasını iknaya çalışacağız ve (bir yolunu bulup, bunu) mutlaka başaracağız.”
62. Yûsuf, adamlarına dedi ki: “Onların (takas usulü ile tahıl almak için verdikleri) sermayelerini (fark ettirmeden) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da (tekrar buğday almak için “sermayemiz yok demez”) belki yine gelirler.”
(Aslında Yûsuf’un gönlüne kalsa babasına ve kardeşine bizzat kendisi giderdi. Ama bu işin gidişatını Allah’tan gelen vahiy belirliyordu. Yûsuf da gelen vahye tâbi oluyordu...)
63. Onlar, babalarına döndüklerinde (Olup biteni anlattıktan sonra) “Ey babamız! (Bu erzaklar geldi ama fazla sevinmeyelim. Eğer onların bize olan güvenlerini kaybedersek) Artık bize erzak verilmeyecek. (Bir daha erzak almamız için kardeşimiz Bünyamin’i de yanımızda götürmemiz gerekiyor. İşte bu yüzden ne olur) Kardeşimizibizimle gönder ki (yeniden) erzak alalım. (Gerçi, Yûsuf’un başına gelenlerden sonra bunu senden istemeye yüzümüz yok ama sana söz veriyoruz) Biz onu (gözümüz gibi) koruyacağız” dediler.
64. (Babaları Ya‘kūb, Bünyamin’i gönderme konusunda isteksizdi. Onlara) Dedi ki: “Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi (şimdi) bunu da size emanet edeyim öyle mi? (Yûsuf için de aynı yeminleri etmiştiniz. Ne oldu biliyorsunuz... Madem o gitmeden erzak gelmeyecek, o zaman başka çare yok. Ben onu Allah’a emanet ediyorum.) Allah en iyi koruyandır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir”
65. (Bu ayaküstü konuşmanın ardından, yükleri indirmeye başladılar.) Eşyalarını açtıklarında (erzak almak için götürdükleri) sermayelerinin (tamamının) kendilerine geri verildiğini gördüler. (Hayretler içinde kaldılar. Sevinçle) Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermayemiz de bize geri verilmiş. (Ne kadar iyi oldu. Zaten bir kere daha gitmek için elimizde avucumuzda doğru dürüst bir şey de yoktu. Şimdi bununla) ailemize (tekrar) erzak alabiliriz. (Öyleyse ne olur bize izin ver, Bünyamin de bizimle gelsin. Korkma biz) Kardeşimizi (de) koruruz. Hem sonra onun sayesinde fazladan bir deve yükü tahıl daha almış oluruz. Zaten bu ilk seferde getirdiğimiz tahıl bize (uzun süre) yetmez.
66. (Bu ısrar üzerine Ya‘kūb “Eşkıyalar tarafından) Kuşatılmanız (gibi üstesinden gelemeyeceğiniz şeyler) hariç, onu bana geri getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermedikçe, onu sizinle göndermeyeceğim” dedi. (Bunun üzerine çocukları) Ona (istediği şekilde) söz verince, (Bakın bütün bu) konuştuklarımıza (şahit ve gözetici olarak) “AllahVekil’dir” dedi.
67. (Sözlerine devamla) “Oğullarım!” dedi, (Mısır’a vardığınızda, şehre girerken dikkat çekmemek için) hepiniz tek bir kapıdan girmeyin, (ikişerli, üçerli gruplara ayrılarak) ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi, (ben tedbir adına ne söylersem söyleyeyim) Allah’ın sizinle ilgili takdirine engel olamam. (Bilin ki,) Hüküm (ve takdir) yalnız Allah’ındır. (Onun içindir ki,) Ben (elimden geleni yaparak) yalnızca O’na (güvenip) tevekkül ettim. Tevekkül edenler de (fânilere değil, tek Bâki olan) O’na tevekkül etsinler.
68. (Bu tavsiyelerin ardından on bir kardeş, Bünyamin’le birlikte yola çıkıp Mısır’a vardıklarında) Şehre babalarının kendilerine tembihlediği şekilde (farklı kapılardan) girdiler. (Bu tedbire rağmen) Eğer Allah haklarında bir takdirde bulunacak olsa idi, bu tedbirin Ya‘kūb’un (çocuklarının güvenliğinden sorumlu bir baba olarak) içinde hissettiği bir ihtiyacı gidermiş olmanın dışında onlara hiçbir faydası olmayacaktı. Fakat (bu tedbirleri alırken Allah’ın takdirine güvenmeyi bir an bile aklından çıkarmamıştı. Çünkü) o kendisine öğrettiğimiz hususî bir ilme sahipti. (Bu ilim gereği sebepleri yerine getirmede hassas davrandığı gibi sonucu da Allah’a bırakmada hassas davranıyordu.) Ne var ki, insanların çoğu (bu dengeyi) bilmezler.
Öz Kardeşine Kavuştu
58-68. Âyet: Bu Bölümü Aşağıdaki Başlıklar Altında Değerlendiriyoruz
Adım Adım Hz. Yûsuf’un 15 Yıllık Kalkınma Planı ve Neticeleri
Kur’an Hz. Yûsuf’a Kral tarafından görev verilmesinden bahsediyor ama onun bu görevi başarıyla yerine getirmesine ait detayları anlamayı bize bırakıyor.
Biz bu noktada iki şey yaparız,
Birincisi: “Allah Yusuf’a yardım etti” der ve geçeriz.
İkincisi: 15 yılın sonunda ortada büyük bir ekonomik başarı var. “Bu başarı hangi sebeplerin yerine getirilmesiyle ortaya çıkan bir sonuç oldu.” der, başarıyı ortaya çıkaran sebeplerin detaylarına yoğunlaşırız.
Üzülerek ifade edelim Hz. Yusuf kıssası ile ilgili birinciyi yapan çok olmuş ama ikinciyi yapan az olmuş. Biz burada ikincide bazı detaylar üzerinde duracak ve ardından bazı değerlendirmeler yapacağız.
Şimdi bu detayları, hayatın olağan akışı içinde adım adım takip edelim.
Birinci Adım: Danışmanlık ve Planlama (1. Yıl)
Kral, Yûsuf'u zindandan çıkarıp baş danışman olarak atıyor. Yûsuf, hemen işe koyulur:
Önce mevcut ekiple birlikte; tarım uzmanları, su mühendisleri, ekonomistler ve lojistik uzmanlarından oluşan yeni ve güçlü bir ekip kuruyor.
Bu ekiple ülkenin içinde bulunduğu durumun bir analizini yapıyor; ekip tarım arazileri, su kaynakları, nüfus, mevcut tahıl stokları hakkında kapsamlı bir rapor hazırlıyor.
Bu raporda 15 yıllık stratejik plan: 7 yıl bolluk, 7 yıl kıtlık ve 1 yıl toparlanma döneminde atılacak adımlar ve ulaşılacak hedefler belirleniyor.
İkinci Adım: Altyapı ve Teknoloji Geliştirme (2. 3. Yıllar)
Bu adımda, yapılan kapsamlı plan aşağıdaki anlatılan şekilde uygulamaya geçiriliyor.
Sulama sistemleri: Nil Nehri'nden maksimum faydalanmak için kapsamlı kanal sistemi inşa ediliyor.
Tohum ıslahı: Daha verimli ve kuraklığa dayanıklı tohum çeşitleri geliştiriliyor.
Depolama teknolojisi: Ülkenin farklı şehirlerinde uzun süreli tahıl depolamaya uygun, nem ve haşere kontrolü olan yüzlerce dev silo inşa ediliyor.
Üçüncü Adım: Üretim ve Stok Biriktirme (4-7. Yıllar)
Bu adımda şu işler yapılıyor.
Çiftçi eğitimi: Yeni tarım teknikleri ve tohum çeşitleri hakkında yaygın eğitim veriliyor.
Maksimum üretim: Tüm araziler ekime açılıyor ve çift mahsul teknikleri uygulanıyor.
Stok yönetimi: Üretilen tahılın %80'i özel silolarda depolanıyor, %20'si de tüketime ayrılıyor.
Dördüncü Adım: Kıtlık Yönetimi (8-14. Yıllar)
Bu adımda şu işler yapılıyor.
Gıda dağıtım sistemi: Adil ve verimli bir gıda dağıtım ağı kuruluyor.
Göç yönetimi: Yaşadıkları yerlerdeki kuraklık nedeniyle çevre bölgelerden gelen göçmenleri karşılama ve yerleştirme planı uygulanır.
Uluslararası ticaret: Komşu ülkelere kontrollü tahıl satışı yapılarak devlet hazinesi güçlendiriliyor. Bu ticaret yapılırken krizi fırsata çevirmekten kaçınılıyor. Fiyatla makul tutularak çok sayıda insanın faydalanması hedefleniyor.
Su tasarrufu: Kuraklık döneminde su kullanımını optimize eden sistemler devreye sokuluyor. Eş zamanlı olarak halkı bu konuda bilinçlendirecek çalışmalar yapılıyor.
Beşinci Adım: Ekonomik Çeşitlendirme (Tüm dönem boyunca)
Bu adımda şu işler yapılıyor.
Yeni istihdam sahaları: Gelir kaynaklarını çeşitlendirme, tek kaynağa bağlı kalmama adına tarım dışı sektörlerin geliştirilmesi teşvik ediliyor.
Eğitim: İstihdam alanlarını genişletmek; mevcutları daha nitelikli hale getirmek, gelecek nesilleri bu işlere hazırlamak için kapsamlı eğitim programları başlatılıyor.
Ar-Ge: Mevcut bilimleri daha fazla geliştirme; tarım, astronomi, tıp ve kamu yönetimi gibi alanda daha başarılı olmak için ar-ge çalışmaları yapılıyor.
Altıncı Adım: Toparlanma ve Yeni Dönem (15. Yıl)
Finale yaklaşırken bu adımda şu işler yapılıyor.
Yağmurların dönüşü: Kuraklık sona eriyor, normal tarım faaliyetlerine geçiş başlıyor.
Bölgesel güç: Biriken kaynaklar ve geliştirilen teknolojiler sayesinde Mısır, alan el değil, veren el olarak bölgenin süper gücü haline gelir.
Sosyal adalet: Zenginlik adil bir şekilde dağıtılır, yoksulluk minimize edilir.
Yedinci Adım: Final
Yûsuf, 15 yıllık planın sonunda Mısır'ı sadece kıtlıktan kurtarmakla kalmaz, aynı zamanda bölgenin en güçlü ve müreffeh ülkesi haline getiriyor. Ekonomik başarının yanı sıra, adil yönetimi ve ahlaki liderliği ile de örnek bir devlet adamı olarak tarihe geçiyor. Bütün bu işleri tevhid dinini tebliğ eden bir peygamber olarak yapması da onun dinine olan saygıyı ve ilgiyi de arttırıyor.
Hz. Yûsuf Bütün Bunları Nasıl Öğrendi?
Peygamberlerde İlahi Öğreti ve Kabiliyet Arasındaki Denge Nasıldır?
Bu konuyu bu iki başlık altında anlatmaya çalışacağız.
Burada bir soru daha soralım, Hz. Yûsuf yukarıda bahsettiğimiz kalkınma planını bizzat kendisi yaptı ve uyguladı mı?
Bu soruya cevabımızın “evet” hatta daha fazlası da var. Biz burada hayatın doğal akışı içinde o tür işlerin olması için hangi sebepler arka arkaya gelmesi gerekiyorsa onları sıraladık.
Bu konu önemli olduğu için konuyu daha da açmak için birkaç soru daha soralım,
Hz. Yûsuf bütün bu işleri Allah’tan gelen vahiyle mi öğrendi? Yaptığı işin her aşamasında vahiy mi geldi? Kendisinin gözlem yaparak, okuyarak, araştırarak öğrendiği konular yok muydu? Hz. Yûsuf’un ekonomi yönetimi alanında bilgisinin ne kadarı vehbi (Allah’tan gelen) ne kadar kesbi (kendi kabiliyet ve becerisiyle öğrendiği) idi?
Neden bu soruları sorduk?
Tefsirlerin çoğunda bu sorular atlandığı için. Müslümanlarının büyük bir bölümü bu konu üzerinde düşünmediği için, Müslümanların büyük bir bölümü bu konuda “Allah’ın yardımı oldu” deyip geçtiği için.
Bu dünyada Allah’ın yardımı bir yasaya bağlıdır.
Allah (cc) peygamberlerine yardım ederken bu yardımın bir ölçüsü vardır.
Yardımın büyük bölümü Allah-insan ilişkisinde insanın (Allah’ı sıfatları ile tanıma, iman, ibadet, ahiret, cennet, cehennem gibi) kendi aklıyla bilemeyeceği alanlarda vahiy göndermek şeklinde olur. Dünyevi işlerde de yukarıda rüya tevili örneğinde olduğu gibi “ipucu” verme şeklinde olur.
Allah’ın yardımı hiçbir zaman, hiçbir peygamberin şöyle anlaşılacağı şekilde olmaz. Dışarıdan peygamberi görenler diyor ki: “Bu peygamber dünyevi işlerde hiçbir şeyden anlamıyor; anlamadığı gibi okuma, araştırma, tefekkür etme, başkalarına sorma gibi gayreti de yok. Her konuda vahiy bekliyor. Ne yaparsa yapsın vahiyle yapıyor…”
Eğer bir peygamber böyle olsaydı -daha önce anlattığımız gibi- bu peygamber okuldaki imtihan sırasında telefonla dışarından bilgi alan ve her imtihanda 10 üzerinden 10 alan bir öğrenciye benzerdi.
Böyle bir öğrenciye benzediği için içinde yaşadığı toplumla aynı şartları yaşamayan, onlar gibi alın teri dökmeyen, onlar gibi emek harcayarak başarı elde etmeyen bir peygamber örnek olamaz. İnsanlara “Okuyun, araştırın, çalışın, çabalayın, fedakarlık yapın.” diyemez. Dediği zaman inandırıcı ol(a)maz.
Bu açıklamalardan sonra başlıktaki soruların cevabına gelirsek, Allah’ın hiçbir peygamberi, her işini talimatla yapan uzaktan kumandalı bir robot değildir.
Peygamberler aklını vahyin rehberliğinde kullanan, vahiyden ipuçları alan, işin gerisini bütün insanlar gibi, aynı şartlarda benzer sebepleri yerine getirerek yapan insanlardır.
“Yûsuf Kıssası 21. Asırda Ekonomik Kriz Yaşayan Müslümanlara Ne Diyor?
Açlık, yoksulluk, fakirlik ekonomik kriz kader değildir. Nerede fakirlik, tembellik ve cehalet varsa orada bunlar vardır. Bunlar var olduğu müddetçe onlar da olacaktır.
Bu kıssa ekonomi bağlamında günümüz Müslümanlarına şunları söyler:
Son peygamberden sonra peygamber gelmeyecek. O yüzden hiçbir konuda mucize beklemeyin, hiçbir sorununuzda olağanüstü hadiselere bel bağlamayın. Allah’ın bütün insanlara verdiği akıl nimetini en güzel ve en verimli şekilde kullanmaya bakın.
Ekonomik zorluklar, yoksulluk ve krizler, kaçınılmaz bir kader değil, çözülebilir sorunlardır. Bu sorunların temelinde genellikle eğitim eksikliği, buna bağlı verimsiz çalışma ve kaynakların etkin kullanılmaması yatar.
21. yüzyılın zorluklarıyla başa çıkmak ve sürdürülebilir bir ekonomik model oluşturmak için, Hz. Yûsuf'un stratejik öngörüsünü ve uygulamalarını modern çağın ihtiyaçları ile sentezlemek, Müslüman toplumların önündeki en önemli görevdir.
Bunlara “genel çerçeve” dersek, bu çerçevede bazı konular öne çıkıyor. O konuları burada sadece kısaca yazacak, bu konudaki bütün detayları işin ehline bırakacağız.
Rasyonel Düşünce ve Planlama,
Kaynakların Etkin Kullanımı,
Tarımsal İnovasyon (yenilik),
Endüstriyel ve Teknolojik Gelişim,
Eğitim ve İnsan Kaynakları Geliştirme,
Ar-Ge ve İnovasyon Ekosistemi,
Sürdürülebilir Ekonomi Modelleri,
Finansal İnovasyon,1169
Uluslararası İşbirliği ve Ticaret,
Kriz Yönetimi ve Esneklik,
Günümüzde İslam Aleminin En Büyük Problemi: YUSUF YOK
Liderlik Olarak Hz. Yûsuf’un Günümüzdeki Karşılığı Nedir?
Burada iki başlık altında devam edeceğiz.
Her kalkınmanın, gelişmişliğin merkezinde insan vardır; insanın kalitesi vardır. Bu açıdan bakarsak, Hz. Yûsuf’un günümüzdeki karşılığı (doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, güvenilir bir insan olmayı içine alan) ADALET’tir.
Adaleti şu özellikler takip eder,
Liyakat: Alanında uzman olmak, uzman kadrolarla çalışmak.
Şeffaflık: Her yaptığı işin devletin Sayıştay, Danıştay ve benzeri organları tarafından denetlenebilir olması.
Gelir beyanı: Göreve başlaması ve bitirmesiyle birlikte aradan geçen zaman içinde, (aile üyeleri ve akrabaları dahil) birikimlerindeki artışı aldığı yasal geliriyle izah edebilir olması,
Bu özellikleri uzatmak mümkün bu konuyu şu ifadelerle bağlayalım.
Günümüzdeki İslam ülkelerini ve sorunlarını biliyoruz. Bizim kanaatimize göre hiçbirinin maddi kaynak sorunu yok.
Hepsinde en temel sorun: Yukarda saydığımız özelliklerin karşılığı olan YUSUF YOK. Yûsuf varsa, bugün yok olan maddi kaynaklar bir şekilde bulunur. Yûsuf yoksa, maddi kaynakları hem bulmak hem de halkın bütününün yararına kullanmak zorlaşır.
Hz. Yûsuf ve Üç Zirve
Zirve deyince akla dağlar gelir. Hz. Yûsuf ile sıradağlar arasında şöyle bir benzerlik vardır. Dağda (tepede) tek zirve olur, sıradağlarda birkaç zirve olur. Hz. Yûsuf’un hayatı sıradağlar gibidir. Onun hayatında öne çıkan üç zirve vardır.
Birinci zirve Züleyha’nın karşısındaki duruştur. Bu zirveye çıkmak ve hep orada kalmak için başta şehvet olmak üzere bütün istek ve arzularını Allah’ın razı olduğu alan içinde yönetebilen bir insan olmak gerekiyor.
İkinci zirve adalet ve liyakat sahibi bir insan olarak Mısır’a vezir olmasıdır.
Üçüncü zirve gücün zirvesindeyken kardeşlerini bağışlamasıdır. Bu zirve günümüzde kutuplaştıran, ayrıştıran bir dilden uzak durmaya; toplumsal barışa ve kardeşliğe karşılık gelir.
Özetlersek, Yûsuf’u çağına taşımak isteyen bütün Müslümanlar için bu zirveler hedeftir. Öncelikli hedef birinci zirvedir.
Roller Değişti: Kardeşleri Kuyuda, Yûsuf Zirvede
58. âyeti böyle okuyabiliriz.
Dün kuyuya atanlar bugün kuyuya attıkları insanın önüne geliyor ve ondan yardım istiyorlar.
Dün kuyuya atanlar aciz, zayıf ve muhtaç duruma düşerken, kuyuya atılan gücün kuvvetin sahibi oluyor.
Dün kuyuya atanlar temel gıda maddelerinde dibi görürken, kuyuya atılan o ihtiyaçları karşılayacak zirveye çıkmış.
Sadece bu bölüm bile Allah’ın beşer iradesine doğrudan müdahale etmeden, o iradeyi hadiseler üzerinden nasıl yönettiğine ve yönlendirdiğine şahit oluyor.
Buraya kadar ve bundan sonrasında gelişecek bütün hadiseler bu kıssanın başındaki rüyanın ve kuyuda Yûsuf’a gelen vahyin doğruluğuna şahit oluyor.
Peki bize yani bugüne ne diyor?
Aklınızı vahyin rehberliğinde kullanırsanız, sebeplere riayet etmeyi Allah’ın emirlerine itaat gibi görürseniz, Allah sizi kuyuya atan muktedirlere aczin ve zaafın dibini gösterirken, sizi de kuyudan zirvelere çıkarır. Ama bunun yolu olağanüstü hadiseler beklemekten değil, olağanüstü çalışmaktan, gayretten, değer üretmekten geçer.
Yûsuf’un Bünyamin’i Kurtarma Planı
59. âyette “Bana üvey kardeşinizi de getirin.” ifadesi geçiyor. Âyetin parantez içi açıklamalarında da işaret ettiğimiz gibi, âyette anlatılan konunun yaşandığı ortamda daha başka şeyler de konuşuluyor; Yûsuf onlara fark ettirmeden “Nasılsınız, iyi misiniz, memleket neresi, anne, baba hayatta mı, kaç kardeşsiniz?” şeklinde başlayıp devam eden bir muhabbetin sonunda öğreneceği şeyleri öğreniyor.
Sonrasında kendisini kuyuya atan bu “sözde” kardeşlerin, elinden öz kardeşini kurtarmak için bir plan yapıyor ve o planın bir parçası olarak da “O gelmezse bundan sonra size tahıl yok” diyor.
Yûsuf Kardeşlerine Torpil Yaptı mı?
62. âyette şunu görüyoruz: Hz. Yûsuf’un kardeşi Bünyamin’i kurtarmak için yaptığı planı daha da güçlendirmek ve “sözde kardeşlerinin” bahane üretmemeleri için onların “takas niyetiyle getirilen sermayelerini” onlara gizlice geri veriyor. Onlar da bunu fark ettiklerinde seviniyorlar.
Âyet, bu bölümde anlatılmayan bazı şeyleri öğrenmeyi bize bırakıyor. Normalde Yûsuf’un takas için getirilen sermayeyi geri verme hakkı yok. Çünkü o mal alış-verişten sonra bir kamu malı haline geliyor ve o mal üzerinde o ülkede yaşayan her insanın hakkı oluyor. Öyle olunca o malı bir yöneticinin kendi şahsi işlerinde kullanması yasak ve haram oluyor.
Ayet bize diyor ki, öğrenmeyi size bıraktığım bu bölümde tanıdığınız Yûsuf asla böyle bir günahı işlemez. Kesin olarak onun bedelini kendi cebinden ödedi ve bu ödeme de devlet memurlarının şahitliğinde kayıtlara geçti.
Orada değildik ama bunun kesin bu şekilde olduğunu biliyoruz. Bir peygamber için aksi düşünülemez. Aksi olsaydı, böyle bir insan Kur’an tarafından bütün zamanlara örnek gösterilemezdi. Aksi olsaydı, Yûsuf’un önce itibarı sonra da yöneticiliği biterdi.
Hz. Yakup’un Yûsuf’tan Sonra Bünyamin ile İmtihanı
63. âyette şunu görüyoruz: Bu imtihana bir babanın en zor sınavı diyoruz. Dün Yûsuf’u kuyuya atan ve onu kurt yedi yalanını söyleyen çocukları bugün Bünyamin’i istiyorlar.
Eğer bir kıtlık dönemi olmasaydı, abilerinin daha fazla erzak almak için gösterdikleri hırs olmasaydı, yani şartlar normal olsaydı, Hz. Yakup geçmişte kötü sabıkaları olan çocuklarına Bünyamin’i vermezdi.
Erzakla dönmeleri ve sermayelerinin erzakları arasında olması ona bu konuda biraz güven verdi. Ama yine elinden gelen tedbiri almayı ihmal etmedi. Bu bağlamda 67. âyette geçen “hepiniz tek bir kapıdan girmeyin” tavsiyesini yaptı.
Bu konuya aşağıdaki başlıkla devam edelim.
İş Olacağına mı Varır? Allah’ın Dediği Olur mu?
Halk arasında bu sözleri duyarız. Bu sözler genelde “İnsanın sonuca yönelik gayretini küçümseyen, ona ne yaparsan yap sonuç değişmeyecek.” diyen ifadelerin özeti olarak karşımıza çıkıyor.
Mutlaka bu sözlerin benzerini kendi yaşadıkları çağlarda Hz. Yakup, Hz. Yûsuf ve diğer bütün peygamberler de duymuş olabilirler.
Burada konumuz tedbir ve tevekkül arasındaki denge.
Başlıktaki ifadeleri kullanan insanlar, eğer gelecekte yaşayacağımız her olayda, işin nereye varacağını veya Allah’ın o konunun nasıl neticelenmesini istediğini bilselerdi, bu ifadelerin bir anlamı olurdu.
Bu konuda şöyle bir cümle kurabiliriz. Allah’ın Kur’an’da anlattığı bütün peygamber kıssalarına en önemli amaçlardan biri de tedbir ve tevekkül arasındaki dengeyi öğretmektir.
Hiçbir peygamber “iş olacağına varır” veya “Allah’ın dediği olur.” diyerek, yapmak istediği işler için yapılması gereken sebepleri terk etmedi. Aksine bize şunu öğrettiler, insan iradesine bağlı her işte Allah’ın dilemesi insanın tercine bağlıdır.
Bir örnek verelim, adamın biri hırsızlık yaptı ve diyor ki, “İş olacağına vardı, Allah’ın dediği oldu?” Bu durumda bu adamın suçu yok diyebilir miyiz.
Veya kadının biri güzel örnek olarak bir insanın hidayetine vesile oldu. Diyebilir miyiz, “Bu kadın sevap kazanmadı. Çünkü o bir şey yapmasa da iş olacağına varacaktı, Allah’ın dediği olacaktı.”
Allah’ın imtihan dünyası için takdir ettiği dekor, insan iradesini yok sayan bu tür düşünce ve konuşmalara izin vermiyor.
Özetlersek, hem Hz. Yakup hem de Hz. Yûsuf yaşadıkları onca olumsuz şeye rağmen, kendilerini rüzgarın önünde iradesiz bir yaprak gibi görmediler. Yaşadıklarından ders alıp, yaşayacakları her olayı iyi yönetmek ve onları hayra yönlendirmek için gayret ettiler. Bize de bu konuda ders verdiler.
69-82 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
69. (Hep beraber) Yûsuf’un yanına girdiklerinde (Yûsuf onları güzelce ağırladı. Onlar dinlenirken) öz kardeşini (bir vesile ile odasına aldı ve gözyaşları içinde onu) bağrına bastı veben senin (yıllar önce öldü zannettiğin) kardeşinim (hani şu kurt yedi denen kardeşin Yûsuf... Üvey kardeşlerimiz maalesef çok büyük bir günah işlediler. Fakat sen sakın) onların yaptıklarına üzülme (ayrıca bu söylediklerim de aramızda kalsın”) dedi.
70. (Bünyamin bu habere hem çok şaşırdı hem de çok sevindi. Bünyamin’le birlikte bir plan yaptılar. Yûsuf) Onların yükünü hazırlatırken (çok kıymetli) su kabını kardeşinin yükü içine yerleştirdi! (Kâfile hareket ettikten) sonra (daha şehirden çıkmadan) bir tellal: “Ey kervancılar! (Durun bakalım! Sizi arayacağız. Aldığımız ihbara göre) Siz hırsızlık yapmışsınız!” diye seslendi.
71. (Yûsuf’un kardeşleri, hiç beklemedikleri bu suçlama karşısında korku ve endişe içinde)Onlara dönerek: “Ne arıyorsunuz?” dediler.
72. (Kervanı durduran askerler) “Kralın su kabını arıyoruz; (biz arama yapmadan) onu (kendiliğinden) getirene (ödül olarak) bir deve yükü (erzak) var” dediler. (Başlarında bulunan komutan) “Buna (bizzat) ben kefilim” dedi.
73. (Yûsuf’un kardeşleri) “Allah şahittir, bizim bu şehre (hırsızlık ve yankesicilik gibi kötü işler yaparak) fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. (Ayrıca) Biz hırsız da değiliz” dediler.
74. (Askerler, Yûsuf’un kardeşlerini az sonra ortaya çıkacak duruma hazırlamak için) “Peki” dediler (söyleyin bakalım) eğer yalan söylüyorsanız (sizin ülkenizde) bunun cezası nedir? (Cezayı sizin yasalarınıza göre verelim.)
75. (Bizim yasalarımızda) “Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünden çıkarsa bizzat o kişinin alıkonmasıdır. (O kişi, malın değerine göre mal sahibinin emrinde belli bir süre çalışır. Eğer mal çok değerliyse onun kölesi olur.) Biz (hırsızlık yapan) suçluları1170(işte) böyle cezalandırırız” dediler.
76. Bunun üzerine (askerlerin arasında bulunan) Yûsuf (aramayı bizzat kendi yaptı ve şüphelenmesinler diye) kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. (Üvey kardeşlerini aradıktan) Sonra (en sona öz kardeşi Bünyamin kalmıştı. Onu ararken) su kabını(öz) kardeşinin eşyaları arasında bulup çıkardı. (Böylece kardeşi Bünyamin Yûsuf’un yanında kalmış oldu.) İşte Biz Yûsuf’a (öz kardeşini yanında alıkoyabilmesi için) böyle bir çare öğrettik. Eğer Allah böyle (bir çare ile böyle bir sonucu) dilememiş olsaydı, kralın yasalarına göre kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. (Bu örnekte de görüldüğü gibi) Biz (en kritik meselelerde öğrettiğimiz çözüm yolları ile) dilediğimiz kimselerin derecelerini (ilim, irfan noktasında) yükseltiriz. (Her bilen şu gerçeği de bilmeli) Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi (olduğu gibi, bütün bilenlerin üstünde de her şeyi bilen Allah) vardır.
77. (Kardeşleri, bu işte bir yanlışlık olmalı, kardeşimiz asla böyle bir şey yapmaz” demek yerine) Dediler ki: “Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de (halasının, İbrâhim peygamberden miras kalan kuşağını) çalmıştı.” Yûsuf (gerçeği bildiği halde) bunu içinde sakladı, (oysaki gerçek şu idi; Onu çok seven halası Yûsuf’un yanında kalmasını istiyordu. Abisi Ya‘kūb’un şeriatına göre hırsızlık yapan, yaptığı kişinin yanında esir olarak kalırdı. Bunu bilen halası kuşağı Yûsuf’un üzerine koydu. Kaybolduğunu söyledi. Aramada kuşak onun üzerinden çıkınca, Yûsuf halasının yanında kaldı. İşte Yûsuf bu bilgiyi) onlara açmadı. (Kendi kendine) dedi ki: Siz daha kötü durumdasınız! (Siz tası çalmadınız ama siz benden yıllarca babamı, öz kardeşimi, çocukluğumu, gençliğimi çaldınız.) Allah sizin anlattığınız bu olayın içyüzünü çok daha iyi bilir.”
78. (Kıskançlık ve haset üvey ağabeylerinin gözünü kör etmişti, birden akıllarına babalarına verdikleri sözler geldi ve) Dediler ki: Ey vezir (hazretleri!) Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var (bir oğlunu kaybetti, bu acıyı da yaşarsa dayanamaz. Lütfen) Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.
79. (Yûsuf) Dedi ki: (Hiç kimse başkasının yerine yargılanamaz.) Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız, (eğer böyle bir şey yapacak olursak) o takdirde (biz gerçekten büyük bir) haksızlık yapmış oluruz!
80. (Kardeşleri ne yapsalar Bünyamin’i kurtaramayacaklarını anlayıp) Ondan ümitlerini kesince, (konuyu kendi aralarında) gizli görüşmek üzere (oradan) ayrılıp (bir kenara) çekildiler. İçlerinden en büyüğü (–ki daha önce Yûsuf’un kuyuya atılmasına karşı çıkan da oydu– büyük bir üzüntü içinde kardeşlerine) dedi ki: “Allah’ı şahit tutarak Babanıza (Bünyamin’i sağ salim geri getirme konusunda) verdiğiniz sözü ve daha önce Yûsuf’a yaptığınız kötülüğü unuttunuz mu? (Bütün bunlar ortadayken, biz şimdi babamızın yüzüne nasıl bakarız?) Babam bana (“Yanında kardeşin olmasa da gelebilirsin” diye) izin verinceye (kadar) veya Allah hakkımda bir hüküm verinceye kadar buradan asla ayrılmayacağım. (Çünkü) O hükmedenlerin en hayırlısıdır. (İnanıyorum ki, bu konuda da hakkımızda en hayırlısına hükmedecektir.)
81. (Ben böyle yapacağım, size gelince) Siz dönün babanıza deyin ki: “Ey babamız! (Maalesef) Oğlun (Bünyamin) hırsızlık etti. Gerçi biz (onu sarayda hırsızlık yaparken görmedik) sadece (arama sırasında) bilip gördüğümüze şahit olduk. (Ayrıca, onu koruyacağımıza dair söz verirken, başımıza böyle bir şeyin geleceğini bilemezdik. Sen de biliyorsun) Biz gaybı bilenlerden değiliz.
82. (Gelip babalarına bunları anlattıktan sonra şunları da ilave ettiler. “Ey Babamız! Bize inanmıyorsan) Bulunduğumuz şehir halkına ve aralarında olduğumuz kervana da sor. (Onları dinlediğinde göreceksin ki;) Biz gerçekten doğru söylüyoruz.”
“Bana Düşen Güzel Bir Sabır”
Not: Finale Doğru
Kıssanın bu bölümünde Hz. Yakup’un imtihanı biraz daha ağırlaşıyor. Yûsuf’tan sonra Bünyamin’den de ayrı kalıyor. Onun o gün baktığı yerden imtihan biraz daha ağırlaşırken, bizim baktığımız yerden mutlu son biraz daha yaklaşıyor. Gelişmeleri âyet âyet değerlendireceğiz.
69. Âyet: Bünyamin’i Alıkoyma Planı
Hz. Yûsuf’un Bünyamin’i getirme planı tuttu. Ona gizlice kendini tanıttı. Ardından onu nasıl alıkoyabilirim diye düşünmeye başladı. Yaptığı planın uygulanmasında Bünyamin’in de yardımı gerekiyordu. Planı Bünyamin’e anlattı, plan uygulamaya konulduğunda nasıl davranması gerektiğini konusunda da ona bilgi verdi.
70. Âyet: Hz. Yûsuf’dan Hile, Komplo, Kumpas, İftira… Beklenir mi?
Bazıları önüne arkasına bakmadan bir şey Kur’an’da geçiyorsa o şey yapılabilir gibi anlayıp, Kur’an’da anlatılan olayları, kendi amaçlarına alet ediyorlar.
Onlardan biri de bu âyetlerde anlatılan olay.
Eğer bu olayın arkasında iyi niyet olmasaydı, bu olay kötü niyetli yapılsaydı, bu olay komplo, kumpas, tuzak, hile, iftira, yalancılık ve sahtekarlık gibi sıfatlarla tanımlanmaya uygun bir olay derdik. Ama Hz. Yûsuf’tan ve onun da içinde olduğu adil devletten böyle bir şey beklenmeyeceği için bu olayın adına “kurtarma operasyonu” diyoruz.
Kurtarılan kişi Bünyamin. Operasyonun yapıldığı kişiler, adam öldürmeye tam teşebbüs suçu işleyen, bir babayı aldatma, kandırma ve ona yalan söyleme gibi ne kadar çirkin iş varsa onları yapabilecek karakterde insanlar.
İşte Hz. Yûsuf bu âyetlerde anlatılan olayı planlıyor ve kardeşi Bünyamin’i yasal bir şekilde alıkoymanın formülünü buluyor.
Günümüz diliyle özetlersek, bu plan bir suç örgütüne karşı, bir savcı tarafından yönetilen ve onların ellerinde bulunan masum bir insanı kurtarmaya yönelik bir operasyon olarak değerlendirilebilir.
71. Âyet: Kralın askerleri meşru bir gerekçeyle Yûsuf’un üvey abilerinin kervanını durduruyorlar. Onlar da olayı anlamadıkları için sebebini soruyorlar.
72. Âyet: Çalınan malın kralın su kabı olması önemli. Her ne kadar burada anlatılan olay günümüzden yüzlerce yıl önce olsa da o gün bile suçun işlendiği şartlar suça verilecek cezada belirleyici olabilir. Çalınan şeyin krala ait değerli bir şey olması ve iyi korunan bir yerden çalınması, çalanların planlayarak çaldıkları gibi detayları akla getiriyor. Bu da verilecek cezayı ağırlaştırıyor. Getirene deve yüküyle ödül verilmesi plana daha gerçekçi bir görünüm kazandırıyor.
73. Âyet: Günümüz diliyle söylersek, Yûsuf’un üvey abileri yaptıkları savunmayla, “Bizim vizemiz var. Daha önce bu ülkeye giriş çıkış yapmıştık. Hırsız olsaydık o zaman da bir şeyler çalardık. Biz böyle bir şey yapmadık.” demek istediler.
74. 75. Âyet: Çok Hukuklu Yönetim Modeli ve Hırsızlık Suçuna Ceza
Bu âyetler geçmişte ve günümüzde örnekleri görünen çok hukukluluğa işaret ediyor. Çok hukukluluk, bir devletin sınırları içinde veya egemenliği altında bulunan topraklarda yaşayan insanların din, gelenek veya kültür sebebiyle referans aldıkları hukuk ne ise, o kişilerin o hukuk sistemine göre yargılanması şeklinde oluyor.
Bu âyette bunun örneğini görüyoruz. Günümüz diliyle söylersek Mısır devletini orada temsil eden asker Yûsuf’un üvey abilerine şöyle diyor: Burası sınırları içinde bulunan insanların inançlarına saygılı bir ülke, o yüzden dilerseniz bizim, dilerseniz sizin hukuk sisteminize göre yargılanabilirsiniz.”
Burada ayrıca şunu ifade edelim, biz bu tefsir çalışmasında hırsızlık konusuna Maide sûresinin 38. âyetinde geniş olarak değineceğiz. Burada kısaca bir noktaya dikkat çekelim.
Hırsızlık insanlık tarihi kadar eski bir suç türüdür. Hemen hemen her peygamberin gönderildiği toplumda, o peygamberlerin yaşadıkları çağda kurulan medeniyetlerde suç olarak tanımlanmış bir fiildir.
O günden bugüne suç olması değişmemiştir ama bu suça verilen cezaların şekli sürekli değişmiştir. Hukuk sistemleri, yaşadıkları çağda o suç için caydırıcı olacak ceza ne ise, o cezayı uygulamayı tercih etmişler.
Bu konuda ufak bir tarihi araştırma yapıldığında, hırsızlık suçunun içeriğine göre öldürme, burun, kulak, el, ayak kesilmesi, kırbaçlama, zorla çalıştırma, sürgün gibi cezaların verildiği görülecektir.
Bu olayın yaşandığı asra gidersek Mısır ve Hz. Yakup’un yaşadığı Kenan diyarı (bugünkü Filistin toprakları) arasındaki mesafe 500 km. civarındaydı. Yani birbirine yakın iki bölgede hırsızlığa ceza vardı ama uygulamada farklar vardı. 76. âyette de ifade edildiği gibi kralın yasalarında hırsızlık yapanın alıkonması şeklinde bir ceza yoktu.
Bu genel açıklamadan sonra konuya gelirsek, kralın askerleri “biz suçluları böyle cezalandırırız” diyerek, sanıkları ortaya çıkacak sonuca baştan hazırlıyor.
76. Âyet: Bu Âyette Öne Çıkan Başlıklar
Yûsuf üvey kardeşlerinin şüphelenmemesi için aramaya önce onlardan başlıyor. Sonra sıra Bünyamin’e geldiğinde aranan eşya onda çıkıyor ve onu ceza olarak yanında tutuyor.
Allah (cc) İşin Ne Kadarını Öğretti?
Bu konuya dipnottaki başlıklar1171 altında işaret etmiştik. Bazı âyetlerde fiilin görünen faili insan olduğu halde, âyete Allah fail olarak öne çıkıyor.
Bu neden böyle oluyor? Cevap: Allah (cc) insana verdiği tüm nimetlerin sahibi olduğu için, o nimetler olmasaydı insan hiçbir şey yapamayacağı için, yapılan bütün hayırlı işlerde kişi “ben yaptım, ben olmasaydım olmazdı” şeklinde kibirlenmemesi için Kur’an böyle bir dil kullanıyor.
Kur’an’da böyle bir dil kullanıldığını bildiğimiz için “Allah öğretti” ifadesini “Yûsuf hiçbir şey yapmadı, bütün bilgiyi Allah verdi.” şeklinde anlamıyoruz. Şöyle anlıyoruz, Yûsuf, Allah’ın kendisine verdiği donanımı sonuna kadar kullandı, bunun yanında Mısır hukuku konusunda uzman olan kişilere danıştı. Bu emek ve gayret sonucunda ortaya bir plan çıktı. Ortaya çıkan bu plan Allah’ın verdiği imkanların kullanılması ile ilgili olduğu için Kur’an’da böyle bir dil kullanıldı.
Hırsızlık Yasasındaki Boşluk ve Suiistimal
3500 yıl önceye gidelim ve âyette anlatılan hırsızlık olayına eleştirel bir bakış açısı ile bakalım.
Olay özetle şöyle: Saraydan kralın su kabı çalınıyor, o su kabı bir kervanın yükü arasında saklanıyor. Sonra yapılan aramada bulunuyormuş gibi yapılıyor ve kervandaki insanlar hırsızlıkla suçlanıyor.
Buna bir yöntem dersek, bu yöntemle o günün dünyasında suçlanmayacak insan yok.
Olayı bugünün dünyasını da getirelim, bir istihbarat örgütü veya bir mafya grubu bir kişinin eşyaları arasına uyuşturucu madde saklıyor ve polis baskınıyla o uyuşturucu yakalanıyor ve o kişi uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanıyor.
Örneklerde görüldüğü gibi hukuki kılıf uydurularak masum insanları suçlamak mümkün.
Âyetteki olayda bu işi yapanlar iyi niyetli insanlar. Ya kötü niyetli olsalardı, o zaman adalet dağıtma aracı olan hukuk, zulmetme aracına dönüşecekti.
Bu konuda ne yapılabilir? Bunun cevabını arayalım.
Bu tür suiistimallerin önüne geçmek için hukuk sisteminde bazı güvenceler ve kontrol mekanizmaları geliştirilebilir. Örneğin,
Delillerin elde edilme sürecinin şeffaf olması,
Delillerin incelenmesinde bağımsız gözlemcilerin bulunması,
Kamera kayıtları gibi teknolojik imkanların kullanılması,
Suçlanan kişinin savunma hakkının tam olarak sağlanması, adil yargılanma ilkesinin titizlikle uygulanması,
Hukuk sisteminin temelinde "masumiyet karinesi" yatmalı. Yani, aksi ispatlanana kadar herkes masum kabul edilmeli.
Delillerin güvenilirliği ve elde edilme yöntemleri sıkı bir denetime tabi tutulmalı.
Bunların yanında toplumsal olarak da bu konuda bir bilinç oluşturulmalı. İnsanlar haklarını bilmeli ve haksız suçlamalara karşı nasıl kendilerini savunacaklarını öğrenmeli. Bu bağlamda hukuk eğitimi, temel insan hakları dersleri ilkokuldan itibaren dozu arttırılarak verilmeli.
Özetlersek, bunlar yapılırsa hukukun suiistimal edilmesi sıfırlanır demiyoruz, ama büyük ölçüde azalabileceğini bunların uygulandığı ülkelerden yola çıkarak söyleyebiliriz.
Ayrıca bu konuda en hassas ve güvenilir ülkelerin başında İslam ülkelerinin bulunması “farz” anlamında bir zorunluluktur. Bu zorunluğunun yerine getirilmemesinin dünyevi sonuçları yanında uhrevi sonuçları da vardır.
Sadece Burada Geçen Âyet: “Sizden Daha İyi Bilenler Vardır”
76. âyetin son cümlesinde, Kur’an’da bu şekliyle sadece burada geçen “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisivardır.” ifadesini görüyoruz. Bu ifade hayata ait en temel gerçeğe dikkat çekmenin yanında bize önemli bir mesaj veriyor.
Temel gerçek şu: Geçmişte ve günümüzde yani bütün zamanlarda hayatın içinde yüzlerce birbirinden farklı meslekler var. İnsan sınırlı ömrü içinde ancak bir veya iki alanda uzman olabilir. Uzman olduğu alanların alimi olurken, uzman olmadığı yüzlerce alanda az bilgili veya bilgisiz olabilir. Uzman olduğu alanda ondan daha fazla bilenler de olabilir. Bunlar gayet normaldir. O yüzden hayatın olağan akışı içinde her bilenin üstünde bir bilen vardır.
Burada soru şu: Kur’an herkesin bildiği bu gerçeği neden bize söylüyor? Bu gerçek üzerinden verilen mesaj nedir?
Bu gerçek üzerinden verilen mesajlardan biri şu: “Yaşadığınız hayatın içinde önümüze çıkan sorunlarda ‘çözümü olmayan sorun yok’ denecek kadar azdır. O yüzden ‘sorunun çözümünü bilmiyorum’ diyebilirsiniz ama ‘onu hiç kimse bilemez’ demeyin. Mutlaka sizden fazla bilenler vardır. Onları bulmaya çalışın, onlarla istişare edin.”
Bu mesaja kulak verenler, dün çözümünde aciz kaldıkları yüzlerce sorunu bugün çözdüler. Bugün önlerine çıkan sorunları da yarın çözeceklerine inanıyorlar.
Kulak vermeyenler çözülmeyen sorunlarına bahane bularak içinde yaşadığı asrın birkaç asır gerisinde yaşamaya devam ediyorlar.
Bir Su Kabı İçin Neden Üç Farklı Kelime Kullanıldı?
Polisiye Film Senaryosundan Bir Bölüm
Bu konuyu bu iki başlık altında ele alacağız.
Önce akla gelen soruyu açalım: Yusuf Suresi'nde, su kabı olayıyla ilgili farklı ayetlerde üç ayrı kelimenin kullanılması dikkat çeker. 70, 72 ve 76. ayetlerde "sikāyah," "suvâ'," ve "vi'ā" kelimeleriyle su kabı ifade edilir. Peki, neden aynı nesne için üç farklı kelime tercih edilmiştir?
Şimdi bu soruya bir polisiye senaryo üzerinden bakalım ve Kur’an’ın anlatım tekniğindeki inceliği keşfedelim.
1. Sahne: Gizli Plan – (70. Ayet): İlk olarak, olayın başladığı an… Hz. Yusuf, kardeşi Bünyamin’e yardım etmek ve onu yanında tutabilmek için gizli bir plan kurar. Tıpkı bir dedektif hikayesinde, başrol karakter (Yusuf) operasyonun ilk adımını atar. Ayette geçen "sikāyah" kelimesi, genel bir su kabı anlamında kullanılır. Bu, olayın başlangıç noktasıdır. Seyirci (okuyucu), bu kap hakkında fazla bilgiye sahip değildir. Olayın başlangıcında su kabı, basit bir obje gibi sunulur, gizem daha çözülmemiştir.
2. Sahne: Gerilim Artıyor – (72. Ayet): İkinci sahnede ise olay birdenbire değişir. Su kabı, "suvâ’" kelimesiyle krala ait değerli bir eşya olarak tanımlanır. Olay artık basit bir hırsızlık vakası olmaktan çıkar, çünkü bu kabın kralın malı olduğu anlaşılır. Tıpkı bir polisiye filmde, sıradan bir suçun aslında büyük bir komployla bağlantılı olduğunun anlaşılması gibi, burada da su kabının önemli bir eşya olduğu gerilimi artırır.
3. Sahne: Büyük Final – (76. Ayet): Son sahneye gelindiğinde, artık olay çözülme aşamasına gelir. Hz. Yusuf, kardeşlerinin yüklerini aramaya başlar. Burada "vi'ā" kelimesi kullanılır, bu kelime hem genel bir kap hem de yük anlamını taşır. Artık arama başlamıştır ve su kabının hangi yükte olduğu araştırılmaktadır. Bu kullanım, senaryonun final anına ulaşıldığını, kapların aranıp gerçeklerin ortaya çıkarılacağını ima eder.
İlk iki kullanıma göre, burada vi'ā kelimesi daha genel bir anlamda kullanılır, çünkü kardeşlerin yükleri araştırılmaktadır. Yusuf, adım adım olayın düğümünü çözer ve su kabı Bünyamin'in yükünden çıkar. Seyirci artık hem kapın kralın kıymetli su kabı olduğunu öğrenmiş, hem de operasyonun başarıyla tamamlandığını görmüştür.
Özetlersek, bu anlatım, Kur’an’ın eşsiz dil zenginliğini ve olayların katman katman ilerlediği merak uyandıran bir anlatım tekniğini gözler önüne serer. Tıpkı bir film senaryosu gibi, her kelime dikkatle seçilmiş ve olayın akışıyla birlikte su kabının önemi adım adım ortaya çıkarılmıştır. "Sikāyah", "suvâ’" ve "vi'ā" kelimelerinin bu şekilde katmanlı bir şekilde kullanılması, Kur’an’ın anlam derinliğini ve anlatım gücünü göstermektedir.
Not:Normalde biz tefsirimizde, diğer tefsirlerde anlatılan bu tür teknik konulara girmiyoruz. Ama bu konu tefsirlerde fazla öne çıkmadığı için burada anlatma ihtiyacı hissettik.
Alttaki başlıkla devam edelim.
77. Âyet: Hırsızlıkla İlgili Yasadaki Boşluğun Suiistimaline Örnek
Yukarıda o devirdeki hırsızlık yasasındaki boşluğa dikkat çekmiştik. Bu âyette -parantez içi açıklamalarda- o boşluğun Hz. Yûsuf’un halası tarafından nasıl kullanıldığını öğreniyoruz.
Halası bunu iyi niyetli olarak yapıyor. Günümüz diliyle söylersek, ya bu işi kötü niyetli; organ mafyası yapsaydı ne olurdu?
O yüzden hukuk her zaman güncellenmeli. Bu güncellemede hukukun amacı olan suçu önleme, caydırma, cezalandırma bütün zamanların değişmezi olurken, amacı gerçekleştirecek araçlar sürekli gelişerek değişmeli.
Kötülüğün Fıtrata Dönüşmesine Örnek
Bu konunun başında Rum sûresinin 30. âyetinin tefsirinde fıtrat ile ilgili yazdıklarımızı hatırlayalım.
Orada “fıtrat değişmez ama bozulabilir” demiştik. 77. âyette onun bozulmasına dair bir örneğini görüyoruz.
İnsan nefsi hem iyiliğe hem de kötülüğe meyil gösterebilecek bir potansiyel taşır.1172 Tıpkı boş bir tuval gibi, üzerine hangi renklerin sürüleceği kişinin özgür iradesiyle yapacağı tercihlere bağlıdır.
İyiliğe meyleden, iyilik yapan ve bunu alışkanlık haline getiren kişi, zamanla iyi bir insan olma yolunda ilerler. Bu, adeta bir kasın çalıştırılması gibidir; ne kadar çok iyilik yapılırsa, o kadar güçlenir ve doğal hale gelir.
Kötülüğe meyleden, kötülük yapan ve bunu alışkanlık haline getiren kişi, kötü bir insan olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kötü bir insan olmak, aslında kişinin kendi seçimlerinin ve alışkanlıklarının esiri haline gelmesidir. Bu, adeta bir bataklığa saplanmak gibidir; her kötü eylem kişiyi daha da derine çeker.
Yûsuf'un üvey abilerinin -en büyüğü hariç- kötülükte geldiği nokta, bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Hırsızlık olayında, üvey abilerinden "Biz onun hiçbir zaman hırsızlığına şahit olmadık" demeleri beklenirdi.
Böyle deselerdi, bu hem masumiyet karinesinin hem de suçun şahsiliği ilkesinin doğal bir yansıması olurdu.
Onlar böyle demek yerine, Yûsuf’u işlemediği halde, işlediğini zannettikleri bir suç üzerinden gıyabında yargılıyorlar. Sonra da “Kardeşi çalmışsa o da çalmıştır” diyerek Bünyamin’i zan altında bırakıyorlar ve dolaylı olarak onu suçluyorlar.
Üvey abilerde kötülüğün fıtrat haline gelmesine dair öne çıkan bu örnek, Yûsuf’un bu “suç örgütünden” kardeşini kurtarmak için yapmış olduğu bu “kurgu operasyonun” ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.
78. Âyet: Bir Dengesizlik Örneği
Bu âyette geçen ifadelerden abilerin kafalarının ne kadar karışık olduğunu anlıyoruz. 77. âyette kardeşleri Bünyamin’i dolaylı olarak suçlayan insanların normalde 78. âyette geçen ifadeleri söylememesi gerekir. Ama hem kardeşlerini zan altında bırakıyorlar hem de onun yaşlı bir babası var, o bu olayı duyduğunda dayanamaz, onun yerine bizi alın” demiyorlar.
Bu tavırlarıyla “Kafası karışık, ne dediğinin farkında olmayan, dengesiz bir insan nasıl olur?” sorusunun cevabı oluyorlar.
79. Âyet: Hz. Yûsuf onların bu dengesiz tavırlarını gördü, sözde kendisine abi olacak insanların düştükleri bu duruma, attıkları iftaralara üzüldü ama bütün bunları içine atarak 79. âyet üzerinden “Biz sizin yasalarınız neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz.” anlamında sözler söyledi.
80. Âyet: Bu âyette kendisinden bahsedilen kişi; içlerinden en büyüğü olan ve daha önce 10. âyette “…Yûsuf’u öldürmeyin…” diyen abiydi. Burada “vicdan yapıyor” ve “Önce Yûsuf, şimdi de Bünyamin; benim artık babamın yüzüne bakacak yüzüm yok” anlamında sözler söylüyor.
Aslında yaşananlardan biraz ders alsalardı hepsi Mısır’da kalır, içlerinden birini babalarına gönderir ve şöyle derlerdi, “Bu gidişimizde Mısır’da şunlar şunlar yaşandı. Bizim artık senin yüzüne bakmaya mecalimiz yok. O yüzden bütün abilerim Mısır’da kaldı ve Bünyamin’i kurtarana kadar oradan ayrılmayacaklar.”
Evet böyle deselerdi, onca yaşanandan sonra bu davranışları yaşananlardan ders almış onurlu insanlara yakışan bir davranış olabilirdi ama bunu da yap(a)madılar.
81. 82. Âyet: Döndüler babalarına âyetlerde ifade edildiği gibi olan biteni anlattılar.
83-101 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
(Babaları; tamam her şeyi anladım da, “Onun eşyaları arasından su tası çıkınca, kardeşinizi savunmak yerine, neden işin iç yüzünü bilmeden onun abisi de daha önce hırsızlık yapmıştı dediniz? Böyle derken amacınız neydi?”)
83. (Anlaşılan o ki, yine) “Nefisleriniz sizi (kötü) bir iş yapmağa sürükledi. Bu saatten sonra bana düşen, güzel bir sabırdır. Ümidim odur ki, Allahonların hepsini bana getirir. Çünkü O(her şeyi bilen) Alîm (her işinde birçok hikmetleri olan) Hakîm’dir. (Madem sınırsız ilmiyle böyle takdir etti, vardır bir hikmeti...)
84. Onlara arkasını dönüp (derin bir acıyla) “Vah Yûsuf’um!” diye iç çekti. (Ağlayıp) Derdini içine atmasından dolayı gözlerine ak düştü.
85. (Onun bu acınası halini gören oğulları) “Baba! Vallahi, sen bu gidişle Yûsuf’um diye diye sonunda kederinden hasta olacak yahut ölüp gideceksin.
86. (Ya‘kūb: “Evet, siz benim evladımsınız ama beni anlamıyorsunuz.) Ben derdimi, tasamı sadece Allah’a arz ediyorum. Ve Allah’ın lütfuna dair sizin bilmediğiniz birçok şeyi biliyorum” dedi.
87. (Ya‘kūb oğullarını üçüncü kez Mısır’a uğurlarken) Ey oğullarım! (İman varsa, ümit her zaman olmalıdır. O yüzden) Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden (sakın) ümit kesmeyin. Çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser.
88. (Hem araştırma hem de erzak temini için tekrar Mısır’a gelip) Yûsuf’un huzuruna çıkınca dediler ki: Ey vezir (hazretleri!) Bizi ve ailemizi kıtlık perişan etti ve (gördüğün gibi yine) değersiz bir sermaye ile (erzak almaya) geldik ama sen (yine de) bizim için tam ölçü ile ver (hatta) bize (biraz da fazladan) bağışta da bulun. (O da sizin sadakanız olsun.) Çünkü Allah sadaka verenlere karşılığını (fazlasıyla) verir.
(Erzak işini garantiye alıp, tam Bünyamin’in serbest bırakılmasını isteyeceklerdi ki;)
89. Yûsuf (artık kendini tanıtmanın zamanının geldiğini düşünerek) “Siz vaktiyle cahilce hareket ederek Yûsuf ve kardeşine neler yaptığınızı hatırlıyorsunuz değil mi?” dedi.
90. (Bu sözlerin ardından kardeşleri, Yûsuf’a daha dikkatli bakınca, büyük bir şaşkınlık içinde Nee!...) Yoksasen, gerçekten Yûsuf musun?” dediler. O da (bir müddet sessiz kaldı. Çok duygulanmıştı. Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim (Bünyamin) Allah bize (birbirimize kavuşmayı) lütfetti. Çünkü kim (Allah’ın razı olmadığı şeylerden) sakınır ve (zorluklar karşısında) sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez, dedi.
91. (Bunun üzerine kardeşleri derin bir mahcubiyetle) “Vallahi (tüm samimiyetimizle söylüyoruz, dürüstlük ve samimiyetin sayesinde) Allah seni hepimizden üstün kılmış. Gerçekten biz (nefsimize uyup) çok yanlış işler yapmışız (şimdi çok pişmanız. Özür dileriz. Ne olur bizi affet!”) dediler.
92. (Yûsuf, bir peygambere yakışan tavırla) “Bugünsizi kınamak yok (ayıplama yok, hesap sorma yok! Ben hakkımı çoktan helal ettim. Size tavsiyem gönülden tevbe edin. Edin ki) Allah (da) sizi affetsin! (Çünkü) O, merhametlilerin en merhametlisidir.”
93. (“Şimdi) Şu benim gömleğimi (alıp Kenan diyarına) götürün ve onu (üzüntüden gözlerine ak düşen) babamın yüzüne sürün (Allah’ın izniyle) yeniden görmeye başlayacaktır. Sonra da bütün ailenizi (toplayıp) yanıma getirin.”
(Yûsuf’un hayat çizgisinde gömleklerin ayrı bir yeri vardı; bir gömlek, kardeşleri tarafından babalarına öldüğüne dair delil olarak gösterilmişti. Bir başka gömlek tecavüz gibi ağır bir iftiradan kurtulmasına vesile olmuştu.)
94.(Şimdi farklı bir gömlek şifaya vesile olmak için yola çıkmıştı.) Kervan (Mısır’dan) henüz ayrılmıştı ki (tâ Filistin’de) babaları (yanındakilere) “Eğer beni bunaklıkla suçlamayacaksanız, inanın ki ben, Yûsuf’umun kokusunu alıyorum!” dedi.
95. (Yanındaki yakınları; biz koku falan almıyoruz.) “Vallahi sen hâlâ eski saflığında devam ediyorsun.” (dediler.)
96. (Nihayet uzun bir yolculuğun ardından, kervan Kenan diyarına ayakbastı. Öncü olarak gönderilen) Müjdeci (koşa koşa Ya‘kūb’un yanına) gelip, gömleği onun yüzüne koyar koymaz (Ya‘kūb) yeniden görmeye başladı. (Bunun üzerine “Siz bana “saf” dediniz ama) Ben size: “Allah’ın lütfuna dair sizin bilmediğiniz birçok şeyi biliyorum” dememiş miydim?
97. (Derken oğulları, tüm olup bitenleri anlatıp, suçlarını itiraf ettikten sonra) dediler ki: Ey babamız! (Allah’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten (büyük bir) günah işledik.
(Oğullarının yaptığı Ya‘kūb’un kalbini kırmıştı. Pişmanlıklarını daha derinden hissetmelerini istiyordu.)
Büyük Kavuşma
98. (Affettiğinin işaretini verdi ama onların affedilmesi için yapacağı duayı erteledi ve şöyle) Dedi: Sizin için daha sonra Rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O(çok bağışlayan) Gafûr (özellikle tevbe ile kendine yönelen mü’min kullarına karşı da) Rahîm’dir.
99. (Böylece ailece Mısır’a doğru yola çıktılar. Oraya vardıklarında tüm aile fertleri) Yûsuf’un huzuruna çıkınca (Yûsuf) babasını veannesini kucaklayıp bağrına bastı, “Bundan böyle, Allah’ın izniyle huzur ve güven içinde Mısır’da yaşayın” dedi.
100. (Daha sonra) Ana-babasını (ellerinden tutarak) kendi tahtına oturttu. (Tam o sırada annesi, babası ve bütün kardeşleri) onun huzurundasaygıyla eğildiler. Yûsuf dedi ki: “Babacığım! İşte daha önce gördüğüm (on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiği) rüyanın yorumu buymuş demek! (Şükürler olsun!) Rabbim o rüyayı şimdi gerçekleştirmiş oldu. O bana nice lütuflarda bulundu; beni zindandan kurtardı, sizi çölden çıkarıp buraya getirdi, üstelik şeytan kardeşlerimle benim aramı açtıktan sonra (bizi tekrar birbirimize kavuşturdu. Bu da gösteriyor ki;) Benim Rabbim, dilediği kimse hakkında (çok lütufkâr davranan)Latîf’dir. Şüphesiz O(daha ben kuyudayken bugünleri bilen) Alîm (yaşadığım her hadiseye hikmetler takan, o hikmetleri okumamı, anlamamı, bunların yanında rüyaları ve hadiseleri yorumlamada beni mahir kılan) Hakîm’dir.
(Sıkıntılı günler geride kalmıştı. Yûsuf, Mısır’a vezir olmuş, annesine, babasına ve kardeşlerine kavuşmuştu. Dünya nimetleri bütün güzelliği ile önüne gelmişti. Fakat bütün bunlar Yûsuf’un gözlerini kamaştıramadı. Verilen nimetlerin güzelliği Vereni unutturmadı. Aksine Verene kavuşma arzusunu artırdı. Yûsuf kuyunun dibinde, zindanda ölümü arzulamamıştı ama mutluluğun, saadetin, refahın zirvesinde “bir zirve duası” yaptı:)
101. “Ey Rabbim! Mülkten bana (fazlasıyla) verdin ve bana (yaşanan) olayların (ve görülen rüyaların) yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan (yüce Rabbim!) Dünyada da ahirette de benim (yegâne) dostum (yardımcım) sensin. (Her fâni gibi ben de bir gün öleceğim. Ne olur!) Benim canımı (sana yürekten teslim olmuş) Müslüman olarak al ve beni (mahşerde) Sâlih kulların arasına kat!”
Sen Onların Yanında Değildin
83. Âyet: Yûsuf Sûresinde Nefse Yapılan Vurgular
Nefis kelimesi tekil-çoğul formuyla Kur’an’da 298 defa geçiyor. Bunlardan 13 tanesi Yûsuf sûresinde geçiyor. Buraya kadar normal, buradan sonrasında bu sûrede nefis kelimesini -Tâhâ sûresi 96. âyet hariç- başka hiçbir sûrede görmeyeceğimiz şekilde görüyoruz.
Bu âyette geçen ve bizim mealde “Nefisleriniz sizi (kötü) bir iş yapmaya sürükledi” manası verdiğimiz “sevvelet lekum enfusukum” ifadesi Kur’an’da bu şekilde üç defa geçiyor onlardan ikisini bu sûrede görüyoruz.
Bu noktada soracağımız sorulardan biri şu: Kur’an neden sadece bu sûrede nefse bu şekilde bir vurgu yapıyor?
Buna verilecek cevaplardan biri nefisle yaşanan imtihanın ağırlığı olabilir.
Bu bağlamda “sevvelet lekum enfusukum” ifadesine baktığımızda bu ifadenin bu sûrede iki defa Hz. Yakup tarafından Yûsuf’un ve Bünyamin’in üvey abilerine söylendiğini görüyoruz.
Bundan şunu anlıyoruz: Nefis insanı kötü bir iş yapmaya sürüklerken, sürüklediği insanın manevi gözünü kör edebilir, onu esareti altına alıp, ona istediği kötülüğü yaptırabilir. Nitekim üvey abiler hem Yûsuf’u kuyuya atma gibi kasten ve bilerek adam öldürmeye teşebbüs suçu işlediler hem de Bünyamin hırsızlıkla suçlandığında onu savunmak yerine, “geçmişte abisi de suç işlemişti, bu da yapabilir” anlamında Bünyamin’i zan altında bırakacak ifadeler kullanmışlardı.
Peki nefsin bu özelliği bize ne diyor? Nefsini terbiye edersen, o senin esirin olur, edemezsen sen onun esiri olabilir ve bugün asla yapmam diyebileceğin şeyleri yarın yapabilirsin.
Yûsuf Sûresinin “Sabrı Cemil” Üzerinden Bütün Zamanlara Verdiği Mesaj
Sabır kelimesi Kur’an’da 103 defa geçiyor. Bunlardan üçü bu bu sûrede geçiyor. Bu üç ifadeden ikisi bu sûrede (18. âyetle birlikte bu âyette) “fesabrun cemîl” şeklinde geçiyor.1173 Yine ilginçtir bu iki ifade “sevvelet lekum enfusukum” ifadesinin geçtiği âyetlerin içinde yer alıyor.
Burada soru şu: Bunun bütün zamanlara mesajı nedir? Bu soruya verilecek cevabın, Yûsuf sûresinin geneli üzerinden bütün zamanlara verilen mesajları anlama adına çok önemli olduğunu düşüyoruz.
Önemine binaen bu konuda bir başlığı daha öne çıkarıp, onun üzerinden devam etmek istiyoruz.
Allah’ın İmtihan Dünyasında Süreçle İlgili Yasası Nasıl İşler?
Bu başlık altında örnek olarak üç sûreci öne çıkaracağız.
Birinci süreç Hz. Yakup’un yaşadığı süreç. Bu sûrece onun imtihanı dersek, Allah dileseydi süreci kısaltıp, Yakup’u Yûsuf’una kavuşturabilirdi. Bu süreçte yine Allah dileseydi Yûsuf’u kaybetme acısı yaşayan babaya bir de Bünyamin’den ayrı kalma acısı yaşatmazdı.
İkinci süreç, yine birinci sürece bağlı olarak Hz. Yûsuf, Mısır’a aziz olduğunda, ona bir şekilde emreder ve o da hemen babasının yanına gider ailece onları Mısır’a getirdi.
Üçüncü süreç Hz. Yûsuf’un zindan hayatı. Bu süreçte Allah (cc) dileseydi, Yûsuf’un rüyasını tevil ettiği mahkumlardan sağ kalıp saraya giden kralın hizmetkarına Yûsuf’un söylediği sözleri bir şekilde hatırlatır ve zindan sürecini erken bitirebilirdi.
Burada öne çıkan sorular şunlar:
Allah (cc) bu süreçleri neden kısa tutmadı?
Neden süreci uzatacak sebeplere engel olmadı?
Bu sorulara “hikmetinden sual” olmaz diyenler olabilir ama biz Allah’ın hikmetsiz hiçbir şey yapmayacağına iman ettiğimiz için, hikmetini sorgulama değil, öğrenme niyetiyle anlamaya çalışıyoruz.
Eğer Allah (cc) bu süreçleri kısa tutsaydı, Hz. Yakup ve Yûsuf yine sabretmiş olacaklardı ama o sabır yanına “cemil” sıfatı konulan sabır olmayacaktı.
Bu uzayan süreçlerden şunu anlıyoruz. Sürecin uzaması, uzayan süreçte başlangıçtaki duruşun, sürecin bütün aşamalarda; süreç ağırlaştıkça korunması o sabrı “sabrı cemil” yapıyor. Bu sabır, sahibini de Allah katında "Müslim-ün cemil", "Mümin-ün cemil" mertebesine yükseltiyor.
Burada bir noktaya daha dikkat çekelim. Müslümanlara göre bu dünya imtihan dünyasıdır. Bu dünyaya gelme sebeplerinden biri de kendini gerçekleştirmek, yani terakkki, takamül süreci sonucunda kıvama gelmektir. Kıvam için de süre çok önemlidir.
Mesela her yemekte bir kıvam vardır. O yemeğin o kıvama gelene kadar ateşin üzerinde bir nevi çile çekmeye devam etmesi gerekir. O yemek kıvama geldiğinde ateş imtihanı biter.
Burada şu soruyla devam edelim.
Bu Âyetler İlk Muhataplara Ne Dedi?
Bu soruya vereceğimiz cevap, yukarıdaki tespitlerimizin referansı oluyor.
Bu sûre indiğinde Mekke’de 8. yılın sonları yaşanıyordu. Ama baskılar her geçen gün artıyor, o baskıların en şiddetlisi olan boykot sıkıntısı yaşanıyordu. Elbette bu sıkıntıları yaşayan Müslümanların da aklından “Allah’ın İmtihanda Süreçle İlgili Yasası Nasıl İşler?” şeklinde bu ve benzeri sorular geçiyordu.
İşte Yûsuf sûresinde süre uzadıkça, gittikçe ağırlaşan bu süreçler ilk muhatapların da sabrını, cemil bir sabır haline getirirken onları da cemil bir mümin ve Müslüman haline getiriyordu.
Bir soru daha,
Bu Âyetler Bugün Bize Ne Diyor?
Yukarıdaki tespitlerden sonra denilen şey gayet net:
Hangi süreci yaşarsanız yaşayan, o sürecin uzaması ve şartların zorlaşması Allah’ın sizi sevmediği anlamına gelmez,
Geçmişte peygamberleri için bile değişmeyen yasanın her asırda aktif olduğu anlamına gelir.
Ayrıca sürecin uzadığı ve şartların zorlaştığı imtihanlar da öne çıkan sorular şunlardır:
Dönecek mi, dönmeyecek mi?
Ben Allah’ı her şeyden çok seviyorum, O’nun rızasını kazanmak için her şeyi yapmaya hazırım, ben iyi günlerde O’na şükrettiğim gibi bu zor günlerde de yaşadıklarıma sabrederim, şikayet etmem diyebilecek mi diyemeyecek mi?
Kulluk da çocuk mu yetişkin mi? Şeker tadında günler yaşayınca kul oluyor, şekeri kesince çocuklar gibi küsüyor mu küsmüyor mu?
Özetlersek, Allah’ın süreçle ilgili yasası değişkendir. Dilerse uzatır, dilerse kısaltır ama uzatmasına kıvam üzerinden bakılabilir, uzatması “sabrınız cemil bir sabır olsun” anlamında yorumlanabilir.
Allah’ın İmtihanda Mutlu Son Yaşatma Yasası Nasıl İşler?
Yûsuf kıssasında bütün süreçler mutlu sonla bitiyor ama Allah’ın yasası böyle değil.
Gerçek mutlu son ahirete; cennette olduğu ve bu dünya imtihan dünyası olduğu için, bu dünyada birçok imtihan insanın mutlu olacağı şartlarda başlamazken, mutlu olacağı şekilde de bitmiyor.
Neden? Çünkü burası imtihan dünyası; nasıl bir öğrencinin imtihanda “Bütün sorular, adımı soyadımı bilme kolaylığında olsun.” veya “Beni mutlu edecek şekilde iyi çalıştığım yerden gelsin.” deme hakkı yoksa, bizim de bu dünya imtihanında bunlara benzer şeyler söyleme hakkımız yok.
Bilinçli bir Müslüman çalışkan bir öğrenci gibi Allah’ın önüne koyduğu iki ders kitabından (Kur’an ve yaratılan âyetlerin zarfı olan Kainat kitabından) O’nun bu evren için koyduğu yasaları okur, öğrenir, üzerinde tefekkür eder ve şu sonuçlara varır:
Bu dünya ebedi kalmak için geldiğimiz bir yer değil, burada imtihan olacak ve gideceğiz.
Allah bu imtihan dünyasında önce veriyor, sonra da alıyor. Ama kesin alıyor.
Alırken de herkesten aynı şekilde almıyor. Kimi bu dünyada mutlu sonu görüyor, kimi görmüyor.
Kimi genç, kimi yaşlı, kimi sağlam, kimi engelli, kimi zengin, kimi fakir…
Bu sonuçlardan anlaşılan şu: Allah’ın süreçle ilgili yasası değişken olduğu gibi mutlu son ile ilgili yasası da değişken. O yüzden Allah’ın kulunu sevme ölçüsü, ona dünyada mutlu son yaşatması değildir. Ahirette mutlu son yaşatmasıdır. Ölçü bu olunca, dünyadan nasıl giderse gitsin önemli olan her durumda mümin olarak gidebilmektir.
Özetlersek, Allah'ın süreçle ilgili yasası değişken olduğu gibi, mutlu sonla ilgili yasası da değişkendir. Bunu bilen bir mümin hayatın her anını bir fırsat bilir. Her nefesi Allah'a yakınlaşmak için bir vesile olarak görür. Zorluklar karşısında sabır ve şükürle, kolaylıklar karşısında tevazu ve minnettarlıkla hareket eder. İmtihanın sonucunu değil, imtihan sürecindeki duruşunu önemser. Çünkü bilir ki, asıl değerli olan, dünya hayatında mutlu bir son değil, Allah'ın rızasını kazanmış selim bir kalple O'na kavuşmaktır.
Alîm ve Hakîm Olan Allah’a Güven
Hz. Yakup evlat acıyla üzülen bir insan ama sıradan bir insan değil. Üzülürken de ölçüyü kaçırmıyor, üzüntüsü hiçbir zaman isyan seviyesine çıkmıyor, onu karamsarlığa sürüklemiyor. Bu âyette Allah’ın iki ismi onun sözü olarak geçiyor.
O, Allah’ın Alîm olduğunu iman eden biri olarak yaşadığı her şeyin O’nun bilgisi dahilinde olduğunu biliyor,
O, Allah’ın Hakîm olduğuna iman eden biri olarak yaşadığı hiçbir şeyin hikmetsiz olmadığını, hikmetleri olduğunu da biliyor.
Ayetlerin devamına baktığımızda Hz. Yakup’un yaşadığı onca şeyin hikmetini anlamadığını ve mutlu sona az kaldığını görüyoruz.
84. Âyet: Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Hz. Yakup da bir insan ve isyan etmeden yaşadıklarına üzülüyor. Onun üzüntüsünü bir film karesine benzetirsek, Kur’an bu kare üzerinden bütün zamanlara şu mesajı veriyor. Sizler duyguları olan, sevdikleri ile derin hatıraları olan insanlarsınız. Onların başına bir şey geldiğinde üzülebilirsiniz. Derdinizi dile de getirebilirsiniz ama bu konuda haddi aşmayın. Allah’ın icraatlarını insanlara şikayet ediyormuş anlamına gelecek sözlerden kaçının.
85. Âyet: Kur’an bu âyetle Hz. Yakup’a dışarıdan bakan bir gözün onun üzüntüsüne yaptığı tanıklığı anlatıyor. Bu tanıklıktan şunu anlıyoruz, o kadar üzülüyor ki, ona rağmen iradesinin kontrolünü nefsine bırakmıyor, sonradan pişman olacağı sözler söylemiyor.
86. Âyet: Derdinizin İlk Ortağı Kim Olacak?
Bu sorunun cevabı çok önemli. Bir insanın derdinin ilk ortağı, yani derdini ilk paylaştığı genelde onun en çok sevdiğidir.
Bu âyet, bu şekliyle sadece bu sûrede geçer. Hem tek olması hem de başlıktaki sorunun cevabı olması açısından çok önemlidir.
Bilinçli bir Müslüman’ın en çok sevdiği, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten Allah’tır. O yüzden her derdinin ilk ortağı da müminlerin velisi/dostu olan Allah’tır.1174 Bu gerçeği bilen bir Müslüman ilk olarak derdini Allah’a açar. Hz. Yakup da bu âyette bunu yapıyor.
Burada derdin içeriğine göre kişi derdini sadece Allah’a da açabilir. Allah’a açtıktan sonra o derde deva olacak sebeplere de müracaat edebilir. Önce Allah’a açmak kulluğun edebindendir.
87. Âyet: Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmeyin!
Bu âyet ve bunun benzeri olan “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”1175 âyeti Kur’an’ın manşet âyetlerindendir.
Bu âyetin içerdiği hakikate iman etmek, bir Müslüman için en güçlü motivasyon kaynaklarından biridir. Zira bu iman, kişiyi hem maddi hem de manevi anlamda ayakta tutar, zorluklara karşı direnç kazandırır ve geleceğe umutla bakmasını sağlar.
Ancak bu âyeti doğru anlamak ve hayata geçirmek büyük önem taşır. Yanlış ve doğru anlamanın belirgin göstergeleri vardır:
Yanlış anlama, kişinin sadece ümitli olup, sebeplere sarılmayı ihmal etmesidir. Bu tutum, "tevekkül" kavramının yanlış yorumlanmasından kaynaklanır ve pasif bir bekleyişe yol açar. Böyle bir yaklaşım, âyetin ruhuna aykırıdır.
Doğru anlama ise, kişinin ümidini canlı tutarken, elinden gelen tüm çabayı göstermesi, mümkün olan bütün sebeplere başvurmasıdır. Bu, aktif bir tevekkül anlayışıdır ve İslam'ın Müslümanlardan istediği dengeli yaşam tarzını yansıtır.
Hz. Yakub'un tutumu, bu doğru anlamanın mükemmel bir örneğidir. O, bir yandan Allah'ın rahmetinden asla ümit kesmezken, diğer yandan da çocuklarını Yûsuf'u ve Bünyamin'i aramak üzere tekrar Mısır'a gönderiyor. Bu, onun hem manevi hem de maddi boyutta mücadelesini sürdürdüğünü gösterir.
Bu âyet bize şunu diyor: “Gerçek iman sadece kalpteki bir duygu değil, aynı zamanda eylemlerimize yansıyan bir yaşam biçimidir. Allah'ın rahmetine güvenmek, pasif bir bekleyiş içinde olmak değil, aksine bu güvenle daha fazla çaba göstermek, daha fazla üretmek ve daha fazla mücadele etmek demektir.”
88. Âyet: Üvey Kardeşler, Yûsuf’u ve Bünyamin’i Bulmamak İçin Ellerinden Geleni Yapıyorlar
Önceki âyetlerin devamı olarak bu âyeti okursak, bu âyette duymamız gereken konuşmanın şu olması gerekirdi: “Ey vezir! Bizim bundan yıllarca önce Yûsuf isminde bir kardeşimiz kayboldu. Son olarak da onun kardeşi Bünyamin hırsızlıkla suçlandı. Bizim yaşlı bir babamız var. Evlat hasretiyle yanıp tutuşuyor. Bu konuda bize yardım etmenizi istiyoruz…”
Bu ve benzeri bir konuşmanın esamesi yok. Neden? Çünkü Yûsuf’un bulunması demek, onların suçlarının açığa çıkması demek. Bünyamin’in kurtulması demek, babalarının yanında yine ikinci planda kalmak demek.
O yüzden babalarının en büyük derdi onların hiçbir şekilde derdi olmuyor. O derdi özellikle gündeme getirmiyorlar. Yûsuf’un huzurunda ondan erzak istiyorlar. Ama az sonra hayatlarının en büyük sürprizini yaşayacaklar.
89. Âyet: Bünyamin'e Yapılan Baskı ve Zulüm
Yûsuf bu âyette üvey kardeşlerine küçük bir ipucu veriyor. Kardeşleri bu ipucundan hemen durumu kavrıyorlar.
Bu âyette bir başka önemli nokta daha ortaya çıkıyor. Yûsuf kuyuya atılmadan önce hem Yûsuf'a hem de öz kardeşi Bünyamin'e baskı uygulanmış. Yûsuf'un "kardeşinize neler yaptığınızı hatırlıyor musunuz?" sorusu bunu ima ediyor.
Buradan anlıyoruz ki, Yûsuf'un kuyuya atılması olayından çok önce aile içi şiddet başlamış. Bu durumu, aile içi baskı ve zulüm olarak nitelendirebiliriz.
90. Âyet: Muhteşem Final Başlıyor
Eğer kıssanın buradaki âyetlerde anlatılan bölümünü bir sinema filminde izliyor olsaydık, bu bölüm filmin duygu, gerilim, heyecan ve merak noktasında en yoğun olduğu bölüm olurdu.
Bu bölümün tefsirini yaparken hayalen oraya gitmek, tarafların yerine kendimizi koymak, olabildiği kadar empati yapmak, orada yaşanan duygulara bakan yönüyle o ortamı derinlemesine betimlemek istiyoruz.
Hayalen ordayız,
İşte beklenen an. Üvey abileri Mısır’a erzak için geldiği her seferinde bu anı bekliyorduk. Ne zaman Yûsuf onlara kendini tanıtacak veya ne olacak da onlar Yûsuf’un kuyuya attıkları kardeşleri olduğunu anlayacaklar?
Onların basiretleri bağlandığı için, tanıtma işi Yûsuf’a düşüyor ve Yûsuf 89. âyetle Onların gözlerindeki perdeyi sıyırıyor.
O an kendimizi onların yerine koyuyoruz. “Sen Yûsuf musun?” sorusuna “Evet” cevabını aldıklarında büyük bir şok yaşıyorlar.
“Öldürdük ve kurtulduk” dedikleri çocuk, adeta dirilmiş ve karşılarında duruyor. Büyük bir pişmanlık, büyük bir mahcubiyet, çok büyük bir suçluluk hissi ve ilk akla gelen şu, “Bu kadar büyük bir makama gelen bu insan bize ne yapacak, bize hangi cezayı verecek?”
Bu sahne, sadece bir ailenin kavuşması değil, aynı zamanda ilahi adaletin, sabır ve takvanın zaferinin ilanıdır. Yûsuf, yaşadığı onca zorluğa rağmen, Allah'a olan inancını, sabrını ve ahlakını hiç kaybetmemiştir. İşte bu yüzden şöyle devam ediyor: "Allah bize lütfetti. Çünkü kim Allah'ın razı olmadığı şeylerden sakınır ve zorluklar karşısında sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez."
Bu sözler, sadece o ânı değil, Yûsuf'un tüm hayat hikayesini özetliyor. Kuyuya atılma, köle olarak satılma, iftiraya uğrama, zindana girme... Tüm bu zorluklar karşısında gösterdiği sabır ve takva, onu Mısır'ın en güçlü adamlarından biri yapmıştı.
Ama o “Allah bize lütfetti” derken “Bu gücün sahibi, bu makamın sahibi ben değilim, bunlar ben de emanet.” mesajını da veriyordu. Maddi anlamda zirvede olmanın yanında manevi anlamda tevazunun da zirvesindeydi.
91. Âyet: Roller Değişse Ne Olurdu? Tekrar Kuyuya Atarlar mıydı?
Burada soru şu: Yûsuf kendini tanıtmasaydı, üvey abileri bu suçu itiraf edecekler miydi? Geriye doğru karakterlerini bize tasvir eden ipuçlarını bir araya getirdiğimizde onların yürüyen/yaşayan kötülük haline geldiğini görüyoruz.
O yüzden bu âyette duyduğumuz itiraf “Mecburiyetten gelen bir itiraf mı?” diye düşünmeden edemiyoruz.
Mesela aynı dekorun tam tersi olsaydı, yani onların her biri Yûsuf’un konumunda olsa, öldürdüklerini zannettikleri Yûsuf da onların huzuruna bir lokma ekmeğe muhtaç bir gariban olarak gelseydi, bu durumda 91. âyette geçen sözleri yine söylerler miydi? Yoksa “Onun ölmediği ortaya çıkarsa, bizim suçumuz da ortaya çıkar, bugün sahip olduğumuz şu makamı kaybederiz.” der ve onu tekrar kuyuya atmak yerine daha kesin daha zalimce bir çözüm mü ararlardı?
Bu sorunun cevabını okuyucuya bırakıyoruz.
92. Âyet: Güç Yönetimi ve Ahlakı
Yûsuf sözde abilerini bizden çok iyi tanıyordu. O yüzden 91. âyette yazdıklarımızı; onların samimi olmadığını, ellerine bir fırsat geçse kuyuya atmaktan daha kötüsünü yapacaklarını da biliyordu.
İki şey yapabilirdi, onlara hak ettikleri cezanın verilmesi için yargı yoluna gidebilirdi. Ama böyle yapmadı, o Züleyha’nın karşısındaki duruşunu hayatın her alanına taşıdı; hiçbir zaman istek ve arzularının esiri olmadı. Sahip olduğu güç ve makamla şımarmadı. Onları Allah’ın lütfu olarak gördü.
Bu âyetin sonunda işaret edilen Rahmân ismi onda tecelli eden esma içinde en baskın olanlardan biriydi. Merhamet edenlerin en merhametlisine kul olmak, onu insanlar içinde merhamet edenlerin en merhametlisi yapmıştı.
O da bu ahlaka sahip olan bir insan olarak, gücün zirvesinde, kendisine büyük acılar yaşatan sözde abilerine her türlü cezayı verebilecekken affetti.
Burada soru şu: Kur’an bu kıssanın bu bölümünü bize niye anlatıyor?
Bu sorunun cevabını aşağıdaki başlıklar altında vermeye çalışalım.
Yûsuf'un Kuyusundan Mekke'nin Fethine: Affın ve Merhametin Yolculuğu
Bu âyetlerin indiği 8. yılda Mekke'nin kavurucu sıcağında, bir avuç Müslüman tarihin en acımasız boykotlarından birini yaşıyordu. Dün aynı kabileden oldukları için kardeş bildikleri insanlar, bugün onları toplumdan dışlamış, adeta bir kuyuya atmıştı; Mekke onlara kuyu, kuyu onlara zindan olmuştu.
Bu zindanda ağaç yaprakları, kabuklar ve yerdeki deri parçaları, açlıktan kıvranan müminlerin yemeği olmuştu. Bu zorlu günlerde inen Yûsuf Sûresi'nin âyetleri, müminlerin kalplerinde derin izler bıraktı. Yûsuf'un yaşadığı acıları, şimdi izinden gidenler tecrübe ediyordu.
Ancak bu âyetler, onlara sadece teselli vermekle kalmadı, aynı zamanda geleceğe dair bir yol haritası çizdi.
Müslümanlar bu âyetlerden çıkardıkları dersle, intikam hislerini köreltip affetmeyi öğrendiler. Güç sahibi olmayı beklemeden, henüz yolun başındayken bile bağışlamayı seçtiler. Medine döneminde Bedir, Uhud, Hendek gibi mecbur kaldıkları savaşlarda bile, öldürmekten kaçındılar.
Bu nedenle, tüm Medine savaşlarında öldürülen müşrik sayısı 250'yi geçmedi. Nihayet, Mekke'nin fethiyle gücün zirvesine ulaştıklarında, Peygamber Efendimiz (sav) Kâbe'nin avlusunda toplanan Mekkelilere, Yûsuf'un kardeşlerine söylediği sözleri tekrarladı: "Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir." Ardından ekledi: "Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!"1176
Peygamber Efendimiz (sav), elinde intikam alma fırsatı varken, risaletinin özüne sadık kaldı. O, her zaman insanların hidayeti için dua etmiş, onların cennete girmesi için çaba göstermişti. Mekke’nin fethiyle gücün zirvesine çıktığında, güç başını döndürmedi, intikam hisleri gözünü kör etmedi, o ulvi gayesinden vazgeçmedi.
Bu olay, sadece bir fethin hikâyesi değil, aynı zamanda affın, merhametin ve hikmetin zaferidir. Yûsuf'un kuyusundan Mekke'nin fethine uzanan bu yolculuk, bize gösteriyor ki, gerçek güç intikamda değil, affetmekte ve merhamet etmektedir. İşte, Kur'an'ın o günden bugüne bütün zamanlarda bütün Müslümanlara verdiği en önemli mesajlardan biri de budur.
"Bu âyetler 21. Asrın Müslümanlarına; Bize Ne Diyor?
Yukarıda anlattığımız gerçekleri özümsemiş, günümüzün şuurlu Müslümanları, bugünün dünyasına şu mesajı verecekler: Biz, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in izindeyiz. Düşmanlarımız insanlıktan çıksa da dünya bize Mekke olsa da her yer bize kuyu ve zindan olsa da biz asla insanlıktan vazgeçmeyiz. Adaletten şaşmayız, merhameti elden bırakmayız.
Biz gücü ele geçirdiğimizde, düşmanlarımızı yok etmeyi değil, onlara adil yargılanma imkânı vermeyi düşünürüz. Çünkü bizim inancımız, güçlüyken bile adaletten ayrılmamayı emreder. İntikam peşinde koşmayız. Aksine, Yûsuf'un (as) kardeşlerine gösterdiği merhameti ve Peygamberimizin (sav) Mekke'nin fethinde sergilediği affediciliği örnek alırız.
İslam'ın özünde barış, merhamet ve adalet vardır. Terör ve şiddet, dinimizin ruhuna tamamen aykırıdır. Kur'an-ı Kerim'de "...kim bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur"1177 buyrulmuştur. Bu âyet, İslam’ın insan hayatına verdiği değerin en net göstergesidir.
Bu ve benzeri göstergelere bakıldığında İslam, barışın ve adaletin dinidir. Peygamberimiz (sav), hayatı boyunca insanları barışa, merhamete ve hoşgörüye çağırmıştır.
Biz, 21. yüzyılın Müslümanları olarak, bu yüce değerleri yaşatmak ve dünyaya göstermekle yükümlüyüz. Yûsuf'un (as) kıssasından ve Peygamberimizin (sav) hayatından aldığımız derslerle, günümüz dünyasında barışın, adaletin ve merhametin öncüleri olmaya çalışıyoruz.
Çünkü biliyoruz ki, gerçek zafer silahlarla değil, gönülleri fethetmekle kazanılır.
93. Âyet: 9 Farklı Açıdan Üç Gömleğin Hikayesi
Yûsuf’un Üç Gömleği Bugün Bize Ne Diyor?
Yûsuf’un maddi gömleği, (18. ve 25. âyetlerden sonra) bu âyetle birlikte bu sûrede 3. defa geçiyor. O âyetlerde gömleklere çok fazla değinmedik; gömleklerin hikmetine yoğunlaşmayı bu âyete bıraktık.
Bu üç gömlek Yûsuf’un hayatındaki üç döneme denk geliyor,
Çocukluk,
Gençlik,
Olgunluk.
Kıssanın bazı âyetlerinde yaptığımız gibi burada da kıssaya sinematik bir gözle bakarsak, bu dönemlerde filmin başrol oyuncusunun yanında yardımcı oyucular da yer alıyor. Filmde bu üç dönemde öne çıkan gömlekler, oyuncuların maddi tercihlerine bağlı olarak iyi-kötü manevi sıfatlarını sembolize ediyor.
İşte bu noktada bu üç gömleğin ortak mesajı şu oluyor: “Bu dünyada kazandığınız, kazanacağınız bütün sıfatlar iyi ve kötü tercihlerinizin sonuçlarıdır. O tercihlerden sonra maddi gömleğinizin yanında bir de manevi gömleğiniz olur. Manevi gömleğinizin deseninde hayatınız boyunca üzerinizde taşıyacağınız sıfatlarınız vardır. İnsanlar sizi o sıfatla anar, o sıfatlar üzerinden değer verir, dünyadan ahirete gittiğinizde Allah’ın size vereceği değer de o sıfatlar üzerinden olur. Cennet, Allah’ın razı olduğu sıfatları üzerinde taşıyanlara verilen ödülün adı olurken, cehennem kötü sıfatları taşıyanlara verilen cezanın adı olur.”
Gömleklerin hikayesine yaptığımız bu girişten sonra dokuz farklı açıdan gömleklerin filmin oyuncularına kazandırdığı sıfatlara bakalım.
Kanlı Gömlek
Bu gömlek üvey abilerinin Yûsuf’u kuyuya attıktan sonra babalarına sahte delil olarak getirdikleri gömlek.
(1) Bu gömlekten önce üvey abileri üzerlerinde kibir, haset, bencillik gibi sıfatları taşırken, bu gömlekten sonra o sıfatlarla birlikte katil, cani, vicdansız, merhametsiz, muhteris insan sıfatlarını üzerlerinde taşımaya başladılar.
(2) Bu gömlekten önce Yûsuf, Bünyamin’le birlikte üvey abilerinin kendilerinden hoşlanmadıklarını fark eden ama buna bir türlü anlam veremeyen saf, temiz bir çocukken, bu gömlekten sonra o kısa hayatının en büyük şokunu, en büyük korkusunu, en büyük ihanetini yaşayan mağdur, mazlum ve masum çocuk oldu.
(3) Bu gömlekten önce Hz. Yakup Allah’ın kendisine verdiği peygamberlik görevini yerine getirmeye çalışan bir insanken, bu gömlekten sonra imtihanı daha da ağırlaşan bir peygamber olmanın yanında, bir babanın yaşayabileceği en büyük imtihanlardan birinin tanığı ve tarafı oldu; büyük çocuklarına belli ettirmese de onların küçük çocuğunu öldürmeye teşebbüs ettiklerini anladı. O bu imtihandan önce de mütefâil (ümitli), sabırlı ve tevekkül eden bir insandı, bu imtihandan sonra ümit, sabır ve tevekkül onun en baskın sıfatlarından biri oldu.
Bu gömlek bize ne diyor? Hayat yolunun başında, ortasında bir yerlerinde büyük ihanetler, büyük ayrılıklar yaşayabilir, büyük fırsatlar kaçırabilir, birçok alanda dibi görebilir, kendinizi aciz ve çaresiz hissedebilirsiniz. İşte böyle zamanlarda “bitti” demeyin. Allah “bitti” demedikçe, hiçbir şeyin bitmeyeceği bilin. Ona tevekkül ederseniz, sizin “dip” zannettiğin şeyler, zirveye giden yolların başlangıcı olabilir.
Yırtılan Gömlek
Bu gömlek, güzel bir sarayda, güzel bir odada, güzel bir kadının bütün kapıları kilitleyerek, güzeller güzeli Yûsuf’a tacizde bulunmasıyla arkadan yırtılan gömlek.
(4) Bu gömlekten önce Züleyha saraylarda yaşayan, Mısır’da zengin ve güçlü bir yöneticinin eşi olan, çevresinde saygınlığı ile tanınan biriydi ama Yûsuf’un sarayına hizmetçi olarak gelmesi her şeyi değiştirdi. Züleyha tutkuları tarafından tutuklandı, platonik aşk gözlerini kör etti, nefsinin esiri oldu, Yûsuf’u taciz etti, ondan faydalanmak isterken Yûsuf’un gömleğini arkadan yırttı. Bu gömlekten sonra Züleyha hırsına, şehvetine yenik düşen bununla da kalmayıp Yûsuf’a iftira atan, bununla da kalmayıp sarayına kadınları çağıran, o kadınlar içinde Yûsuf “ya benim olacak ya da zindanda olacak” diyecek kadar iffet, namus, şeref, haysiyet gibi değerlerini ayaklar altına alan bir kadına dönüştü.
(5) Bu gömlekten önce Potifar Mısır kralının muhafız ordusuna komutanlık eden güvenilir, saygın, hak, hukuk tanıyan bir insanken bu gömlekten sonra Potifar kralın yanındaki konumunu korumak için, kendisini saygın bir insan yapan bütün değerleri ayaklar altına alan, gerçekleri bildiği halde karısının iftira suçuna ortak olan, masum bir delikanlıyı zindana atan bir insana dönüştü.
(6) Bu gömlekten önce Yûsuf sarayda bir ailenin yanında çalışan, onlara hizmet eden, doğruluğu ve dürüstlüğü ile onların güvenini kazanmış genç bir delikanlıydı. Bu gömlekten sonra Yûsuf “Allah’ın razı olmadığı bir şey, dünyanın en güzel şeyi, en çok mutluluk veren şeyi olsa bile ben onu terk ederim, onu yapmaktansa zindana bile girerim” diyen muhteşem bir iffet abidesi ve irade kahramanı oldu.
Bu gömlek bize ne diyor? Yaşınız kaç olursa olsun, sarayda veya zindanda da olsanız, doğruluk ve dürüstlük en büyük sermayeniz olsun. Size güvenenlerin güvenini boşa çıkarmamak en büyük hedeflerinizden biri olsun. Siz en zor şartlarda duruşunuz değiştirmezseniz, Allah aleyhinize görünen şartları lehinize çevirebilir. Gömüldüğünüz yer, dirildiğiniz yer olabilir.
Yûsuf Kokulu Gömlek
Bu gömlek Yûsuf’un üvey kardeşlerine kendisinin gerçek kimliğini söyledikten sonra “babama götürün” diye verdiği gömlek. Hz. Yakup bu gömlek kendisine gelmeden önce “Ben Yûsuf’umun kokusunu alıyorum” dediği için bu gömleğe sembolik bir dille “Yûsuf kokulu gömlek” diyoruz.
(7) Bu gömlek Yûsuf’un dünyaya geldiği günden beri giydiği, kirletmeden, saf ve temiz olarak muhafaza ettiği fıtrat gömleğidir. O yüzden Yûsuf için bu gömlekten önce ve sonra hiç olmadı. Bu manevi gömlek kuyuya atıldığında da zindana atıldığında da Mısır’da vezir olduğunda da hep onun üzerinde olan bir gömlekti. Yaşadığı her hadise bu gömleğin kalitesini arttırdı. Yaşadığı her hadise bu manevi gömleğe yeni yeni güzel sıfatlar kazandırdı. Her sıfat bu gömleğe takılan bir rütbe ve madalya oldu. Kısaca bu gömlek, bir insanı hem insanların yanında hem de Allah katında değerli yapacak bütün özelliklerin zarfı olan güzel ahlakın sembolü oldu.
(8) Bu gömlekten önce üvey kardeşler baba bir kardeşlerini öldüren ama bu suçla yaşamaya devam eden, bununla yetinmeyip kardeşleri Bünyamin’i savunmayan, onu suçlu gibi gösteren, “onu arayın” diyen babalarını oyalayan, bu davranışları ile “Bir insan daha ne kadar kötü olabilir?” sorusunun fiili cevabı olan insanlardı. Bu gömlekten sonra üvey kardeşler derin bir mahcubiyet, derin bir pişmanlık yaşadılar…
(9) Bu gömlekten önce Yakup (as) bir evladı öldü denilen diğer evladı hırsızlıkla suçlanan bir insandı. Birinci gömlekte ifade ettiğimiz gibi, bu dünyada bir babanın bir peygamberin yaşayabileceği en ağır imtihanlardan biriyle sınanıyordu; her insan gibi, üzüldü ve ağladı. Bu imtihanda Allah’a olan imanı ve güveni ile de sınandığını bildiği için ağzından “isyan” anlamına gelecek bir tek söz çıkmadı. Bu gömlekten sonra Yakup (as) yaşadığı zor sınavı sabır, metanet ve tevekkül gibi değerlerle aşan biri oldu. Kanlı gömlek onun gözlerine ak düşürürken, Yûsuf kokulu gömlek onun gözlerine şifa oldu.
Bu gömlek bize ne diyor? Her insan fıtrat gömleği ile dünyaya gelir. Giyilen her elbise/gömlek bu manevi elbisenin üzerine giyilir. Hayat boyu önümüze gelen hadiselerde yapacağımız tercihler bizi iyi-kötü, güzel-çirkin yapar. Hedefimiz fıtrat gömleği ile geldiğimiz bu dünyada, o gömleği takva gömleğine/elbisesine dönüştürmek, onunla yaşamak, onunla ölmek olsun.
Aşağıdaki başlıkla devam edelim,
Üç Gömleği Değerli Yapan Şey: Takva Elbisesi
Gömlek elbiselerimizden sadece biridir. Elbise ise Kur’an’a göre iç örtüsü ve dış örtüsü olarak ikiye ayrılır. Kur’an’da iç örtüsünün adı takva örtüsüdür. Dıştaki bütün elbiseler bu elbise ile anlam kazanır.
İçte bu elbise yoksa, dışta bütün elbiseler kamuflajdır, maskedir.
İçte bu elbise yoksa dıştaki elbise dünyanın en pahalı elbisesi de olsa insana değer kazandırmaz.
İçte bu elbise yoksa dıştaki elbise vücudun her yerini örtse bile, o insan örtünmüş olmaz.
İçte bu elbise yoksa, dıştaki elbiselerin, yapılan ibadetlerin zerre bir artısı olmaz.
Hz. Yûsuf’un bütün gömleklerini değerli yapan, onu kuyunun dibindeyken, ümitsizlik ve isyandan koruyan, Züleyha’nın karşısından onu istek ve arzularının esiri olmaktan koruyan, gücün zirvesindeyken, kardeşlerine karşı onu öfke, nefret ve intikam duygularından koruyan, onun takvayı içselleştirmesi ve onu bir iç elbise haline getirmesidir.
94-96. Âyet: İki Mucizeye Vesile Olan Gömlek
Yukarıda ifade etmiştik Mısır ile Hz. Yakup’un yaşadığı yer arasındaki mesafe yaklaşık 500 km. kadar.
Bu kadar uzakta olan Hz. Yakup (as) Yûsuf’un kardeşlerine kendisini tanıttığını bilmiyor. Ona göre Yûsuf hâlâ kayıp. 93. âyette geçen “Şu benim gömleğimi babama götürün” sözünü duyması imkansız.
Bunları bilmenin ve duymanın imkansız olduğunu dikkate aldığımızda 94. âyette “Yûsuf’umun kokusunu alıyorum” ifadesi ile anlatılan olaya “mucize” diyoruz.
Birde yine bu âyetlerde anlatılan “Hz. Yakup’un ak düşen gözlerinin iyileşmesi hadisesi var.” Peki bu da mucize mi?
96. âyette bu olayın mucize olarak anlaşılmaması ihtimalini sıfırlamak için “fertedde basîrân” ifadesi geçiyor. Bu ifade, Hz. Yûsuf gömleği yüzüne koyar koymaz, derhal, hemen gözleri açıldı anlamına geliyor. Bu manayı dikkate aldığımızda bu olaya da “mucize” diyoruz.
Peki bu mucizeler bize ne diyor?
Bu mucizeler Kur’an’daki benzeri mucizeler gibi bize öncelikli olarak iki şey diyor:
Birincisi: Ey insanlar! Sizler insan olduğunuz; imkanları sınırlı varlıklar olduğunuz için bu mucizelerin aynısını yapmakta aciz kalırsınız. Ama benzerini yapabilirsiniz. Bugün olmasa bile gelecekte kokuların nakli sizin için de mümkün olabilir, göz hastalıklarında tedavi sürecini hızlandırabilirsiniz.
İkincisi: Mucizeler insanların aciz olduğuna, o insanlar peygamber bile olsa Allah dilemeden mucize göstermeyeceklerine delil olur. Bu konuda birçok örneğe bedel Hz. Yakup örneği önemli, önceki âyetlerde geçti Hz. Yakup oğlu Yûsuf kaldığı yerin 3-5 km. uzağında kuyuya atıldığında koku alamadı; yani bu konuda aciz kaldı. Ama aynı Yakup, Allah’ın dilemesiyle 500 km. uzaktaki bir olaydan haberdar oldu.
Özetlersek, mucize Allah’ın dilemesine bağlıdır ama mucizeleri hedef yapmak, onların benzerini ortaya koymak insanın gayret ve çabasına bağlıdır.
97. 98. Âyet: Tevbenin Kabul Edildiği Nasıl Anlaşılır?
Bu âyetler için değerlendirmelerimizin bir kısmını mealimizdeki parantez içi açıklamalarda yaptık.
Burada şunları ilave edelim. Bu âyetlerde Hz. Yakup’la çocukları arasındaki konuşmaların bir bölümünü duyuyoruz.
Burada büyük ihtimal Hz. Yakup şu manada birtakım şeyler söylemiştir: “Evet, ben dileyeceğim ama benimle birlikte sizin de dilemeniz gerekiyor. Bu dilemeyi yaparken de sözde değil özde bir tevbe yapmanız lazım. Yani yaptığınız şeylerin derin bir pişmanlığını yaşamanız, adı günah olan her şeyden sakınmak için elinizden gelen gayreti ortaya koymanız gerekir.”
Günahlar için genel konuşursak, birçok günah alışkanlıkların sonucunda işlenir. Kişi tevbe yaptığında anında o alışkanlıktan kurtulmuş olmaz. O yüzden bir insan yaptığı tevbenin kabul edilip edilmediğini, tevbesini yaptığı günahları işleyip işlememesinden anlayabilir. Bir daha işlemiyorsa, kabul edildiğini düşünebilir. Tekrar tekrar işliyorsa yaptığı şeyin günahlar arasında tevbe ile mola verme girişimi olduğunu, böyle yaparak da kendini kandırdığını düşünebilir.
99. Âyet: Mutlu Son Neden Gecikti? Daha Erken Olamaz mıydı?
Hayatın olağan akışı üzerinden bakarsak, Hz. Yûsuf’un hayatında olan her şeyin doğal süreç içinde olduğunu görüyoruz. Hatta babası ve kendisi peygamber olduğu için bu süreçlerin biraz uzun ve ağır olduğunu söylemek de mümkün.
Bu konuya yukarıda 83. âyet vesilesiyle “Allah’ın İmtihan Dünyasında Süreçle İlgili Yasası Nasıl İşler?” “Allah’ın İmtihanda Mutlu Son Yaşatma Yasası Nasıl İşler?” başlıkları altında değindik. Burada küçük bir ilave yapmak istiyoruz.
Kesin olmamakla birlikte Hz. Yûsuf’’un 17 yaşında kuyuya atıldığını, 20 yaşından sonra zindan hapsinin başladığını, burada 13 sene kaldığını, buradan çıktıktan sonra 7 yıl Mısır’ın bolluk döneminde bakanlık yaptıktan sonra, kuraklığın başladığını, bölgelerindeki kuraklık nedeniyle üvey abilerinin 40’lı yaşların başında Mısır’a geldiğini tahmin edebiliriz.
Bu tahminden sonra bir tahmin daha yapalım, Hz. Yûsuf’un üvey kardeşleriyle ilk karşılaşmasından, babasına kavuşmasına kadar geçen süre tahminen 4-5 ay gibi. Bu tahminde referansımız nedir? Referansımız Mısır-Kenan (Filistin) diyarı arasındaki mesafenin 500 km. olması. Bu mesafede 3 defa git-gel yapmanın tahminen 4-5 ay sürmesidir.
Başlıktaki soruya Yûsuf açısından baktığımızda, sebepler noktasından Yûsuf’un bu süreyi kısaltması pek mümkün değildi.
Neden mümkün değildi?
Çünkü Yûsuf bu sürecin yaklaşık 16 yılında sarayda köle, zindanda esirdi. Zindandan çıktığında tahminen 33 yaşındaydı.
Bakanlık yaparken 34-35 yaşında bakanlık yaparken Kenan diyarına gidebilir miydi? Giderdi.
Neden gitmedi? Yol güvenliği, işlerinin çokluğu, Mısır’ı kuraklık yıllarına hazırlama, hemen görevin başında Mısır’dan ayrılmasının doğru olmayacağını düşünmesi, kardeşlerinin suçları ortaya çıkınca verecekleri tepki gibi sebepleri sayabiliriz ama bize göre en önemli sebep: Hz. Yûsuf’ vahye göre hareket eden bir peygamber olması, vahyin “git aileni getir” dememesi, imtihan dünyasında birtakım hikmetlerin belli bir süreç içinde gerçekleşmesi olabilir (Allahü a’lem).
100. 101. Mutlu Sona Kim Nasıl Baktı?
Bu âyetlerde anlatılan mutlu son yaşanırken, bu mutlu sona kim nasıl bakmış olabilir?
Mesela
Mısır kralı bu olaya nasıl baktı?
Potifar ve Züleyha nasıl baktı?
Saray çevresinde Yûsuf’un hikayesine bilenler nasıl baktı?
Yûsuf’un üvey kardeşleri nasıl baktı?
Yûsuf’un babası Yakup bu kavuşmaya nasıl baktı?
Bu olaylara şahit olan Yûsuf’un kendi eşi ve çocukları nasıl baktı?
Ve en önemlisi Yûsuf’un kendisi nasıl baktı?
Kur’an kıssa anlatma yönteminin gereği olarak bunları bize anlatmıyor ama dolaylı olarak bize şunu diyor: Hayalen o zamana gidin, o kişilerin yerlerine kendinizi koyun, bu mutlu son yaşanırken, bu kişilerin neler hissettiğini az-çok anlayabilirsiniz.
Bu konuya dikkat çektikten sonra bunlar üzerinde düşünmeyi okuyucularımıza bırakıyoruz.
En Güzel Kıssanın, En Güzel Mesajı
Bu kıssayı buraya kadar okuyan her okuyucu, kendine göre en güzel kıssadan, kendince en güzel olduğunu düşündüğü mesajı çıkarabilir.
Bize göre en güzel, en önemli ve en çok öne çıkması gereken mesajlardan biri şu: “Bu dünyada vahyin rehberliğinde yaptığınız yolculuk, her zaman mutlu sonla bitmeyebilir. Vahyin rehberliğinde yolculuk yaparken, vahiy tarafından eğitilen ve olgunlaşan dava insanları mutlu sonu dünyada aramaz, beklemez, olmazsa da şikayet etmez. Çünkü dünyadaki bütün mutlu sonlar fanidir. O yüzden dava insanı için gerçek mutlu son ahirettedir.”
En güzel kıssada mutlu sondan bahseden âyetleri okurken böyle bir mesaj öne çıkarmamız bazılarını şaşırtabilir ama bu mesajı öne çıkaran biz değiliz ilk insandan bugüne imtihan dünyasında yaşananlardır. Yaşananların toplamına baktığımızda her son mutlu son olmamıştır. Sonların toplamına bakarsak çok insan için mutlu olmayan sonlar, mutlu sonlardan daha fazla olmuştur. Biz burada geçmişten bugüne yaşanan sonların özetinden yola çıkarak bu mesajı verdik.
Bu mesajdan sonra ikinci sıraya koyacağımız mesaj şu: Başarının (zaferin, galibiyetin) kendisi de bir imtihandır. Başarıyı kendinden bilenler galip gelse bile nefsine mağlup olmuş insanlardır. Başarıyı Allah’tan bilenler zaferden sonra nefsini yenmekle ikinci bir zafer yaşayan kahramanlar gibidir.
Bu sûrenin 100. ve 101. âyetlerde Yûsuf’un “kötüyü emreder” dediği nefse karşı kazandığı büyük zafere şahit oluyoruz.
Aşağıdaki başlıklarda bu zafere daha yakından bakalım.
Çalıştıktan Sonra “Başarı Benim Değil Allah’ındır” Diyebilme Başarısı
Hz. Yûsuf, çocukluğunda bugünlere işaret eden rüyayı gördüğünde, o rüyanın gerçek olacağına dair tek bir emare yoktu. Emarenin sıfır olduğu bir noktadan bu noktaya gelen bir insan başarıyı kendinden bilmenin çok büyük bir nankörlük olacağını da bilir.
Ama buralar imtihanın en zor olduğu yerlerdir. Çünkü dipten zirveye çıkarken, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Hz. Yûsuf uzaktan kumandayla çalışan bir robot değildi, iradesi vardı, o iradeyi yanlışa zorlayan bir nefsin, o nefsin emrinde olan istek ve arzuların sahibiydi. Bugünlere iradesinin hakkını vererek, nefsini “tuş” ede ede geldi.
Bunun yanında köle olarak girdiği zindandan, Mısır’ın ekonomi bakanı olarak çıkmak, kendini geliştirmek, yetiştirmek ciddi bir emek ve kabiliyet gerektiren işlerdi.
Yani dememiz o ki, Yûsuf her işi Allah tarafından yapılan bir insan değildi, çıktığı zirvede çabası, gayreti, alın teri vardı.
O birçok insanın “benim” demek için gerekçeler bulacağı ve sahipleneceği başarı için onlardan daha fazla emek harcadığı halde, “Benim değil, bana (Latîf olan) Rabbimin lütfudur/ikramıdır.” deme başarısını göstermiştir.
100. âyette geçen “gerçekleştirmiş oldu”, “lütuflarda bulunda”, “kurtardı”, “getirdi”, “Latîf” ismi ve 101. âyette geçen “öğretti” gibi ifadelerin tamamı bu tespitlerimizin referansı oluyor.
Zirve Yolunda En Aktif Esma: Latîf, Alîm, Hakîm
100. âyette bu üç isim arka arkaya geçiyor. Bu üç isim bir arada şu sorunun cevabı oluyor: “Kazandığım başarı (galibiyet, zafer) için yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra neden başarı benim d(iy)emiyorum?”
Bu sorunun cevabına önceki âyet ve sûrelerde çeşitli vesilelerle değindik. Burada onlara ilaveten âyette geçen üç esma üzerinden değinmek istiyoruz.
Latîf ismi: Her nimeti Allah’tan bilme olarak tecelli eder. Böyle bilen bir insan için dünyaya geldiğinde sahip olduğu beden (akıl, mantık, kabiliyet tohumları) ilk sermayedir, bunlarla elde ettiği mal, mülk, makam, mansıp, yetenekler ikinci sermayedir. İkinci sermaye birinci ile kazanıldığı için, birinci olmayınca ikinci de olmayacağı için sahibi göründüğü her şey Allah’ın lütfudur. Onun verdiği nimetlerle elde edildiği için sahibi Allah’tır.
Alîm ve Hakîm ismi: Bu isimleri ilk olarak bu sûrenin 6. âyetinde gördük ve orada “Alîm ve Hakîm Esması: Hz. Yûsuf'un Hayatında İlim ve Hikmetin Tezahürü” başlığı altında bir değerlendirme yaptık. O değerlendirmeler burası için de geçerli. Sûrenin başında başarı tohumu gibi duran bu isimler, sûrenin sonunda karşımıza başarı meyvesi olarak çıkıyor. Bu meyvelerin mesajı şu oluyor: Bu dünyadaki her başarının arkasında öncelikli olarak bu isimler vardır. Siz de Yûsuf’un bahçıvanlığını modellerseniz, siz de bu tohumlardan başarı meyveleri alabilirsiniz.
Şükür Duası: Ben Yok “O” (Allah) Var
101. âyette muhteşem bir dua var. Biz bu duaya hem şükür hem de zirve duası diyoruz.
Şükrü geniş olarak Yasin sûresinin 35. âyetinde “Şükür Bir kendini Gerçekleştirme Sürecedir” başlığı altında anlattık. Burada şöyle özetleyebiliriz, şükür Allah’ın verdiği nimetleri veriliş amacına uygun kullanmaktır. Nasıl tohumu veriliş amacına uygun kullanırsanız, ondan meyve alıyorsunuz, aynen öyle olmasa da benzer bir şekilde hayat ve ömür denilen nimetleri vahyin rehberliğinde kullandığınızda başarı (galibiyet, zafer) denilen nimeti Allah lütfediyor. Siz de o lütufları O’ndan bilmenin sonucu olarak 101. âyetteki duayı yapıyor, duada, içinde kendinizin de gayreti olan fiillerin faili olarak “ben ben” demek yerine “Ben yok O var” diyerek Allah’ı öne çıkarıyorsunuz.
Buna “şükür duası” diyoruz. Şimdi gelelim zirve duasına,
Zirve Duası: Hiçbir Başarı Sana…
101. âyetin önünde parantez içinde yaptığımız açıklamalarda da işaret ettiğimiz gibi bu dua çok ilginç bir dua. Bu duada kuyudan, iftira kumpasından, zindandan geçen Yûsuf orada istemediklerini zirvede istiyor. Yaşadığı sürecin o etaplarında, büyük acılar yaşarken “canımı al” duası yapsaydı, “gerekçeleri vardı” derdik. Ama oralarda yapmadığı duayı burada yapıyor.
Bu neye benziyor ve ne kadar zor bir dua biliyor musunuz? Bu duanın zorluğunu anlamak için hayatın içinden birkaç örnek verelim.
Varsayalım yıllardır imkanımız olsa da evlensek diyen iki fakir genç var. Bunlar evlendikleri gün nikahtan sonra sevinç ve mutluluğun zirvesinde “canımızı al” duası yaparlar mı?
Varsayalım aynı çiftin yıllarca çocukları olmuyor, çocukları olduğunda aynı günün akşamı “canımızı al” duası yaparlar mı?
Varsayalım aynı çiftin yıllarca evi olmuyor, kiralık evlerde yaşıyorlar, kendi evleri olduğunun günün akşamı “canımızı al” duası yaparlar mı?
Bu varsayımların yanına, yıllarca sağlık sorunları yaşayan, yıllarca hapishanelerde yaşayan insanları da koyabiliriz. Bu insanlar mutluluk ve sevincin zirvesinde “canımızı al” duası mı yaparlar, yoksa “ömrümüzü biraz daha uzun eyle, yıllardır mahrum olduğumuz sevinç ve mutluluğu yaşayalım” diye dua mı ederler?
Böyle demelerinde hiçbir mahsur yok. Biz işin zorluğunu gösterme adına bu örnekleri verdir.
Hz. Yûsuf peygamberin bu duasından şunu anlıyoruz. O dünyayı ihmal etmiyor, o bu dünyada başarılı olmak için ekonomi, ticaret, tarım, astronomi, biyoloji gibi bilinmesi gereken ilimleri kendi çağının imkanları içinde, kurduğu ekiple biliyor. Bunları hayata geçiriyor. Büyük bir başarı ve takdir kazanıyor. Ama bu duası ile bütün zamanlara şunu diyor: Bu dünyada en büyük başarıların mimarı siz olsanız bile, onlar gaye olmaya değmez. Onlar asıl gayeye giden yolun vasıtaları olur. Hiçbir dünyevi başarı size ahireti unutturmasın. Bu dünyada sizi en fazla sevindiren en fazla mutlu eden şeyler bile, her şeyden fazla sevdiğiniz Rabbinize kavuşma isteğinizin önüne geçmesin. Yaşadığınız her sevinç ve mutluluk, elde ettiğiniz her başarı ve zafer, O’na olan sevginizi arttırsın.”
Özetlersek, bir insan için en büyük başarı, yaşadığı zaman diliminde binlerce insana fayda veren başarılara imza attıktan sonra böyle bir dua yapabilme ve o duanın arkasında durabilme başarısını göstermektir.
İşte Hz. Yûsuf bu başarıların sahibi örnek bir insan olmanın yanında, bütün zamanlara da örnek olan insandır.
102-111 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
102. İşte (ey Muhammed) bütün bunlar sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa (Yûsuf’un kardeşleri ona karşı) sinsice planlar kurarak yapacakları işe karar verirlerken, sen onların yanında değildin (ki bütün bunları bilesin. Bütün bunları haber vermen senin Allah’ın Resûlü olduğunu gösteren en güçlü delillerden biridir.)
103. (Bildirmesek, asla bilemeyeceğin bu gaybi haberleri anlatarak onların iman etmesini)Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu (yine de sana) inanmayacaktır.”
104. Oysa sen bu çağrına karşılık onlardan (herhangi) bir ücret istemiyorsun. (Herkes şunu iyi bilsin) Kur’an, âlemler için ancak bir öğüttür.
105. (Kur’an âyetleri baştan sona öğüt ve delil olduğu gibi, kâinat kitabının âyetleri de birer öğüt ve delildir. Öğüt ve ibret almak isteyenler için) Göklerde ve yerde nice deliller var ki (bazı insanlar resim sergisindeki resimlere saatlerce bakar ama dışarıda o resimlerin gerçeklerinin) yanlarından geçerler de (sanki sıradan hadiselermiş gibi) dönüp bakmazlar bile.
106. (Kur’an ve kâinat Allah’ın birliğine şahitken) Onların çoğu, ancak Allah’a ortak koşarak inanırlar.
107. (Bu gafletin sebebi nedir?) Yoksa Allah tarafından kendilerini kuşatacak bir azabın gelmeyeceğinden veya onlar farkında olmadan kıyâmetin ansızın gelip çatmayacağından emin mi oldular?
108. (Ey Resûlüm:) De ki: “İşte bu benim (doğru) yolumdur. Ben ve bana uyanlar (ne yaptığımızı, neye çağırdığımızı) bilerek (insanları) Allah’a çağırırız. (Çağırdığımız)Allah Subhân’dır (her türlü noksandan münezzehtir. Bütün bu hakikatlerden sonra açıkça ilan ediyorum:) Ben (Allah’a eş ve ortak koşan) müşriklerden değilim.”
109. (Ayrıca müşriklerin “Peygamber melek olmalı” demelerine de kulak asma;) Senden önce gönderdiğimiz ve kendilerine vahyettiğimiz peygamberler de (melek değildi) tıpkı senin gibi şehirde (kasabada) yaşayan birer insandı. (Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan müşrikler) Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? (Allah’ın razı olmadığı şeylerden sakınan) Takva sahipleri için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. (Ey müşrikler!) Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
110. (Ey Resûlüm! Yaşadıkların seni ve inananları karamsarlığa sürüklemesin. Senden önce) Gönderdiğimiz peygamberler (içinde çok sıkıntı çekenler oldu. Onlardan bazıları kavimlerinin iman etmesinden artık) ümitlerini kesip, (ümmetleri tarafından da adlarının) yalancıya çıktıklarını düşünmeye başladıkları, (iman etmiş olanların da, peygamberlerinin kendilerine olan vaadinin artık gelmeyeceğini zannettikleri) bir anda, yardımımız onlara yetişti. Böylece dilediklerimiz (azaptan) kurtarıldı. (Kâfirler ise en ağır cezaya çarptırıldı. Çünkü) Azabımız suç işlemekte ısrar eden toplumdan asla geri çevrilmez.
111. Hiç şüphe yok ki, (bu ümit veren dersin yanında) geçmişteki peygamberlerin kıssalarında da akıl ve sağduyu sahipleri için (birçok) dersler vardır. (Bu derslerin en başında da şu vardır: Geçmişte şahit olmadığın, hakkında herhangi bir kitaptan bilgi almadığın kıssaları, sanki görmüş ve yaşamış gibi anlatman şahittir ki: Kur’an herhangi biri tarafından) uydurulmuş bir söz değildir. Aksine o kendinden önceki vahiyleri onaylayan, (dünya ve ahiret kurtuluşu adına) her şeyi etraflıca açıklayan ve (aynı zamanda) iman edenler için hem rehber hem de rahmet kaynağı olan ilahî bir kelamdır.
102. Âyet: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Nasıl Allah’ın yarattığı atom ve güneş gibi yaratılan tüm âyetler, hal lisanıyla “Bizi Allah’tan başkası yaratamaz.” diyorsa, Kur’an da baştan sona “Bu kitap insan sözü” olamaz diyor.
Bizim bu tefsir çalışmamızı yapmamızın en önemli sebeplerinden biri de bu gerçeği öne çıkarmak. Biz doğrudan bu gerçeğe işaret edan âyetler geldikçe bu konuya değiniyoruz.
102. âyet de doğrudan bu gerçeğe işaret eden âyetlerden sadece bir tanesi.1178 Bu âyetin benzerini daha önce bu sûrenin 3. âyetinde görmüş ve “En Güzel Kıssanın Şahitliği: Kur’an İnsan Sözü Olamaz” başlığı altında birtakım değerlendirmeler yapmıştık.
3. âyette “sen daha önce bunlardan (Yûsuf kıssasından) habersizdin” ifadesiyle yapılan vurgu, burada daha güçlü ve detaylı bir şekilde yapılıyor.
102. âyet bütün kıssaların ortak basın açıklaması olarak bütün zamanlara şu mesajı veriyor: “Ey Muhammed! Sen peygamber olmadan önce, bu kıssaların hiçbirinden bu şekliyle haberin yoktu. Sen peygamber olduktan sonra sana hiç kimse, “bunlar senden daha önce de duymuştuk” demedi. Senin duymadığın bilmediğin bu kıssaları, o kıssaların yaşandığı zaman diliminde yaşıyor, sanki oradaymış gibi, en ince ayrıntılarına varana kadar anlatman, senin Allah’tan vahiy aldığın, senin Allah’ın resulü olduğuna, senin insanlara tebliğ ettiğin Kur’an’ın da insan sözü olamayacağına en büyük şahittir.”
Bu şahitliğe çok değindiğimiz ve gelecek âyetlerde de değineceğimiz için burada nokta koyuyoruz.
103. Âyet: Hep Bir Bahaneleri Olacak
İmtihan dünyasının mevcut dekorunda Allah’a ve O’nun (melek, ahiret, cennet, cehennem gibi) var ve olacak dediği her şeye iman etmede, müminlerin izlediği yöntemin adı “görmeden kabul yöntemi”dir.1179
İnanç dekorunda görünmeyenler, görünseydi iman etmek diye bir şey olmayacak dünya da imtihan dünyası olmayacaktı.
İşte bu âyet başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bu konu üzerinde düşünen ve dertlenen bütün müminlere şunu diyor: “Bu dekor kıyamete kadar böyle olacak, inanmada yöntem kıyamete kadar değişmeyecek. O yüzden de siz ne kadar isteseniz de insanların çoğu iman etmeyecek. İman edenler ‘altın’ın diğer madenlere nispeti gibi kemmiyet/nicelik yönüyle az, keyfiyet/nitelik/kalite yönüyle çok olacaklar. Kısaca, imtihan dünyasında yöntemin adı görmeden kabul yöntemi olunca, görmeyen insanların her zaman bir bahanesi olacak.”
Peki bu bahanelerin başında ne olacak? Ona da aşağıda devam edelim,
104. Âyet: “Sizin Mutlaka Bir Menfaatiniz Var”
Dünde bugün de yarında Allah yolunda hizmet eden insanların en fazla duyacakları eleştirilerin başında başlıktaki ifade ve türevleri gelecek.
Bu eleştiriyi yapan insanlara göre: “Ortada uydurulmuş bir din var. Bir de bu dinden para kazanan, dini kendi çıkarları için kullanan insanlar var.”
Bunların varlığı, onların inanmama gerekçelerinin başında geliyor.
Böyle bir gerekçenin varlığını bilenlerin ne yapması gerekiyor? Kur’an’ın yaptığını yapması gerekiyor. Kur’an 13 âyette doğrudan doğruya peygamberleri konuşturuyor ve onların ağzından “Ben yaptığım bu işe karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum.” ifadesini öne çıkarıyor.
Günümüz için konuşursak “din hizmetleri” bazı alanlarda tam gün mesai isteyen işler arasında yer alıyor. Böyle yapılmadığında hizmetin kalitesi düşüyor, hizmet ortada ve ehil olmayan insanların eline kalıyor.
Günümüzde din hizmetlerinden ücret alan insanların yapacağı şey: “Yüksek bir özveriyle çalışmak, görenlerin ‘işte dine hizmet böyle yapılır’ diyeceği nitelikli işler ortaya koymak. Bunu yapmadığı zaman da kendini insanların hidayetine giden yolda engel olarak görmektir.”
Dinin şöyle bir özelliği ve güzelliği var. Ona hizmet eden insanlara toplumda bir değer/hürmet/takdir ve saygınlık kazandırır.
Bu saygınlığı kazanan kişi, bu saygınlıktan şahsi menfaat bekliyorsa, kendisi ve yakınları için ayrıcalık istiyorsa, o kişi “Sizin Mutlaka Bir Menfaatiniz Var” diyen insanlara malzeme olmak gibi büyük bir talihsizlik yaşıyor demektir.
Bu tür insanların inandıkları dine yapacakları en büyük hizmet, bir an önce bu davranışlardan vazgeçmek, onu yapamıyorlarsa “din hizmetleri” görevinden ayrılmak olmalıdır. Belki maddi bir şeyler kaybederler ama kaybedecekleri hiçbir şey ahiret kayıplarından daha büyük olmaz.
Âyetin son cümlesi de manidar. İlk cümle ile bağlantısını kurarsak son cümle şunu diyor: Kur’an alemler için öğüttür ama bu öğüdün tesir etmesi, o öğüdü verenlerin ihlas ve samimiyetine bağlıdır.
105. Âyet: Deliller Karşında İnsanların Duruşları
Kur’an’ın bu âyette kullandığı ifade mecazi. Atomdan güneşe kadar Allah’ın yarattığı her şeyin ortak adı; yaratılan âyet, nimet ve delildir. Başta içinde yaşadığımız bedenimiz en büyük âyet, nimet ve delillerden bir tanesidir. O yüzden insanın bu delillere bakmaması imkansızdır. Kur’an’ın kastettiği bakıp görmemek, görüp fark etmemek.
Bir misal verelim, bir insana denilse ki “Parmağın mı daha değerli, ona nişanlın tarafından takılan yüzük mü?” Kesin “parmak” der. Fakat aynı insan parmağına takılan yüzük için “o bana nişanlığımı hatırlatıyor” derken, parmağına baktığında, parmağın takılı olduğu, ele, kola, bedene, o bedenin hayatının devamı için gereken bitkilere, güneşe baktığında Allah’ı hatırlamıyorsa, o insan sayısız delillere (nimete, âyete) bakıyor görmüyor, görüyor fark etmiyor demektir.
Günlük hayatta şöyle bir dil kullanırız, bakınca gördüm, görünce fark ettim sonra anladım ki…
Kur’an bakınca görmeyen insanların manevi durumunu “gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitmeyen, akılları olup anlamayan”1180 insan örneği ile betimler. Başka âyetlerde de bunlar için “kalpleri mühürlenmiş”1181 der.
“Bakmayanlar” için deliller böyle peki bakıp, gören ve fark eden müminler için deliller nasıl olmalı?
Müminler için kainat bir müze olmalı, o müzede bulunan atomdan güneşe kadar tüm deliller yaratıcının sanat eserleri olmalı, bu eserleri temaşa bilimlerin konusu olmalı.
Delillerin bilimin konusu olmasıyla alakalı önceki âyetlerde bilgi verdiğimiz için1182 bu âyetle ilgili değerlendirmelerimize nokta koyuyoruz.
106. Âyet: Onların Çoğundan Kastedilen Kim?
Bu âyeti iki türlü okuyabiliriz.
Birincisi 103. âyette Peygamberimize “Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu (yine de sana) inanmayacaktır.” denmişti. Peygamberimize inanmayan insan sayısını -sadece- yaşadığımız asır için söylersek 6 milyardan fazla insan iman etmiyor. İman etmeyen bu insanların çoğu da Allah’a ortak koşuyor. Sadece Hristiyanlara bakarsak, Teslise iman eden, İsa Allah’ın oğlu diyen her Hristiyan müşrik oluyor.1183
İkinci okumada “ben Müslümanım” diyen insanlara bakarız. Bu insanların “Allah’a ortak koşma ihtimali var mı?” diye sorarsak, cevabımızın “şirk bir Müslüman için en yakın tehdit ve tehlikedir.” şeklinde olur.
Bu konuda Tefsir Usulümüzde ve önceki âyetlerde geniş açıklamalar yaptık, oraya bakılabilir.1184
106. Âyetin 105. Âyet İle Birlikte Okunuşu
105. âyette delillerden bahsedildi. Bu âyette de şirkten; ortak koşmadan bahsediliyor. Bu bağlamda 105. âyet dolaylı olarak şunu diyor: “Delillere bakılsa, görülse kainatta şirkin imkansız olacağı fark ediliyor.”
Kur’an bu farkındalığa Enbiya sûresinin 22. âyetinde “Birden fazla ilah olsaydı, sonuçlarının ne olacağına işaret ederek” dikkat çekiyor.
Kısaca “Atomdan güneşe adına delil dediğimiz her şeyin yoktan aynıyla yaratılmasında bütün varlıkların aciz kalması, Allah’ın ortağı olamayacağı gerçeğine şahitlik ediyor.
107. Âyet: Sûrenin Sonunda Sonuç Eğitimi
Sûrenin son âyetlerindeyiz artık son dokunuşlar yapılıyor. Onlardan biri de Kur’an’da en fazla verilen eğitimlerin başında gelen sonuç eğitimi.
Buradaki sonuç eğitimini bağlam ile birlikte okursak, delillere bakmayan insanlar, “Nereden geldik, niçin buradayız ve buradan sonra nereye gideceğiz?” soruları üzerinde de düşünmüyorlar. Düşünseler bile bu tefekkürü vahyin rehberliğinde yapmadıkları için doğru cevapları bulamıyor, ürettikleri beşeri ideolojilerin ve 106. âyette işaret edilen sözde ilahların peşinden gidiyorlar.
Bu bağlamda 107. bu âyet bu kişilere şu mesajı veriyor: “Yaşlanmayı durduramayacak, ölümü öldüremeyecek, küçük ve büyük kıyametin önüne geçemeyeceksiniz. Şimdiye kadar gelenlerin gitmesi, sizin de bir gün gideceğinizin kesin delilidir. O yüzden bugün yaptığınız bu yanlış tercihlerin ahiretteki sonuçları üzerinde bir kere daha düşünün ve yol yakınken bu yanlıştan dönün.”
108. Âyet: Kur’an’da Sadece Buradan Geçen Bir Âyet
Kur’an’da aynıyla tekrarlanan, birbirine yakın manada olan âyetler var ama bir de nadir rastlanan âyetler var; işte bu âyet nadirattan.
Manası da çok önemli ve çok derin. Âyetin anahtar kelimesi “basiret”; bu kelime üzerinde önceki âyetlerde durduk.1185 Onların devamı olarak burada şunları ilave edebiliriz.
Kaf sûresi 8. âyetin tefsirinde basireti tarif ederken “parçaya bütün içinde bakmak, parçada bütün görmek” demiştik. Dünyaya “parça” dersek, “Parçaya nereden geldik, kim gönderdi, niçin buradayız, buradan sonra nereye gidiyoruz?” gibi sorularının cevaplarını bularak bakmak, parçaya bütün içinde bakma oluyor.
Böyle bakan biri “neye inandığını, niçin inandığını” bilerek tahkiki bir iman ile iman ediyor.
Âyetteki ifadesiyle Peygamber Efendimiz “hâżihi sebîlî/bu benim (adına sıratı müstakim dediğim ve insanları davet ettiğim) yolum” derken ortaya güçlü bir iddia koyuyor. Yani bu yol “Benim birinden korktuğum için, bir menfaat umduğum için, takip ettiğim bir yol değil; bu yol benim, sorularıma cevap verdiği için aklımı mantığımı tatmin ettiği için, doğruluğuna kesin olarak inandığım için takip ettiğim yoldur.”
Biz Kur’an âyetleriyle bütün zamanlara duyurulan bu ifadeden yola çıkarak şu iddialı cümleyi kuruyoruz: “İslâm dini Allah’ın dinidir. Bu dinde, mâkul bir cevabı olmayan hiçbir soru ve mâkul bir izahı olmayan hiçbir konu yoktur.”
Şimdi âyete bağlam ile birlikte bakalım.
Âyette Önemli Bir Kelime: Subhân
Ayette geçen Subhan kelimesi şu soruların cevabı oluyor.
Yolunuzun doğruluğuna dair güçlü iddianızın arkasında ne var?
İnsanların çoğu Allah’a ortak koşarken, sizin koşmamanızın sebebi nedir?
Her iki sorunun cevabı da Allah’ın Subhân olmasıdır.
Önce birinci sorunun cevabına bakalım. Bilinçli bir şekilde Allah’ın Subhân olduğunu söyleyen bir insan için bu ifade bir sonuç cümlesidir. Bu cümleyi kurmak vereceğimiz misaldeki sonuç cümlesini kurmaya benzer.
99 katlı yüksek bina var. Bir inşaat mühendisi; Binanın bütün katlarını tek tek geziyor, binada kullanılan malzemelere tek tek bakıyor, aşağıya indiğinde sonuç cümlesi olarak aynen şöyle diyor: “Bu bina her türlü eksiklikten uzaktır. Yani hiçbir eksiği yoktur. Her şeyi ile mükemmeldir.
Bu bağlamda “Subhanallah” demek, “Ben yaratılan âyetler üzerinde yaptığım okuma ve araştırmalarda elde ettiğim bilgiler sonucunda anladım ki, atomdan güneşe kadar her şeyi yaratan Allah’ın hiçbir eksiği yoktur. Hiçbir eksiği kusuru olmayan Allah’ın insanlara gönderdiği dinin eksik ve kusurlu olması imkansızdır. Yarattığı her şey mükemmel olduğu gibi, gönderdiği din de mükemmeldir.”1186
Şimdi ikinci soruya bakalım. Ortaklık bir ihtiyaçtır. Bir yerde ortaklık varsa, genelde orada güçlerin birleştirilmesi, ortakların birbirinin eksiğini tamamlaması, birbirine destek vermesi gibi bir durum vardır.
Allah Subhân’dır hiç eksiği noksanı olmayan, bu nedenle de hiçbir yardıma desteğe ihtiyacı olmayandır. Onu böyle tanıyan ve Ona böyle iman eden bir insan âyette olduğu gibi net bir şekilde “Ben (Allah’a eş ve ortak koşan) müşriklerden değilim.” der.
109. Âyet: Bahaneler Hiç Bitmeyecek
Geçmişten bugüne insanlarda lider, önder, rehber, mürşit, hoca, alim olarak gördükleri insanlarda (mucize, keşif, keramet gibi) insanüstü özellik arama meyli vardır. Bu âyette de bunu görüyoruz.
Burada çok önemli bir tespit yapacağız. Dilese Allah (cc) gönderdiği her peygamberi, yaptığı her şey sıra dışı olan, mucize makinası gibi çalışan insanlar haline getirebilirdi.
Öyle yapsa, o formun şu sonuçları olacaktı,
Peygamberler ilahlaştırılacak, onların örneklik vasfı ortadan kalkacak, dünyanın imtihan dünyası olmasının bir anlamı kalmayacaktı. İşte böyle olmasın diye Allah (cc) hem hemen her peygamberin hayatına, bazı insanların “Neden o şunu yapmış…” diyerek takılacakları birkaç husus koyuyor.
Takılmalar genelde olanların melek bir peygamber, mucize istendiğinde hemen gösteren bir elçi olamamaları nedeniyle olurken, günümüzde o peygamberlerin çok evlenmeleri, savaşları, onlara atfedilen bazı gerçek dışı rivayetler oluyor.
109. âyet takılanların takıldığı konuya işaret ettikten sonra, 107. âyette öne çıkan sonuç eğitimini burada bir kere daha hatırlatıyor; geçmişte bahane getirip iman etmeyenlerin sonlarına dikkat çekiyor.
Ayetin son cümlesi akla hitap eden bir soru oluyor. Soru dolaylı olarak şunu diyor: İman etmeme konusunda ortaya koyacağınız her şey bir bahane olacak. Aklınızı kullanıp düşündüğünüzde o bahaneleri aşan milyonlarca insan gibi sizler de aşabilirsiniz. Haydi…
110. Âyet: Peygamberler de İnsandır
Bu âyet 109. âyeti açıklar mahiyette geliyor. Bu âyet vesilesiyle şöyle bir açıklama yapmakta fayda görüyoruz.
Allah’ın seçtiği hiçbir peygamber, “Bugüne kadar iman ettiğim her şeyi inkar ediyorum.” diyerek davasından vazgeçmemiştir.
Allah’ın seçtiği hiçbir peygamber Allah’tan ümit kesmemiş, “Bu kadar insan bana yalancı diyorsa, söylediklerim yalan olabilir.” dememiştir.
Böyle bir örnek yok. Ama şöyle örnekler var.
Kavminin kendisini yalanlaması nedeniyle onların iman etmesinden ümidini kesen peygamberler var. Bu noktada Hz. Yûnus’u ve Nûh’u örnek gösterebiliriz.
Hz. Yûnus elinden geleni yaptıktan sonra kavminin iman etmesinden ümit kesiyor ve Allah’tan kendisine vahiy gelmesini beklemeden görev yerinden ayrılıyor.
Hz. Nûh da her peygamber gibi elinden geleni yaptıktan sonra kafir kavmi için beddua ediyor.1187
Genele baktığımızda bu peygamberlerin böyle yapması istisnai bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
111. Âyet: “Kur’an Uydurulmuş Bir Söz Değildir”
Bu âyette birbirini tamamlayan iki bölüm var.
O bölümlere geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Bu sûrenin başında (3. âyette) “kıssaların en güzelini anlatıyoruz” ifadesi geçerken, sûrenin sonunda bu âyette yine kıssalara; kıssaların Kur’an’ın Allah kelamı olmasına yaptığı şahitliğe dikkat çekiliyor.
Şimdi âyetin bölümlerine bakalım.
Birinci bölümde kıssaların ders olma yönü öne çıkıyor. Bu bölümü şöyle açalım: Geçmiş kavimler, onlara göre gelecekte olan bizlerin yaşayacağı birçok şeyi yaşamıştır. Üzerinde düşünüldüğünde onların yapıp da bizim yapmadığımız şey çok az diyebiliriz; onlar da doğdular, büyüdüler, yaşlandılar, hasta oldular, savaştılar, kaza geçirdiler, üzüldüler, sevindiler, uyudular, uyandılar, çalıştılar, tembellik ettiler, doğru söylediler, yalan söylediler, adil oldular, zalim oldular… ve ölüp gittiler.
Bu açıdan baktığımızda neredeyse onların yapıp da bizim yapmadığımız şey yok gibi; değişen şey nitelik değil nicelik. Savaşa nitelik dersek o hiç değişmiyor ama savaşan insan sayısı, savaş sebepleri, savaşlarda kullanılan silahlar ve bunlara bağlı ölü sayıları değişiyor. Kıtlık, salgın nitelik olarak var ama nicelik olarak farklı şeyler onlara sebep olabiliyor.
Bu durumda isimleri, yaşadıkları zamanlar, mekanlar ve isimleri değişse de kıssaların verdiği dersler nitelik yönüyle (özü itibarıyla) hiç değişmiyor, her zaman tazeliğini koruyor.
İkinci bölümde kıssaların şahitliği üzerinden bütün Kur’an âyetleri için onlar “uydurulmuş bir söz değildir” ifadesi öne çıkarılıyor. Bu konuya hem önceki âyetlerde hem de bu sûrenin 3. ve 102. âyetlerinde değinmiştik.
111. âyetin son cümlesi Kur’an’ın tamamının mesajını özetleyen bir cümle. O yüzden o cümleyi bu sûre ile ilgili yaptığımız değerlendirmelerin sonuna nokta olarak koymak istiyoruz.
“Kur’an kendinden önceki vahiyleri onaylayan, (dünya ve ahiret kurtuluşu adına) her şeyi etraflıca açıklayan ve (aynı zamanda) iman edenler için hem rehber hem de rahmet kaynağı olan ilahî bir kelamdır.”
54/15. HİCR SÛRESİ (99 Âyet)
SÛRE, İNİŞ ZAMANI ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Vahyin Rehberliğinde 8. Yılda Mekke’deyiz. Boykot Müslümanları her geçen gün zayıflatırken, Müşrikleri de sevindiriyordu. Müşriklerin baktığı yerden mü’minler her gün daha da ufalan bir karınca gibi görünüyordu. Kur’an tam da böyle bir zamanda, çağında Hz. Sâlih’i bir karınca gibi zayıf gören Semûd kavminden bahis açıyor. Hicr bölgesine bir medeniyet kuran Semûd kavmi, âyetlerin ilk muhatapları tarafından çok iyi tanınıyordu. Günümüz diliyle söylersek, Semûd bulunduğu çağın “Süper gücüydü.” Bunun üzerinden Mekke döneminin sonlarında, en sıkıntılı günlerin yaşandığı zaman diliminde, inananlara şu mesaj veriliyordu. Şu an sizin zayıflığınız karşısında dev gibi görünen, Mekke müşrikleri, Semûd kavmine benziyor. Onların sonunu getiren Allah, bunların da sonunu getirecek. Yeter ki, siz duruşunuzu değiştirmeyin.
BANA NE DİYOR? İçinde bulunduğun zaman diliminde güçler dengesi aleyhine olabilir. Sizi sinek sıklet olarak gören Nemrut’lar da olabilir. Ahlaki temelleriniz sağlam olduktan sonra, maddî güçler sizi sarsabilir ama yıkamaz.
SÛRE, İSMİ ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Hicr, kayalık zemin demektir. Semûd kavminin yaşadığı yere verilen isimdir. Semûd kavmi, Âd kavminin devamı olarak anılır. Âd kavmine Âd-ı Ulâ denilirken, Semûd kavmine “ikinci Âd” anlamında Âd-ı Sânî denir. Ayrıca Semûd kavmi kayaları oyup evler yaptığı için Kur’an onları Ashab-ı Hicr olarak isimlendirmiştir. Kur’an “kayalara oyulan evler” üzerinden bize mesaj verir: Âd kavmi Güney Arabistan’da deniz kenarındaydı. Semûd kavminin “mühendis” ve “mimarları” Âd kavminin başına gelen musibeti zeminin sağlam olmaması ile açıklamışlar ve sağlam zemin bulma ümidiyle Kuzey Arabistan’da, Şam ile Medine arasında zemini kayalık olan “Vadi el-Kura” denilen mevkiye yerleşmişlerdi. Musibet orada da onları buldu. Musibetin en sağlam yerlerde dahi gelmesi üzerinden verilen mesajlardan biri şuydu: Nerede ahlaksızlık varsa, oraya musibet bir şekilde gelir. Musibetlerden korunmanız için sadece maddî önlemler yeterli değildir. Manevî önlemler de almanız gerekir.
BANA VERİLEN MESAJ: Maddî işlerinizi sağlam yapmanız ne kadar önemliyse, manevî temellerin de sağlam olması o kadar önemlidir.
SÛRE, ÖNE ÇIKAN KONU ÜZERİNDEN BANA NE DİYOR?
Musibetleri Nasıl Okumalı?
İnananlara gelen musibetler genelde terakki için gelir. Geliş amacını bilenler, ona “hoş geldin” demeseler bile ondan şikâyet etmezler. Ondan ders almaya çalışır, onları manevî terakkilerinde merdiven yaparlar. Geliş amacını bilmeyenler ise, “o gelmesin” derler ama o, imtihan dünyasındaki rolü gereğince sormadan yine gelir. İnsanın terakkisi için gelen musibetler zahirde şer gibi görünse bile, arkasında birçok hayırlar getirirler. Bu tespiti altın madeni üzerinden doğrulayalım. Edebiyatta cansızları konuşturma sanatı olan “intak”tan yola çıkarak eşinizin parmağındaki altın yüzüğe “En çok sevdiğin kim?” diye soralım, eğer altın 24 ayarsa cevabı şu olacak; “ATEŞ... Sebepler açısından ateş olmasaydı, değerimi düşüren madenlerden arınamaz ve bugünleri göremezdim” diyecektir.
Allah katında en değerli insanların peygamberler olmasına, bela ve musibet, yani ateş taksiminde, onların paylarına düşenin herkesten daha fazla olmasının sırrını da altın misali üzerinden anlayabilirsin.
BANA NE DİYOR? Kaç ayarsın?
SÜRECİ İNŞÂ EDEN AYETLERDEN
2. âyet: Az daha sabredin, size Müslüman olduğunuz için bugün işkence yapanlar, yarın “Keşke biz de Müslüman olsaydık” diyecekler.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Harflerin Şahitliği
1-25 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
1. (Yaratılan âyet olan atomu, maddenin en küçük parçası yapan Allah, harfleri de Kur’an’ın en ufak parçası yapmıştır. Nasıl yaratılan âyetleri yaratmada tüm insanlık âciz kalmışsa, indirilen âyetleri içinde toplayan Kur’an’ın benzerini ortaya koymada da tüm insanlık âciz kalmıştır.) Elif. Lâm. Râ (gibi harfler bu gerçeğin şahididir. Aşağıda gelecek âyetlere gelince;) Bunlar (Levh-i Mahfuz denilen, Ana) Kitab’ın ve (o ana kitaptan peyder pey insanlara indirilen, anlamak için gerekli donanıma sahip olanlar için) apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir.
2. (Ey Resûlüm! Gün gelecek, bu âyetleri) İnkâr edenler, “Keşke Müslüman olsaydık” diye çok arzu edecekler (ama o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacak...)
3. (Sen şimdilik) Onları(kendi hallerine) bırak; (şuursuz varlıklar gibi) yesinler, (içsinler,) zevk alsınlar ve (sonu gelmeyen hevesleri, doymak bilmeyen arzuları, gözlerini kör eden ihtirasları ve) boş ümitleri onları oyalaya dursun. (Bu gidişin sonunda kendilerini nasıl bir felaketinbeklediğini) yakında bilecekler! (Fakat şimdilik onlara biraz mühlet vereceğiz.)
4. (O mühlet bittiğinde, başlarına vaad edilen azap geldiğinde de hiçbir şekilde şikâyet etmesinler, çünkü)Biz hiçbir toplumu, kendilerine gönderilmiş ilahî bir kitaptan (ve o kitabı getiren bir peygamberden)haberdar1188 etmeden (ve onlara belli bir süre vermeden) önce helâk etmedik.
5. (Peygamberi yalanlamak, inkârda ısrar etmek, bozgunculuk ve zulüm gibi helâk şartları belli bir noktaya geldiğinde) Hiçbir toplum helâk vaktini ne öne alabilir ne de geciktirebilir.
6. (Müşrikler alay ederek) Dediler ki:Ey kendisinevahiy gönderilen (adam, cinler sana musallat olmuş, o yüzden) Sen gerçekten tam bir delisin!”
7. Eğer (peygamberlik iddianda) samimiysen, haydi melekleri karşımıza getirsene!”
8. Biz melekleri (onların keyfine göre değil, vahiy göndermek veya kâfirleri helâk etmek gibi) belli bir amaç için indiririz. (Fakat) O zaman da onlara mühlet verilmez.
“Kur’an’ı Biz Koruyacağız”
(Müşrikler alay ve iftiraları ile elçimizi susturabileceklerini ve iman edenlerin kafalarını karıştırabileceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar.)
9. (Çünkü bu) Kur’an’ı kesinlikle (ama kesinlikle) Biz indirdik; elbette (ama elbette) onu (ve onu tebliğ eden peygamberi1189) koruyacak olan da Biz’iz. (Bu konuda hiç endişeniz olmasın!)
10. (Ey Resûlüm!) Şüphesiz Biz senden önceki toplumlara da elçiler gönderdik.
11. Onlara ne zaman bir elçi gelse, mutlaka (seninle alay ettikleri gibi) onunla (da) alay ederlerdi.
12. (Onların alay etmesi içlerindeki inkâr hastalığının dıştaki bir göstergesiydi.) Böylece Biz onu (bir manevî hastalık olarak, inkâr günahını işleyen o) suçluların kalplerine yerleştirdik.
13. (İşte bu yüzden, onlar) Kur’an’a inanmıyorlar. Nitekim geçmişte (de tercih özgürlüğünü böyle kullananlar hakkında) Allah’ın kanunu hep böyle cereyan etmiştir.
14. (İnkârda o kadar ısrarcılar ki,) Onlara gökten (Arşa uzanan) bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,
15. (Bu olağanüstü hadise karşısında iman etmek yerine) “Gözlerimiz boyandı (nerde olduğumuzu şaşırdık) Doğrusu bize (çok etkili bir) büyü yapıldı” derler (ve inkârlarına devam ederler.)
16. Andolsun ki, Biz(uzayın derinliklerine büyük takımyıldızları serpiştirerek) göğe (muazzam) burçlar yerleştirdik ve onu seyredenler için (adeta ışıldayan bir tavan dekoru gibi) süsledik.
17. Ve o gökyüzünü (ilahî rahmetten) kovulmuş her şeytandan (ve şeytanî gücün müdahalesinden) koruduk.
18. Öyle ki, (her türlü korumaya rağmen göğün sırlarını çalmak için) kulak hırsızlığı yapmaya kalkışanlar olursa, onları parlak yakıcı bir alev topu kovalar (ve yakıp yok eder.)
Tevhid Delilleri
19. (Dünyaya gelince, orayı sizin için bir ev gibi yaptık, göğü o evin ışıklı tavanı yaparken) Yeryüzünü (de yerleşimi sağlamak için ve canlıların gelişmesine uygun olsun diye) uzatıp yaydık, orada (dengeyi sağlaması, sarsıntılardan koruması için) sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler yetiştirdik. (Eğer bu ölçü olmasaydı, denizler bir defada binlerce yumurta bırakan balıklarla dolar, karaları ise bitki örtüsü ve sinekler kaplardı.)
20. Orada hem sizin için hem derızıklarını sizin temin etmediğiniz (bitki ve hayvan türlerinden) diğer bütün canlılar için geçim kaynakları yarattık.
21. (Göklerde ve yerde nimet ve lütuf adına ne varsa) Her şeyin (ana kaynağı ve) hazinesi Bizim katımızdadır. Biz onu (gelişi güzel değil) belli bir ölçüye göre taksim ederiz.
22. Biz (gerek çiçek tozlarını taşıyıp bitkilerdeki erkek dişi unsurlar arasında döllenmeyi sağlamak, gerekse su buharlarını sürükleyerek yağmur yüklü bulutları oluşturmak üzere) rüzgârlarıaşılayıcı olarak sevk ederiz. Böylece gökten yağmur yağdırır, su ihtiyacınızı karşılarız. (Bu iş size bırakılsaydı) Siz onu (şu an olduğu gibi bulutlarda, dağlarda, pınarlarda, yeraltında) depolayamazdınız.
23. Şüphesiz (bütün canlıları verdiğimiz nimetlerle) Biz diriltir ve (dilediğimiz zaman da bir sebebi vesile yapar) Biz öldürürüz! Ve (böylece) her (gelen gider, her başlayan biter ve her şeyi verdiğimiz gibi, bir gün gelir her) şeye Biz vâris oluruz.
24. Hiç kuşkusuz Biz(iyilikleriyle, kötülükleriyle) sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sizden sonra gelecekleri de.
25. Şüphesiz Rabbin (yaptıklarından hesaba çekmek için, mahşer günü) onları toplayacaktır. Çünkü O(her işinde hikmetler olan, her şeyi yerli yerinde yapan) Hakîm (her şeyi bilen) Alîm’dir.
İnsanın Yaratılışı
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme
Bu sûrede Kur’an’da sadece burada geçen ve Kur’an’ın manşet âyetlerinden biri olarak kabul edilen “Kur’an’ı kesinlikleBiz indirdik; elbetteonukoruyacak olan da Biz’iz.” âyetini görüyoruz.
Bunun yanında bu sûrede parantez içinde numaralarını verdiğimiz âyetler arasında Hz. Âdem (26-50), İbrahim (51-60), Lût (61-77), Şuayb (78, 79) ve Salih (80-84) peygamberlerin kıssalarını görüyoruz.
Bu kıssalar hakkında önceki yaptığımız değerlendirmelere atıfta bulanarak, gerekli yerlerde kısa açıklamalar yapacağız.
1. Âyet: Hurûf-ı Mukkatta adı verilen “Elif. Lâm. Râ” gibi harfeler daha önceki sûrelerin başında da geçti. Biz bu konuda özellikle A’râf sûresinin 1. âyetinde geniş açıklamalar yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Apaçık Âyetler: Bu konu da önceki âyetlerde geçmişti. Bunun için de dipnotta verdiğimiz referanslara bakılabilir.1190
2. Âyet: Bu âyeti 1. âyetle birlikte okuduğumuzda mesaj şu oluyor: Bu dünyada imtihan dünyasının dekoru/sınırları içinde Allah’ın âyetleri apaçıktır. Yani hiç kimse “Ben delil yetersizliğinden Müslüman olmadım” diyemez. Bu dünyadan Müslüman olmadan giden her insanın, öldükten sonra dirildiğinde ağzından çıkan ilk söz ‘Keşke Müslüman olsaydım’ olacak. Bunu dememenin pişmanlığını yaşayacak.”
3. Âyet: Önceki sûrelerde bu âyetin benzerlerini “onlara mühlet ver, onlardan yüz çevir” şeklinde gördük.1191 Burada benzer bir formda görüyoruz. Bu âyetlerin hiçbirinde “onları bırak” emri, sürekli bırakma anlamına gelmiyor. Bu bırakma işi irşat ve tebliğde bir strateji.
Bu stratejiye Müzzemmil sûresinin 10 ve 11. âyetlerinin tefsirinde ve dipnotta işaret ettiğimiz âyetlerde dikkat çekmiştik. Oraya bakılabilir.1192
4. Âyet: Kimsenin Bahanesi Olmayacak
Bu âyeti Kur’an’daki bu “(Helâk yasasında işleyiş şöyledir:) Rabbin,ülkelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe oraları helâk edici değildir. Zaten Biz(durduk yere) halkları zalim olmadıkça memleketleri helâk etmeyiz.” Ve benzeri âyetlerle birlikte okumak gerekiyor.1193
Bu âyetlerden şunu anlıyoruz, ölüp dirilen hiçbir insanın şöyle bir bahanesi olmayacak, “Allah’ım benim senin varlığından haberim olmadı. O yüzden iman etmedim.”
Bu tespiti yaptığımızda şu soru akla gelecek, “Geçmişte ve günümüzde bir peygamberin mesajından haberi olmayan insanların durumu ne olacak?” Bu konuda dipnotta verdiğimiz referansların1194 devamı olarak şunları ifade edelim.
Bu referanslara dikkat çektikten sonra bu âyeti günümüze; 21. asra getirelim ve şöyle okuyalım “Biz hiçbir insanı, varlığımızdan haberdaretmeden önce vefat ettirmedik.”
Bugün dünyanın farklı yerlerinde bir peygamberden ve onunla gelen vahyin/kitabın mesajından haberi olmadan vefat eden insan olabilir mi?
Evet olabilir.
Bu soruyu bir de şöyle soralım, başında taşıdığı akılla bir yaratıcının varlığından haberdar olmayan bir insan olabilir mi? Hayır. Neden? Çünkü “Gül resmini kim yaptı?” Sorusuna “insan” diyen akıl. “Gülün kendisini kim yarattı?” sorusuna (akıl, ilim, irade yönüyle) insanüstü bir varlık demek üzere programlanmıştır.1195
Bunun yanında yine akılla birlikte vicdan, birilerine haksızlık yapmanın; onların canına, malına zarar vermenin yanlış olduğunu anlayabilecek şekilde yaratılmıştır.
Bunlarla birlikte Allah’ın mutlak adil olduğunu ve zerre kadar haksızlık yapmayacağını dikkate aldığımızda, ahirette dirilişte hiçbir insanın “Allah’ım varlığından haberim olmadı şeklinde bir bahanesi olmayacak.”
5. Âyet: Bu Âyeti Bugün Nasıl Okuyabiliriz?
Bu âyet geçmişteki kavimlerin helakini anlatıyor. Tamam. Peki bugüne ne diyor? Bugüne şunu diyor: “Hiçbir insan ölüm vaktini ne öne alabilir ne de geciktirebilir.”
Burada şu sorular akla gelebilir.
İdam cezasının uygulandığı bir ülkede, bir insanın falan gün için idamına karar verilir ama sonra bu idam öne veya arkaya alınırsa ne olacak?
Bir insan falan gün falan saatte intihara karar verirse, fakat sonra bunu öne alır veya ertesi gün yaparsa ne olacak?
Durum değişmeyecek, çünkü Allah’ın ölüm vaktini bilmesi “Ben yazdım, o da mecburen o saatte öyle yapacak şeklinde cebri (zorlayıcı) bir bilgi değil, Allah’ın bilmesi, insan iradesine bağlı bir bilgi, yani Allah’ın biz iradeli varlıklarla ilgili kaderinde olanlar Allah öyle takdir ettiği (istediği, dilediği) için öyle olmuyor, Allah öyle olacağını bildiği için öyle takdir ediyor.1196
Bu durumda iki sorunun da cevabı şu olacak. Kişilerin öldüğü vakit, Allah’ın bildiği vakittir.
6. 7. Âyet: İlk Beş Âyeti Bu Âyetlerle Birlikte Okursak
Bu âyetler, bu sûrenin ilk âyetlerinin indiği ortam hakkında bilgi veriyor. Müşrikler ilk âyetlerin inmesiyle başlayan hakaretlerine dozunu arttırarak devam ediyorlar.
İlk beş âyeti bu âyetleri dikkate alarak okursak, beş âyetin ortak mesajı şu oluyor: Ey müşrikler! Âyetleri apaçık olan Kur’an’ı size getiren peygamberin peygamberliğini inkar ediyorsunuz. Bununla da kalmıyor “deli” diyerek ona hakaret ediyorsunuz. Bununla da kalmıyor, karşınız da bir de melek görmek istiyoruz.
Sizden önce de aynı şeyleri söyleyenler oldu. Onlar helak oldu. Siz helak olmasanız bile Allah’ın yasalarından kurtulamayacaksınız. Ölme, dirilme ve hesap verme yasalarından kaçamayacaksınız.
8. Âyet: Bu âyet de Allah’ın yasalarını hatırlatmaya devam ediyor. İmtihan dünyasında görünen melek beklemek, okuldaki imtihanda soruların cevaplarını tahtada görmek istemeye benzer. Nasıl okulda cevaplar tahtada görününce imtihanın bir anlamı kalmıyorsa, dünyada melek görmek de imtihan dünyasını anlamsız yapacak ve kıyametin sebebi olacak. Âyet dolaylı olarak “Bu konuda ısrar etmeyin, ederseniz sizin helakiniz olur” diyor.1197
9. Âyet: Bu Âyet Neden Burada İndi?
Bu sorunun farklı cevapları olabilir. Biz âyeti bağlam ve ortam ile birlikte okuduğumuzda onlardan birinin şu olacağını düşünüyoruz.
Mekke’de Müslüman olmak bütün Mekke’yi karşına almaktı. 8. yılda Müslümanlara yapılan baskılar her geçen gün artıyordu, 7. âyette geçen “Sen gerçekten tam bir delisin” ifadesi ortam hakkında fikir veren âyetlerden biriydi.
Baskılar artarken müşriklerin peygamberimizi bir şekilde ortadan kaldırma isteği de artıyordu. Peygamber Efendimiz şahsı adına korkmuyordu ama temsil ettiği davanın gelecek kuşaklara ulaşıp ulaşmaması adına endişe ediyordu.
İşte böyle bir ortamda bu âyet doğrudan ve dolaylı olarak iki mesaj verdi.
Doğrudan verilen mesaj şuydu: Sana inen vahiyden endişen olmasın. Onu sana indiren Allah, onu koruyacak ve böylece vaadini tamamlayacaktır.
Dolaylı mesaj da şuydu: Allah vahyi koruyacağı gibi, o vahyi insanlara ulaştıran peygamberini de koruyacak.
Bu âyetin, burada (8. yılda Mekke’de) peygamberimiz üzerinden müminlere bu mesajları vermek için indiğini söyleyebiliriz.
Kur’an’ın Korunması
Bu âyet bu şekliyle sadece burada geçen, çok önemli bir âyet. Biz âyetin önemini dikkate alarak bu konuyu Tefsir Usulümüzde (17) Vahiy Yasası altında,
Kader-vahiy ilişkisi nedir?
Vahiy kimlere iner?
Vahyin korunması nasıl oldu?
Başlıkları altında geniş olarak değerlendirdik. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.1198
Kur’an’ın Kendi Kendini Koruyor
Bu konuya da daha önce işaret ettik. Kur’an insanlara meydan okuyan bir kitaptır. Derki: “Eğer benim insan sözü olduğumu iddia ediyorsanız, haydi benim benzerimi getirin, bunu yaparken de yardım için çağırabileceğiniz herkesi çağırın.”
Şu ana kadar, bu meydan okumada Kur’an güneşinin karşısına güneşle çıkan olmadı. Bütün denemeler mum seviyesinde kaldı; hiçbiri uzun ömürlü olmadı ve dikkate bile alınmadı.
Evet, geçmişte ve günümüzde “Kur’an insan sözüdür, onu Muhammed uydurmuştur.” diyen çok oldu ve oluyor ama hiç kimse onun dengi bir kitap ortaya koyamıyor. Neden? Çünkü bu sözleri diyenlerin hepsi bunun imkansız olduğunu biliyor.
Bu konuya da dipnotta başlıklarını verdiğimiz âyetlerde değindik.1199 Burada farklı olarak sadece şunu ifade edelim.
Kur’an kainat ile entegre olmuş bir kitaptır. Kur’an’ın içeriği onu düşünerek anlayarak okuyan bütün insanlara şunu der: “Benim yazarım olmak için kainatı yaratmak, kainatın kıyametinden sonra da ebedi hayatı yaratmak gerekir, bunları yaratmayan benim yazarım olamaz.”
Bu şu demek, Kur’an’da Allah’ın fail olduğu bütün cümlelerde, fiilin faili olamayan o cümleyi yazamaz.
Eğer yazarsa, 7 yaşında bir çocuğun, halterci rahmetli Naim Süleymanoğlu’nun bir gazetenin spor sayfasında yazan “Ben 190 kilo kaldırdım.” cümlesine bakarak o cümleyi yazmasına ve yazabilmeyi yapabilme olarak anlamasına benzer.
Özetlersek, Güneşi yaratan da Kur’an’ı gönderen de Allah’tır. Nasıl bütün insanlar güneşi yaratmakta aciz kalıyorlar ve kalacaklarsa Kur’an için de aynı oldu ve olacak.
Kur’an Korunmadı İddialarının Toplam Değeri (!)
Zaman zaman Kur’an’ın korunmadığına dair iddiaları duyarız; şunlar eklendi, bunlar çıkarıldı diyenlere rastlamak mümkün.
Bunların hiç birisi ciddiye alınacak iddialar değil. Neden? Çünkü, bu iddiaların tamamı Kur’an’ın temel konularının dışında teferrruatın teferruatı.
Şunu bir kere daha ifade edelim, Biz Kur’an’ın Allah’tan Peygamber Efendimize geldiği şekliyle bize emanet edildiğine iman ediyoruz. Ne bir âyet eksik ne bir fazla.
Bunu dedikten sonra iddia sahiplerine diyelim ki, haydi iddialarınızı getirin. Getirdikleri iddiaların hiçbirinde şunlar olmayacak,
Kur’an’da tevhid konusu yoktu eklendi veya vardı çıkarıldı,
Kur’an’da melek, ahiret gibi iman esasları, namaz, oruç, zekat gibi ibadetler yoktu eklendi veya vardı çıkarıldı.
Kur’an’da güzel ahlakın teşvik edilmesiyle, adaletin ve liyakatin önemiyle ilgili âyetler yoktu eklendi veya vardı çıkarıldı.
Evet, şu ana kadar Kur’an’la ilgili korunmadı şeklinde gelen bütün iddiaların toplamında Kur’an’ı Kur’an yapan, İslam dinini din yapan temel esaslara yönelik tek bir iddia yok.
Basit bir örnek verirsek, evinizde bir kedi var kedide kusur arayanlar onun rengine, desenine bakıp tüylerini sayıyorlar. Hiçbiri kedinin temel, hayati organları için kalbi, midesi yok, böbrekleri yok demiyor.
Ama tüyler üzerinden öyle bir gürültü çıkarıyorlar ki, duyan da zannediyor ki, kedi, kedi olmaktan çıkmış, fare veya fil olup tanınmaz hale gelmiş.
Bu konu geniş bir konuydu ama önceki âyetlerde üzerinde durduğumuz için burada kısa tutuyoruz.
10. Âyet: Zorluklar ve sıkıntılar yaşadığında geçmişe bir bak. Senden önce gelen elçilerin yaşadıklarını hatırla. Onların yaşadığı geçmiş, senin yaşayacağın geleceğin pusulası ve rehberi olacak.
11. Âyet: Bazen doğru yolda olmanın göstergesi, düşmanlık edenlerin hakaret etmesi de olabilir. Seni kendilerine benzetmeyince, seni itibarsızlaştırmak için alay ederler.
12. Âyet: Allah’ın takdiri, insanın tercihinden bağımsız değildir. O’nun razı olmadığı tercihleri yapanlar kalplerinde O’nu misafir etme şerefinden, O’nu sevme ve O’nun tarafından sevilme gibi bir değerden mahrum olurlar.
13. Âyet: Allah’ın fiziki yasaları geçmişten bugüne nasıl değişmiyorsa, insanların tercihlerine bağlı yasaları da değişmiyor. Her insan tercihlerinin sonuçlarını yaşıyor.
14. 15. Âyet: “Ah Bir Mucize Görseler Ne olur?”
Bu âyetleri ortam ile birlikte okursak, Mekke’de boykot yıllarında büyük sıkıntılar yaşayan Sahabiler, geçmiş peygamber kıssalarında Peygamberlerin mucize gösterdiklerini biliyorlardı, bunu bilen insanların içinden ne geçer? Başlıktaki soru ve benzeri sorular geçebilir.
İşte Kur’an, bu âyetleriyle içinden bu tür sorular geçenlere cevap veriyor: “Bu konuda büyük beklentilere girmeyin, gözlerinin önünde göğün ve yerin kapıları açılsa onlar yine bir bahane bulacaklar, “büyü” diyecek, “sihir” diyecek yine inanmayacaklar. Mucizeler dine davette sürekli tekrarlanan bir yöntem değildir.1200 Geçmiş peygamber hayatlarında nadiren gerçekleşen hadiselerdir. O yüzden elinizde her biri mucize olan Kur’an âyetleriyle, benzerini bütün insanların yaratmada aciz kaldığı kainat âyetleriyle dininizi anlama ve anlatma yolundan devam edin.
16-22. Âyet: Olanlar, Olacaklara Şahit Oluyor
Buradaki âyetlerden ikisi hariç (17, 18) diğerleri bizi 23. âyette verilecek mesaja hazırlıyor. Kainata “yaratılmış ve olmuş” dersek, ahiret “yaratılacak ve olacak” olandır. Kur’an birçok yerde yaptığı gibi burada da olmuşu, olacak olanların şahidi yapıyor. Öne çıkan mesajlardan biri şu oluyor: Varsayalım, Allah (cc) Gökleri, yeri ve arasındaki her şeyi yaratmadan önce bunları yaratacağını vaat etseydi ne olurdu? … Şimdi şu an vaat ettiği şeylerin gerçekleşmiş olduğunu yaşayarak görüyor olacaktık. Öyle olunca, bunların gerçekleşmesi burada yaptığı vaatlerin de ebedi alemde gerçekleşeceğine şahit oluyor.
Bilimlerin Penceresinden Bakış
Bu âyetlerde Kur’an bütün insanlara bilimlerin penceresini açıyor. Bu âyetlere ilk muhatap olanlar mevcut bilgileriyle bu âyetlerin mesajına bakarken, günümüzdeki bakışta derinlik artıyor.
Günümüz penceresinden bakarsak,
16. âyet bize “İşaret ettiğim yerlere astronomi ve fizik bilimi üzerinden bakın.” diyor.
19. âyet “Jeoloji, biyoloji, ekoloji ve ziraat üzerinden bakın.” diyor.
20. âyet “Ekonomi, zooloji ve biyoloji üzerinden bakın.” diyor.
21. âyet “Fizik ve kimya üzerinden bakın.” diyor.
22. âyet “Meteoroloji ve hidroloji üzerinden bakın.” diyor.
Kur’an’ın âyetleriyle işaret ettiği noktalara bakan her asrın insanının ilimde ve teknolojide gelişmelere bağlı olarak âyetten anladığı artıyor.
Kur’an’ın bu tür âyetlerden amacı bu ilimleri anlatmak değil, önce bu ilimleri şahit yapmak sonra da bu ilimler üzerinden insanların hidayetine vesile olmaktır.
Bu âyetlerde üzerinde durmamızda fayda olacağını düşündüğümüz dört nokta var. Onlara da işaret etmek istiyoruz.
Birinci Nokta: Alev Topunun Kovalaması
Burada 16-18 arası âyetlerde geçen ifadelerin benzeri Cin sûresinde 8. 9. âyetlerde geçmişti. Orada yaptığımız açıklamaların devamı olarak şunları ifade edelim. Kur’an’da bu tür konular gayb başlığı altında yer alıyor. Yani insanın beş duyu üzerinden görüp anlayabileceği olaylar değildir. Kur’an bu tür gaybi hadiseleri bize anlatırken sembolik bir dil kullanıyor; görünmeyen alemde olan bir olayı görünen alemde bizim anlayabileceğimiz formda anlatıyor.
Bu âyetlerin indiği asırda insanlar cin, şeytan, kahin, sihirbaz gibi şeylere olağanüstü güçler atfediyor, onların gaybı bildiğini, göklerden haberler getirdiğini zannediyorlardı. Kur’an bu tür âyetlerde kullandığı sembolik dil üzerinden şu mesajı veriyor: Bu konuda girişimde bulunanlar geçmişte olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Onlara inanmayın. Gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. O’ndan başkası bilemez.1201
İkinci Nokta: Miktar ve Ölçü/Kader
Kader konusunda Tefsir Usulümüzde (16) Kader ve (17) Vahiy yasasında yaptığımız açıklamaların devamı olarak burada şunları ifade edelim.
Bu bölümdeki 19 ve 21. âyetlerde geçen ifadeler her şeyin hazinesinin Allah’ın katında olduğuna ve her şeyin bir ölçüyle/kaderle yaratıldığına işaret ediyor.
Bu konuda önce hazine kelimesi üzerinde duralım.
Hazine= Bilgi = Kader/Ölçü
Hazine kelimesinin Allah’a nispet edilerek kullanıldığı her yerde mecazi/sembolik bir dil kullanılıyor. Konuyu böyle anladığımızda “her şeyin hazinesi bizim yanımızda” demek, “yaratılan ne varsa, onun nerede, nasıl ve ne zaman yaratılacağına ait bilgi bizim yanımızda” demektir.
Basit bir örnekle anlatırsak, varsayalım bin farklı makinayı yapabilecek bir bilim insanı var. Ortada makinalar yokken, diyor ki. “Onların bilgisi benim kafamda var.”
Bu basit misallerden mükemmele bakarsak, Allah’ın hazinesi demek, “Allah (cc) birbirinden farklı ne kadar varlık varsa onları biliyordu” demektir.
Bu cümleyi biraz açalım,
Kainatın gaz bulutu olduğu zamandan kıyamete kadar devam edecek zamanda olacak her şeyi biliyordu.
İlk insandan kıyamete kadar dünyaya gelecek bütün insanların DNA’sından parmak izine, huylarına varana kadar, her insanın hücresinde kaç atomun olacağına kadar her şeyi biliyordu.
Bugün, dünyamızda bilim insanları tarafından tahmin edilen 8 milyon 700 bin canlı var. Bunlara genel olarak hayvanlar alemi dersek, her alemin altında şubeler, sınıflar, takımlar, familyalar, cinsler ve türler var.
Aynı şey 400 bin farklı bitkinin olduğu bitkiler alemi içinde geçerli.
Konuya böyle baktığımızda “Allah’ın hazinesi” dediğimizde en genel anlamda, Allah’ın Alîm ve Hafîz ismini sonra bu esmanın tecelli ettiği ümmü’l-kitabı, levh-i mahfuzu anlıyoruz. Adına kader/ölçü dediğimiz şey burada kayıtlı olan bilgi oluyor. Allah’ın “ol” emriyle bu ilmi vücut harici vücut olma aşamasına geçiyor. Gaz bulutundan kainat, spermden canlılar, çekirdek ve tohumdan bitkiler meydana geliyor.
Üçüncü Nokta: Aşı Yapan Rüzgarların Mesajı: Kur’an İnsan Sözü Olamaz
Kur’an (burada 22. âyette) rüzgarların aşılayıcı yönüne dikkat çekmektedir. Günümüz bilim insanlarına göre, rüzgarların aşılama görevi iki şekilde gerçekleşir.
Birincisi, rüzgarlar yağmurun yağabilmesi için bulutları aşılar. Bu süreçte, rüzgarlar su buharını taşıyarak bulutların yoğunlaşmasına ve yağmurun oluşmasına katkıda bulunur. Meteoroloji bilimine göre, rüzgarlar atmosferdeki nemi ve su buharını taşır, bu da bulutların oluşumunu ve yağmurun yağmasını sağlar. Rüzgarlar, bulutların birleşmesine ve yoğunlaşmasına yardımcı olarak yağmurun yağmasına neden olur.
İkincisi ise, rüzgarlar bitkileri aşılar. Biyoloji bilimine göre, rüzgarlar bitkilerin üreme hücrelerini (polenleri) taşıyarak bitkilerin döllenmesini sağlar. Bu süreç, anemofili olarak adlandırılır ve birçok bitki türü için hayati öneme sahiptir. Rüzgarlar, polenleri bir bitkiden diğerine taşıyarak bitkilerin üremesine ve çeşitlenmesine aracı olur. Bu da, bitkilerin genetik çeşitliliğini artırır ve ekosistemlerin sağlıklı bir şekilde devam etmesini sağlar.
Bu âyetlerin indiği asırda yaşayan insanlar, bu iki konuda da yüzeysel bilgilere sahipti. Rüzgar ile bulut ve yağmur arasındaki bağlantıyı biliyorlardı, ancak,
Rüzgarın yağmur yüklü bulutların oluşması için aşılayıcı bir rol oynadığını bilmiyorlardı.
Aynı şekilde, yeryüzünde bitki türlerine ait polenlerin, çiçek tozlarının ve tohumların rüzgarlarla taşındığı ve bu rüzgarların aşılayıcı bir özelliğe sahip olduğu da bilinmiyordu.
Bu bilgilerin bilinmediği bir asırda, Kur’an’da bu ve benzeri âyetlerin yer alması Kur’an’ın insan sözü olamayacağına şahit oluyor.
Dördüncü Nokta: Suyun Depolanması
22. âyetin son cümlesi insan hayatının devamı için en büyük nimetlerden biri olan suya ve onun depolanmasına dikkat çekiyor.
Bu depolama şu şekilde oluyor.
Suların ilk ve en büyük deposu, denizlerdir. Ancak deniz suyu, tuzlu yapısı nedeniyle direkt tüketime uygun olmuyor. Güneş'in ısıtmasıyla deniz suyu buharlaşıyor ve tuzdan arınıyor.
Bu saf su buharı, atmosferdeki serin hava tabakalarında yoğunlaşarak bulutları oluşturuyor. Bulutlar denizlerden sonra bizim ikinci depomuz oluyor.
Rüzgarlar, bu su dolu bulutları kıtalar üzerinde gezdiriyor. Bu depolardan yağan yağmur suları, yer altı sularını besler, gölleri doldurur ve barajlarda toplanır.
Yer altı suları, doğal bir filtrasyon sisteminden geçerek temizlenir ve yeraltı kaynakları olarak depolanır.
Bu sular, yer yüzüne çıkan yerlerde kaynaklar, kuyular veya artezyen kuyuları aracılığıyla kullanıma sunulur.
Günümüz bilim insanları bu devasa su döngüsünü taklit edecek teknolojiye sahip olsalar bile, bu sistemin tüm detaylarını ve mükemmelliğini aynıyla yapmakta aciz kalıyorlar. Bütün insanların aciz kaldığı bu işlerin sürekli gerçekleşmesi, bahsettiğimiz depolarda toplanan suların insanlara, hayvanlara ve bitkilere ikram edilmesi, her şeye gücü yeten, Rahmân, Rahîm, Kerîm ve Rezzâk olan Allah’ın varlığına ve birliğine şahit oluyor.
23-25. Âyet: Mahşerde Toplayacak
16-22 âyetlerin tefsirine başlarken “Olanlar, Olacaklara Şahit Oluyor” demiştik.
Buraya kadar olanları/yaratılanları anlattık. Buradan sonrasında özellikle 25. âyette Allah’ın vaadi; yani olacak/yaratılacak olanlar geliyor ve buradaki âyetlerin toplamı üzerinden şu mesaj önü çıkıyor: “Bu kainatı ve insanları yoktan yaratan, dünyayı insanlara bir misafirhane yapan onlara doğma, büyüme, yaşlanma ve ölme gibi süreçleri yaşatan Allah bir gün gelecek onları mahşerde toplayacaktır.”
“Biz Varis Oluruz”
23. âyetin sonunda bu ifade geçiyor. Bu ifade Kur’an okuyan ve okurken Kur’an kültürüne sahip olmak isteyen okuyucular için çok önemli bir ifadedir. Biz bu ifade hakkında A’râf sûresinin 43. âyetinde “Kendi Mirasına Varis Olmak” Meryem sûresinin 40. âyetinde “Allah’ın Varis Olması Ne Demek?” başlıkları altında gerekli açıklamaları yaptık oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Hakîm ve Alîm Esmasının Mesajı
Bu bölümdeki âyetlerin sonunda Allah’ın Hakîm ve Alîm isimleri geliyor.
Burada “Hakîm ismi neden geldi?” sorusu üzerinde tefekkür ettiğimizde şunu anlıyoruz. Bu isim mahşerde dirilişi, toplanmayı anlatan âyetin arkasından geliyor. Bu ismin mahkeme, hâkim, hüküm kelimeleri ile de aynı kökten geldiğini, zulüm (haksızlık) kelimesinin de zıddı olduğunu dikkate aldığınızda imtihan dünyasını anlamlı yapan, arkasından mahkeme-i kübranın gelmesi, orada herkes için hikmetle hükmedilmesi oluyor. Bu olmadığında iyi ve kötünün eşitleneceği bu durum iyilere zulüm oluyor.
İşte burada gelen Hakîm ismi Allah’ın böyle bir haksızlığı (zulmü) asla yapmayacağını, herkes hakkında hikmetle hükmedeceğini ilan ediyor.
Alîm ismi için de aynı soruyu sorup, cevap üzerinde tefekkür ettiğimizde Allah’ın hikmetle hükmetmesinin arkasında bu ismi görüyoruz. Mesaj şu oluyor, Alîm olmayan hikmetle hükmedemez.
26-50 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
26. (Birçok hikmetlere binaen) Biz(ilk) insanı kuru bir çamurdan, şekil verilmiş bir balçıktan yarattık.
27. Cinleri de (onların atası olan İblis’i de, Âdem’i yaratmadan çok) daha önce (maddenin özüne işleme özelliği olan) zehirli (ve dumansız) bir ateşten yaratmıştık.
28. Vaktiyle Rabbin meleklere şöyle buyurmuştu: “Ben kupkuru bir çamurdan, şekil verilmiş balçıktan ölümlübir varlık yaratacağım.”
29. “Ona şekil verip ruhumdan üflediğim (kendisine can verip dirilttiğim, akıl ve irade verip şereflendirdiğim) zaman, derhal onun (üstünlüğünü kabul ederek) önünde secdeye kapanın!”
30. Böylece meleklerinhepsi (Allah’ın emrine uyup Âdem’in huzurunda saygı ve hürmetle eğilerek) secde ettiler.
31. Fakat (aslen bir cin olan) İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan (ve insanın üstünlüğünü kabul etmekten) kaçındı.
32. (Allah) “Ey İblis! Sana ne oluyor da,(bütün melekler secde ederken sen) secde etmekten kaçınıyorsun?
33. (Kibrine yenik düşen, ateşten yaratılmasını üstünlük gerekçesi yapan İblis) “Ben, kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” dedi.
34. Allah şöyle buyurdu: “Öyle ise oradan çık! Artık (bulunduğun makamın hakkını vermediğin için lanetlenerek Allah’ın rahmetinden) kovuldun!”
35. Ve bu lanet, tâ mahşer gününe kadar senin (ve sana uyanların) peşini bırakmayacak.
36. (Hatasında ısrar eden İblis) “Rabbim! Öyle ise (tüm insanların ve cinlerin) tekrar dirileceği güne kadar bana süre ver (de, bu süre içinde, değer verdiğin varlığın ne kadar değersiz olduğunu cümle âleme göstereyim”) dedi.
37. Allah şöyle buyurdu “Peki, sana istediğin süre verildi.”
38. (Bu süre) Vakti (sadece Benim tarafımdan) bilinen (bir) güne kadar... (O gün geldiğinde, kıyâmet kopacak ve herkes gibi sen ve sana uyanlar da huzurumda toplanacak.İblis, hatasını itiraf edip tevbe etmek yerine, kendi günahını Allah’a isnat ederek daha büyük günahlara yöneldi.)
39. Rabbim, dedi, “Beni saptırdığın için ben de yeryüzünde (ne kadar kötülük ve günah varsa) onlara cazip göstereceğim ve (böylece) onların hepsini saptıracağım.
40. Ancak onlardan ihlaslı (ve samimi) kulların hariç.
41. Allah şöyle buyurdu: (O kullarım, Bana yürekten bağlananların, benim rızamın önüne başka bir gaye koymayanların yolunu izliyor.) İşte Bana ulaşan dosdoğru yol budur.”
42. Gerçek şu ki, (kendi özgür iradeleriyle doğru yoldan sapan ve) senin peşine takılan azgınların dışında, Benim(samimi) kullarım üzerindesenin (günahı cazip göstermenin ötesinde, mecbur bırakma anlamında hiçbir) yaptırım gücün yoktur.
43. Ve (buna rağmen senin peşinden gidecek olurlarsa) hepsinin varacağı yer, kesinlikle cehennem olacaktır.
44. Onun (tam) yedi (katı ve her katın ayrı ayrı birer) kapısı vardır. (Günahların derecesine göre) her kapıdan kimlerin gireceği belirlenmiştir.
45. (Şeytana uymaktan) Sakınanlara gelince, onlar cennetin has bahçelerinde ve pınar başlarında olacaklar (ve orada melekler onları şu sözlerle karşılayacaklar:)
46. (“Cennete hoş geldiniz;) huzur ve güven içinde girin oraya!”
47. Biz, (cennete giren bahtiyarların dünyadayken aralarında çıkan tartışmalardan dolayı) gönüllerinde (kalmış olabilecek) kin ve nefretten eser bırakmayacağız. Böylece onlar (can ciğer) kardeş olacaklar, (köşklerde) divanlar üzerinde karşılıklı oturup tatlı sohbetlere dalacaklar.
48. Onlar orada hiçbir sıkıntı ve zahmetle karşılaşmayacaklar; üstelik oradan (hiçbir zaman da) çıkarılmayacaklar.
49. (Resûlüm! Beni sana soran) Kullarıma, benim (çok bağışlayan) Gafûr (çok merhamet eden) Rahîm olduğumu haber ver.
50. (Bunun yanında günahta ısrar eden kullarıma da vazgeçmeleri ümidiyle) Benim azabımın elem verici bir azap olduğunu da bildir.
Hz. İbrâhim’in Misafirleri
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme
Kur’an’da insanın yaratılış hikayesi Âdem ve İblis kıssası ile başlıyor. Bu kıssa Kur’an’da uzun-kısa yedi yerde geçiyor.
Daha önce bu kıssayı Sâd (69-85), A’râf (11-25) ve Tâhâ (115-123) sûrelerinde görmüştük. Burada oradaki değerlendirmelerin devamı olarak kısa açıklamalar yapacağız.
Fakat öncesinde aşağıdaki soru üzerinden bir konuya dikkat çekelim.
“Muhammed Kur’an’ı Uydursa, Yaratılış, Âdem-İblis Kıssası Nasıl Olurdu?”
Önceki kıssaların bazılarında da bu kıyaslamayı yapmıştık. Malum, Peygamberimizin Allah’ın elçisi olmadığını söyleyenlerin en çok öne çıkardıkları iddialardan biri de “Muhammed Kur’an’ı kendi Yazdı. Yazarken de Tevrat ve İncil’in metinlerden yararlandı.”
Eğer bu iddia doğru olsa ne olurdu? Bugün okuduğumuz Kur’an’da şu şekilde ifadeler görecektik.
Allah ışık olsun diye buyurdu ışık oldu. Allah ışığın iyi olduğunu gördü onu karanlıktan ayırdı. (Tekvin 1:3)
Ve Allah insanı kendi sûretinde yarattı. (Tekvin 1:27)
Cennetteki iyilik ve kötülük ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün. (Tekvin 2:17)
Allah kadını (Havva’yı) Âdem’in kaburga kemiğinden yarattı. (Tekvin 2:22)
Allah ağaca yaklaşmayı yasakladı fakat yılan, kadını (Havva’yı) kandırdı. Kadın, yılan beni kandırdı dedi. (Tekvin 3:1-24)
Tevrat metinlerinden daha fazla alıntı yapabiliriz ama bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyoruz.
Şimdi bir başka noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz. Aşağıdaki âyetlerde geçen bazı konular Kitab-ı Mukaddeste geçmiyor. Yani “Muhammed Kur’an’daki bilgileri Tevrat’tan ve İncil’den almış olmasaydı, Kur’an’da şu bilgiler olmayacaktı.”
Allah’ın meleklerle diyalogu, bu diyalogda onlara “kupkuru çamurdan insan yaratacağım.”
Allah’ın meleklere ve iblise Âdem’e secde emri.
İblisin ben ateşten yaratıldım o topraktan yaratıldı, bana kıyamete kadar süre ver. Beni saptırdığın gibi ben de insanları saptıracağım ifadeleri.
Evet, bizim Kur’an’da gördüğümüz bu ifadeler (Kur’an’da geçen şekliyle) Tevrat’ta ve İncil’de geçmez.
Bu durumda “Muhammed Kur’an’ı yazarken Tevrat’tan ve İncil’den faydalandı” diyenlerin şu soruları cevap vermesi lazım.
Neden orada yazan ifadeleri olduğu gibi Kur’an’a almadı?
Tevrat’ta ve İncil’de bahsedilmeyen konuları nereden öğrendi?
Bu tespitlerin ardından şunu ifade edelim, “Kur’an’ı, Muhammed Uydurdu veya onu Tevrat’tan ve İncil’den aldığı âyetlerle yazdı.” diyenler bu ifadeleri bir slogan olarak kullanıyor, detaylarına inmiyor, burada sorduğumuz soruların cevapları üzerinde hiç düşünmüyorlar.
Bu önemli konuya dikkat çektikten sonra âyetlerin tefsirine geçebiliriz.
26-50. Âyet: Flashback, Flashforward: Geçmiş, Gelecek
Bu başlık altında konuya farklı bir açıdan bakacağız.
Filmler, genellikle 1,5 saate yakın olur. Bu sûre içinde bir insan ömrünü baştan sona vermek zor olduğu için, film oyuncuların doğumundan başlamaz. Filmin konusuna göre doğumdan sonraki gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi etapların birinden başlar.
Filmdeki kahramanların geçmişi bilinmeden filmde anlatılan konu seyircilerin zihninde tam oturmaz. Akla gelen soruların cevaplanması gerekir. Bu yüzden filmlerde sıklıkla geçmişe gidilir. Bu geçmişe gitmeye sinema dilinde flashback denir. Az da olsa geleceğe gidilir buna da flasforward denilir.
Kur’an’a da bir film gibi bakarsak her insanın Kur’an’a muhatap olması akıl baliğ yani genç ve yetişkin olduktan sonra olur.
Bu zaman dilimi genelde şu soruların sorulduğu ve cevaplarının arandığı zaman dilimidir: Nereden geldim, Niçin buradayım, nereye gideceğim?
İşte Kur’an geçmiş/flashback üzerinden nereden geldim, gelecek/flashforward üzerinden nereye gideceğim sorularına cevap verir.
Daha önce Tefsir Usulümüzde (26) Sonuç Eğitimi Yasasında bu konu üzerinde geniş olarak durmuştuk.
Burada, bu âyetlerde de aynı yöntemi görüyoruz. 26-42 arası âyetlerde hayalen geçmişe gidiyoruz yaratılışla ilgili merakımız gideriliyor.
43-50 arası hayalen geleceğe gidiyor cennet-cehennem hakkında kısaca bilgilendiriliyoruz.
Önümüze farklı bir bakış açısı koyan bu değerlendirmelerden sonra “Bu âyetler bugün bana ne diyor?” sorusunu soralım ve aldığımız cevapları paylaşalım.
26. Âyet: Kur’an bir hidayet kitabı olduğu için insanın yaratılışına bir hidayet rehberi olarak bakıyor ve onun tevhid delili olan boyutuna dikkatlerimizi çekiyor. Kur’an genelinde bu tür âyetlerin tamamında şu sorularımızın cevabını bulmaya yardımcı oluyor; “Beni kim yarattı, beni bu dünyaya kim gönderdi? Benden ne istiyor? İçinde bulunduğum imtihan dünyasının dekoru nasıl? Benim en büyük düşmanım kimdir? Benim en büyük zaaflarım nelerdir?”
Kur’an’ın bu tür âyetlerde önceliği bu noktalar olduğu için, işin bilimsel tarafını verdiği ipuçlarıyla zaman içinde gelişen kozmoloji, jeoloji, biyoloji, antropoloji, palenteoloji ve genetik bilimleri üzerinden öğrenmeyi bize bırakıyor.
27. Âyet: Kur’an bu âyette cinler konusunda çok kısa bir bilgi veriyor. Onun da insan gibi yaratılan bir varlık olduğuna dikkat çekiyor. Bu noktaya dikkat çekmesindeki en önemli amaçlardan biri şu: “Onların da imtihan olduğu, onların da insanlar gibi doğduğu, büyüdüğü, yaşlandığı, öldüğü ve sınırları olduğu bilgisini vermek.”
Biz bu konuya hem Tesfir Usulümüzde (30) Cin Yasasında hem A’râf sûresinin girişinde hem de Cin sûresinin girişinde geniş olarak değindik. Özellikle A’râf sûresinin girişinde “Cin: Kullukta İnsanın İkizi” başlığı altında önemli açıklamalar yaptık. Oraya bakılmasını önemle tavsiye ediyoruz.
Ara Not: Farklı Bir Yorumdan Önce Önemli Bir Hatırlatma
Günümüzde bazı kişiler cinlerin ve şeytanın olmadığı söyleyip onlarla ilgili âyetleri, gerçekte karşılığı olmayan âyetler gibi yorumluyorlar.
Biz Kur’an’ın açık âyetlerinden1202 yola çıkarak, cin ve şeytan olarak isimlendirilen müstakil varlıkların olduğunu kabul ediyor ve yorumlarımızı bu kabul göre yapıyoruz.
Burada bu kabulün farklı bir uzantısından bahsedeceğiz.
Kur’an bize Allah’ın meleklerle diyalogunu, Âdem’e isimlerin öğretilmesini, İblisin/şeytanın Âdem’e secde etmemesini, Âdem’in yasak ağaca yaklaşmasını ve cennetten çıkarılmasını… o olayları anlatmak için anlatmaz. O olaylar üzerinden insana verilen değeri, imtihan dünyasının dekorunu, bu dekorda insanın iç donanımını, bu donanımda insanın nefsini, nefsin hayra ve şerre olan meylini, insanın en temel zaaflarını ve insanın tercihlerinin sonuçlarını anlatır.
Biz burada âyetleri bu bakış açısı üzerinden değerlendireceğiz.
28. Âyet: Bu diyalogda bize duyurulan şu: “Ben imtihan dünyasının dekoruna uygun bir varlık yaratacağım.”
29. Âyet: Bu âyetten şunu anlıyoruz: Allah’ın ruh üflemesi,1203 kendi zatında bulunan sınırsız özellikleri sınırlı bir şekilde insanda tecelli ettirme şeklinde oluyor. Bu tecelli ile birlikte insan yeryüzü halifesi unvanı almaya hazır hale geliyor.
Bu âyette anlatılan secde Âdem’in şahsında Âdem nesline verilen değeri gösteriyor. Bu secde üzerinden yaratılan her şeyin doğrudan veya dolaylı olarak insanın hizmetinde olduğu mesajı veriliyor.1204
30. Âyet: Atomdan güneşe kadar bize hizmet eden her şeyi arabaya benzetirsek, melekler onların sürücüsü gibi oluyor. Arabaların insana hizmet edeceğine sürücülerin secdesi üzerinden işaret ediliyor.
31. Âyet: Bu âyeti dışımızdaki şeytanın içimizdeki yerli işbirlikçileri ile yani nefsin hevaya; süfli/kötü arzu ve istekleri açık tarafıyla birlikte okuyoruz. Bu âyet üzerinden bize şu deniyor: İmtihan dünyasında bir şey hariç, her şey insana hizmet ediyor. O şey dışınızda şeytan, içinizde onun alıcısı olan heva-i nefis. Heva-i nefis secde etmekten kaçındığı gibi sürekli sizin secde/itaat etmenize de mani olmaya çalışacak.
Bu âyet bu mesajıyla aslında bize şunu diyor: Allah’ın size dışarıdan şeytan anlatması, dışarıdan size ayna tutarak içindeki şeytani özellikleri tanıtmak içindir. Hiçbiriniz gerçek anlamda şeytan olmazsınız ama ona benzer, onun gibi secde etmez, onun gibi isyan edersiniz.
Bundan sonraki âyetler “ona benzersek ne olacağını” yine bize şeytan üzerinden anlatmaya devam ediyor.
32. 33. Âyet: Ona benzerseniz, dünyada onun iz düşümü olursunuz. Ateşten yaratılmasını gerekçe gösteren şeytan gibi, doğuştan gelen özelliklerinizi üstünlük sebebi yapar, ırkçılık ve kibir hastalığına yakalanabilirsiniz. Şunu iyi bilin! İslam’ın evrensel ölçülerine göre hiçbir insan doğduğu yer, ülke, şehir, milliyet, kavim, kabile, anne-baba, renk ve ırk yönüyle Allah katında bir değer kazanamaz. Allah katında üstünlük O’nun “yapın” dediği, değer verdiği şeyleri yapmakla olur. O’nun da kısa adı takvadır.
34. Âyet: Şeytana benzerseniz, insanlığın saf temiz dünyasından çıkarsınız. Oradan çıkarsanız, cennete girme liyakatini kaybedersiniz.
35. Âyet: Şeytanı şeytan yapan sıfatlarıydı. Şeytan o sıfatlara sahip olduğu için kovuldu. Bu şu demektir: O sıfatları üzerinde taşımak, taşıyan insanın Allah’ın rahmetinden uzaklaşmasına sebep olacaktır. O sıfatlar insanı esir aldığında, o insanın esareti ölene kadar peşini bırakmayacak.
36-38. Âyet: Şeytan Allah’tan kendisine süre verilmesini sözlü olarak istedi, dünyada şeytana benzeyen, şeytanın emellerine alet olan her insan tevbe yapmayarak, yanlışından dönmeyerek fiili olarak süre istemiş oluyor. Allah da dünya imtihan dünyası olduğu için her insana süre veriyor.
39. Âyet: İnsan için şeytana benzemede iki level/seviye var. Birincisi şeytana benzemek, ikincisi bu âyette işaret edildiği gibi şeytanın amacına hizmet etmek. Hem sapmak hem saptırmak hem kötü olmak hem de kötüleri ve kötülük yapanların sayısını çoğaltmak. Kötülükte örnek olmak…
40. Âyet: Bazı kötüler vardır ki, neden kötü olduklarını, ne yapsalardı kötü olmayacaklarını bilirler ama kötülüğün mahkumu oldukları için de bir türlü ondan kurtulamazlar. Böyle kötülerin başında şeytan geliyor. Öyle olduğu için de kötü olmamak için ne yapılması gerektiğini bu âyet üzerinden insanlara duyuruyor: “İhlaslı olun.”
İhlası bu çalışmada farklı yerlerde anlattık1205, o anlattıklarımızın özeti şuydu: “İhlas, tevhid inancının hayata yansıması, bu yansıma sonucunda kişinin her yaptığını tek niyetle yapması, Allah’ın razı olduğu her şeyi kendine hedef yaparken, razı olmadığı her şeyden de uzak durmasıydı.”
41. Âyet: Bu âyette Allah (cc), kötünün söylediği doğru sözü tasdikliyor.
42. Âyet: 42. âyeti basit bir örnek üzerinden anlatalım. Siz adı ihlas olan eve sığınmışınız evin sahibi diyor ki, düşmanların olduğu taraftaki kapıları açmadığın sürece onlar sana zarar veremez. Ama açarsan onların emri altına girer, onların amacına hizmet edebilirsin.
Ayetin mesajı gayet net: İhlas evinde kalanların ve orada yaşayanların üzerinde şeytanın bir yaptırım gücü olmayacak.
43. Âyet: Buradan sonrasında âyetler cehennem ve cennet üzerinden sonuç eğitimi veriyorlar. İhlas evinden çıkanları ve tevhid dini üzerinden yapılan davete icabet etmeyenleri gelecekte bekleyen sona işaret ediliyor.
44. Âyet: Türkçede 7’den 70’e ifadesinde olduğu gibi Arapçada da 7, 70 gibi ifadeler çokluğu anlatmak için kullanılıyor. Bu kullanımı dikkate aldığımızda âyette geçen 7’yi çok sayıda kapı olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca nasıl günümüzde cezaevlerinde mahkumlar suç ve cezalarına göre ayrı ayrı koğuşlarda kalıyorlarsa, cehennemin de öyle olduğunu düşünebilir, kapıların çokluğunu koğuşların çokluğu olarak değerlendirebiliriz.
45-48. Âyet: Bu âyetlerde sonuç eğitimin cennet boyutuna geçiliyor. Dünyada tek niyeti; ihlası bozacak her şeyden sakınanları bekleyen ebedi mutlu sona işaret ediliyor.
47. âyette “Biz gönüllerinde kin ve nefretten eser bırakmayacağız.” İfadesi geçiyor. Bu ifade için dipnotta verdiğimiz başlıklara bakılabilir.1206
49. Âyet: Bu âyette geçen Gafûr ve Rahîm esması şeytanın etkisinde kalan, ona benzeyen, günahlara giren, bu kadar günahtan sonra “Allah beni affetmez” zannıyla ümitsizlik yaşayanlara “Allah’tan ümit kesmeyin, siz bağışlama dileyerek Rabbinizin kapısına geldiğinizde o sizi merhametiyle kucaklayacak.” mesajı veriyor.
50. Âyet: Bu âyet 49. âyetin mesajına vurgu yapıyor. Allah’ın merhameti bu kadar geniş olduğu halde, bağışlanma için gelmeyenlere, günahta ısrar edenlere yolun sonunu hatırlatıyor ve bir kere daha “Gelin yol yakınken, sonu azap olan bu yoldan dönün.” diyor.
51-77 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
51. (Ey Resûlüm! Allah’ın bahsedilen engin rahmet ve şiddetli azabının nasıl tecelli ettiğini göstermek için) Onlara İbrâhim’in (insan görünümlü melek) misafirlerinden de haber ver.
52. (İnsan sûretinde melekler) Onun yanına girdikleri zaman (bizden sana zarar gelmez anlamında) “selam” dediler. (Böyle demişlerdi ama kendilerine sunulan ikrama el sürmemişlerdi. O toplumun geleneğinde bu iyiye alamet değildi. Bunun üzerine İbrâhim) “Biz sizden çekiniyoruz” dedi.
53. (Bunun üzerine) Dediler ki: “Korkma! (Allah’ın görevlendirmesiyle buradayız.) Bizsana (yetişkinlik çağında) ilim-irfan sahibi olacak bir erkek çocuk müjdesiyle geldik.”
54. (İbrâhim hayret makamında sordu:) “Bana ihtiyarlık gelip çatmışken mi beni müjdeliyorsunuz? (Ben kocamış bir ihtiyar, karım da kısır bir kadın olduğu halde, nasıl çocuğumuz olabilir ki? Siz) Beni neyle müjdeliyorsunuz (farkında mısınız?) dedi.
55. “Sana (Allah’ın haber verdiği bir) gerçeği müjdeledik (bu haberin kaynağı Allah, o yüzden) sakın ümitsizliğe düşenlerden olma!” dediler.
56. (İbrâhim) dedi ki: (O nasıl söz, ben hiç ümit keser miyim? Sayısız nimetler bahşeden) Rabbinin rahmetinden ancak dalalete saplananlar ümit keserler. (Benim sorma sebebim kalbim mutmain olsun1207 içindi. İbrâhim geçmiş kavimlerden biliyordu, melekler insan sûretinde geliyorsa sadece rahmetin müjdesiyle gelmezlerdi. Bir de azap haberi olmalıydı.)
57. (Bu bilgiye dayanarak) Dedi ki; “Ey elçiler! Asıl (geliş) amacınız nedir?
58. Dediler ki: (“Aslında) Biz (Lût peygamberi yalanlayan) suçlu bir topluma (onları helâk için) gönderildik.”
59. Fakat Lût’un ailesi (ve ona iman edenler) helâk olmayacak, Biz onların hepsini kurtaracağız.”
60. Bir tek karısı hariç (“inkârcılarla birlikte hareket ettiği için) Biz onun helâk olmasını takdir ettik.”
Elçiler Lût’un Evine Geldiler
61. (Bu konuşmanın ardından İbrâhim’in yanından ayrılan) Elçiler, (yakışıklı birer delikanlı sûretinde) Lût’un evine geldiler.
62. Lût onlara: “Doğrusu, siz tanıdık bildik kimseler değilsiniz. (Gelişiniz beni endişelendirdi. Ayrıca şehir halkına karşı da dikkatli olun.”) dedi.
63. (Melekler, Lût’a gerçek kimliklerini açıkladıktan sonra) Dediler ki (“Sakın korkma! Sana ve ailene bir zararımız olmayacak) Bilakis, biz sana (destek için buradayız. Senin yıllardır gelecek gelecek dediğin) onların (da “Daha gelmiyor mu?” diye) şüphe etmekte oldukları azabı getirdik.
64. (Ey Lût! Onlar şüphe etse de, biz) Sana gerçeği getirdik; kesinlikle doğru söylüyoruz.
65. (Bu konuşmalarla Lût’u ikna ettikten sonra şöyle dediler:) Şu halde gecenin bir vaktinde ailen ile birlikte yola koyul; sen onları geriden takip et! İçinizden hiç kimsenin gözü arkada kalmasın! Yalnızca emredilen yere doğru yürüyün!”
66. (Melekler vasıtasıyla) Ona şu kesin hükmü vahyettik: “Sabaha doğru onların kökü kazınmış olacak.”
(Peki, bu kötü sona giderken son perdede Lût’un evinde bardağı taşıran son damlalar nelerdi? Onlara bakalım...)
67. (Birer genç güzel delikanlı şeklinde gelen meleklerden haberdar olan) Şehir halkı (bunun eşcinsel zevklerini tatmin için güzel bir fırsat olduğunu düşünerek büyük bir) sevinç içinde (Lût’un evine) geldiler.
68. (Onların süfli niyetlerini anlayan Lût) onlara “Bunlar benim misafirimdir. Sakın (ha sakın! Şu düşündüğünüzü yaparak) beni utandırmayın;
69. Allah’tan korkun, beni (ele-güne) rezil etmeyin!” dedi.
70. (Fakat onlar gözleri dönmüş bir halde) “Biz seni el âlemin işine karışmaktan menetmemiş miydik (şunu bunu korumak sana mı kalmış!”) dediler.
(Lût, misafirlerinin yanında çok bunalmış ve utanmıştı. Kendilerine Allah’ı anlattığı insanları manevî evladı gibi gören Lût, kavminin evlenme çağına gelmiş genç kızlarını kast ederek;)
71. “İşte kızlarım. Eğer (o düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenerek meşru dairede yapabilirsiniz”) dedi
72. (Bunun üzerine elçi melekler, Lût’a) “Canı sağ olasıca! (Bu adamlara laf anlatacağım diye kendini yorma! Çünkü şehvet onların akıllarını başlarından almış, gözlerini kör etmiş. Baksana hepsi sarhoş gibi) Ne yaptıklarını bilmiyorlar.” dediler.
73. (Gerçekten dinleyen de olmadı. Lût ve ailesi gece karanlığında oradan ayrıldı.) Güneş doğarken müthiş bir gürültü (ve hemen arkasından korkunç bir deprem) onları yakalayıverdi.
74. Böylece (şiddetli bir azapla) onların (yaşadığı şehrin) altını üstüne getirdik. (Açılan dev çukuru onlara mezar yaptık.) Üzerlerine de (ateşte) pişip sertleşmiş (kızgın) taşlar yağdırdık.
75. İşte bütün bunlarda (hadiseler üzerinden ilahî mesajları okuyan ve) ibret alanlar için (çok önemli) işaretler vardır.
76. İşte o şehre ait kalıntılar, (ölü denizin kıyısından Suriye’ye doğru uzanan) işlek bir yol üzerinde hâlâ duruyor.
77. Bütün bunlarda (Allah’a) iman edenler için bir ibret vardır.
(İbrâhim ve Lût’tan yüzlerce yıl sonra yaşanmış başka bir ibretlik hadise...)
Hz. Şuayb ve Sâlih de Yalanlanmıştı
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme
Hz. İbrahim ve onunla çağdaş olan ve aynı zaman yeğeni olan Lût Peygamber kıssası bazı sûrelerde arka arkaya geliyor. Bu iki kıssayı daha önce şu sûrelerde ele almıştık.
Hz. İbrahim ile ilgili olan kıssalar Â’lâ (18-19), Necm (36-37), Beled (1-3), Meryem (41-50) Şu’arâ (69-92) ve Hûd (69-77) sûrelerinde parantez içinde verdiğimiz âyetlerde geçti.
Hz. Lût ile ilgili olan kıssalar Kamer (33-40), A’râf (80-84), Şu’arâ (160-175), Neml (54-59) ve Hûd (76-83) sûrelerinde parantez içinde verdiğimiz âyetlerde görmüştük.
Burada onların devamı olarak kısa açıklamalar yapacağız. Bu açıklamaları yaparken de hayalen onların yaşadığı asra gidecek, orada yaşananlar üzerinden âyetler “bugün bize ne diyor?” sorusunun cevaplarına yoğunlaşacağız.
51. Âyet: Hz. İbrahim'in evindeyiz. Yaşlı ve bilge bir peygamber olarak, hayatının sonbaharında, eşi Sara ile birlikte yaşıyor. Çocuk sahibi olma umutlarını çoktan geride bırakmışlar. Tam da böyle bir zamanda, beklenmedik misafirler çıkagelir kapılarına.
52-53. Âyet: Hz. İbrahim, misafirperverliğiyle onları içeri alır, ancak peygamberlik feraseti ve hayat tecrübesi, bu ziyaretçilerin sıradan olmadığını ona fısıldar. Endişelerini dile getirdiğinde, melekler onu sakinleştirir ve müjdeyi verir: Bir oğlu olacaktır!
54-56. Âyet: Hz. İbrahim, şaşkınlık ve sevinç karışımı duygularla, adeta kulaklarına inanamaz. Melekler müjdeyi tekrar ederler.
Hz. İbrahim de Allah’a güvenen bir mümin olarak O’nun rahmetinden ümit kesmeyeceğini, bu işi ancak doğru yoldan sapanların yapacağını ifade eder.
57-60. Âyet: Hz. İbrahim, meleklerin sadece müjde için gelmediklerini anlar ve sorar. Melekler, Lût kavminin helakı için gönderildiklerini açıklar.
Bu kısa değerlendirmelerden sonra şu soruyla devam edelim.
Asırlar Önce Olmuş, Bitmiş Bu Olay Bugün Bize Ne Diyor?
Önce şunu ifade edelim. Bu olay bir mucize;
Meleklerin gelmesi hem de insan görünümünde gelmesi, oturması kalkması konuşması birer mucize.
Kısır bir kadının çocuk sahibi olması da bir mucize.
Bir kavmin helak haberinin, helakten önce haber verilmesi de bir mucize.
Yani bu olaylar, biz insanların aynıyla tekrarını gerçekleştirmesi imkansız olan hadiseler. Bu imkansız hadiseleri Kur’an’dan okuyunca akla başlıktaki soru geliyor.
Bu sorunun farklı cevapları olabilir. Onlardan biri şu: Sınırsız gücün ve kudretin sahibi olan Allah (cc) bizim sınırlı dünyamızda gücünün sınırlarını örnekler üzerinden gösteriyor. Bu örnekler bize şunu diyor: Bunlar birer mucize sizin için aynen gerçekleşmesi imkansız olsa bile, yakın örnekleri her zaman mümkün.
Nasıl? Mesela,
Hz. İbrahim ve eşi Sara’nın çocuk sahibi olamamasına “sorun” dersek, burada melek “çözüm” oluyor. Bu çözüm bize şunu diyor: Sorun varsa çözüm vardır. Çözüm noktasında ümidinizi kaybetmeyin. Bugün olmazsa yarın… Bu tür sorunları aynen böyle çözmeniz imkansız olabilir ama imkanlarınızı genişleterek bu tür sorunlara benzer çözümler geliştirebilirsiniz. Nitekim günümüzde tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olan eşlere şahit oluyoruz.
Helak mucizesine musibet dersek, burada helak bize erken uyarı oluyor. Uyarı şu: Allah (cc) bu dünyada hiçbir kötülüğü yapanın yanına bırakmıyor. Dilerse helak ve benzeri bela ve musibetlerle dünyada tadımlık cezalar veriyor, dilerse cezanın tamamını ahirete bırakıyor. Cezalar yarına kalıyor ama yapanın yanına kalmıyor.
Şimdi Hz. Lût (as) Kıssası ile Devam Edelim
61-64 Âyet: Bir gece vakti elçiler Hz. Lût’un evine geliyorlar. Hz. Lût da ilk anda Hz. İbrahim (as) gibi tanımadığı bilmediği kimseleri karşısında görünce endişeleniyor. Elçiler kendilerini tanıtarak, geliş amaçlarını söyleyerek Hz. Lût’un endişelerini gideriyor ve kavminin gelmez zannettikleri musibeti getirdiklerini söylüyorlar.
65, 66. Âyet: Bu habere inanmak Hz. Lût için zor olmuyor. Çünkü, Cebrail’in getirdiği vahiyden yola çıkarak vaad edilen azabın zamanın geldiğini öğrenmiş oluyor. Ama bir insan olarak haberin gereğini yapmakta zorlanıyor. Çünkü geride bırakacağı insanlar, gece-gündüz hidayetleri için dua ettiği, gayret ettiği insanlar; o insanlar içinde eşi de var. Ama elinden geleni yaptığını düşünerek Allah’ın emrine itaat ediyor.
67- 72. Âyet: Tam hazırlanıp yola çıkacakken, anlıyor ki, şehir eşkıyaları Lût’un evine yakışıklı delikanlı sûretinde gelen elçilerden haberdar olmuş, onlara tecavüz gibi kötünün kötüsü bir niyetle evin etrafını sarmışlar. Şehir eşkıyalarının yaptığı bu çirkin davranış az sonra yaşayacakları ibretlik sonu hak ettiklerinin belgesi olarak tarihe geçiyor. Hz. Lût onlara “bunlar benim misafirlerim” dese de genç kızlarla evlenmek gibi meşru bir yolu gösterse de onlara laf anlatamıyor. Bir çaresini bularak ailesiyle ve çok az sayıda iman eden müminlerle birlikte oradan ayrılıyor.
73-77. Âyet: Şehir eşkıyalarının geçmişte yaptığı ve son olarak yapmaya teşebbüs ettikleri çirkin fiil tarihte eşine az rastlanan bir musibete davetiye çıkardı. İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş bir helak gerçekleşti. Yaşadıkları yer onların mezarı oldu. Gökten yağan taşlar onları hem yedi kat yerin altına gömdü hem onların mezar taşları oldu hem de onlardan sonra gelecek bütün insanlara ibret levhası oldu.
Burada bir kere daha soralım.
Asırlar Önce Olmuş, Bitmiş Bu Olay Bugün Bize Ne Diyor?
Bu sorunun cevabını yukarıda kıssanın daha önce geçtiği yerlere işaret ettiğimiz âyetlerin tefsirinde verdik. Burada çok kısa olarak şunu diyelim.
“Her kötülük bir kıvılcıma benzer. Kıvılcım ufaktır ama önü alınmazsa ormanların, evlerin, şehirlerin ve insanların yanması gibi büyük sonuçlara sebep olabilir. Günahlar da yasaklar da kıvılcıma benzer. Baştan tedbir alınmazsa nerede duracağı hangi sonuçlara sebep olacağı belli olmaz.
Eşcinsellik bir günahtır. Bu günahı az sayıda insanın işlemesi bir kıvılcımdır. Bu günah çok sayıda insana sirayet ettiğinde aileleri bitiren, doğumların kökünü kesen, ülke nüfusunun yaşlanmasına, ülkede çalışan nüfusun azalmasına, ülke savunmasının zayıflamasına sebep olan büyük bir yangına dönüşebilir.
Kıvılcım seviyesinde tedbir almazsanız, yarın bu işin önünü alamazsınız.”
78-86 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
78. (Bol ağaçlı vadilere sahip olan) Eyke halkı da gerçekten zalim idiler. (Kendilerine gönderilen Şuayb peygamberi yalanladılar.)
79. Biz (de) onları cezalandırdık. (Eyke ve Medyen; her) İkisine ait kalıntılar (Hicaz ve Filistin arasında) hâlâ gözler önündedir.
80. (Hicaz’ın kuzeyinde, Medine ile Tebük arasında) Hicr (denilen bölgede yaşamış olan Semûd) halkı da peygamberleri (Sâlih’i) yalanlamıştı.
81. Biz onlara âyetlerimizi gönderdik; fakat onlar (âyetlerimizden) yüz çevirdiler.
82. Onlar (kendilerini güvende hissetmek için) sarp kayalıkları oyarak kendilerine güvenli evler yapıyorlardı.
83. Ama (bir) sabah vakti (günün ilk ışıklarıyla birlikte) korkunç bir gürültü onları yakalayıverdi.
84. (Ahireti kaybetme uğruna) Kazandıkları (ne varsa, hiçbiri) onları (Allah’ın azabından) kurtaramadı.
85. Biz gökleri, yeri ve bu ikisinin arasında bulunan varlıkları belli bir amaç için yarattık. (Yaratılan hiçbir şey gayesiz olmadığı gibi, her şey kendisi için yaratılan insan da gayesiz değildir. İnsanın Allah’ın rızasını kazanma gibi büyük bir gayesi vardır.) Hiç şüphe yok ki, (herkesin bu gayeye ulaşmak için ne yaptığı konusunda hesaba çekileceği) kıyâmet (günü) bir gün gelip çatacak. O halde (ey Müslüman! Hem kendini hem de etrafındakileri hesap gününe hazırla! Bu işi yaparken mutlaka seninle alay eden, sana kaba saba davrananlar da olacak. Onların bu görgüsüzce davranışlarına aldırma ve) onlara da güzellikle muamele et.
86. Şüphesiz Rabbin (her şeyi hakkıyla yaratan) Hallâk (her şeyi hakkıyla bilen) Alîm’dir.
(Bakarsın, bütün sebeplerin bittiği yerde Hallâk olan Rabbin onların hidayeti için bir sebep yaratır...)
Dünya Nimetlerine İmrenmeyin
Ön Bilgi: Genel Değerlendirme
Burada Hz. Şuayb ve Salih kıssalarından çok kısa bilgi veriliyor. Biz burada ilk olarak bu kıssalar hakkında yaptığımız önceki değerlendirmelerin hangi sûre ve âyetlerde olduğuna işaret edelim.
Hz. Şuayb kıssası hakkında A’râf (85-93), Şuarâ (176-191), Hûd (84-95) sûrelerinde yaptığımız değerlendirmelere bakınız
Hz. Salih ve Semud kavmi hakkında Şems (11-15), Kamer (23-32), A’râf (73-79), Şu’arâ (141-159), Neml (45-53) ve Hûd (61-68) sûrelerinde yaptığımız değerlendirmelere bakınız.
Bu hatırlatmalardan sonra âyetler hakkında kısa bilgiler vermeye başlayabiliriz.
78. 79. Âyet: Helak Planı Yaparken Helak Oldular
Kur’an bu âyetlerde çok kısa bir anlatım tercih ediyor. Bu anlatım bize uzun bir filmin sonunu göstererek “baş tarafını siz tahmin edin” diyor. Hem Şuayb (as) kıssasını hem de diğer kavimlerin kıssasını bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirdiğimizde filmin başı, ortası ve sonu aynı. Yani bir peygamber geldi, onlara Allah'ın muradını çok açık ve net bir şekilde iletti. Onların içinden bir kısmı iman ederken, diğer bir kısmı “ülkemizde inanç, ibadet ve ifade özgürlüğü var.” demedi. Tam aksine peygamberin ve onun getirdiği mesaja iman edenlerin hak yoldan dönmeleri için her türlü yolu kendilerine mubah gördü; onlar iman edenleri helak etmeden önce Allah onları helak etti.
80-84. Âyet: Semud Kavminin Helaki
Yukarıdaki ifadelerin aynısını burası için de kullanıyoruz. Kur’an burada hak edilmiş bir sondan bahsediyor.
Peki Bunlar Bugün Bize Ne Diyor?
Bütün bu ve benzeri sonlar Allah “Zalimlerin hesabını yarına bırakır ama yanına bırakmaz.” diyor.
Geçmişte dünyada musibetlerin dozunun normalden yüksek olması ile gerçekleşen helak yasası günümüzde format değiştirerek devam ediyor. Allah kimi zalimlere bu dünyada tadımlık cezalar verirken, kimileri için de tamamını ahirete bırakıyor. Ama anlıyoruz ki, kimsenin yanına kalmadı kalmayacak.
İşte bu sonuçlar bütün zamanların zalimlerine şu mesajı veriyor: Gelin yol yakınken dönün.
85. 86. Âyet: Varlık Gayenizi Hatırlayın
Bu âyetleri bağlam ile birlikte okursak, âyetler dolaylı olarak diyor ki: Helak olanların en büyük özelliği varlık gayelerini hatırlatan âyetleri görmezden ve duymazdan gelmeleriydi.
Burada 85. âyetin ilk cümlesi insana dolaylı olarak diyor ki: “Ey insan! Bu alemde senden daha değerli varlık yok. Senden değer olarak düşük olan her varlığa Allah (cc) bir varlık gayesi verirken, sana vermemesi mümkün mü?
Etrafına bak iradesiz her varlık (tohum, çekirdek, sperm gibi) alt sınırdan geldiği bu alemde, üst sınıra giderek kendini gerçekleştiriyor. Ekosistemde görevi neyse onu yerine getiriyor. Haydi sen de sana varlık gayeni hatırlatan vahye ve peygambere kulak ver…
Vermezsen ne olur önce küçük kıyametle sana verilen süre biter, sonra büyük kıyametle herkese verilen süre biter. Olmasını imkansız gördüğün her şey oluverir ve kendini mahşer meydanında hesap vermek için hazır bulursun. Kıyamet ve ahiret vaadini gerçekleştirmek Allah için hiç de zor değildir. Çünkü O Hallak’tır; şimdiye kadar yarattığı her şey, şimdiden sonra yaratmayı vaad ettiği her şeyin şahididir. O Alîm’dir; yaratmanın her türlüsünü bilir.”
“Onlara Güzel Muamele Et”
85. âyetin sonunda geçen bu cümle üzerinde ayrıca durmak istiyoruz. Bu cümleyi normal bir zamanda söylemek çok kolay. Ama zaman anormalse, zaman boykot zamanı ve müşrikler size ölme ve dinden dönme gibi iki seçenek sunmuşlarsa, sizi inandığınız değerlerden vazgeçirmek için her yolu hak ve mubah görüyorlarsa, onlar için etrafınızdaki müminlere bu cümleyi söylemek zor.
İşte Kur’an burada Peygamber Efendimiz üzerinden ilk Müslümanlara strateji dersi başlığı altında duygularını ve iradelerini kontrol eğitimi veriyor.
Müşriklerin istediği, Müslümanları tahrik etmek, “ilk önce onlar bize saldırdı” demek, sonra da bu saldırının ardından yapacakları her türlü zulmü meşru göstermek. Bu bağlamda bu ifade “tuzağa düşmeyin” mesajı veriyor.
Bu ifade ikinci olarak şu mesajı veriyor: “Mekke halkı tek blok değil. Onların içinde bu zulmü onaylamayan çok sayıda insan var; zayıf oldukları için yapılanlara sessiz kalanlar, müşriklerin sizi kötü gösteren propagandaları ile kandırılan insanlar var. Yarın size dost olacak insanları bugün düşman safına katmamak için onlara güzel muamele edin.”
Tabii bu âyetler “zayıfken güzel muamele edin, güçlüyken de ezin” demiyor. Kur’an güçlüyken ne yapılması gerektiğini de söylüyor. Müslümanlar, Mekke’yi fethettiklerinde düşmanlarına her şeyi yapabilecekleri bir gücü ele geçirdiklerinde bağışlama yolunu tercih ediyorlar.
87-99 ARASI ÂYETLERİN
TEFSİRİ
87. (Ey Resûlüm!) Biz sana tekrar tekrar okunan (ve) yedi âyeti (olan Fâtiha sûresini) ve (onun açılımı olan) yüce Kur’an’ı verdik.
88. (Bu manevî nimet en büyük zenginliktir. Mekke’de boykot nedeniyle zor günler yaşıyorsunuz.) Sakın o kâfirlerden bazılarına verdiğimiz (nimetlere bakıp da “Ah bu nimetlerden kardeşlerim de faydalansa” diyerek, onların elindeki) dünya nimetlerinde gözün kalmasın! (O nimetler fânidir.) Hem o kâfirler için de (iman etmiyorlar diye kendini perişan edecek derecede) üzülme! Mü’minlere (gelince, onlara her zaman kol-kanat ger ve üzerlerine şefkat) kanadını indir.
89. De ki: (Ey İnsanlar) Şüphesiz ben (sizi tercihlerinizin sonuçları hakkında) açıkça uyaran bir uyarıcıyım.
90. (Eğer, bu uyarıları dikkate almazsanız, Allah’ın azabı başınıza inecektir.) Tıpkı (geçmişte ilahî vahyi) paramparça edenlere indirdiğimiz gibi.
91. Onlar ki, (şimdi de, bir kısmını kabul, bir kısmını reddederek, kendi kafalarında) Kur’an’ı parça parça ettiler.
92. Rabbine andolsun ki, onların hepsini mutlaka sorguya çekeceğiz.
93. (Hem de) Yapıp ettikleri her şeyden!
94. (Ey Resûlüm!) Sana emredilenleri açıkça ortaya koy ve (şirk koşmayı tabiat haline getiren) müşriklere (ve onların alaycı tavırlarına) aldırma!
95. (Güçlerine güvenerek, sizi de himayesiz ve zayıf görerek Seni ve iman edenleri aşağılamak isteyen bu) Alaycılara karşı Biz sana yeteriz.
96. Allah’ın yanı sıra başka ilahlar edinen bu insanlar (yaptıklarının yanlış olduğunu) yakında görecekler!
97. Andolsun onların söyledikleri (çirkin ve incitici sözler) yüzünden canının sıkıldığını biliyoruz. (Ama üzülme, bugünler de geçecek...)
98. Sen şimdi Rabbini (varlık gayene uygun hareket etmek sûretiyle) hamd ile tesbih et1208 ve secde edenlerden ol!
99. Ve sanaölüm gelip çatıncaya (ruh bedenden ayrılıncaya) kadar (önce ihsan şuurunu kazanmak, sonra da muhafaza etmek için) Rabbine ibadet et!
87. 88. Âyet: Size 1000 verdim 1’e Tenezzül Etmeyin
Burada Kur’an’da başka hiçbir sûrede geçmeyen bir (87.) âyet var. Bu âyeti doğru anlamamız için ardından gelen 88 ile birlikte okumamız gerekiyor.
87. bize diyor ki: Size dünyayı ve ahireti kazandıracak öyle büyük bir manevi servet verildi ki, (88’de anlatılan) kafirlerin gösterişli hayatları sizi imrendirmesin, sizi onlara benzetmesin. Elde böyle manevi bir servet varken, onlara imrenmek, kendisine 1000 lira vereni bırakıp, 1 lira vereni tercih eden kişinin çocukça davranışına benzer.”
Bu kısa açıklamadan sonra 87. âyette bize verilen manevi servete aşağıdaki başlık altında bakalım.
Çekirdek ve Ağaç
Bu âyet, farklı anlamalara açık bir âyet. Burada en fazla tercih edilen görüş üzerinde değerlendirme yapacağız sonrasında farklı anlamlardan birine dikkat çekeceğiz.
Bu âyette tekrar tekrar okunan yedi âyetten kastedilen Fatiha sûresi. Bu durumda Allah (cc), Peygamber Efendimizin şahsında tüm insanlığa Fatiha’yı ve Kur’an’ı manevi bir hediye ve rehber olarak vermiş oluyor.
Fatiha ile Kur’an arasında güzel bir ilişki var.
Kur’an’a bütün dersek, Fatiha bütünün özeti,
Kur’an’a bol meyveli ağaç dersek, Fatiha onun çekirdeği,
Kur’an’a büyük ve değerli bir hediye dersek, Fatiha onun minyatür, mikro örneği oluyor.
Hayatın olağan akışında görüyoruz, Kur’an’ın tamamını her Müslümanın her gün, her hafta anlayarak okuması mümkün olmayacağı için, Allah (cc) o bütünü Fatiha’da özetlemiş. O bütünün mesajını Fatiha üzerinden vermiş.
Böylece bütünü sık sık okuyamayanlar, bütünün manevi tadından uzaklaşmıyor, o tadın özetini günde 40 defa beş vakit namazda okuduğu Fatihalarla tatmış oluyor.
Bu açıklamalardan sonra âyeti şöyle de ifade edebiliriz. “Ey Resul! Biz senin şahsında ümmetine ilahi vahyin özeti olan Fatiha’yı ve vahyin tamamına zarf olan Kur’an-ı Kerim’i verdik.”
Bu âyetten ilk anlaşılan mana ile ilgili açıklamalardan sonra farklı bir anlama değinelim.
“Biz Sana İki Kitap Verdik; Kainat ve Kur’an”
Yapacağımız yorumun öncesinde şunu ifade edelim, bu âyette “sana verdik” ifadesi verileni peygamberimize has kılmıyor. Bütün insanlığa verilen nimetleri almada, duyurmada ve tanıtmada aracı olduğu için böyle deniliyor.
Şu soruyla başlayalım.
“Seb’an Mine-lmeśânî” Kainat Kitabı Olabilir mi?
“Tekrar edilen yedi” anlamına gelen “seb’an mine-lmeśânî” ifadesinde iki şey öne çıkıyor. Yedi ve tekrar.
Kur’an’dan yola çıkarak sorsak, “Kur’an’da kainat âyetleri anlatılırken onun hakkında en fazla kullanılan ifadelerden biri nedir?
Verilen cevaplardan biri “7”dir. Göğün “7” kat olması çok tekrar edilirken bir yerde yerin de “7” kat olduğuna işaret edilir. Bunların yanında, “7” deniz, helak âyetlerinde “7” gece, Yûsuf kıssasında bollukta, kuraklıkta, buğday başağında ve semiz ve zayıf ineklerde “7”nin öne çıkması,1209
Bunların yanında yedinin hem Arap dilinde hem de Türkçemizde çokluğu anlatmak için kullanıldığını görüyoruz. Bunun yanında ufak bir araştırma yaptığımızda dünya dillerinde, kültür ve medeniyetlerinde de yedinin çokluk anlamında kullanıldığına dair çok sayıda örnek görmek mümkün. Bu konuda dipnottaki örneklere bakılabilir.1210
Bu kadar örnekten sonra 87. âyette geçen yedi rakamının kainatın sembolü olduğunu, ona işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Bu açıklamanın ardından “tekrar tekrar okunan” ifadesinin de kainata baktığını söylemek mümkün.
İlk insandan bugüne adına ilim, bilim, meslek dediğimizi her alandaki bilginin kaynağı atomdan güneşe kadar yaratılan âyetler; yani kainat kitabıdır.
Yer ve gök gibi cansızlar olmasa jeoloji, astronomi, meteoroloji, fizik, kimya…
İnsan ve hayvanlar olmasa biyoloji ve tıp,
Bitkiler olmasa botanik ve ziraat,
Gibi ilimler de olmayacak, onlar olmayınca onlara dair okuduğumuz kitapların hiçbiri de olmayacaktı, onları okumayı anlamayı ve uygulamayı öğreten mesleklerin de hiçbiri olmayacaktı.
Bu durumda kainat kitabı için yedi, yetmiş, yedi bin değil her asırda milyonlarca kez okunan, tekrar tekrar okunması hiç bitmeyen, okundukça bilim insanlarına yeni şeyler öğreten bir kitap diyebiliriz.
Bu kitaba yaratılan kitap,
Kur’an’a da indirilen kitap diyoruz.
Her iki kitabın kaynağı da Allah’tır. Allah’ın (cc) muradı her iki kitabın birlikte okunmasıdır.
Birlikte okunursa kainat kitabı Allah’ın varlığına şahitlik yaparken, Kur’an Allah’ı tanıtan, O’nun isteklerini insanlara aktaran, o isteklerin yerine getirilmesinde peygamberle birlikte rehberlik yapan bir kitap olur.
Bu kitaplar birbirinden bağımsız ve habersiz okunamaz. Dünya ahiret mutluluğu bu iki kitabın birlikte okunmasına bağlıdır.
İşte bu nedenle, 87. âyette kastedilen manalardan biri de Allah’ın insanlara Kur’an ile birlikte okunsun diye verdiği yaratılan âyetler; kainat kitabıdır.
Özetlersek, bu açıklamaları dikkate aldığımızda 87. âyeti şöyle de okuyabiliriz. “(Ey Resûlüm!) Biz sana tekrar tekrar okunan (kainat kitabının sembolü olan) yedi âyeti ve (bu âyetlerin tefsiri olan) yüce Kur’an’ı verdik.”
Onların Hayat Tarzı Sizi İmrendirmesin
88. âyeti 87. âyetle birlikte okuduğumuzda mesaj şu:
Elinde, dilinde, hayatında, ülkesinde kainat kitabını doğru okuma ve anlama rehberi olmayan insanların hayatı seni imrendirmesin, ‘bizde onlar gibi olsak’ diye ifadeler zihninizden geçmesin.
“Nereden geldik, kim gönderdi, niçin buradayız, buradan sonra nereye gidiyoruz?” gibi soruların cevabı olmayan bir hayat, sarayda bile olsa zindandır.
Öyle bir sarayda/evde/ailede/ülkede mutlu olmak, zengin olmak, gelişmiş olmak demek, onların hepsini kısa bir ömürde tatmak, ölümle onlardan ebediyen ayrılmak demektir.
Ayrılma gerçeğini unutarak, ayrılma gerçeğini hatırlatan her şeyi akla getirmeyerek mutlu olma gayretidir.
Böyle bir mutluluk gerçek değildir, sanaldır, yalandır, güneşin altındaki buzdan saraydır…
Bunların hiçbiri gaye olamaz. Bunların tamamı gayeye giderken vasıtadır. Bütün bunların tamamının görevi, damlası oldukları cennete iştah açmak,
Bütün bunların tamamının görevi, bunları veren Allah’ın verilen her şeyden daha fazla sevilmesine vesile olmaktır.
Bir Müslüman için Allah’ı unutturan nimet, nimet olmaktan çıkmış, nikmete (azap sebebine) dönüşmüş demektir.
Özetlersek, Kur’an 88. âyet üzerinden dolaylı olarak şöyle diyor: “İmrenilecek hayat onların ki değil sizinkidir.”
89-95. Müşriklerin Böl Parçala Yut Stratejisi
Müşrikler Peygamber Efendimizle temsil edilen davayı durdurmak, bölmek, parçalamak için risaletin ilk yıllarından itibaren farklı stratejiler izlediler.
Bunlardan biri de Kur’an’ın bütününü reddetmek yerine, inanç ve yaşam tarzı konusunda kendilerini rahatsız etmeyen bölümleri kabul edip, diğerlerini reddetmekti; bu bağlamda
Kur’an’ın edebi güzelliğini takdir etme,
Kur’an’daki birlik, beraberlik, doğruluk, dürüstlük ve cömertlik gibi ahlaki değerlerini kabul etme,
Kur’an’ın sosyal adalete bakan âyetlerinden yetimlerin, yoksulların gözetilmesine, fakire, fukaraya yardım edilmesine,
Kur’an’da geçmiş kavimlere ait kıssaların öğretici, aydınlatıcı hikayeler olarak değerlendirilmesine,
Kur’an’ın Allah’ı kainatın yaratıcısı olarak tarif etmesi, ilk yaratılışın aşamalarından bahsedilmesine,
Evet bu ve benzeri konulara olumlu baktılar. Bunlar müşrikleri rahatsız etmeyen noktalara örnek gösterilebilir, ama bunların yanında,
Kur’an’ın tevhid inancına yaptığı vurgu ve putları reddetmesi,
Kur’an’ın öldükten sonra ahirette insanların hesap vermesinden bahsetmesi,
Kur’an’ın sosyal adaleti tesis etmek için köleliği kaldırma yönünde yaptığı teşvikler, insanları; özellikle de dezavantajlı grupların başında gelen kadın, kız ve yetimleri hak, hukuk önünde eşitlemek için attığı adımlar,
Kur’an’ın gelir adaletsizliğine vurgu yapması, tefeciliğe yönelik eleştirileri, ticarete bir ahlak ve standart getirmek istemesi,
Kur’an’ın sık sık atalar dinini eleştirmesi ve onun terk edilmesini istemesi,
Evet bu ve benzeri konular müşrikleri ciddi anlamda rahatsız eden konulardı.
Müşrikler kafalarında Kur’an âyetlerini parçalara ayırmışlar, işlerine gelen parçalara sıcak bakarken, işlerine gelmeyen parçaları yok sayıyorlardı.
İşte burada âyetler bu yaklaşımı reddediyor, bu bağlamda 90. âyet geçmişte Kur’an’a parçacı yaklaşımla bakanlara işaret ediyor. Takip eden âyetlerde, Kur’an’ı parçalara ayırmak isteyenlere bunun hesabının sorulacağı (92) ifade ediliyor.
Ardından 89. âyetin devamı olarak “Sen uyarıcılık görevini yapmaya devam et. Emredilenleri açıkça ortaya koy ve müşriklerin alay, iftira ve hakaretlerine aldırma.” deniliyor.
Aşağıdaki başlıkla bu âyetleri günümüze getirelim,
Günümüzde Kur’an “İçeriden” Nasıl Parçalanıyor?
7. Asırda Mekke’de müşriklerin Kur’an’ı parçalama girişimleri “dışarıdan” yapılan bir eylemdi; geçmişte ve günümüzde dışarıdan yapılan eylemlerin neredeyse tamamı, amacının tersine hizmet etmiş ve Müslümanları tepki vermede birleştirmiştir.
Ama içeriden yapılan parçalama girişimleri, günümüzde İslam alemi denilen bütünü insanlığa örnek olmaktan, onlara rehber olmaktan, İslam’ın hayata getirdiği güzellikleri göstermekten ciddi anlamda uzaklaştırmıştır.
Bu parçalama üzerinde çok konuşulabilir. Bu konuda adı Müslüman olan, yaşadığı toplumda Müslümanların halini görüp üzülen hemen herkesin diyecek bir şeyi vardır.
Biz bu noktada parçalama işine çok sayıda Müslümanın -bilerek bilmeyerek- karıştığı bir noktaya dikkat çekeceğiz. O noktanın adı da adalet.
Bir Müslüman “Ben Kur’an’ı baştan sona Allah’ın kelamı olarak kabul ediyorum.” dediğinde, “Ondaki tevhid, ahiret, nübüvvet, ibadet, hukuk ve ahlak ölçülerini kabul ediyorum.” demiş olur.
Peki bütün bunların toplamının hayata yansıması nedir? Yani “Bunun çıktısı nedir?” dediğimizde bunun çıktısı (doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, liyakatı içine alan) ADALET’dir.
Bu tespite nefsimizi de muhatap yaparak diyoruz ki: Hayatın hangi alanında olursa olsun haksızlık yapan, adil davranmayan bir Müslüman Kur’an’ı oluşturan parçalara iman ettiğini söylerken, kavli olarak değil ama fiili olarak Kur’an’ın adalet isimli parçasını parçalıyor. Bunu bir kere değil, alışkanlık haline getirip sıkça yapıyorsa,
Mesela,
Çalıştırdığı elemanların hakkını vermiyorsa,
Yaptığı mesleğin hakkını vermiyorsa, inşaatta malzemeden çalıyor, süte su katıyorsa,
Devlet imkanlarını vergi veren insanlara eşit şekilde sunmuyor, kendine bir şekilde yakın olanlara torpil yapıyorsa…
Bilerek veya bilmeyerek Kur’an’ı paramparça ediyor demektir…
ÜZÜLEREK ÖZETLERSEK: Bu sûrenin 15. âyetinde ifade edilen Kur’an’ın Allah tarafından korunması her türlü korumayı içine almıyor. O koruma harf, kelime, cümle, âyet ve kitap olarak devam ederken, okuma, anlama, yaşama ve tanıtma noktasında işi Müslümanlara bırakıyor.
96-99. Durmak Yok, Yola Devam
Bu âyetlerin öncesi bize Peygamberimizin ve Müslümanların Mekke’de yaşadıkları ortam hakkında bilgi verdi.
Anladık ki, Müslümanların inandıkları davadan dönmesi, müşriklerle uzlaşması noktasında dış baskı çok fazla. İşte böyle bir ortamda bu âyetler geliyor ve ne olursa olsun durmak yok yola devam mesajı veriyor.
96. âyet, İslam dininin Allah’ın yanında başka ilahlar teklifine kapalı olduğunun altını çizerken, bu tercihi yapanları tercihlerinin sonucu üzerinden uyarıyor.
97. âyet, bu dış baskılara karşı Peygamber Efendimizi (sav) teselli ediyor.
98. âyet, “Hamd, tesbih ve secde kavramları üzerinden varlık gayene uygun hareket etmeye devam et.” mesajı veriyor.
99. âyet, bu sûrenin finali oluyor. Özelde ibadet denildiğinde anlaşılan namaz, oruç, zekat, dua gibi ritüeller olurken, genelde adına salih amel dediğimiz, Allah’ın razı olduğu her şey oluyor.
Özeli ve geneli birleştirirsek, 99. âyet bütün zamanlara şunu diyor: Ölümün ne zaman geleceği belli değil, 5 yaşında, 25 yaşında, 75 yaşında gelebileceği gibi, her “an” da gelebilir. O yüzden siz bu dünyada her “ân”ı son “ân”ınız gibi bilin. Allah’ın razı olduğu duruşu sergilediğiniz her “an”, Allah’ın razı olmadığı işlerden uzak durduğunuz her “an” genel anlamıyla sizin ibadette olduğunuz andır.